BAKARA     SÛRESİ 7

Bakara Süresiyle İlgili Bir Kısım Hadîsler. 7

Meali : 8

İniş Sebebi 8

İlmi Ve Edebî Yönü. 8

Kur'ân-1 Kerîm İle Hadîs-İ Şerîf Arasındaki Farkları Şöyle Özetüyebiliriz  10

Ahlâkî Yönü. 10

İçtimaî Yönü. 11

İtikadî Yönü. 11

Gaybe İmân. 12

Tasavvuf! Yönü. 12

Gayb Âlemi 13

Yakîn: 14

Tahliller. 14

Takva. 15

Reyb. 15

Kıyam.. 15

Rızık. 16

İnfak. 16

Felah. 16

Âyetler Arasında Bağlantı 16

Meali: 16

İniş Sebebi 16

İlgili Hadîsler. 17

Ahlâkî Yönü. 18

İçtimaî Yönü. 18

İtikadî Yönü. 19

Tasavvuf! Yonu. 19

Tahliller. 19

Âyetler Arasında Bağlantı 21

Meali ; 21

İniş Sebepleri 21

İlgili Hadîsler. 22

İlmî Yönü (Psikoloji) 23

İtikadîyönü. 23

Ahlâkî Ve İçtimaî Yönü. 24

Tasavvufî Yönü. 25

Tahliller. 25

Âyetler Arasında Bağlantı 27

Meali ; 27

İniş Sebebi 28

İlgili Hadîsler. 28

İlmî Yönü. 29

Ahlâkî Ve İçtimaî Yönü. 29

İtikadı Yönü. 30

Tasavvufî Yönü. 31

Tahliller. 31

Âyetler Arasında Bağlantı 33

Meali 33

İniş Sebebi 33

İlgili Hadîsler. 33

Rivayetler Ve Görüşler. 34

İlmî Ve Felsefî Yönü. 34

Diğer Bir Tefsire Göre. 36

Ahlâkî Yönü. 37

İçtimaî Yönü. 37

İtikadı Yönü. 38

Tasavvuf! Yönü. 38

Tahliller. 39

Kur'ân'ın Arapça İnmesi 41

Âyetler Arasında Bağlantı 41

Meali : 41

İlgili Hadîsler. 42

İlmî Yönü. 42

Ahlâkî Ve İçtimaî Yönü. 42

Tasavvufî Yönü. 42

Tahliller. 43

Âyetler Arasinda Bağlanti 43

Meali : 43

İniş Sebebi 43

İlmî Yönü   {Kana susamış bir yaratık: sivrisinek). 44

Ahlâkî Ve İçtimaî Yönü. 44

İtikadî Yönü. 44

Tasavvufî Yönü. 45

Tahliller. 45

Âyetler Arasında  Bağlantı 45

Meali : 45

İlgili Hadîsler. 46

İlmî Yönü. 46

Ahlâkî Ve İçtimaî Yönü. 47

Tasavvufî Yönü. 47

Tahlîller. 48

Âyetler Arasında Bağlantı 48

Meali : 48

İlgili Hadîsler. 48

İlmî   Yönü. 49

Ahlâkî Ve İçtimaî Yönü. 49

Îtikadî Yönü. 50

Tasavvuf? Yönü. 50

Tahliller. 51

Âyetler Arasında Bağlantı 51

Meali: 52

İlgili Hadîsler : 52

İlmî Yönü (Filoloji) 52

Ahlâkî Ve İçtimaî Yönü. 53

İtikadî Yönü. 53

Tasavvuf! Yönü. 54

Âyetler Arasında Bağlantı 54

Meali: 54

İlgili Hadîs-İ Şerifler. 54

İlmî Yönü. 55

Ahlâkî Yönü. 55

İçtimaî Yönü. 55

Tahliller : 56

Âyetler Arasinda Bağlanti 57

Meali: 57

İniş Sebebi 57

İlgili Hadîsler. 57

İlmî Ve Tarihî Yönü. 58

Ahlâkî Yönü. 59

İçtimaî Yönü. 60

Fıkhî Yönü. 60

Tasavvufi Yönü. 61

Tahliller. 61

Âyetler Arasında Bağlantı 62

MEALİ: 62

Tarihî Yönü. 62

Ahlâkî, İçtimaî Ve Tasavvufi Yönü. 63

Tahliller. 63

Âyetler Arasında Bağlantı 63

Meali: 64

İlgili Hadîsler. 64

Tarihî Yönü. 64

İlmî Yönü. 64

Ahlâkî Ve İçtimaî Yönü. 66

Âyetler Arasında Bağlantı 67

Meali: 67

Tarihî Yönü. 67

İlmî Yönü. 67

Ahlâkî Ve İçtimaî Yönü. 68

Tasavvufi Yönü. 68

Tahliller. 69

Ayetler Arasinda Bağlantı 69

Meali: 69

İligili Hadîsler. 70

Tarihi Yönü. 70

Ahlâkî Ve İçtimaî Yönü. 70

İtikadî Yönü. 71

Tahliller. 71

Âyetler Arasında Bağlantı 71

Meali: 72

İlgili Hadîsler. 72

Tarihî Yönü. 72

Ahlâkî Yönü. 72

Âyetler Arasında Bağlantı 73

Meali: 73

İlmî Yönü. 73

Tarihî Yönü. 74

Ahlâkî Ve İçtimaî Yönü. 74

Tahliller. 74

Âyetler Arasında Bağlantı 74

Meali: 75

İlmî Yönü. 75

Ahlâkî Ve İçtimaî Yönü. 75

Tahliller. 76

Âyetler Arasinda Bağlantı 76

Meali: 76

İniş Sebebi 76

Tarihî Yönü Ve Rivayetler. 76

Halen Yaşamakta Olan Sâbiîler Ve Bazı Özellikleri 77

İtikadî Yönü. 77

Fıkhî Yönü. 77

İçtimaî Yönü. 77

Tahliller. 78

Fıkhî Yönü. 78

İçtimaî Yönü. 78

Tahliller. 79

Âyetler Arasında Bağlantı 79

Meali: 79

İlgili Hadîsler. 79

Tarihî Yönü. 79

Ahlâkî Ve İçtimaî Yönü. 80

İtikadî Yönü. 80

Tahliller. 81

Âyetler Arasında Bağlantı 81

Meali: 81

İlgili Hadîsler. 81

Tarihî Yönü. 82

Ahlâkî Ve İçtimaî Yönü. 82

Tahliller. 83

Âyetler Arasında Bağlantı 83

Meali: 83

İlgili Hadîsler. 83

İlmî Yönü (Ruhları Çağırmak - İspritizma) 83

Ahlâkî Yönü. 84

Âyetler Arasında Bağlantı 85

Meali: 85

İlgili Hadîsler. 85

İlmî Yönü. 85

Ahlâkî Ve İçtimaî Yönü. 85

Tasavvufî Yönü. 86

Tahliller. 86

Âyetler Arasında Bağlantı 86

Meali: 86

İniş Sebebi 87

İlgili Hadîsler. 87

Tarihî Yönü. 87

Ahlâkî Ve İçtimaî Yönü. 87

Tahliller. 88

Âyetler Arasında Bağlantı 88

Meali: 88

İniş Sebebi 88

İlgili Hadîsler. 88

İlmî Yönü. 89

Ahlâkî Yönü. 89

Ayetler Arasında Bağlantı 89

Meali: 89

İniş Sebebi 90

İlgili Hadîsler. 90

Tarihî Yönü. 90

Ahlâkî Yönü. 91

İçtimaî Yönü. 91

İtikadî Yönü. 91

Tasavvufî Yönü. 92

Âyetler Arasında Bağlantı 92

Meali: 92

İniş Sebebi 92

İlgili Hadîsler. 92

İlmî Yönü. 93

Ahlâkî Ve İçtimaî Yönü. 93

Tasavvufî Yönü ; (Nefs-İ Emmâre) 94

Tahliller. 94

Ayetler Arasında Bağlantı 94

Meali: 94

İniş Sebebi 94

İlgili Hadîsler. 95

Tarihî Yönü. 95

Ahlâkî Ve İçtimaî Yönü. 95

Tahliller. 96

Âyetler Arasında Bağlantı 96

Meali: 96

Ahlâkî Yönü. 96

İçtimaî Yönü. 97

Tahliller. 97

Âyetler Arasında Bağlantı 97

Meali: 97

İniş Sebebi 97

İlgili Hadîsler. 97

İtikadî Yönü. 98

Âyetler Arasında Bağlantı 98

Meali: 98

İniş Sebebi 98

Tarihî Yönü. 99

Tahliller. 100

Âyetler Arasında Bağlantı 100

Meali: 100

İniş Sebebi 100

İlgili Hadîsler. 101

İlmî Ve Tarihî Yönü. 101

Ahlâkî Yönü. 103

İtikadı Ve Fıkhî Yönü. 103

Tahliller. 103

Âyetler Arasında Bağlantı 104

Meali: 104

İniş Sebebi 104

İlgili Hadîsler. 104

Birden Fazla Mânaya Delâlet Eden Kelimeler. 105

Âyetler Arasında Bağlantı 105

Meâlî: 105

İniş Sebebi 105

İlgili Hadisler. 106

İlmî Yönü. 106

Ahlâkî Yönü. 107

Sosyal Yönü. 107

İtikadî Yönü. 107

Fıkhî Yonu. 108

Tasavvufî Yönü. 109

Tahliller. 109

Âyetler Arasında Bağlanti 109

Meali: 110

İniş Sebebi 110

İlgili Hadîsler. 110

Ahlâkî Yönü : 111

Tahliller. 112

Âyetler Arasinda Bağlanti 112

Meali: 113

İlgili Hadîsler. 113

İlmî Yönü. 113

Ahlâkî Yönü. 114

Sosyal Yönü. 114

Tasavvuf! Yönü. 114

Âyetler Arasında Bağlantı 115

Meali: 115

İniş Sebebi 115

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 


 

BAKARA     SÛRESİ

 

Bu sûrenin hepsi Medîne'de inmiştir. Basra âlimlerine göre 287; Hi­caz âlimlerine göre, 285; Şam âlimlerine göre, 284 âyettir. Müfessirler-den çoğunun hesabına göre, 6120 kelime, 25600 harftir. Sûrenin 278 ile 281. âyetleri, Kur'ân-ı Kerîm'in en son nazil olan âyetleridir. Ayrıca bu sû­re -müfessîrlerden bir kısmına göre- bine yakın haber, sekizyüzden fazla emir, dokuzyüze yakın yasak kapsamaktadır.

İslâm'ın ilk yıllarında, yani henüz Mekke ve çevresinde birçok Arap kabilelerinin İsfâmiyete girmediği senelerde, tefsirini yaptığımız bu sûre­ye, müşrik ve inkarcılar alay eder endişesiyle «Bakara» denilmemişti. Sonra İslâmiyet izzet bulup, hidâyet nuru etrafı aydınlatınca artık bu ismi kullanmakta bir sakınca görülmemiştir. [1]

Asbab-ı kiramdan Hâlid bin Ma'dan (R.A.) bu sûreye «Fustatü'l-Ah-kâm = Kur'ân'ın ahkâm çadırı» adını vermiştir. [2]

Ashab-ı kirâm'ın büyüklerinden İbn Ömer (R.A.) gibi devrin yetişkin ilim adamı ve hukukçusu, tam sekiz yıl Bakara sûresinin geniş manası ve taşıdığı çeşitli hükümleri üzerinde durup meşgul olmuş; bunu hazmetme­ye çalışmıştır. [3] Hz. Ömer'in de (R.A.) bu sûrenin manasıyla 12 sene meşgul olduğunu Kurtubî kaydeder.

Hazret-i Peygamber (A.S.) bu sûreyi, «Senâmü'I-Kur'ân = Kur'ân'ın doruğu» diye adlandırmıştır.

Rivayete göre: Hazret-i Peygamber (A.S.) bir gün ashabına soruyor: — Kur'ân'ın hangi sûre ve âyeti daha üstündür? Ashab :

Allah ve Resulü daha iyi bilir, diye cevap veriyor.

Resûlüllah (A.S.):

—  Bakara sûresi, buyurduktan sonra tekrar soruyor:

—  Bakara sûresinde hangi âyet daha üstündür? Ashab yine:

—  Allah ve Resulü daha iyi bilir, diyor. Hazret-i Peygamber (A.S.):

—  Âyetü'l-Kürsî, buyuruyor. [4]

 

 

Bakara Süresiyle İlgili Bir Kısım Hadîsler

 

—  «Bakara (sûresi) Kur'ân'ın doruğudur. Onun her bir âyetiyle sek­sen melek inmiştir.» [5]

—  «Her şeyin bir zirvesi vardır; Kur'ân'ın zirvesi ise, Bakara süre­sidir. Onda bir âyet var ki, Kur'ân'ın bütün âyetlerinin başı sayılır; o, Âye-tü'l-Kürsî'dir.» [6]

—  «Evinizi kabirler (gibi ilâhî kelâmdan mahrum) olarak bırakmayın. Şüphe yok ki, içinde Bakara sûresi okunan eve şeytan girmez.» [7]

—  «İçinde   Bakara   sûresi   okunan   ve   duyulan   evden   şeytan   ka­çar.» [8]

—  «Bakara sûresini okuyup öğrenin.   Çünkü onu (hafızaya nakşe­dip) almak berekettir; terki ise hasrettir. Avare olan tembeller onu (hıfze­dip almaya) güç getiremezler!» [9]

—  «Bakara ve Âl-i İmrân sûrelerini öğrenin! Çünkü ikisi de ışık sa­çan parlak (iki yıldız gibidirler). Kıyamet günü iki parça bulut gibi veya iki şemsiye gibi ya da saf saf olmuş iki bölük kuş gibi (gelerek) kendi yaran­larını gölgelerler.» [10]

—  «Kim bîr gecede Bakara sûresinden şu on âyeti okursa, o gece sabah oluncaya kadar şeytan o eve girmez; dört âyet evvelinden, Âyetü'l-kürsî ile onu takip eden iki âyeti ve üç âyet de sonundan...» [11]

Câhrliye devrinin en meşhur şâirlerinden Lebîd, İslâmiyetle şereflen­dikten sonra kendisini tamamen Kur'ân'a verdi ve artık şiir söylemeyi ter-ketti. Hazret-i Ömer (R.A.) halîfe bulunduğu günlerde Lebîd ile karşılaştı, hal-hatır sorduktan sonra bir şiir okumasını rica etti. Lebîd hiçbir şey söylemedi, sadece Bakara sûresini okudu. Hz. Ömer (R.A.) ona: «Ben siz­den bir şiir okumanızı istedim!.» dedi. Lebîd, cevap verdi: «Ey Mü'minlerin Emîri! Allah Teâlâ bana Bakara ile Âl-i İmrân sûrelerinin öğrenilmesini nasîb kıldıktan sonra bir kere olsun şiir okumadım ve okumak da istemi­yorum.» [12]

 

Meali :

 

1  — Elif - Lâm - Mîm.

2  — İşte bu kitap ki onda, (Allah tarafından indirildiğinde) hiç şüphe yoktur. Muttaki (İlâhî buyruklara uyup kötülüklerden ve yasaklardan ka­çınıp korunanları doğru yola irşâd eder.

3  — o korunanlar kî gayb (fizik ötesinden verilen ilâhî haberlerje inanırlar; namazı vakitlerinde   kılmaya  devam  ederler;   kendilerine   rızık olarak verdiğimiz nîmetlerden   (Allah'ın hoşnutluğuna erişmek için)   har­carlar.

4  — Ve onlar ki, Sana indirilene de, Senden önce indirilene de imân ederler. Âhirete de ancak onlar kesin bir bilgiyle inanırlar.

5  — İşte bunlar,   Rabları   tarafından doğru yol üzeredirler ve kork­tuklarından kurtulup umduklarına kavuşanlar da bunlardır.

 

İniş Sebebi

 

İbn Cerîr Taberî'nin Hazret-i Mücâhid'den yaptığı rivayete göre, Ba­kara sûresinin ilk dört âyeti, Kur'ân-ı Kerîm'e şüpheden uzak bir imânla bağlanan ve onu kendilerine hayat ve memat düsturu edinen müttakî mü'minlerin felah buldukların* müjdelemek üzere inmiştir.

Nitekim Huneyn savaşında İslâm saflarının sarsılıp gerilediğini gören Hazret-i Peygamber (A.S.), onlara Bakara sûresinin iniş sebebini hatırla­tarak: «Ey Bakara sûresinin yaranları!» diye seslenmişti. Meşhur Yemâ-me savaşında da İslâm ordusunun hafif bir sarsıntı geçirmesi üzerine baş­kumandan tarafından aynı cümle mücâhidlere hatırlatılmıştı. [13]

 

İlmi Ve Edebî Yönü

 

Elif-Lâm- Mim..

«İşte bu kitap ki onda, (Allah tarafından İndirildiğinde) hiç şüphe yok­tur. Muttaki (İlâhî buyruklara uyup kötülüklerden ve yasaklardan kaçınıp korunanjları doğru yola irşad eder.»

Kur'ân-i Kerîm'in Allah tarafından indirildiğinde hiç şüphe yoktur. Bu-

nu yine Kur'ân'daki mevcut İki kuvvetli delille isbat etmek ve her türlü şüphelerin yersiz olduğunu meydana koymak mümkündür. Birincisi, Kur'-ân'ın ilâhî nazm (söz dizisi) ve üslûbu; ikincisi, bu nazmın delâlet ettiği ulvî hakikatler..

Kur'ân'ın nazm ve üslûbu, Arap dilinin üslûbuna ve nazm yollarına uymaz; biri tamamen ilâhî, diğeri beşerî hüviyettedir.

Dr. Tâhâ Hüseyin, Kur'ân'm müstesna üslûbuna temasla diyor ki:

__ «Doğrusu Kur'ân-ı Kerîm nesir (= manzum olmayan söz) olmadı­ğı gibi şiir de değildir. O ancak Kur'ân'dır, sadece Kur'ân'dır. Onu bun­dan başka bir isimle adlandırmak mümkün olmasa gerek. Şiir olmadığı aşikârdır. Çünkü şiir kalıplarıyla ve kayıtlarıyla bağlı değildir. Nesir de de­ğildir. Çünkü o kendisine has ölçü ve kayıtlarla diğer sözlerden ayrılır. Evet, Kur'ân'ın bu özelliğini başka söz ve kitaplarda bulmak mümkün de­ğildir. Bu ölçü ve kayıtların bir kısmı âyetlerin son kelimelerine, bir kısmı da onun emsalsiz nağmesine bağlıdır.»

Bakıllânî (Muhammed bin Tayyib / Hicrî: ? - 403/M : ? - 1012) diyor ki:

—  «Şüphesiz ki Kur'ân'ın nazm (söz terkib)i Arap kelâmının bilinen düzen ve kuralının dışındadır. Aynı zamanda Arapların alışılagelmiş hitap sanat ve tertibinden ayrıdır.   Kur'ân'ın kendine has bir üslûbu vardır ki mu'tad söz üslûbundan kesinlikle ayrılır.

İlâve edelim ki, Arabın, bu tarz fesahat, garabet (= manası gayr-i za­hir olup isti'mafi me'nus olmayan söz), örneksiz ve benzersiz kelime isti­fi, ince fakat geniş manaları, sayısız faydaları, çokça hikmetleri, kapsa­yan; belâgatteki uygunluğu, sözün başlangıcındaki maksat ve murada münasip kelime konulusu, benzeşmedeki zerafet ve inçeiiği bu kudret ve bu ölçüde içine alan bir söz tertibi yoktur.

Arap hikmet erbabına nisbet edilen bazı kelime ve elfazda; şâirlerine nısbet edilen kasidelerde her zaman düzensizlik, başlangıçla maksat ara­sındaki uyuşmazlık ve ahenksizlik; özenti, tekellüf, mecaz yollu isti'mal ve gerçeği aşmak gibi bir nice kusurlara rastlamak mümkün.. Fakat Kur'ân cok yönüyle, altıbin küsur âyetiyle, uzun süreleriyle beraber -Allah'ın be­yan buyurduğu niteliklerde- fesahat (anlatışta düzgünlük ve açıklıkla be­raber maksada uygunlukta hal ve makama her bakımdan uygun olarak gelmiştir.»

Cenâb-ı Hak (C.C.) buyuruyor ki:

—  «Allah, sözün en güzelini indirdi; birbirine benzer uyumlu ahenkli

ikişer ikişer (tekrar ede ede) bir kitap. Rabbından saygı ile korkanların Ondan derileri ürperir, sonra da hem derileri, hem kalbleri Allah'ın zikrine yumuşar.» [14]

«Evet, bunda hiç şüphe yoktur. Çünkü Kur'ân'm insanı hayrette bı­rakan nazmı, örneksiz ve benzersiz tertibi, toplanıp yazılması, bir mushaf haline sokulması, -kıssalarına, mev'izelerine, delil ve hikmetlerine, hü­kümlerine, sebepleri gösterip uymayanlara sonlarının fena olacağını en müessir sözlerle haber verip çekindirmesine, va'd ve vaîdine, kemâl mer­tebesinde olan vasıflarına, güzel ahlâkı işleyip öğretmesine, yüksek anla­tış kudretine, daha önce gelip gecen milletlerin yaşayış, inanış ve ahlâkın­dan haber vermesine ve bunlardan başka belirttiklerimiz bir nice veçhele­ri de içine almasına rağmen- ne tezat teşkil edecek anlamda birbirinden farklı, ne de birbiriyle tutmazlık ve uyumsuzluk halindedir.

Halbuki çok düzgün konuşan olgun bir insanın, fesahatle hatasız şiir söyliyen bir şâirin; pürüzsüz hitabette bulunan bir hatibin söz tertibinin, bu saydıklarımız hususlarda nasıl uyuşmazlık, uyumsuzluk ve tutarsızlık için­de olduğunu görüyoruz..

Şâirlerden bir kısmı medhiyeyi (övgü) tertiplemeyi güzel becerdiği hal­de hicv (nazım veya nasr yoluyla birini yermey)i beceremez. Bir kısmı hic­vi becerip söyliyebilir de övgüyü değil.. Bazısı takriz (eser övme)de öne geçer, mersiye (ağıt söyleme)yi beceremez. Diğer bazısı aksine, mersiye söylemekte öne geçer, takrîzde değil.. Bazısı da deve-at-gece yolcu­luğu - savaş - çayır ve çimenlik-içki - iplik eğirmek ve daha şiirin kapsa­dığı, sözün ulaşıp dolaşabildiği şeylerde garip ve o nisbette uzak, alışıl­mamış vasıflarda bulunurlar.

Bunun içindir ki darb-ı mesel olarak: İmrü'l-Kays için «Ata bindiği zaman». Nâbiğa için «Korktuğu zaman», Züheyr için «Bir şeye istek ve rağbeti arttığı zaman» güze! şiir söyleyebilirdi, denilmiştir. Halbuki bu say­dığımız şâirlerin şiir tekniğinde ne kadar ileri* gittiklerinde görüş ayrılığı; nazım san'atında üstat olarak meydana çıktıklarında şüphe yoktur.»

Bakıllânî devamla diyor ki: «Kur'ân'm yukarıda belirtilen hususiyet­lerinden başka bir mazhariyeti daha var: Bilinen bir gerçektir ki, sözün üs­tünlüğü, fesahatteki yüksekliği, kelime yığını içinde ondan bir cümle an­makla, ya da şiir misra'lan arasına ondan bir cümle serpiştirmekle kulağın süratle onu alması ve dikkatlerin bir anda ona çevrilmesiyle meydana çık­mış olur. Tıpkı ipe dizili boncuklar arasındaki inci gibi, gerdanlık ortasın­daki yakut gibi.. Ve sen, birçok kelime yığınları arasında misal olarak Kur'ân'dan getirilen bir cümleye baktığında onun hepsinin parlağı olduğunu ve gerdanlığın orta büyük taşı gibi arz-ı endam ettiğini, diğer cümlelerden açık ve seçik olarak ayrıldığını, çağırırcasına ilân ettiğini, müstesna par­laklık ve güzelliğiyle apayrı bir hususiyet taşıdığını görürsün!.

Bütün bu izahattan sonra sen, Allah'ın kitabındaki hikmeti, hakla bâ­tılı birbirinden ayıran kafi hitabı, şen ve güzel bir manzara görüntüsünde, çok uygun bir endamda, zarif nazımda ve kulaklara asla nahoş gelmez, anlayışa dolaşık düşmez ve tiksinti, bıkkınlık vermez bir halde bulursun.. Ok geçer gibi delip geçer, fecir ziyası gibi ziya verir, deniz kabarır gibi ka-barır, taşkın sel gibi yükselir. Bedende rûh gibi, ufukta yanan nûr gibi, et­rafı kapsayan yağmur gibidir, Göz alıcı bir ışığa benzer. «Ne önünden, ne ardından ona hiçbir bâtıl (yanaşıp) gelmez. O, bütün kâinatın hamdettiği O yegâne hüküm ve hikmet sahibi Allah'dan indirilmedir.»

Bakıllânî'nin bu nefis sözlerinden şu özeti çıkarabiliriz:

Kur'ân-ı Kerîm kendine has üslubuyla diğer bütün sözlerden ayrıl­mıştır. Çünkü O, insan tarafından tertiplenmemiş ve yazılıp meydana kon­mamıştır. Eğer bir insan tarafından yazılıp meydana konulmuş olsaydı, elbette Arap üslûbundan birine veya günümüze kadar söylenegelen her­hangi bir ifâde tarzına benzerdi. Hiçbir âlim ve edip yoktur ki bunu böyle bilmesin ve Kur'ân'm Arap üslûbunun dışında müstesna bir hususiyet arzettiğini, onun i'câzma (mu'cize sayılacak kuvvetine, başkasını bir eşi­ni yapmakta acze düşürmesine), insan sözü olmadığına ve Hazret-i Mu-hammed'in {A.S.) fikrî kuvvetinden çıkmadığına delil saymasın,.

Eğer Kur'ân-ı Kerîm'in böyle müstesna bir üslûbu olmamış olsaydı, Arapları susturabilir miydi? Kur'ân Arapların bütün -edip ve şâirlerini, ha­tip ve bilginlerini, kendi sûrelerinden bir sûrenin benzerini getirmeğe da­vet ediyor. Bakara sûresi 23. âyette bu husus açık bir ifadeyle şöyle be­lirtiliyor: «Eğer kulumuz (Muhammed'e) parça parça indirdiğimiz (Kur1-ânj'dan şüphede iseniz onun benzeri bir sûre (tertipleyip meydana) geti­rin ve Allah'tan başka (size yardımcı olacak, rehberlik edecek) şâhidleri-nizi de çağırın, (eğer iddianızda) doğru iseniz. Eğer (Onun bir benzerini) yapamazsanız -ki yapamıyacaksınız da- o takdirde kâfirler için hazırlanan -yakıtı insanlarla taştan olan- ateşten korkup sakının.»

Kur'ân'a karşı muarız olarak ortaya çıkan Yalancı Peygamber Mü-seyleme ve emsali maceraperestler bile Kur'ân'm üslûbunu takdît etmek­ten başka çare bulamamışlar ve bunu da iyice beceremedikleri için ken-Qi kabilelerine has lehçe ve fesahati her yönüyle zedeliyerek bîr nice ha­talara düşmüşlerdir.  Müseyleme'nin   Kur'ân'ı  taklit ederek  söylediği  ve

Allah Kelâmı diye yurtturmağa çalıştığı şu sözleri ne kadar gülünçtür: [15]

Müseyleme'nin âyet (!) dediği derme-çatma sözlerini Türkoeye çevir­diğimizde, ilâhî olması şöyle dursun, edebî ölçüden uzak eiddi bir düşün­ce ürünü olmadığı da kendiliğinden ortaya çıkmaktadır:

«Fil.. Fil nedir? Filin ne olduğunu bilir misin? Onun ince püsküllü bir kuyruğu, kalınca bir dudağı ve uzunca bir hortumu var. Doğrusu böytesi Rabbimizin yaratıkları arasında pek az..»

«Şüphesiz sana cevherler verdik; artık Rabbin için namaz kıl ve hic­ret et. Herhalde sana buğzeden, fâcirin ta kendisidir.»

«Doğrusu sana bir nice cumhur (halk topluluğu) verdik. Kendin için ol da sür'at göster ve bakın.. İster hırslı ol veya çoğunluk sağla..»

«Ziraatçılara, harman yapanlara, tahılını savuran rüzgârlara, (ekmek) pişirenlere, çukur hazırlayanlara ve ilk yerine tekrar dönenlere and ol­sun..»

Görülüyor ki Yalancı Peygamber Müseyleme birinci sözle KARİÂ sû­resini, ikinci sözle Kevser sûresini ve üçüncü sözlerle ZARİYÂT ile NÂZİÂT sûrelerini taklîde çalışmıştır. Ünlü şâir Lebîd'in dediği gibi, «Bu sözler edebî parçaların paçavrasıdir.»

Burada derinden derine düşünmeye değer bir husus var ki, Kur'ân-ı Kerîm ilâhî vahyin tâ kendisidir. Biz onun tertip ve üslûbunun yalnız Arap edip ve şâirlerinin üslûbundan ayrıldığını değil, aynı zamanda Hazret-i Peygamber (A.S.)in üslûbundan da kesin olarak ayrıldığını görüyoruz. Peygamber (A.S.)ın mübarek sözlerini toplayan hadîs kitaplarına başımızı çevirdiğimiz ve Kur'ân ile karşılaştırdığımız zaman, her bakımdan (tâbir­lerde, ifâde tarzında, kelime dizisinde, konularda, konuların yerleştirilme­sinde, ilgi çekicilikte ve nihayet söz diziminde) apaçık bir fark müşahede etmekteyiz. Cenâb-ı Peygamber (A.S.)ın hadîslerinde, bütün usfûp ve şe­killeriyle Arapçada alışılagelmiş ve Araplarca benimsenmiş hitabet tarzı kendini göstermektedir. Fakat Kur'ân'ın tertip ve üslûbu asla böyie değil­dir. O, her kelime ve cümlesiyle ilâhîdir.

«Eğer Kur'ân, Hazret-i Muhammed (A.S.)ın sözü olmuş olsaydı, Onun sözleriyle Kur'ân âyetlerinin lafız yönüyle aynı köke ve aynı üslûp ve kai­deye bağlı, birbirinden farksız bir ağacın iki dalı gibi olması gerekirdi. Ama hiçbir zaman öyle değildir. Edebiyatçılar da, bir şahsın farklı iki ay­rı üslûbu olmadığında müttefiktirler.» [16]

 

Kur'ân-1 Kerîm İle Hadîs-İ Şerîf Arasındaki Farkları Şöyle Özetüyebiliriz

 

1.  Kur'ân-ı Kerim ne tam vezinli ve kafiyeli bir söz, ne de bütünüyle böyle olmayan bir sözdür. Bu ikisi arasında müstesna bir üslûp ve yapış tarzındadır. Hadîs-i şerifler ise, doğrudan doğruya vezinli, kafiyeli olma­yan sözlerdir. Bununla beraber bazı hadîslerde, Kur'ân'ın üslûbuna az da olsa bir yakınlık göze çarpar.

2.  Kur'ân'ın Arapçası,   Araplarca alışılagelmiş üslûp ve tertibin dı­şındadır. Hadîs ise bu üslûp ve tertibin içindedir.

3.  Kur'ân'ın kelime tertibi ve cümle kuruluşu, birkaç mana ve hüküm ifâde edecek ve bir nice veçhelere delâleti sağlanacak  ölçüdedir.   Hadîs ise, bu ölçünün altında bir kuruluştadır.

4.  Kur'ân'daki ilmî ve felsefî anafikirler ve onlardaki elastikiyet, Ha-dîs'i şerîflerdekinden bariz bir şekilde ayrılır. Birincisi daha vecîz ve da­ha şümullüdür. Meselâ : «Güneş ve Ay hesap iledir.» [17] mealindeki âyet-ile, «Hakikat, güneş ile ay ne bir kimsenin ölümü için, ne de dirimi için tutulur; fakat ikisi de Allah'ın (varlık ve birliğine, kudret ve ilmine delâlet eden) belgelerinden iki belgedir. Allah (C.C.) onlarla kullarını (ilminin de­rinliğini ve genişliğini, varlık âlemini ve bu âlemden bir sistem olan güneş ailesini çok ince hesaplarla düzenlediğini hatırlatma yollu) korkutur.  O halde siz, güneş ve ay'ın tutulduğunu gördüğünüz zaman namaz kılın; si­ze te'sir eden tutulma olayı geçinceye kadar duâ edin!» [18] mealindeki hadîs arasındaki farkı gösterebiliriz.

5.  Kur'ân-ı Kerîm okunurken, hafız olmayan ve fakat Kur'ân'a alışık bulunan bir kimse,   yanında   bir   kelime yer değiştirecek veya onun ye­rine başka bir kelime getirilecek olursa, ses ahenginin bozulduğunu, de­vam edegelen akıcılık ve çekiciliğinin zedelendiğini derhal farkeder. Ha­dîs ise bu akıcılık ve çekicilik seviyesinde değildir.

6.  Kur'ân-ı Kerîm Arap dilindeki fesahatin doruğunu aşmıştır. Hadîs­ler ise ancak bu doruğa yükselmiştir. Halbuki Hazret-i Peygamber (A.S.): «Ben Arabın en fasihiyim!» buyurmuştur.

7.  Kur'ân'ın her sûre ve âyeti öyle bir tertip ve düzende inmiştir ki, ıer sınıf insan okuduğu zaman kendi bilgi ve kültürüne göre ondan nasîbini alır. Diğer bir tabirle: Kur'ân her sınıf insana hitap etme kudret ve ölçüsünde inmiştir. Hadîs-i şerifler de aynı metodla söylenmiştir; fakat bu ölçünün biraz altındadır.

Diyebiliriz ki, Kur'ân üslûbu ile hadîs üslûbu arasındaki açık farkı, Arap diline vâkıf olan herkes gayet rahat anlayabilir.

Kur'ân-ı Kerîm'in Arap diline karşı üstünlüğünü Bakara sûresi 23 ve 24. âyetlerin tefsirinde daha geniş şekilde belirtmiş bulunuyoruz.

Diğer taraftan, Kur'ân-ı Kerîm'in ondört asır önce, yirminci asrın son yarısında ancak tesbit edilebilen ilmî hakikatlere, fennî buluşlara ışık tutan âyetleri, Onun ilâhî olduğunu şüphelere yer bırakrmyacak anlam ve kavramda insan idrâkine aksettirmektedir. Meselâ; Dünyanın kendi ekse­ni etrafında döndüğü, kutup taraflarından basık bulunduğu, yerle gökle­rin önceleri tek parça halinde bitişik olduğu, ay ve dünyanın güneşten ışık aldıkları, her gezegen ve yıldızın kendine has yörüngesinde hareket ha­linde bulunduğu bu cümledendir. İleride sırası geldikçe bu konuya geniş yer verilecek ve ilmî izahları yapılacaktır. [19]

 

Ahlâkî Yönü

 

İmân, ibâdet, infak (Allah rızası için harcamak), birbirine zincirleme bağlı üç temel prensip. Birincisi küfür ve nifaktan kurtarıcı, saadet kapı­sına ulaştırıci; ikincisi Hakk'a yaklaştırıcı ve insanı şükreden bahtiyarlar mertebesine yükselticidir. Üçüncüsü, geniş rahmete kapı açıcı, kemâle iletici ve ilâhî sevgiye yol açıcıdır. Çünkü

Allah'ın varlığına, birliğine ve Allah'ın varlık alemindeki eşyanın en hurda teferruatına varıncaya kadar her şeyi gereği gibi bildiğine, O'ndan gelen her habere ve beyân ettiği âhiretin vukuuna inanmak, Allah ile kul arasındaki münasebetin ilk ve son bağı ve bağlantısıdır.

Bu bağı ibâdetle, özellikle namazla kuvvetlendirmek suretiyle hayata lüzumlu olan düzeni vermek, buna paralel olarak nefsi bu vadide terbiye edip ahlâkan yükseltmek, insanı nankörlükten kurtarıp dünya ve âhiret mutluluğuna namzet kılar.

Allah'ın Rahman sıfatından kaynayan, coşkun bir nehir halinde canlı varlıklar iklimini sulayan nzık nimetinden bilerek kazanıp yararlan­mak, israfa kaçmamak, lüks yaşamaktan sakınmak, cimriliğe düşmemek kaydiyle dîn ve insanlık uğrunda harcamak, insanı insanlık şeref düzeyin­de tutar ve ilâhî rahmetin gönüllere bolca inmesine vesîle olur.

İşte Hazret-i Muhammed'e (A.S.) uyan bahtiyar ashabı bu üç temel

prensibin manzumesi içinde sağlam bir düşünce hâlesi kurarak birkaç se­ne zarfında Kur'ân'ın çizdiği doğrultu üzerinde Allah'a yürekten inanan, aönül sevgisiyle ibâdet eden bir ehl-i takva ve erbab-ı nizam oldular. Böy­lece bütün bir insanlık için en güzel örnek insanlar olarak tarihe geçtiler.

İmân, ibâdet ve infak'ın Allah ile kul arasındaki manevî irtibatı sağ-iamlaştırıp geliştirmesinden başka bir de insanın kendi nefsinde, günlük yaşayışında ve halk ile olan münasebetlerinde sayılmıyacak kadar olumlu te'sirleri vardır. Bundan dolayıdır ki, İslâm'ın naşiri Hazret-i Peygamber (A.S.), imândan sonra ibâdet ve ihsana büyük önem.,vermiştir. Cibrîl-i Emîn sorularına verdiği cevaplar bunu en açık şekilde ifade etmektedir.

İşte Bakara sûresinin ilk dört âyeti üç temel prensiple bütün bu ger­çekleri gözümüzün önüne sermekte ve bize en güzel ahlâkî yolu göster­mektedir. [20]

 

İçtimaî Yönü

 

İmân; birliğin, birleşip anlaşmanın, anlaşıp cemaatleşmenin şaşmaz mihrakıdır. Rûh sükûnunu, gönül açıklığını sağlayan ibâdet ve ibâdetin yerine getirildiği mâbed, cemiyetin en fakirinden en zenginine, odacısın­dan kralına kadar inanmış her insanı içine alıp cemaatleşme şuurunu ve­rerek asıl şeref ve mevkiin Allah'ı bilip O'na bağlılıkta olduğunu gönülle­re nakşeder. Tabiatıyla böyle bir eemaat disiplinli bir hayat yaşar. Herkes nasıl davranacağını, nereye gideceğini, nasıl hizmet edeceğini, idealinin neden ibaret bulunduğunu, tek hedefe doğru hangi yoldan gidileceğini, hayat ve mematın gerçek manasını bilir. Yaşamanın, bir takım nefsanî ar­zuların körükörüne yerine getirilmesinden ibaret olmadığını idrâk eder. Böylece Allah yolunda, insanlığın kurtulması uğrunda harcamak, hakşi­nas olmak, hayırhahhğı şiar edinmek gibi ulvî hasletler kalb ve vicdan­larda filizlenir; imân ve ibâdetin sağladığı bu tarz disiplinli, programlı bir hayatta, diğer bir tâbirle bir dünyada, cemiyet ve milletlerin arzulayıp da bulamadığı huzur, sükûn, barış ve dayanışma bütün ihtişamıyla vücut bulur.                                                                                           

Demek, «Elîf-Lâm-Mîm» in delâlet ettiği kapalı manayı ancak üç te­mel prensipten anlamak mümkündür. Tek harfin mahreci ve o mahreçten yükselen bir sesi vardır. Fakat tek başına kaldığı müddetçe bir mana ifâ-! etmez. Düzenli bir sıraya girer, girdiği sının aşmaz, kelime dizisinde kendisine ayrılan yerde karar kılarsa, yararlı olur; murad olan manayı ifâ­de edebilir.

İşte cemiyet yapısındaki fertler de böyledir. Cemiyet düzenine uyma­dığı, cemaat saffında yer almadığı, bu nedenle hayat çerçevesinin dışına çıktığı takdirde gerçek bir insan hüviyetine bürünemez, faydalı da olamaz.

O halde millet ve memleketin huzuru, dünya nizamı için perakende yaşayıştan düzenli bir hayata, keyfî bir hayattan disiplinli bir yaşayışa, sı­nırsız hürriyet havasından sınırlı hürriyet atmosferine, ferdî gayretten kol-lektif çalışmaya, infiraddan İçtimaa, ayrılıktan cemaate geçmek lâzımdır.

Ayette: «Kendilerine rızık olarak verdiğimiz nimetlerden (Allah'ın hoşnutluğuna erişmek için) harcarlar.» mealindeki cümle, içtimaî adaleti, fakirle zengin arasındaki dengeyi, iktisadî muvazeneyi sağlamaya matuf­tur. Ama ne yazık ki, günümüzün medeniyeti, fert ve cemiyet münasebet-leriyle ilgili olarak ortaya koyduğu nazariyeler ve bu nazariyelerin tatbik sahasındaki göstergeleri, dünyayı muvazenesizliğe itip, toplumu içinden çıkılmaz bir bataklığa düşürmüştür. Tek cümleyle ifâde edecek olursak, materyalizmi hâkim kılmıştır. Halbuki İslâmiyet: Zekât, sadaka, fitre ve bunlar derecesinde bir takım hayırlarla materyalizme kapıyı kapamış, fertle cemiyet arasındaki münasebet ve dayanışmayı en sağlam esaslara bağlamış ve böylece sosyal adaleti kurmuştur.

İleride bu konuya geniş yer verilecektir. [21]

 

İtikadî Yönü

 

İmân; Dil ile ikrar, kalb ile tasdikten ibarettir. İslâmî hükümlerin ye­rine getirilmesi için ikrar şarttır.

Bu tarîf, İmâm A'zam Ebû Hanife, Şeyh Ebû Mansûr Mâtüridî, Ebû Hasen el-Eş'arî, Kaadı Ebûbekir Bakıllânî ve Ebû İshâk el-lsferânî'ye gö­redir. İkrarın tasdîk üzerine -imlâ bakımından- takdimi, ikrar her ne ka­dar bir cüz' mahiyetindeyse de zorlama ve benzeri bir özürle düşebilir; kalbî tasdîk ise, böyle bir ihtimalden uzaktır, gerçeğini yansıtmaya yöne­liktir.

Tasdîksiz ikrar, imân sayılmaz. Yoksa bütün münafıkların mü'min sayılması gerekirdi. Halbuki, münafıklar mü'min değildirler. Yalnız bu hu­susta «marifet» de kâfi değildir. Yoksa Kitap ehli olan (Yahudî ve Hıris­tiyanların hepsinin mü'min sayılması icab ederdi.

Cenâb-ı Hak münafıklar hakkında: «Allah, münafıkların şüphesiz yalancılar olduklarına şehâdet eder.» [22] Kitap ehli hakkında da:   «Kendilerine kitap verdiklerimiz (Yahudiler ile Hıristiyanlar) O'nu (son peygam­beri) öz oğullarını tanıdıkları gibi tanırlar» [23] buyuruyor.

İmâm A'zam Ebû Hanîfe ile Şeyh Ebû Mansûr Matüridîy'e göre, imân ne artar, ne de eksilir. .Çünkü eksilmesi ancak küfrün artmasıyla, artması da küfrün eksilmesiyle olabilir. O takdirde bir şahsın aynı ânda hem mü'min, hem de kâfir olması gerekir ki, bu mümkün değildir.

İmâm Şafiî ile Şeyh Ebû Hasen ei-Eş'ariy'e göre, imân hem artar, hem eksilir. Delilleri ise: «İmânlarıyla birlikte kat kat imân arttırsinlar di­ye mü'minlerin kalblerine güven ve sükûnet indirdi.» [24] «Gerçek mü'min-ler o kimselerdir ki, Allah anıldığı zaman kalbleri ürperir; karşılarında âyetleri okununca bu onların imânını artırır ve onlar Rablarına güvenip dayanırlar.» [25]

Mealindeki âyetler ve Hazret-i Peygamber (A.S.)ın: «İmân altmış şu kadar şubedir. Haya (edep, terbiye, utanma) da imândan bir şubedir.» [26]

Diğer bir hadîs-i şerifte: «İmân yetmiş küsur şubedir; en üstünü -Lâ ilahe illâ'flah- sözüdür. En aşağısı ise, yoldan eziyet veren şeyleri gider­mektir. Haya da imândan bir şubedir.» [27]

Meallerinde olan hadîsleridir.

Birincilere göre ise, âyette belirtilen ziyâdelikten maksat, mevcut imânın bir emsalinin yenilenmesidir. Çünkü imân ancak emsalinin yeni­lenmesiyle gönüllerde baki kalabilir. Ya da bu ziyâdelik iyi ameller sebe­biyle kalblerde husule gelen nûr ve ışıklar olarak düşünülebilir. Zira imânın nûr ve ziyası inkâr olunamaz. Cenâb-ı Allah buna işaretle buyuruyor ki: «Allah, kimin göğsünü İslâm'a açmışsa, elbette ki o, bir nûr (aydınlık) üzeredir, değil mi?» [28]

O halde Matüridîlere göre, mü'min olan kimse hakikaten mü'mindir; kâfir olan kimse de hakikaten kâfirdir. İmân ve küfürde şüphe olmaz ve bu ikisinin arası düşünülemez. Kur'ân-ı Kerîm'de:

«İşte bunlar, gerçekten mü'minler bunlardır.» [29] «İşte onlar gerçek kâfirlerdir.» [30]

Mealindeki âyetler bu hususu açık bir şekilde ifâde ediyor.

Bu akideye göre, ümmet-i Muhammed'in âsî ve günahkâr olanları da mü'min sayılırlar. [31]

 

Gaybe İmân

 

Gaybe imân, dindarla dinsizi, münafıkla mü'mini birbirinden ayıran mehenk ve alâmet-i farikadır. Bu bakımdan İslâm itikadının temel ilkele­rinden biri de «gaybe imân» olmuş oluyor. İlâhî olan bütün dinler, imân doğrultusunda bunu esas olarak göstermişlerdir. Çünkü gaybe inanma­yan bir kimse, Allah'a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine ve âhi-ret gününe de inanmaz. İnanmayınca da şöyle bir iddiada bulunur: «Bi­zim ancak dünya hayatımızdır; ölürüz ve yaşarız. Bizi ancak zaman (aşın­dırıp) yok eder. Onların bu hususta bir bilgisi yoktur; onlar sadece öyle sanırlar.» [32]

G a y b, duyumuzun ve bilgimizin ötesindedir. Fizikî sınırlan aşar; teknolojinin kapsamı dışında kalır. Meselâ: Melekleri görmek ve fizikî ka­nunlarla onların varlığını ve varlıklarının yapısını tesbit etmek mümkün değildir. Hele Allah'ın varlığını, bilgi, duyum ve düşünce hudutları içine alıp sığdırmak hiç, ama hiç mümkün olmaz. Biz O'na, gaybe imân doğrultusunda inanır; varlık alemindeki âyet ve belgeleriyle onu bilip an­larız. İlim ve kudretiyle, rahmet ve azametiyle her şeye hâkim olduğunu bulup meydana çıkarmakta zorluk çekmeyiz.

Bunun için Hazret-i Peygamber (A.S.); «İhsan; Allah'ı görüyormuş-sun gibi ibâdet etmendir. Eğer sen O'nu görmüyorsan, muhakkak ki O se­ni görüyor.» buyurmuştur. [33]

 

Tasavvuf! Yönü

 

Peygamber Efendimiz (A.S.)ın tabiriyle: Takva, bütün hayırları ken­dinde toplar. Takva, bütün hayırların giriş kapısıdır. Takva, bütün iyilik-

lerin temelidir. Takva, Peygamber'e dost olmanın yoludur. Nitekim Hazret-i Peygamber'e (A.S.) soruldu:

__ Ey Allah'ın Peygamberi! Kimler sizin yârânlarınızdir?

Buyurdular ki:

— Takva üzere olan herkes...

Takvâ'nın hakikati: Allah'a olan itaatle kötü akıbetten korunmaktır. Takvâ'nın asıl hedefi, önce şirk (Allah'a eş-ortak koşmakjten, sonra gü­nah ve isyanlardan ve daha sonra şüpheli şeylerden sakınmak ve bun­dan sonra da lüzumsuz şeyleri terketmektir.

Ebû Ali ed-Dakkak'a (k.s.) göre, takva: İtaat edip isyan etmemektir: Hakk'i hatırda tutup hiçbir zaman unutmamaktır; şükredip küfretmemek-tir.

Sehl bin Abdullah'a (k.s.) göre, takva: Allah'tan başka yardımcı olma­dığını bilmek, Resûlüllah (A.S.)dan başka delîl aramamaktır. Takvâ'dan daha azîz ve şerefli azık yoktur. Çünkü azığın hayırlısı takvadır.

Kinânî diyor ki: «Dünya belâ ve mihnet üzerine; âhiret ise, takva üze­rine kurulmuştur. Belâ ve mihnetin birer imtihan olduğunu bilip sabreden ve sonra da bütün bir ömrünü takva üzere değerlendiren kimse, Allah'a tertemiz olarak kavuşmaya yol bulmuştur.»

Cerîrî diyor ki: «Kendisiyle Allah arasında takva ve murakabenin hükmetmediği kimse keşîf ve müşahadeye erişemez.»

Ebû Hasen el-Fârisî diyor ki: «Takvâ'nm zahiri (dışı) ve bâtını (içi) vardır: Zahiri, ilâhî hududu koruyup ihlâl etmemektir. Bâtını ise, niyet ve ihlâstır.»

Tasavvuf ehline göre, kişinin takvasını isbatlıyan delîl üçtür:

1.  Nail olmadığı şeylere karşı tam bir tevekkül üzere bulunmak; baş­kasının elinde bulunan nimete göz dikmemek.

2.  Nail olduğu şeye hüsnü rızâ göstermek, azimsamamak, hatırladık­ça şükrünü edâ etmek.

3- Yitirip kaçırdığı şeylere karşı güzel sabır göstermek.

Hazret-i   Ömer   (R.A.),   devrin   büyük   ilim   adamlarından   Kâ'b   oğlu y'e soruyor:

Takva nedir?

Ubeyy cevap veriyor:

—  Üstün bir öicüde hassasiyet göstermektir.. Bunun üzerine Hazret-i Ömer {R.A.) tekrar soruyor;

—  Üstün hassasiyeti açıklar mısın?

Ubeyy (R.A.) cevap vermek için şunu soruyor:

—  Ey Mü'minlerin Emîri! Dikenli bir yerde hiç dolaştığınız oldu mu? Hazret-i Ömer (R.A.):

—  Evet, hem sayılmıyacak kadar çok,. Ubeyy (R.A,):

—  Peki o yerlerde dolaşırken ne yapardınız ve nasıl   hareket  eder­diniz?

Hz. Ömer (R.A.):

—  Dokunup yırtmasın diye eteklerimi toplar, ayaklarımı kanatmasın diye çok itinayla yürürdüm.

Ubeyy (R.A.):

—  İşte bu takvadır..

Takvâ'nın delâlet ettiği bu ince manadan ilham alan şâir diyor ki: «Bırak, küçüğünü de büyüğünü de günahın; budur takva! Dikenlikte gördüğünden sakınan yaya gibi ol da yaşa!» [34]

 

Gayb Âlemi

 

Gayb âlemi, bu âleme nisbetle asıldır. Dünyanın gayb âlemine nis-beti, fer'in asla olan nisbeti gibidir. Dünyada mevcut olan her şeyin mut­laka gayb âleminde (âhirette) bir aslı vardır. Aksi halde dünya meyvasız bir ağaç, delilsiz bir medlul gibi olurdu.

Ashabı kirâm'dan   Abdullah bin Mes'ud (R.A.),   «Gaybe   inananlar»

mealindeki cümleyi ikinci bir manayla talebesine,   aralarında   geçen   bir söyleşide şöyle tefsîr etmiştir:

Hazret-i Abdullah (R.A.)ın talebesinden Haris bin Kays, bir sohbet espasında Ashab-ı kirâm'ın yüksek mertebesinden bahsederek onlara faz­lasıyla gıpta ettiğini şöyle ifâde etmeğe çalışıyor:

—  «Hocam!   Siz Peygamber Efendimizi baş gözünüzle görme şeref ve bahtiyarlığına nâii olduğunuz için Allah katında bize tekaddüm ettiniz. Ne mutlu size!»

Bunun üzerine Hazret-i Abdullah (R.A.) ona:

—  «Siz de Resûfüllah (A.S.)ın giyabında sağlam  imânınız   sebebiyle bizim önümüze geçtiniz. Çünkü Hazret-i Peygamber (A.S.)ın  nübüvveti, Kendisini görebilme mevkiinde olanlar için apaçık meydanda idi. Onu gö­rüp de imân etmemek, inat yollu küfürden başka bir şey değildi. Allah'ın hidâyet nasıp ettiği akıllı kulları Hazret-i Peygamber'i görünce O'na inan­maktan başka bir şey düşünmediler. Bu bakımdan asıl fazilet O'nu gör­meden imân etmektir ki o da sana ve emsaline nasıp olmuştur. Allah'a andolsun ki, Resûl-i Kibriya'nın gıyabında gönül açıklığıyla imân eden bir kimsenin imânından daha üstün bir imân yoktur!»

Cevabında bulundu ve devamla Bakara sûresinin ilk beş âyetini oku­du. [35]

Gaybe dosdoğru imân edenlerin basîret adesesinden bunu nasıl gör­düklerini tasvir eden İmâm Kuşeyrî diyor ki:

— Rabi1 bin Haysem bir gün Abdullah bin Mes'ûd (R.A.) Hazretlerini ziyarete giderken yolda bir demirei dükkânına rastladı. Potada alev alev ısınıp korlaşan bir demire gözü ilişti.. Dayanamadı, sendeleyip yere düş­tü. Rabi' bayılmıştık Ertesi güne kadar ayılmadı. Kendine gelince, bunun sebebi soruldu. O şu oevabi verdi: «Kızgın demiri gördüğümde Cehen­nemdeki yananların halini düşündüm de ondan!..»

Ali bin Hüseyn de namaz kılarken evi yanmaya başlamış, fakat o, na­mazını bozmadan tamamlamıştı. Bunun sebep ve hikmeti sorulunca, «Bü­yük ateş beni bu küçük ateşi düşünmekten alıkoydu!» diye cevap ver­mişti. [36]

Yakîn:

Dördüncü âyetin son kısmında, «Âhiret'e de ancak onlar kesin bir bilgiyle inanırlar.» cümlesinde geçen «yukinûn» fiilini -ki yakîn kökünden türetilmiştir- «kesin bir bilgiyle inanırlar» şeklinde manalandırırdık. Buna

işaretle Hazret-i Peygamber (A.S.) buyurdular ki: «Hakikat, Allahu Teâlâ rahat ve feraha noksan tartmıyan adalet terazisiyle «rıza» ve «yakînse; üzüntü ve kederi de şüphe ve gazaba yerleştirmiştir.» [37]

Demek, Allah'tan gelen her şeye razı olmak ve gönderilen her şeye kesin bir bilgiyle inanmak «yakîn»dir.

Cüneyd el-Bağdadî diyor ki:

«Yakın, değişmiyen, dönmeyen bir ilmin kalbde karar kılmasıdır.»

Zünnûn Mısrîy'e göre:

«Yakîn'in üç alâmeti vardır: 1. Halk ile fazlaca îhtilat halinde olma­mak. 2. Şunu, bunu -verdiği için- övmemek. 3. Vermediği için de yerme­mek, Yakîn'in yakîninin alâmeti de üçtür: 1. Her hususta Allah'a yönel­mek, 2. Her hâl-ü kârda Allah'a dönmek. 3. Her işte Allah'tan yardım iste­mek.» [38]

Seh! bin Abdullah Tüsteriy'e göre: Yakîn kokusunu alan bir kalbin Allah'tan başkasıyla sükûnet bulması haramdır.

Ariflerden bâzısına göre: Makamların ilki marifettir. Sonra da sıra­sıyla yakîn, tasdik, ihlâs, şehâdet ve tâat gelir.

Abdullah Antakî diyor ki:

«Yakîn nurundan az bir şey kalbe ulaşınca, orayı aydınlatır ve bü­tün şüpheleri dışarı çıkarır. Böylece kalb şükür ve korkuyla dolup taşma­ya başiar.» [39]

Demek: Takva mü'minier için hazırlanmış mutluluk bahçesinin yolu ve kapısıdır. Yakîn, o bahçenin tâ kendisidir. İhlâs, onun en güzel mey-vasıdır. [40]

 

Tahliller

 

Abdullah bin Dürestveyh diyor ki:

«Yazı kıyasına girmiyen iki hatt var:  Hatt-ı Mushaf ve hatt-ı aruz..»

Mushafta kıyas dışı bir takım yazı şekilleri vardır. Onlara uymak ve aynen muhafaza etmek sünnettir. Nitekim Hazret-î İkrime (R.Â.) yazdığı mushafı Haiîfe Osman'a (RA) arzettiğinde, Hazret-i Osman onda hat kı-

yasına uymayan bazı kelimeler görünce şu emri verdi: «Bunları hiçbir sû retle değiştirmeyin, sonra Araplar kalkar da kendi iehçe ve hat şekilleri ~ uydurmaya yellenirler,   bu sebeple Allah'ın Kelâmın, değiştirmiş olur"

ne lar.»

«Eğer Resûlüllah (A.S.)m kâtipleri Sakîf ve Hüzeyl kabilelerinden ol­muş olsaydı, gibi tehecci harflerine Kur'ân'da rastlanmazdı.»

Yapılan araştırmalarda Sakîflilerin harfleri okunduğu gibi yazdıkları, yani  yerine şeklinde tahrirde bulunduk­ları; Hüzeyl kabilesinin de hemzeyi izhâr ettikleri,  ve  yerine  ve  yazdıkları görülmüştür. [41]

O halde  şeklinde yazılmakla beraber huruf-l mukattaa elif- ba - ta gibi okunur. Bu sebeple biri açık, diğeri kapalı olmak üzere iki türlü mana taşıdığı düşünülebilir. Müfessirlerin de in manası üzerindeki görüş farkları bundan ileri gelmektedir.

Bu harfler esasında mu'rebdirler. Fakat i'rabi gerektiren bir âmil ol­madığı için sükûn üzere kalmışlardır. [42]

Sûrelerin evvelinde gelen harfler bir takım ilâhî sır ve hikmetleri taşı­maktadır. Buna işaretle Hz. Ebûbekir Sıddîk (R.A.) diyor ki: «Her kitabın bîr sırrı vardır. Kur'ân'ın sırrı ise, sûrelerinin başında gelen harf ve işa­retlerdir.» [43]

Hazret-i Ali (R.A.) diyor ki: «Her kitabın kendine has bir safveti var; Kur'ân'ın safveti ise, teheccî harfleridir.» [44]

Ibn Abbas'a (R.A.) göre : Bunları anlamaya, ya da çözmeğe bilgimiz yetmez; tasavvuru bile güç gelir.

Şa'bî (Rahmetü'llahi aleyh) diyor ki:

«Bu harf ve işaretler Allah'ın bir takım sırlarıdır; araştırıp üzerinde

durmayın! Çünkü ancak Allah'ın dostluğuna mazhar olan âlimler bunları bilebilir.»

Müfessir Âlûsîy'e göre, bunları araştırıp incelemek murad olan neti­ceye bizi götürmez. Çünkü bu kapalı-gizli bir ilimdir; örtülü bir sırdır. İlim adamları bunu idrâktan âcizdir. [45]

Bâzı âlimlere göre: Bu harfler Allah'ın isimleridir; her harf O'nun bir ismine veya sıfatına işarettir.

Müfessirlerden bir kısmına göre, bunlar fiilî sıfatlardır. Meselâ: Elif, Allah'ın nîmetine; Lâm, O'nun lûtfuna; Mî m, O'nun mecdine ve mül­küne işarettir. Ve buna benzer bir takım buluş ve görüşler. Fakat eksere göre, bunlar, başında bulunduğu sûrelerin isimleridir. [46]

Ariflerden bâzısı diyor ki:

«fimi bir denize benzetecek olursak; bu denizden bir baraj akıtılmış, o barajdan bir ırmak; ırmaktan da bir akar; akardan da bir vasıtayla bir musluk akıtılmıştır. Eğer bu ölçü ve tertibin dışına çıkılıp, baraj akara akı­tılmış olsaydı akarın mecrasını bozar da zararlı hale getirirdi. Eğer deniz doğrudan doğruya baraja boşaltılmış olsaydı, onu tamamen bozar, belir­siz hale sokardı. Allah'ın Kur'ân'da: «Gökten su indirdi de dereler kendi ölçüşünce dolup taştı.» [47] buyurması buna işarettir.

O halde ilim denizi Allah katındadır. Bu denizden peygamberlere bir vadi (baraj) verilmiştir. Peygamberler de kendi vadilerinden ilim adamla­rına bir ırmak akıtıp vermişlerdir. Âlimler de bu ırmaktan küçük küçük akarlar akıtıp kabiliyeti olanlara vermişlerdir. Bunlar da kendi ehline -anlayışları seviyesine göre- musluklar akıtmışlardır.

Bundaki sır şudur: Akıllar farklıdır; her biri kendi derecesine göre, bir üsttekine nisbetle zayıf sayılır; kuvvetli sırları kaldırmaya güc getire­mez. [48]

Fahruddîn Râzî, bu harfler hakkında âlim ve ariflerin görüşlerini nak­lettikten sonra diyor ki:

. «Mütekellimler bu görüşlerin hepsini de inkâr ve red ederek demişler ki: «Allah'ın Kitabında mânasını halkın anlıyamıyacağı bir âyet, kelime ve harfin bulunması asla doğru değildir ve olamaz da..»

Mütekellimler bu görüş ve iddialarına delil olarak ondört âyet, iki hadîs ve üc de aklî buluş getirmişlerdir. [49]

Kur'ân-ı Kerîm'in yirmi dokuz sûresinin başında gelen huruf-i mu-kattaadan, Küfe bilginlerine göre âyet sayılan ve sayılmıyanlar arasında şöyle bir sınıflandırma yapılır.

 bunlar ayettir. Geri kalanlar ise âyet değildir. Basra bilgin­lerine göre: Bunlardan hiç biri âyet değildir.[50]

 dan alınma masdardır. İnsanı gaye ve maksada ulaştıran şeye lütuf yollu irşad etmek manasınadır. [51]

 

Takva         

 

a)  Günahlardan tam bir hassasiyetle korunmak.

b)  Âhirette insana zarar verecek şeylerden sakınmak.

c)  Allah'ın haram kıldığı şeyleri terkedip, farz kıldığı şeyleri yerine getirmek.

d)  Şüpheli görülen ve bilinen.her şeyi terketmek.

e)  İnsanı Allah'tan uzaklaştıracak her şeyden kaçınmak.

f)  İnsanın kendi güç ve kuvvetinden yüzcevirmek suretiyle güç ve kuvveti Allah'a irca' etmek gibi manalara gelir. [52]

 

Reyb

 

Reyb, aslında nefse ızdırap ve kuşku vermek manasına masdardır. Sonra   «ş e k»   ve   «ş ü p h e»   manasında kullanılmıştır.

cümlesinin delâlet ettiği mana:

|bn Abbas'a (R.A.) göre:   Nûmazı, farzlarına uygun olarak dosdoğru alıp rükü ve secde(erini' kıraat ve kıyamını, yürek kor- boyun eğme samimiyetini tamamhyarak kılarlar.

Katade'ye göre: Namazı, vakitlerini gözeterek, abdesti de dosdoğru

alıp rükû' ve secdelerini yerine getirerek kılarlar.

Mukatil bin Hayyân'a göre: Namaz vakitlerini iyice muhafaza etmek suretiyle tastamam abdest alırlar, namazın rükû' ve secdelerini kıraat ve teşehhüdünü, Hazret-i Peygamber'e (A.S.) salât ve selâm vermeyi yerine getirirler. [53]

 

Kıyam

 

Kıyam, bu âyette, açık, devam ve sübut manalarına gelir. Ayak­ta durmak manasına değil... Buna göre âyetin manası: «Namaza devam ederler» demektir. [54]

cümlesinin delâlet ettiği mana:

a)  İbn Ab bas'a (R.A.) göre: Mallarının zekâtını tastamam verirler.

b)  İbn  Mes'ud'e (R.A.) göre: Çoluk-çocuklarının  nafakasını eksiksiz verirler.

c)  îbn Cerîr Taberî'ye göre; Âyet-i kerîme, hem zekâta, hem de sair nafakalara şâmildir. [55]

 

Rızık

 

Ehl-i sünnete göre: r ı z ı k, ister helâl olsun, ister haram olsun, in-tifa'ı mümkün olan şeyler demektir.

Mu'tezîle'ye göre: Haram rızık değildir; çünkü onu kendine mal edip sahip çıkılması doğru değildir. Allah ise, haram rızık vermez, ancak helâl rızık verir. O halde rızık, ancak  m i I k  manasına gelir. [56]

Ayrıca  rızık,  pay manasına da delâlet eder. [57]

 

İnfak

 

İnfak, malı elden çıkarmak demektir. Bu manayla Araplar, malın sa­tıcının elinden çıkıp alıcının eline ulaşmasına «nafaka'l-bey'u» derler. Ay­rıca, ruhu (canı) çıkan hayvana da:   «nefakati'd-dâbbetu»   tâbirini kulla-

nırlar. Kalbinden imân çıkan kimseye de «münafık» denilir. [58]

İnfak,   vâcib ve mendup diye iki kısma ayrılır. Vâcib olan infakın da birkaç kısmı vardır:

a)  Zekât.

b)  Kendi nefsine ve nafakası üzerine gerekli olanlara harcamak.

c)  Allah yolunda harcamak ki bundan bilhassa cihâd = savaş kas-dedilir.

Mendûp olan infak ise: Ölüm gelip çatmadan önce Allah rızası için sadaka vermektir. [59]

 

Felah

 

Felah, matlûp olan şeye zafer bulmak manasına gelirse de kök mana olarak, yarıp açmak anlamında kullanılır. Bu bakımdan ziraatçıya -toprağı yarıp açtığı için- fellâh denilir. Alt dudağı yarık olana da eflah tes­miye olunur. «İnne'i-hadîde bi'l-hadîdi yuflehu» mısraında geçen yufle-h u,   «yuşakku» manasınadır. [60]

Daha çok «fevz = kurtuluş ve basan, baka' — bulunduğu halde kalma» manasına gelir. Cennet ile kurtuluşa erişip orada ebediyen kalan­lar hakkında, «Ulâîke hümü'l-muflihûn» buyrulmuştur, [61]

 

Âyetler Arasında Bağlantı

 

İlk beş âyetle Kur'ân-i Kerîm'in ilâhî ve semavî olduğu, ledün âle­minden indirildiği, sakınanları doğru yola irşat edici bulunduğu; ayrıca bu sakınıp korunanların altı mümeyyiz vasfı ve bu sayede onların başarıya eriştikleri beyân edildikten; insan için dünya hayatında imân ve takva şe­ref ve mertebesinden daha üstün bir şeref ve mertebenin olmadığına dik­katler çekildikten sonra bu vasıflardan kendini körükörüne mahrum bıra­kan inkâroı bedbahtların, ikiyüzlü müşriklerin nasıl bir basiretsizlik için­de bulundukları, illiyet prensipleri, diğer bir tabirle sünnetullah dışına çık­tıkları için kulaklarının nasıl gerçeği duymadıkları, gözlerinin üzerine ka­lın bir perdenin nasıl gerildiği özlü ve kapsamlı cümlelerle ifâde ediliyor; birbirinin karşıtı olan   imân  ile  küfür bir tez ve antitez ölçüsü içinde akıl sahiplerinin önüne seriliyor; mukayese imkânları veriliyor.

Allah, hakkı söyler ve O, doğru yolu gösterir. [62]

 

Meali:

 

6  —Şüphesiz ki (ey sânı yüce peygamber!) o küfre saplanıp kalan­ları (inkâr ve inatiları yüzünden tuttukları yanlış yolun tehlikeli sonucun­dan) korkutsan da, korkütmasan da onlara göre birdir; inanmazlar.

7  _ Allah (değişmiyen sünneti gereği) onların kalblerini, kulaklarını mühürlemiştîr. Gözleri üzerinde de bir perde ve onlar için büyük bir azap vardır.

 

İniş Sebebi

 

Cenâb-ı Peygamber (A.S.) İslâm'ın tertemiz, ruhlara inşirah veren havasına daveti kabul eîmiyenlerin ve bildikleri halde inat ve inkârların­da ısrar eden putperest müşriklerin, gazaba uğramış Yahudilerin ve tes­lisin girift çıkmazında bocalayan Hıristiyanların bu hallerine için için üzülü­yordu, Çünkü o büyük Peygamberin (A.S.) tek düşüncesi, bütün insanların hidâyete erişmesi, Allah'ın tayîn ettiği doğru yolu bulmasıydı. Bunca iyi ni­yet, temiz düşünce, azim ve gayretlere rağmen müşrikler inatla şöyle di­yorlardı:

«Bizi davet edegeldiğin şeyden kalblerimiz örtüler İçindedir. Kulakla­rımızda bir ağırlık ve bizimle senin aranda bir perde vardır!»

Bunun üzerine Allah Teâlâ onların artık imân etmiyeceğini, çünkü kalblerinin tamamen kapandığını, dünya ve âhiret hayatını saadete çevi­recek hayat kanunlarına şuursuzca isyan ettiklerini ve yine en ağır ceza­yı bu kanundan göreceklerini ebedî ve ezelî ilmiyle bildiği için Peygamber

(A.S.)ın onlar hakkında beslediği ümidin bir netice vermiyeceğini ve bu hususta elde olmıyarak üzülmesinin meseleyi halletmiyeceğini beyânla bu İKİ âyeti indirdi.

Ancak bu kaibleri örtüler ardında kalan, hakkı idrâkten kaçınan şu­ursuz müşriklerin o gün için kimler olduğunda bir takım farklı rivayet ve görüşler var:

İbn Abbas'a (R.A.) göre: Medîne ve civarındaki Yahudî ileri gelenleri­dir ki, Allah onları, «Bildikleri halde Hakk'ı inkâr edenler, gerçeği örtenler» diye vasıflandırıyor. [63]

Diğer bâzı Ashab-ı kirâm'a göre: Ebû Leheb, Ebû Cehl, Velîd bin Muğîre ve emsali müşriklerdir ki onlar apaçık beyyinelerden sonra, bile bile inkâra saptılar; o günkü bilgi ve kültürlerine rağmen inatlarında ıs­rar ettiler. Beyinleri iyice putperestliğin bulanık suyuyla yıkanıp şartlan­dıkları için mi kendilerine şeref bahşedecek İslâm davetini red ettiler? Kur'ân-ı Kerîm'in bildirdiği üzere: Onların kaibleri, dimağları Hakk'a karşı örtüler içinde bulunuyordu,.Âyet bu karakterde olan her kâfir ve inatçıya şâmildir. Onlar inat ve inkârlarıyla hak ve hakikati örttükleri, gece de ka-ranlığıyla ortalığı örtüp belirsiz hale' getirdiği için hem gece hakkında, hem onlar hakkında «kâfir» sıfatı kullanılmıştır. [64]

 

İlgili Hadîsler

 

Ashab-ı Kirâm'dan Abdullah bin Amr (R.A.) anlatıyor: Peygamber (A.S.)dan soruldu:

—  «Ey Allah'ın Resulü!   Biz Kur'ân'dan bâzı yerler okuyoruz, ümitle­niyoruz. Bâzı yerler de okuyoruz, neredeyse ümitsizliğe düşüyoruz!.»

Bunun üzerine Hazret-i Peygamber (A.S.) onlara:

«Size Cennet ehliyle, Cehennem ehlinden haber vereyim mi?» di­ye sordu.

—  «Evet, Ya Resülellah! Haber veriniz.» dediler.

Hazret-i Peygamber (A.S.) Bakara sûresinin ifk beş âyetini okudu ve:

—  «İşte bunlar Cennet ehlidir!» buyurdu, Ashab-ı Kiram (Allah hepsinden razı olsun):

«Onlardan olmayı ümit ederiz» dediler.

Sonra Hazret-i Peygamber (A.S.) Bakara sûresinin altıncı ve yedinci âyetlerini okudu ve:

— «Bunlar da Cehennem ehlidir,» buyurdu.

Ashab-. Kiram:

—  «Biz onlardan değiliz, Ya Resûlellah!» dediler. Bunun üzerine Hazret-i Peygamber (A.S.):

— «Evet, öyledir» buyurdu. [65]

Kalblerin mühürlenmemesi için Hazret-i Peygamber (A.S.) sık sık Al­lah'a iltica ederek: «Ey Kalbleri çeviren (istediği tarafa döndüren Al-fahım!) Kalblerimizi kendi dinin üzerine tesbit et,» şeklinde duâ ederler­di. [66]

Buna yakın ikinci bir hadîste de şöyle duâ ettikleri bildiriliyor:

«Ey kalbleri (hak ve hakikat, imân ve irfan üzere) tesbit eden Al-lahım! Kalbierimizi kendi taat(u ibâdet)in üzerine tesbît et.» [67]

Allah'ın Resulü (A.S.) Efendimiz kalblerin günah ve fitnelerle, küfür ve tuğyanlarla yavaş yavaş nasıl kararıp mühürlenmeye yüztuttuğunu be­yânla buyuruyor ki:

—  «Fitneler kalbler üzerine   -hasır dokunur gibi-   tel tel arzolunur. Hangi kalbe (su) içirilir (gibi girer)se, orada siyah bir nokta belirir. Hangi kaib de ondan hoşlanmazsa, onda beyaz bir nokta belirir.   Böylece ikj çeşit kalb olmuş oluyor: Biri parlak beyaz taş gibi, ki gökler ve yer dur­dukça fitne ona zarar vermiyecek. Diğeri ise koyu kurşunî renktedir, dev­rik küpe benzer (ki içinde su durmaz); o, ne bir mâruf tanır, ne de münker her şeyi reddeder.» [68]

—  «Mü'min  kimse  bir günah işlediğinde, kalbinde  siyah  bir  nokta belirir. Eğer tevbe eder, o siyahlığı koparıp atar ve kendini bu konuda kı­nayıp azarlarsa, o takdirde kalbi cilalanır. Yok eğer günahı artınrsa, si­yahlık da gitgide fazlalaşır, o kadar ki kalbinin üstüne yükselerek (her ta­rafını istilâ eder). İşte bu, Kur'ân'da beyân edilen   «r â n»dır.   Yani onla­rın irtikâp edegeldikleri günahlar kalblerini yenmiş de (iyice paslandır-mışdır).» [69]

Bu hadîslerin manalarını kuvvetlendirir mahiyette diğer bir hadîste de buyuruluyor ki:

— «Günahlar ardarda kalbler üzerine gelmeğe başlayınca (kalbin ir­fan kapılarını) kapar. Kapanınca da Allah tarafından o zaman mühür ge­lir (de kalbe basılır). Artık o kalblere bir yol yoktur ve küfürden de bir kur­tuluş yolu bulunmaz. İşte bu, Allah'ın Kur'ân'da bildirdiği «mühür bas-ma»dır.» [70]

__ «Haberiniz olsun,  bedende bîr et parçası vardır;   o  düzeldiğinde

bedenin her tarafı düzelir; o bozulduğu zaman bedenin her tarafı bozulur. Dikkat edin o et parçası kalb'dir.» [71]

 

Ahlâkî Yönü

 

İnsan çoğu zaman işine gelmiyen; nefsine uymayan, geçici zevklerini kısmen de olsa frenliyen şeyleri çarçabuk benimsemez; bunun ruh ikli­mine getireceği müsbet havayı geç ve güç idrâk eder. O sebeple kendisi­ni bir takım şeyleri terketmeye zorlayan emir ve yasaklara karşı tepki gösterir ve dinlememek için idrâk ve sezgisinin kapılarını sımsıkı kapamak ister. Şunu hemen ilâve edelim ki, hayat yolculuğunda yalnız hoşumuza giden, zevkimizi gıcıklayan, nefsimizi kabartan nesneleri aramak ve bütün bir ömrü bu yolda harcamak, ruhî bozuklukların en kötüsüdür.

Muhit ve medeniyetin, çevre ve geleneklerin meydana getirdiği sun'î ihtiyaçları öz varlığımızın ebedî ihtiyaçlarıyla karıştırmak; uzak fakat ha­kikî menfaat peşinde koşacak yerde yakın ve hayalî menfaatiar peşinde koşmak şüphesiz ki kalbin tasdîk süzgecinden geçmiyen ve geçmediği için de bozuk ve tortulu kalan yanlış bir itikadın tabii neticesidir.

İnsan kendini serbest görmek istiyor. Herhangi bir disiplin altına gir­mek istemiyor. Allah'a karşı isyan ve tuğyanın başlıca sebebi işte budur. Din ve ahlâk ebedî hayatın lüzumunu gönüllere nakşederken bütün bir ömrü disiplin altına alır. İşte Allah'a dosdoğru imân bunun mahsulüdür.

İdrâk ve basiretin hakikate kapalı oluşundan doğan kararsızlık ve iti­katsızlık, gönüllerdeki ihtirası kamçılar ve bu sebeple ruhî yapıda karar-madik yer kalmaz. Bu kararma neticesidir ki tarih boyunca bir kısım pey­gamberler öldürülmüş ve bir çoğu da en ağır hakaret ve işkencelere mâ­ruz bırakılmıştır, Bakara sûresinin altıncı ve yedinci âyetleri, ilâhî disip­lin reddeden gönlü kara muhteris inkarcıların bu aşırılığına karşılık Allah'ın kendi kanunları icabı olarak onların gözlerine nasıl perde çektiği­ni, kalblerine nasıl mühür vurduğunu ve artık imân etmelerine nasıl yol kalmadığını en özlü bir ifâdeyle beyân ederken, insanların bu tarz bir in­kâr ve tuğyan fırtınasına tutulmamaları tenbîh buyuruluyor.

«Gaybe imân getir ey mülhid-î fâcir ki sana, Âhiretten hatt-ı talik ile hüccet gelmez.»

Sonuç olarak diyebiliriz ki: Gönüllerde katmerleşen küfrü temizlemek, güzel ahlâkı, mukaddes duyguları yerleştirmek için güçlü ve yeterli bir dine ihtiyaç vardır. İslâm bunun en mükemmelidir. [72]

 

İçtimaî Yönü

 

Cemiyet bünyesinde ruhun bariz kuvvetlerinden olan güzel ahlâk, kutsal duygu, ilâhî marifet, bir Allah'a imân gibi manevî değerlerin ih­mâl edildiği ya da bunlara hiç yer verilmediği takdirde, küfür, tuğyan, kötü ahlâk, başıboş hayat moda olur. Bu moda cemiyet ve milletlerin yı­kılmasını sağlıyan başlıca sebeplerdir, diyebiliriz. İlâhî kanunlara karşı gelen her fert yalnız günahkâr plmakla kalmaz, aynı zamanda aile ve mil­letinin çökmesine veya mahvolmasına yardımcı olur. Bu kanunlara biz «hayat kanunu» da deriz. Şöyle ki: İnsan vücudu kâinatın bir parçasıdır; içinde bulunduğu fizikî muhitle aynı elemanlardan meydana gelmiştir. Fakat özel bir şekilde organize edilmiş ve kendisine bir çok yetiler (me­leke) verilmiştir. Ama başıboş bırakılmamış, varlık âleminde câri olan sün-netullaha ve hayat kanunlarına uygunluk içinde yaşaması emredilmiştir. Bu kanunları bize tanıtan semavî dinler ve bu dinlerin mübeliiğ ve mür-şidleri peygamberlerdir. İnen kitaplara inananlar dünya ve âhiret mutlu­luğuna erişir, inanmıyanlar bu iki huzuru kaybeder.

Evet, bilgisizlik, küfür, tuğyan ve sapıklık insanların akıllarına ve vic­danlarına hâkim olunca, cemiyetler artık itikadlarındaki bozukluğu ve gö-nülierindeki küfrü idrâk edemez olurlar; o kadar ki Hakk'ın sesini duymaz, çağrısına kulak vermez, ilâhî düzeni göremez hale gelirler. Böyle olunoa da maddî kuvvetlerin çoğu fitne ve fesat, zulüm ve işkence âleti hâline getirilir; şer unsurları kuvvetlenir ve bir gün cemiyetin sarsıntı geçirmesi­ne, anarşizme boğulmasına, büyük bir felâkete uğramasına yol açar.

Bugüne kadar yıkılan, haritadan silinen milletler hep bu hastalığın kurbanı olmuştur. Cihan savaşları bu yüzden çıkmıştır. Çünkü küfrün ve ihtirasın sarhoşfuğuyla kalbleri mühürlenen, gözleri üzerinde kalınca bir perde bulunan idareciler ve kadrolar maddî ve manevî felâketleri duymoz ve göremez olmuşlardı. Koca Roma İmparatorluğunun yıkılması buna ne

güzel misaldir! 64 yılında Roma'da çıkan büyük yangında şehir bir baş­tan bir başa yıkıntı haline gelirken, Allah'a karşı tuğyan eden Zâlim Neron sarayının önünde durup lir çalmıştır.

Cihan mürşidi Hazret-i Muhammed (A.S.) diyor ki:

«Ben sadece bir uyarıcıyım; yerin ve göklerin ve bu ikisi arasında bulunan her şeyin mutlak sahibi bir tek Allah'tan başka ilâh yoktur.» [73]

 

İtikadî Yönü

 

Kelâmcılara göre, küfrün haddini belirtmek (tarifini yapıp, sınırını çiz­mek) oldukça zordur. Küfrü gerektiren şeyler nelerdir? Hazret-i Muham­med (A.S.)dan naklolunan her şeye inanmak lâzım mıdır? Bir kısmına ina-nılmazsa küfre girilir mi?

Bâzılarına göre:

Hazret-i Muhammed (A.S.)dan naklolunan her şeye istisnasız inan­mak lâzımdır. Fakat bize kalırsa, bu hüküm izaha muhtaçtır. Çünkü Ce-nâb-ı Peygamber (A.S.)dan nakledilen şeylerin sıhhat derecesi ya bi-zza-rûre, ya bi'l-istidlâl, ya da haber-i vahidie bilinir.

Birinci yolla bilinenlerin hepsini tasdîk eden mü'min, tümünü veya bir kısmını inkâr eden kâfir sayılır. Meselâ: Yaradan'ın varlığını veya O'nun ilim, kudret, vahdaniyet gibi sıfatlarından birini, ya da O'nun noksan sı­fatlardan münezzeh bulunduğunu veyahut Hazret-i Muhammed'in (A.S.) peygamberliğini, Kur'ân'ın sıhhatini veya kaçınılmaz bir, bilgiyle bildiğimiz şer'î hükümleri inkâr etmek bu cümledendir.

İkinci yolla bilineni inkâr etmek küfrü gerektirmez. Meselâ: Allah gö­rülür mü, görülmez mi? Kulların amellerinin yaratanı; Allah mıdır, değil midir? vb. İstidlal yoluyla bilinen hususlar gibi. Bunlar tevatür tarikiyle bi­ze kadar gelmemiştir. İki görüşten birinin sıhhati veya butlanı ancak bi'l-istidlâl bilinebilir. Bu itibarla, ikinci yolla bilinenlerin inkâr ve ikrarı imâ­nın mahiyetine dahil değildir. O halde inkârı küfrü gerektirmez.

Üçüncü yol (haber-i vâhid)le bilinen hususlardır ki, imândan sayılmaz. Bu bakımdan küfrü de gerektirmez. İşte bu kaideye göre biz, ümmetten hiç kimseyi, istidlal veya haber-i vâhidle inanmadığı bir meseleden dolayı küfürle suçlamayız.

«Muhakkak o küfre sapanlar...» cümlesinde  geçmiş  zamana  delâlet eden bir fiille, müşriklerin küfründen haber veriliyor. Mu'tezile'ye gö­re: Allah'ın geçmişe ait fiille haber vermesi, Allah Kelâmı'nın muhdes (sonradan olma) olduğunu gösterir. Zira bu yolla verilen bir haberin doğ­ru olabilmesi için muhberu anh (haberi verilen şey)le mesbuk olması ya­ni ondan sonra vücut bulması gerekir. Kadîm (öncesiz) olan bir şeyin başkasıyla mesbuk olması ise muhaldir. O halde bu kabil haberlerin de kadîm olması muhaldir. Bu takdirde muhdes (sonradan) olması vâcibdir.

Ehi-i Sünnet âlimleri Mu'tezile'ye cevap vererek diyorlar ki:

Cenâb-ı Allah bu âlemi sonradan varkılacağını biliyordu. Ondan ha­ber vermesi, O'nun ilim ve kelâm sıfatının sonradan olma olduğuna de­lâlet etmez. Haber verilen şey gelecekte vücud buluyor. Vücud bulunca da haberde bir değişiklik olmuyor. Yani ezelî olan kelâm, yine ezelîdir; muhdes olan, o kelâmın taallûk ettiği şeylerdir. [74]

 

Tasavvuf! Yonu

 

Dâvet-i Muhammediyye her türlü ivaz ve garazdan uzaktır. Bu davet sadece ve sadece ilâhî merhametin ziyası altında beşerî en doğru ve en selîrn yola irşâddır. Allah'ın Rahman ve Rahîm sıfatlarının sırrına mazhar olan Resûlüllah (A.S.) bu mazhariyetin verdiği irfanla bütün insanların küfr-u tuğyan, madde ve ihtiras bataklığından kurtulup imân ve fazilet tahtına yükselmesini gönülden ister ve bunun için ruhunda derîn bir has­ret hissederdi. Mekke'de olduğu gibi Medine'de de bir hayli âsî müşrik­ler, azgın hilebaz ve o nisbette sinsi Yahudiler bulunuyordu. Allah (C.C.) ezelî ilmiyle bir kısım insanların bütün delillere, açık burhanlara, afakî ve enfüsî belgelere rağmen imân etmeyeceklerini, nûr-i Muhammedi'den his­se alrmyacaklarını kesin olarak bildiği için -ki burada ilim malûmata tâ­bi' olmuş oluyor- bir teselli mahiyetinde Peygamber'e (A.S.) durumu ha­ber verdi ve böylece ilâhî ilminin şaşmiyacağını meydana koydu.

O halde kalblerin mühürlenmesi, cüz'i iradeyi kötüye kullanmayı rem-zeder; kulakların tıkanması, işitme yolunun akıl ve irfanın kumandasından çıkıp, nefs-i emmâre'nin emrine girdiğini sembolize eder. Gözlerin perde­lenmesi, basîretln tıkanıp işlemez hale geldiğini ifâde eder. A'raf sûresinin 179. âyetinde buna işaretle buyuruluyor ki: «Şanıma and olsun ki, cin ve insanlardan birçoğunu Cehennem için yarattık; kalbleri vardır, onunla (hakkı) anlamazlar, gözleri vardır, onunla (hakikati) görmezler, kulakları vardır, onunla (doğruyu) işitmezler. İşte bunlar (bu şuursuzlar) hayvanlar gibidir, belki daha da sapık ve şaşkındırlar. İşte gafiller ancak bunlardır!» [75]

 

Tahliller

 

Küfür: Lügat olarak «bir şeyi örtme, kapama ve gizleme»'mana­sına gelir. Terim olarak, «Hakk'ı inkâr edip örtmek ve gizlemek» anlamın­da kullanılır. Sözlük manasıyla, tohumu toprağa atıp gizlediği için çiftçi­ye; eşyayı karanlığıyla örtüp gizlediği için geceye «kâfir» denilmiş­tir.[76]

Küfür, dört kısma ayrılın

1.  İnkâr yollu küfür: Allah'ı hiç bilmemek, tanımamak. Fir'avn'ın küf­rü gibi. O, kavmine: «Kendimden başka sizin için hiç bir tanrı tanımıyo­rum!» demişti. «İşte ben sizin en yüce Rabbinızim!» diyen de yine o ol­muştur,

2.  Bile bile inkâr yollu küfür: Kalbiyle Allah'ı bildiği halde diliyle ik­rar etmemek. Şeytan'in küfrü gibi. «Yalnız İblis dayattı, (bunu) kibrine ye-diremedi de kâfirlerden oldu.» [77]

3.  İnat yollu küfür: Kalb ile Allah'ı bilmek, dil ile ikrar etmek ve fa­kat onunla dindar olmamak, aksi bir istikamet tutup dinî birçok şeyleri kabul etmemek, ilâhî buyrukların tümünü ya da bir kısmını küçümsemek. Mekke müşriklerinden Umeyye bin Ebî Sait'in küfrü gibi. [78]

4.  Nifak yollu küfür: Dil ile Allah'ı ikrar etmek, fakat kalb ile tasdîk etmemek. Münafıkların reisi Abdullah bin Ubey bin Selûl'ün   küfrü   gibi. Hazret-i Âîşe validemize iftira atan da bu münafıktır.

gibi bu da sıfat manasında kullanılır.

Cümlede   istifham   harfi   olarak   getirilen   «h e m z e»   ile   «e m»   is­tifham manasından soyunmuştur.

E-enzerte altı kıraat üzere okunmuştur:

1.  İki hemze ve aralarında bir elif.

2.  Yalnız iki hemze, aralarında elif yok.

3.  Birinci hemze kaviy, ikincisi ona az yakın ve aralarında elif.

4.  Üçüncü kıraatin aynı, yalnız aralarında elif yok.

5.  İstifham harfinin hazfı (alinması)yla.

6.  İstifham harfinin hazfı (alınması) ve harekesinin mâ-kablindeki sa­kin harfe verilmesi.

İ n z â r: Lügatte korkutmak manasınadır. Burada ise, kötü bir yolun, yanlış bir tutumun, sakat bir itikadın encamından haber vermek suretiyle korkutup uyarmak manasınadır; mutlaka korkutmak manasına değildir. Bu itibarla  in zar,  tebşîr'in  karşıtı olmuş oluyor.

Âyette sadece i n z ö r'ın fayda vermiyeceği üzerinde duruldu, fakat tebşîr'in te'sir edip etmiyeceğinden bahsedilmedi. Çünkü «Def'-i mazar­rat celb-i menfaatten daha mühimdir.» Te'siri büyük olan i n z â r kâr et­meyince, artık tebşire pek lüzum kalmıyor.

Yedinci âyet-i kerîme, inatçı kâfirlerin imân etmiyeceğine dair vâki ilâhî hükme ta'lîl mahiyetindedir.

Küfre saplananların imân etmiyeceklerine dair ilâhî beyân, bir şeyin vukuundan evvel verilen bir haber gibi anlaşılsa da bu bize göre böyle­dir. Allah'ın ilmi zaman anlayışından ve kaydından tamamen münezzeh­tir. Şimdiki zaman, geçmiş ve gelecek zaman diye bir şey düşünülemez. İlm-i Subhanî bütün zaman ve mekânları içine almıştır.

Huccetü'l-İslâm İmâm Gâzâlî diyor ki:

«Her şeyi Cenab-ı Hak irâde edip yarattığına göre, bunları en küçük teferruatına kadar bilmesi gerekmez mi? Allah'ın ezelî irâdesi, cüz'î mev­cudatın hepsinin illetidir ve ilmi de bunların tümünü içine alır. Bu husus Allah'ın zatî birliğine zıt (karşıt) değildir. Sonuç olarak: Allah bütün cü-J ziyatı bilir. Bir şeyin vukuundan önceki bilgisi ile sonraki bilgisi birbirin-, den farklı değildir. O'nun ilmi her türlü zaman ve mekân kavramlarından

münezzehtir.»

Hatıra şöyle bir sofu gelebilir:

İmân etmiyeceklerini bildikten sonra i n z â r'ın faydası ne olabilir? Bu hususta birçok tefsîr ve te'vîller vardır. Bize göre: Resul tebligat göre­vini yapmak zorundadır. Kıyamet günü, «Ben, peygamber tebliğini duyma­dım» ya da «Bana yol gösterici kimse olmadı!» şeklinde bir itiraza mey­dan verilmemesi, inzârın lüzumunu gösterir.

Hem bu bapta İlim malûmata tâbi'dir. O bakımdan, «Küfre saplanan­ları inzâr etsen de etmesen de onlara göre bir, inanmazlar!» buyurulmuş da, «Sana göre bir» denilmemiştir. [79]

H a t m: Bir şeyi kapayıp gizlemek, sonuna götürüp bağlamak ma­nalarına gelir. Bir belgenin sonunu bağlamak, konulduğu zarfı kapayıp mühürlemek de bu anlamdadır.

Kâfirlerin kalblerini mühürlemenin Allah tarafından olduğunun beyân edilmesi, onların imân etmiyeceğine, kalblerinin ilâhî buyrukları almıya-cağına, hakkı kabul etmiyeceklerine, Kur'ân-ı Kerîm'e kulak tıkayacakla­rına dair bir şehâdettir. Yoksa onların imân etmesine bir engel koymak değildir.

İkinci bir tefsîrle:

Gişâve'nin hakikati: Görmeğe engel perde demektir. O halde bu tâbir mecaz yollu kullanılmıştır. İnatçı kâfirlerin basiretinin kapanması, eşyayı göremiyen âmânın haline benzetilmiştir.

Gişâve'nin gündüz görüp, gece görmeme manasına geldiğini söyli-yenler de var. Bu manayla: İnkarcılar gaflet içinde görebiliyor, ibretle gö­remiyorlar. Allah'ın açık belgelerini, varlığına, birliğine delâlet eden âyet­lerini, kendi küfürlerinin kesîf karanlığı içinde müşahede edemiyorlar. Kü­für karanlığı kalkacak olursa, herhalde göreceklerdir.

Müfredat-i Ragib'da, Gışâ'nm göze arız olan katarakt olduğu ifâde ediliyor. [80]

 

Âyetler Arasında Bağlantı

 

Cenâb-ı Hak (C.C.), Asr-ı saadette türeyen inatçı kâfirlerin ve Yahu-dî meşrepli münafıkların İslâm'a karşı hazırladıkları sû-i kasdın ve içlerin­de besledikleri menfî ve o nisbette korkunç plânların özetini verdikten sonra her devirde bu tip sapıkların bulunacağına ve hepsinin de aynı me-todla olmasa bile değişik metodlarla aynı hedefe doğru gideceklerine işa­ret buyuruyor ve sonra da onların hakiki veçhelerini meydana koyarak portrelerini çiziyor; menfur tutumlarını, kötü karakterlerini -inanmışların hafızalarında iyice yer etsin diye- darb-i mesellerle tasvir etmek suretiyle mâkulü mahsusla izah ediyor.

Darb-ı meselin dimağ ve zihinler üzerindeki te'siri inkâr olunmdya-cak kadar meydandadır. Kur'ân-ı Kerîm'in müstesna üslubundan biri de budur.

Özet olarak:

Sûrenin başında geçen dört âyetle mü'minlerin vasfından bahsedildi. Takvayla imân arasındaki münasebet belirtildikten sonra kâfirlerin, inat­çı müşriklerin durumuna temas edildi. İnkarcıların iki kısım olduğu, biri hem kalbiyle, hem diliyle inkâreı vasfını meydana koyduğu, diğeri ise kal­ben inkarcı olduğu halde diliyle bunun aksini iddia ettiği beyân edilerek, bu ikinci sınıfın münafıklar olduğuna dikkatler çekildi. Tehlikeli olmakta, inatçı kâfirlerden daha ileri bulundukları  nedeniyle münafıklardan daha geniş bir şekilde bahsedildi. [81]

Nitekim İbn Cüreyc'in Mücâhid'den yaptığı rivayete göre:

Bakara sûresinin başında dört âyet mü'minler hakkında, iki âyet kâ­firler hakkında ve onüç âyet de münafıklar hakkında inmiştir. Müfessir Suddî de «Ve mine'n-nâs»dan murad, münafıklar olduğunu söyler. [82]

 

Meali ;

 

  İnsanlardan öyleler de var ki, inanmadıkları halde Allah'a ve âhi-ret gününe inandık derler.

  (Zanlarınca) Allah'ı ve imân edenleri aldatırlar.   Halbuki   ancak kendilerini aldatırlar da farkında bile olmazlar.

10—Kalblerinde hastalık vardır. Allah da onların hastalığını artır­mıştır. Yalan söylemelerine karşılık onlara elem verici bir azap vardır.

11—  Hem onlara:  «Yeryüzünde fesat çıkarmayın» denildiğinde, «Biz ancak ıslâh edicileriz» derler.

12—  Haberiniz olsun ki, onlar, onlardır ancak fesatçılar, ama farkın­da değillerdir.

13—  Onlara «Olgun insanların inandığı gibi inanın!» denildiği zaman, «O beyinsizlerin inandığı gibi mi inanalım?» derler. Dikkat edin ki, onlar, onlardır asıl beyinsizler; fakat bilmezler.

14—  Onlar imân edenlere rasladıkları zaman  «inandık»  derler. Şey-tanlarıyla başbaşa kaldıkları zaman: «Doğrusu biz sizinle beraberiz. Biz ancak (o mü'minlerle) alay edicileriz,» derler.

15—  Allah onlarla alay eder de kendilerini taşkınlıklar içinde bocalar şekilde bırakır.

16—  İşte onlar öyle kimselerdir ki, doğru yola karşılık sapıklığı satın almışlardır. Bu alış-verişleri kendilerine kâr sağlamamıştık doğru yolu da bulmuş değillerdir.

 

İniş Sebepleri

 

Kelbî (Sâib bin Bişr-Ölümü: H: 146/M: 763)den yapılan rivayete gö­re; İbn Abbas (R.A.) şöyle demiştir:

— «Bakara sûresinin sekizden on dokuza kadar olan âyetleri, mü­nafıkların reisi Abdullah bin Ubey bin Selûl ve arkadaşları hakkında nazil olmuştur.»

Yahudi olan Abdullah bin Ubey, Medîne'de bir başbuğ olma, Evs ile Hazreç kabilelerini kendi riyaseti altında tutma sevdası içindey­ken Hazret-i Peygamber (A.S.)ın hicret-i seniyyeleri vuku1 buldu. Medî-neli'ler Peygamber Efendimizin etrafında toplanınca Abdullah'ın yıllardan

beri kurmuş olduğu hayalî başbuğfuk tahtı ve hazırlamış olduğu plânlar alt-üst oldu. Açıktan açığa bir şey yapamıyacağını, yapsa bile hedefine ulaştıramıyacağıni anlamakta gecikmedi; sırf zevahiri kurtarmak, fakat jslâmiyeti içinden kemirmek için Hazret-i Peygamber'e (A.S.) gelip bey'at etti ve sözde İslâmiyeti kabul eder göründü.

İşte bu münafık bir gün hempaları ile Medine sokaklarında dolaşır­ken birkaç Ashab-ı Kirâm'a rastladılar. Abdullah yanındakilere dönerek: «Bakın şimdi ben bu beyinsizieri(!) nasıl aldatır ve pohpohlarım da sizden uzaklaştırıp defederim» dedi ve hemen koşarak Ebû Bekir Sıddîk (R.A.)ın elini sıktı ve : «Merhaba Ey Sıddîk-i Ekber! Beni-Teym kabilesinin efen­disi ve reisi, İslâmın şeyhi, mağarada Resûlüllah'ın yegâne arkadaşı, ma­lını ve nefsini Allah'ın Resulü için harcayan ulu sahabi!» Sonra Hazret-i Ömer'e (R.A.) döndü, onun da elini sıkarak:   «Merhaba Benî-Adîy kabile­sinin reisi! Allah'ın dininde kuvvetli ve hakla bâtılı ayırt eden Faruk, malı­nı ve canını Allah ve Peygamberi  uğrunda  harcamaktan  çekinmiyen ulu kişi!» diye yaltaklandı ve sonra Hazret-i Ali'ye (R.A.)   yaklaşıp   onun   da elini tutarak: «Merhaba ey Cenâb-ı Peygamber'in amcasının oğlu, Resû­lüllah'ın damadı, Hazret-i Muhammed'den sonra Hâşim Oğullarının en bü­yüğü, Allah'ın aslanı!» diyerek tabasbüse çalıştı;  yapmacık  saygılar gös­tererek bu mübarek zatlardan ayrılıp arkadaşlarının yanına döndü ve on­lara: «Gördünüz mü, nasıl aldattım? Hakkımdaki şüpheleri nasıl giderme­ye çalıştım?! Siz de aynı metodla hareket edin. Ola ki, bu sinsi yollardan gaye ve maksadımıza erişiriz.»

Müfessir ve tarihçilerimizden bir kısmı, Abdullah bin Ubey ile Haz­ret-i Ali (R.A.) arasında şöyle bir konuşma cereyan ettiğini kaydederler:

Abdullah bin Ubey, Hazret-i Ali'ye yaltaklanıp iltifatkâr sözler sarfe-dip saygılarını belirttikte, onun münafık olduğunu bilen Hz. Ali (R.A.) bu tarz yapmacık iltifatlara Ve tabasbuslara hiddetlenerek:

—  Abdullah! Allah'dan kork, münafıklık etme.. İyi bil ki Allah'ın yer­yüzünde en habîs kulu, münafıklık yapan kimsedir!, diyerek uyardı.

Abdullah üzüntüsünü belirterek:

—  Ya Ali! Bana karşı nasıl böyle söyleyebiliyorsun?   Şanı Yüce* Al­ana yemin ederim ki bizim imân ve itikadımız sizinkinden farksızdır (!) dedi.

det hUnUn üzerine Hazret-' Ali (R.A.) bir şey söylemedi, fakat aynı hid-lah (A qQSI 'Çİnde Abdullan'ın Yüzüne dikkatle bakarak ayrıldı.   Resûlüllah  huzuruna varınca Abdullah'la aralarında geçen sözleri anlattı, üzerine:

«Onlar imân edenlere rastladıkları zaman -inandık- derler. Şeytanla-rıyla başbaşa kaldıkları zaman; -Doğrusu biz sizinle beraberiz. Biz ancak (O mü'minlerle) alay edicileriz - derler.»                 .                    .

Mealindeki âyet-i kerîme indi,

İbn Kesîr Hafız İmâdüddin Ebûtfida İsmail {Vefatı: 774)in kendi tefsi­rinde kaydettiğine göre:

Cenâb-ı Resûlüllah (A.S.) Medine'ye hicret ettiklerinde, orada puta tapan Evs ve Hazreç kabileleri, Yahudilerden de Beni Kaynuka kabilesi bulunuyordu. Ayrıca Beni Kurayza Fedek'de, Nadir Oğulları da Medîne yakınlarında eyleşik idiler. Evs ve Hazreç'ten Müslümanlığı kabul edenler oldu (ki bunlara Ensar deniliyor). Yahudilerden de pek az kimse İslâ­miyet dairesine girdi. Müslüman olanlar arasında Abdullah bin Selâm (R.A.) da bulunuyordu ki bu zat önceleri büyük bir Yahudi âlimi olarak şöhret bulmuştu. Hazret-i Peygamber (A.S.) geri kalan Yahudilerle ve bir de Medîne etrafındaki bâzı kabilelerle bir anlaşma yaparak Medîne vadisini önce bir site - devleti haline getirip, sonraları Müslüman İmparatorluğunun başşehri yapmak için ilk yazılı anayasayı İslâm tarihi­ne nakşetti.

Medîne ve çevresindeki azılı münafıkların başkanı Abdullah bin Ubey bilhassa Büyük Bedir savaşından sonra bütün mefsedet ve mel'anetini kusmaya başladı. Hele Medîne'nin bir İslâm İmparatorluğunun başşehri olmasına hiç ama hiç tahammülleri yoktu. Bu yüzden de bir an önce İs-lâmiyeti içinden yıkmak gerekiyordu. Faaliyetlerinin kesif tarafı bu nok­tada -toplanıyor ve her fırsattan yararlanmaya çalışılıyordu. Cenâb-ı Hak (C.C.) bu âyetlerle onun ve arkadaşlarının tutumunu içyüzüyle meydana koydu ve bu suretle Müslümanları uyardı. [83]

 

İlgili Hadîsler

 

—  «Munâfıkın alâmeti üçtür:

1.  Konuştuğu zaman yalan söyler.

2.  Va'dettiğinde sözünde durmaz.

3.  Kendisine bir şey (sır veya eşya) emânet edildiğinde hıyanet eder (sır ise onu etrafa yayar, mal ise onu zimmetine geçirir).» [84]

—  «Kimde dört huy bulunursa, o,   hâlis  bir münafıktır...   Kimde  de

bunlardan bir parça bulunursa, -onu terkedinceye kadar- kendisinde mu nâfıkiıktan bir huy var demektir:                                                                   mu"

1.  Kendisine bir şey emniyet edildiği zaman ona hryânet etme*.

2.  Konuşurken yalan söylemek.

3.  Andlaştığında (andını) yerine getirmemek.

4.  Dâvaiaştığ. (biriyle murafaada bulunduğu ya da muhakemeleştiği) zaman haktan ayrılmak.» [85]                                                               

Sözü edilen münafıkların   öldürülmesi   için çok   .srar eden   Hazret-i Ömer'e, Cenab-ı Peygamber (A.S.) şu cevabı verdi:

- «Arapların   -Muhammed kendi arkadaşların, öldürüyor-   demesini hoş görmem, böyle bir sözden tiksinirim!»[86]                   

a)   Resûlüllah (A.S.) Efendimiz   bu   prensipleriyle onların kalbini ka­zanmaya çalışıyor; nefret uyandırmamaya çok dikkat ediyordu.

b)   «Muhammed (A.S.) kendi   arkadaşlarını   öldürüyor!»   denilmesinin İslâmiyetih yayılma hızını zedeliyeceğinden endişe duyuyordu.

Kurtubî devamla diyor ki: Bu nedenlerle Hazret-i Ömer'in (R.A.) ıs­rarına Allah'ın Resulü şu cevabı vermiştir:

— «Benim kendi arkadaşlarımı  öldürdüğümün  söz edilmesinden Al­lah'a sığınırım!.» [87]

 

İlmî Yönü (Psikoloji)

 

Münafık:  Zekâ ve belki ilim bakımından gelişen fakat sezgi ve basi­ret, vicdan ve ilâhî marifet bakımlarından çok geri kalan; din ve ahlâk gibi iki manevî dayanağı derinliğine kavrayamayan, bu yüzden zekâsını " da ilmiyle zekâsını hak ve hakikata karşı gelmek için çok sinsi bir me-la kullanan veya aşağılık duygusu sonucu ister istemez bu yolu seçen sıfattır. Aynı zamanda psikolojik bir elemdir; tedavi edilmezse çok tehlikeli olur.

O halde eğitimde yanlış bir anlayış sonucu aklı ve zekâyı, sezgi ve basiretten yani ruhun en yararlı kuvvetlerinden üstün tutmak ya da sade­ce akla ve zekâya değer verip rûh ve vicdanı ihmâl etmek materyalizme yol acar. Bu sebeple de hem ferdin iç âleminde, hem de sosyal alanda madde ile mana arasındaki denge bozulur. Kutsal sayılan şeyler haka­rete uğrar; mâbed ve ibâdet bir takım manasız şeyler sayılarak küçüm-senir.

Bunun gibi ilim ve felsefeyi tek kurtarıcı vasıta olarak almak, din ve ahlâkı, sezgi ve basîreti ihmal etmek de ferdin fenalaşmasına, ahlâkan çökmesine, medeniyetin yıkılmasına sebep olur. M. Ebû Zehra'nın dediği gibi: Felsefecilerin sözlerinden ve parlayan ahlâk kanunlarından yardım istemek beyhudedir. Çünkü ahlâk ilimle düzeltilmez. İlim; idrâk ve fikri geliştirir. İdrâk ise hem hayırda, hem de şer'de olur. Bugün insanı bağla­yan bu düğümü çözmek için güçlü ve otoriter bir dinden başka yol yok­tur.

Dr. Alexis Carrel diyor ki:

«Biz garplılar aklı, sezgi (intultion)dan çok üstün sayıyoruz. Zekâyı duygudan üstün tutuyoruz. Ve ilk önce zekâyı inkişaf ettirmeğe uğraşı­yoruz. Ruhun zekâdan başka kuvvetlerini -ahlâk, fazilet, mukaddes duy­gular gibi- büsbütün ihmal ediyoruz. Bu temel faaliyetlerin dumura uğra­ması modern insanı ruhen kör yapmaktadır.»

Kur'ân-ı Kerîm'de bu tip insanların, yani ruhen körleşen münafıkla­rın kendilerine kâr sağlamiyan nasıl bir aiış-verişte bulundukları tasvîr edilerek buyuruluyor ki: «İşte onlar öyle kimselerdir ki, doğru yola kar­şılık sapıklığı satın almışlardır. Bu alış-verişleri kendilerine kâr sağlama­mıştır; doğru yolu da bulmuş değillerdir»[88]

 

İtikadîyönü

 

Mealini yazdığımız âyet-i kerîmelerin münafıklar hakkında olduğun­da hiç şüphe yoktur. Allah Teâlâ, Bakara sûresinin on altıncı âyetine ka­dar (mü'min-kâfir-munâfık) diye üç sınıf insandan bahsediyor. Önce kâ­mil mü'minierin güzel halini, takva üzere bulunduklarını, mümeyyiz va­sıflarını; sonra kâfirlerin inat ve inkârlarını, kalblerinin nasıl mühürlendi­ğini beyân ediyor. Daha sonra da asıl tehlikeli olan, akrepten daha zehirli, yılan gibi sürünen, çakal gibi gizlice parçalayan ve üzerinde dikkatle du­rulması gereken iki gö r ü n ü ş I ü I e r'in, içi dışına, dışı içine uyma­yan münafıkların hileli ve dolambaçlı yol ve düzenlerinden ve nihayet ha-let-i rûhiyelerinden örnekler veriyor. Can yakıcı olduklarına   işarette bu-

lunuyor.

Şâirin haklı olarak dediği gibi:

«Yaktı nice canlar o nezaketle tebessüm, Şir'in dahi kasdetmesi cana gülerektir.»

Nifakın hakiki veçhesini belirtebilmemiz için önce kalb'in i'tikadî ma­na ve kavram düzeyinde dört halini bilip incelememiz gerekir:

1.  Delile dayanan ve gerçeğe (nefsü'l-emre) uygun düşen i'tikad..

Bu, taklîdden uzaktır; ilimle ve gelişmiş bir vicdanla meydana gelir; tahkikidir.

2.  Bir delile ve isbata dayanmaksızın gerçeğe uygun olan i'tikad.. Bu, taklît yollu meydana gelir; tahkikî değildir.

3.  Gerçeğe uygun düşmeyen i'tikad..

Bu, cehil (bilgisizlik) ve inada dayanır. îlmî olmadığı gibi, nefsü'l-emre uygun bir taklîdden de uzaktır.

4.  Kalbin bu üçünden de bomboş olma hali..

Buna paralel olarak dilin de (ikrar, inkâr, sükût) diye üç hali vardır ki, gönül halleriyle birleşmesinden bir takım meseleler çıkar:

a)  Kalbde irfan, dilde ikrar hâsıl olması. Bu, ihtiyarî olarak gerçekle­şirse, sahibi gerçek anlamda mü'mindir,

b)  Kalbde irfan hâsıl olması, dilin ikrar etmeyip inkâra sapması. Bu inkâr ıztırarî ise, sahibi mü'min sayılır. Kur'ân-ı Kerîm'de buna işaret edi­lerek buyuruluyor ki:   «Kalbi imân ile yatışmış   olduğu   halde,   zorlanan kimse dışında, inandıktan sonra Allah'ı inkâr edip göğsünü küfre açanlar

üzerine Allah'tan  bir gazap  vardır ve  büyük  bir azap da  onlar için­dir.» [89]

c)  Kalbde irfan hâsıl olması, fakat dilin ne ikrar, ne de inkâra sap­maması.. Bu tarz susma ya zor altında bulunmaktandır, ya da isteğine Dagh bir düşüncedendir. Zor altında olmaktan ise, sahibi gerçek anlamda mu mmdır, mûslümandır. İsteğine bağlı bir düşünoedense, İmâm Gazâlî'-Ve göre: Sahibi mü'mindir; çünkü:

tır * !?a'Wnde 2erre miktarı imân bulunan kimse Cehennemden çıkacak-«r-» [90] buyurulmuştur,    :

d)  Kalpde inkâr hâsıl olması, dille -sırf zevahiri kurtarmak için- gayr-i ihtiyarî ikrarda bulunulması. Bunun sahibi gerçek manada münafıktır..

e)  Hem kalbde, hem de dilde inkâr hâsıl olması.. Bunun sahibi hakiki anlamda kâfirdir. [91]

 

Ahlâkî Ve İçtimaî Yönü

 

Bu âyetler Medîne-i Münevvere'de inmiştir. Fakat biz zaman ve me­kân kaydını kaldıracak olursak, beşer tarihinin her devresinde -Kur'ân-i Kerîm'in belirttiği münafıkların- emsal ve örneklerine rastlamaktayız. Ke-lâmullah'ın tasvir ettiği bu tip münafıkların perde arkasında sırıttığına her gün şâhid olmamak mümkün mü? Bunlar ya açıktan açığa Hakk'a karşı gelmekte kendilerinde eür'et bulamıyan, ancak sinsi yollardan iblisane hareketlerle ilâhî nuru söndürmeğe çalışan bir takım satılmış habîs ruh­lu uşaklardır; ya da bu cür'eti kendilerinde bulup açıktan açığa Hakk'ı İnkâr etmek için ilim ve medeniyeti kalkan olarak kullanan, aslında ilim ve ahlâk fukarası olan brr takım yobazlardır.

Bu iki grup da hakikatten uzak fikir ve davranışlarını bir zekâ ve de­hâ işi sayarlar ve halk için halktan yana, Hak için halktan yana oldukla­rını her vesileyle iddia ederler. Böylece halkı aldatmaya çalışırlar. Kur'ân-ı Kerîm bunlar hakkında ilâhî hükmü şöyle beyân eder: «(Zanlannca) Al­lah'ı ve imân edenleri aldatırlar. Halbuki ancak kendilerini aldatırlar da farkında bile olmazlar.» [92]

Peki bunlar niçin Hakk'a ve hakikate karşıdırlar? İlâhî nuru neden söndürmek isterler? Müslümanları niçin aldatmaya kalkışıp, dîn, ahlâk, ilim ve medeniyet namına cinayet işlerler?

Bütün bu soruların cevabını bulup vermek kolay: Onların tabiatında âfet, kalblerinde iilet, vicdanlarında maddenin her türlü kir ve pası var­dır. Her şeyden evvel ruhî bir hastalığa tutulmuşlardır. Tedavi edilmezse, hastalık hastalığı, illet de illeti artırır; mevcut mikroplar bir takım daha mikroplar doğurur. Bu sebeple Allah da -varlık alemindeki mevcut ve câri kanunları icâbı- onların marazını artırır.

Hak'tan yüzçevirmek, -dosdoğru yoldan, nebî ve velilerin yolundan, nîmete ermişlerin caddesinden sapmak önce az olur. İhmal edilirse her an açı genişler, dönülmezse sonu felâkettir. İlim, ahlâk, dîn ve medeniyet namına yalan söyledikleri için dünyada huzursuzdurlar; âhirette de onlar için elem verici bir azap hazırlanmıştır.

Münafıkların, özellikle ileri gelenlerinin diğer bir karakteri de, gurur, haset ve inattır; hak ve hakikat yolcularını küçümsemek, onların ibâdet ve taâtlyle alay etmektir. Onlara: «Bu düşünce ve hareketleriniz fesada sebep olmakta, cemaatleşme ruhunu sarsmaktadır. Doğru yolda değil­siniz! Akl-i selîm sahipleri olgun insanlar nasıl inanıyorsa siz de öyle ina­nın» denilince, «hayır!» derler. «Biz ancak ıslâh edicileriz. Gayemiz halkı en doğru yola irşad etmektir. Biz şu beyinsiz aptal halk tabakası gibi mi inanırız? Bizim din ve tanrı anlayışımız mevcut dinlerin-Vasfedegeldikle-rinin de üstündedir. Kaiblerimiz son derece temizdir,» derler.

Kur'ân-ı Kerîm'de bunların gerçek ilim ve ahlâktan, fazilet ve mede­niyetten yoksun oldukları, fikir pazarında iflas ettikleri, kendilerine has bir bilgi ve düşünce sisteminin bulunmadığı en özlü cümlelerle beyân ediliyor: «Onlardır asıl beyinsizler; fakat bilmezler.»

Beyinsizdirler; çünkü hakikata müstenid (dayalı) bir dâvaları yok.. Ir-fansızdırlar, çünkü dosdoğru inançları ve idealleri yok.. Şuursuzdurlar, çünkü yeryüzünde fesat çıkardıklarının farkında değildirler.. Gururlarına yedirip mabede girmezler; cemaat arasına sokulmazlar. Halk iîe birlikte Yaradan'ın huzurunda durup el bağlamayı, secde etmeyi zillet sayarlar.

Cenâb-ı Allah onlar hakkındaki nihaî hükmünü beyânla: «Şüphesiz ki münafıklar Cehennem'in en aşağı tabakasındadırlar, onlara herhalde bir yardımcı da bulamazsın. Ancak tevbe edip durumlarını (düşünce ve davranışlarını) düzeltip Allah'a sarılanlar ve dinlerini gösterişten uzak, Allah için katıksız ve saf tutanlar müstesna... İşte bunlar mü'minlerle be­raberdirler, mü'minlere ise Allah büyük mükâfat verecektir.»[93] buyuruyor.

Dünyada Hakk'a kulluk eden samimi bir cemaatten ayrılan; inanmış­lar arasındaki cemaatleşme şuurunu yıkmak isteyen münafıkların -tevbe edip Allah'a sımsıkı sarılmadıkları takdirde- âhiretteki durumları bu.. Ya­ni orada da ayrı bir grup olarak ebedî bedbahtlık yurdunda ayrı bir yerde nifak ve gururun, alay ve bencilliğin acısını yudum yudum tadacaklardır. Onlar dünyada küfürle imân arasında bocaladıkları gibi, âhirette de sı­cakla soğuk arasında kararsızlığa düşeceklerdir. Allah kimi -kanunu İcabı- şaşırtırsa artık ona bir yol bulunmaz. Kime hidâyet bahşederse onu sapıttıran olmaz.

,Evet' on!ar dunyada ayrı bir  grup  olmanın   cezasını   çekeceklerd Gerî toP|u'uk aynı zamanda hem canlılardan, hem ölülerden, heme henüz doğmamış olanlardan meydana gelir. Her ferdin bu toplulukta

r yerı 0lrTiûlıdır. Fert bir mukavele İle bağlı olduğu için değil, ilâhî takdir gereği dünyaya geldiği için topluluğun bir parçasını teşkil eder. Fakat asıl mesele: Ferdin, bağlı bulunduğu cemiyet arasında -onlardan biri olmak şuuru içinde- yerini tayin edip bulabilmesidir. İşte münafıklar bu muhit ve bu şuurdan mahrumdurlar.

Şunu da ilâve edelim ki: Her fertte bir takım ihtiyaçları aşın dere­cede tatmin etme temayülü doğuştan mevcuttur. Meselâ: Cinsî arzu, gı­da, emniyet, istirahat ve hürriyet gibi ihtiyaçlarını kayıtsız denecek dere­cede yerine getirmek İster. İlâhî nizam ise, bu ihtiyaçları insana faydalı olacak şekilde sınırlar ve kayıtlar. Buna karşı insan ruhunda, diğer bir ta­birle «insan nefsinde» bir isyan başlar. Bu yoldaki isyan din ve ahlâkın sihirli (yani rahmet) elleriyle bastırılmazsa, ya küfre, ya da münafıklığa sebep olur. İşte Kitab ve Peygamberlerin gönderilmesi, insan ruhundan veya nefsinden yükselen bu isyanı durdurmak ve ferdi cemiyetin kopmaz bir parçası, bütünleyici bir cüz'ü haline sokmak, ilâhî sünnete uygun bir hayat düzeni kurmak ve nihayet insanı ebedî saadet yurduna salimen ulaştırmak içindir.

Fakat bu hayatı en mükemmel şekilde organize edip düzene sokan İslâm dinine, maddî menfaatleri, mevki ve şöhretleri, nefsî temayülleri haleldar olanlar, dün olduğu gibi bugün de şiddetle karşı çıkmışlardır. Mekke müşriklerinden, Medine Yahudîlerinden, istilacı Haçlı Seferlerinden tutun da günümüzün komünistlerine, Siyonistlerine ve bunların kuklaları olan bir sürü beyinsiz, ilimsiz ve irfansız münafıklara kadar kimler ve kim­ler.. Ama bunların en tehlikelisi, Müslümanlar arasında müslüman geçinen satılmış münafıklardır. [94]

 

Tasavvufî Yönü

 

İnsan yaratılışı itibariyle Allah fikrine mütemayildir. Din ve ahlâk bu fikri ve fıtrî temayülü geliştirir. Nitekim insan ruhunun özelliklerini en iyi bilen Hazret-i Peygamber (A.S.) bu hususu belirterek buyuruyor ki:

«Doğan her çocuk, (Allah fikri ve İslâm) fıtratı üzere doğar. Sonra (eğitici) durumundaki ana-babasi onu ya Yahudî, ya Nasranî (Hıristiyan) ya da Mecûsî (ateşperest) yapar. Nasıl ki, dört ayaklı hayvan, organları tam ve yerinde bir yavru doğurur da onda bir organ eksikliği veya nok­sanlığı hissetmezseniz..» (Onun gibi doğan bir çocuğun fıtratındaki Allah fikrinde ve Hakk'a teslimiyet kaabiliyetinde bîr noksanlık bulamazsı­nız.) [95]

Kâfir ve münafıklar görünüşte hakkı kabullenmeye, Hazret-i Muham-med'in (A.S.) peygamberliğini tasdike müsaiddirler. Yaradılışlarında da böy­le bir tasdik, ya da kabul fikri mevcuttur. O halde onları Hak ve hakikatten uzaklaştıran gizli, ya da manevî sebepler nelerdir?

Önce şunu belirtelim ki, ezelî ilimde geçen bir şey mukadderatın hi­lâfına aâri olmaz. Kalb, Allah'ın nazar ettiği hâne-i irfandır; Cenâb-ı Kib­riya'nın kudret eliyle işlenmiş, O'nun nuruyla oilalanmıştır. İlme hazine, marifete mihrak, meleklerin inişine konak olmak üzere hazırlanmıştır. İlâ­hî nurların huzme huzme girdiği, nefahat-i Subhâniyye'nin estiği yerdir. Mükâşefelerin tecelli kapısı, Rab sıfatından lemaân eden terbiye kanalı orasıdır.

Bu kadar tecelliyata mazhar olan insan kalbi, marifeti tahsile en mü-said vasıtadır. İçinde köpek ya da heykel bulunan eve nasıl melek gir­mezse, kötü ahlâktan, nifak ve şikaktan, küfür ve inaddan bir şey kalbe girecek olursa, feyiz ve hayır yolları kapanır, melekler oraya inmez olur, ilhamları inkitaâ uğrar. İlâhî nefhanın esintisi kesilir. Şeytanın girmesine elverişli menfezler açılır ve artık «Nefs-i emmâre»nin esintisi başlar. Bu hal devam edecek olursa, kalb tamamen kararır ve bir gün gelir de ilâhî fuyuzattan ışık alamaz olur. Ve işte o zaman ezelî ilmin malûmatı tesbîti, sıdkiyle tecelli eder; kalbde müthiş bir maraz peyda olur, yavaş yavaş ar­tış kaydeder, o kadar ki elem verici bir azaba doğru adım adım, nefes nefes yaklaşmaya yüztutar. Bu arada dönüş yapılmazsa, mukadder günün adaletle gerçekleşecek olan azabından hiç kimse onu kurtarmaz. [96]

 

Tahliller

 

N â s'rn aslı u n â s'dır. Hemze tahfif edilerek başına «elif-lâm» ko­nularak «en-nâs» olmuştur. İ n s'in çoğul şeklidir. Kelime olarak insan ve cinlere şamildir. Bilahare melek ve cinden başka olan beşer hakkında kullanılmış ve böyle meşhur olmuştur. Rahman sûresinde: «Ya ma'şere'l-cinni ve'I-insi» de olduğu gibi. [97]

M u h a d a â:(hadi') kökünden masdardır. Muhadaâ, iki kişinin bir­birini aldatmağa çalışması anlamına gelen ef'âl-i müşarekedendir.   Kök !^a"asl..ise: Biri d'9eri aleyhinde iyice niyetlenip yapmaya karar verdiği otuluğu gizlemek ve güya iyilik yapacağını ifâde eder gibi yapmacık söz ve hareketlerde bulunmaktır.

M u h a d a â, burada zahiri üzere değildir. Münafıklar, her şeyden haberdar olan Allah'dan hiçbir şey gizliyemezler. O halde onların aldatma oyunları esasında Hazret-i Peygamber'e (A.S.) ve O'nun etrafında imândan bir hâle teşkil eden mü'minlere karşıdır. [98]

Maraz: Bedenin normal seyrini bozan, fiil ve davranışını aksatan arızî hastalık demektir. Burada mecaz yollu, insanın kemâlini düşüren, ruhî cilasını gideren kötü inanç, haset, cehalet, nifak ve fesat anlamla­rında kullanılır.

Elîm: Mu'im manasınadır. Acı ve ıstırap veren azap demektir. Se-mî'in «müsni'» manasına geldiği gibi. [99]

Y e k z i b û n: Kezebe - yekzibu'dan çoğuldur. K i z b , k e z i b~, kezbe, kizbe, kizab ve kizzab ölçülerinde gelen masdarı: Bir şeyi olduğundan başka şekilde haber vermek manasına gelir. Yalanın.hep­si kötüdür. Yalnız üç yerde caiz olduğu zayıf bir rivayetle bilinmektedir:

1.  Savaşta..

2.  Arası açık iki kişinin arasını bulmaya çalışılırken..

3.  Kendisiyle karısı arasındaki.bir takım kırgınlıkları, ya da karısının bir takım aşırı isteklerini gidermeğe çalışırken..

Hazret-i İbrahim (A.S.)ın üç defa yalan söylediği (!) rivayetine gelin­ce: Hakikati gizlemek mâhiyetinde olmadığı için yalan sayılmıyacağı ek­seri âlimler tarafından beyân edilmiştir. Hem peygamberler (salât ve se­lâm hepsine olsun!) asla yalan söylemezler. Çünkü her peygamber beş esas sıfat üzere yaratılıp görevlendirilmiştir:

1.  Sıdk (özü, sözü doğru olmak)..

2.  Emânet (her hususta güvenilir olmak)..

3.  Emredildiğini noksansız tebliğ etmek..

4.  Fetânet (üstün zekâ, kuvvetli sezgi-sahibi olmak)..

5.  İsmet (günahlardan korunmuş olmak)..

O halde peygamberlerden sâdir olan günahlar (!) diğer insanların iş­lediği günahlar gibi değildir. Âyet ve hadîslerde, peygamberlere izafe edi­len günah ve hatâlar, onların yüce makamına, ruhlarındaki saflık ve ber­raklığa nisbetle günah ya da hatâ sayılıyor. Çünkü peygamberler (salât selâm hepsine olsun!) diğer insanlardan derece ve mertebe bakımın çok üstündürler. O kadar ki onlardan sâdir olan ufacık bir süreme,

anılma ya da hatâ, başkasından çıkacak olursa güzel bir fiil, yerinde bir davranış sayılabilir. Nitekim mutasavvıflar arasında meşhur olan şu söz buna ne güzel bir misal teşkil eder:

«Avam için mubah sayılan şeyler, ebrar (sıdk-u selâmete ermiş din­darlar) için mekruh sayılabilir.»

«Ebrar (sıdk-u selâmete ermiş dindarların güzel ve iyi amelleri, mu-karrebîn (Allah'a yakınlık peyda etmiş büyük zatlar) için seyyiat (suç ve hatâ) sayılabilir.»

Bu hususu biraz daha açıklıyacak olursak, şöyle bir misal vermemiz uygun olur: Bir vezir herkesten ziyâde hükümdara yakındır; aynı zaman­da hükümdarın emir ve irâdesini harfiyyen tatbik etmekle yükümlüdür. Kendisinden sâdır olan en ufak bir ihmal ya da hatâ çarçabuk göze batar ve padişahın dikkatini çeker. Halbuki aynı ihmal ve hatâ rastgele bir va­zifeliden veya sıradan bir insandan sâdır olsa, göze batmamakla beraber hatâ da sayılmaz.

Hazret-i İbrahim (A.S.) zâlimlerin yurduna (Şam'a) girdiğinde, bera­berinde götürdüğü karısı Sârre'ye .dedi ki: «Burada güzel kadınları zorla kocalarının elinden alırlar. Size sordukları zaman deyin ki, ben İbrahim'in kız kardeşiyim, sakın karışıyım deme! Çünkü sen dinde benim kardeşim sayılırsın.» [100]

Kavmi bayram yerine gidip eğlenceler tertip etmek için Hazret-i İb­rahim'e (A.S.) dediler ki:

— Ya İbrahim, bayram yerine hep birlikte çıkalım.

Hazret-i İbrahim (A.S.), günah işlenen bir yere gitmemek ve onları da aleyhine çevirmemek içîn:

- Innî sakîmun = Hakikat ben rahatsızım, çıkamıyacağım.

Diye cevap verdi. Halbuki Hz. İbrahim (A.S.) bedenen hasta ya da ra-atsız değildi. Fakat bu cevabıyla kavminin küfr-u tuğyanından dolayı cok uzgun ve kalben muzdarip bulunduğunu kasdediyordu.

Kavmi de onun hasta olduğunu sanarak ısrara gerek görmeden ay  gittikten sonra, Hazret-i İbrahim (A.S.) fırsattan istifade ederek eline

sonud    ne kadar püt varsa nePsini kır|P Parçaladı ye en 3 baltay büyük putun boynuna asarak oradan   uzaklaştı.   Kavmi

bayram yerinden döndüğünde putların hurdahaş olduğunu gördüler ve hayretler içinde: «Hangi zâlim (!) tanrılarımıza bu kötü fiili işledi?» diye­rek bağrıştılar. Onlardan biri, «İbrahim adındaki genç bizim putları hiç sevmezdi. îhtimaf ki o bunları kırıp parçalamıştır!» diyerek haber verdi. Bunun üzerine onlar hep birlikte kalktılar, Hazret-i İbrahim'i (A.S.) bulup sordular:

—  «Sen mi bizim tanrılarımıza bu kötülüğü yaptın ey İbrahim!?» diye sordular. Hazret-i İbrahim (A.S.) gayet sakin bir edayla:

—  «Evet, o yaptı!» dedi. Ve sonra büyük puta işaret ederek   «belki büyükleri yaptı!» diyerek sözünü te'vîl etmeye çalıştı.

Şüphesiz ki Hazret-i İbrahim (A.S.) böyle yapmak ve demekle, ne kendine, ne de diğer putlara gelen zararı savacak kudrette olmayan bir puta nasıl tapılır ve o puta «tanrı» diye nasıl itibar edilir? sorusunu kafa­larda doğurmak ve şu büyük putta bir kudret olmuş olsaydı ne diğer put­ların parçalanmasına müsaade eder, ne de baltayı kendi boynuna astırır-dı, gerçeğini anlatmak istemişti. [101]

«Innemâ nahniı muslihûn»   cümlesinde   kasru'Imevsûf alâ's-sıfat vardır. Yani münafıklar üzerlerindeki şaibeyi kaldırmak için mahza ıslâh ediciler olduklarını iddia ettiler. Bu davranışlarında ifsat ve fesadın bulunmadığına karşı tarafı inandırmak istediler. [102]

Süfehâ: Sefîh'in çoğul şeklidir. Sefîh, zararlı ve faydalı konular­da görüşü zayıf, marifet ve isabeti pek az olan câhil ve kültürsüz kimse­ye denilir.[103] Görüşleri çoğu zaman zayıf ve bazen de isabetsiz oldukları için kadın ve çocuklara da «süfehâ» denilmiştir. Tefsîr bilginlerinin bu hususta görüş birliği vardır. [104]

Şeyâtîn: Şeytan'ın çoğul şeklidir. Şeytan, ya uzakta kaldı, uzaklaştı manasına gelen «sata ne» fiilinden; ya da bâtıl oldu, hü­kümsüz ve manasız kaldı anlamına gelen «ş â t a» fiilinden türetilmiştir. Çünkü Şeytan'ın bir ismi de «el-Bâtıl»dır. [105]

Burada ise şeytan, en sinsi yollardan hareket edip fitne uyandıran, kötülüğün öncülüğünü yapan, her türlü hayır ve rahmetten uzak kalan, sön derece inatçı ve azgın kimse demektir. Mekke müşrikleri inat ve in­kârlarında şeytanlara benzetilmiştir. O halde şeytan cinlerden olduğu aibi insanlardan da olabilir. Meselâ: Mensub olduğu sınıfın âdet ve yaşayışının, inanç ve ibâdetinin dışına çıkıp haddini aşan, fitneye sebe­biyet veren ve şunun bunun şeref ve haysiyetini kı/maya çalışanlara da şeytan denilebilir. Yalnız ne var ki bu isim, insanlar hakkında mecaz yollu kullanılır. [106]

«AHahu yestehziu binim»

Allah'ın münafıklarla istihza etmesi, onların mü'minlerle alay etme­lerine karşılık -ilâhî adaleti gereği- ceza vermesi, inanmış tertemiz insan­larla alay etmenin ne demek olduğunu elem verici bir azapla göstermesi­dir.. Bu da daha çok kıyamet günü gerçekleşecektir.

Âyette bir şeyin cezası o şeyin misliyle belirtilmesi kaidesi vardır. Me­selâ: «O halde kim size saldırırsa siz de ona -size saldırdığının misliyle-saldırın.» [107] «Bir kötülüğün cezası, misliyle kötülüktür.» [108]

İkinci bir tefsirle:

Münafıkların mü'minlerle alay etmesi, mü'minlere bir zarar vermek şöyle dursun, bilâkis onların Hakk'a olan imân ve teslimiyetlerini artır­mıştır. O halde bu sonuçla Allah (C.C.) münafıklarla alay etmiş oluyor; yani onları bu durumdan tedirgin ederek dünyada huzursuz, âhirette mut­suz bırakıyor. Diğer bir tabirle: Allah münafıklara dünyada da âhirette de alaycı muamelesi yapacaktır. Mutaffifîn sûresinde bu hususa temas edilerek buyuruluyor ki:

«Gerçekten suçlu günahkârlar (Dünyada iken) imân edenlere güler­lerdi. Onlara uğradıkları zaman birbirlerine gözle kaşla işarette bulunur­lardı.» [109]«Bugün ise imân edenler kâfirlere (onların perişan hâline) gü-lerfer.» [110]

«Vemâ kânû muhtedîn»

Giriştikleri ticaretin (alış-verişin) yollarını şaşırdılar da sermayeyi kay-»etmeye yüztuttular. Evet onlar iki büyük ilâhî mevhibe (vergi ve bahşisinden meydana gelecek tükenmez sermayejyi birden yitirdiler ki bu hal dünyada da, âhirette de rüsvay olmalarına sebep oldu:

1.  Allah'ın kesin olarak yasakladığı insan şeref ve haysiyetine- uy­mayan sapıklıklara inandıkları için yaradılışlarındaki   mevcut   imân   nü­vesini ve Allah'a olan teslimiyet şuurunu küfür ve nifak bataklığına atıp iptal ettiler de işlemez hale soktular.

2.  Ebedî saadete namzet olarak yaratıldıkları halde, bu yanlış inanç ve tutumlarıyla hem namzetlikten düştüler, hem de ebedî saadet yurdun­dan uzaklaştılar.

Böylece inkarcılarla münafıktan hak ve hakikate ulaştıracak fıtrat-larındaki sermayeyle bu sermayeyi imkân sahasına çıkaracak feyizden eser kalmadı. Bunun sonucu olarak ümitsizlik vadisinde kemâl yollarını kaybettiler, sapıtarak kör, sağır ve dilsiz bir halde sabahladılar. Ne fena yol ve ne acı perişanlık?! [111]

 

Âyetler Arasında Bağlantı

 

Münafıklar, Cenâb'ı Hakk'ın sünneti icabı her insana bahşetmiş ol­duğu fıtrî isti'dadı ve Yaradan'a teslimiyet mayasını nifak bataklığında yitirince, hidâyetten çıkıp dalâlete düştüler. Cemaatleşme şuurunu kaybe­dip ayrılık ateşine atıldılar. Güvenden korkuya, ümitten ye'se, sünnetten bid'ate doğru yol aldılar.

Erişemedikleri şerefli mertebenin Hakk'a gönül bağlamış adamlarını alaya aldılar; bu yüzden aiaya konu oldular; taşkınlıkları içinde bocalayıp durdular. Cenâb-ı Hak (C.C.) onların bu perişan halini, çevresini aydın­latmak için ateş yakan kimsenin haline benzetiyor ki Allah ışıklarını sön­dürüp yok edince, onlar karanlıklar içinde gözleri görmez olmuş da şaşı­rıp kalmışlar.

Böylece Allah (C.C.) münafıkların içyüzünü bütün ayrıntılarıyla mey­dana koyduktan sonra bunun görüntüsünü müşahhas hale getirerek mi­sal veriyor; benzetme yoluyla daha iyi tanınmalarını sağlıyor. Çünkü mi­sal ve benzetme dikkati daha çok çeker, manayı anlaşılır duruma getirir, perdeyi aralar, meselenin gaye ve maksadına ışık tutar.

Hazret-i Muhammed (A.S.)ın açmış olduğu geniş caddeyi ve bu cad­deyi aydınlatan nurunu göremiyen veya gördükten sonra sapıtanlar hakkında en uygun hükmü veren Allah, buyuruyor ki:

«Sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler. Artık (doğru yola) dönmezler,» [112]

 

Meali ;

 

17— Onların durumu o kimselere benzer ki, bir ateş yakmak İste­yip (yakılan) ateş çevrelerini aydınlatınca Allah ışıklarını tutup almış da onları zifiri karanlıklar içinde bırakmıştır. (Böylece onlar) göremez olmuş­lardır.

18—  Sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler. Artık (doğru yola) dönmezler.

19— Veya gökten (sağnak halinde) boşanan, içinde karanlıklar, bir gurleme, bir şimşek bulunan şiddetli yağmura (tutulmuş şaşkın kimselerin perişan haline) benzerler ki yıldırımın (dehşetinden) ölüm korkusuyla

parmaklarını kulaklarına tıkarlar.   Allah(ın kudreti, ilmi ve hükümranlığı)Kafirleri (her tarafından) kuşatmıştır.

avdınr^T Cakan ?im?ek neredeyse onların gözlerini kapıp alır.   Önlerini atınca da onun ışığında yürürler, Üzerlerine karanlık çöktüğü zaman ise (oldukları yerde) dikilip kalırlar, Allah dileseydi onların işitmele­rini de, gözlerini de alıverirdi. Şüphesiz ki Allah'ın her şeye gücü yeter.

 

İniş Sebebi

 

Bu âyetlerin iniş sebebinde iki rivayet vardır:

1.  Tâbiîn-i kirâm'dan Saîd bin Cübeyr (Hicrî: 95) diyor ki: Peygam­ber (A.S.) henüz peygamber olarak gönderilmeden önce Yahudiler son peygamberi, ateş üzerinde durur gibi sabırsızlıkla   bekliyorlardı.   Fakat Hazret-i Peygamber (A.S.) risâlet göreviyle davete başlayınca Yahudiler onun kendilerinden olmadığını görünce birdenbire küfre döndüler; sapık­lığı tercih ettiler. Bu bakımdan onların ilk durum ve tutumları nura, son durum ve tutumları ise karanlığa benzetilmiştir.

İşte Allah (C.C.) bu âyet-i kerîmelerle Yahudilerin ölçüsüzlüklerini, şaşkın hallerini tasvîr ediyor. [113]

2.  İbn Cerîr Ebû Cafer Muhammed (224-310)in Suddî-yi Kebîr (Hicrî: 121) tarikıyla İbn Abbas, İbn Mes'ûd ve bâzı sahabîden yaptığı rivayete göre: Asr-ı Saadette Medîneli münafıklardan iki kişi Hazret-i Peygamber'-den (A.S.) kaçıp müşriklere katılmak istediler. Yolda şiddetli bir yağmura tu­tuldular. Gök gürültüsü ve yıldırımların arka arkaya düşmesi onları bir hay­li sarstı, ölüm korkusu içinde  parmaklarıyla  kulaklarını  tıkadılar.  Şimşek çakınca önlerini görüp yürüyebiliyorlardı;   çakmayınca yerlerinde çivile­nip kalıyorlardı. O kadar perişan oldular ki, yaptıkları işe pişman olup ne­damet duydular ve bu korku ve endişe içinde, «Ah! Bir sabahlasak da şu tehlikeden kurtulup Hazret-i Muhammed'e (A.S.) dönsek ve O'nun nurlu ellerini tutup sadakatle öpsek..» dediler.   Netice öyle oldu. Yani sabaha kavuştular. Niyetlerini değiştirmeden Hazret-i Peygamber'e (A.S.) gelerek dosdoğru Müslüman oldular. Allah Teâlâ bu iki munâfıkın durumunu diğer münafıklara müessir bir misal, yol gösterici bir örnek olarak bildirmek üzere bu âyetleri indirdi.

Çünkü o sıralarda Hazret-i Peygamber (A,S.)m meclisinde bulunan münafıklar, inen âyetlere kulak tıkıyorlar, ruhen gelişmek için ona gönül bağlamıyorlardı. Maksatları sırf İslâmiyetin akan nimetinden faydalan­mak ve böylece bir müddet zevahiri kurtarıp Müslüman görünmekti. Ni­tekim mal ve servet sahibi olunca hem Peygamber (A.S.)den, hem İslâ-miyetten yüzçevirdiler. [114]

 

İlgili Hadîsler

 

_ «Tevhîd ehlinden her birine kıyamet günü bir nûr verilir. Munâfı-"a gelince, onun nuru söndürülür. Mü'min(ler), münafıkların nurunun sön­dürüldüğünü görünce korkarlar ve: «Ey Rabbimiz! Nurumuzu bize tamam­la..» derler.» [115]

—  «Dünyada iken imânını açığa vuran herkese kıyamet günü bir nûr verilir. Sırat'a (Cehennem ile Cennet arasındaki geçit köprüsü) ulaştıkla­rında münafıkların nuru söner. Mü'mînier onların bu halini görünce kor­ku ve endîşeden titrerler ve: -Ey Rabbimiz! Nurumuzu bize artır da ta­mamla- derler.» [116]

Hazret-i Peygamber (A.S.) nûr ve nifaka, inkâr ve imâna hazne ola­bilen insan kalbinin dört kısma ayrıldığını beyânla buyuruyor ki:

—  «Dört çeşit kalb vardır:

1.  Pürüzsüz tertemiz olan kalb..   İçinde çıra benzeri ışık veren bir nûr vardır.

2.  Üzeri sımsıkı bağlı olan kılıflı kalb..

3.  Başaşağı dönük olan kalb..

4.  Dönek olan kalb..»

«Bunlardan pürüzsüz olanı, gönülden imân etmişlerin kalbidir. Onun çırası, içindeki imân nurudur. Kılıflı olanı, kâfirin kalbidir. Başaşağı dönük olanı, katıksız munâfıkın kalbidir. Önce tanıyıp inanır gibi olmuş, sonra in­kâra sapmıştır. Dönek olan kalb ise, içinde hem imân, hem de nifak bulu­nan kalbdir. İmânın bu kalbdeki misali, tertemiz suyun büyüttüğü bakla­ya benzer. Nifakın  misali, irin ve  kanın  büyüttüğü çıbana  benzer..  Bu

iki maddeden hangisi diğerine gâlib gelirse, kalb üzerine o üstünlük sağ­lar.» [117]

—  «Mü'minlerden öylesi var ki, onların nuru Medine'den Aden'e ka-iar (mesafeyi) aydınlatır; Sana'dan görülüp belli olur ve daha az mesa­feyi aydınlatanı da vardır. Öylesi de var ki, nuru ancak ayaklarının bulun­duğu yeri aydınlatır.» [118]

 

İlmî Yönü

 

«Ev Keseyylb»

Birinci manayla, Nibüs bulutlarına işarettir. N i b ü s bütün bulutlar­dan daha karanlık bir görünüştedir. Sürekli yağmur getirir. Rüzgârlı ha­valarda daha az yükseklikteki fraktostratüs bulutlarla birlikte görünürler.

İkinci manayla «seyyib», şiddetli, iri damlalı yağmur demektir ki, şimşek çakmasına, yıldırım inmesine en müsait bir havadır. S ey yi b'in, şiddetle dökülen iri taneli yağmura ve bir de şiddetli kesîf buluta delâlet eden «s a vb» masdarından alınma bir müşebbeh sıfat olduğu muteber tefsirlerde ve lügat kitaplarında belirtilmiştir. Bu mana açısından:

Şimşek ve yıldırımın hâsıl olması için yerden yukarıya doğru yükse­len sıcak bulutlarla, yukarıdan aşağıya doğru alçalan soğuk bulutların çarpışması gerekir. İri damiali yağmur ise siyah bulutlardan iner ki bu da ancak bulutların belirtilen şekilde çarpışmasıyla olur.

Âyette, karanlıklar, gürültü ve şimşekten ve sonra yıldırımdan bah­sediliyor. Bu, önce havanın kararacağını, sonra bulutlar arasında sürtüş­me vuku' bulacağını ve daha sonra şimşek, gürültü ve yıldırımın meydana geleceğini belli kanunlara irca' eder.

Artı ( + ) elektrik yüklü bir bulut, eksi (—) elektrik yüklü başka bir bulutun yakınından geçerken ikisi arasında bir çarpışma ve şiddetli bir kıvılcım çıkar, hemen büyük bir gürültü çıkar. Bulutların taşıdıkları elek­trik yükü birinden diğerine doğru boşalır. İşte buna Kur'ân tabiriyle «b a r k»  denir.

Âyet-i kerîme'de dikkati çeken diğer bir husus:

Işık saniyede 300.000 km, hızla yol aldığı için şimşeğin parıldamasıni hemen görebiliyoruz. Süratli gelip geçtiği için gözümüzü -zarar verecek kadar- almamaktadır. Ses böyle değildir. O, saniyede 340 m. yol alır. Bu bakımdan epey bir zaman geçtikten sonra titreşerek ilk kuvvetini kayb ede ede bize ulaşır. Bu sayede gelen ses ve gürültüye kulak zarlarımız tahammül edebilmektedir. Eğer ses de ışık hızıyla gelmiş olsaydı, durum çok tehlikeli olurdu. Bu da Allah'ın, canlıların takatına göre merhamet yollu ayarladığı ilâhî sünnetlerinden biridir. Yukarıda mealini verdiğimiz âyette buna temasla buyuruluyor ki: «Allah dileseydi onların işitmelerini de, gözlerini de alıverirdi.»

O halde bulutları belli kanunlara göre meydana getiren Allah; onları ne bir takım illiyet prensiplerine uygun   sevk  etmekte,   buna   «ra'd» tâbirini vermektedir. Ruhun bedeni sevk ve idare ettiği gibi ra'd da. koulmuş kanunları belli ölçü ve düzende hareket ettirmekte ve böylece ilâhî buyruk yerine gelmektedir. Bu manayla:

pa'd'ın melek olduğu söylenmiştir. Her varlık ve her olayda bir ha­reket ve her harekette bir kanun ve her kanunda Allah'ı tesbîh eden bir mana mevcuttur. Atom çekirdeği etrafında dönen elektronlar buna en güzel örnektir.

O nedenle:

«Ra'd = gök gürlemesi hamd ile, melekler ise (İlâhî kudretin, aza­met ve yüceliğinin) korkusundan teşbih ederler.» [119]buyuruluyor.

Şunu da ilâve edelim ki:

Işık ve ses hızı hakkında Kur'ân-ı Kerîm 1400 sene önce ilk ana fikri koymuş ve böylece insan aklına ve düşüncesine ışık tutarak en müsait yolu hazırlamıştır. Bu beyandan ilham alan İbn Sina Ebû Ali Hüseyin (M: 980-1037/H: 370-429) onuncu asırda «eş-Şifâ» adlı eserinde ışık ile sesin aynı zamanda -bulutların sürtüşmesinden- meydana geldiğini, an­cak sesin zamanla ilgili olduğundan biraz geç işitildiğini, ışığın ise za­manla ilgili bulunmadığı için çok âni görüldüğünü söylemiştir. O halde İbn Sina ışık ve ses hızı hakkındaki ilmî tesbitlere öncülük etmiştir, diye­biliriz.

Kur'ân-ı Kerîm'in inişinden on asır, İbn Sina'dan ise altı asır sonra Batılı ilim adamları ışık ve ses hızı üzerinde çalışmaya başlamış, 1676'da Roemer tarafından ilk defa teorik bir görüş ileri sürülmüştür. Kesin sonuç ise ancak 1848 yılında  Arman d  Fizeaü tarafından  ölçülerek  alınmıştır.

Büyük İslâm bilginlerinden İbn Haysem (M: 965-1039/H: 355-431) ise, >lk defa ışık ışınlarının düz çizgi yönünde yayıldıklarını isbat etti. Hava 'e su gibi başka başka yoğunluktaki ortamların bîrinden ötekine geçer-en ışık ışınlarının kırılışları hakkında açıklamalarda bulundu; bu arada çok isabetli buluşlar yaptı. Eriştiği bilgileri optik araçlarda uyguladı. İbn naysern den asırlarca sonra Batıda İngiliz Roğer Bacon'dan Alman Vftel-luclur (af0' °Ptİk'e uğra?anların hePsi bu başarılarını İslâm âlimine borçludur.[120]

 

Ahlâkî Ve İçtimaî Yönü

 

İnsan hayatında bazı gizli imtihanlar, kalb ve ruhun temayülünü de­ğiştirme ya da onlara yön verme gibi bir takım baskı ve te'sirler vardır. Şüphesiz ki bunlar iç varlığımızın gelişmesinde, her türlü manevî kirler­den temiz kalmasında önemli roller oynarlar. Ayrıca bu imtihan ve manevî baskılar bize, gerçeği ne dereceye kadar görebildiğimizi, içimizdeki uyan­dırılmayan, desteklenmiyen, faydalanılmıyan kuvvetleri uyandırmayı öğ­retir; daha doğrusu bize yeniden ruhî bir canlılık getirir.

İnsan, içindeki düzensiz hamleleri önlemek, ona asıl düzenini vermek için imân ve irfanla meczedilmîş bir enerjiyi kullanmak zorundadır. İnsan enerjisi bu iki ana iksirden mahrum oiarak yalnız dışarıya -karşı kullanıla­cak olursa, tek taraflı bir azim olmuş olur ki, bu onu hayatın asıl gaye­sine, insan için tayin edilen hedefe ulaştıramaz. Aynı zamanda çift kanat mesabesinde oian madde ile mana arasındaki dengeyi bozar; maddecilik tek kurtarıcı ilâh olarak arz-ı endam eder.

Kur'ân-ı Kerîm, inkarcıların ve münafıkların iç kararsızlıklarına, ru­hî düzensizliklerine temas ederken'disiplinsiz ve te'sirsiz kalan düşünce­lerinin mevcut enerjilerini tek taraflı harcamada nasıl yanlış bir yol tut­tuklarını ve bu nedenle dengenin nasıl bozulduğunu, maddeperestliğin gö­nülleri nasıl büyülediğini gayet açık bir ifâdeyle beyân ediyor.

Mutlak saadet kaynağı olan ilâhî buyruklar, varlık alemindeki câri olan hayat kanunlarına boyun eğmeği sağlar; eksik kalan bütün hayat olaylarını belli bir gayeye, dünya huzuruna, âhiret mutluluğuna çevirir.

Bu gaye ve hedefle bağdaşamıyan ya da ters düşen maddî ve ma­nevî engellere karşı koyan tek kuvvet: Temeline oturtulmuş, nifak ve iki­yüzlülükten kurtulmuş pürüzsüz bir imândır. Bu imânın doğuracağı azim, dünya ölçüsünde (üniversel) bir azim olur; sadece bu ölçüde de kalmaz, dünya ile âhiretı, madde ile manayı birden kucaklar. Asıl denge o zaman kurulmuş olur. Bu olmadıkça iç yapı ve karakter tam olarak gelişmez, ka­rarsızlık başlar, ruhta bozukluk günden güne artar; yaşanılan ânın akın­tısına kapılarak her türlü kötülük işlenebilir.

İşte münafıkların ahlâkî ve sosyal durumu bu! Önce Hazret-i Muham-med'in (A.S.) neşrettiği nurdan bir şeyler aldılar. O nûr onların çevresini aydınlattı. Fakat bîr türlü kendilerine gelip de «Allah bununla bizi imtihan ediyor ve bu imtihanla ruhî bozukluğumuzu gidermek, iç varlığımızın tam olarak gelişmesini ve nihayet ilâhî buyruklara uygun disiplinli yaşamamı­zı sağlamak istiyor,» gerçeğini anlayamadılar. Bu sebeple imânh ve dü­zenli bir cemaatin hayat kanunlarına uygun düzenini bozmak için çok hileli metodlara başvurdular. O kadar ki hakkı duyacak kulakları, görecek aözleri, konuşacak dilleri sanki yok olmuş, hepsi duygusuz kesilmişti. Kendileri için çok önemli olan imtihanı kaybettiklerinden Allah da o nuru tutup aldı ve onları korkunç bir karanlık içinde bırakıverdi.

Evet, Allah'ın olagelen câri hayat kanunları nankör insanlara ancak böylesine bir kapı açar ve onlara ancak bu tarz muamelede bulunur. Çün­kü onlar sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler bu yüzden doğru yola dön­mezler.

İlâhî   uyarı:

İnsan bu dünyaya fesat çıkarmak, münafıklık yapmak, kargaşalık ihdas etmek, Allah'ın nimetlerinden yararlanıp O'na isyan etmek için de­ğil de, Allah'ın kudret ve azametinin ve yarattığı eserlerinin iman ve akıl gücüyle seyircisi, onun tefsircisi ve övücüsü olmak için yokluk karanlığın­dan çıkarılıp gönderilmiştir. Dünya için değil, âhirette ebedî olmak için dünyaya uğratılmıştır. Münafık ise nifak ve inkâr, şüphe ve kararsızlık vadisinde, daha aşağı varlıkların başladığı yerde başlıyor ve bir kademe bile yükselmeden olduğu yerde bitiyor. Duymadan sadece görüyor.

Allah, insana kendisini anlıyacak kabiliyette zeki bir rûh, açık bir vicdan vermekle kudretini izhar etmiştir. Gerekli bütün malzemeyi ver­mek suretiyle nimetini tamamlamış ve sonra onu başlangıç noktasıyla bitim noktası arasında serbest bırakmıştır. Öyle ise insan bu malzemeyi en iyi şekilde kullanmalı ve kullanmasını bilmelidir. Dünya bütün güzelliği ve çekiciliğiyle âhiretin bir görüntüsünden başka bir şey değildir. Bütün mesele bu görüntüde Allah'ın sayısız belgelerini idrâk ederek kesin so­nuçlar elde etmektir.

Görmek, tanımak, bilmek, anlamak, övmek ve kutlamak en akıllıca bir yaşayış yoludur.

Büyük düşünürlerimiz ne güzel söylemişler:                               

«Bizden sonra gelenlere taklit edilmeğe değer asil bir örnek, bir mo­del bırakmalıyız. İyi yapılmış, iyi yapılmakta ve yapılacak olan şeyler ebe­diyetin her çağında te'sirini gösteren ve değerinden kaybetmiyen şey­lerdir.»

[Cok az kimseler dünyada faydasız ya da zararlı olduğunu müdrik­tir. Halbuki onların var olma keyfiyeti var olma lüzumuna delâlet eder.» [121]

 

İtikadı Yönü

 

«Allah her şeye Kadir'dir.»

Âyette geçen «K a d i r» sıfatı: Dilerse işleyen, dilerse İşlemeyen ezelî güç sahibi hakkında kullanılmıştır. Kudret, bu tarîf ile kuvvetten ayrılır. Çünkü kuvvet tek yönlüdür. Kudret ise birçok yönlüdür, Öyleki her cihete hâkimdir. 0 halde kudret, ihtiyarîdir; kuvvet ise bir bakıma ıztırarîdir.

İlgili âyette geçen «ş e y»den maksat nedir? Bu hususta kelâmcıla-nn çeşitli görüş ve delilleri vardır. Biz Ehl-i Sünnet'in görüşünü yansıt­makla yetineceğiz.

«Şey» : Mümkün olan, haber verilmesi sahîh sayılan, belirtilmesi ve tarifinin yapılması doğru olan ......... anlamına gelir. Bu tarifle, yokluk ka­ranlığından imkân sahasına çıkması mümkün olana da «şey» denilir.

Allah'ın irâde ve meşiyetinin taallûk ettiği her şeye, kudreti de taal­lûk eder; irâdesinin taallûk etmediğine kudreti de taallûk etmez.

O halde her mükellefin, Allah'ın «Kadir» olduğunu bilmesi, kendisine has kudretiyle dilediğini -ilim ve ihtiyarına uygunluk içinde- yaptığına ve yine dileyeceğini yapacağına inanması vâcibdir.

Aynı zamanda: Kula ait bir kudret vardır ki, kul onunla Allah'ın tak-dîr ettiği şeyleri -yani belli kanunlara irca edip bağladığı hususları- kes-beder. Teklîf çağına girmiş bulunan her müslümanın bunu da bilmesi ge­reklidir. [122]

 

Tasavvufî Yönü

 

Mü'minîn kalbi diridir. Munâfıkın kalbi ölüdür, Diri kalb hak ve hakî-katr; insan ruhuna uygun olan ve onunla uyum sağlayan şeyleri kabul eder, onu içten sever ve bu sevgiyle de başkası üzerinde müessir olur. Kalb, inat ve nifak illetine mübtelâ olunca, onda ne bir ihsas, ne temyiz kudreti ve ne de hakla bâtılı birbirinden ayırd edecek bir meleke kalır.

Diğer bir tabirle:

İlâhî vahyin ve ilhamın nurunu alan kalb, hakikî hayata, sermedî nî-met ve devlete kavuşur. Artık o, hayat üstüne hayat, nûr üstüne nûr alır

artırır. Bu nuru kaybeden kimse, çevresini aydınlatmak için ateş yakan Ve az sonra da ateşin sönmesiyle karanlıklar içinde bocalayıp kalan ya da şiddetli yağmura tutulan, şimşek, gök gürültüsü ve ardarda inen yıl­dırımın te'siri altında ölüm korkusuyla kulaklarını tıkayan şaşkına benzer.

Evet, ilâhî nûr imân ve irfan erbabının kalbinde ışıl ışıl parıldar, dil­leri üzerine akıp iner, yüzlerinde ve alınlarında zuhur eder, dış organla­rında da kendini hissettirir. Munâfıkın kalbine ise, inkâr, şüphe, kararsızlık ve nifak karanlıkları çöker, oradan taştp diline iner, katarakt halinde gözünü perdeler, kulaklarını tıkar, hakkı kabule engel olur. Artık müna­fığın emeli serap, gönül yurdu haraptır. Ruhu perişan, vicdan iklimi vi­randır.

Unutmayalım ki:

İnsan, kalbinin nuru, vicdanın cilâsı, ruhunun berraklığı nisbetinde hakikat âlemini görebilir; gerçeği anlayabilir. Yüksek duygularımız bu ci­sim kesafeti içinde sıkışıp kaldığında nazarlarımız çok basitleşir; kalbi­miz alabildiğine katılaşır. Netice olarak, varlığımız büyük bir âlemdir ve bir çok şeyler bizde gizlidir. Gönül yurdundan,.vicdan ikliminden benlik damarını, nifak tohumunu, inat ve inkâr teressübatını söküp atmadıkça bu kesafeti yıkıp orada gizlenen hazineyi elde edemeyiz.

Gönül ne kadar hırslardan, beşerî zaaflardan, nefsânî aşırılıklardan uzaklaşır, dünyevî kirlerden -yani materyalizmin boğucu havasından- ne kadar temizlenir ve ilâhî nurla cilâlanırsa, basîretimiz o kadar açılır ve manevî füyuzata o nisbette mazhar olabiliriz.

Duâsız, ibâdetsiz, merhametsiz ve faydasız bir hayat sürmek, bir iç koma halinde yaşamak demektir, bu tam bir çöküntüdür. Diyebiliriz ki insan yalnız çalışmakla değil, kalbini, vicdanını temizlemek, ruhen geli­şip maddeyle mana arasında sağlam bir denge kurmakla asil ve vekarlı bir hayat sürebilir.

İşte İslâm tasavvufu bu havayı ve bu aşkı gönüllere doldurur. Kur'-an-r Kerîm'în her sûre ve âyetinde bu havayı teneffüs etmek mümkün.

Biz, âyet-j kerîmede geçen   «n û r»dan,   ilâhî vahiy ve ilhamdan sâ->r olan, imân edenlerin kalbini aydınlatıp rûh ve vicdanlarını geliştiren, şer idrâkine yön veren manevî ışık anlamını kasdediyoruz. Aynı zaman-1  Nur A"ah'm isimlerinden biri olarak bilinir. Sofiyye'ye göre:

 İle tecellive denir ve suver-i ekvanda (dünya sû- ya da varlık âlemi suretlerinde) zahir  olan   vücuttur.   Mestur

olan bir şeyin Ledün ilmi ile münkeşif olmasına denildiği gibi kalbden kev-nî yani mâsivayı çıkarıp atan ilâhî varidata da denir. Yine Sofiyye'ye göre evvelâ bâsire onu idrâk eder, sonra da onun vasıtasiyie sair mubessarati (görünen şeyleri) görür. [123]

 

Tahliller

 

«Misi», «mesel», «mesîl»: Benzer, eş ve denk manalarına ge­lir. Ayrıca delil ve hüccet anlamında da kullanıldığı olur. Kıssa, haber, destan karşılığı olarak da geldiği yerler vardır.

Nâr: Ateş manasına gelen bu kelime, (nâre-yenûru) fiilinden mas-dardır. Kök manası ise, dağılmak, etrafa saçılmaktır, O halde ateşte bir harekete getirme enerjisi mevcuttur ve bu özelliğini dâima taşır.

Nar ile N û r, aynı kökten gelmektedir. Nûr, zulmetin karşıtıdır. Türkçemizde «aydınlık» ve «ışık» ile ifâde edilir. Bazılarına göre: Nûr, ışık ve onun ışınlarına denir ki «karanlığı gideren ışın» ile manalandırılır. Çoğulu «envar» gelir.

Kamus'un beyânına göre:

Ziya, nûr'dan ehasstır. Zemahşeriy'e göre: Ziya, nûr'dan daha kuv­vetlidir. Kur'ân-ı Kerîm'de buna işaretle buyuruluyor ki: «Güneş'i ziya (ışık ve enerji), Ay'ı nûr (aydınlık) yapan O'dur.» [124]

Nûr,   iki türlüdür:   Biri dünyevî, diğeri uhrevî..   Dünyevî   olanı   da .iki kısma ayrılır: Biri basîret gözüyle akledilir ki, envâr-i ilâhiyeden İnti­şar eden nûr'dur. Nûr-i akıl, nûr-i Kur'ân gibi.. Diğeri baş gözüyle hisse dilir ki, ışık yayan cisimler gibi..

Uhrevî olanı, «O gün mü'min erkekleri ve mü'min kadınları, nurları önlerinde ve sağlarında koşarcasına seyrederken görürsün. Bugün size müjde; altlarından ırmaklar akan, içinde devamlı kalıcıları olacağınız Cen­netler vardır.» [125]

«O günde ki, Allah, Peygamberi ve O'nunla beraber bulunup îmân edenleri rüsvay etmez. Nurları önlerinde ve sağlarında yürür.» [126]

Mealindeki âyetlerde beyân edilen nurdur.

Müfessirlerden* bir kısmı «nûr»un kısımlarını şu mısra'larla izaha ça­lışmışlardır:

«Üç nûr gökten ışık verip etrafa saçılır;

Kalbimin sırrında benzer resimler çizilir.

İlki dolunaydır, ikincisi de yıldızlar;

Üçüncüsüdür hem nûr saçan Şems-i müdevver.

İlimleri kalb, yıldızları akıl ona bedir;

Mârifet-i Rahman değişmiyen Şems-i münîr.

İmamım Kİtabullah'dır, kıblemdir Beytullah

Dinîm diğer dinlerden yücedir, maşaaflah!.

Hem şefîimdir Resûlüllah, yarlığar Allah

AHah'dan başka Rab yoktur, ne büyüktür Allah.» [127]

Münafıkların hal ve tutumunun, ateş yakan bir kimsenin hal ve duru­muna benzetilmesi geniş tefsîr ister:

Teşbîh (benzetme)den ilk hatıra gelen husus, münafıklara önce bir nûr verildiği ve sonra -onların bilgisizliği ve nankörlükleri yüzünden-o nurun kendilerinden alındığı keyfiyetidir. Halbuki münafıklar için bir nûr olabilir mî? Ayrıca ateş yakıp da etrafı aydınlatan kimse az da olsa o ateşten ve aydınlığından yararlanmış sayılır. Bu, onun hakkında bir ha­yır olarak düşünülmez mi? Münafıkların böyle bir hayır elde etmesi müm­kün mü?

Müfessir Suddî'ye göre: Cenâb-ı Peygamber (A.S.) Medîne'yi teşrif­lerinde halkın bir kısmı İslâm dinine girmiş vaziyetteydi. Sonra kiminin kalbinde bir şüphe ve akabinde inkâr başladı da bir kısmı münafık oldu. Bu duruma göre, önce nûr'a kavuştular, sonra da ondan uzaklaşıp bü­yük bir şaşkınlık içinde kaldılar; gönüllerinde daimî bir kararsızlık baş-gosterdi.                                                                                                    

Tabiîn'i kirâm'dan Hasan el-Basrî'ye (H: 22-110/M: 642-728) göre: Medîne'deki münafıklar hiç bir zaman nûr'a  kavuşmamışlardır; onlar haddi buluğa gerginlik Çağına) girdi-gîreli münafık olarak bulunuyor-rak' t  onlar kendi canlarını ve mallarını korumak için harplere iştirak etmışler ve bâzı ganimetlere bu sayede nail olmuşlardır.»

İşte bu azıcık ve o nisbette ehemmiyetsiz dünyalık onların haline uy­gun bir nûr olarak vasıfiandınlabilir.

O halde münafıkların biraz dünyalık elde etmeleri -yani İslâm siyâ-neti altına sığınıp Resûlüllah (A.S.)dan güleryüz görmeleri ve bu arada ganimetten kendilerine verilmesi- nûr'a, içlerindeki nifakın doğurduğu za­rarın büyüklüğü ise zulmete benzetilmiştir.

Diğer bir tefsire göre:

Münafıkların mü'minlere rastladıklarında «inandık» demeleri, etrafı aydınlatan bir ışığa, şeytanfarıyla başbaşa kaldıklarında «biz sizinle be­raberiz» demeleri o ateşin ve aydınlığının kararıp sönmesine benzetil­miştir.

Zulmet kelimesi, (Ma zalemeke en tef'ale keza - Şu işi yapmak­tan seni men'eden, gözünü perdeliyen nedir?) sözünden alınmadır. Çün­kü zulmet (karanlık) da gözü perdeler, görmesine engel olur.

Münafıkların zulmeti (karanlığı) ise, küfür, nifak ve nihayet kıyamet gününde önlerine çıkacak olan karanlıklardır.

«Zehebe'llahu bi-nûrihim» Zehabın Allah'a isnadı, ya her şeyin O'nun fiiliyle olduğuna, ya da nûr'un söndürülmesi gizli bir sebebe veyahut semavî bir emre dayandığına işarettir. Bunun için (z e-hebe) «ba» harfi ile müteaddi (geçişli) olmuş da hemzeyle değil. «Ba» ile ta'diyesinden «istishab» ve «istimsak» manaları çıkar. (Zehebe's-sultanu bi'malihl = Sultan malını alıp beraberinde götürdü), buna misal teşkil eder. O bakımdan âyette (bi-nûrihim) denilmiş de (bi-dav'ihim) de­nilmemiştir. Çünkü birinci tâbirle yaktıkları ateşin bütün nurunun alındığı, onlara sadece bir kömür ve simsiyah duman kaldığı; ikinci tâbir ile ışı­ğın fazlalığının alındığı ve azıcık nurun kaldığının ihtimal dahilinde bulun­duğu ifâde ediliyor. [128]

Kadir: Dilerse işleyen, dilemezse işlemiyen zat demektir.

K a d î r ise, dilediğini behemahal dilediği şekilde işleyen, yapan zat demektir. Müfredat-i Râgıb'da k a d î r sıfatı şöyle tarif edilmiştir: «Dilediği şeyi, hikmeti iktizasınca artık ve eksik bırakmaksızın yapan zat demektir.» [129]

Âyette imân nûr'a, küfür karanlığa benzetilmiştir.   Çünkü nûr maddî eşyayı, imân ise gönül ve vicdanı aydınlatır, ruhu geliştirir. Karanlık, eş­yaya perde olur; küfür de gönül ve vicdanı karartır. [130]

 

Âyetler Arasında Bağlantı

 

Mü'min, kâfir ve münafıklardan üçüncü şahısla iigili fiillerle bahsedil­dikten ve Allah'ın bu üç sınıf hakkındaki hükümleri beyân edildikten son­ra, akıl sahibi bütün insanlara nida ediliyor: «Ey insanlar!» buyuruluyor.

Bu ilâhî iltifatta iki Önemli hakikate işaret vardır:

1.  Allah âlemlerin (varlık âleminin) yegâne terbiyecisidir. Bunun için bütün insanlara hitab eder ve hepsini de kayıtsız şartsız  tevhîd   (Al­lah'ı birlemeğe ve bir bilmeğ)e davet eder. Demek, İsfâmiyet umum be­şerin müşterek en son ve en   mükemmel   dînidir..   Hazret-i Muhammed (A.S.) da bütün milletlere -hidâyet ve saadet yolunu göstermek üzere- son peygamber olarak gönderilmiştir.

2.  İnsan ile Yaradan'ı arasında ilgi ve münâsebetler bir aracıya ha­cet kalmadan doğrudan doğruya ve şahsîdir. Diyebiliriz ki, insanların en büyüğü ve en üstünü olan peygamberler bile yalnız rehber ve habercidir­ler. Düşünüp de beğendiğini yapmak ve Allah'a karşı doğrudan doğruya mes'ul olmak insanın kendi re'yine terk edilmiştir. Bunun içindir ki Kur'ân-ı Kerîm'in onbir yerinde:   «Peygambere düşen sadece apaçık tebliğdir.» buyuruluyor, [131]

İşte  «Ya eyyühennasu'budû Rabbeküm» ses­lenişi, insan ile Yaradan'ı arasındaki münasebetin en açık ifadesidir. Ve bununla her üç sınıf da tevhîd ve ibâdete davet edilmektedir. Şu fark­la ki, mü'minleri davet, ibâdete devam etmelerini hatırlatmaktır. Müna­fıkları davet, gönülden inanarak ibâdet etmelerini isteyip ikazda bulun­maktır Kâfirleri davet, daire-i İslâm'a girip selâmete kavuşmalarına imkân vermektir. [132]

 

Meali

 

21—  Ey insanlar! Sizi de, sizden öncekileri de yaratan Rabbinize ibâ­det ediniz ki, korunup sakınanlar olabilesiniz.

22—  Öyle (bir Rab) ki, yeryüzünü size bir döşek, göğü bir kubbe kıl­dı. Gökten su indirdi ve onunla size (çeşitli) meyvelerden (türlü türlü ürün­lerden) rızık çıkardı. Artık siz de bildiğiniz halde (nankörlük ederek) Al­lah'a (gizli ve aşikâr) denk ve benzerler koşmayın.

23—  Eğer kulumuz (Muhammed)'a parça parça   indirdiğimiz   (Kur1-ânj'den şüphede iseniz onun benzeri bir sûre (tertipleyip meydana) geti­rin ve Allah'tan başka (size yardımcı olup, rehberlik edecek) şâhidlerinizi de çağırın, (eğer iddianızda) doğru iseniz.

24—  Eğer (Onun bir benzerini) yapamazsanız   -ki  yapamıyacaksınız da- o takdirde kâfirler için hazırlanan -yakıtı insanlarla taştan olan- ateş­ten korkup sakının.

 

İniş Sebebi

 

İlâhî teklifle yükümlü tutulacak olan üç sınıf (mü'min, kâfir, munâ-fık)dan bahsedilip her birinin inanç ve tutumu, manevî yapısı ve hakka karşı anlayışı ayrıntılarıyla beyân edildikten sonra, bunlardan İkinci sını­fın Hakk'ı inkâr edip putlara kulluğu; üçüncü sınıfın inkârla imân, hakla bâtıl arasındaki bocalayışı ve bunun neticesi olarak maddeyi Allah'tan üstün tutuşları; birinci sınıftan da bâzısının bilmeden Allah'a gizli şirk ko­şusu, bu âyetlerin inmesine sebep olarak gösterilir.

Şöylekî:

Cenâb-ı Hak (C.C.) bu âyetlerle bütün insanlara şâmil olan rahmeti icabı, hitaba geçip Rabbani iltifatıyla her üç sınıfın da dikkatini çekiyor:

Mü'minlere: «İbâdet ve kullukta devam gösterin; itikadınızı her türlü şüphe ve şaibeden uzak bulundurun!» diye tenbihte bulunuyor.

Kâfirlere: «Yeri bir döşek, göğü bir kubbe kılan......   Yüce Rabbinizi,

bunca açık belgeler karşısında hâlâ inkâr mı ediyorsunuz? Artık aklınızı, zekânızı ve vicdanınızı doğru yönde harekete geçirip kullanmaz mısınız?» diye kınıyor.

Münafıklara: «Siz Hakk'a biraz meylettikten sonra neden rotayı de­ğiştirdiniz? Hakla bâtıl, maddeyle mana, Kur'ân'la başka sözler arasında neden bocalayıp durdunuz? Haydi şüpheyle ya da inkârla karşıladığınız Kur'ân'ın bir sûresinin olsun benzerini hazırlayıp dizin veya bulup getirin, göreyim sizi? Elbette getiremezsiniz! O halde aklınızı, idrâkinizi kullana­rak hidâyet caddesine yeniden dönün!» diye ikazda bulunuyor.

Demek, Cenâb-ı Hak (C.C.) kullarını kahretmek istemiyor. İnat ve inkârlarına, şüphe ve tereddütlerine, saadet yolundan ayrılıp sapmaları­na rağmen onlara iltifatta bulunuyor, «Ey insanlar!» diye sesleniyor; bel­gelerini, açık âyetlerini gösterip düşünmeye davet ediyor. Bu sebeple de yukarıdaki âyetler iniyor. [133]

 

İlgili Hadîsler

 

Ashab-ı kirâm'dan İbn Mes'ud (R.A.) anlatıyor:

- Ey Allah'ın Resulü! Allah katında en büyük günah hangisidir? Di­ye sordum. Buyurdular ki:

—  Allah'a eş-ortak koşmandır!. [134]

Muaz bin Cebel (R.A.)den yapılan rivayete göre, Hazret-i Peygamber (A.S.) buyurdular ki:

—  «Allah'ın kulları üzerinde olan hakkı nedir, bilir misiniz? O'na dos­doğru ibâdet etmeleri ve hiç bir şeyi O'na eş-ortak koşmamalaridir.» [135]

—  «Sizden biriniz -Allah diledi ve filân da diledi de o şey (öylece oldu)- demesin. Fakat: -Allah diledi (o şeyi), sonra da falan diledi- desin.»

Çünkü birinci tâbirde gizli şirk (Allah'a ortak koşmak)   manası  var­dır. [136]

İbn Abbas (R.A.) diyor ki: Bir adam Peygamber'e {A.S.) dedi ki:

—  Allah ve siz dilediniz de o şey (oldu veya olacak)! Bunun üzerine Hazret-i Peygamber (A.S.):

—  Sen beni Allah'a ortak mı koşuyorsun?! (Böyle söylemen şirktir). Yalnız Allah diledi o şeyi, de! buyurdu. [137]

 

Rivayetler Ve Görüşler

 

İnkarcılardan birkaç kişi toplanıp İmâm A'zam Ebû Hanîfe'ye geldi­ler, ondan Allah'ın varlığını delillerle İsbat etmesini istediler. Bunun üze­rine İmâm A'zam onları susturur mahiyette şu cevabı verdi:

—  «Bırakın beni kendi halime!. Çünkü bana mühim bir şey nakledildi de hayretler içinde kaldım. Şimdi hep  onu  düşünüyor,  düşündükçe  de hayretim bir kat daha artıyor..»

İnkarcılar bu sözlerden bir şey anlıyamadılar da sordular:

—  «Efendim, neymiş o çok  mühim,  aynı  zamanda  hayret  artıran şey?»

Bunun üzerine İmâm anlatmaya başladı:

—  «Bana nakledenler dediler ki:   İçinde  tüccar  taifesinden  birçok yolcusu bulunan bir gemi kaptansız ve pusulasız olduğu halde denizde normal seyrine devam ediyor; yolcu ve yük taşıyor; en ufak bir şaşma ya

anılma olmuyor! İşte bu haberdir ki beni devamlı düşündürüyor ve sebebini aramaya beni zorluyor.»

İnkarcılar bu sözleri fırsat sayarak alaylı bir şekilde güldüler ve:

__ Bu öyle bir yalan ve uydurma bir masal ki aklı başında, melekesi

yerinde olan hiçbir kimse ne söyler, ne de inanır!.» dediler.

İmâm artık taşı gediğine koyma zamanı geldiğini düşünerek şu ceva­bı verdi:

—  «Yazıklar, hem çok yazıklar olsun size! Bir gemi kendiliğinden de­nizde tam rotasında seyredemiyor, sahil-l selâmete çıkamıyorsa, şu mu­azzam kâinat ki her parçası ince bir hesap dahilinde düzenlenip yerliye-rince konulmuştur; ulvî ve süflî âlemleriyle, sağlam yapısıyla, şaşmayan düzeniyle nasıl olur da kendiliğinden var olup da varlığını böylesine mü­kemmel bir şekilde devam ettirebiliyor? Allah'ın varlığına, birliğine, kud­ret ve azametine delil olarak bu size yetmiyor mu?»

İnkarcılar bu kestirme yoldan verHen cevap karşısında susup oradan uzaklaştılar. [138]

Dut ağacının altında dinlenmekte olan İmâm Şafiî'ye, Yaradan'ın var­lığından, birliğinden soruldu. İmâm dut yaprağından bir tane kopararak onlara şu cevabı verdi:

—  «Şu gördüğünüz yaprağı İpek böceği yiyecek olursa, ondan ipek kozası çıkar. Arı yiyecek olursa, bal çıkar. Koyun keçi yiyecek olursa, süt ve yoğurt olur. Ceylan yiyecek olursa, misk olur. Yenilen şey aynı olmak­la beraber çıkan şeyler ayrı ayrıdır,

«Bu hikmet dolu sonuçları hangi kanunlarla kimin meydana getirdi­ğini hiç düşünmediniz mi?» [139]

Aynı soru İmâm Ahmed bin Hanbel'e sorulmuş, o da şu cevabı ver­miştir:

«Şu gördüğünüz yumurta pürüzsüz, sağlam bir kaledir; kapısı penceresi yoktur. Dış görünüşü gümüş gibi beyaz, içi altın gibi sarıdır. IHıyet ve gaiyet prensiplerine göre bu kale bir gün geliyor çatlıyor, ipin-Jen bütün organları tastamam bir civciv çıkıyor. Bu yavru cins ve nev'i-nın özelliğine göre hareket ediyor: Ördek veya kaz yumurtasından çık­mışsa, hemen suya koşuyor. Tavuk yumurtasından çıkmışsa, karada rız-ı aramaya koyuluyor. Anne tavuk veya ördek bütün güç ve hassasiyetiyle yavrularını korumaya çalışıyor.

Bütün bunlar Allah'ın varlığına, birliğine, ilim ve hikmet sahibi oldu­ğuna, her şeyi yarattığına ve yarattığı her varlığı bir takım kanunlara bağ­ladığına delâlet etmez mi?» [140]

 

İlmî Ve Felsefî Yönü

 

Varlık âlemini yaradan, yoktan var eden Allah'tır. Hiçbir şey kencji kendini yaratamaz. Bir şeyin mevcudiyetini kabul ettiğimiz takdirde bir icad edicinin varlığının zarureti kendiliğinden meydana çıkar. Bunun için Allah (C.C.): «Ey İnsanlar! Sizi de, sizden öncekileri de yaratan Rabbi-nize ibâdet ediniz.» buyuruyor.

Düne kadar ilim bu hususta şüpheciydi. Bazen de inkarcı rolüne gi­riyordu. Asrımızın son yarısında dev adımlarla mesafe kat'edilirken ilim­deki kesin sonuca varma prensibi kökünden yıkılmaya yüztutmuştur. Fe­za araştırmaları yeni yeni buluşlarla bir çok tezleri çürütüp attı; astrono­mi ve biyoloji üzerindeki ciddi çalışmalar bizi daha fazla Allah'a yaklaş-tırıcı oldu. Diyebiliriz ki: Atom fiziğinin meydana çıkması, fezayla ilgili araştırma ve buluşlar, hücre üzerindeki sistemli çalışmalar ve bunlardan elde edilen sonuçlar, maddeye dayalı olan fiziğin saltanatını kökünden yıkmış, Allah'ı inkâr eden şımarık materyalistleri susturmuş ve nihayet maddî diyalektikçiler içinden çıkılmaz birbirini tutmazlıkiara düşmüşler­dir.

Bugün artık onyedi ve onsekizinoi yüzyıldaki ilmî buluş ve görüşle­rin çoğu değerini kaybetmiştir. Dekart'in (Rene Descartes: 1596-1650} bu konudaki ilmî ve felsefî görüşü, bizce önemli olmamakla beraber o asrın havasını ve Batılı ilim ve felsefe adamlarının bizdeki hayranlarını karşı­laştırmak için anılmaya değer:

«Şüphe etmiyeceğim bir şey dünyada var mıdır? Evet, şüpheye düş­mem keyfiyetinde şüphe edemem değil mi? O halde mademki şüphe edi­yorum, demek düşünüyorum. Düşünüyorsam, yeryüzünde mevcudum de­mektir. Mevcudiyetim yakın (kesinlik ifâde eden) bir hakikattir. Diğer mev-çudlara da inanabilmek için önce Allah'ın varlığına inanmak lâzımdır. O takdirde insan kendi mevcudiyeti dışında bâzı eşyanın vücuduna inana­bilir.

Çünkü Allah ne kendini ve ne de beni aldatmak istemiyeceği için, mademki dış âlemi görmeme imkân veriyor, o halde o âlem de mevcut­tur. İşte bu esası kabul ile üç şeyin vücuduna inanıyorum, demektir.

1.  Kendi mevcudiyetim,

2.  Allah'ın mevcudiyeti,

3.  Kâinatın mevcudiyeti..

Peki bu üç i'tikaddan hangisi esas olarak alınabilir? İstidlal suretiyle mevcudiyeti anlaşılan şey esas olarak alınamaz. Birçok şeylerin mevcu­diyetini kendisine dayamakla isbat olunan «Mebde-i evvel == ilk başlan­gıç» bu önermeden tabii ki istisna edilir.»

Şimdi Dekart'ın inandığı üç esastan birincisi, kendisinin mevcudiyeti­dir ki bu, düşünmek ve hissetmek esas tutularak istidlal suretiyle anlaşıl­dığı için bunu esas saymıyor. Düşünmek, hissetmek ise Allah'ın varlığın­dan istidlal edilerek anlaşılıyor. Bu da esas olamaz. Allah'ın varlığı bir şeyden istidlal edilerek anlaşılmıyor. O'na yalnız İnanılıyor. O halde esas budur.

Dekart bu neticeye vararak diyor ki:

«Çünkü bu i'tikad benim mevcudiyetimden çıkma bir şey değildir. O, benden önce mevcud İdi.»

Dekart'ın bu konudaki ikinoi delili biraz daha doyurucudur:

«Ben varım değil mi? Beni kim meydana getirdi. Şüphesiz ki «ben» değil. Eğer ben kendimi yaratmış olsaydım böyle noksanlarla dolu olarak yaratmazdım. Mükemmel olarak vücuda getirirdim. Bu kendi noksanımızı görebilmek ve mükemmeliyet (perfection) fikrine sahip olabilmek nere­den geliyor? Muhakkak beni yaratan başka biridir. Anam babam mı? 'Evet», fakat onları, onların ana babasını kim yarattı? Bu şekilde sonsuz­luğa kadar gidemez. Bir başlangıç (mebde1 -çement-beginning) lâzım de-3 da Aliah'dır. Kâinatta devam eden bir icad ameliyesiyle vücuda gelmekte bulunan bir eser ibda' (örneksiz ve benzersiz bir şey meydana getirme yaratmajdır. Bu ise bir Yaratan'ın varlığını doğrulamaktan baş­ka hiç bir şekilde halledilemez.»

""1 Ker'm'   <<Ev însanIar!  Siz» de. sizden öncekileri de yaratan tıâı h! edİn<)> emriyle' Ailah'm ve9âne varatıcı ocuğunu, yarat-

kilde tPrheVl °inS Ve türünun özelliğine göre sistemli ve kademeli bir şe-nu telkîn   mâ'e 9otüraüğunü; o halde ibâdete lâyık bulunduğu ve bu h"susta derinden derine düşünmemizi ilham ediyor.

«a beraber felsefecilerin- âlemin kadîm (öncesiz) olduğunu, bunun-

k'r ve nazar    yapıcısınin bulunduğunu isbat sadedinde öne sürdükleri finer şeyin konri J' Vererek' âlemin sonradan olduğunu ve sonradan olan enaı kendine var olamıyacağını ve kendi yaratıcısı vasfını taşı-yamıyacağmı, bu takdirde bir yaratana muhtaç olduğunu ve o yaratanın da öncesiz ve sonsuz olması gerektiğini ilmî ve felsefî delillerle isbat eder.

Netice olarak Gazâlî'nin filozoflara karşı olan görüşünü şöyle özetli-yebiliriz: Filozoflara göre âlem (canlı cansız ne varsa hepsi) uzunluk ve genişlik bakımından sonlu (mütenahi), zaman bakımından sonsuz (ka-dîm)dir. İlletin malûl ile aynı zamanda var olması gibi, âlem de Allah'dan ezelde sâdır olmuştur. İmâm Gazâlî filozofların zaman ve mekân arasında yaptıkları bu ayırmayı reddeder. Ona göre, Allah, âlemin varlığının yegâne sebebidir demek. O, âlemi, iradesiyle ve kudretiyle yoktan yaratmıştır, demektir. [141]

Âyette «R a b b e k û m» sıfatının ikinci şahıs zamirine izafe edil­mesi şu ilmî hakikati terennüm eder: «Canlı varlıkları fiziko-şimik kanun­larla izaha çalışan âlimlerden bir çoğu sonunda bunun imkânsızlığını farketmişîer ve bu alanda yeni bir olaylar âlemi, yeni bir izah karşısında bulunduğumuzu anlamışlardır.»

«O halde canlı varlıklarda gaye ve sebep araştırılmasının zarureti kendiliğinden meydana çıkmış oluyor. Burada önce hücre ilmi (Ceytolo-gie)ni ele almak lâzım. Âlimler protoplazmayı meydana getiren şimik un­surları (kimya yoluyla elde edilen maddeleri) saydılar, fakat bu unsurları bir araya getirmekle hücreyi teşkil edebileceklerini, {ona canlılık vasfı ve­rebileceklerini) iddia etmediler. Oünkü onlardaki canlılık ve canlılıktaki cinsî ve nev'î özellik fiziko-şimik kanunlarıyla izah edilemez.» [142]

«R a b b e k ü m»

Rab sıfatı, Fâtiha-i şerîfede «âlemîn» kelimesine izafe ettiği halde burada ikinci şahıs zamiri «küm»e izafe etmiştir. Birinci şekil izafeyi, Fâ-tiha'nın tefsirinde belirtildiği gibi, varlık alemindeki var olan her şeyi ken­di cins ve türünün temel yapısı özelliğine göre terbiye edip kemâle erdir­mek manasına yorumlamıştık. Çünkü «ruhsun mevcud olmadığı hiç bir varlık düşünülemez. İşıklı zerreciklerin taşıdığı enerjiyi bile «foton» adı verilen özyapının meydana getirdiğini günümüzde gelişen ilim isbat-lamıştır. Ancak bu «ruh=özyapı»la insan ruhu arasında büyük fark mev­cuttur. Rab sıfatı, her birisine ayrı bir tecelli ve kanunla taallûk etmekte ve her birini ayrı bir kanuna göre, diğer bir tabirle «e m r»e göre terbi­ye edip gayesine uygun olarak varlığını devam ettirmektedir.

İkinci şekil izafe ise, insan ruhundaki üstünlüğe işaret eder. Bir çok

yeteneklere sahip bulunan bu rûh, insan bedenindeki tedrici tekâmülü izler; perisperi (rûh-i hayvanî)nin gelişmesiyle yeteneklerini daha bariz hissettirir. «Rdbbeküm» terkibi, insan ruhunun bu tedrici tekâmülünü ve hayvanı ruhun gelişmesiyle kemâle doğru basamak basamak yükseldiği­ni, bir ana fikir (veri) halinde ifâde eder.

Ayrıca, insanı diğer varlıklardan, diğer bir ifâdeyle başka canlılardan ayıran «insanî rûh»un ve bu açıdan insan mahiyetinin fiziko-şimik kanun­larla izah edilemiyeceğine işaret vardır.

«Ellezî ceâle lekûmü'l-arda firaşen = Öy­le (bir Rab)ki, yeryüzünü size bir döşek kıldı.»

Yeryüzünün diğer bir tabirle yerkürenin bir döşeğe benzetilmesi, ilmî gerçeklere ışık tutar mahiyette bir ana fikirdir. Bunu incelediğimiz zaman şu işaretlerin yapıldığını görmekteyiz:

a)  Yerküre başlıbaşına bir yıldız, bir gezegendir.

b)  İnsanların başka bir tabirle canlıların yaşamasına elverişli şartlar­la yaratılmıştır.   «C e a I e»   fiili bu hususu ifâde eder.

c)  Dünya hareket halinde olmakla beraber bizi sarsmıyacak, rahat­sız etmîyecek ölçüde bir takım kanunlara bağlı olarak yaratılmıştır.

Bunun izahına gelince:

Uzay içinde baş döndürücü bir hızla hareket hâlinde olan arzın bize bir döşek kılınışı, ilâhî kudret ve hikmetin parlak bir örneğidir. Buna en açık misâl, sakin bir denizde hareket hâlinde olan gemiyi gösterebiliriz.

Denizde sakin bir gün, bir denizci, gemi limanda dururken rahatça tıraş olur ve çorbasını içer. Gemi 15 ya da 25 mil sür'atle gitsin, el yıka­ma legenındeki suda, tabağındaki çorbada hiç bir çırpıntı görülmez. De­nizci dışarı denize bakmadan gemisinin   ne  hızla gittiğini  veya  hareket ıp etmediğini bile anlamaz. Tabiî deniz bozarsa ya da gemi birden bire asını değ.ştırirse, denizci  hareket hâlinde olduğunu  hisseder.   Fakat "    QrŞaf 9'bİ °İU?U' gemide de n'Cbir ses olmayışı şartları kabul vf' Qmbarda ne olursa olsun -yQni geminin içinde ne kadar mü- ? mekanik tecrübe yapılırsa yapılsın- geminin hızı hiçbir su-saâiamnktT0 çıkmıyacaktır- ° halde umumî cazibe kanunu bu dengeyi maktadır  yerküreyi bir dö?ek aibi bize dinlenme yeri olarak hazırlan-ı Kerîm, bundan ondört asır önce bu konuda bir.takım ana fikirler verirken, İmâm Gazâlî onbirinci asırda. Şeyh Muhyiddin Arabî on-üçüncii asırda bu meselenin az-çok izahını yapmışlardır. Bu izah ve gö­rüşlerin yol açtığı fizik prensibini Newton ancak 1687'de bulup ifâde ede­bilmiştir. Nevvton bu vadide umumî câzîbe (genel çekim) kanunundan bahsederken bunun delâlet ettiği «âlem sistembne mekânı, zamanı ve maddeyi yaratan Allah'la başlar.

«Ve's-semâe binâen = Göğü bir kubbe kıldı.»

Varlık âleminde câri olan ve tamamen ilâhî kudrete dayanan çekim kuvvetiyle her cisim bir diğerini kendisine doğru çekmeğe zorlamaktadır. Bununla beraber her gezegen kendine has yörüngesinde hareket etmek­te ve başka bir cisimle çarpışmamakta, diğer bir gezegenin yörüngesine koymamaktadır. Sonsuz olmayan bu kâinat devamlı genişlemekte, fakat asıl kuruluşundaki düzeni bozulmamaktadır. Bu sayede gök bir kubbe gibi dünyamızı çevirmekte ve gizli - aşikâr birçok nîmetleri üzerimize indir­mektedir.

Şeyh Muhyiddin Arâbî, Füsûsü'l-Hikem adlı eserinde İdris bahsinde «M e k â n» ve «M e k â n e t» yüceliğinden bahsederken genel çekim kanununa işaret eder ve güneşin merkez olduğunu söyler.

Muhyiddîn Arabi'den 477 yıl sonra dünyaya gelen Nevvton (1642-1727) bu kanunu şöyle tarif eder: «İki maddesel noktanın birbirine uygu­ladıkları çekim kuvveti, kütleJeriyle doğru orantılı, uzaklıklarının karesiyle ters orantılıdır.» [143]

 

Diğer Bir Tefsire Göre

 

Âyette geçen «ceâle» fiilinin «e v c e d e = icâd etti» manasına gel­diğini, «bina» ise «mebniy» te'viliyle, evin tavan ve duvarları, kubbe, çadır ve deriden mamul örtü gibi anlamlar taşıdığını dikkate aldığımızda: «Binâ»dan, dünyayı her tarafından kuşatan ve tam bir kubbe görüntüsün­de olan atmosferin kasdedildiği anlaşılır.

Bu tefsîre göre: Âyetle hem dünyanın yuvarlak olduğuna, hem de etrafında çepçevre belli ölçü ve kalınlıkta bir hava tabakası bulunduğuna işaret ediliyor ve bunun insanlar için büyük bir nîmet olarak hazırlandığı belirtiliyor.

Kubbe, altındaki yeri ve eşyayı dış te'sirlerden korumaya yaradığı gi­bi, dünya etrafındaki hava tabakası da dünyayı ve üzerinde yaşıyan bü­tün canlıları, bitkileri güneşle diğer gezegenlerin te'sirinden koruyor. Öyle ki, ne donacağımız kadar kalındır, ne de yanıp kavrulacağimiz kadar in­cedir.

İşte yeryüzünün bir döşek, göğün bir kubbe kılınışı, hem bir takım ilmî hakikatlere ışık tutmakta, hem de Allah'ın varlığını, birliğini, kudretini ve ibâdete lâyık bulunduğunu en açık bir kesinlikle meydana koymakta ve insanları O yüce kudretin önünde eğilmeğe davet etmektedir. Düşü­nüp de anlayanlara ne mutlu!

<Ve enzele mine's-semâi mâen = Gökten su in­dirdi.»

Fiilin Cenâb-ı Hakk'a isnadından yağmurun ancak O'nun emir ve ira­desiyle vücud bulduğu, kâinattaki câri kanunlarıyla atmosferde teşekkül ettiği anlaşılıyor. Dikkat edecek olursak inen yağmur ve kar tanelerinin havada çarpışmadan rahatça yere indiğini görürüz. Şüphesiz ki bu da ilâhî kudretin ve bu kudrete dayalı olan kanunun varlık âleminde mutlak hükümran olduğunu, her şeyin -en ufak parçasına varıncaya kadar- bu kudret ve irâdeyle hedefine ve yaratıldığı gayesine doğru yönelip ayak bastığını ifâde eder.

Bu husustaki sünnetüllah (ilâhî kanun) şöyledir:

Yeryüzünden yükselen su buharları atmosferde toplanıp bulutları meydana getirir. Bulutlar bir milimetrenin yüzde birinden daha küçük su taneciklerinin bir araya toplanmış biçiminden başka bir şey değildir. Yo­ğunlaşarak yeryüzüne inen suların topraktaki yolculuğu birkaç dakika ile birkaç yıl arasında değişir. Bitkiler kökleriyle bu suları emerek beslenir­ler. Geri kalan su da yerkabuğunun derinliklerine iner.

Cümlede geçen «semâ» ve «inzal» kelimeleri kök mana olarak be­lirtilen kanuna delâlet etmekte, bulutlardan yağmurun teşekkül edip in­mesini ifâde etmektedir. Çünkü «semâ» yükselip gölge yapacak özellik­te olan şeye denir. «İnzal» ise, kendiliğinden değil de bir kuvvet, bir irâde ya da kanunla yukarıdan belli ölçüde indirmek manasına gelir.

I ioylece yeryüzündeki suların sürekli olarak buharlaşması ve bulut-mu'rT           9etirmesî sonucu yeniden filitreden geçmek suretiyle yağ-

nus'İar01'^? d°'U °larak dökQlmesiy|e' Yani yere inmesiyle denizler, okya-lah'm 'in      |f bÜtÜn bÜtÜn kuruY"P vok olmaktan kurtulur. Bu olay   Aldevam ^tZ° bÜyÜk b'r nîmetidir ki dunva kuruldu kurulalı hep böyle

-2. âyet bu hususu beyânla asıl maksadı şöyle ifâde ediyor:

«Artık siz de bildiğiniz halde (nankörlük ederek) Allah'a (gizli ve aşi­kâr) denk ve benzerler koşmayın.»

Şükretmesini bilen, ilâhî kudret ve kanunu idrâk eden kullara bu bel­geler yeter de artar, [144]

 

Ahlâkî Yönü

 

Âyet-i kerîme ile bütün insanlar tevhîde ve tevhîdin hedefi olan ibâ­dete çağrılıyor. Çünkü «Tevhîd Akidesi»ni en uygun faziletler, hayırhahlık-lar, âlicenaplıklar takip eder. Allah'ın varlığını ve birliğini tasdîk eden mü'-miri doğrudan doğruya hesabının Allah ile olacağını, yani Onun huzuruna çıkarılıp hesap vereceğini bilir de bütün hal ve davranışlarını ancak O'na arzeder. Mevcut nimetlerin nereden ve nasıl geldiğinin, hangi irâde ve ka­nunlarla tecelli ettiğinin idraki içinde kulluk resmiyetini yerine getirir. Kü­çük olsun, büyük olsun hiç bir günah işlememeye gayret eder.

İşte bu idrâk ve gayret insanı olgunlaştırır, kemâl mertebesine yük­seltir. İyilik, hakşinaslık, yalnız Hakk'a kulluk, merhamet gibi ulvî haslet­lerin gönüllerde kökleşmesine; ruhun ilâhî nurla cilâlanmasına yol acar. Bu seviyeye yükselen kimse, artık yalnız kendisi için değil, din kardeşleri için de yaşar. Diğer bir tâbirle «Lâ ilahe illâ'llah» akidesi dünyanın dört bucağına ulaşsın diye ömür sermayesini harcar.

Beşer ruhunu bu derece şer ve fesattan, kötülük ve nifaktan temiz­leyen «Tevhîd = Allah'ı bir bilip birliğine inanmak» ve bu inanç havası içinde O'na gerektiği gibi ibâdet etmek, sadece insanı nankörlükten kur­tarmaz, aynı zamanda akla ışık tutar, zekâyı geliştirir, insanı sağduyu sa­hibi yapar. O kadar ki, yerlere ve göklere ve bunları tam bir düzende tu­tan Sünnetüllah'a bakınca bütün mevcudiyetiyle Hakk'ın ibâdete lâyık ol­duğunu idrâk ederek secdeye kapanır.

İşte cemiyetler ve milletler böyle fertlerle yükselebilir, varlığını ve dü­zenini bu gibi kâmil insanlarla devam ettirebilir. Bu nedenle Allah: «Ey insanlar! Sizi de sizden Öncekileri de yaratan Rabbinize ibâdet ediniz kî korunup sakınanlar olabilesiniz.» buyuruyor. [145]

 

İçtimaî Yönü

 

Eşi, dengi, benzeri olmayan Allah'a dosdoğru imân ve gerektiği gibi ibâdet; dünya ve âhiret saadetine davetin en yüksek hedefidir. Bunun hikmeti ise açıktır: İnsanların güven, salâh ve dayanışma içinde yaşama­sı, aynı zamanda hayatın hakikî huzurunu her yönüyle teneffüs etmesi, ancak «Tevhîd Akidesi»yle gerçekleşir. Öyle ki, dinîn dağınık kısımları, iç­timaî hayatın kopuk bağları, millî ruhun ihmâle uğramış perişanlığı bu­nunla bir araya gelip tamamlanır. Dinde ve sosyal düzende «Tevhîd»in yeri, bedende olan rûh gibidir. Ruhun ayrılmasıyla nasıl beden hareketini kaybedip yıkılmaya ve çürümeye yüztutarsa, «Tevhîd»in unutulması ile de dîn ve cemiyet asıl hüviyetinden uzaklaşır ve bütün bütün ölçüsünü kay­betme noktasına gelir.

İşte bunun içindir ki, eşi, dengi ve benzeri olmayan bir Allah'a imân insanlar arasında bir hadd-i fâsıl'dır. Bunun harcı ise ibâdettir. Fâsıl'ın kalkması, zulüm ve tecâvüze, adaletsizliğe imkân verir. Çünkü zulüm, tuğyan, tahakküm ve imtiyaz şirkten ayrılmadığı gibi; adalet, eşitlik, ha-yırhahlık, merhamet ve fazilet de «Tevhîd» ve «İbâdet»den ayrılmaz. Öy­le ise, ey insanlar Rabbinize ibâdet ediniz! Bilin ki saadet ve kurtuluş huzur ve esenlik bundadır. [146]

 

İtikadı Yönü

 

İbâdet, Allah'a karşı saygıyı en olgun mertebede İfâde eder. Allah (C.C.) vardır, birdir. Yaratan ve merhamet eden O'dur. Rızık veren ve ba­ğışlayan yine O'dur. O halde en üstün sevgi ve ta'zîme lâyıktır. Her şeyin Yaratanı O olduğuna göre, her şeyin -ya lisan-i hal, ya da lisan-i kal ile-O'na saygı göstermesi, O'nc kullukta bulunması kadar tabii bir şey dü­şünülemez.

Bütün bunların insan aklının alacağı, insan zekâsının kavrayabilece­ği ölçüde tertiplenmesi de Allah'ın kullarına olan rahmeti icâbıdır. O hal­de aklını kullanabilen, zekâsını işletebilen her insan Allah'ın varlığını, bir­liğini, ibâdete lâyık olduğunu anlayabilir. Bu bakımdan Kur'ân insanlara seslenerek hepsini ibâdete davet ediyor.

3 nedenle aklını bu yolda kullanmayan insanlar mes'ul tutulacaktır. Bâzı âlimlere göre:

ında kalır   Cünkü önce imânla emrolunurlar,

âum. J»,.       caârılırtar- imân etmeden ibâdete davetin lüzumsuz oldu-me'mur d "T^ ekSerİyetİ teşkil eder" ° bakl™dan   inkarcılar   ibâdetle

den  tan.rln^   ? ernro'unmak Allah'ı bilmeğe, tammaya bağlıdır.  Bilmesonucu ŞeVe inanmakta ne faVda vardır? B" mantıkî yolun mjn. kâfir  ibâdetle me'mur değildir. Halbuki âyette mü'munafık ayrımı yapılmadan tüm insanlara hitap edilmiştir. O halde bir şey ile emretmek, o şeyin kaçınılmaz olan cihetleriyle (levazi-miyle) de emretmek demektir. İbâdet ancak marifet (Allah'ı bilmek) ile hâsıl olur. Yani marifet, ibâdetin zaruriyetindendir. İbâdetle emretmek, marifetle de emretmek demektir.

«Felâ tec'âlü lillahi endaden  =  Allah'a (gizli ve aşikâr) denk ve benzerler koşmayın!»

Ashab-ı kirâm'dan İbn Abbas (R.A.) diyor ki:

Endad, «en gizli şirkler» demektir. Bazen insan bilmeden Allah'a eş-ortak koşar. Cenâb-ı Peygamber (A.S.) buna işaretle buyurdular ki: «Ümmetim hakkında en çok korktuğum şey, gizli şirktir.» [147]

Meselâ: «Evdeki köpek engel olmasaymış hırsız evimize girecek­miş!» «Allah'la sizin dilediğiniz olur.» gibi sözlerde bir nev'i gizli şirk var­dır.

Resûlüllah (A.S.) Efendimiz bir kavme hitaben:

«Ne iy! kavimsiniz siz, ama eğer Allah'ın dilediğiyle falanın dilediği olur, demek suretiyle Allah'a eş-ortak koşmamış olsaydınız,.» [148]

Yukarıda hadîs bölümünde mealini yazdığımız dört hadîs-i şerîf de konumuzun i'tikadî kısmına ışık tutmaktadır. [149]

 

Tasavvuf! Yönü

 

Cenâb-ı Kibriya (C.C.) bütün insanları «tevhîd»e davet ediyor. Tev-hîdin ilk mertebesi «tevhîd-i ef'al»dır. Bunun içindir ki âyette ubudiyyet Rububiyyete bağlanmıştır. Tâki insanlar nîmeti görmekle tevhide karşı ünsiyet peyda etsinler de Allah'ı sevip saygı duymaya koyulsunlar. Çün­kü Allah (C.C.) halkı yaratmış ve nîmetini onlara çeşitli yollardan, ve ka­nallardan ulaştırmakla sevgisini izhar etmiştir Kullara düşen ödev, bu nîmet ve sevginin şükrünü ibâdetle edâ etmektir. Zira ibâdet şükürden ibarettir. Ve ancak nîmet karşılığında olur. O halde ibâdetsiz şükür, kuru laftan ibaret kalır.

Şeyh Muhyiddin Arabî'ye göre;

«Allah «R a b» sıfatının tecelliyatım kullarına tevcih edip has kıl­mıştır; tâki kulları da ibâdet-u taati O'na has kılsınlar.. Hem Allah (C.C.)

kendisinden başkasına ibâdet edilmesin diye yerleri, gökleri ve bu ikisi­nin taşıdığı bîr nice eşyayı insanların hizmetine sevketmiştir.»

Bâzı mutasavvıflara göre:

Bu makamda ayrıca ince bir temsîl var: Beden yeryüzüne, nefs gök-kubbeye, akıl suya benzetilmiştir. Feyezan eden amelî fazîletler ve akıl ile hâsıl olan nazarî üstünlükler hislere teşbih edilmiştir. Nefsanî ve be­denî kuvvetlerin izdivacından da -Fâil-i Muhtar'ın iradesiyle- nice nice semereler vücut bulur.

İmâm Kuşeyrî'ye göre:

«Tevhîd, Allah'ın bir olduğuna hükmetmektir; eşyanın da (Hakk'ın halk-u İcadı ve O'nun san'atı olması cihetiyle) bir olduğunu bilmektir.»

Tahkîk ehlinden bazısına göre,   Tevhîd,   üç kısma ayrılır:

1.  «Cenâb-ı Hakk'ın kendisini tevhidi.» Bu, Hakk'ın kendisinin Bir ol­duğunu bilmesidir.

2.  «Cenâb-ı Hakk'ın, halkı tevhidi.» Bu, kulunun (kulluk mertebesi ve bu mertebenin imkân âlemine çıkarılması cihetiyle) bir olduğuna hükmet-mesidir. Çünkü Allah kullarının hepsini, «Tevhîd-i Bârî»den tecelli eden merhametiyle yaratmıştır.

3.  «Halkın Hakk'ı tevhîdi.»  Bu, kulun, Allah'ın Bir olduğunu bilmesi ve O'nun Bir olduğunu yine O'ndan haber alıp haber vermesi ve tevhîdle hükmetmesidir. [150]

 

Tahliller

 

«Yâ eyyühe'n-nâs!»: «Yâ» harfiyle yapılan nida,

insanlardan hazır, gâib, âlim, câhil, gafil, meşgul, dost ve düşman gibi ;ok gruplara şâmildir. Hazır olana dikkatli olmayı; gaibe hazır olmayı; 3 bilgisini derinleştirmeyi; câhile tarifi; gafile tenbîhi, dosta teşvîkî, auşmana tevbîhi ifade eder.

Ayrıca cümlede, uzakta olana seslenilen «yâ» harfinin getirilmesinde ç önemli nükteye işaret vardır:

desi.

a)  Teklîf edilen ibâdetin büyük bir emânet olduğuna dikkati çekmek,

b)  Kulluk derecesinin ulûhiyet  derecesinden   pek uzak bulunduğunu hatırlatmak,

c)  Çok uzaklardan (lâhuttan) mühim bir haberin verileceğine bakış­ları çevirmek, bu cümledendir.

«U'büdû = İbâdet edin!» İbn Abbas (RA), İbn Kesîr ve Kur-tubî'ye göre, bütün insanları «tevhîd»e davet eöen bir emirdir.

Leâlleküm tettekun) : İmam Sibveyh'e göre, «Leâlle» ile «Asâ», İnsanlar tarafından ise, terecci (ümit) içindir. Allah tarafın­dan ise, vücub içindir.

 Endad, nidd'in cem'idir. Bu kelime mana cihetiyle «Ge­cenin karanlığında kaygan siyah taş üzerinde karıncanın hareket etme­sinden» alınmadır. Bu manayla «nidd» en gizli şirk demektir. Meselâ : «Falan adamın hizmetçisi olmasaydı evimizi sel basacaktı» demekte gizli şirk vardır. (Bak; İ'tikadî yönüne)

«Leküm» İkinci şahıs zamirinin başında gelen «lam»  ihtisas İçin değil de fiilde sebebiyet içindir. Öyle ki, yeryüzünün şu uçsuz kâinat­ta bir döşek kılınışına sebep, insan nev'idir. Bu uğrağın yokluk karanlı-ğıyla ebediyet yurdu arasında kurulmasına sebep İnsan olunca, mes'ull-yet de ona râci'dir. [151]

 Nezzele fi'ilinin «inzâbdan değil de «tenzîl»den getirilişi, Kur'ân'ın parça parça indirildiğini ifâde etmek içindir. Çünkü «inzal» bir şeyi bir defada indirmek, «tenzil» parça parça indirmek manasını ta­şır. [152]

 Abd kelimesi, Hazret-i Muhammed (A.S.)ın Allah'ın ku­lu olduğunu, kendisine ulûhiyet sıfatı atfetmenin doğru olmıyacağını ha­tırlatmak içindir.

 Sûre, şehir etrafını kuşatan  hisar  ve duvara denilir. Bu manayla birkaç âyeti içine alan kısma isim olmuştur. Ayrıca mertebe ve şeref manasına da gelmektedir, şu iki mısra'da kullanıldığı gibi..

«Harrâb ile Kadd kabilesinin şerefte öyle bir sûresi (mertebesi) var ki, onun çevresinde en yüksek uçan karga bile dolaşamaz.» [153] deki üçüncü şahıs zamirinin Kur'ân'a mı,   Hazret-i Muhammed'e mi râci' olduğunda görüş farkı vardır. Tabiînden Mücâhid, Ka-tade, müfessirlerden İbn Cerîr et-Taberî, Zamahşerî, Râzî ve İbn Ke-sîr'e göre Kur'ân'a râci'dir. Sahabeden İbn Mes'ûd, İbn Abbas, Tabiîn­den Hasan el-Basrî ve bir çok muhakkiklerden de böyle rivayet olunmuş­tur. Diğer bâzılarına göre, zamirin mercii Hazret-i Muhammed'dir.' Fakat birincilerin görüş ve tefsîri maksat ve matlûba daha uygun kabul edil­miştir.

Abbas'a 9ore< «şühedâ» a'van (yardımcılar) de­mektir. Suddî'ye göre «şürekâ» yani puta tapınmakta putperestlere ko­laylık göstermek suretiyle fi'le iştirak edenler, demektir. Mücâhid'e göre, dâvalarını isbat için kendilerinden olan edip ve füsahâyı çağırmaları kas-dediliyor.

 Elbette yaparmyacaksınız. Zira «Len» harfi, te'kid-i nefyi istikbal içindir ki, bu da Kur'ân-ı Kerîm'in ebediyyen bir benzerinin getirilemiyeceğine dair ayrı bir mu'cizedir.

Yakıtı insanlar ve taş olan ateşten bah­sediliyor. Âyette cehennem yakıtı olarak sözedilen taş, hangi taştır? Bel­le taşlaşmış karbon kütlesi kömürler olabilir. Ancak kömürler, gerek şum ağları, gerek bileşimlerindeki karbon miktarı yönünden birbirin-betiayr"'r!ar- Olu?'an e" eski olan taş kömürlerin ısıtma değeri de o nisne yüksektir. Ve belki nisbeti en yüksek olan taşlar kasdediliyor. Put­perestlerin   tapındıkları   taştan   mamul   putlar   da   olabilir.   Geniş   bilgi ayrıca Tahnm Sûresi 6. âyetin tefsîrine bakılması tavsiye olunur. Kur'ân'ın Tarifi kritiâinTvnn K®rîm'in Allah ^rafından indirilen bir kitap olduğunun ilmî yapmadan önce onun tarifini vermek konuyu daha iyi aydınlatır.

3 n: Allah tarafından Cibrîl-i Emîn   vasıtasıyla Hazret-i  Muhammed'e (A.S.) parça parça indirilen, mushaflarda yazılı olan ve Pey­gamber (A.S.)dan şüphe götürmiyen bir tevatürle naklolunan Kitab'ın adıdır.

Bu tarîf efradını cami', ağyarını mâni' olduğu için diğer semavî kitap­lar ve bilumum hadîsler buna girmemektedir. Ayrıca tilâveti nesholunan,

ahkâmi baki kalanı âyeti ile mütevatir derecesinde olmayan Ubey bin Kâ'b'ın  kıraati ve şöhret derecesinde sabit olan   İbn Mes'ûd'un kıraati bu tarifin dışında kalır.

Usûlculara göre, Kur'ân, nazım (söz dizimi) ve mananın tümünün is­midir. Ne yalnız nazım, ne de yalnız mana Kur'ân sayılır. Öyle ki biz an­cak manaya delâlet eden nazme Kur'ân diyebiliriz.

Sadece mananın Kur'ân olduğunu veya sayılacağını iddia edenler eksik değildir. İmam A'zam Ebû Hanîfe'nin mezhebinin de böyle olduğu­nu söylerler. Bu zayıf görüş ve rivayete dayanılarak, «Namazda, hiç bir özür yokken farsça kıraat caizdir» diye fetva verenler de olmuştur. Çün­kü onlara göre İmam A'zam nazm-ı Kur'ân'ı namazda bir rükün sayma­mış, sadece mana üzerinde durmuş ve farsça ibarenin nazım yerine ge­çeceğini söylemiştir. İmam Muhammed ile İmam Ebû Yûsuf'un da aciz hâlinde namazda başka dile terceme edilmiş kıraatin cevazına fetva ver­dikleri rivayet edilir.

Fakat rivayetler üzerinde yapılan ciddi tetkik ve araştırmalar neti­cesinde. İmam A'zam'ın bu sözünden rücû1 ettiği kesin olarak anlaşılmış­tır. Zira herhangi bir müctehidin hatâ yapmaması imkânsızdır. İmam A'zam'ın hatâ yaptığı ve birkaç meselede kendi görüşünden rücû1 ettiği rivayet yoluyla sabittir. Hem bu kadar kuvvetli deliller dururken zayıf ve aynı zamanda rücû' edilmiş bir kavi ile amel etmek doğru değildir. Biz bu zayıf rivayet ve görüşleri düşünmeden kabul edecek olursak üç büyük mahzurla karşı karşıya kalırız:

Ya Kur'ân'ın bütün usûlcularca kabul edilen tarifini ibtal etmek, 2— Ya da namazın kur'ân okumaksizm caiz olduğunu söylemek, 3— Her iki takdirde de Kur'ân'daki: «Onun benzeri bir sûre getirin,» âyetiyle ha­sımları acze düşürmeye yönelik emri me'lûf mananın hilâfına te'vîl etmek gerekir. O halde her üç takdir de mahzurludur. Çünkü Kelâmullah'ı tah­rife yol açmakta ve buna âdeta cevaz vermektedir.

Merhum Muallim Naci (M. 1850-1893) bu hususa temasla en uygun cevabı nazmen vermiştir:

Elfdz maanî için âyine-i sândır. Elfaza bakılmaz mı diyorlar, hezeyandır. Bir sönihanın olması hakkiyle mübeccel, Olmağla olur sebku müeddası mükemmel.

Kur'ân-ı Kerîm'in vahy-i ilâhî olduğuna hem lafzı, hem manası şa­hadet etmektedir. Başka delil aramaya ne hacet? Arapların belagat, ede­biyat, şiir ve hitabete karşı aşırı sevgisini kim inkâr edebilir? Her yi! mu­ayyen mevsimlerde «Ukaz» denilen yerde toplanırlar; şâirler ve edibler şiir ve hitabet yarışına katılırlardı. Orada, şiirin zirvesine çıkmış üstadlar hakemlik yapardı. Edebiyat Araplar arasında en meşhur ve sevilen bir meslek hâlini almıştı. Şüphesiz ki onlan edebiyat vadisine sürükleyen iki sebep vardı:

  önce, Arapların çoğu çölde bulunurlardı. Cöl yaşaytşı insanı dü­şünceye, bir sürü hayaller peşinde koşmaya, câhiliyet atıfetlerini dizi hâ­linde hatırlamaya çağırır ki bütün bu saydıklarımız şairliği, güzel söz söy­lemeyi ilham eder.

  Arapların   kabile   hayatı   övünmeye, düşmanlaşmaya, öcalmaya, aralıksız savaşlara pek uygun düşüyordu. Bunun için de kendi kabilesi­nin mevkiini yükseltecek, sânını, şerefini artıracak, hasım sayılan kabile­nin kıymetini sıfıra düşürecek yetenekli şâirlere çok ihtiyaç hissediliyor­du. O sebeple Araplar edebiyat ve şiire çok ihtimam gösterir, dâhi şâir­lerin, belîğ hatiplerin kıymetini bilir ve kadrini yüceltirlerdi.

Arabistan bu hava içindeyken Kur'ân-ı Kerîm halkın son derece ka­rışık ve ıztıraplarla dolu olan kalblerine yol bulmak için en fasîh bir söz ve en belîğ bir üslûp ve manayla indirildi. Arapları manen istilâ edebilmek için bu sahada onlardan daha kuvvetli olmak ve ediplerin, hatiplerin âciz ve zayıf olduklarını ilân etmek gerekiyordu. İşte Kur'ân bu evsaf ve bu özellikte gönderilmiştir.

İnsan yaratılışı icabı en büyük iftihar vesilesi saydığı, en iyi bir iş o arak kabul ettiği ve üstün bir himmetin eseri olarak gördüğü konuda yenilerek yardımsız ve zayıf kalacak olursa, derhal manevî yıprantılara

grar ve bu halet-i ruhiye içinde ümitsizlenmeye başlar.   Artık   bundan sonra pek az şey onu takviye edebilir.

de K^'an'mnUa«einddüs,iMe"bU?Ük ÖVSÜ kaynakları °'an ^at vadtolıım°™Ştı. Onların füMh«>OÜK^™?kln MUP kC"dlran başka bir âmil kal" tusaha ve bulegâsı. Kur'ân'ın fesahat ve belâğatini görünce yerlere kapanıp secde etmekten başka yol bulamamışlardı. O ka­dar ki, şâirlerin nefesi daralmış, dilieri tutulmuş, ilhamları kesilmiş ve be-lâğatlerinin tamamı kendi dalgaları arasında kaybolup gitmişti.

Kelâmüllah'ın benzeri bir sûre getiremiyeceklerini kesin bir hükme bağlayan şüphesiz ki Kur'ân'm kendisidir, beşer tarafından verilmiş bir hüküm değildir ve olamaz da. Çünkü akl-i selîm sahibi böyle şartlı bir id­diada bulunamaz. Öyle ki, az çok düşünebilen herkes, yeryüzünde ken­disi kadar kuvvetli, dirayetli kimselerin bulunduğuna inanır. O halde böy­le bir hüküm ancak Kelâm sıfatıyla muttasıf, ilmiyle her şeyi kapsayan ve her şeyden gereği gibi haberdar bulunan Allah'a yaraşır. O, bunu Haz-ret-i Muhammed'în (A.S.) diliyle ilân etmiş ve bir benzen daha getiri-lemiyecek özellikte olan Kur'ân'ı merhameten bütün insanlara gönder­miştir.

Ebû'l-Alâ el-Maarrî (M: 973-1057/H: 363-449) gibi müstehzi ve şaş­kın bir Arap hakîm ve şâirinin «el-Fusûl ve'l-Gayat» adlı eseri Kur'ân'a na­zire olarak gösterilmiş ve Kur'ân'm asırlardır mâbedlerde cilalandıktan sonra bu parlaklığı kazandığı ileri sürülerek Ebû'l-AIâ'nın da eseri asırlar sonra bu değer ve parlaklığa kavuşabilir, diye iddia edilmiştir. Fakat bu eser üzerinden dokuz asır gibi uzun bir zaman geçtiği halde, ilerlemek, parıldamak şöyle dursun büsbütün tazeliğini kaybetmiş ve okunmaz bir hâle gelmiştir. Allah'ın Resulünün buyurduğu gibi, «Kur'ân-ı Kerîm çok tekrarlanmakla eskimez ve onun acayipleri bitmez, tükenmez.» [154] Zira onun bu yüksek cazibesi Allah'tan gelmedir. Demir işledikçe ışıldar, Kur'ân tekrarlandıkça parıldar, ziya saçar. Te'siri her gün biraz daha art­makta ve her asra yeni yeni kapılar açmaktadır. Başka eserleri onunla kıyaslamak büyük bir hata ve safdillik olur. [155]

 

Kur'ân'ın Arapça İnmesi

 

Allah dillerin sımrıyla bağlı değildir; O her çeşit dilin, sözün ve keli­menin üstündedir. İnsanoğluna, anlaşıp hayatlarını düzenli ölçü ve bi­çimde sürdürebilmeleri için konuşma, uyum, anlaşma ve bağdaşma yete­neğini veren, ilk yarattığı insana eşyanın ismini öğreten O'dur.

Kur'ân'dan önceki kutsal sahifeler ve üç büyük kitap, hangi kabile veya millete gönderilmişse, onların dili üzerine indirilmiştir. Çünkü İlâhî Kelâm'dan maksat, insanların anlayıp amel etmesidir. Tevrat ve İncil'in ilk inen asıl nüshalarının İbranice olduğu bilinmekte, Âdem ile Şit Peygambere indirilen sahifelerin Süryanice olduğu sanılmaktadır. [156]

Allah'ın insanlara fizik ötesinden, diğer bir deyimle mekânsızhktan seslendiğini ve onlara o yüce âlemlerden haber gönderdiğini düşünürsek, son kitabın bütün milletler tarafından her çağda iyice anlaşılabilmesi, üzerinde geniş etüdler yapılabilmesi, ilmî araştırmalarla çağa ve çağın insanına hitap edebilmesi için çok zengin kabul edilen ve insan ruhunun, düşüncesinin bütün inceliklerini kelime kalıbına dökme özelliğine sahip bulunan Arapçayı niçin seçtiği rahatlıkla anlaşılır. Bir ilim adamının da dediği gibi, inen vahy-i ilâhîyi, cereyana -mecaz yollu- benzetirsek, Pey­gamber onun ampulü, dil d ampulün rengi sayılır. İnen cereyan ampulün rengine göre ışık verir. Arapçanın akıcılığına bir de ilâhî ahenk ve üslûp karışınca onun ne kadar çekici, okşayıcı, yürekleri yufkalaştırıcı, ruhları heyecandan heyecana sevkedici olduğu kendiliğinden ortaya çıkar. Böy­lece ilâhî olma vasfına yakışır bir ihtişam arzeder. Öyle ki manasını anla-mıyanlar bile bu lâhutî ahenk ve kudret karşısında kendilerinden geçer­ler. Ruhlar birer mıknatıs misâli o ahengi büyük bir iştiyakla kendine doğ­ru çeker, çektikçe zevk ve gıda alır.

Kur'ân'daki ilâhî düzen ve dizi ner türlü ölçünün üstünde bir mükem­mellik taşır. Arapçanın en fasihini konuşan Bedevîlerden biri Kur'ân âyet­lerini bilmediği halde hafızın AZİZÜN HAKÎM yerine AZİZÜN GÂFÛR oku­masında bir ahenksizliğin meydana geldiğini farketmiş ve hafızı uyarma ihtiyacını duymuş olması, Kur'ân'm ilâhî ahenk ve üslûbunun kesinlikle

diğerlerinden ayrıldığına ve benzerlik kabul etmediğine bir delil sayılmaz mı?

O nedenle Kur'ân ancak Kur'ân'dır, başka bir sözle kıyas edilemiye-cek kadar müstesna bir özellik taşımaktadır. [157]

 

Âyetler Arasında Bağlantı

 

Şanı yüce Allah tevhîd ve nübüvvetin öneminden ve bu ikisiyle ilgili mı ve mant.kî delîllerden bahsettikten sonra dönülecek günde kâfirlerin baâîı r-9'-rZC!bin Şİddetine dikkatleri çekti. 25. âyetle de tevhîd akidesine nanları h h' Muhammed'yye'ye, Kur'ân'm lâhutî olduğuna dosdoğru ina-nu nnLT SQadet yurduvla müideliyerek mutlak adalet sahibi olduğu­nu anlayabilen kalblere rahmet havas, estiriyor.

bahsettîkten   sonra jy'ler Mn va'dettiği,   hazırladığı  ıaı- kulakların duymadığı, gönüllerin idrâk edemediği- nî-metleri sıralamak âdet-i nahiyedendir.

İlk nazarda birkaç yıl küfr-ü tuğyanda bulunup kâfir olarak ölen bir insanın ebediyyen azap görmemesi hâtıra gelirse de, hakikat hiç de öyle değildir. Çünkü öncesi ve sonu oimıyan Allah'a karşı tuğyan etmek ve­ya O'nun indirdiği esasları red ve inkâr etmek en büyük bir cinayettir ki bunun cezası ancak ebedî bir azap olabilir.

Prof. Dr. Muhammed Hamidullah İslâm'a Giriş adlı eserinde bu konu­ya temas ederek aynen şöyle diyor: «Acaba cehennem kâfirler (inanmı-yanlar) için ebedî midir? İslâm din âlimlerinin bu husustaki reyleri birbi­rinden farklıdır. Onlardan büyük bir çoğunluk, bir Kur'ân âyetine istina­den Allah'ın, Allah'a inanmamak hâriç her suçu, her günahı afvedeceğini, fakat inanmiyanların cezasının Allah'ın lûtfu ile bir gün sona ereceği mü­talâasında bulunurlar. Bu âlimler bu mütalâalarını da Kur'ân'ın bâzı âyet­lerinden çıkarırlar.» (Nebe' Sûresi: 23. ayet tefsirine bak)

Böyle bir yorumda daha çok tasavvuf erbabı bulunmuştur. Nitekim Muhyiddin Arabî Fütuhat-i Mekkiyye adlı kitabının üçüncü cildinde bu anlamda fakat değişik bir ifadeyle konuya geniş yer vermiştir. [158]

 

Meali :

 

25— Dosdoğru imân edip iyi-yararli amellerde bulunanlara müjde ver ki, onlara altlarından ırmaklar akan Cennetler vardır. (Oraya girdik­leri zaman) kendilerine oradaki meyvadan ne kadar bir rızık verildiğinde, «bu daha önce de rızıklandığımız şeylerdendir» diyecekler. (Evet) onlara

/renk ve çeşit bakımından az da olsa dünyadaki veya kendilerine az önce sunulan meyvalara) benzer (fakat lezzet ve nefaset bakımından çok farklı ve üstün meyvalar) verilecek. Hem onlar için orada (dünyada kadınlara arız olan her türlü kusurlardan arınmış) tertemiz eşler vardır ve onlar ora­da ebedî kalıcılardır.

 

İlgili Hadîsler

 

«Cennet ırmakları misk tepelerinin veya misk dağlarının aitından kay­nayıp çıkar.» [159]

«(Cennettekilerden) birine (içinde yiyecek bulunan) tabak getirilir. Ondan bir miktar yedikten sonra başka bir tabak getirilir. O, bu, biraz önce bize verilen (değil mi)dir? der. Melekler: Sen ye de (bak). Renkleri birdir, fakat tat(ları) ayrıdır derler.» [160]

«Cennet ehli (cennet nimetlerinden) yerler, içerler (fakat) idrar ve dışkı yapmazlar. Sümkürmez ve tükürmezler. Nefes ile ilham olundukları gibi hamd ve teşbihle de ilham olunurlar. Yediklerinin tortusu (posa) ge­ğirmektir ve misk kokulu terdir.» [161]

Ebû Hüreyre (R.A.)den Resûlüllah (A.S.)ın şöyle buyurduğu rivayet olunmuştur:

Allah Teâlâ: «Sâlîh kullarım için Cennet'de hiçbir gözün görmedi­ği, hiçbir kulağın işitmediği ve hiçbir beşerin gönlünden geçirmediği bir takım nimetler hazırladım» buyurmuştur. [162]

 

İlmî Yönü

 

İmân ve amel, elektriğin ( + ) ve (—) yüklü iki teli gibidir. Biri diğersiz akım sağlayamaz ve ışık vermez. Her birinin elektrik yükü ve ışığı ken-iinde gizlidir. İmân amelle birleşince asıl semeresini verir. Amel de îmân-)irleşince asıl değerini kazanır. İmânı pozitif elektrik yüklü bir cisme, ıeli de negatif elektrik yüklü başka bir cisme benzetecek olursak, ci­mler birbirine dokundurulunca, elektrik akışkanı  iki cismin, çok yüklü undan az yüklü alanına akar ve arzulanan netice elde edilir, ışık ve-

rir. Yalnız «inandım» diyen ve fakat bir türlü amele yaklaşmayan kimse­nin kalbinde dış varlığıyla etrafını aydınlatmıyan bir nûr vardır. Amelle birleşmezse hep öyle kalır. Bunun içindir ki Eş'arîler «amel îmândan bir cüz'dür» demişlerdir. Kur'ân-ı Kerîm'de îmândan bahsedilince akabinde amelden söz edilir. İkisi birbirinden ayrılmayan ikizlerdir. Hem kâinatta her şey çift yaratılmıştır. İmânla amel bu ilâhî kanunun dışında düşünüle­mez. [163]

 

Ahlâkî Ve İçtimaî Yönü

 

Cennet ve cehennem ebediyete doğru uzanan hilkat ağacının mey-valı iki dalı, kâinat silsilesinin sonsuzluğa doğru akıp giden ırmaklarının döküldüğü iki büyük havuzdur. Cenâb-i Allah ibtilâ ve imtihan için bir çok hikmetlerle dolu şu âlemi yaratmak istedi. Haytr ve şerri birbirine karıştı­rarak, beşer aklı bunları birbirinden ayırsın diye imkân sahasına yerleş­tirdi. Âlemin bir gün yaratıldığı gibi, bir gün de değişmesini, tahavvüle uğ­ramasını irâde etti. Sonsuz gayeler için hayır ve şerri, iyilik ve kötülüğü karışık bir şekilde -cennet ve cehenneme tohum olmak üzere- kâinat tar­lasına serpti. Sonra da peygamber ve kitabı akla rehber olarak gönderdi.

O halde bu âlem insan için bir imtihan meydanı ve müsabaka stad­yumudur. Burada iyilikle kötülüğün birbirine karıştırılması, insanların tef-rîk kabiliyetini ölçmek, nâm ervahla, olgun ervahı tâyin etmek içindir. İmtihan müddeti bitince kâfirler şer ırmağının akıntısında cehennemi, mü'minler de hayır ırmağının akıntısında cenneti boylarlar.

Bunun içindir ki Allah kâfirlerin ebedî yurdundan bahsederken ora­nın yakıtının insanlarla taş olduğunu beyân ediyor ve mü'minleri de sonu gelmeyen ebedî saadet yurdu eennet ile müjdeliyor.

Ebedî saadet, imtihan alanında iyilikle kötülüğü birbirinden ayırmak­ta ve ruhu sonu gelmiyecek bir hayat için hazırlayıp olgunluk mertebesine yükseltmektedir. Bunun için de göklere ve yere bakıp Allah'ın mutlak te­razisinin ^adaletten başka bir şey tartmadığma akıl erdirmek ve hayatı bu adalet ölçülerine göre programa almak gerekir. [164]

 

Tasavvufî Yönü

 

Ası1 saadet zâtullah ve sıfatullah'ı bilmektedir. İnsan Allah'ı bildiği ve O'nun kudretini sezdiği nisbette mes'-uttur. Bu bilgi ve sezgiye sahip olan mü'min kulun ruhu âlem-i kudse çevrilmiş bir ayna gibidir. O âlemden aldığı ışığı iç varlığından dış varlı­ğına yansıtmasıyla mârifet-i Nahiyenin lezzetini bütün heyecanıyla tadar.

Fakat bununla beraber lezzet ve sürürün kemâlini bu dünyada ekte ede­mez. Çünkü bedenî ve nefsânî ilgiler buna engeldir. İlgi ve bağlar kopun-ca beden ara yerden kalkınca büyük saadet ve üstün gıpta hâsıl olma­ya başlar.

Hulâsa: Bütün ruhanî saadetlere insan öldükten sonra kavuşabilir. Ve o âlemde kendisine bir nîmet takdim edilince, bu, dünyada da bize rı-zık olarak verilmişti, der. Bu, âhirette hâsıl olacak nefsânî kemâlâtın dün­yada da mevcut olduğunu, ancak lezzet bakımından aralarında büyük farklar bulunduğunu ifâde eder. [165]

 

Tahliller

 

Beşşîr, emri, ya doğrudan doğruya Resûlüllah'a (A.S.), ya da Kur'ân'ı okuyan her rnüslümanadır. İkincisi daha uygun görülmüştür. [166]

(Vav) harfi ile, Kur'ân'a dosdoğru inanan kalbi ve yüzü pâk zümre­nin güzel hâli, küfür bataklığında kalan bedbaht güruhun kötü hâli üze­rine atıf yapılmıştır.

«Amel-i salih», Muaz bin Cebel'e.göre: Bilgisi, iyi niyete, sabır ve ih-iâsa dayanan her iş demektir.

 «Cennât», cennetin cem'idir. Cennetin İûgat mânâsı, için­de sık ve koyu gölge yapan ağaçlar ve gönül açıcı bitkîler bulunan bahçe demektir, İsim olarak, ebedî saadet yurduna delâlet eder. İbn Ab-bas (R.A.), yedi cennet olduğunu söyler ve isimlerini şöyle sıralar: Firdevs, Adn, Naîm, Dârü'l-hüld, Me'vâ, Dârü's-seiâm, İlliyyîn. Her cennette de ni­ce makam ve mertebeler vardır. [167]

 İbn   Abbas,    İbn    Mes'ûd   ve   diger bâzı sahabeye göre : Cennet ehline meyva getirilince, onlar ona ba­karlar da «Biz daha önce dünyada iken bununla rızıklanmıştık» derler. İbn Cerır et-Taberî de bu âyeti böyle tefsir etmiştir.

Ikrıme'ye göre: «Biz daha dün bunun benzeriyle rızıklandık,» derler.

vzâı ve İbn Ebî Kesîr'e göre : Cennette mü'minlere sunulan mey-arın renkleri bir, tatları ayrıdır. Bu sebeple cennet ehline meyvalar su-unca, «Biz daha biraz önce bununla rızıklandık!» derler. Melekler: «Hayır, bunların renkleri birdir, ama tat ve lezzetleri değişiktir,» derler.

Süfyan es-Sevrî'ye göre : Cennet meyvaiarı renk ve şekil itibariyle dünya meyvalarına benzerler.

İ'bn Abbas'a (R.A.) göre:   Kir   ve   cefâdan   temizdirler. Mücâhid'e göre : Hayız, dışkı, bevil, sümük ve tükürükten, meni ve çocuk doğurmaktan temizdirler. Katade'ye göre : Ezâ ve günahlardan temizdirler. İbn Cerîr'e göre : Hayızdan temizdirler.

«Hulûd»   aslında   uzun   süreli    devamlılıktır.

Bu mânâ ile ocak taşlarına «Havâlid» denilmiştir. «Te'bîd» ile kayıtlandı­ğı zaman, sonsuzluk ifâde eder. [168]

 

Âyetler Arasinda Bağlanti

 

Geçen âyetlerde temsilin bir kaç nev'ine yer verilerek inkarcı sapık­ların ve karıştırıcı münafıkların hâlinden ve hakka karşı menfî tutumla­rından bahsedilmişti. Bundan sonraki iki âyetle de temsilin hisse hitap et­tiği ve bu bakımdan halk üzerinde geniş te'sirler yapacağı ve esasında bu­nun bir imtihan olduğu akıl sahiplerine hatırlatılıyor.

Hem önemsiz şeylere küçük fakat kavranması kolay misaller, önem­li şeylere düşündürücü büyük misaller getirmek semavî kitapların uslû-bundandır. Hükemâ ve büleğânın sözlerinde de buna sık sık rastlanır.

Kur'ân-ı Kerîm'de de -halkın daha iyi anlayabilmesi için- bu üslûp tâkib edilmiştir. Câhillere göre ehemmiyetsiz sayılan bir misalin, erbab-ı kemâli derinden derine düşünmeye sevkettiği için büyük bir değer taşı­dığını unutmamak lâzımdır. [169]

 

Meali :

 

26— Allah şüphesiz ki bir sivrisineği ve ondan (hilkat ve san'at in­celiği bakımından) daha büyüğünü, (yapı itibariyle daha küçüğünü) mi­sâl getirmekten çekinmez. İmân edenlere gelince, onlar bunun Rabları tarafından hak olduğunu elbette bilirler. Küfre saplananlar ise, «Allah bu­nunla misâl olarak neyi murad etmiştir?» derler. (Allah) bununla (insan­ları imtihan ederek) bir çoğunu (bilgisizlikleri ve nankörlükleri yüzünden) şaşırtır. Bir çoğunu da (bilgili oldukları ve akıllarını hayra kullandıkları için) doğru yola iletir. (Fakat) bununla fâsıklardan başkasını şaşırtmaz.

27__ O fasıklar ki, Allah'ın (Elestu bi-Rabbiküm = Ben sizin Rabbıniz degıl miyim? hitabındaki veya semavî kitaplarda geleceği haber ve en son peygambere inanmaları hususundaki) ahdini tevsik ettikten son-

lâkî °2°rlar; Allah'm (biraraya getirilip) bitiştirilmesin i emrettiği (dinî, ah- keserler ve yeryüzünde fesat çıkarırlar. İşte zararda ilanlar ancak onlardır.

 

İniş Sebebi

 

İbn Abbas (R.A.), İbn Mes'ûd (R.A.) ve diğer bâzı sahabîlere göre: Cenâb-ı    Allah    münafıklar    hakkında                                          ve 17, 18. âyetlerle misal verdiğinde Medine'deki müna­fıklar, Peygamber'e ve Kur'ân'a iftirada bulunarak: «Allah bu gibi basit misalleri vermekten çok yücedir» dediler. Yahudiler: «Allah bu gibi de­ğersiz, âdi şeyleri anmaktan neyi murad ediyor?» diyerek Kelâmüilah'ı küçümsediler. Bâzı müşrikler de: «Bu gibi değersiz şeylerden bahseden bir tanrıya biz tapmayız» diye inatlarını bir kat daha artırdılar. Bunun üzerine 26, 27. âyetler indirildi.

Abdurrezzak Kemalüddîn bin Abdülganâim (H. 727/M. 1326) in İmam Katade'den yaptığı rivayete göre: Allah müşriklerin hâlini örümcek ve sineği misal vererek belirttiğinde, inkarcılar dediler ki: «Örümcek ve si­nek... İki değersiz şey, bunlar da ne oluyormuş ki Muhammed'în Tanrısı bunlardan bahsediyor!»

Bunun üzerine yukarıdaki âyetler inmiştir.

Rebî' bin Enes'den yapılan rivayete ve İbn Cerîr et-Taberî'nin beyâ­nına göre: Allah Teâlâ bu iki âyeti dünyaya misal olarak vermiş. Sivrisi­nek aç kaldığı zaman daha iyi uçar, doyunca zor hareket eder. Hallerine uygun getirilen misalden de anlaşılacağı gibi inkarcılar da dünyalığa iyi­ce dalıp tuğyanları artınca Allah hareketlerini keser de yeryüzünde on­ları perişan kılar.

İbn Cerîr et-Taberî böyle bir tefsirde bulunmakla beraber İbn Abbas ve İbn Mes'ûd'dan yapılan rivayeti ihtiyar ettiğini söyler. [170]

 

İlmî Yönü   {Kana susamış bir yaratık: sivrisinek).

 

Küfrün sarhoşluğuyJa gözleri dönen ve bu yüzden Allah'a dosdoğru inananların kanına susayan kâfirler bu konuda sivrisineğe benzetilmiştir. Ne uygun bir benzetme!

İnsanlığın en korkunç düşmanı, komünizm ile ateizmdir. Bu doktrinin kurtarıcı olduğuna inananlar amansız bir inkâr hastalığı mikrobunu etra­fa saçmakta ve girdikleri her topluluğu zehirlemeğe çalışmaktadırlar. Asr-ı saadette olduğu gibi bugün de yirminci asrın icap ve metodiarıyla beşeriyetin, bilhassa mü'minlerin huzurunu kaçıran bunlar icrâ-yi faaliyet etmektedirler.

Kur'ân-ı Kerim bunları sıtma sivrisineğine benzetmektedir. Şöyle ki: Sıtma sivrisineği (Anopheles maculipennis) yeryüzünde yaşayan en teh­likeli böcekler arasında geniş bir saha kaplamaktadır. Malarya adı veri­len ve insanlığın en korkunç düşmanlarından biri olan amansız hastalı­ğın te'sirlerini taşırlar. Bu hastalığı meydana getiren asalak tipten hay­vancıkların ömrü ikiye bölünmüş gibidir. Ömürlerinin bir bölümünü bu sivrisineğin vücudunda, geri kalan bölümünü de insan vücudunda geçi­rirler.

İşte komünistlerle ateistler de böyledir. Ömürlerinin bir bölümünü komünizm eğitim merkezlerinde, diğer bölümünü de mukaddes mefhum­ları, dinî akideleri altüst etmek, gönüllerdeki îmân ışığını söndürüp yeri­ne maddeyi yerleştirmek için insanların arasında geçirirler. Bunların az veya görünüşte zayıf olduğuna hiç bir zaman aldanmamak lâzım. Sivri­sinek de küçücük bir böcektir; fakat taşıdığı zehir ve soktuğu iğne hay­van derisini delecek kudrettedir.

Sivrisinek konduğu yüzeyde eğik olarak durur. Komünistle ateist de bulunduğu cemiyetin bünyesinde eğik durur.

Şurada bir hususa daha işaret etmek yerinde olur: İnsanları ısıran ve zehirliyen dişi sivrisineklerdir. Dinsizler de böyledir; kadını bir ifsat meta'i olarak hazırlar ve şehvete hitap eden, aklı perdeleyen bu varlığı her türlü neşir ve eğitim vasıtalarıyla insanlar arasına sevkederler.

Allah ne güzel misal veriyor! [171]

 

Ahlâkî Ve İçtimaî Yönü

 

Kur'ân'a ve onu tebliğ eden Hazret-i Muhammed'e (A.S.) bir türlü inanmıyan ve inanmak istemiyen kalbi kara bir sürü müşrik ve münafık­lar, Allah'ın Kur'ân'da büyük hikmetler, ilmî ve ahlâkî gerçekler taşıyan misallere yer vermesini, özellikle kâfirlerin tutum ve hallerine uygun ola-ak örümcek ve sinekten bahsetmesini yererek İslâm dininin kadrini dü­şürmeğe, Kelâmüllah'a nakîse getirmeğe bir delîl ve şahit saydılar ve durmadan bu konuda şüphe havasını estirmeğe başladılar. «Bu gibi ba­sit \eo kadar âdi misaller Allah'dan nasıl sâdır olabilir? Biz bunu O'nun yüceliğine yakıştıramayız», dediler.

Bu münâflklarm îmân kafasına karşı giriştikleri hamlenin bir tara-imân '. !lâhî hikmetleri üstün bir misalle açıklıyarak mü'minlerin  mini artırdl ve aynı zamanda onların hamlesini de zararsız hâ-ıe yetirdi.

Allah bir sivrisineği ve onun üstünde daha küçük, fakat ilâhî san'atın inceliğini belirtmekte daha büyük bir böceği misal getirmekten çekinmez. Çünkü O, küçücük varlıkların da, büyük varlıkların da Rabbisidir. Sineği de fili de yaratan O'dur. Sineğin yaratılışındaki ilâhî mu'cize ne ise, filin de, yaratılmasındaki mu'cize odur. Bu mu'cize fiziko-şimik kanunlarla bir türlü izah edilemiyen hayat mucizesidir ki onun muğlak sırrını Allah'dan başka kimse bilmez.

Demek ki, misalde olan ibret, hacim ve şekilde değildir. Misaller ten-vîr ve tebsîr edevatıdır. Akledip düşünebilen bir topluluk için ilâhî misal­lerde ne büyük hikmetler vardır. Her şeyden önce lüzumlu bir imtihandır. Aklını kullanan hakikî mü'minler bu misallerin Allah'tan olduğunu bilirler. [172]

 

İtikadî Yönü

 

Dinden idlâl etmenin lügatçe mânâsı: Dini terketmeye çağırmak ve dini her vesîleyle gözden düşürmeye çalışmaktır. Allah'ın Kur'ân'da şeytana ve Rr'avn'a izafe ettiği «Fir'avn, kavmini (doğru yoldan)  saptırdı ve onlara (bir türlü)  doğru  yolu  göstermedi.»«şüphesiz ki o, apaçık saptırıcı bir düşmandır.» idlâl bunu ifâde eder.

İdlâl'ı bu mânâyla Allah'a izafe etmek caiz değildir. Çünkü Allah ne insanları küfre ve sapıklığa çağırır, ne de onları bu yola tahrik eder. Bi­lâkis bundan men'eder ve dinlemeyerek inat edenler için acıklı bir azabı va'deder.

Bu bakımdan icmâa göre de: Kur'ân'da Allah'a izafe olunan idlâl'ı zahiri üzerine hamledip mânâlandırmak asla doğru olmaz. Te'vîl etmek lâzımdır. Cebriyye ve Kaderiyye bu nisbeti, «Allah küfrü ve dalâleti on^ larda yaratmış ve böylece onları îmândan men'ederek onlarla îmân ara­sına bir perde germiştir» şeklinde te'vîl etmişlerdir. Mu'tezileye göre: Bu te'vîl ne lügatin aslıyla, ne de aklî delâletle bağdaşabilir. Zira bir kimseyi bir yoldan cebren men'etmeğe (adallehu) denilmez de (menaâhu) denilir. Sonra Allah iblis ile Fir'âvnJı «idlâi edicilikle» vasıflandırıyor ki ne iblis, ne de Fir'âvn dalâletin yaratıcılarıdır.

Aklî yönden bağdaşamadığına gelince, Allah'ın hem dalâleti insan­larda yaratması, sonra da onu îmân ile mükellef kılması iki zıddı cem'edip teklifte bulunması demektir ki, bu, zulüm ve adaletsizliğin tâ kendisi ol­muş olur.

O halde «idlâl» Allah'a nisbet edildiği yerlerde «ibtHâ» ve «imtihan», «tenkil» ve «ukubat» ile te'vîl olunur. Diğer bir görüşe göre «idlâl», dalâ­letle adlandırma, demektir veya «dalâl» ile «idlâl» azap ve ta'zîb, demek­tir. Ayrıca «ibtâi» ve «ihlâk» mânâlarında da kullanılmıştır. [173]

 

Tasavvufî Yönü

 

Hakk'ı inkâr eden bir kâfir ve sapık, Allah katında bir sivrisinekten daha değersiz ve daha aşağıdır. Çünkü sivrisinek ne için yaratılmışsa, onu aksatmadan yapmakta ve ölünceye kadar bunu terketmemektedir. Kâfir ve münafık ise, yaratıldığı gayenin hilâfına hareket eder, bulunduğu mertebe-i insaniyenin mihveri dışına çıkar.

Allah'ın verdiği misalleri küçümseyen câhillere «fâsikîn» deniliyor. Çünkü onlar kalb makamından nefs makamına inmişler; Rahmân'a itaati bırakıp şeytana uymuşlardır. O kadar ki Allah'ın «Elestü bi-Rabblküm» hitabına verdikleri müsbet cevabı ve bu cevabın taşıdığı ahdi bozmuş­lardır.

Bu sebeple beşeriyetin hayat muvazenesini altüst etmeğe âlet ol­muşlar, ebediyete uzanan nûrânî cevherleri, fâni zulmetler içinde yitirme bedbahtlığına düşmüşlerdir. [174]

 

Tahliller

 

 fiili, İbn Kesîr'e göre, «lâ-yestenkifu = çekinmez» mâ-"înâsına; Medârik'e göre, «terketmez» manasınadır. Çünkü terk, ha­yanın levazımındandır. Hayanın asıl mânâsı, kötü bir şeyi -yerilir korku­suyla- yapmaktan vazgeçmektir. Diğer bir tarifle: Nefsin sıkılmasıyla yüz­de beliren kızartı demektir. O halde haya, kötülüğe cür'et ile hacalet arasında ortalama bir haslet-i hasenedir.

Bu mânâyla hayanın Allah'a nisbeti asla doğru değildir. Bununla be­raber nisbet edilmiştir.  Çünkü, temsili terketmeye  başlıca  sebep  haya )labıhr. Haya ise Allah hakkında muhaldir. O halde temsili terke bir se-ep yoktur. Bunun için «Lâ-yetrükü» değiİ de «lâ-yestahyi» buyurulmuş-

inkârı caiz olmayan zihin hâricinde sübût bulmuş şey demektir.

Cehlin   sapıklığa,   ilmin   doğruya ve iyiye yo' açacağın! beyân eder.

Fösîk, îmân sınırından dışarı çıkan kimsenin sıfatıdır. Şeriâtîe ise, büyük günah işlemekle ilâhî emirden dışarı çıkan kimse demektir. Bunun üç derecesi var: Büyük günahları hoş görmediği halde bâzan onu iş­ler... Günahın büyüklüğüne aldırış etmeden işlenmesini i'tiyad edi­nir... Tasvîb ederek onu işler...

Üçüncü derecede bulunan kimse imândan sıyrılır, küfür kaftanına bü­rünür. Asıl tehlikeli olanı da budur. [175]

Darb, bir şeyi diğer bir şeye vurmak manasınadır. Burada «Darb-ı mesel» terkibi, mesel (misal} getirmek, mânâsında kullanılır. [176]

 

Âyetler Arasında  Bağlantı

 

Sânı yüce Allah varlığıyla, birliğiyle ilgili delilleri, Hazret-i Muhammed'-in (A.S.) risâletine, dönülecek günün hak ve gerçek olduğuna dair hüc­cetleri vecîz bir üslûpla bir bir beyân ettikten sonra, bütün mükellefleri (ergenlik çağına girmiş insanları) kapsayan büyük nimetlerinden bahse­diyor ve bunca delâil ve belgeler karşısında küfre sapıp, saplanmanın hayret uyandırıcı bir hal olduğunu, hele aki-i selîmle asiâ bağdaşamıyacağını hatırlatarak      buyuruyor. [177]

 

Meali :

 

28—  Allah'ı nasıl inkâr edersiniz?! Halbuki siz ölüler (gibi) idiniz de O sizi diriltti. Sonra sizi yine öldürecek, sonra tekrar diriltecek. Sonra da (âhirette) yalnız O'na döndürüleceksiniz.

29—  Yeryüzündeki bütün şeyleri sizin yararınıza yaratan, sonra gök­yüzüne iradesiyle, saltanatıyla yönelip onları yedi gök hâlinde sağlam bir (sistem ve) düzene koyan O'dur. O her şeyi hakkıyla bilendir.

 

İlgili Hadîsler

 

Allah Teâlâ buyurdu ki. «Âdemoğlu beni yalanlamak istedi. Halbuki bu hakkı değildir, ona asla yaraşmaz. Âdemoğlu bana küfrediyor, noksan fâmlf nâdA,!dİyor' Bu da hakkl deÖtoHr» ona yakışmaz. Onun beni yalan-amasi: «Allah İlk defa beni yarattığı gibi, öldükten sonra da tekrar di-"trnege kadir değildir» demesidir. Halbuki, ilk yaratılış tekrar diriltmek­ten daha kolay değildir.

Bana küfretmesî ("oksan sıfatlarla beni vasıflandırması): «Allah evlat edindi    demesidi  Halbuki ben her türlü  

kendisine m"htaç olduğu tek bir mabudum ki, doğurmadım, adım, hiç bir şey bana denk ve benzer olmadı ve olamaz da.» [178]

Diğer bir hadiste yerin ve göklerin tam bîr düzen içinde yaratıldığı  belirtilerek buyuruyorki.

«Cenâb-ı Allah toprağı (yerküreyi) cumartesi günü yarattı., Ondaki dağları pazar günü yarattı. Ağaçları pazartesi günü yarattı. Mekruh şey­leri salı günü yarattı. Nuru, çarşamba günü yarattı ve perşembe günü de yeryüzünde yürüyen ve hareket eden hayvanları yarattı. Âdem'i de cuma günü İkindiden sonra cuma saatlarından en son saatte yani ikindiyle ak­şam arasında yarattı.» [179]

Açıklama : Hadîste belirtilen her gün, süresi çok uzun olan bir dö­neme eşittir. Çünkü Kur'ân'da «yevm» tâbirinden çoğu yerde bu mâ­na kasdedilmiştir. [180]

 

İlmî Yönü

 

Ölü iken dirilmek, sonra yine ölmek ve sonra yine dirilmek ve hakikî bir hayata kavuşmak, bize neleri ilham ediyor?

Âyet, insanların henüz belirgin bir hayata ulaşmadan önce ölü olduk­larını söyler. Ölüm bir hayatın sona ermesiyle vuku bulacağına göre ilk hayat diye bir Kaaeme var mıdır? Varsa bunun keyfiyeti tesbit edilebilmiş midir?

Ceninin oluştuğu nutfenin, alınan gıdalardan, meydana geldiğinde, bu gıdaların da menşeinin topraktan çıkan ürünler olduğunda din ile ilim müttefiktir. İnsanın bu ilk hâli ölü bir devredir. Demek ki ölmek, tamamerf yok olmak demek değildir. İnsan için ebedileşme doğrultusunda tekâmü-ie doğru atılan adımlardan biridir.

Ölü bir vaziyette olan insanın ilk devresi, eşsiz bir kudretin varlığına kuvvetli delillerden biridir. İnsanî ve hayvanı ruhun bu canlı madde (sper­ma, pıhtılaşmış kan ve nihayet et parçası) içine girmesiyle yarı bir hayat başlar. Buna «Ölümden dirime gerçek intikal» denir. Rûh bu canlı madde­nin içinde bulunmakla beraber -diyebiliriz ki- zaman ve mekânın dışında­dır. O kadar ki ilmî salahiyetin ulaşamiyacağı ve tesbit edemiyeceği bir mertebe ve niteliktedir. Elimizde onun varlığını ve keyfiyetini tesbit edecek hiçbir âlet ve vasıtamız da yoktur. Sadece dinin verdiği ipuçları ve ruhun kendi tezahürleri vardır.

Ve yine ruhun canlı maddeden ayrılmasıyla ikinci, fakat daha başka bir ölüm başlar. Ancak din burada ölümü ilimden daha ayrı ve daha do­yurucu bir şekilde tefsîr eder. Ölüm -az yukarıda da belirttiğimiz gibi- bir

son değil, ölümsüz bir hayata başlangıçtır; insan için zarurî bir tekâmül­dür. Rûh bedenle beraber dağılacak yerde; yükselmeğe devam eder ve şahsiyetini kaybetmeden Allah'a ulaşır. Allah'a ulaşılan sahanın eşiğini geçmeğe muvaffak olan mutasavvıflar daha bu dünyada iken Allah'ın ce­mâl sıfatına nail olmuşlar ve Allah'a lâyık kul olanlara ölümden sonra bahşedeceği -tarif edilmesi imkânsız- sevinci duymuşlardır.

Bedenle kaynaştırılan rûh, ondan nasıl ayrılabilir ve ebediyen on­dan uzak kalabilir mî? Buna cevap verebilmek için önce ruhun ebediliği­ne inanmak lâzımdır. Din bu konuda mü'minleri tatmin edecek kadar et­raflı bilgi vermiştir. Bunun yanısıra ilmin de bize verdiği bir ipucu vardır: Elektrik ampulünün içindeki tungsten telinin etrafa yaydığı ışığı tekmil eden fotonlar lambanın dışına fırlayarak boşlukta bitmiyecek bir seyaha-ta girişirler. Lamba söndüğü vakit etrafa yaydığı fotonlar yok olmaz. Ast­ronomlar bundan belki 400 milyon ışık senesi evvel sönmüş olan yıldız­lardan gelen fotonların negatiflerini tesbit etmişlerdir. Böylece maddeden ayrılan ruhun sonsuzlukta ilerlemeğe devam ettiğine inanmak daha mâ­kul olmaz mı?

Tekrar dirilme, canlı maddeyle kaynaşan ve asıl onunla zevkli bir hayat sürebilen ruhun ilâhî emirle tekrar maddeye dönmesiyle mümkün­dür. Canlı maddenin çürüyüp şekil değiştirmesinden sonra tekrar ilk ya­ratılış gibi ilâhî irâdeyle eski şekline -son derece mukavim olarak- bürün-mesi, ilk yaratılışından daha zor olmasa gerek. O halde inkâr etmek bü­yük bir şaşkınlıktır.

«Yeryüzündeki bütün şeyleri sîzin yararınıza yaratan, sonra gökyü­züne iradesiyle, saltanatıyla yönelip onları yedi gök halinde sağlam bir (sistem ve) düzene koyan O'dur.» Bahsedilen bu yedi semâdan murat ne­dir? Eski ve yeni müfessirler çeşitli ihtimaller yürütmüşler. Bâzıları gü­neş sistemi olduğunu söyler. Muhyiddîn Arabî de aynı kanaattedir. Bugün astronomların keşfettiğine göre güneş sistemi, güneş ve dokuz gezegenden meydana gelmiştir. Biz bunların her birini Kur'ân-ı Kerîm'in tabiriyle bir semâ (gök) kabul edecek olursak, yedi gök değil de dokuz < olması gerekir. Ancak dünya (üzerinde yaşadığımız için) ve bir de

lerkür'ü (güneşe çok yakın ve en küçük gezegen olduğu için) çıkaracak olursak, ne derece isabetli bir tefsîr yapmış oluruz?... Zira kâinat o kadar

uyüktür ki, güneş sistemi gibi nice sistemler vardır. O halde ikinci bir h-|im!fe\vedi 9°kten maksat, sayılmıyacak kadar çok yıldızın, kümeler

alinde bir araya getirilerek   « g a I e k s i »  adı verilen yedi grup mudur?

stronomide bu yedi grup yıldız şu isimlerle belirtilmiştir: Büyük ma-1 Nebula'sı, Duman halkası {Saka takım yıldızı), Spiral Galeksi (Başak takım yıldızı), Andromeda Nebula'sı, Güneş sistemi, Samanyolu, 7— Herkül yıldızlar kümesi.

Kimbilir, ilim ileride daha ne mesafeler kat'edecek ve Kur'ân-ı Ke-rîm'i daha iyi tefsir etmek için ne kapılar açacaktır? Mülk sûresi 5. âyet­te : «And olsun ki biz, Dünya semâsını (veya en yakın semâyı) kandillerle süsledik.» buyuruluyor. Bu, üzerinde durulmaya değer bir ipucudur. Âye­tin açık delâletine bakılınca görülebilen yıldızların ve sistemlerin dünya semâsı veya en yakın semâ olduğu, Onun ötesinde altı semâ daha bulun­duğu anlaşılıyor.

«Allah her şeyi hakkıyla bilendir.»

İmam Gazali bu konuda kelâmcıların görüşünü şöyle belirtmiştir; Var olan şeyler ya kadîm veya hadistir {sonradan olmadır). Allah ve sı­fatları kadîm (öncesiz), geri kalan şeyler hadîs (sonradan olma)dir. Ha­dis olan şeyler Allah'ın iradesiyle hadis olmuşlardır, murîd muradı, (irâde ettiği şeyi) bilir.

İbn Sina'nın : «Allah maddeden münezzehtir, sırf akıldır, o halde mâ­kuller ona acıktır» demesi uygun değildir. Zira aklın mânâsının kendi ken­dini idrâk etmek olduğu kabul edilse bile, maddeden münezzeh olmanın akla delâlet ettiği kıyasın öncülerinden çıkmamaktadır. Filozofların iddia­ları şartlı önermeye çevrilebilir: Eğer bir şey maddede ise eşyayı idrâk etmez; maddede değildir, o halde eşyayı idrâk eder. Bu istisna, öncülün karşıtının istisnasıdır. Halbuki onun karşıtının istisnası ittifakla elde edi­len bir sonuç değildir.» [181]

 

Ahlâkî Ve İçtimaî Yönü

 

Allah'ın sonsuz kudret ve rahmetinin tecellisiyle hayat lutfuna erişen şuurlu bir varlık nasıl O'nu inkâr edebilir? İlk yaratılışını inkâr edemiyen insan, ikinci yaratılışını neden inkâra kalkışır? Hayret edilecek şey!

İşte kısa bir âyetle hayat deften açılıyor ve duruluyor. Ruha konak olan beden Rahmânî kudretin kabzesinde can verip ilk geldiği yere inti­kal ediyor. Sonra tekrar dirilip Rûh ile birlikte Allah'a bir dönüş yapıyor.

Bu tarz bir itikat, ferdi ısiâh etmekle beraber, cemiyeti hak ve ada­let ölçülerine uygun bir temel üzerine oturtur.

Doğumdan huzurullaha varıncaya kadar birkaç merhaleden geçen insan, aslında kâinatın sırrı ve merkezidir. Yeryüzünde olan, göklerden inan her şey insan için yaratılmış ve onun emrine sevkedilmiştir. Çünkü o "bütün varlıklar arasında en  muhtar olanı, yâni irâdesini  kullanabilen­dir Onun bitki ve hayvana üstünlüğü buradan gelir. Bundan dolayı insan şahsî tecrübe ve bilgisi yardımıyla- kendisine ve çevresine te'sir edebilir. İlâhî nîmetin bolluğu ve sonu gelmiyen azameti karşısında kendine gele­rek mutlak bir düzen içinde bulunduğunu idrâk edebilir.   Cenâb-ı   Hak, insanın bu idrâk melekesine bir kapı açmak ve ilâhî nurundan ona bir ışık tutmak için onun hissine ve aklına seslenerek en büyük nîmetlerin-den bahsediyor ve her birisinin -anlayabilenler için- başhbaşına bir delîl olduğunu bilhassa hatırlatıyor. Yeryüzündeki her şeyin insanın faydalan­ması için yaratıldığını belirterek hiss-i selîmi harekete getiriyor. Ölü iken dirilttiğini, sonra   tekrar   öldüreceğini, sonra tekrar   dirilteceğini   beyân edip, aklın îmândan ışık alarak Halik (Yaratan)a yol bulmasını parlak bir ifâdeyle telkîn ediyor. Göğe yönelerek yedi gök hâlinde onları düzenledi­ğini bildiriyor; aklın ilimle elele verip kâinatın hakikî sahibini tanımasını ve O'nu inkâra kalkışıp küfrân-i nimette bulunmamasını tenbîh ediyor.

Aksi halde nîmetin büyüklüğü, nimete erişenin günahının büyüklüğü­nü icap ettirir.

O halde nîmetin verdiği geçici zevkle ebedî zevki unutmamak, İki dünya mutluluğuna yol açar. Zira geçici zevke dalıp nereden geldiğini,, niçin gönderildiğini unutmak hissi köreltir, aklı perdeler; imânla akıl, ilim­le akıl arasındaki manevî bağları koparır. Bu takdirde de insana üstünlük vasfını veren irâde kötüye kullanılmış olur ki bu hal insanı, insanlık mer­tebesinden düşürür ve bayağılaştırır.

Bunun içindir kî, ilgili âyette insanların aklına ve idrakine seslenile­rek şöyle bir hatırlatmada bulunuluyor: «Bunca nîmetler ve açık belge­ler karşısında Yaradan'ı nasıl inkâr edebilirsiniz? Çünkü size irâde, hiss-i selim, ve akl-i selîm verilmiştir.» [182]

 

Tasavvufî Yönü

 

Allah’ı nasıl inkar edip ara yere kesif perdeler girmesini  istersiniz? Halbuki siz babalarınızın sulbunda ölüler idiniz. Ni-;ın halk ile Hâlik'in varlığına istidlal etmiyorsunuz? Aklınız bu kadar kö-reimış midir? Sonra O sizi tabii bir ölümle öldürecek, sonra tekrar diriltip, adâIet-i nahiyesini gösterecek. Sonra siz mücâzat için O'na döndürü­leceksiniz.

O öyle bir yaratandır ki’süfli" cihette unsurlar iminin hepsini sizin Y°rat.hş,nErn  mebdei  de o   âlemdendir.   Sonra   Allah mutlak bir düzenleyici olarak ulvî cihete yöneldi. Onu, bilindiği ve müşa­hede edildiği gibi yedi gök yaptı. Sekiz ve dokuzuncusu, Arş ile Kürsü'-dür. [183]

Hakikatte ise sufiî cihet, cismânybedenler ve uzuvlar) âlemidir. Süf-lî oluşu, ruhanî âleme nîsbetledir. (:j ) «sümme», yaratmak ile emir ara­sındaki farklılığı beyân içindir. Yedi gök olarak düzenlemesinin ikinci bir mânâsı, rûhânî âlemin mertebelerine işarettir. Birincisi; Arızî olan me-lekût âlemidir ki nefsanî kuvvet ve cinler bu âleme dâhildir, ikincisi: Ne­fis âlemi, üçüncüsü : Kalb âlemi, dördüncüsü : Akıl âlemi, beşincisi: Sır âlemi, altıncısı: Rûh âlemi, yedincisi: Hıfâ âlemidir (ki bu, ruhî sırdır, kal-bî sır değildir). [184]

 

Tahlîller

 

«Keyfe» kelimesi burada, içinde inkâr ve taaccüb mâ­nâsını taşıyan istihbarı ifâde eder. [185]

 «Leküm» sizin için, menfaatiniz için, demektir. İradesiyle, saltanatıyla göğe yöneldi. İstivâ'nın

aslı, düzeltmeyi taleb etmek, kısım ve parçaları düzeltip doğrultmaktır. Fahreddin Râzî'ye göre: Arap kelâmında «İstiva», İntisab veya İstivlâ mânâsına gelir. İstiva bu mânâyla cisimlere sıfat olur. O halde Allah hakkında bu mânâyla kullanılması caiz değildir; te'vîle muhtaçtır. «Kasd» ve «irâde»yle yorumlanıp mânâ verilebilir.

«Sümme» ulvî âlemle süflî âlem arasındaki büyük farkı be­lirtmek içindir. İki yönelme arasındaki zaman ölçüsünü bildirmek için de­ğildir. Bu itibarla yer göklerden önce yaratılmıştır, denilemez. Ama «süm-me»yi bu iki kasd arasındaki zaman farkına işaretle tefsir edenler de vardır.

Cümlesindeki (b) harfi, ilsâk içindir. Bu, il­min malûmattan ayrılmadığına işarettir. [186]

 

Âyetler Arasında Bağlantı

 

Cenâb-ı Hak, 28 ve 29. âyetlerle iki büyük nimetinden bahsederek, beşer aklına ışık tutacak mahiyette belgeler getirdi ve o belgeler karşı­sında Allah'ı inkâr etmenin hayreti mucîp bir basîretsizlik olduğuna dik­kati çekti. Şimdi otuzuncu âyetle de üçüncü büyük nîmetini kaydederek, Âdem'in yaratılışını, ilâhî ikrama mazhar kılındığını ve bu mazhariyet için­de meleklerden üstün tutulduğunu, o kadar ki meleklerin ona secde et­mekle emrolunduklarını ve bu büyük nimetin sâdece Âdem'e değil, onun zürriyetinden sâlih olanlara da şâmil olduğunu hatırlatıyor.

Âyette diğer mühim bir noktaya işaret edilerek, Âdem'in, yaratılma­dan önce -şerefine uygun- Mele-i a'lâ'da, Melekût âlemi'nde anıldığı ve yeryüzüne halîfe olarak gönderileceği meleklere müjdelendiği «iz» keli­mesiyle ifâde ediliyor.

Ayrıca bu âyetle geçen âyetler arasında iki bağlantı daha var:

  Geçen âyetlerle canlı varlıkların karargâhı olan yeryüzünden ve göklerden bahsedilmişti. Bu âyetle, o karargâhın sahipleri olan insan ve meleklerin mevkiine ve mertebesine işaret ediliyor.

  Geçen âyetlerde hılkattan maksat beşer olduğu ve Halik (Yara-tan)ın katında insanın kayda değer bir mevkii buiunduğu belirtilmiştir. Bu âyette ise, insanın bütün varlık alemindeki mahlûkata faik olduğu izah ediliyor ve anoak insanın bir baş olma ihtirası onu bozgunculuk yapma­ğa ve haksız yere kan dökmeğe sevk ettiğine ve edeceğine temas edile­rek onlardan bir kısmının nefis karanlığında kalacağına işaret buyurulu-yor. [187]

 

Meali :

 

30__Rabbin (ezelî irâdesi Âdem'i var kılmayı mürad ettiğinde) me­leklere: «Ben yeryüzünde mutlaka (emirlerimi yerine getirecek, Benim adı­ma konuşacak) bir halîfe var kılacağım» demişti. (Melekler de) «Orada fesat çıkaracak, kanlar dökecek kimse mi yaratacaksın?! Oysa biz Seni hamdinle tesbîh ve Seni takdîs ediyoruz» demişlerdi. (Allah), «Şüphesiz ki Benîm bildiğimi siz bilmezsiniz» demişti.

 

İlgili Hadîsler

 

(Allah) Âdem'i yeryüzünün her tarafından aldığı bir avuç (toprak)tan yarattı. Bu bakımdan âdemoğulları yeryüzünün (rengine ve bâzı özellik­lerine) göre (renk ve huy alıp) geldiler. Kimi kızıl, beyaz ve siyah, kimi bu renkler arasında (bir renk) ve üzüntüsüz (hoş tabiatlı), üzüntülü (sert ta­biatlı), kimi iyi, kimi kötü (huylarla mücehhez). [188]

«Allah Teâlâ Âdem Peygamberi -boyu altmış zira' uzunluğunda- ya­rattı. Sonra ona: «Git de meleklerden şu bir gruba selâm ver ve sana na­sıl saygı İle mukabelede bulunacaklarını iyice dinle! Çünkü o saygı ve se­lâm hem senin, hem de zürriyetinin selâm ve saygısıdır» buyurdu. Bunun üzerine Âdem (A.S.) o meleklere : «es-Selâmu aleyküm!» dedi. Onlar da: «Ve aleyke's-selâm ve rahmetü'llahi» dediler. «Rahmetü'llahi»yî ilâve et­tiler. Cennete girecek olan herkes Âdem'in sureti üzere (yani altmış zira' uzunluğunda) girecek. Ve halk Âdem'den bu yana hep küçülmektedir, (kı­salmaktadır).» [189]

Cenâb-ı Peygamber (A.S.) meleklerin tesbîh ve takdisine temasla bu­yuruyor ki:

«Benim gördüğümü siz görmüyorsunuz, işittiğimi işitmiyorsunuz! Gök (yükünün ağırlığından) ıhlayarak seslendi ve hakkıdır onun ıhlamak. On­da dört parmak kadar bir yer yok ki bir melek orada alnını koyup Allah'a secde etmiş olmasın.» [190]

Ayrıca meleklerin teşbihine işaretle buyuruluyor ki:

«Resûlüllah (A.S.)dan :

—  Hangi söz daha üstündür? diye soruldu. Buyurdu ki:

—  «Allah'ın kendi melekleri ve kulları için seçip beğendiği «Sübhâ-nellehi ve bi-hamdihi»sözü...» [191]

 

İlmî   Yönü

 

Âdem (A.S.), yeryüzünde üstün bir varlık olarak inanan, değerlendi­ren, uzvî hayatını aşan ve kendi arzularına mukavemet eden, etrafına de­ğerler, kaideler, gaye ve vasıtalardan ibaret bir âlem meydana getiren, kendi kendini -aldığı vahiy ve ilhamla- kemâle erdiren insanların ilkidir,. Bu kadar manevî değerlere sahip olan insanı hayvana bağlamak, en ha­fif tabiriyle hayvanlaşmak demektir. Âdem (A.S.), hayvanın tekâmül etmiş şekli değildir. Az yukarıda da belirttiğimiz gibi, materyalistlerin bunun ak­sine olan iddiaları artık bütün bütün değerini kaybetmiştir. Marx'ın ze-, hirli görüşleri, Charles Darvvin'in varsayımları çürütülmüş, Allah'ın buyur­duğu gibi Âdem yeryüzünde bir halîfe olarak var kılınmış ve ona her şe­yin ismi, sıfatı, özellikleri öğretilmiştir.

O halde yeryüzünde ilâhî kemâlata mazhar olmuş ve Ebü'l-beşer (be­şerin ilk babası) unvanını almış ilk insan mükemmel olarak yaratılmış ve ilahı tâlimle bir çok bilgilerle teçhiz edilmiştir. Tarihî Maddeciliğe Reddi­yede de işaret edildiği gibi «insan, değerler yaratan ve keşfeden ve bu maliyetini ilkel içgüdülerine karşı mukavemetle,   kendi   kendini   kurban ederek gerçekleştiren üstün bir varlıktır. Bu üstünlük Âdem'le (A.S.) baş-ı kıyamete kadar devam eder.»

İnsan hayvandan yalnız manevî varlığı olduğu için değil, bedeni ve 9' eşya ile- birlikte tamamen farklı ve yeni bir   bütün   olduğu için ayrılıyor. İnsan âlet yapan hayvan değil, değerler vücuda getiren ve bu yüzden maddî ve manevî bütünlüğü ile varlık âleminde yeni bir varlık derecesi teşkil eden mevcuttur.»

Demek ki, Ulvî meşîet (ilâhî irâde) henüz kirlenmemiş bu yepyeni kâinatı bütün tezyinatıyla, yeryüzünün dizginini taşıdığı bütün hazineie-riyle ilk yarattığı Âdem'e (A.S.) ve onun nesline teslîm etmiş ve ilâhî ka­nunlarının sırrını çözme ve bu kanunların taallûk ettiği her şeyden fay­dalanma imkânlarını bu üstün hılkatta olan mahlûkun akıl ve irâdesine terketm iştir. [192]

 

Ahlâkî Ve İçtimaî Yönü

 

«Ben yeryüzünde mutlaka  (emirlerimi yerine getirecek, Benim adıma konuşacak) bir halîfe var kılacağım.» Mealini verdiğimiz bu âyetten çıkarılan neticeler:

a)  İnsan yeryüzündeki bütün canlıların üstünde bir azizliğe sahiptir.

b)  Bu üstünlüğüyle beraber Allah'ın naibi, O'nun adına konuşan tek yetkili olarak bulunuyor.

c)  Allah'ın naibi olduğuna göre, yalnız Allah namına hükmetmekle ve ancak O'nun buyruklarını ve irâdesini tatbik etmekle yükümlüdür.

O halde insan varlık âleminde diğer mahlûklara nisbetle hilkat şere­fine yakışır bir mevki almalı ve kendisinden aşağı olan yaratıklar sevi­yesine düşmemelidir. İmam Gazâlî bu hususa temas ederek diyor ki: «Ey insaniyet mertebesinde bulunan ve diğer mahlûkata faik olan âdemoğlu! Senin iç âleminde ehlî ve yabanî hayvanların sıfatlarıyla meleklerin bir nice sıfatları toplanmıştır. Fakat senin hakikî varlığın (cevherin) ruhtur; ondan başkası senden gariptir ve emânet olarak sana verilmiştir.

İmdi sana vâcib olan, bunu iyice bilmen ve bunlardan her birinin ay­rı bir gıdası ve ayrı bîr saadeti olduğunu anlamandır. Hayvanların saade­ti; yemek, içmek, uyku ve çiftleşmektir. Eğer sen kendini onlardan sayı­yorsan, mide ve şehvetin için durmadan çalış ki onlara ulaşabilesin. Yır­tıcı hayvanların saadeti; vurup parçalamaktadır. Şeytanların saadeti, hi­le, şer ve aldatmaktadır. Eğer sen kendini onlardan biri kabul ediyorsan, onların meşgul oldukları şeylerle meşgul ol! Meleklerin saadeti de, Haz-ret-i Rububiyetin cemâlini seyretmektedir. Gazap ve şehvetin meleklere doğru yolu yoktur.

Yok eğer sen meleklerin cevherinden isen, aslını anlamaya çalış ki Hazret-i İlâhiye'ye giden yolu bilip O'nun celâl ve cemâlini müşahedeye erişerek nefsini şehvet ve gazap kaydından kurtarasın!»

d) Halîfe'yi «nâib» ile tefsîr etmiştik. Nâib, «vekîl» mânâsına gelir. Vekîl, müvekkilden tasarruf yetkisi alan ve malûm olan hususlarüa mü­vekkili namına tasarrufta bulunan kimse demektir. Ayrıca vekîl olacak kimselerin akdin yollarını bilmesi, hür ve reşîd olması şarttır.

O halde yeryüzünde Allah'ın has vekili sayılan insanın bu şerefli va­zifeyi gerektiği gibi yerine getirebilmesi için, tasarrufuna yetkili kılındığı şeylerin ve onlarla ilgili ilâhî buyrukların hepsini bilmesi ve yerli yerince kullanmasına akıl erdirmesi lâzımdır Saniyen, ilimde üstün bir payeye yükselmesi ve nefsle şehvet esaretinden kurtulup imân ve irfan hürriye­tine kavuşması şarttır. Aksi takdirde bu göreve ehil olamaz.

Nâib oluşun en hassas ciheti ise, Allah namına Allah'ın buyruklany-la hükmetmek ve adâlet-i ilâhiyeyi noksansız, ivazsız ve garezsiz onun mahlûkatına tevzi etmektedir. Âdem'den (A.S.) bugüne kadar gelip geçen bütün peygamberler bu yolda hareket etmişlerdir. Cenâb-ı Peygamber (A.S.)dan sonra da bunun en güzel misalini Ebûbekir Sıddîk (R.A.), Ömer Faruk (R.A.) ve diğer halîfeler, Emevîler devrinde bilhassa Ömer bin Ab-dülazîz vermiştir. Selçukîler ve Osmanlılar devrinden de örnekler vermek mümkündür. [193]

 

Îtikadî Yönü

 

Meleklerin: «Orada fesat çıkaracak, kanlar dökecek kimse mi ya­ratacaksın!? Oysa biz Seni hamdinle tesbîh ve Seni takdis ediyoruz!»

demeleri, ilâhî irâdeye karşı bir isyan veyahut itiraz olarak tefsîr edilme­melidir. Çünkü melekler isyandan ve günah işlemekten korunmuşlar­dır. [194]

Meleklerin daha evvel yeryüzünde fesat çıkaran, kanlar döken Cân kavmiyie alâkalı bir takım tecrübe ve bilgileri de vardı. Ayrıca melekler, basiretlerini açan ilhâmat-i ilâhiyeye mazhar bulunduklarriçin insanlar­dan bir kısmının yeryüzünde fesat çıkaracaklarını keşfedebiliyorlardı; ay-ı zamanda, Allah onlara «Yeryüzünde...» buyurarak, Âdem'in (A.S.) mad-e aleminde ruhla bedenin bir araya gelmesiyle vücut bulacağına işâret-e bulunarak bilgi vermiştir. O bakımdan yaratılışları icabı mutlak hayır-3n, taat-ü ibâdetten başka bir şey tasavvur etmiyen melekler, Allah'ı hamdıyla tesbîh ve O'nu takdisin tek gaye olduğunu ve hilkatten maksat bundan başka olmadığını ve bunun dâ bizzat kendilerinin var kılınmasıyla gerçekleştiğini düşünerek demişler ve ayrıca Adem'in (A.S.)

yaratılmasının sirr-u hikmetini öğrenmek istemişlerdi. Diğer bir yorumla diyebiliriz ki:

Melekler ruhanî, nûranî mahlûklar olarak ilâhî ikrama mazhar olmuş­lardır. Allah'a asla karşı gelmez ve hiç bir kelimeyle O'nun önüne geçip saygısızlık göstermezler. Ancak O'nun emr-u fermânyıla hareket ederler.

O halde meleklerin : «Yeryüzünde fesat çıkaracak, kanlar dökecek kimse mi yaratacaksın? Oysa biz Seni hamdinle tesbîh ve Seni takdis ediyoruz» demeleri, az yukarıda belirttiğimiz gibi, Allah'a karşı bir i'tiraz ve kendi bilgileriyle böbürlenme değil midir? Veyahut henüz şuhud âle­minde vücut bulmamış âdemoğlu hakkında delilsiz bir gıybet sayılmaz mı?

Bizce bu iki ihtimal de vârid olamaz. Zira melekler yeryüzünde halîfe kılınacak kimsenin şehvet, gazap ve akıl kuvvetleri üzere bulunduğunu, ilk iki sıfat (kuvvet)ın fesat çıkarmaya, kanlar dökmeye yol açacağını, üçüncü sıfatın ise, ilâhî marifeti, taat ve ibâdeti, iyilik ve hakşinaslığı ik­tiza edeceğini bildikleri için bunun hikmet ve sırrını öğrenmeye çalıştılar ve yukarıda belirtilen şekilde açıklanması isteğinde bulundular. Allah da: «Şüphesiz ki Benim bildiğimi siz bilmezsiniz», hayrı şerrine galip gele­cek şeyin icat ve yaratılmasında büyük bir hikmet var, buyurdu.

Çünkü az serden dolayı çok hayır terkedilmez. Terketmek bizatihi serdir,

İbn Cerîr Taberî'nin (H: 224-310-M: 838-922) İbn Abbas iie İbn Mes'ud (R.A.)dan yaptığı rivayete göre: Allah daha önce âdemoğlunun karak­ter yapısını ve bir kısmının yeryüzünde fesat çıkaracağını, kanlar döke­ceğini meleklerine bildirmişti. Melekler bu bilgiye dayanarak «Orada fe­sat çıkaracak, kanlar dökecek kimse mi yaratacaksın?» demişlerdi.

Ayrıca büyük müfessir İmam Kurtubî (Şemsüddîn Muhammed - H : 671/M: 1272) bu âyetle, insanlar arasındaki ihtilâfı halletmek, kamu dü­zenini sağlamak için ekseriyetin tasvibiyle bir başkanın, bir liderin seçil­mesinin vücubunu istidlal etmiştir.

ibn Kesîr İsmail bin Ömer {H: 701 - 774/M: 1301 - 1372), Müslüman­ların kendilerine bir önder seçme konusunu inceliyerek diyor ki: Başkan seçimi, ehl-i sünnetten kuvvetli bir grubun Ebûbekir Sıddîk'i (R.A.) halîfe seçerken takip ettikleri usûle uygun olmalıdır. Veyahut başkan ehl-i hall-

ü akdın (söz sahibi, umur bilen ve meseleleri çözebilenler) icmâiyle i'ş ba­şına gelmelidir.

Âyetle yapılan istidlal: Resülgllah (A.S.) Efendimizin kendi yerine bir halîfe tâyin etmeyip durumu Müslümanların kendi aralarından en çok güvenebildikleri birini seçmelerine bırakması ve dört büyük halîfenin de seçimle iş başına getirilmesi konuyu daha iyi aydınlatmaktadır. [195]

 

Tasavvuf? Yönü

 

cümlesi, ilâhî irâdenin melekût alemindeki kudsî ve ceberûtî zatlar olan mukarrıb melekler ve mücerred ruhlar arasında Âdem'i icat etmeye taalluk ettiğini ifade eder. Zira âlem-i kevn'de var olacak her şeyin önce ruhlar âleminde sonra âlemü'l-kalb (= Levh-i mahfuz)da, sonra âlem-i nefsde (ki buna âlemü levhi'l-mahvi ve'l-isbat ve âlem-i se-mâ-i dünya da denir) birer sureti vücut bulur. Demek ki, Âdem Peygam­ber âlem-i kevn (var olma âlemi)nde henüz vücut bulmadan önce mele­kût âleminde temsili bir şekilde sureti belirmiştir.

Yeryüzünde halifelik şerefini ihraz eden insanın organlarında zahir olan söz ve fiil onun âlem-i kevn ve şehadetidir ve onun bir vücudu da gaybü'l-gayb ötesinde olan ruhunda, sonra gaybü'l-gaybında, sonra se-mâ-i dünyası sayılan nefsinde mevcuddur ve sonra da uzuvları üzerinde zahir olur.

Yeryüzüne tek bir Âdem mi gönderilmiş, bir çok âdemler mi gönderil­miştir?

Alemin sonradan var kılınmasıyla beraber tarihi de meçhuldür. O takdirde Ebû'l-beser (beşerin ilk babası) sayılan Âdem Peygamber'den evvel başka âdemler gelip geçmiş midir? Bu hususta sahîh bir rivayet

var mıdır? Büyük ilim adamlarının bununla ilgili görüş ve düşünceleri ne­lerdir?

Şeyh Muhyiddîn bin Arabi (H: 560-635/M; 1164-1237) Fütuhat-i Mekkıyye adlı eserinin 390. babında Âdem bahsinde diyor ki: «Ben, Kâbe-i Muazzamayı tavaf ederken bir grubun Beytü'Ilah'î tavaf ettiklerine ve ta-

vat esnasında şöyle söylediklerine şahit oldum: «Sizin tavaf ettiğiniz gibi ize nice yıllar bu Beyt'i böylece tavaf ettik!» Onların bu sözlerini duyunca saı aleminden olduklarını hatırlıyarak yanlarına yaklaştım. Onlardan bî-

senin h * ı hQtirlavı?ima uygun bir bakışla baha teveccüh etti ve: «Bennm a, selerınden biriyim!» dedi. Ben, ona ölümünün üzerinden kaç yıl sordum. «Kırk bin seneden fazla!» diye cevap verdi. Hayretler içinde kaldım ve : «Nasıl olur? Âdem babamızdan Peygamberimiz'© (A.S.) kadar yedi bin yıl bile olmadı» dedim. O, «Hangi Âdemden bahsediyor­sun? Senin bahsettiğin âdem son yedi bin yılın başında gelen âdemdir!» dedi. Bunun üzerine hatırıma Cenab-ı Peygamber (A.S.)ın şu hadîsleri geldi: «Allah Teâlâ şüphesiz ki Âdem'den önce yüzbin âdem yaratmıştır.»

Şeyh Muhyiddin (K.S.) büyük bir ilim adamıdır. Gok değerli eserler vermiştir. İlmine, fazlına hiç diyeceğimiz yok. Yalnız bütün araştırmaları­mıza rağmen onun naklettiği hadîsin senedini tesbit etmek mümkün ol­madı. Eski ve yeni birçok tefsîrlerin hiç birinde böyle bir hadîse rastlıya-madık.

Muhyiddîn bin Arabî (K.S.)nın bu mükâşefesi İmam-ı Rabbani Ahmed Farukî (İkinci bin yılın müceddidi) Hazretlerinden sorulduğunda şu ceva­bı vermiş : «Allah'ın inâyetiyle bu meselede ben fakire zahir olan şudur ki: Hz. Âdem'den önce gelip geçen âdemler Misal Âleminde vücut bul­muşlar, şehadet âleminde değil... Şahadet âleminde var olan ve yeryü­zünde halîfe kılınan, meleklerin secdesine nail olan, beşerin ilk babası Hazret-i Âdem'dir. Başka âdem yoktur.

Bunun tahliline gelince: Âdem (A.S.) cami' bir sıfat üzere yaratılmış­tı. Onun birçok latâif ve vasıfları vardır. Şahsıyla vücut bulmadan önce onun bu latâif {= cisimle ilgili olmayıp ruhla ilgili olan vasıflar) veya ni­teliklerinden biri her vakit mevcut olma isti'dadındaydı. Yeryüzünde şah­sen mevcut olmadan önce Misal Âleminde onun yüzbin defa temsili ve­rilmiştir. İbn Arabî (K.S.) bu temsillerden bahsetmiş olsa gerek. Yoksa ben Misal Âlemi'ne dikkatle baktım, aradım taradım Hazret-i Âdem'den başka âdem göremedim. Hem Âdem hakkındaki bütün âyet ve hadîsler tek bir âdemden bahseder ve ona «Ebû'l-beşer» der.»

Abdulazîz Debbâğ (K.S,) ve belli başlı birçok ilim adamları da aynı kanaattedirler. [196]

 

Tahliller

 

Melekler, lâtif ve nûrânî varlıklardır. Muhtelif şekillere girme özelli­ğinde yaratılmışlardır. Genel olarak iki kısma ayrılırlar: Mârifet-i Hak'-da istiğrak hâlinde#olan melekler.  Bunlar mâ-sivayle meşgul olmazlar.

«Gece gündüz durmadan, dinlenmeden tesbîh ederler.» [197] Bunlara «İlliyyûn-Mukarribûn» adı verilir. Allah'ın ezelî ilmiyle sabit olan, kalemle son ifâdesini bulan ilâhî buyruk­ları gökten yere indiren melekler. Bunlara «Müdebbirûn» deniiir. Emrolundukları şeylerde Allah'a asla isyan etmezler. Ayrıca cümlede zarfiyet ifade eden ardarda iki «fiha» kullanılmasının sebebi; birincisi âdem-oğlunun yeryüzüne nüfuz edip orayı bayındır hâle getireceğine, ikincisi, kanlar dökerek orayı ifsat edeceğine işarettir.

Tesbîh ile takdîs arasındaki mânâ farkı: Tesbîh; şirk, acz ve noksan­lıktan tenzîhe delâlet eder. İkincisi yani takdîs, infial duyup boyun eğmek­ten, fiili kabullenmekten beri almaya ve zatında, sıfatında birkaçlıktan tenzîhe delâlet eder. [198]

 

Âyetler Arasında Bağlantı

 

Cenâb-ı Hak meleklerine yeryüzünde kendi buyruklarını uygulaya­cak bir halîfe yaratacağını bildirdikten ve onların bu husustaki açıkla­mada bulunma isteğiyle ilgili sorularını cevaplandırdıktan sonra, halîfe olacak zâtın özelliğini, sair mahlûkata olan üstünlüğünü isbat etmeyi ve bu isbatı meleklere takrir etmeyi, meleklerin tereddüdüne mahal bulun­madığını, daha doğrusu Âdem'in birçok ilâhî esrar ve lûtuflara lâyık bir evsafta yaratıldığını ve nihayet ona verilen ilim rütbesinin bütün rütbeler­den yüksek olduğunu beyânla (   V^t£^\^\^j;  ) âyetini indirdi. [199]

 

Meali:

 

31—  Allah, Âdem'e (gerekli olan) bütün (eşyanın) isimlerini öğretti. Sonra o eşyayı meleklere göstererek, «(iddianızda) doğrular iseniz, bun­ların isimlerini Bana haber verin» buyurdu.

32—  (Melekler de): «Seni tenzih ederiz.   Senin bize    öğrettiğinden başka hiçbir bilgimiz yoktur. Şüphesiz ki Sen her şeyi bilensin, yegâne hikmet sahibi de Sensin!» dediler.

33—  (AHah): «Ey Âdem!   Bunlara onların isimlerini haber ver» bu­yurdu. Âdem onlara sözü edilen eşyanın isimlerini haber verince (Allah meleklere): «Size demedim mi, Ben göklerin ve yerin gaybını (görünme­yen, sizlerce bilinmeyen şeylerini de) elbette bilirim ve sizin açıkladığınızı da, gizli tuttuğunuzu da bilirim.» buyurdu.

 

İlgili Hadîsler :

 

Cenâb-ı Peygamber (A.S.) Âdem'e her şeyin isminin öğretildiğini be­yânla buyuruyor ki:

«Mü'minler kıyamet günü toplanıp: «Rabbimîz katında şefaat dileye­cek bir yol arasak ya» derler ve Âdem'e gelerek: «Sen insanların baba-

sısın. Allah seni kendi eliyle yaratmış, meleklerini sana secde ettirmiş ve her şeyin ismini sana öğretmiştir. Ne olur bizim için Rabbin katında şe­faatçi ol, tâ ki O bizi şu bulunduğumuz yerde rahata kavuştursun» der­ler. Âdem: «Ben size bu makamda faydalı olamam!» der ve günahını ha­tırlayarak utanır.» [200]

İnsana -kesbî olsun vehbî olsun- verilen ilmin hayır olduğuna temas edilerek buyuruluyor ki:

«Allah Teâlâ kimin hakkında hayır ve iyilik murat ederse, onu dinde bilgili ve anlayışlı kılar.»