Allah Lafzıyla Yapılan Kavram ve Deyimler Sözlüğü

Kur'anî kavramlar, dinî ıstılah ve tâbirler de İslâmî şiarların korunması açısından çok önemlidir. Bunların içinde Allah lafzı önemli bir yekün tutar. İçinde Allah lafzı olan bu kavram ve deyimlerin önemlilerini sayıp anlamlarını açıklamaya çalışalım: (Önemleri ve içindeki detayların günümüz insanınca öğrenilmesinin zarûreti yönünden bazılarının kısa, bazılarının uzunca açıklanacağı bu deyimler şunlardır: Âdetullah, Allah'a şükür, Allahu a’lem, Allahu a’lemu bis-savâb, Allahu Ekber, Allahumme, Allah râzı olsun (radıyallahu anh -r.a.-), Allâmu’l-Guyûb, Âyetullah, Azîz Allah, Bârakâllah, Beytullah, Bi-iznillâh, Bismillâh, Cemâlullah, Cündullah, Elestü bi-Rabbiküm (Elest Bezmi), El-hamdü lillâh, El-Hukmü lillâh, El-Iyâzu billâh, El-Mülkü lillâh, E’r-rızku alâllah, Estağfirullah, Esteıyzü billâh, Eûzü billâh, Evliyâullah, Eyyâmullah, Fenâ fillâh, Fî Sebîlillâh, Habîbullah, Hablullah, Hafezanallah, Hasbünallah, Haşyetullah, Hizbullah, Huccetullah, Hudûdullah, Hukukullah, İlâh, İlâhî Kanun (Kanun-i İlâhî), Îlâ-yı Kelimetullah, İnnâ lillâhi ve innâ ileyhi râciûn, İnşâallah, İsbât-ı Vâcib, İsm-i A’zam, İstivâ, Kelâmullah, Kelîmullah, Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâh, Lâ ilâhe illâllah, Lillâh (li-rızâillâh), Maâzallah, Mâşâallah, Ma’rifetullah, Nebiyyullah, Neûzü billâh, Rabbi’l-Âlemîn, Rahmetullahi aleyh, Rasûlullah, Rızâen lillâh, Ru’yetullah, Sallâllahu aleyhi ve sellem (s.a.s.), Sebîlullah, Sıbğatullah, Sıfat-ı İlâhiyye, Sünnetullah, Tekabbelallah, Vâcibu’l-Vücûd, Vahdet-i Vücud, Veliyyullah, Yedullah, Zikrullah

Âdetullah: Allah'ın kanunu, sünneti demektir. Âdet, geri dönmek mânâsına olan Avd'dan isimdir. Aslı avdettir. Aynı zamanda âdet; İsti'mâlin eş anlamlısıdır. Âdet, Kur'an-ı Kerim'de "Sünnet" lâfzı ile teblîğ buyurulmuş ve müfessirler tarafından düstûr, kanun diye izah edilmiştir. Kur'an-ı Kerim'in Ahzâb, Fâtır, Fetih gibi birçok sûrelerinde âdet, hep sünnet lâfzıyla tabir buyurulup, bütün bunlarda Allah'ın âdetlerinden, kanunlarından sözedilmiş ve Âdetullah'ın değişmesinin mümkün olmadığı bildirilmiştir. Âdetullah ile ilgili âyetlerin çoğunda, bilhassa geçmiş ümmetlerin müşriklerine, dünyevî ve uhrevî cezâ tâyininde cârî bulunan İlâhî kanun tebliğ edilmiştir. (bk. 8/Enfâl, 38; 27/İsrâ, 76-77; 35/Fâtır, 42-43)

Âdet; selim tabiatlarda makbul olup, devamlı yapılan işlerde insanların içinde istikrar bulmuş hususlardan ibârettir. İlâhî âdetler, kevnî ve İlâhî sünnetlerdir. Tabiat kanunları Âdetullahtır. Kevnî sünnetler, Allah'ın genel hikmeti gereği değişmez (48/Fetih, 23). Şu kadar ki bazı kere özel tercih hikmeti gereği Cenâb-ı Allah sebebi veya tesiri yok eder. Sebepsiz veya alışılmamış sebeplerle dilediğini yaratır; böylece âdât-ı İlâhiyye hâricinde hârikulâde olaylar yaratır. Kevnî sünnetlerin veya tabiat kanunlarının koyucusu olan mutlak yaratıcı, hârikulâdeye has olan birtakım kanunlar koymaktadır. İşte o kanunlara göre, bazen insanlar aracılığıyla birtakım harikulâde olaylar meydana gelebilir.

Cenâb-ı Hak, Kur'ân-ı Kerim'de Âdetullah'ı ve hikmetlerini zikrederek Müslümanlara, daha önce bilmedikleri her şeyin varlığını bildirdi ve kendisinin yaratıklar üzerinde kanunları olduğunu haber verdi. Bu gerçekten hareketle, bu sünnetleri bir ibret ve nasihat olmak üzere en güzel bir şekilde "Allah'ın Sünnetleri İlmi" diye bir ilim dalında toplayıp incelemek mümkündür. Bilindiği üzere Allah Teâlâ, bazı âyetlerde kanunlarını açıkça göstermiştir. Bazen sebebi bir âyette, onun sonucunu da diğer bir âyette zikretmiştir. O, geçmiş milletlerin haberlerini zikrederken genellikle âdetini zımnen göstermiştir. Âdetullah'ı izah eden âyetlerden bazısı şunlardır: "Biz bir Rasul göndermedikçe, hiçbir kimseye azap edecek değiliz." (17/İsrâ, 15) "Allah, bir topluma verdiği nimeti, onlar kendilerinin (iyi) hâlini (fenalığa) çevirmedikçe bozmaz." (13/Ra'd, 11)

Bunlardan başka, Allah'ın, peygamberlerini fertlere değil, toplumlara gönderdiğini (11/Hûd, 25), cihada icâbet etmeyen bir kavmin yerine başka bir kavmi getireceğini (9/Tevbe, 38-39), servetin sadece zenginler arasında dönüp dolaşan bir şey olmaması için zekât ve sadakaların yanı sıra, ganimetlerden fakirlere daha fazla pay verilmesini (59/Haşr, 7) belirten âyetler Âdetullah'ı ifâde eden hükümlerdir. (Bkz. Sünnetullah maddesi, İlâhî Kanun maddesi) (Hasan Fehmi Kumanlıoğlu, Şamil İslâm Ans.)

Allah'a şükür: Nimete nâil olduğumuz zaman bu deyimi kullanmaya özen göstermek gerekir. “Allah’a şükür” demek, bir nimete ulaştığımızda nimeti veren Allah’ı hatırlayıp O’na teşekkür etmek demektir.

Allahu a’lem: Allah daha iyi bilir demektir. A’lem; En iyi bilen, en bilgili demektir. (bkz. Allahu a’lemu bi’s-savâb)

Allahu a’lemu bi’s-savâb: Doğrusunu (en doğrusunu) ancak Allah bilir anlamındadır. Bazı âyet ve hadisler hakkında yapılan te’vil (yorum) ve tercümelerden, ihtilâflı konularda tercih edilen görüş belirtildikten ya da fetvâlardan sonra edeben söylenir.

Allahu Ekber: Allah en büyüktür, en ulu zâttır anlamına gelir. Hayret ifadesi olarak da kullanılan dinî şiarların en önemlilerinden biridir.

Allahumme: Ey Allah’ım demektir. Daha çok duâ cümlelerinin başında kullanılır. Allah’a yapılan hitap ifadesidir.

Allah râzı olsun (radıyallahu anh -r.a.-): İyiliğini gördüğümüz müslümanlara, mutlaka bu ifade şekliyle mukabelede bulunmalıyız. Teşekkür veya sağol gibi ifadeler, soyut beşerî memnûniyeti ifâde eden ve dinî havası ve duâ özelliği olmayan deyimlerdir. Rızâ kelimesinin İslâm'da o kadar derin ve büyük mânâsı vardır ki, onun yerini tutabilecek ikinci bir kelime yoktur. Sahâbelerin isimleri anıldığı zaman, "Allah ondan râzı olsun" anlamında "radıyallahu anh" (r.a.) demek, dinî bir gelenek haline gelmiştir. Bunu ihmal etmemek gerekir.

Allâmu’l-Guyûb: Gaybleri en iyi bilen demektir. Yalnız Allah için kullanılan bir sıfattır. Allah'ın sonsuz ilmini ifâde eden bu terkibin tam olarak anlaşılabilmesi için, onu meydana getiren "Allâm" ve "Guyûb" kelimelerinin açıklanması gerekir.

"Allâm"; A-li-me (bildi) fiilinden türemiş, mübâlâğa ifâde eden bir isim olup; "en çok bilen, her şeyi hakkıyla bilen" demektir. Bu isim Allah'a mahsus bir sıfattır, mahlûklara verilemez. Bir kimseye, bilgin manasında âlim demek caizdir. Üstün, çok bilen mânâsında "allâme" denmesi de mümkündür. Hatta Allah için kullanılan "alîm" ismi, Allah'ın herhangi bir ilim öğrettiği kimseye -yalnızca öğrettiği ilimle ilgili olarak- verilebilir. Nitekim Kur'an-ı Kerîm'de Hz. Yusuf (a.s.)'ın Melike şöyle dediğini görmekteyiz: "Beni yerin hazineleri üzerine görevlendir. Çünkü ben, hem çok iyi bir koruyucu hem de çok iyi bilen (alîm)im, dedi." (12/Yusuf, 55).

Hz. Yusuf (a.s.), Allah'ın kendisine öğrettiği ilimleri çok iyi bilmesi, rüyaları tevil etmesi ve Allah'ın izniyle gaybtan haber vermesiyle de "alîm" idi. (el-Ezherî, "Tehzîbü'l-Luğa", Mısır 1964, A-l-m maddesi)

Ancak, Allah'tan başkasına "allâm" demek câiz değildir. Zira bu kelimenin ifâde ettiği mânâ "herşeyi en iyi bilen"dir. Buradaki "her şey"in içine insan aklının alamayacağı veya yalnızca Allah'ın bildirmesiyle bilebileceği gayb ve gaybe ait haberler de girer. "De ki: Göklerde ve yerde gaybı Allah'tan başka bilen yoktur. Ne zaman dirileceklerini de bilmezler." (27/Neml, 65) "Gaybı bilen (Allah), kendisine ait gayba kimseyi muttali' kılmaz." (72/Cinn, 26). Buna göre, ilmi çok az, bilmediklerinin sayısı bildiklerinden çok daha fazla olan insana "allâm" denilmesi düşünülemez.

"Guyûb" kelimesi de "gayb" kelimesinin çoğuludur. "Gayb"; içinde ne olduğu bilinmeyen her yer ve arkasında ne olduğu bilinmeyen her mevkîdir. Zihinlerde mevcut olsa da göze görünmeyen nesneler de "gayb" sayılır. "Gaybdan bir ses duydum" demek, "görmediğim bir yerden ses duydum" demektir. Başka bir ifâdeyle "gayb"; "His ve ilimde veya mevcudiyette hazır olmayandır." (Râgıb el-Isfahânî, Müfredât, Gayb maddesi; el-Ezherî, a.g.e. A-L-M maddesi).

O halde, bir kimsenin, duvar arkasında ne olduğunu bilmediği şey onun için gaybdir, ama bunu bilen için gayb sayılmaz. Birinin zihninden geçenler sahibi için gayb olmasa da başkaları için gaybdır. Beş duyu ile bilinmeyen ve akılların da idrâk edemediği, ancak peygamberlerin haber vermesiyle bilinen gayb; delili bulunan ve muttakîlerin iman ettiği gaybdır. Kur'an'da: "O kimseler ki, gayba iman ederler" (2/Bakara, 3) âyetinde geçen gayb bu çeşit gayb olur, inkârı küfürdür. (Râgıb el-Isfahânî, a.g.e., Gayb maddesi)

Allah Teâlâ ve sıfatları, meleklerin ve cinlerin varlığı, Cennet ve Cehennem vb. konular bu tür gaybdandır. Bir de kıyâmetin ne zaman kopacağı, ölümden sonra dirilmenin mâhiyeti vb. gibi delili bulunmayan, yalnızca Allah'ın bildiği ve hiçbir kimseyi muttalî kılmadığı gaybler vardır. "Gaybın anahtarları O 'nun yanındadır. Onları ancak O bilir." (6/En'âm, 9)

Buna göre "Allâmü'l-guyûb" şöyle tarif edilebilir: "Bütün gaybları en iyi bilen". Gerek önceden vuku bulmuş olsun, gerek şu anda vuku bulmakta olsun ve gerekse vukuu devam etmekte olsun; ezelden ebede kadar meydana gelmiş ve gelecek her şeyi en iyi bilendir. Bu, O'nun ilim sıfatının gereğidir: "O, görüleni de, görülmeyen (gayb)i de bilen yücelerin yücesidir." (13/Ra'd, 9). "De ki; "Allâmü'l-guyûb olan Rabbim, batılı hak ile ortadan kaldırır." (34/Sebe', 48).

Onun ilmi her şeyi kuşatmıştır. O'nun ilminin dışında hiç bir şey yoktur: "Gaybın anahtarları O'nun katındadır, onları ancak o bilir. Karada ve denizde olanı bilir. Düşen yaprağı, yerin karanlıklarında olan taneyi, yaşı kuruyu -ki apaçık kitaptadır- ancak O bilir." (6/En’âm, 59). Geçmişte olanları bildiği gibi gelecekte olanları da bilir. Küll'ü bildiği kadar cüz'ü de bilir: "Allah: Ey Meryem oğlu İsa! Sen mi insanlara; beni ve annemi Allah'tan başka ilâhlar edinin, dedin?! deyince: ‘Hâşâ, hak olmayanı söylemek bana yaraşmaz; eğer söylemişsem şüphesiz Sen onu bilirsin; Sen, içinde olanı bilirsin, ben Sende olanı bilmem. Şüphesiz "Allâmü'l-guyûb" Sensin’ der." (5/Mâide, 116)

Şu anda kullarının neler yaptıklarını, münâfıkların mü’minler aleyhindeki plânlarını bilir, onların bu düzenlerini suya düşürür: "Münâfıklar; Allah'ın onların sırlarını ve gizli toplantılarını bildiğini, O'nun "Allâmü'l-guyûb" olduğunu bilmiyorlar mı?" (9/Tevbe, 78). "De ki; "Allâmü'l-guyûb" olan Rabbim, batıl hak ile ortadan kaldırır." (34/Sebe', 48)

Peygamber (s.a.s.), istihârede bulunurken şöyle duâ ederdi: "Allah'ım! Senin ilminle Senden hayır diliyorum; Senin kudretinle Senden güç ve kudret istiyorum. Ve Senin büyük fazl-u kereminden istiyorum. Çünkü Senin her şeye gücün yeter, benim gücüm yetmez. Sen bilirsin, ben bilmem ve Sen 'Allâmü'l-Guyûb'sun." (Buhârî, Teheccüd, 25)

Her şey O'nun ilm-i ezelîsinde bir tertîp üzere mevcuttur, oluşlar bu tertîbe göredir. Şüphesiz bu O'nun sonsuz ilminin bir neticesidir. O'nun bu ilmi, ezelden ebede doğru değişmeden devam edip gider. (Halid Erboğa, Şâmil İslâm Ans.)

Âyetullah: Allah’ın âyeti, Allah’ın varlığına, birliğine ve yüceliğine delil olan şey anlamına gelir. Âyet; İz, işaret, belirti, eser, nişan, alâmet, mûcize anlamlarına gelir. Âyet; Daha çok Kur’an cümlelerine denilir. Kur’an’da ise âyet; daha çok mûcize ve işaret, alâmet ve Allah’ın varlığına ve birliğine delâlet eden şey anlamında kullanılır.

Azîz Allah: Ezan sesi ilk duyulunca söylenir. Azîz olan (kıymetli, şerefli, onurlu, saygı değer olan) Allah'tır, Allah azizdir anlamlarına gelir.

Bârakâllah: “Allah mübârek etsin” anlamına gelir. Güzel bir şeyden dolayı bir kimseyi tebrik etmek, Allah’ın o şeyi hayırlara vesile kılmasını, bereketlendirip mübârek etmesini dilemek için kullanılır.

Beytullah: “Allah’ın evi” demektir. Beyt; Ev, hâne, mesken, konut anlamındadır. Beytu’l-Harâm da denilen Beytullah ise; Mekândan münezzeh olan Allah’ın evi anlamında mecâz olarak Kâ’be için kullanılır. Kur’an’da şöyle ifade edilir: “Allah, Beytü’l-Harâm’ı (Kâ’be’yi, o saygıdeğer evi), insanlar için (hayat ve güvenin) durağı, insanların belini doğrultmaya sebep, kıyâm yeri yaptı...” (5/Mâide, 97)

Bi-iznillâh: Allah'ın izniyle demektir. Önemli bir işi yaptığımızı (veya yapabileceğimizi) anlatırken, "Allah'ın izniyle yaptım" demek gerekir. Bu deyim, övünmenin, nefsin gurura kapılmasının engellenmesi açısından önemlidir; tabii ki, anlamı düşünülüp değerlendirilirse.

Bismillâh: “Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın ismiyle” anlamına gelen “Bismillâhirrahmânirrahim” cümlesi. Bu cümleyi söylemeye “besmele” veya “besmele çekmek” denir. Her mubah şeye besmeleyle başlamak sünnettir. Besmelesiz başlanılan işlerin sonu hayırlı olmaz. Kur’an’da besmelesiz kesilen hayvanın etinden yemek yasaklanmıştır (6/En’âm, 121).

Cemâlullah: Allah'ın cemâli ve rahmeti. Cemâl; lügatte güzel olmak, güzel şekil ve sûret demektir. Ayrıca, herkesin bildiği renk güzelliği ve yumuşaklık anlamına geldiği gibi, her uzvun mizaç ve yaratılışına uygun olan hüküm üzerine olması mânâsına da gelir. Cemâlullah; cemâl-i hakiki, cemâl-i mutlak, cemâli hak ve cemâl-i ahadiyet şeklinde de ifâde edilir.

Cemâl, iç ve dış güzelliğinin adıdır. Allah hakkında kullanıldığında; O' nun rahmeti, lütfu ve bereketi ile tecelli etmesi; merhameti, bağışlayıcı olması düşünülür. Cemâl, Allah'ın hoşnutluğu ve lütfu, yahut bunlarla ilgili sıfatlardır. Bir bakımdan Cenâb-ı Allah'ın zâtına, sıfatlarına ve güzel isimlerine; özellikle lütuf, rızâ, rahmet, nimet, ilim, afv ve ihsanla ilgili sıfatlarına cemâl adı verilir. Allah'ın vahdâniyetine iman edip, güzelliğine gönlünü bağlayan mü’minler Cennet'te Allah'ın cemâlini doyasıya seyredeceklerdir. "Yüzler vardır ki o gün ışıl ışıl parıldayacaktır. (Onlar) Rablerine bakacaklar (O'nu göreceklerdi)." (75/Kıyâme, 23-24) âyetleriyle, "Güzel amel edenlere daha güzel mükâfat (Cennet), bir de fazlası vardır." (10/Yûnus, 26) âyeti, cemâlullah'ın doya doya seyredileceğine delildir.

Ayrıca, cemâlullah, iki ayrı şekilde ifâde edilmiştir. Birincisi, isim ve sıfatların mânâları olmak üzere mânevîdir. Bu, Hakk'ın kendisini şuhûd etmesine mahsustur. İkincisi, Çeşitleri ve bölümleri ile beraber mahlûkat âlemi olan bu mutlak âlemdir (el-Tehânevî, Keşşâfü Istılâhâti'l-Fünûn, İstanbul 1984, 234-235).

Cemâlullah'a kavuşma; Allah'ın emir ve yasaklarına tam anlamıyla uyarak tevhîd akidesine sarılmakla mümkündür. Allah'ın cemâli; celâlinden sonra gelir. Onun için mü’min kullar, Allah'ın muhabbetini kalplerine yerleştirmekle nefislerini kötülüklerden arındırır ve Allah sevgisi dışında kalan her şeyi kalplerinden uzaklaştırırlar. İşte o zaman cemâlullah'a kavuşmaları mümkün olur. Allah cemâlini, sevenlerine ihsan eder. Görüldüğü üzere cemâlullah'a kavuşma; tevhidi kavramak ve Allah dışında her şeye hayır diyebilenlerin hakkıdır. Ehl-i Sünnet akidesine göre; mü’minler cemâlullah'ı Cennet'te göreceklerdir. (Hasan Fehmi Kumanlıoğlu, Şâmil İslâm Ans.)

Cündullah: Allah’ın askeri, Allah’ın ordusu demektir. Cünd; Asker demektir. Kelimenin çoğulu cünûd, daha çok kullanılır. Kur’an’da şöyle ifade edilir: “Göklerin ve yerin cünûdu (askerleri, bütün orduları) Allah’ındır. Allah Azîzdir (her şeye gâliptir), Hakîmdir (hüküm ve hikmet sahibidir).” (48/Fetih, 7)

Elestü bi-Rabbiküm (Elest Bezmi): “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” anlamına gelir. Allah, kullarıylla ezelde yaptığı, kulların da bizzat şâhitlik ettikleri toplantıda yapılan İlâhî sözleşme hakkında kullanılan bir terimdir. Allah, kullarına “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” diye sormuş, ve bütün kullar (ruhlar) da: “Evet, Sen bizim Rabbimizsin” karşılığını vermişlerdir. Kur’an’da, bu sözleşmenin, kıyâmet gününde insanların “bizim bundan haberimiz yoktu!” şeklinde bahane ileri sürmelerine engel olmak için yapıldığı belirtilmektedir (7/A’râf, 172).

El-hamdü lillâh: Bir sıkıntıdan kurtulduğumuz zaman ve Allah'ın bir lutfuna nâil olduğumuz vakit, halimizi, nasıl olduğumuzu soranlara karşı, bu ifâdeyi olduğu gibi veya "Allah'a hamdolsun" ya da sadece "hamdolsun" şeklinde söylemek.

El-Hukmü lillâh: “Hüküm Allah’ındır” anlamına gelir. Hüküm: karar, kanun, yasa, kuvvet, hâkimlik, âmirlik, kumanda, nüfuz, tartışılmaz dinî kaide mânâlarına gelir. Lillâhi kelimesi "hüküm"le birlikte ele alınırsa hükmün Allah'a âit olduğunu ifâde eder. Hüküm, hâkimiyyet, yönetim başkasına değil, ancak Allah'a aittir. Kur'an bu gerçeği önemine binâen birçok ayette dile getirerek tüm insanları ve özellikle de hüküm verme yetkisini elinde bulunduran ve saltanatın gerçek sahibi olduğunu iddiâ edenleri uyarmıştır. Neden, hüküm insanlara değil de, Allah'a aittir?

Âlemde varlık ya yaratandır; ya yaratılan. Yaratmak, bir şeyi yokluktan vücuda getirmektir. Varlığı vücuda getirmek için o vücuttan önce var olmak gerekir. Âlemde her eşyanın varlığının bir başlangıcı vardır. Her varlık, kendi varlığının yokluğunda var olan yaratıcı bir güce muhtaçtır ki var olsun. O yaratıcı gücün de, bir eseri vücuda getiren sanatkârın sanat dâhîliğine sahip olması gibi, yaratıcının da dâhî, âlim, kudretli, yarattığı eşyadan daha önce var olması icab eder. Sonsuzluk ifade eden bu özellikler ise âlemde var olan hiçbir şeyde sınırlı güce ve hayata sahip hiçbir insanda mevcut değildir. Her geçen gün gücü tükenen, dehâsı bir başka dehânın gölgesinde kalan, bilgisi ve ömrü zamanla sınırlı, sultanlığı bir başkasına miras kalan, âleme hükmettiğini sandığı bir zamanda mikroskopla dahi görülemeyecek derecede küçücük mikroplara mağlup olan, gönlünde yer eden maddeciklere meftun olan kâinatın en değerli varlığı insan, bu yetenekleriyle yaratıcı olamazken, insanın emrine verilen eşya elbette yaratıcı olamaz. "Rabbınız Allah, işte budur. O'ndan başka ilâh yoktur. (O), her şeyin yaratıcısıdır. O'na kulluk edin..." (6/En'âm, 102)

Herşeyin yaratıcısı olmak, onu nihâyete kadar en iyi terbiye ve idare etmeyi de gerekli kılar. Ancak, bu gereklilik, yaratıcının lütuf ve adâletinin neticesidir, yoksa O'na sorumluluk ve mecburiyet yüklemez. Kâinatın yaratılmasından bu güne eşyanın deverânında, sevk ve idâresinde, var ve yok oluşunda en ufak bir nizamsızlık, uyumsuzluk, dengesizlik ve anarşi görülmemiştir. Her gün güneş doğudan doğar, toprak ve dişiler analık görevini yapar, gece gündüzü takip eder, gündüz geceyi; semâ ve arz canlıların yaşamasına elverişliliğini sürdürür. "...O, yedi göğü birbiri üzerinde tabaka tabaka yarattı. Rahmân'ın yaratmasında bir ayrılık, uygunsuzluk göremezsin. Gözü(nü) döndür de bak, bir bozukluk görüyor musun? Sonra gözü(nü) iki kez daha döndür (bak). Göz (aradığı bozukluğu bulamaz), hor, hakir ve bitkin, (bir bozukluk görmekten) ümidini kesmiş bir halde sana döner." (67/Mülk, 3-4)

En küçük zerrelerden en büyük âleme kadar bütün cihan kendini yoktan (adem) vücuda getiren, bununla kalmayıp yok olacağı kıyâmete kadar muazzam bir âhenk içinde, verdiği emirlerle, sevk ve idâre eden çok yüce bir sanatkârın eseridir. "Rabbınız o Allah'tır ki gökleri ve yeri altı günde yarattı, sonra (emri), Arş üzerinde hükümran oldu. (O), geceyi, durmadan onu kovalayan gündüze bürüyüp örter; güneşi, ayı ve yıldızları buyruğuna boyun eğmiş vaziyette (yaratan O'dur). İyi bilin ki, yaratma ve emir O'nundur. Âlemlerin Rabbı Allah, ne uludur" (7/A’râf, 54).

Âlemi en iyi şekilde idâre etmek ve idâre için gerekli emirleri vermek, onu en iyi tanıyan biri tarafından yapılabilir. Onu en iyi tanıyan da şüphesiz onu yaratandır ki, o da ALLAH'tır. Karnını doyurduğu işçisine emir verme yetkisini kendinde bulan insan, kendini yaratan ve doyuran Hâlıkına neden emir verme yetkisini tanımasın. Kaldı ki insanın verdiği emir, zaman zaman zulmü, sömürüyü, anarşiyi içerdiği halde, Allah'ın emri adâletin ta kendisidir. En âdil davrandığını sandığı bir zamanda bile insan, ya zaafından kaynaklanan hatalara düşer, ya bir grubun diğer bir grup üzerinde hâkimiyetini sağlar, ya da sınırlı bilgisiyle geleceğe yönelik değil, ancak içinde bulunduğu zamana göre hüküm verir ve her devirde emrindeki eksiklik bütün çıplaklığıyla eksikliğini ve yanlışlığını hissettirdiğinden emrini değiştirmek zorunda kalır. Oysa İlâhî ilim geçmiş ve geleceği kuşattığından (İlâhlığın gereği) O'nun verdiği emir tümüyle âdil, cihanşümul ve mükemmeldir. Ayrıca yaratma gücüne sahip olan Allah, kullarının emir vermedeki zaaflarını ve eksikliklerini bildiği için, dünya ve âhiret saâdetlerine teminat olarak emir verme yetkisini de kullarına değil, kendisine tahsis etmiştir.

Bu kâinatta “hüküm, yalnız Allah'ındır” (12/Yûsuf, 40, 67); ''Hüküm O'nundur" (28/Kasas, 70, 88); ''Artık hüküm yüce ve büyük Allah'ındır" (40/Mü 'min, 12); "Hüküm vermek Allah'a âittir" (42/Şûrâ, 10), "Hüküm veren Allah'tır" (13/Ra'd, 41); "Hüküm vermek yalnız Allah'a âittir'' (6/En'âm, 57); "Doğrusu hüküm yalnız O'nundur" (6/En'âm, 62) ve daha birçok âyette de belirtildiği gibi Allah'ındır. Yüce Allah'ın, insanları ve cinleri ancak kendisine kulluk etsinler diye yarattığını (51/Zâriyât, 56) ifâde ettiği âyet-i kerimeden insanın ve yaratılma gayesinin kulluk, yani emir alma ve emre itaat etme olduğunu öğreniyoruz. Aksine hareket eden insanın kendi yaradanını inkâr ve O'na isyan etmesi onu elîm bir azâba sürükler. Bu inkâr ve isyanı cümlesinden olarak, insan Allah'ın hükümlerinin yetersizliğini ileri sürse ve o yasaların peşine düşerek geri çevirmeye çalışsa dahi buna güç yetiremez. Çünkü, "Hüküm veren Allah 'tır, O'nun hükmünün arkasına düşüp O'nu geri çevirecek yoktur." (13/Ra'd, 41)

O'nu hükmünden geri çevirecek insan bulunmadığı gibi, hükmüne ortak olacak, hükümleri beraber koyacak O'na eş bir varlık da yoktur. Çünkü "O, kendi hükmüne kimseyi ortak etmez." (18/Kehf, 26). Buna rağmen insan kendince Allah'ın hükümlerini yetersiz bulur, kâinatı kudret elinde bulunduran Yüce Mevlâ'ya ortak olmaya kalkar ve kendisi hükümler koyar. Kendi koyduğu hükümleri (yasaları) de zaman değiştikçe değiştirmek zorunda kalır. Halbuki "Allah, hükmedenlerin en iyi hükmedeni değil mi(dir)?" (95Tîn, 8). O'nun koyduğu hükümler kıyâmete kadar ebedî olarak kalıcıdır. Ve "O, hüküm verenlerin en hayırlısıdır." (10/Yûnus, 109; 7/A'râf, 87; 12/Yûsuf, 80). Hem "İyice bilen bir toplum için Allah'tan daha güzel hüküm veren kim olabilir?" (5/Mâide, 50).

Allah'ın hükümlerini bilmekle herşey bitiyor mu? "Hayır, Rabbın hakkı için onlar aralarında çekişmeli işlerde seni hakem yapıp sonra da senin verdiğin hükme karşı içlerinde bir burukluk duymadan (verdiğin hükme gönül hoşluğu ile râzı olup) tam anlamıyla teslim olmadıkça inanmış olmazlar." (4/Nisâ, 65). Demek ki Rasûlullah ve O’nun izinden gidenlerin uyguladıkları Allah’ın hükmüne tam bir teslimiyetle uymak, mü’min olmak ve mü’min kalmak için şart oluyor.

Cenâb-ı Hak, Peygamber Efendimiz’e ve onun şahsında mü’minlere şu ültimatomları vermiştir: "Aralarında Allah'ın indirdiği ile hükmet, onların keyiflerine uyma ve onların, Allah'ın indirdiği şeylerin bir kısmından seni şaşırtmalarından sakın. Eğer dönerlerse bil ki Allah bazı günahları yüzünden onları felâkete uğratmak istiyordur. Zaten insanlardan çoğu yoldan çıkmış fâsıklardır." (5/Mâide, 49) "(Ey Rasûlüm), sana her ne vahyediliyorsa ona tâbi ol. Allah hükmünü verinceye kadar sabret. O, hüküm verenlerin en hayırlısıdır." (10/Yûnus, 109) "(Ey Rasûlüm), Biz sana Kitabı hak/gerçek ile indirdik ki, insanlar arasında Allah'ın sana gösterdiği biçimde hüküm veresin. (Sakın) hâinlerin savunucusu olma." (4/Nisâ, 105) ve "(Ey Rasûlüm) O halde Rabbının hükmüne sabret ve onlardan hiçbir günahkâra yahut nanköre itaat etme" (76/İnsan 24) "İnkâr edenler sana gelip de başka hüküm verenler aradıkları zaman onlara de ki: ‘Allah, size Kitabı açıklanmış olarak indirmiş iken ben Ondan başka bir hakem mi arayayım?’ Mü’minlere gelince, kendilerine Kitap verdiklerimiz o (Kur'an)'ın gerçekten Rabbın tarafından indirilmiş olduğunu bilirler; onun için hiç kuşkulananlardan olma." (6/En'âm, 114).

Peygamberler Allah'ın indirdiği hükümlerle hükmederler ve onlar haksızlık yapmazlar. Allah'ın hükmünde haksızlık yoktur, ama zâlimler kendilerine haksızlık yapılacağını zanneder ve korkarlar. Allah'ın onlara cevabı serttir. Allah şöyle buyurur: ''Kalplerinde bir hastalık mı var, yoksa şüphe mi ettiler? Yoksa, Allah'ın ve Rasûlünün kendilerine haksızlık yapacağından mı korkuyorlar? Hayır onlar zâlimlerdir" (24/Nûr, 50)

İnsanlar, İslâm fıtratı üzere doğmalarına rağmen yasayış biçimlerine göre mü’min, münâfık ve kâfir statüsüne tâbi olurlar. Allah'ın hükümleri sözkonusu olunca "Aralarında hükmetmesi için Allah'a ve Rasûlüne çağırıldıkları zaman iman edenlerin sözü; ancak, ‘işittik ve itâat ettik’ demeleridir (Başka bir şey demeleri, itiraz etmeleri imanla bağdaşmaz). İşte umduklarına erenler bunlardır'' (24/Nûr, 51). Ama bir zamanlar, "İnsanlar bir tek ümmet idi. Allah, peygamberleri müjdeciler ve uyarıcılar olarak gönderdi, anlaşmazlığa düştükleri konularda insanlar arasında hükmetsin diye o peygamberlerle beraber gerçekleri içinde taşıyan Kitap indirdi. Oysa kendilerine Kitap verilmiş olanlar, kendilerine açık deliller geldikten sonra sırf aralarındaki kıskançlıktan ötürü o (Kitap hakk)ında anlaşmazlığa düştü(ler). Bunun üzerine Allah kendi izniyle iman edenleri, onların üzerinde ihtilâf ettikleri gerçeğe iletti. Allah dilediğini doğru yola iletir." (2/Bakara, 213). Peygamber (Hz. Şuayb) de bu konuda şunları söylüyordu: "Eğer içinizden bir kısmı benimle gönderilene inanmış, bir kısmı da inanmamış ise, Allah aramızda hükmedinceye kadar sabredin. O, hükmedenlerin en iyisidir." (7/A 'râf, 87)

Yahûdilerin de; "İçinde Allah'ın hükmü bulunan Tevrat yanlarında dururken, seni nasıl hakem yapıyorlar da ondan sonra da dönüyorlar (verdiğin hükme râzı olmuyorlar)?! Onlar inanıcı değillerdir." (5/Mâide, 43) âyetinden anlaşıldığı gibi Allah'ın hükmüne tâbi olmadıklarını görüyoruz. Diğer insanlara gelince "Onlar, aralarında hükmetmesi için Allah'a ve Rasûlüne çağırıldıkları zaman hemen onlardan bir grup yüz çevirir. Eğer hüküm kendi lehlerine olursa itaat ederek gelirler.” (24/Nûr, 48, 49). Benû Kurayza yahûdilerinden bir grubun, zinâ eden Hayber yahûdilerinden iki kişi hakkında hükmüne mürâcaat ettikleri Hz. Peygamber, Tevrat hükmünce onların taşlanması (recmedilmesi) gerekeceğini söylemişti. Yahûdiler, "Tevrat'ta böyle bir hüküm yoktur" dediler. Gerçeği bildikleri halde, Hz. Peygamber'in (s.a.s.) recmden başka cezâ vermesini istiyorlardı. Cenâb-ı Hak meseleye ışık tutan âyetinde şöyle buyuruyor: "Ey Peygamber, kalpleriyle inanmadıkları halde ağızlarıyla 'inandık' diyen (münâfıklarla) yahûdilerden o küfür içinde koşuşanlar seni mahzun etmesin. Onlar durmadan yalan dinleyen, senin huzuruna gelmeyen diğer bir kavim (Hayber yahûdileri) hesabına câsusluk edenler (Kureyza oğulları)dır. Kelimeleri, (Allah tarafından) yerlerine konulduktan sonra, bir tarafa atarlar, tahrif ederler (Zinâ eden evliler hakkında Tevrat'ta bulunan hükmü değiştirirler) ve 'Eğer size şu (fetvâ) verilirse onu alın, şayet o verilmezse onu kabul etmekten çekinin' derler...'' (5/Mâide, 41)

Göklerin ve yerin mülkünün, saltanatının Allah'a âit olduğunu (5/Mâide, 40) bilen ve mülk sahibinin kendi mülkünde hâkim olduğuna inanan mü’minler, ihtilâf ettikleri her problemin çözümünü Allah'a ve Rasûlüne götürürlerken (4/Nisâ, 59), Kur'an'a ve diğer İlâhî kitaplara inandıklarını iddiâ edenler ise; "tâğutların önünde muhâkeme olunmalarını isterler. Oysa onları tanımamakla emrolunmuşlardı..." (4/Nisâ, 60). İşin gerçeği; ayrılığa düşülen herhangi bir şeyde hüküm vermek Allah'a aittir (42/Şûrâ, 10).

Birkısım insanlar, Allah'ın hükümlerini sadece dilleriyle kabul ederler de gönülleriyle ve fiilleriyle kabul etmezler. Bunlar hakkında Allah'ın hükmü: "Kim Allah'ın indirdiği ile hükmetmezse işte kâfirler, zâlimler ve fâsıklar onlardır." (5/Mâide, 44, 45, 47). İnsanlar Allah'ın indirdikleriyle hükmetseler de, hükmetmeseler de "O, kendisinden başka ilâh/tanrı olmayan Allah'tır. İlkte de, sonda da (dünyada da âhirette de) hamd O'na mahsustur." (28/Kasas, 70); "Hüküm de O'nundur ve O'na döndürüleceksiniz." (28/Kasas, 88)

Dünyada iken O'nu inkâr edenler de, inkâr etmeyenler de, zâlimler de, mazlumlar da O'na döndürüldükten sonra "O gün mülk Allah'ındır. (O) onların aralarında hükmeder." (22/Hacc, 56; 6/En'âm, 57, 62). Yüce Allah, insanı kâinattaki diğer yaratıklara üstün kıldığını anlatıyor: "Biz insanı en güzel şekilde yarattık." (95/Tîn, 4); "Andolsun Biz insanoğullarını şerefli kıldık..." (17/İsrâ, 70); "Allah'ın göklerde olanları da yerde olanları da buyruğunuz altına verdiğini, nimetlerini açık ve gizli olarak size bolca ihsan ettiğini görmez misiniz?" (31/Lokman; 20). (Yine, aynı konuyla ilgili bk. 13/Ra'd, 2; 22/Hacc, 65; 14/İbrâhim, 32, 33, 16/Nahl, 12, 14.). Bir toplum, aklı gideren içkiyi; nesli soysuzlaştıran zinâyı; dini dejenere eden ve hiçe sayan hurâfe ve küfrü; canı ucuzlatan anarşi ve terörü (gerçek anarşi Allah'ın sistemine karşı gelmektir); malı yok eden kumar, rüşvet ve israfı meşrû görür, haklının değil; kuvvetlinin yanında yer alır, bunları da beşerî düzenlerin müsâmaha ve müsaadeleri gölgesinde yaparsa, hiçbir şeyin güvence ve teminatı sözkonusu olamaz. Beşerin insanca yasayabilmesi, adâletinden zerrece şüphe edilmeyen Allah'ın hükümlerine bağlı kalmakla mümkün olabilir. Çünkü O, "hükmedenlerin en iyi hükmedeni değil midir?" (95/Tîn, 8). (Cengiz Yağcı, Şamil İslâm Ansiklopedisi)

El-ıyâzu billâh: Allah'a sığınmak, "Allah'a sığınırım", "Allah'a sığınırız" veya "Allah esirgesin" anlamında kullanılan bir terimdir. İnsan kızınca şeytan hemen onun nefsine hâkim olur. Çünkü, kızgınlık anında insan heyecana kapılmış, nefsinin hâkimiyetini elinden kaçırmış, dizginlerini kaybetmiştir. İşte bunun içindir ki Yüce Rabbimiz kızgınlığın yatışması ve şeytanı kendi yoluna sürmek için Allah'a sığınmayı ve O'ndan yardım dilemeyi emrediyor. "Eğer şeytan tarafından sana bir vesvese gelirse Allah'a sığın (fe'steız billâh); Allah her şeyi en iyi işiten ve en iyi bilendir." (7/-A'râf, 200).

El-ıyâzu billâh'tan, Allah'ın fâili mutlak oluşunu şuhûd etmek ve bu şuhûd ile huzura ermek maksadını anlamak mümkündür. Allah'a sığınmaktan bir diğer maksat, izin istemek ve kapıyı çalmaktır. Meliklerden birinin kapısına gelen bir kişi, ancak izin aldıktan sonra huzura erebilir. Kur'ân-ı Kerîm okumak isteyen bir kimse de Mevlâ'sına münâcaatla huzuruna girmek dilemektedir. O halde, insanın türlü türlü kötülük ve fuzûlî sözlerle kirlenen dilini temizlemesi gerekir ki, bu da ancak Allah'a sığınmakla mümkün olur. İrfan sahipleri, Allah'a sığınmanın mütekarribin'in (Allah'a yakınlık kazananların) yolu, Allah'tan korkanların dayanağı, günahkârların hoşnutluk umudu, helâka uğrayanların tevbesi ve sevenlerin sevinç kaynağı olduğunu söylerler.

Peygamber Efendimiz (s.a.s.), Cebrâil tarafından ilk getirilen; "İstiâze" (Allah'a sığınma ifâdesi olan Eûzü) ile "Besmele" ve "İkra" sûresidir. İstiâzede bulunan kelimeler; fiiliyye, sıfatiyye ve zâtıyye olmak üzere üç tanedir. Peygamber Efendimiz’in buyurduğu "Allah'ım, senin gazâbından rızâna, ıkabından (cezâlandırmandan) affına ve Senden Sana sığınırım" (Müslim, Salât, 222; Ebû Dâvûd, Salât, 148; Tirmizî, Daavât, 112) hadisinde bunları görebiliriz.

Ayrıca, her türlü fitneden, küfürden, borçtan, kötü insanlardan, sihir ve sihirbazlardan, nefsin ve Deccal'ın şerrinden, Cehennem ateşinden, bunaklıktan, zulüm ve zâlimlerden, dünyevî âfetlerden, fakirlikten Allah'a sığınmak gerektiğini Hz. Peygamber (s.a.s.) birçok hadis-i şeriflerinde bildirmiştir. (Bkz. Maâzallah maddesi) (Hasan Fehmi Kumanlıoğlu, Şamil İslâm Ans.)

El-Mülkü lillâh: “Mülk Allah’ındır” anlamına gelir. “Mülk”: Üzerinde tasarruf hakkı bulunan şey, alınıp satılan şey anlamındadır. Varlık ve saltanat için de kullanılır. Tüm varlıkları var edip yaratan Allah’tır. Her şey O’nun mülküdür. İnsanların bir mülke sahip olması, mecâzî ve geçicidir. “Mâlikü’l-Mülk”: Mülkün sahibi demektir. Mülkün esas sahibi Allah’tır. Kur’an’da şöyle buyrulur: “Göklerin ve yerin mülkü Allah’ındır.” (3/Âl-i İmrân, 189). Gökle yer arasında bulunan şeyler de O’nundur (5/Mâide, 17; 20/Tâhâ, 6). O’nun mülkte ortağı yoktur (17/İsrâ, 111). “De ki: Mülkün gerçek sahibi (mâlikü’l-mülk) olan Allah’ım! Sen mülkü dilediğine verirsin ve mülkü dilediğinden geri alırsın. Dilediğini yüceltir, dilediğini de alçaltırsın. Her türlü iyilik Senin elindedir. Gerçekten Sen her şeye kaadirsin.” (3/Âl-i İmrân, 26).

E’r-rızku alâllah: “Rızk, Allah üzerinedir” anlamına gelir. Kullarının ihtiyacı olan rızkını kendi üzerine alan, yazan, rızka kefil olan, her canlıyı yaşatacak zarûrî rızık ve gıdâyı üzerine alan Allah’tır. Rızık: Kendisinden yararlanılan şey, Allah tarafından her canlı için ayrılmış ve takdir edilmiş olan nimet, yiyecek, içecek ve giyecekle ilgili maddeler. Canlıların yararlanması için Allah tarafından yaratılmış maddî ve mânevî her şey rızık sayılır. Rızık, bedenle ilgili (yiyecek, içecek vb.) olabileceği gibi; kalp ve ruh ile ilgili (mârifet, ilim vb.) de olabilir. Rızkı veren, rızkı yaratan, sebeplere bağlayan Allah’tır. Allah’ın güzel isimlerinden biri de “Rezzâk”tır, yani rızık veren yalnız O’dur. “... Size göklerden ve yerden kim rızık veriyor? De ki: ‘Allah...” (34/Sebe’, 24). “Şüphesiz Rezzâk, kuvvet sahibi, Metîn olan Allah’tır.” (51/Zâriyât, 58). Allah, dilediğine rızkı bol verir, dilediğine az: “Allah dilediğine rızkını bollaştırır da, daraltır da...” (13/Ra’d, 26). Ancak, Allah, günahtan sakınan, Rabbinden korkan ve ateş azâbından kaçınan kulları için daha büyük bir rızık ve nimet hazırlamıştır, onları “ummadıkları yerden rızıklandırır.” (65/Talâk, 3).

Estağfirullah: “Allah’tan af ve bağışlanma isterim” anlamına gelen bir duâ cümlesidir. Kur’an’da ve hadislerde insanların istiğfâr etmeleri ısrarla söz edildiği için bu duâ cümlesi, müslümanların sıkça okudukları bir duâ olmuştur. Allah şöyle emrediyor: “Estağfirullah (‘Allah’tan af ve bağış dilerim’ de). Allah bağışlayıcı, merhamet edicidir.” (4/Nisâ, 106). “Hâlâ, Allah’a tevbe edip O’ndan af dilemiyorlar (estağfirullah diyerek bağışlanma istemiyorlar) mı?” (5/Mâide, 74)

Esteıyzü billâh: Cümlenin tamamı: “Esteıyzü billâhi mine’ş-şeytâni’r-racîm”dir. “Kovulmuş şeytanın şerrinden Allah’a sığınırım” demektir. (Geniş bilgi için Bkz. El-Iyâzu billâh)

Eûzü billâh: Cümlenin tamamı: “Eûzü billâhi mine’ş-şeytâni’r-racîm”dir. “Kovulmuş şeytanın şerrinden Allah’a sığınırım” demektir. (Geniş bilgi için Bkz. El-Iyâzu billâh)

Evliyâullah: Allah’ın evliyâsı, velî kulları demektir. Kur’an’da “evliyâullah” tâbiri, üç âyette geçer. “İyi bilin ki, Allah’ın evliyâsına (dostlarına, velî kullarına) korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir de. Onlar, iman edip de takvâ sahibi olan (Allah’tan sakınan) kimselerdir. Onlar için dünya hayatında da, âhirette de müjde vardır...” (10/Yûnus, 62-64) “Allah’tan başka dostlar edinenlere gelince, Allah onların üzerinde daima gözetleyicidir. Sen onlara vekil değilsin.” (42/Şûrâ, 6) “De ki: ‘Ey yahûdiler! Bütün insanları bir yana bırakarak yalnız kendinizin Allah’ın evliyâsı (dostları) olduğunuzu sanıyorsunuz, bu iddianızda samimi iseniz haydi ölümü temenni edin (bakalım).” (62/Cum’a, 6). Bu âyetlerde görüldüğü gibi, “evliyâullah” özel bir sınıf değildir; iman edip takvâ sahibi olan bütün mü’minlerdir (10/Yûnus, 63). Tasavvuf anlayışında, bu Kur’an kavramı da yozlaştırılmış, özel birtakım ermişler, kerâmet gösterebilen şeyhler vb. anlamında kullanılmıştır.

Eyyâmullah: Allah’ın günleri demektir. Eyyâm; Günler anlamına gelir. Zaman anlamı yanında, güçlülük, sözü geçerlilik anlamı da vardır. Bu kavram, Kur’ân-ı Kerim’de iki yerde geçer. Her iki âyette de, Allah’ın geçmişte ya da gelecekte toplumları cezâlandırdığı günler için kullanılır ve bunların hatırlanması ve hatırlatılması istenir. Bu âyetlerin mealleri şöyledir: “Andolsun ki Mûsâ’yı da, ‘kavmini karanlıklardan aydınlığa çıkar ve onlara eyyâmullah’ı (Allah’ın geçmiş kavimlerin başına getirdiği felâket günlerini) hatırlat’ diye mûcizelerimizle gönderdik. Şüphesiz ki bunda, çok sabırlı, çok şükreden herkes için ibretler vardır.” (14/İbrâhim, 5), “İman edenlere söyle: Allahın (cezâlandırma) günlerinin -eyyâmullah’ın- geleceğini beklemeyenleri bağışlasınlar. O günler, Allah’ın her toplumu, yaptığına göre cezâlandırması içindir.” (45/Câsiye, 14)

Fenâ fillâh: Allah'ta yok olma anlamında tasavvûfi bir tâbirdir. Fenâ; yok olma, varlığın sona ermesi mânâlarına gelir. Fenâ fillâh kavramı ve bunun içinin doldurulması, Kur’an’da, hadis-i şeriflerde ve ashâbın söz ve yaşayışlarında kesinlikle yer etmez. Peygamberimiz’den en az 250 yıl sonra ortaya çıkmış bir kavram ve anlayıştır. Panteist Yunan felsefesinden etkilendiği iddiâsı yaygındır. Kur’an ve Sünnetteki tevhid anlayışına ters düştüğü nice âlimler tarafından belirtilmiştir. Bu anlayış, Allah ile yaratıkların ayrı şeyler olmadığı inancına kapı açmıştır. Bu tavrı mutasavvıflar “Lâ mevcûde illâllah” (Allah’tan başka mevcut, yani varlık yoktur!) diyerek ortaya korlar. Her yaratıkta Yaratanın tecelli edip ortaya çıktığı, dolayısıyla aslında Allah’tan başka hiçbir varlığın olmadığı iddiâ edilir. İnsanın kendisi dâhil görünen her şeyin aslının olmadığı, her şeyin hayalden ibâret olduğu anlayışı, Harun Yahya tarafından da modernize edilip iddiâ edilmekte, tasavvufun bu yaklaşımı, günümüz tarikatlerinde de görülmektedir. Halbuki bu konu; tevhidle, Rab-kul ilişkisiyle bağdaşmaz. Akıl da nakil de bu görüşü tasvip etmez. Bu anlayış, Kur’an’a baştan sona terstir. Daha besmeleden sonra ilk âyette “Hamd, âlemlerin Rabbı Allah’adır.” (1/Fâtiha, 2) denilmekte, âlem ve Rab ikileminden söz edilmektedir.

Şimdi; tasavvuf ehli insanlara göre fenâ fillâhın tanımı ve savunmasını görelim:

Tasavvufta fenâ, Allah'ın zâtî hâriç onun bütün sıfatları ile muttasıf olmak anlamına gelir. Kul, kulların sıfat ve fiillerini terkettikçe Allah'ın sıfatlarıyla yani Allah'ın görme, işitme vs. gibi sıfatlarıyla muttasıf olur. Kul Allah'a yönelip O’na teslim olunca "Ben onun gözü ve kulağı olurum..." hadis-i kudsîsinde belirtildiği gibi olaylara Allah'ın nazarı ile bakmaya başlar.

Ayrıca fenâ; kötü huy ve özelliklerin terkedilip güzel olan sıfat ve özelliklere sahip olmak demektir (Tehânevî, Keşşâfu Istılâhâti'l-Funûn, İstanbul 1984, I, 1157). Tasavvufî anlayışta kullanılan Fenâ fillah ve karşıtı olan Bekâ billah kavramları ilk devre sûfilerinde görülmemektedir. Bunların ilk defa Ebû Said Harrâz (297/910) tarafından kullanıldıkları kabul edilir. Ebu Saîd Harrâz'a göre "Fenâ fillah; kulun kulluğunu görmekten fâni olması, beka billah ise; kulun Allah'ın huzurunda bâki ve var olmasıdır."

Fenâ ve beka diye kısaltılarak kullanılan bu terimlere mutasavvıflar çeşitli yorumlar getirmişlerdir. "Kötü huy ve davranışlardan fâni, ilimle bakî olmak; gafletten fâni, zikirle bâkî olmaktır" gibi tarifler çok yaygındır. Fenâ'yı mahv, bekâ'yı da isbat ile yakından alâkalı görmek mümkündür. Bu, Kur'an-ı Kerîm'de şöyle ifade edilir: "Yeryüzünde bulunan her canlı yok (fâni) olacak. Ancak, azamet ve ikrâm sahibi Rabbinin zâtı bâkî kalacaktır." (er-Rahman, 55/26-27).

Fenâ, mânevî bir haldir. Sürekli olup olmadığı tartışılmış ve sûfilerce genel olarak geçici olduğu kabul edilmiştir. Bu hal, bir mânevî sarhoşluk ve kendinden geçme hali olduğundan; sekr, gaybet ve cem'i ile benzerlikler göstermekte olup, bunların en üst derecesi olduğu kabul edilmektedir.

Fenâ hâli, beşerî sıfat ve özelliklerden sıyrılarak ilâhi vasıf ve özelliklere kavuşma olduğundan bu halde "Vasıfta birlik" gözetilmiş olup, zatî birlik iddiâ edilmemektedir (Tehânevî, a.g.e., II, 1158). Cüneyd Bağdâdı (297/910) Fenâ'yı üç kademede değerlendirir:

1) Amel ve ibadetleri yerine getirmek için gayret etmek, nefse karşı çıkmak suretiyle kötü sıfatlardan fânî olmak.

2) Tamamen Allah'a yönelerek, ibadetlerden zevk alma duygusundan da fâni olmak,

3) Nihayet, Allah'ı müşâhede etmenin farkına varmaktan da fâni olmak...

Fenâ hali, bekâ halinin varlığıyla sona erer. Buna Fenâü'l-Fenâ denir.

Cüneyd-i Bağdadî'ye göre fenâ fillah; "Allah'ın kulunu kendinde yok etmesidir. Fenâ fillâh makamları, üç sarhoşluk (manevî) mertebelerini kapsar. Bunlar, Tevhîd-i Ef'al, Tevhîd-i Sıfat ve Tevhîd-i Zât'tır. Sâlik, bu mertebelerde kendi mevhum fiil, sıfat ve zatından ayrılır. Tasavvuftaki bu anlayışa göre insanın fiilleri ve sıfatlan Allah'ın fiil ve sıfatlarıyla birleşir yani Tevhîd-i Ef'al ve Tevhîd-i Sıfat olur. Son mertebede de Allah'ın zat-ı ile birleşir ki buna da "Tevhîd-i Zat" denir. Bu mertebelere seyr-i sulûk adı verilir. Bu da fenâ fillah yani Allah'ta yok olma anlamında kullanılmaktadır. Şayet kulun Allah'ın fiil ve sıfatlarını ideal kabul edip onlara benzemeye çalışıyorsa yani kulun Allah'ın ahlâkıyla ahlâklanması anlamında kullanılıyorsa bu İslâm akidesine aykırı bir durum arz etmez. Ancak kul bu mertebede ilâhı sıfatlarla muttasıf, Allah'ın sahip olduğu özelliklere sahip olur anlamı kastediliyorsa bu kesinlikle İslâmî akide ile uyuşmaz. Kişiyi şirke sürükler. Ayrıca "Tevhîd-i Zat"tan kasıt sâlikin Allah'ın zâtı ile birleşmesi ve Allah ile sâlikin zatlarının bir ve aynı olması anlamında kullanılıyorsa bu Budizm'deki Nirvana'nın bir başka ifadesi olup şirktir. Zira İslâm'da buna dair Kur'ân ve sünnette bir delil yoktur. Bu tâbirlerin Hz. Peygamber, sahâbe ve Tabiun devrinde kullanılmadığı ve bilinmediği gayet açıktır.

Tehânevî, "Mecmaus-Sulûk" adlı tasavvufi eserden yaptığı nakle göre fenâ; Allah'tan başka hiçbir şeyi görmemek, kendini ve bütün eşyayı unutmak, o zamanda her şeyi ona rabb olarak görünür. Artık ondan başka hiçbir şey bilmez ve hiçbir şey görmez olur. Böylelikle ondan başka hiçbir şeyin olmadığına inanır, kendini de "o" sanır ve "Hak benim" der. Varlık aleminde de Allah'tan başka hiçbir şeyin olmadığına inanır (Tehânevî, a.g.e., II 1158). Böyle bir durum mutasavvıflar, sofistlerin eşyanın hakikatını inkâr ettikleri gibi Cenâb-ı Allah'ın her eşyada teccelli ettiğini zannederler ki bu da Allah'ın eşya ile ittihadı demek olup Allah'ın vahdâniyet ve muhâlefetun li'l-havâdis sıfatlarına aykırıdır; dolayısıyla şirktir. (Hasan Fehmi Kumanlıoğlu, Şâmil İslâm Ans.)

Fî Sebîlillâh: "Allah yolunda" anlamına gelir. Kendisine zekât verilmesi câiz olan bir sınıfı ifade eder. Bununla Allah yolunda cihad edenler kastedilir. Kur'ân-ı Kerîm'de, zekât verilecek sekiz sınıf bildirilirken; "Zekâtlar ancak fakirlerin, miskinlerin..., Allah yolunda (fî sebîlillâh) cihad edenlerin ve yolcuların hakkıdır" (9/Tevbe, 60) buyurulur. (Geniş bilgi için bkz. Sebîlullah)

Habîbullah: Allah’ın sevdiği, dostu demektir. Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.s.) hakkında söylenir.

Hablullah: Allah'ın ipi, zimmeti anlamındadır. Hablullah tâbiri Kur'ân'da Allah'a izâfe edilerek yalnız bir yerde (3/Âl-i İmrân, 103) geçmektedir. Habl; ip mânâsınadır. Aynı zamanda bu kelime Allah'a verilen söz, zimmet, güvenme, ağırlık, ulaşma, ulaştırma ve sebep anlamlarına gelir. Cenâb-ı Hak, Hz. Peygamber'e birtakım emirler vermekle, Ehl-i Kitaba karşı tavrını koymasını istemekte ve onlara cevap vermesini emir buyurmaktadır. Sonra Allah (c.c) mü'minleri ele almakta, onların ehl-i kitab'tan bir gruba uydukları takdirde tekrar küfre dönebilecekleri tehlikesine dikkat çekmektedir. Söz, ehli kitabı ve mü'minleri hedef almakta ve neticede, "Hep birlikte Allah'ın ipine (Kur'an'a, İslâm'a) sımsıkı yapışın, parçalanmayın" (3/Âl-i İmrân, 103) denilmektedir. Bu âyetten açıkça anlaşılmaktadır ki, "hablullah"tan kasıt; evvelemirde Kur'ân ve onun teklif ettiği din olan İslâm'dır. İnsanlar ancak Kur'ân'a ve İslâm'a sımsıkı sarıldıkları takdirde parçalanmaktan uzak durabilirler.

Dar bir yolda, bir patikada yürüyen kimsenin ayağının kaymasından korkulur. Ama o kişi, iki tarafı sâbitleştirilmiş bir ipe (bağa) tutunarak yürürse korkusuzca yoluna devam eder. İşte aynı şekilde Hakk'ın yolu (sırât-ı müstakîm) da çok ince bir yoldur. Birçokları o yolda yürürken kayabilirler. Hak yolda yürümek için de Allah'ın açıklamasına ve O'nun rehberliğine ihtiyaç vardır. Öyleyse burada bağ (habl) kavramı, din yolunu tâkip ederek kendisiyle amaçlanan yere ulaşmamız imkânını bahşeden herşey için kullanılır. "Meğer ki Allah'ın ahdine ve mü’minlerin ahdine sığınmış olsunlar" (3/Âl-i İmrân, 112) âyetinde geçen "habl", ahd (söz), bağ olarak tefsir edilmiştir. Çünkü ahd, bağ gibi amaçlanan yere giderken kişiden korkuyu gidermektedir (Fahreddin er-Razî, Mefatihu'l-Gayb, 8/162).

Buradaki (habl) kelimesi bazılarına göre Allah'ın insanlara gönderdiği din anlamına gelmektedir (Tefsîru'l-Celâleyn). Bundan başka, âyette "hablullah" ile kasdedilen şeyin Kur'ân-ı Kerîm olduğu birçok müfessir tarafından beyan edilmiştir. Bu müfessirler görüşlerine delil olarak şu hadîsleri zikrederler:

1- Zeyd b. Erkâm'dan gelen bir rivâyete göre Peygamberimiz (s.a.s.) şöyle buyurdu: "Dikkat edin, ben sizin aranızda iki ağır yük bırakıyorum. Bunların biri Allah'ın kitâbdır. O, Allah'ın ipidir. Her kim ona tâbi olursa doğru yolda ve kim de onu terkederse dalâlette (sapıklıkta) olur." (Müslim, Fadâilü'l-Ashâb, 37).

2- Peygamberimiz (s.a.s.) Kur'ân hakkında; "Bu Kur'an hablullahtır, nurdur ve faydalı bir şifadır. Kendisine yapışanı korur; ona uyanı kurtuluşa götürür..." buyurmuştur (Dârımî, Fezailü'l-Kur'an, I).

3- Diğer bir rivâyette de yine Kur'ân-ı Kerîm'in Allah'ın ipi olduğu vurgulanarak şöyle denilmektedir: "Allah'ın kitâbı (Kur'ân) gökten yere uzatılmış bir iptir, yani hablullahtır." (Ahmed bin Hanbel, II/17, 26). Zemahşerî, âyetin anlamını, “Allah'a güveniniz de ve O'ndan yardım isteğinizde bir olunuz, ayrılıp dağılmayınız” veya, “Allah'ın kullarına olan ahdine sarılmada bir olunuz ki, bu ahd iman ve tâattir” şeklinde tefsir eder. Veya Hz. Peygamber, "Kur'ân Allah'ın sağlam bir bağıdır" dediği için buradaki habl'den maksat "Allah'ın kitabıdır, yani Kur'an dır." (Zemahşerî, Keşşâf, I, 191).

Üstad Mevdûdî de hablullah'ı, Allah tarafından belirlenen bir hayat tarzı olarak ele almakta ve onun sâyesinde insanların Allah'la olan ilişkilerinin sağlam olacağını ve aynı zamanda onları birbirine bağlayacağını açıklamaktadır. (Mevdûdî, Tefhim'ul-Kur'an, I, 218). (Dursun Ali Türkmen, Şamil İslâm Ans.)

Hafezanallah: “Allah bizi korusun, muhâfaza etsin” demektir. Kötü bir ihtimalden uzak bulunmayı dilemek için söylenilir. Allah’ın güzel isimlerinden biri de Hafîz veya Hâfız’dır. Koruyan, merhamet eden, gözeten anlamına gelir. Allah, gökleri, yeri ve arasındakileri muhâfaza eder ve onlar yıkılmazlar. Allah, dâima diri ve yaratıklarını koruyup yönetendir. Onları korumak, O’na ağır gelmez (2/Bakara, 255). “İnsanın önünde, arkasında, kendisini Allah’ın emriyle gözetleyecek tâkipçi (melek)ler vardır, onu Allah’ın emriyle korurlar...” (13/Ra’d, 11). Kur’an’da Hâfız; koruyan, muhâfaza eden anlamıyla iki âyette geçer: “En iyi koruyan (Hâfız) Allah’tır ve O, merhametlilerin en merhametlisidir.” (12/Yûsuf, 64). “O zikri (Kur’an’ı) Biz indirdik ve onun koruyucusu (hâfizûnu) da elbette Biziz.” (15/Hıcr, 9)

Hasbünallah: “Allah bize yeter, kâfidir” anlamına gelir. Müslümanların Allah’a güven ve teslimiyetini belirten bir sözdür. Müslüman halk arasında; öfkelenilecek durumlarda, öfkenin yatıştırılması için kullanılan bir deyim olmuştur. Kur’ân-ı Kerim’de, haklarında yapılan tehditlere ve fitneci haberlere karşılık tam bir teslimiyet içinde olan mü’minlerin tavrı hakkında şöyle buyrulur: “Onlar (o mü’minler) ki, halk kendilerine; ‘Düşmanınız olan insanlar size karşı ordu toplamışlar, onlardan korkun!’ deyince, bu söz onların imanlarını arttırdı ve ‘hasbünallah ve ni’me’l-vekîl (Allah bize yeter; O, ne güzel vekîldir) dediler.” (3/Âl-i İmrân, 173)

Haşyetullah: Allah korkusu demektir. Haşyet; Korku, ürperti, endişe, hoşa gitmeyen bir durumla karşılaşma kaygısından dolayı kalbe yürüyen elem anlamına gelir. Haşyet; Daha çok Allah korkusu, âhirette azâba uğrama kaygısı anlamında kullanılır. Müslüman korku ile ümit arasında yaşar. Müslüman, yalnız Allah’tan korkar ve O’ndan bağış ve lütuf, merhamet ve nimet diler. Allah’ın bağışlamasını ümit ederken, O’nun azâbından, günah işlemekten, şirk ve isyan gibi pislik işlerle uğraşmaktan korkar, Allah’a sığınır.

Hizbullah: “Allah’ın taraftarları, Allah’ın grubu, Allah’ın erleri” anlamlarına gelir. Hizb: Bir kişinin görüşüne uyarak kendisiyle birlikte bulunan dost ve arkadaşları, belli bir görüş ya da unsur çevresinde oluşan topluluk, parti demektir. Kavim, kabîle gibi tarihsel ve toplumsal bir oluşumla ortaya çıkan topluluğa hizb denildiği gibi; bir kişi, inanç ya da düşünceye taraftarlıkla toplumdan ayrışan siyasî ve itikâdî topluluklara da hizb (hizip) adı verilir. Bu nedenle Kur'ân, tanımına uygun müslümanlar topluluğunu "hizbullah", tâğut ve şeytanların peşinden giden insanları da "hizbüşşeytan" olarak adlandırır. Her hizib, kendi içinde sıkı bir dayanışma, yardımlaşma ve taraftarlık bilinciyle hareket ederken, diğer hiziblerle ilişkilerinin temelini sakınma, korunma ve düşmanlık duyguları belirler. Müfessirler, Kur'ân'daki Hizbullah kavramını "Şi'atullah (Allah'ın taraftarları)", "Ensârullah (Allah'ın yardımcıları", "Evliyaullah (Allah'ın dostları" ve "Cündullah (Allah'ın askerleri)" gibi deyimlerle karşılamaları, hizb'in bu temel özelliklerini yansıtma amacına yöneliktir.

Kur'ân, hizb kelimesini tekil biçimiyle yedi âyette (5/Mâide, 56; 18/Kehf, 12; 23/Mü’minûn, 53; 30/Rûm, 32, 35/Fâtır, 6, 58/Mücâdele, 19, 22) dokuz defa; çoğul biçimiyle de dokuz âyette (11/Hûd, 17; 13/Ra’d, 36; 19/Meryem, 37; 33/Ahzâb, 20, 22; 38/Sâd, 11, 13; 40/Mü’min, 5, 30; 43/Zuhruf, 65) on defa kullanır. Bu kullanımların üçünde Allah'ın hizbi, partisi anlamında "Hizbullah", ikisinde Şeytan'ın hizbi, partisi anlamında "Hizbüşşeytan" biçimindeki terkiplerle özel iki toplum dile getirilir. Diğer kullanımların birisinde kelime Hizbüşşeytan'ı belirtirken, geriye kalanlarda topluluk, kabile, parti gibi genel anlamları dile getirir.

Hizbullah'tan söz eden ilk âyet (5/Mâide, 56), mü'minlerin niteliklerini sergileyen bir dizi âyet içinde yer alır. Buradan yola çıkarak Hizbullah'ın Kur'ân'ın tanımladığı mü’minler topluluğu olduğu söylenebilir. Fakat Hizbullah'ı tanımlayan asıl âyet, belirlenen niteliklerin siyasal ve toplumsal bir boyutunu ortaya koyması bakımından ayrıca önemlidir. Çünkü, mü’minler toplumunun bir hizbi, hem de Allah'ın hizbi olarak tanımlanmasında asıl belirleyici olan imanın bu boyutudur. Âyet bu boyutu, "Allah'ı, O'nun Rasûlünü ve mü'minleri velî edinmek" biçiminde ifâde ediyor. Hizbullah deyiminin iki defa geçtiği diğer âyette (58/Mücâdele, 22) aynı boyutun diğer bir yönü delil getiriliyor. Bu da "Babaları, kardeşleri, oğulları ya da kabîlesi de olsa, Allah'a ve Rasûlü'ne düşman olanları sevdikleri (meveddet duydukları) görülmemektedir."

Velî edinmek; dost tutmak, yardımlaşmak, otoritesine boyun eğmek, görev ve yetkilerini tanımak gibi anlamlan; meveddet ise sevgi üzerine kurulu bağları ve bunun sonucu olan velâyet ilişkilerini dile getirir. Buna göre Hizbullah, Allah'ın ve Rasûlü'nün otoritesine boyun eğen, İslâm'a teslim olan, içlerinden seçtikleri yöneticilere itaat eden, birbirleriyle yardımlaşan, dostluk ve dayanışma içinde bulunan; diğer yandan da en yakın akrabaları da olsa, İslâm düşmanlarını sevmeyen, onlarla işbirliği yapmayan, onlara yardımda bulunmayan mü'minler topluluğudur. Bu topluluk, velîlerinin yalnız Allah, Rasûlü ve mü'minler olduğunun (5/Mâide, 55) bilincinde bulunduğu kadar hıristiyan ve yahûdilerin (5/Mâide, 51), İslâm'ı eğlence ve oyun edinenlerin (5/Mâide, 57) velî edinilmeyeceğinin, bunun “onlardan olmak” anlamına geleceğinin de bilincindedir. Mü'minlerin İslâm inancı çevresinde yeni, bütünüyle farklı bir toplum oluşturmalarını ve Bedir örneğinde görüldüğü gibi, gerektiğinde en yakınlarına karşı hiç tereddüt etmeden savaşmalarını mümkün kılan toplumsal bağlar, yakınlıklar kurmalarını sağlayan, bu bilinçtir. Allah, Hizbullah olarak adlandırdığı bu bilinç içindeki toplumun kalplerine imanı yazar ve onları kendisinden bir ruhla destekler. Bunlar, âhirette cennete konulur ve orada ebedî olarak kalırlar. Allah onlardan, onlar da Allah'tan râzı olmuşlardır. Başarıya ulaşacak hizib de yalnızca budur (58/Mücâdele, 22).

Doğrudan Hizbüşşeytan deyimi kullanılmasa da Şeytan'ın hizbinden sözeden ilk âyet bir Mekkî sûrede yeralır. Bu âyette mü'minler, Şeytan'ın düşmanları olduğu ve onun, hizbini alevli ateşin halkından olmaya çağırdığı belirtilerek uyarılır (35/Fâtır, 6). Hizbüşşeytan deyiminin doğrudan iki defa kullanıldığı âyet ise Medenî bir sûrededir. Bu âyette Hizbüşşeytan'ı oluşturan insanların şeytan tarafından kuşatıldıkları, Allah'ı unuttukları ve üstün gelemeyecekleri ifâde edilir (58/Mücâdele, 19). İlk âyette Hizbüşşeytan adlandırmasına gidilmemesine ve yalnızca mü'minlerin uyarılması ile yetinilmesine karşılık; ikinci âyette artık toplumsal bir olgu olarak ortada duran bir topluluktan, mü'minlerden ayn bir hizib oluşturan insanlardan sözedilir.

Hizbüşşeytan'ı belirleyen nitelikler, Hizbüşşeytan adlandırmasının yapıldığı âyetten önceki beş âyette açıklanır. Bunlar, Allah'ın kendilerine gazâb ettiği bir topluluğu velî edinmişlerdir. Bilerek yalan yere yemin ederler; gerçekte ne mü'mindirler, ne de velî edindikleri kimselerdendirler. Yeminlerini kalkan edinip Allah'ın yoluna engel olurlar. Yalancıdırlar. Özellikle Medine ortamı göz önünde tutulduğunda Hizbüşşeytan olarak tanımlanan insanların münâfıklar olduğu açıktır. Münâfıklar, müslüman gibi göründükleri, içiçe yaşadıkları müslümanların sahip oldukları bütün haklardan yararlandıkları halde, gerçekte iman etmemiş kimselerdir. Mü'minleri kendilerine inandırabilmek için yemin dâhil her yola başvurur, ancak her fırsatta Allah'ın yoluna engel olmaya çalışırlar. Münâfıkları, eşdeyişle Hizbüşşeytan'ı gerçek mü'minlerden, Hizbullah'tan ayıran en temel özellik; Allah'ı, Rasülü'nü ve mü'minleri değil, onların karşısındaki kimseleri velî edinmeleridir. Nitekim âyetin indiği ortamda münâfıklar İslâm'ın ve mü'minlerin zaferini sonuna kadar engellemeye çalışmışlar, bu amaçlarına ulaşabilmek için hem müşriklerle, hem de yahûdilerle işbirliği yapmışlardı. Onların Hizbüşşeytan olarak adlandırılmasının temel nedeni de bu seçimleri oldu. Kur'an'ın getirdiği bu tanımlama, bize Hizbullah ile Hizbüşşeytan'ın ayrılması konusunda her zaman için uygulanabilecek değişmez bir kıstas/ölçü vermektedir.

Kur'ân, hizb kelimesine, Hizbullah ve Hizbüşşeytan'ı belirtmediği yerlerin büyük çoğunluğunda olumlu ya da olumsuz bir yorum getirmez. Buralarda hizib; topluluk, kabîle gibi anlamları dile getirir. Buna karşılık, dört yerde (18/Kehf, 12, 19, 37; 23/Mü’minûn, 53, 43/Zuhruf, 65) kelime, belli bir toplumun parçalanmasına neden olan partileşme anlamında kullanılır. Bunlardan üçü ehl-i kitab'la, biri de müşriklerle ilgilidir. Ehl-i kitab'la ilgili âyetlerde bunların işlerini parçalayıp çeşitli kitaplara ayrıldıkları; her partinin kendi yanında bulunanla sevindiği (23/Mü'minûn, 55); partilerin birbirleriyle ihtilâfa düştüğü (19/Meryem, 37; 43/Zuhruf, 65) belirtildikten sonra "Artık büyük bir günü görmekten ötürü vay kâfirlerin hâline!" (19/Meryem, 37) ve "Acı bir günün azâbından vay o zâlimlerin hâline!" (43/Zuhruf, 65) buyrularak hizibleşme küfür ve zulümle ilişkilendirilir. Müşriklerle ilgili olan âyet de hizipleşmenin olumsuzluğunu dile getirir: "Dinlerini parçaladılar ve bölük bölük oldular. Her hizib kendi görüşleriyle avunur." (30/Rûm, 32)

Hizibleşmenin anlamlandırılış biçimine bakılarak, rahatlıkla Kur'ân'ın İslâm toplumunda hizibleşmeye izin vermediği söylenebilir. Kur'ân, gerçek mü'minlerin tek bir partiyi oluşturduklarını belirterek bunu Hizbullah olarak adlandırıyor. İslâm toplumunda bir vâkıa olduğu için kabul edilen ikinci parti ise, münâfıkların, şeytanın kuşattığı kimselerin oluşturduğu Hizbüşşeytan'dır. Bunun dışındaki bütün hizibleşmeler, Hizbullah'ın parçalanması anlamına gelir ki, bu da İslâm toplumunun, Kur'ân'ın onaylamadığı ehl-i kitab'tan toplumların durumuna gelmesi demektir. Oysa mü'minlerden istenen; kendilerine apaçık deliller geldikten sonra fırka fırka olup ihtilâfa düşenlere benzememektir. Çünkü ihtilâfın sonu kaçınılmaz bir azâbdır (3/Âl-i İmrân, 105). (Ahmet Özalp, Şamil İslâm Ans.)

Huccetullah: Allah’ın delili demektir. Huccet; Delil, senet, vesika, güvenilir bilgin anlamlarına gelir. Hüccetü’l-İslâm; ehl-i sünnet müslümanlarınca İmam Gazâli hakkında, onun lakabı olarak kullanılır. Şîî müslümanlarca Huccetu’l-İslâm, âlimler arasında bir rütbeyi ifade için kullanılır. Âyetullah denilen (profesör durumundaki büyük âlimlik) rütbesinin bir alt seviyesindeki âlimler için kullanılır.

Hudûdullah: “Allah’ın sınırları, Allah’ın hudûdu, Allah’ın koyduğu sınırlar” demektir. Allah tarafından belirlenmiş olan sınırlar, yani şeriatin hükümleri, emir ve yasakları hakkında kullanılır. Had ve çoğulu hudûd; Şeriatçe belirlenen cezâ anlamıyla Kur’an’da geçmektedir (4/Nisâ, 15-16).âyetlerAllah’ın sınırlarını (hudûdullah’ı) aşanlar, zâlimlerdir: “... Bunlar hudûdullah’tır (Allah’ın koyduğu sınırlardır. Sakın onları aşmayın. Kim Allah’ın hudûdunu aşarsa işte onlar zâlimlerdir.” (2/Bakara, 229)

İslâm şeriatinin cezâları ile ilgili hükümlerinde “hadd” terimi, İslâm şeriatince belirlenen ve sınırlandırılan, değiştirilmesi imkânsız cezâ anlamına gelir. Hadd-i kazf, hadd-i sekr/şürb, hadd-i sirkat, hadd-i zinâ bunlardandır.

Hukukullah: Allah'ın hakları, Allah'a âit olan haklar demektir. Hukuk, hak kelimesinin çoğulu olup "haklar" demektir. Hukukullah tâbiri "Allah'a âit haklar" anlamına gelip, buna toplum veya âmme hukuku da denir.

İslâm hukukunda, haklar bir tasnife göre Allah hakkı (hukukullah) ve kul hakkı (hukuku'l-ibâd) olmak üzere ikiye ayrılır. Kul hakkı; kendisiyle, şahsa ait maslahatların (yarar) korunması kastedilen haklardır. Bunlar; sağlığın, çocukların ve malın korunması gibi genel veya mâlikin mülkü, satıcının semen, alıcının mebî (satılan mal) üzerindeki hakkını korumak gibi özel nitelikli haklar olabilir. Bunlarda, indirim, af, sulh, ibrâ veya mubah kılma gibi tasarruflar mümkündür. Miras cereyan eder, her bir suçta ceza tekrar eder.

Allah hakları (hukukullah) ise; kendisiyle Allah'a yaklaşmak, O'nu ta'zîm etmek ve dininin sembollerini (şeâir) ayakta tutmak veya toplum yararını gerçekleştirmek kasdolunan haklardır. Bunlar, terkeden için tehlikesinin büyüklüğü ve sağladığı yararın kapsamlı olması yüzünden Allah'a nisbet edilmiştir. Allah'a yaklaşmakla ilgili olan haklar şunlardır: Namaz, oruç, hac, zekât, cihâd, emr-i bi'l-ma'rûf ve nehyi ani'l-münker, nezir, yemin, gerek hayvan kesimi ve gerekse meşrû herhangi bir ise başlarken besmele çekmek gibi.

Toplum yararıyla ilgili olan haklara ise; suçları önleyici tedbirler almak, zinâ, kazf (zinâ iftirâsı), hırsızlık, yol kesme, sarhoşluk veren maddeleri kullanmak gibi suçların cezâları ile ta'zîr cezâlarını (devletin koyduğu cezâlar) uygulamak, nehir, yol, mescid gibi topluma âit yerlerin ortak kullanımını sağlamak gibi haklar örnek verilebilir.

Allah haklarında, indirim, af veya sulh câiz değildir. Bunları değiştirmek de câiz olmaz. Hırsızlık cezâsı, dâvâ açıldıktan sonra, mağdurun affı veya hırsızla anlaşması, zinâ cezâsı da kocanın veya başkasının affı, yahut kadının nikâhlanma yoluyla kendisini mubah kılması hallerinde bile düşmez. Bu haklar miras yoluyla geçmez. Mirasçılar, miras bırakan vasiyet etmedikçe, onun zekât, hac, adak, fidye gibi ibâdet borçlarından sorumlu değildir. Mirasçı, mûrisin işlediği suçtan dolayı da sorumlu tutulamaz.

Allah haklarında tedâhül cereyan eder. Bir kimse defalarca zinâ etse, hırsızlık yapsa, tek cezâ yeterli olur. Çünkü cezâdan maksat; caydırmak, yıldırmak ve korkutmaktır. Bu da gerçekleşmiş olur. Bu suçların cezâsını uygulamak hâkime ait bir görevdir (es-Serahsî, el-Mebsût, Matbaatü's-Saade, IX, 185; el-Kâsânî, Bedâyiu's-Sanâyi', Beyrut 1328/1910, VII, 55 vd.; ez-Zühaylî, el-Fıkhu'l-İslâmî ve Edilletüh, 2. baskı, Dımaşk 1405/1985, IV, 13, 14).

İlâh: Tanrı, mâbud demektir. Hak olsun, bâtıl olsun, her türlü mâbud, yani tapınılan şey hakkında ilâh (Tanrı) kelimesi kullanılır. Allah, Hak Teâlâ’nın zât ismi, özel ismidir. Tanrı, Hudâ, İlâh, Rab, Mâbûd genel isimlerdir; özel isim değildir. Mü’minler “Lâ ilâhe illâllah, yani Allah’tan başka ilâh/tanrı yoktur” demek sûretiyle Allah’ın dışında başka ilâh kabul etmediğini ilân eden kimselerdir. “Yalnız O’dur ki, gökte de ilâhtır/tanrıdır, yerde de ilâhtır. O, hakîmdir, bilendir.” (43/Zuhruf, 84). “Allah’tan başka ilâh/tanrı yoktur, yaşatır, öldürür. Sizin de Rabbiniz, önceki atalarınızın da Rabbidir.” (44/Duhân, 8)

İlâhî Kanun (Kanun-i İlâhî): Cenâb-ı Hakk'ın peygamberleri ve kitapları vasıtasıyla kullarının uymak zorunda olduğunu bildirdiği İlâhî emir ve yasaklar demektir. İlâhî kanunlara, ayrıca şer'î kanun, Şerîat da denir. Kur’an ve Sünnet'te, İlâhî kanun anlamında "Sünnetullah" tabiri de kullanılmaktadır. Meselâ, şu âyette olduğu gibi: "(Biz bunu) Senden evvel gönderdiğimiz peygamberler için de sünnet (kanun) yapmışızdır. Sen bizim sünnetimizde hiç bir değişiklik bulamazsın." (17/İsrâ, 77). Kadı Beydâvî bu âyetteki sünnet kelimesinin, âdet ve kanun anlamına geldiğini söylemektedir (Kadı Beydâvî, Envâru't-Tenzîl ve Esrârü't-Te'vîl Mecmau't-Tefâsîr, IV, 59).

Bir başka âyette; "Allah'ın bundan önce geçenler hakkındaki kanunu ki, Allah'ın kanununu değiştiremezsin." (33/Ahzâb, 62) buyurulur. Elmalılı Hamdi Yazır, bu âyetteki "Sünnetullah" tâbirinin İlâhî kanun anlamına kullanıldığını yazmaktadır (Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur'an Dili, V, 3926-3930). Diğer bir âyette Sünnetullah, kanun anlamında şu şekilde kullanılmıştır: "...Ya onlar daha evvelki (ümmetler hakkında geçerli olan) kanundan başkasını mı bekliyorlar? (Hayır) sen Allah'ın kanununda (sünnetinde) asla bu değişiklik bulamazsın" (35/Fâtır, 43). Nesefî, bu âyeti tefsir ederken "tebdil" zâta, "tahvil" vakte aittir; (yani Allah'ın emirlerine isyan edenlere, İlâhî kanun gereğince, azaptan başka bir şey terettüp etmez. Azâba herhangi bir şey bedel olmaz. Azâbın vakti de başka vakitlere çevrilmez) demektedir (en-Nesefî, Medârikü't-Tenzîl ve Hakaiku't-Te'vil Mecmau't-Tefâsîr. V, 193).

"Allah'ın öteden beri süregelen kanunudur bu; Allah'ın kanununda bir değişme bulamazsın." 48/Feth, 23). Beydâvî ve Nesefî bu âyeti şöyle açıklıyorlar: "Yani, Allah Teâlâ geçmiş ümmetlere gönderdiği peygamberlerinin behemehal gâlip gelmelerini eski bir kaide ve kanun olarak koymuştur" (Beydâvî, a.g.e, a.y.; Nesefî, a.g.e, VI, 22).

Elmalılı, beşerî kanunla İlâhî kanunu şöyle mukayese ediyor: "İlâhî kanunun, kanun koyucusu Allah olduğundan, sağlamdır, doğrudur. Beşerî kanunlar, yani insanların yaptığı kanunlar, ne ilim ne de din açısında hiç biri sağlıklı olamazlar. Bunlar ilim yönünden bâtıl, din yönünden şer teşkil ederler ve doğru değildirler. Bunun için beşerin hakkı gerek ilimde gerek dinde kanun koymak değil, Allah'ın kanunlarını arayıp bulmak ve keşfedip ortaya çıkarmaktır. ‘Arşimet, denge kanununu; Newton, câzibe kanununu; Aristo, tenâkuz kanununu koydu’ demek doğru olmadığı gibi, ‘Ebû Hanife hazretleri de fıkhî kıyas kanununu koydu’ demek doğru değildir. Bunlar onların koyucusu olsaydı, eğri ve yalan olurlardı; doğru olmaları, İlâhî kanunu keşfetmeye mazhar olmalarından dolayıdır. Bunun için âlimler, mûcit değil, kâşiftirler. Çünkü İlâhî kanunun gizli olanları da vardır" (Elmalılı, a.g.e, I, 126-127).

İlâhî Kanuna, fıtrî kanun de denir (Krş. Elmalılı a.g.e, I, 197). "Sünnetullah" ifâdesinin; "Allah'ın Rasûlüyle savaşan kâfirleri Allah rezil ve perişan eder; bu Allah'ın değişmez kanunudur" şeklinde izah edildiği de görülmektedir (Mevdudi; Tefhimu'l-Kur'an, terc. M. Han Kayani ve arkadaşları, V, 391). İlâhî Kanun, Yüce Allah'ın yolu, metodu ve âdetidir. Birçok âyette bu yolun en doğru yol olduğu dile getirilmektedir. Meselâ 6/En'âm Sûresinin 145-153. âyetleri incelendiğinde, İlâhi kanunla, insan yapısı kanunlar arasındaki farklılık açığa çıkmaktadır. Aynı sûrenin 146-148. âyetlerinde de Yahûdiler ve Müşrikler helâl ve haramlarla ilgili yaptıkları kanunlar nedeniyle terslenmekte ve bundan sonraki âyetlerde ise, iki hukuk arasındaki farklılığı göstermek için İlâhı kanun ortaya konmaktadır. Sonra, 154. âyette Hz. Peygamber (s.a.s.)'e verilen aynı kanunun Hz. Mûsâ'ya da verildiği belirtilerek, "...Öyleyse bu kanuna uyun..." denilmektedir. "Sümme" kelimesi, daima zaman bakımından bir sonralık ifâde etmez. Bu kelime zaman zaman 154. âyette olduğu gibi, bir anlatımı pekiştirmek için de kullanılır ve özellikle konuşulan Arapça'da "buna dikkat edin ki.." anlamına gelir. Bu âyette, "Yine dikkat edin ki, İlâhî kanun Mûsâ'ya da gönderildi..." denmektedir. (Ahmet Yaşar, Şamil İslâm Ans.)

Îlâ-yı Kelimetullah: Allah'ın adını yüceltmek için Allah'ı inkâr edenlere karşı savaşmak demektir. Sözlük anlamı, “Allah'ın kelimesini yüceltmek” demek olan "i'lây-ı kelimetullah", ıstılahta Allah'ın adını veya İslâm dininin tevhid akîdesini şânına uygun bir biçimde yüceltip yayma mânâsına gelir. Bu terim "cihad" kelimesiyle de ifâde edilmektedir.

Bilindiği üzere İslâm, sadece belirli bir millete veya topluma değil, bütün insanlığa gelmiştir. İslâm'ın getirdiği bu hayrın bütün insanlara ulaşması ve insanlık ile hayrın arasına hiçbir engelin girmemesi, Allah Teâlâ'nın kelimesinin yücelmesi demektir. Dolayısıyla bu İslâm nimetinin bütün insanlığı kuşatacak şekilde yayılmasına karşı çıkanlar, insanla hayrın arasına girmiş olacak, böylece Allah'ın kelimesine saldıran bir mütecâviz/saldırgan durumuna geleceklerdir. İşte bu engelleyici güçleri ortadan kaldırmak için yapılacak mücâdele, Allah'ın kelimesini yüceltmeye çalışmak demektir. Bu mücâdele (savaş), insanlara zorla İslâm dinini kabul ettirmek için değil, aksine onlara fikir ve vicdan hürriyeti vererek doğru yolu bulma imkânını elde etmeleri için yapılır. İslâm dini, hiçbir kimseyi kendisine inanmaya zorlamaz. Ancak, insanlığa, İslâm'ın yolunu tıkayanları etkisiz hâle getirerek hidâyete etmeleri hususunda yardımcı olur.

İslâm, bütün dünyada adâleti ve doğruluğu yerleştirmek için gelmiştir. Öyleyse saldırganlar, zâlimler ve adâlete muhâlif hareket edenler, Allah'ın kelimesinin zıddına davranmış olur. Oysa müslümanların Allah'ın kelimesini yüceltmek için savaşmaları emredilmiştir. O kelimeden uzaklaşanları -kılıca sarılmak pahasına- tekrar O'na bağlamak gerekir. Her hâlükârda ve her yerde yerine getirilmesi gereken i'lây-i kelimetullah görevi; mutlak anlamda adâletin temininden, tecâvüz ve düşmanlığın önlenmesinden ibârettir. Bu konuyu destekler mâhiyette şu âyeti zikredebiliriz: "Eğer müminlerden iki topluluk birbirleriyle savaşırlarsa aralarını düzeltiniz; Eğer biri diğeri üzerine saldırırsa, saldıranlarla Allah'ın buyruğuna dönünceye kadar savaşınız; Eğer dönerlerse aralarını adâletle bulunuz, âdil davranınız; şüphesiz Allah âdil davrananları sever." (49/Hucûrât, 9).

İslâm'da cihadın mânâsı, ilâ-yı kelimetullah uğrunda ve İslâmî bir toplum sergileme yolunda elden gelen gayreti göstermektir. Bu cihaddan ilk planda meşrû müdâfaa demek olan, malın, ırzın, hayatın müdâfaasından da öte; İslâm toplumunun oluşmasına engel olabilecek her şeyi ortadan kaldırmak, dinî hürriyeti elde etmek ve sonuçta İslâm toplumunu tesis etmek için Allah'ın hâkimiyetini sağlamak ve emirlerini uygulamak için yapılan çalışma ve uğraşılar anlaşılır. Ancak müslümanlar kesinlikle savaşı ve düşman ile karşılaşmayı arzu etmez, fakat savaş söz konusu olduğunda da ellerinden gelen gayreti sarfederler. Nitekim Allah Teâlâ, saldırgan tarafın barış isteğinin kabul edilmesini müslümanlardan şu âyet ile ister: "Eğer onlar barışa yanaşırlarsa, sen de yanaş ve Allah'a güven. O şüphesiz işitir ve bilir." (8/Enfâl, 61). Konuyla ilgili olarak şu hadis-i şerif de zikredilebilir: "Düşmanla karşılaşmaya pek istekli olmayın, fakat Allah'tan selâmet dileyin. Bununla beraber, eğer onlarla karşılaşırsanız sebat edip sabırlı olun. Bilin ki, Cennet, kılıçların gölgesi altındadır." (Buhârî, Cihad 112; Müslim, Cihad 19-20)

İnsanoğlunun yeryüzüne gönderiliş ve yaratılış gayesi, Allah'ın hâkimiyetini ve hükümdarlığını kurmak, yalnız O'na kul olmak ve ibâdet etmektir. İnsanı yaratılış gayesinden saptıran, Allah'a kul olmaktan çıkarıp kula kulluk ettiren güç, kuvvet ve otoritelere, Cenâb-ı Hakk'ın din ve hâkimiyetine kafa tutmuş, insanların inanç ve düşünce hürriyetlerini gasp etmiş ve toplumu bir fesat çukurunun yanına sürüklemişlerdir. Kur'ân-ı Kerîm âyetlerinin ifâdesiyle, "hak, kendilerine apaçık belli olduktan sonra, içlerindeki çekememezlikten ötürü inananları, iman etmelerinden sonra küfre döndürme hevesinde" (2/Bakara, 109) olan, "kendi dinlerine uyuncaya kadar asla dindarlardan hoşnut olmayan" (2/Bakara, 120) ve "güçleri yetse müslümanları dinlerinden döndürünceye kadar savaşa devam eden” (2/Bakara 217) bu inkârcıların fitne ve fesatlarına engel olmak, insanları bu zihniyetteki kişilere kul olmaktan kurtarıp hak ve hürriyetlerini elde etmelerini sağlayacak Allah'a kulluğu ve O'nun hâkimiyetini kurmaya çalışmak, Allah Teâlâ'nın insanlara bir emridir. Bu konudaki İlâhî buyruk, âyette ifâdesini şöyle bulur: "Yeryüzünde fitne kalmayıncaya ve din tam anlamıyla Allah'ın oluncaya kadar onlarla savaşın. Eğer vazgeçerlerse sataşmayın. Zulmedenlerden başkasına düşmanlık yoktur." (2/Bakara, 193). Bu sebeple İslâm devleti, dindar olduğunu iddiâ eden veya kendini ehl-i kitaba nisbet eden ya da müşrik olan kişi veya gruplara, Allah'ın hâkimiyetine karşı kendi güç ve otoritesiyle karşı çıkarak fiilî şirkte bulundukları takdirde cihad ilân edecek ve bunu mukaddes bir görev bilecektir.

Öte yandan, Kur'ân-ı Kerîm'de i'lây-ı kelimetullah için, Allah'ın dinini yüceltmek ve yaymak için cihad edenlerden şu şekilde sitâyişle bahsedilir: "İman edenlerden özürsüz olarak yerlerinde oturanlar ile, mal ve canlarıyla Allah yolunda cihad edenler birbirine eşit değildir. Allah, mal ve canlarıyla cihad edenleri, mertebe yönüyle oturanlardan üstün kılmıştır. Allah hepsine de cenneti vaadetmiştir, ama Allah cihad edenleri, oturanlara; büyük ecirler, dereceler, mağfiret ve rahmetle üstün kılmıştır." (4/Nisâ, 95-96)

Allah için cihad edenlere ödül olarak verilecekler de şu âyetlerle bildirilir: "Ey iman edenler! Sizi can yakıcı bir azaptan kurtaracak kazançlı bir ticareti/yolu size göstereyim mi? Allah'a ve peygamberine inanırsınız, Allah yolunda canlarınızla, mallarınızla cihad edersiniz; bilseniz bu sizin için en iyi yoldur. Böyle yaparsanız Allah günahlarınızı size bağışlar; sizi içlerinde ırmaklar akan cennetlere, Adn cennetlerinde hoş yerlere koyar. Büyük kurtuluş budur." (61/Saff, 10-12); "Allah şüphesiz, Allah yolunda savaşıp öldüren ve öldürülen mü’minlerin canlarını ve mallarını Tevrat, İncil ve Kur'an'da söz verilmiş bir hak olarak Cennete karşılık satın almıştır. Verdiği sözü Allah'tan daha çok tutan kim vardır? Öyleyse yaptığınız alış verişe sevinin; bu büyük bir başarıdır." (9/Tevbe, 111)

Allah Teâlâ, müslümanların her an cihada hazır bir şekilde bulunmalarını isteyerek söyle buyurur: "Siz de düşmanlara karşı gücünüzün yettiği kadar her türlü kuvvet ve cihad için, bağlanıp beslenen atlar hazırlayın ki, bununla Allah düşmanını, kendi düşmanınızı ve bunlardan başka sizin bilmeyip de Allah'ın bildiği diğer düşmanları korkutasınız. Allah yolunda ne harcarsanız, onun sevabı eksiksiz size ödenir ve asla haksızlığa uğratılmazsınız." (8/Enfâl, 60). Cihadın ve savaşın İslâm düşmanlarına ne zamana kadar sürdürüleceği konusunda âyet-i kerime şu hükmü ortaya koyar: "O kendilerine kitap verilenlerden, Allah'a ve âhiret gününe inanmayan, Allah'ın ve Peygamberin haram ettiği şeyi haram tanımayan ve hak dinini din edinmeyen kimselerle; onlar hor ve küçülmüş oldukları halde kendi elleriyle cizye verinceye kadar savaşınız." (9/Tevbe, 29)

Diğer yandan, i'lây-ı kelimetullah veya diğer bir ifadeyle cihad konusu, hadislerde de zengin bir biçimde ele alınmıştır. Peygamber Efendimiz, ‘gerçek mânâda Allah uğrunda cihad edenin kim olduğu’ sorusuna cevap verirken şöyle buyurmuştu: "Sadece Allah'ın adı yüce olsun diye (i'lay-ı kelimetullah için) cihad eden kişi, Allah yolundadır." (Sahih-i Buhârî, Tecrîd-i Sarih Tercümesi, VIII, 281-282). "Fazilet yönüyle insanların hangisi daha üstündür?" sorusuna şöyle cevap vermiştir: "Canıyla, malıyla Allah yolunda savaşan mümindir." (Buhârî, Cihâd, 2). Hz. Peygamber “Allah yolunda cihad eden kişinin savaş alanında şehid olması halinde Allah'ın inâyeti ile hesapsız ve azapsız derhal Cennete gideceğini, şehid düşmeyip evine sağ sâlim döndüğü takdirde, eli boş değil, ya ecir ve sevapla veya hem sevap, hem de ganimetle döneceğini” (Sahih-i Buhârî, Tecrîd-i Sarih Tercümesi, VIII, 256) bildirir.

Bu hadisler gerçek mânâda Allah'ın adını yüceltmek için yola çıkıldığında Allah'ın yardımının muhakkak olacağını, değişik niyetlerle değil de, sadece Allah için cihad edilmesi gerektiğini, böyle hareket eden mü’minlerin dünyada ve âhirette Allah'ın koruması altında bulunacağını bildirmektedir. Hadisler aynı zamanda cihad sevabının elde edilmesi için başka yolları da göstermektedir. Bu konudaki bir hadiste şöyle bir bilgi vardır: "Her kim Allah uğrunda gazâ edecek bir askerin, sefer için gereken eşyasını tedârik edip hazırlarsa, o da gazâ etmişçesine sevaba nail olur. Yine her kim Allah yolunda gazâ eden bir askerin, geride bıraktığı işlerine ve ailesine namuslu bir şekilde bakıp gözetirse, o da gazâ etmiş gibi olur." (Sahih-i Buhârî, Tecrîd-i Sarih Tercümesi, VIII, 301)

Bütün bunların yanında, İslâm devleti mümkün olduğu kadar kuvvet hazırlamak, hazırlıklarını arttırmak ve geliştirmekle sorumludur. Ancak bu kuvvetlerin hazırlanması daima hidâyete ve Hakk'a götürmeyi gâye edinmelidir. Bu devlet yeryüzünün en büyük kuvveti olmalı, bâtıl güçler ondan titremeli, yeryüzünün en ücrâ köşesinde bile tesiri hissedilmelidir. Hiç kimsede ve hiçbir millette İslâm yurduna saldırma gücü kalmamalı, herkes Allah'ın saltanatına sığınmalı, hiç kimse İslâm dâvetine karşı çıkmamalı, insanları bu dâvete icâbetten hiçbir şey alıkoymamalı, mutlak hâkimiyet hakkına sahip olmayı ve insanları kendine kul yapmayı hiç kimse iddiâ edememelidir. Kısaca din, bütünüyle sadece Allah'ın olmalıdır (Seyyid Kutub, Fî Zılali'l-Kur'an, VII, 57). Özetle, cihad, bütün müslümanlara farzdır. Müslüman savaş alanına, yalnız Allah'ın kelimesinin yücelmesi ve O'nun hâkimiyetinin sağlanması için çıkar. (Mefail Hızlı, Şamil İslâm Ans.)

İnnâ lillâhi ve innâ ileyhi râciûn: “İstirc┠denilen bu ifade, özellikle bir ölüm haberi alındığında veya bir büyük sıkıntı zamanında söylenilir. Bu ifâde Kur'an'da şöyle geçer."O sabredenler, kendilerine bir musîbet/belâ geldiği zaman: İnnâ lillâhi ve innâ ileyhi râciûn (Biz Allah'ın kullarıyız ve biz O'na döneceğiz)' derler." (2/Bakara, 156)

İnşâallah: Bir işi yapacağımızı söylediğimiz zaman, "Allah dilerse" mânâsına gelen bu deyim kullanılır. Unutmamak gerekir ki, bu ifâde, bir şeyi yapmaya karar verilirse söylenir, geleceği sadece Allah bileceğinden ve O bizim yapacağımız şeyi dilemezse bizim yapma kararlılığımızın bir şeye yaramayacağını hatırlayıp hatırlatma amacıyla söylenir; yoksa, yapmaya karar vermediğimiz veya kesin kararlı olmadığımız bir iş için, baştan savma kasdıyla bu söz söylenmez/söylenmemelidir.

İnşâallah, aynı zamanda bir duâdır. Herhangi bir şey hususunda "İnşâallah" demek, işi Allah'ın irâdesine bırakmak mânâsını taşır. Kur'ân-ı Kerîm'de şöyle buyurulur: "Herhangi bir şey için Allah'ın dilemesi dışında, (inşâallah demeden) ben onu yarın yapacağım deme." (18/Kehf, 23-24). Bu, Allah tarafından Peygamberimize (ve dolayısıyla bütün mü’minlere) bir öğüt ve öğretidir. İleride yapılması planlanan işler için inşâallah denilmesi gerektiğini ifâde etmektedir. Çünkü insanın azim ve irâdesi bir şeyin meydana gelmesi için yeterli değildir. "Hiç bir kimse yarın ne kazanacağını (başına ne geleceğini) bilemez. " (31/Lokmân, 32)

Her şey Allah'ın dilemesiyle olur. Öyle ise gelecekte bir şeyi yapmaya azmederken, inşâallah, yani "Allah dilerse" diyerek işi Allah'ın irâdesine bağlamak İslâmî edeptendir. Yukarıdaki âyet-i kerime bunu ifade etmektedir.

"İnşâallah" sözü akit ifade eden sözlere bitişik olarak söylenirse, akdin hükmünü ortadan kaldırır, akit gerçekleşmez. Meselâ bir şey satın alan kimse "inşâallah aldım" dese, akit gerçekleşmiş olmaz. Bu nedenle bir kimse: "İnşâallah yarın şu işi yaparım" deyip de yapamazsa bundan sorumlu olmaz. Yine yemin ederken “inşâallah -yapacağım-” diye yemin ederse, bu yemin bozulunca keffâret gerekmez.

İman konusunda bir müminin; “İnşâallah ben mü’minim” demesi, Ma’turîdî âlimlere göre câiz değildir. Çünkü iman konusunda "İnşâallah", şüpheyi gerektirir veya şüphe ihtimali olduğunu ifade eder. Bu ise câiz değildir. Hayatta olan bir kimsenin "İnşâallah ben canlıyım" demesi buna benzer. Bunun yanında İmam Şâfiî'ye (ve Eş’arîlere) göre bir kimsenin "İnşâallah ben müminim" demesi câizdir.

İsbât-ı Vâcib: Varlığı kendinden olan, var olmasında başka bir şeye muhtaç bulunmayan Zâtı delillendirme demektir. Her şeyi var edip idâre eden bu yüce kudretin varlığı her devirde akıl, nakil yani semâvî kitaplar ve insanın iç dünyası ile dış âlemdeki nizam, gâye, sebeplilik, hikmet, inâyet gibi hususlardan hareketle delillendirilip ispatlanmaya çalışılmıştır.

İsbât-ı vâcip, başka bir ifâdeyle Allah'ın varlığını delillendirme konusu, başta kelâm ilminin olmak üzere felsefenin ve filozofların en önde gelen konularındandır. Meselâ, İslâm felsefesinde el-Kindî'den (252/266 civarı) başlamak üzere; Fârâbî (339/950), ibn Sina (428/1037), İbn Rüşd (595/1198) gibi müslüman filozoflar, Allah'ın varlığını çeşitli delillerle ispatlama yoluna gitmişlerdir.

İsbât-ı vâcip konusuyla Selefiyye de ilgilenmiştir. İbn Teymiyye (728/1382), İbn Kayyim el-Cevziyye (751/1350) ve İbnü'l-Vezir (840/1436), bunlardan bazılarıdır. Allah'ın sonsuz kudretini ve hikmetinin eseri olan mahlûkatın bazı sırlarını inceleyen ve bu yolla isbât-ı vâcip yapan, "el-Hikme fi mahlûkati'llâh" eserinin müellifi Gazzâlî (505/1111) ile İbn Hazm (456/1064) da aynı konu ile derinden ilgilenmiştir (Bekir Topaloğlu, İslâm Kelamcıları ve Filozoflarına Göre Allah'ın Varlığı (İsbât-ı Vâcip), Ankara, t.y., s. 16).

İslâm kelamcıları ve filozoflar isbât-ı vâcib hususunda Kur'ân-ı Kerîm'e büyük ölçüde başvururlar. Çünkü, hudüs delili, imkân delili, inâyet ve hikmet delili Kur'an'da mevcuttur. (İsmail hakkı İzmirli, Yeni ilm-i Kelâm, s. 11, 5, vd. İstanbul 1340-1343; Bekir Topaloğlu, a.g.e., s. 25). Kur'an-ı Kerim, Allah'ın varlığını isbat eden delillerden çok, Allah'ın birliği, O'nun tek ilâh oluşu, isim ve sıfatları üzerinde durur; ortağının bulunmadığını, delilleriyle anlatır; Allah'ın kudret ve azametinin, hükümranlığının her türlü eksik sıfattan münezzeh olduğunu, dileğine karşı çıkılamayacağını ve yeriyle-göğüyle ve bunların içindekilerle bütün kâinatın O'nun emrinde olduğunu bildirir. Çünkü Allah'ın varlığı, delile ihtiyaç göstermeyecek kadar açıktır. İnsan, yaratılışı itibarıyla bir yaratanın olduğunu bilir. Allah'ın varlığına inanmak, fıtrîdir. Ayrıca Allah'ın var olduğu, hemen hemen her toplum tarafından kabul edilmektedir. Problem, daha çok; Allah'ın, bilinmesi gereken şekliyle bilinmemesi ve başkasının şu veya bu şekilde O'na ortak koşulmasıdır.

Ayrıca Allah, peygamberlerini mûcizelerle göndermiştir. Bu mûcizeler, peygamberlerin peygamberliğini ispat etmenin yanısıra, Allah'ın varlığının da ispatı durumundadır. Bir de, Allah'ın sıfatları dile getirilirken dolaylı olarak da olsa Allah'ın varlığının isbatı gündeme gelebilmektedir. Buna şu âyetleri misal olarak zikretmek mümkündür: "İnsan, bizim kendisini nasıl bir nutfeden (spermadan) yarattığımızı görmedi mi ki, şimdi apaçık bir hasım kesildi. Kendi yaratılışını unutarak bize bir misal verdi; 'Şu çürümüş kemikleri kim diriltecek?' dedi. De ki; 'Onları ilk defa yaratan diriltecek. O, her yaratmayı bilir. O ki size yeşil ağaçtan ateş yaptı da siz ondan yakıyorsunuz." (36/Yâsîn, 77-80); "Görmedin mi, Allah (nasıl) gökten su indirdi. (Böylece) Onunla renkleri çeşit çeşit meyveler çıkardı. Dağlardan (geçen) beyaz, kırmızı, değişik renklerde ve simsiyah yollar (yarattı)." (35/Fâtır, 27). "O'nun âyetlerinden (sonsuz gücünün işaretlerinden) biri, sizi topraktan yaratmasıdır. Sonra siz, (yeryüzüne) yayılan insanlar oluverdiniz." (30/Rûm, 20); "Bakmıyorlar mı develere; nasıl yaratıldı? Göğe; nasıl yükseltildi? Dağlara; nasıl dikildi? Yere; nasıl yayılıp döşendi?" (88/Ğâşiye, 17-20).

Allah'ın varlığını dolaylı olarak isbatlayan bu âyetlere baktığımızda görürüz ki Kur'an, felsefi ve mücerred delillerden çok, her insanın anlayabileceği, günlük hayatında karşılaştığı delilleri zikretmektedir. Gerek müslüman, gerek diğer dinlere mensup mütefekkirler, hatta bazen dinleri kabul etmeyip sadece Allah'ın varlığına inanan mütefekkirler, Allah'ın varlığını isbat için birçok aklî deliller zikretmişlerdir. Biz burada daha çok müslüman mütefekkirlerin ileri sürdüğü delillerden belli başlı birkaç tanesini zikretmekle yetineceğiz:

a- Hudûs delili: 'Hudûs', sonradan meydana gelme anlamındadır. Bu delil, kâinatta görülen varlıkların hallerinden ve niteliklerinden; evrenin sonradan meydana gelmiş olmasından Allah'ın varlığını isbata ulaşan bir delildir. Şöyle bir önerme ile ifâde edilir: “Bu kâinat, sûretiyle ve madesiyle sonradan meydana gelmiştir. Her sonradan meydana gelen, mutlaka onu meydana getiren birinin varlığına muhtaçtır. O halde bu kâinat, onu meydana getiren birine muhtaçtır ve o da Allah'tır.” Çevremize baktığımızda her şeyin biz insanlardan daha geri ve güçsüz, varlıklar içerisinde en mükemmelinin insan olduğunu görürüz. Oysa insan, çevresindekileri yaratacak güçte olmadığı gibi, kendisi başkasına muhtaç bir durumdadır.

b- İmkân delili: Kâinat ve kâinatta bulunanlar, varlığı zorunlu şeyler değildir. Yani var olmaları da, yok olmaları da mümkündür. O halde var olmaları, ancak varlığa gelmelerini yokluklarına tercih eden birinin varlığına bağlıdır ki; O da varlığı zorunlu olan Allah'tır.

c- Gâye ve nizam delili: Kâinatta her şeyin bir sebebi ve gâyesi vardı. Boşuna yaratılmış hiç bir şey yoktur. Ayrıca kâinatta her şey, yerli yerine oturtulmuştur. Her şeyin böyle bir nizam ve belli bir gâyeye yönelik olması, onları düzenleyen birine ihtiyaç gösterir. Ayrıca bu düzenleyicinin, kâinattaki her şeye hâkim bulunması da kaçınılmazdır. Bu düzenleyici, Allah'tan başkası olamaz. Kur'an-ı Kerîm'de de, Allah'ın azamet ve kudretini isbat konusunda sık sık bu delile başvurulur.

d- İlk sebep delili: Meydana gelen her şeyin ve her değişimin bir sebebi vardır. Bu sebepler, zincirleme olarak sonsuzluğa kadar geçmişe uzanamaz. Onları başlatan bir ilk sebep mutlaka olmalıdır, O da Allah'tır.

e- Şehâdet-i âmme delili: Tarihte en iptidaî/ilkel kavimlerden en ileri olanlarına kadar insanlar, daima bir din inancına sahip olmuş ve Allah'ın varlığına inanmışlardır. Allah inancı insan fıtratında var olan bir olaydır. İnsan fıtratında böyle bir şeyin varlığı, bu fıtratı ona veren, yaratılış mayasına bunu katan birinin varlığına delildir, O da Yüce Allah'tır. (M. Sait Şimşek, Şamil İslâm Ans.)

İsm-i A’zam: Allah'ın en büyük ismi demektir. Bir kısım bilginler, özellikle mutasavvıflar tarafından varlığı kabul edilir. Bu bilginlerin ve mutasavvıfların inancına göre İsm-i A’zam, halk tarafından bilinemez, yalnız peygamberler ve velilerce bilinebilir. İsm-i a'zam ile yapılan tüm duâlar kabul edilir, tüm istekler yerine getirilir. Bu ismi bilenler, olağanüstü işler yapabilirler. Meselâ Kur'an'da Hz. Süleyman kıssasında geçen ve "yanında Kitap'tan bir ilim bulunan kimse" (27/Neml, 40) olarak nitelenen kişi, Belkıs'ın tahtını İsm-i a'zam sayesinde göz açık kapayıncaya kadar geçen bir süre içinde getirmiştir. Gerçekte, Allah'ın hangi isminin İsm-i a'zam olduğu, böyle bir ismin bulunup bulunmadığı tartışma konusudur.

İbn Kesir'in Şehr b. Havşeb Esma binti Yezid b. el-Seken'den aktardığı bir hadise göre, Allah'ın İsm-i a'zam'ı, "İlâhınız bir tek ilâhtır. O'ndan başka ilâh yoktur, O Rahmân'dır, Rahîm'dir" (2/Bakara, 163) ve "Elif, lâm, mîm. Allah ki, O'ndan başka ilâh yoktur, daima diridir ve (yarattıklarını) koruyup yöneticidir" (3/Âl-i İmrân, 1-2) anlamındaki âyetlerde bulunmaktadır (Nakleden Saîd Havva, el-Esas fi't-Tefsir, I, 288). Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır'ın Tirmizî, Ebû Dâvud ve Nesâî'den aldığı bir hadise göre namaz kılan birisinin "Allahümme innî es'elüke bienne leke'l-hamdü lâ ilâhe illâ ente'l Mennân Bedîu's-semâvât ve'l-ard Zü'l-celâli ve'l-ikrâm yâ Hayy yâ Kayyûm" diye duâ ettiğini duyan Rasûlullah, "Biliyor musunuz ne ile duâ etti?" diye sormuş, ashabın "Allah ve Rasûlü bilir" demeleri üzerine, "Nefsim kudret elinde bulunan Zat-ı Ecell'e yemin ederim ki, Allah'a en büyük ismi (ism-i a'zam) ile duâ etti. O ism-i a'zam ki, onunla çağırıldığı/duâ edildiği vakit icâbet buyurur ve onunla istenildiği vakit verir." (Hamdi Yazır, Hak Dini, Kur'an Dili, VI, 4678) buyurmuştur.

Muhammed Hamdi Yazır, yukarıda anıları 2/Bakara Sûresi'nin 163. âyetini yorumlarken "Hüve" kelimesinin bir zamir olmasına karşılık Allah'ın zâtına delâlet eden en büyük ismi gibi olduğunu belirttikten sonra, sözü İsm-i a'zam'ın hangi isim olduğu konusuna getirerek şöyle der: "Tevhid denizine dalmış olan ehlullah'a göre bu ismin (Hüve'nin) ehemmiyeti pek büyüktür. Buna İsm-i a'zam diyenler de vardır. Maahâzâ, İsm-i A'zam "Allah" ism-i şerifidir diyenler çoğunluk âlimlerdir. "Hüve" ise makamı-ı tevhidde a'zamdır" (Hamdi Yazır, Hak Dini Kur'an Dili, I, 562).

Fahreddin er-Râzî ise bu konudaki tartışmalara tefsîrinde daha büyük bir yer verir. Ona göre birtakım eski filozoflar, "İsim koymaktan maksat, o ismi söyleyerek müsemmâyı (isimlendirilen varlığı) belirtmektir. Şayet Allah'ın zâtı gereği bir ismi olmuş olsaydı, bu ismi koymaktan maksat, bu müsemmâyı (varlığı) tanıtmak için o ismi başkasıyla zikretmek olurdu. İnsanlardan hiç birinin Allah'ın hususi zâtını kesin olarak bilmediği ortada olunca, bu gerçeğe isim koymanın bir faydası yoktur. Bu İlâhî hakikatin bir ismi yoktur. Aksine, onun için bilginin bize bildirdiği zorunlu şeyler vardır. Bu zorunlu şeyler (levâzım) şunlardır: "Allah, yok olmayan ezelî varlıktır, yokluğu kabul etmeyen vâcibu'l-vücuttur" diyerek İsm-i A'zam'ın varlığını reddetmişlerdir. Buna karşılık birkısım bilgin ve filozoflar da, "Cenâb-ı Allah'ın kendisine yakın (mukarreb) kullarından bazısını bu hususî hakikati (yani zâtını) bilebilecek bir kabiliyette yaratarak şereflendirmesi, İlâhî kudrete göre imkânsız değildir. Durum böyle olunca, Allah'a mahsus bu hakikate (yani zâtına) bir isim koymak da imkânsız değildir" diyerek İsm-i A'zâm'ın varlığını kabul etmişlerdir.

Râzî'ye göre Allah'ın zâına bir isim koymanın mümkün olması durumunda bu ismin, isimlerin en büyüğü ve bu zikrin de zikirlerin en şereflisi olduğuna kesin olarak hükmetmek farz olur. Çünkü ilmin şerefi mâlûmun; zikrin şerefi de mezkûrun şerefi iledir. Allah'ın zâtı mâlûmât ve mezkûrâtın en şereflisi olunca, O'nu bilmek, bilmelerin (ilimlerin) en şereflisi, O'nu anmak anmaların (zikirlerin) ve o isim de isimlerin en şereflisi olur. İnsanlarca çok söylenen şu sözün mânâsı da budur: "Bir mukarreb meleğin veya peygamberin bu isme (tam bu ismin mânâsının kendisine tecelli ettiği bu hâl esnasında) vâkıf olması halinde bütün cismânî ve rûhânî âlemlerin ona itaat etmesi tuhaf sayılmamalıdır."

Fahruddin er-Râzî, İsm-i A'zâm'ın hangi isim olduğu konusundaki başlıca görüşleri dört maddede toparlayarak değerlendirir. Buna göre 1. İsm-i a'zam, Zül-Celâl ve'l-İkrâm'dır. Çünkü Hz. Peygamber, "Yâ Ze'l Celâl ve'l-İkrâm demeye devam edin" demiştir. Bu görüş zayıftır. 2. İsm-i A'zâm, "el-Hayyu'l-Kayyum" sözüdür. Çünkü Hz. Peygamber Ubeyy b. Kâ’b'a; "Allah'ın kitabında en büyük âyet hangisidir?" dediğinde Ubey; "Allah, kendisinden başka hiçbir ilâh yoktur, Diridir, zâtıyla ve kemâliyle Kaimdir..." (2/Bakara, 255) dedi. Bunun üzerine Hz. Peygamber, "İlim sana helâl olsun ey Eba'l-Münzir!" buyurmuştur. Bu görüş de zayıftır. 3. Allah'ın bütün isimleri yüce ve takdire lâyıktır. Bunlardan herhangi birini daha büyük olmakla nitelemek uygun değildir. Çünkü bu, diğerlerinin noksanlıkla nitelenmesini gerektirir. Bu görüş de zayıftır. 4. İsm-i A'zam, Allah ism-i şerifidir. Doğruluk ihtimali en kuvvetli olan bu görüştür. Çünkü Allah ismi, Cenâb-ı Hakk’ın zâtına delâlet etmektedir (Fahruddin er-Râzî, et-Tefsîru'l-Kebir, l, 158-159). (Ahmed Özalp, Şamil İslâm Ans.)

İstivâ: Allah Teâlâ'nın haberî sıfatlarından istilâ, ulüvv, suûd ve irtifâ anlamlarında haberî bir terimdir. Kur'ân-ı Kerîm'de "istivâ" sözcüğü dokuz yerde kullanılmaktadır. Bu kullanışların hepsinde fiil olarak "istevâ: istivâ etti" şeklindedir. Bunlardan ikisi "ilâ -...e doğru-" edatı ile kullanılmıştır. Söz konusu âyetler şöyledir: "O ki, yeryüzünde ne varsa hepsini sizin için yarattı, sonra göğe yöneldi (istevâ), onları yedi gök olarak düzenledi. O, her şeyi bilir." (2/Bakara, 29); "Sonra duman halinde olan göğe yöneldi (istevâ)..." (41/Fussılet, 11). Allah Teâlâ hakkında "istivâ" söz konusu edilirken, bu iki âyetteki kullanılış pek bir problem teşkil etmemektedir.

Diğer yedi yerde ise, "istivâ" sözcüğü "alâ -...üzerine, üzerinde-" edatıyla kullanılmıştır. Bunların altısında "sümme’stevâ ale'l-Arş" şeklinde kullanılmıştır (bk. 7/A'râf, 54; 10/Yûnus, 3; 13/Ra'd, 2; 25/Furkân, 59; 32/Secde, 4; 57/Hadîd, 4). Bir yerde de "er-Rahmanu ale'l-Arşi istevâ: O Rahman Arş'a istivâ etti" (20/Tâhâ, 5) şeklinde kullanılmıştır.

"İstivâ" denildiğinde bu yedi yerdeki kullanılış kastedilir. Allah'ın haberî sıfatları konusunda farklı görüşlerin en çok ileri sürüldüğü meselelerin başında, "istivâ" meselesi gelir. İstivâ ile ilgili olarak görüş ileri süren âlimleri önce iki gruba ayırmak mümkündür:

a- Te'vil yolunu seçenler.

b- Te'vil yoluna sapmayıp sözü zâhiri üzere kabul edenler.

İslâm tarihinde Allah'ın sıfatları konusunda te'vil çığırını başlatanlar, Mu'tezilî âlimleridir. Onlara göre "istivâ", istilâ ve hâkimiyeti altına alma anlamındadır (Eş'arî, Makalâtü'l İslâmiyyîn, Kahire 1969, 1, 285; İbn Hazm, el-Fısal fi'l-Milel ve'n-Nihal, Beyrut 1975, 11, 123). Mu'tezile, Allah Teâlâ'nın, kulların vasıflandığı sıfatlarla nitelenmesinin câiz olmayacağını, bunların kabulünün teşbihi gerektireceğini söylemiştir. Bu çığırı ilk başlatan Ca'd b. Dirhem (118/736)’dir. Ondan Cehm b. Safvân (128/745) bu görüşü almıştır (İbnu'l-Esir, el-Kâmil, V, 236). Niçin te'vil yoluna gittiklerini de şöyle izah ederler: "İstivâ sözünü zâhirine hamledersek, Allah hakkında mekân ve yön tâyin etmiş oluruz ki, bu, ancak cisimler için söz konusudur." Bu sebeple de bu âyetleri te'vil etmeyenleri Mücessime ve Müşebbihe olmakla itham ederler. Onlara göre Allah bir yerde değil, her yerdedir. Mu'tezile, te'vil'in gerektiğini ileri sürerek Allah'ın bu sıfatlarını nefyetmiş olacağından, onları “haberî sıfatları nefyedenler” olarak tesbit etmek de mümkündür (Metin Yurdagür, Allah'ın Sıfatları, s. 239).

Te'vile sapmayıp "istivâ" lafzını zâhiri üzere anlayanları da iki gruba ayırmak mümkündür:

a- Allah'ın cisim olduğunu söyleyenler.

b- Allah'ı yaratıklarına benzetmeyenler.

Allah'ın cisim olduğunu söyleyenler, söz konusu âyetleri, insanın kürsiye oturması gibi Allah'ın Arş'a oturduğunu; insanlarda olduğu gibi Allah'ın da et, kemik ve kandan olup el, ayak, baş ve gövdesinin bulunduğunu söylerler. Bu sebepledir ki bunlara "Mücessime ve Müşebbihe" ismi verilmiştir.

Allah'ı, yarattıklarına benzetmeyi reddederek "İstivâ"yı kabul edenlere gelince, Ehl-i Sünnet ve ümmetin selefinin görüşü budur. Eş'arî (ö. 324/935) meşhur "Makalâtü'l İslâmiyyin" isimli eserinde bu konudaki fırkaların görüşlerini serdederken şöyle demektedir: "Ehl-i Sünnet ve hadis ehli dedi ki: Allah cisim değildir ve yaratıklara benzemez. O, Arş'ın üzerindedir. Nitekim; "O Rahman, Arş'a istivâ etti" (20/Tâhâ, 5) buyurulmuştur. Allah'ın söylediğinden öteye gitmez, söz söylemeyiz. Aksine, keyfiyetsiz olarak istivâ etmiştir, deriz" (Eş'arî, a.g.e., I. 285).

Eş'arî, bu sözleriyle Allah'ın, Arş'ın yukarısında olduğunu, bunun nasıllığının tarafımızdan bilinemeyeceğini, istivâyı te'vil etmenin ve Allah'ı yaratıklara benzetmenin yanlış olduğunu söylemek istemektedir. Nitekim "el-İbâne an Usûli'd-Diyâne" isimli eserinde meseleyi daha geniş bir şekilde şöyle izah eder: "Biri çıkıp: ‘İstivâ hakkında ne dersiniz?’ diyecek olursa, ona deriz ki: Allah, Arş'ı üzerine istivâ etmiştir. Nitekim Allah şöyle buyurmaktadır: "O Rahman Arş'a istivâ etti" (20/Tâhâ, 5); "Güzel söz O'na çıkar" (35/Fâtır, 105); "Hayır Allah onu (İsâ'yı) kendisine yükseltti" (4/Nisâ, 158); "(Allah, yaratma) işi (ni) gökten yere düzenler" (32/Secde, 5). Allah, Firavun'dan nakille şöyle buyuruyor: "Firavun dedi: ‘Ey Hâmân, bana yüksek bir kule yap ki o sebeplere (yollara) erişeyim, (yani göklerin yollarına erişeyim) de Mûsâ'nın tanrısına çıkıp bakayım" (40/Mü’min, 36-37). Bu sözleriyle Firavun, Mûsâ (a.s.)'ın, Allah'ın göklerin yukarısında olduğu şeklindeki sözünü yalanlamaktadır. Allah Teâlâ yine şöyle buyurmaktadır: "Gökte olanın, sizi yere batırmayacağından emin misiniz?" (67/Mülk, 16). Göklerin yukarısında Arş vardır. Arş, göklerin yukarısında olunca "Gökte olandan emin misiniz?" buyurmuştur. Çünkü Allah, göklerin üzerindeki Arş'a istivâ etmiştir. Her yukarıda olan, göktür. Arş, göklerin en yukarısıdır." (İmam el-Eş'ârî, el-İbâne an Usûlü'd-Diyâne, Medine 1975, s. 30-31). Eş'arî bu konuya devam ederek, duâ esnâsında insanların ellerini Arş'a doğru kaldırdıklarını, Mu'tezile, Cehmiyye ve Hâriciyye mezheplerine müntesip olanların, istivâ'yı istilâ, mülk ve kahr gibi şeylerle te'vil ederek Allah'ın her yerde olduğunu söylediklerini, Hak ehlinin görüşü olan ‘Allah'ın Arş'ın üzerinde’ olduğu görüşüne karşı çıktıklarını anlatır ve bu konuda daha pek çok delil sıralar.

Mâturidîler istivâ ve diğer haberî sıfatları te'vil etmemişlerdir (Süleyman Uludağ, Kelâm İlmi ve İslâm Akâidi, s. 50). İmam Mâturidî (333/944) Kitabu't-Tevhîd'de, "İstivâ" âyeti ile ilgili muhtemel bir çok te'villeri (mülk, ulûvv, Arşı ta'zim ve teşrif, istilâ, kasd vb.) sıralayıp, teşbihe kaçan anlayışları reddeddikten sonra şöyle demektedir: "Bu mevzûda bize göre aslolan şudur ki, Allah Teâlâ; "Hiç bir şey O'nun benzeri olamaz" (42/Şûrâ, 11) buyurmak sûretiyle kendini mahlûkatına benzetmekten tenzih etmiştir. Nitekim biz de O'nun fiillerinde ve sıfatlarında benzeri bulunmadığını, benzerlerinden münezzeh olduğunu yukarıda beyan etmiştik. Bundan ötürü, "Rahman'ın Arş üzerine istivâsını" vahyin getirdiği ve akılda sâbit olduğu gibi kabul etmemiz gerekir. Artık biz bu âyetin belli bir anlam ile kesin te'viline hükmedemeyiz. Çünkü zikrettiğimiz te'villerden herhangi birine ihtimali olduğu kadar; henüz bize ulaşmamış, teşbih şâibesi taşımayan başka bir mânâya gelmesi de muhtemeldir. Biz ancak bu âyette Allah'ın o tâbirle murâdı ne ise, ona iman ederiz. Vahy ile sâbit olan ru'yetullah vb. diğer meselelerde de inancımız böyledir. Bu hususlarda teşbihi nefyederek, hiç bir yorum yapmadan murâd-ı İlâhî her ne ise ona iman gereklidir (Mâturidî, Kitabu't-Tevhîd, s. 74).

Hanefî mezhebinin imamı Ebû Hanife (öl. 150/766) de aynı görüştedir. O şöyle demektedir: "Bilmiyorum, Rabbim gökte midir, yerde midir?" diyen kâfir olur. "Allah Arş'ın üzerindedir; ama Arş gökte midir, yoksa yerde midir, onu bilmiyorum" diyen de kâfir olur. Allah'a duâ ederken yukarıya yönelinir, aşağıya değil. Çünkü aşağının rubûbiyet ve ulûhiyyet vasfıyla hiçbir ilgisi yoktur. Nitekim şu hadis de bunu anlatıyor: Bir adam Hz. Peygamber'e siyah bir câriye getirdi ve:

- Benim üzerime mü’min bir köle âzâd etmek vâcip oldu. Bu kâfi midir? diye sordu. Peygamber (s.a.s.) o câriyeye sordu:

"Sen mü’min misin?" Câriye:

"Evet" dedi. Peygamber (s.a.s.): "Peki, Allah nerededir?" diye sordu. Câriye göğe işaret etti. Bunun üzerine Peygamber: "Onu âzâd et, o mü’mindir" dedi (İmam-ı Azam'ın Beş Eseri, İstanbul, 1981, s. 45-48 Arapça kısmı). Nitekim Ebû Hanife'nin talebesi Ebû Yusuf, Allah'ın gökte (yukarıda) olduğunu reddeden Bişr el-Merisî'yi bu görüşünden dolayı hesaba çekmiş ve tövbe etmesini istemiştir. (İbnu Ebi'l-İzz el-Hanefi, Şerhu'l Akîdeti't-Tahâviyye, Beyrut 1988, s. 288)

Görülüyor ki, kelâm metodunu büyük çapta benimseyen imamlarımızdan Eş'arî'de müşâhede edilen haberî sıfatların (ve müteşâbihâtın) te'vili konusunda muhâfazakârlık, İmam Mâturîdî'de de aynen mevcuttur. Ancak, Ehl-i Sünnetin her iki koluna mensup müteahhir âlimlerin aynı tutumu devam ettirmedikleri, te'vili benimsediklerini de biliyoruz. Müteahhirîn'in bu tutumunun sebepleri arasında avâmın yanlış yorumlarla teşbihe düşmelerini önlemek gâyesini sayabiliriz. Onlar bu gâyeyle Arap dilinin müsaadesi çerçevesinde bu sıfatların mecâzî mâhiyette te'vilini câiz görmüşler, fakat yapılan bu te'villerin ihtimal dairesinin ötesine geçemediğini ve kesin olmadığını da belirtmeyi ihmâl etmemişlerdir (el-Beydâvî, İşârâtü'l-Merâm min İbârâti'l İmâm, 186-189; krş: Gazzâlî, el-İktisâd, s. 52-53).

İmam Mâlik'e Allah'ın Arş'a nasıl istivâ ettiği sorulduğunda; "O Rahman, kendini vasıfladığı şekilde Arş'a istivâ etmiştir, O'nun hakkında ‘nasıl?’ sorusu sorulmaz" demiştir. Başka bir rivâyete göre ise şöyle demiştir: "İstivâ (Arap dilinde anlamı) meçhul değildir. Keyfiyeti akıl ile bilinmez. Buna iman etmek vâciptir ve bu konuda soru sormak bid'attir" (Beyhakî, el-Esmâ' ve's-Sıfât; Mısır 1358, s. 408). Selef hakkında şöyle denebilir: Onlar, nassların sınırlarını aşmamak için bu gibi konularda çok titiz davranır ve fazla izahatta bulunmaz, teferruata dalmazlardı. (M. Sait Şimşek, Şamil İslâm Ans.)

Kelâmullah: Allah’ın kelâmı, Allah’ın sözü demektir, Kur’an için kullanılır. Kelâm; Söz, söyleyiş, nutuk anlamına gelir. Ayrıca Kelâm, inançla ilgili konuları ispat edip şüpheleri gidermek için vahyi ve aklı kaynak olarak gören ilmin adıdır.

Kelîmullah: Kendisine söz söylenilen, Allah’ın konuştuğu kimse demektir. Tûr-ı Sinâ’da Allah’ın hitâbına eriştiği için Hz. Mûsâ’ya lakap olmuştur. “Kelimetullah” olarak da söylenir. Kur’an’da bu konuda şöyle buyrulur: “Allah, Mûsâ ile gerçekten konuşmuştu.” (4/Nisâ, 164)

Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâh: Güç ve kuvvet ancak Allah'a mahsustur. "Allah'a âsi olmak ve günah işlemekten dönüş, ancak Allah'ın verdiği ismet (günahlardan uzak olma hâli) ile, O'na itâate kuvvet ve iktidar da, ancak O'nun yardımı ile hâsıl olur" denmektedir.

Söyleniş şekli: ‘Lâ Havle Velâ Kuvvete İllâ Billâh’tır (Buhârî, Ezan 7; Müslim, Salât 12). Kur'ân-ı Kerim'de ise: "Lâ Kuvvete İllâ Billâh" şeklinde geçmektedir (18/Kehf, 39). Lafız itibarıyla kısa, fakat anlam itibarıyla çok kapsamlı olan bir zikir ve duâ cümlesi olup Peygamberimiz’in ifâdesiyle "Cennet'in hazinelerinden bir hazinedir." (Tirmizî, Deavât, 57, 119). Bu kısa ve özlü cümle, müezzin ezan okurken, namazlardan sonra, bir yolculuk esnâsında, yolculuk dönüşünde veya yapılan herhangi bir hayırlı iş ve amelden sonra ya da herhangi bir zaman ve mekâna bağlı olmaksızın uygun olan her yer ve zamanda bizzat Peygamber Efendimiz tarafından okunmuş ve Ashâba da tavsiye edilmiştir.

Ömer bin Hattâb (r.a.), bu cümle ile ilgili olarak şöyle demiştir. "Rasûlullah (s.a.s.): Müezzin ‘Allahu Ekber, Allah Ekber’ dediği vakit sizden biriniz ‘Allahu Ekber, Allahu Ekber’ der; sonra müezzin ‘Eşhedü en lâ ilâhe illallah’ dediği vakit o da ‘Eşhedü en lâ ilâhe illâllah’ derse, sonra müezzin ‘Eşhedü enne Muhammeden Rasûlullah’ dediği vakit, o da ‘Eşhedü enne Muhammeden Rasûlullah’ der. Müezzin ‘Hayye alessalâh’ dediği vakit o da ‘Lâ havle velâ kuvvete illâ billâh’ der. Sonra müezzin ‘Hayye ale’l-felâh’ dediği vakit o da ‘Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâh’ derse, sonra, ‘Allahu Ekber, Allahu Ekber’ dediğinde o da ‘Allahu Ekber, Allahu Ekber’ derse, sonra müezzin ‘Lâ ilâhe illâllah’ dediği vakit, o da bütün kalbiyle ‘Lâ ilâhe illâllah’ derse, Cennete girer” buyurdular." (Müslim, Salât, 12).

Ashabdan Abdullah İbn Zübeyr de, her namazın sonunda, selâm verdiği vakit, şöyle derdi: "Allah'tan başka hiç bir ilâh yoktur. Yalnız O vardır. Şerîki yoktur; mülk O'nundur, hamd de O'na mahsustur. Hem O, her şeye kaadirdir. Güç ve kuvvet ancak Allah'a mahsustur (Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâh). Allah'tan başka hiç bir ilâh yoktur. Biz de ancak O'na ibâdet ederiz. Nimet O'nun, fazilet O'nun, güzel senâ (övgü) da O'nundur. Kâfirler patlasa da, dinde samimi olarak Allah'tan başka ilâh yoktur deriz." İbn Zübeyr: "Rasûlullah (s.a.s.), her namazın sonunda bunlarla tehlil yapardı" demiştir. (Müslim, Mesâcid, 139)

Ebû Mûsâ da konu ile ilgili olarak şöyle demiştir: "Bir sefer esnâsında Hz. Peygamber (s.a.s.)'le beraberdik. Biz, yüksek yerlere geldiğimizde tekbir getiriyorduk. Rasûlullah (s.a.s.), bunun üzerine şöyle buyurdular: "Ey insanlar! Sesinizi fazla yükseltmeyin. Siz, sağır veya gâib olan birine seslenmiyorsunuz." Sonra benim yanıma geldi. Ben ise, kendi kendime "Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâh" diyordum. Bunun üzerine: “Ey Abdullah bin Kays "Lâ havle velâ kuvvete illâ billâh "demeye devam et. Çünkü o, cennet hazinelerinden bir hazinedir" buyurdular (Buhârî, Deavât, 50, 67). Yine Rasûlullah (s.a.s.), Kur'ân'dan fazla bir şey bilmediğini ve kendisine, okuyabileceği bir duâ söylemesini isteyen birisine "Sübhânallâhi, velhamdü lillâhi, ve lâ ilâhe illâllâhu vallahü ekber, ve lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâh" duâsını okumasını söylemiştir. (Nesâî, İftitah 32).

Enes bin Mâlik tarafından rivâyet edilen bir hadiste Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: "Evinden çıkarken, şu duâyı okuyan kişiye bu duâ kâfidir. O adam muhâfaza altına alınır. Şeytan da o adamdan uzaklaşıp bir kenara çekilir. O duâ: Bismillâhi tevekeltü alâllahi lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâh'tır" (Tirmizi, Deavât 34). Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâh" duâsının okunduğu bir başka yer de Hacerül-Esved'in karşısıdır (İbn Mâce, Hacc 32). (Ayrıca bk. İstircâ'). (Ahmet Güç, Şamil İslâm Ans.)

Lâ ilâhe illâllah: İlâhe İllâllah -Allah'tan başka ilâh yoktur- ifâdesi, İslâm dininin temel rüknüdür. Yani ulûhiyyeti, yaratıcılığı, Rabliği, saltanatı ve hâkimiyeti sadece Allah'a tahsis etme kaidesidir.

İlâhe İllâllah, kelime-i tevhid olarak da bilinir. Allah (c.c.)'ın birlik dâvâsını anlatmakta ve Muhammed (s.a.s.)'in O'nun rasûlü olduğunu açıklamaktadır. "Lâ İlâhe", hiçbir ilâh yoktur manâsını taşımaktadır. “İlâh”ın ıstılâhî mânâsı ise; tapılacak, rızık veren, herşeyi bilen, yaratan, doğmayıp doğurmayan, yücelerin yücesi demektir. "İllâllah", ‘sadece Allah vardır’ mânâsını taşır. İçindeki (Arapça) "illâ" edatı, istisnâ edatlarındandır. Bu edat, kendisinden sonra gelen kelimeyi müstesnâ kılar, öncekilerin dışında bırakır. Yani "hiçbir ilâh yoktur, sadece Allah vardır" mânâsının ortaya çıkmasını sağlar. Dolayısıyla "Lâ İlâhe İllâllah", ‘Allah'tan başka ilâh yoktur’ demektir.

İslâmiyet, tevhid dinidir. Tevhid, iki ana temelden meydana gelir. Bunlar birbirini tamamlamaktadırlar. İkisi de ayrı ayrı, yalnız başına düşünülemez. "Lâ İlâhe İllâllah" kelime-i tevhidini, "Muhammedün Rasûlullah" yani "Muhammed Allah'ın Resûlüdür" cümlesi tamamlar. "Lâ İlâhe İllâlah"ı kabul edip "Muhammedün Rasûlullah"ı reddetmek, tevhidi ortadan kaldırır.

"Lâ İlâhe İllallah", bir hareket tarzını gerektirir. Bu kelimenin yüklediği mânâlar vardır. Tevhidi kabullenen kimse, artık bu yükümlülüğün altına girmiştir. Allah katında o yükümlülükleri yerine getirenler için büyük mükâfat, terkeden kimseler için de büyük cezâ vardır. Bu yüzden "Lâ İlâhe İllâllah" şehâdetiyle "Muhammedun Rasûlullah" şehâdeti kesinlikle birbirinden ayrılmazlar. İkisi beraber olduğu müddetçe, ancak bir bütünlük arzederler. Allah Teâlâ'ya kul olma ilkesi, her şeyden önce Rasûlullah (s.a.s.)'ın rehberliğine dayanmaktadır. Nitekim Allah Teâlâ bu hususta Kur'ân-ı Kerim'de: "Rasûlullah size ne getirdiyse onu alınız, kabul ediniz. Size neyi de yasaklıyorsa, onu yapmaktan vazgeçiniz" (59/Haşr, 7) buyurmaktadır.

Allahu Teâlâ kullarına, Kur'an-ı Kerim'de kullukları için gerekli olan her şeyi belirtmiş, Rasûlullah (s.a.s.)'de onları en güzel şekilde insanlara açıklamıştır. Rasûlullah (s.a.s.), âyetle de sâbittir ki kendi hevâ ve hevesinden bir şey söyleyemez, ancak kendine vahyolunanı konuşur. Onun sünneti, Allah'ın koyduğu şeriatın bir bölümü, bir parçası ve açıklayıcısı, canlı bir tatbikatı mâhiyetini taşır. Çünkü Rasûlullah (s.a.s.)'a uymak, Allah'a uymak demektir. Kur'ân-ı Kerim'in beyânına göre imanın varlığı ve yokluğu Allah'ın dinine ve Rasûlullah'ın sünnetine tâbi olmaya bağlıdır.

Kelime-i Tevhid'in bize verdiği mesajlar olarak zikrettiğimiz nitelikleri Allah (c.c) Kur'an-ı Kerim'in bazı âyetlerinde şu şekilde beyan ediyor: Allah'tan başka ilâh olmadığına dair: "Eğer yerle gökte Allah'tan başka ilâh olsaydı, ikisi de bozulurdu. Arşın Rabbi olan Allah, onların vasıflandırdıklarından münezzehtir." (21/Enbiyâ, 22) “Allah çocuk edinmemiştir. O'nun yanında hiçbir ilâh yoktur. Olsaydı, her ilâh kendi yarattığı ile beraber gider ve birbirinden üstün olmaya çalışırlardı. Allah, onların vasıflandırdıklarından münezzehtir" (23/Mü'minûn, 91) “Allah, üçün üçüncüsüdür, diyenler kâfir olmuşlardır. Tek ilâhtan başka hiç bir ilâh yoktur. Eğer vazgeçmezlerse, aralarındaki kâfirler acı bir azaba çarptırılacaklardır.” (5/Mâide, 73).

İlâhe İllâllah, bir mü'minin hareket noktasıdır; hayat nizamıdır; Allah'tan başka ilâhlık iddiâsında bulunanları veya ilâhlaştırılmış yaratıkları reddetmektir; Allah'tan başka hüküm koyanları, koyulmuş hükümleri ve bu hükümlere uyanları reddetmektir. "Lâ İlâhe İllâllah, Muhammedun Rasûlullah" cümlesinde ortaya çıkan ifâde, İslâm ümmetinin bütün ayrıntılarıyla birlikte hayatının üzerine oturduğu temel kaide ve nizâmı teşkil eder. İslâm toplumunun özelliğini belirleyen en büyük ayırıcı işaret şudur: İslâm toplumu her şeyden önce ve her konuda yalnız Allah'a kulluk esasına dayanır. Ve bu kulluğun şekli, keyfiyeti "Lâ İlâhe İllâllah, Muhammedun Rasûlullah" cümlesinde ortaya çıkar. Ayrıca bu kulluk; ibâdet şekillerinde ortaya çıktığı gibi, itikadî tasavvurda, hukukî ve nizamla ilgili konularda da kendisini gösterir.

İslâm'ın ve İslâm toplumunun üzerine oturduğu kural "Lâ İlâhe İllallah, Muhammedun Rasûlullah"tır. İslâm toplumu, ancak bir insan topluluğunun bütün mânâsıyla yalnız başına Allah'a kul olduğunu, Allah'tan başka hiç bir kimseye kullukla bağlanmadığını ilân ederek belirtmesi ile ayakta durabilir. Bu topluluk, düşünce ve inançlarda Allah'tan başkasına boyun eğmediği gibi, ibâdet ve hareketlerinde de Allah'tan başkasına kul olmamalıdır; prensip ve sistemlerde de Allah'tan başkasının kulluğunu kabul etmemelidir; sonra da fiilen hayatî nizamlarının hepsini bu hâlisâne kulluk esasına dayandırmalıdır. Bu ümmet vicdanını İslâm karşıtı inanç artıklarından ve pisliklerinden temizlemeli ve hareketlerini Allah'tan başkalarına ibâdet etme felâketinden arıtmalı, hayatî prensiplerine Allah'tan başka kimseleri karıştırmaktan uzak bulundurmalıdır. İşte bu andan itibaren "Lâ İlâhe İllâllah"ın ihtivâ ettiği mânâ, bütün şirk unsurlarından arınmış olarak ortaya çıkacaktır.

Sadece "Lâ İlâhe İllâllah" cümlesini tekrarlamak, yeterli değildir. Bunu söylemekle birlikte, onun taşıdığı mânâyı ve hakikati ifâde ederek hayatın her şûbesinde tatbik etmek gerekir. "Lâ İlâhe İllâllah"ı sadece dil ile ikrar edip, pratikte onun gerektirdiğiyle hükmetmeyenler, Allah'tan başka ilâh edinenler, O'nu yeryüzünün egemenliğinden, toplumsal, ekonomik ve hukukî alanlardan uzaklaştırarak sadece göklerin ve gaybın Rabbi kılmak isteyenler, apaçık dalâlettedirler/sapıktırlar ve kıldıkları namaz, tuttukları oruç ve diğer ibâdetler, gerçekten kendilerine hiçbir fayda sağlamayacaktır. Nitekim Allah Teâlâ bu konuda Kur'ân-ı Kerim'de: "O, gökte de, yerde de ilâh olandır." (43/Zuhruf, 84); “Egemenlik yalnız Allah'a mahsustur. O, sırf kendisine kul olmayı emretti. Dosdoğru din ancak budur.” (12/Yusuf, 40); "Onlar hâlâ o Câhiliyye devrinin hükmünü mü istiyorlar? Yakînen bilen bir toplum için Allah'tan daha iyi hüküm veren kim vardır?" (5/Mâide, 50) buyurmakta ve mü'minlere "Lâ İlâhe İllâllah"ın taşıdığı anlam ve gerçeği en açık bir şekilde göstermektedir.

Lillâh, li-rızâillâh: Allah için, Allah’a mahsus, Allah rızâsı için demektir. Rızâen lillâh veya li-rızâillâh; Allah rızâsı için anlamına gelir. (Geniş bilgi için bkz. Rızâen lillâh)

Maâzallah: Her türlü kötülüklerden Cenâb-ı Allah'a sığınmayı ifâde etmek için kullanılan bir terkiptir. "Me'âz". kelimesi mimli masdardır. Bu kelime; (eûzü) fiili semâ'en hazfedilmiş ve mef’ûlüne (Allah'a) muzâf olmuştur. Te'kid ifade etmek için fiilinin yerine geçen mef’ûlü mutlaktır.Yani, E'ûzü billâhi me'âzen demektir. Herhangi kötü bir iş ve belâdan, üzüntüden mutlaka Allah'a sığınırım, Allah korusun, anlamına gelir.

Allah Teâlâ, Kur'ân-ı Kerim'de Hz. Yusuf'un "maâzallah" diyerek fuhşa ve kötülüklerden Allah'a sığındığını beyan eder (12/Yûsuf, 23, 79) "Maâzallah" denildiği gibi daha çok (eûzü billâhi) veya "este'îzü billâh" denilir.

Müste'ız (Allah'a sığınan), sığınırken, tek başına dinî ve dünyevî faydaları celbetmeye muktedir olamayacağını, gerek şeytandan, gerekse nefisten gelecek fitne ve zararları gideremeyeceğini anlamalı, her hayrın Allah’ın kudret elinde bulunduğunu, bütün zararları gidermeye O'nun gücünün yeteceğini ve O'nun yegâne müessir olduğunu kalbiyle bilmeli veya sonra lisanıyla "Maâzallah" veya "eûzü billâh" diyerek bütün üzüntü ve belâlardan, şerlerden (el-müsteâzü minh'ten), Allah'a sığınmalıdır. İyi ve hayırlı işlerde Allah'ın yardımını istemelidir. Kur'ân-ı Kerim'de şöyle buyrulur: “Eğer şeytandan bir vesvese ve fesat ârız olursa (bunu def etmek için) Allah'a sığın. Çünkü O Allah en iyi işiten ve çok iyi bilendir. Allah'a karşı gelmekten sakınanlar şeytan tarafından bir tâife (fitne ve fesada) uğrayınca Allah'ı zikrederler ve hemen gerçeği görürler. Şeytanın kardeşleri onları azgınlığa çekerler ve bundan hiç geri durmazlar.” (7/Arâf, 7/200-202). Bu âyetlerde Allah Teâlâ dil ile Allah'a sığınıldığında bunu işittiği gibi, kalbinizle de düşünerek Allah'a sığınmanızı bilir, diyerek şuurlu olarak "esteîzu billâh" dememizi ve kendisine bağlanmamızı tenbih ediyor.

Peygamberlerin hepsi, câhillik, kötülük ve belâlardan Allah'a sığınmışlar ve bunu ümmetlerine öğretmişlerdir. Allah Teâlâ, ümmetine öğretmesi için Hz. Peygamber (s.a.s.)'e şöyle buyuruyor: "...Ve de ki, Rabbim, şeytanın dürtüştürmelerinden (fit ve fitnelerinden) Sana sığınırım. Rabbim onların yanımda bulunmalarından sana sığınırım." (23/Mü’minûn, 97-98). Felak sûresinde bütün yarattığı şeylerin şerrinden Allah'a sığınmak emredildiği gibi, Nâs sûresinde de insanların kalplerine daima vesvese veren insan ve cinden olan sinsi şeytanların şerlerinden, her şeyin mâliki ve insanların Rabbi Allah'a sığınmak emredilmiştir. Peygamberimiz (s.a.s.), her şeyin şerrinden, fakirlikten, borçlardan, görünür ve görünmez kaza ve belâlardan düşmanların şerlerinden, zulmetmek, zulmolunmak, nifak ve şikak gibi her türlü kötü ahlâktan, hülâsa, gazabından rızâsına, ukubetinden afv ve âtıfetine eûzu billâh diyerek sığınmayı ümmetine öğretmiştir (Mansur Ali Nasıf, et-Tac, V, 123-139).

Peygamberimiz’in yakınlarında, birbirleriyle sövüşüp döğüşen iki kişiden birinin şiddet ve gazabından yüzü kızarmış ve şah damarı şişmişti. Bunun üzerine Rasûlullah (s.a.s.), "Ben bir kelime bilirim ki, eğer şu kişi o kelimeyi söylese, kendisinde bulunan gazap hali mutlaka gider. Evet o kişi, ‘eûzü billâhi mine’ş-şeytâni’r-racîm’ dese kendisinde bulunan bu hal gider" buyurdu. (Buhârî, Müslim, Ebû Dâvud, Tirmizî, Mansur Ali Nâsıf, et-Tac, V, 52).

"Kur'an okuyacağın vakit kovulmuş olan şeytandan Allah'a sığın" (16/Nahl, 98) âyetinin gereği olarak okumaya başlarken eûzu çekerek cin ve insan şeytanlarının şerlerinden Allah'a sığınmak gerekir. Bu ise, ucub, kibir gibi mânevî hastalıklardan Allah'ın korumasını şuurlu olarak samimiyetle istemektir. O halde Allah'a sığınmak kalbin fiilidir. Bu sebeple âlimlerin çoğu lafzen eûzu çekmek vâcip değil, sünnettir, demişlerdir.

Atâ bin Ebi Rabah (v.114/732) gibi bazı âlimler, “ister namaz içinde olsun, ister dışında; Kur'an okurken eûzu çekmek vâciptir” demişlerdir. Hanefîlere göre namazın ilk rekâtında Fâtiha’dan önce eûzü besmele çekmek sünnettir. İmama uyan çekmez. Mesbuk geçirdiği rekâtları kaza etmeye başladığında çeker. Şâfiîlere göre namazın her rekâtında sünnettir, besmele çekmek farzdır. Mâlikîlere göre ise nâfile namazlarda câiz ise de, farz namazlarda mekruhtur. (bkz. El-ıyâzu billâh maddesi) (Muhiddin Bağçeci, Şamil İslâm Ans.)

Mâlikü’l-Mülk: Bkz. “El-Mülkü lillâh”

şâallah: "Allah'ın istediği olur" mânâsındadır. "Allah nazardan saklasın" karşılığı olarak kullanılır. Hayret ve memnunluk uyandıran haller karşısında da söylenir.

şâallah, Arapça bir dilek ifadesidir. Üç kelimeden meydana gelmiştir. Bunlar, ism-i mevsul olan "mâ"; Türkçe'de dilemek mânâsına gelen "şâe" ve bu fiilin fâili (öznesi) olan Lâfza-i Celâl yani "Allah" lâfzıdır. "Mâ-şâe-Allah" Kavramının dilimizdeki karşılığı ise, "Allah'ın dilediği şey veya Allah'ın dilemesi" demektir. Dilimizde bu kavramın başka bir biçimi de kullanılmaktadır. Bu da Allah dilerse mânâsına gelen "inşâallah" kavramıdır ki "mâşâallah" lâfzından mânâ yönüyle farklılık arzeder.

"Maşâallah", daha ziyâde, “Allah'ın istediği gibi, Allah nazardan saklasın, ne güzel!” gibi mânâlara gelmektedir. Bununla birlikte, mâşâallah, hayret ve memnunluk da ifâde etmektedir. Mâşâallah lâfzı, Kur'ân-ı Kerim'de dört âyette geçmektedir:

“...Allah onlara şöyle dedi: ‘Öyle ise, ateş, yerinizdir. Allah'ın dilediği zamanlardan başka (illâ mâ şâellah) hepiniz ebedî olarak oradasınız..." (6/En'âm, 128).

"De ki: ‘Ben Allah'ın dilediğinden başka (illâ mâ şâellah), kendi kendime bir menfaati kazanmaya da, bir zararı def etmeye de sahip değilim..." (7/A'râf, 188).

"Kendi bağına girdiğin zaman: ‘Bu Allah'tandır, benim kuvvetim değil, Allah'ın kuvveti ile (mâşâellah, lâ kuvvete illâ billâh) olmuştur’ deseydin ya!" (18/Kehf, 39).

"Bundan böyle sana (Kur'ân) okutacağız da unutmayacaksın. Ancak Allah'ın dilediği müstesnâ ((illâ mâ şâellah). Çünkü O, âşikârı da, gizliyi de bilir." (87/A’lâ, 6-7). (Ömer Dumlu, Şamil İslâm Ans.)

Ma’rifetullah: Allah'ı bilme, tanıma, O'nu bütün sıfatlarıyla öğrenme, hakkında bilgi sahibi olma demektir. (Geniş bilgi için bk. “Ma’rifetullah; Allah’ı Tanımak” Başlığı.

Nebiyyullah: Allah’ın Peygamberi demektir. Nebî; Haberci anlamına gelir. Allah’ın kendisine bildirdiği hakikatleri insanlara anlatarak onları Hak dine çağıran kimse, yani peygamber anlamına gelir. Nebî ve Rasûl kelimeleri birbiriyle eşanlamlı kelimelrdir. Kur’an’da Hz. Muhammed (s.a.s.)’e hem nebî, , hem rasûl olarak hitap ediliyor. “Muhammed, sizin erkeklerinizden birinin babası değildir, fakat Allah’ın rasûlü ve nebîlerin sonuncusudur. Allah, her şeyi bilendir.” (33/Ahzâb, 40). “(Bunları) Müjdeleyici ve uyarıcı rasüller/elçiler olarak gönderdik ki, peygamberler geldikten sonra insanların Allah’a karşı bahaneleri kalmasın.” (4/Nisâ, 165)

Neûzü billâh: “Allah’a sığınırız” anlamına gelir. Kötü bir haber, bir felâket veya kötülük karşısında kullanılır. “Eğer şeytandan kötü bir düşünce seni dürtecek olursa, hemen Allah’a sığın. Çünkü O, işitendir, bilendir.” (41/Fussılet, 36; 7/A’râf, 200). (Geniş bilgi için Bkz. El-Iyâzu billâh)

Rabbi’l-Âlemîn: “Alemlerin Rabbi” demektir. Allah, bütün âlemlerin tek rabbı, yaratıcısı, yöneticisi ve besleyicisidir. Kâinatta birbirinden farklı pek çok âlem vardır ve insanın bunların hepsinin adını, sayısını ve özelliklerini bilmesi imkânsızdır. Zira kâinatta yaratılan canlı ve cansız, sayısız âlem, kendi içinde de farklı âlemlere ayrılır. Tek bir balık türünün kendisine benzer binlerce türü, tek bir meyvenin kendisine benzeyen yüzlerce çeşidi vardır. Hayvanların, bitkilerin, eşyaların milyarlarca, rüzgârların ve bulutların onlarca çeşidi vardır. Allah birbirine hiç benzemeyen, farklı ırklara, tenlere, dillere ve kültürlere sahip olan milyarlarca insan yaratmıştır. Bunların yanında Allah gözle görülemeyen atomların dünyasını, bedenimizin her milimetresini oluşturan görkemli sistemlerle donatılmış hücreleri ve yine insan gözüyle görülemeyen yüzlerce canlıyı yaratmıştır. Denizin binlerce metre altında yaşayan kimsenin görmediği bir mercan kolonisinin de Rabbi Allah'tır. Allah mikroorganizmaların oluşturduğu mikroâlemden, uzaydaki gökcisimlerinin oluşturduğu makroâleme kadar sayamayacağımız miktarda çok âlemi biz uyurken, uyanıkken ya da bir işle uğraşırken sürekli kontrol eder, hepsini yönetir, hepsini besler ve yaşamlarını devam ettirmelerine izin verir. Allah tüm âlemlerin Rabbi olduğunu insanlara şöyle duyurmuştur: “Allah, yeryüzünü sizin için bir karar, gökyüzünü bir bina kıldı; sizi sûretlendirdi, sûretinizi de en güzel (bir biçim ve incelikte) kıldı ve size güzel/temiz şeylerden rızık verdi. İşte sizin Rabbiniz Allah budur. Âlemlerin Rabbi Allah ne yücedir. O, Hayy (diri) olandır. O'ndan başka ilâh yoktur; öyleyse dini yalnızca kendisine hâlis kılanlar olarak O'na duâ edin. Âlemlerin Rabbine hamdolsun.” (40/Mü’min, 64-65)

İnsan yalnız okyanusun içindeki hayatı ve burada yaşayan canlıların bakımlarını, yiyeceklerini, kendi içlerinde yaşadıkları ortak yaşamı, üremelerini ve soylarının devamı için korunan hassas dengeyi düşündüğünde, tek bir âlemi dahi yaratmanın ve yönetmenin ancak Allah tarafından yapılabileceğini ve bunun için sonsuz bir güç gerektiğini görür.

Kuşkusuz Allah yalnızca kâinatın içinde yer alan sayısız âlemin değil, bütün bunların dışında apayrı bir zamanda ve mekânda yaşayan cinlerin ve meleklerin de Rabbidir. Bu varlıkların da hepsini O yaratmış ve hepsine boyun eğdirmiştir. Allah'ın yarattığı âlemler insan aklının ve hayal gücünün çok ötesindedir. Hepsi O'nun yaratıcılığının, sanatının ve sonsuz gücünün eseridir. Allah'ın bu yüceliği ve büyüklüğü karşısında insana düşen ise, Hz. İbrâhim gibi kendisine 'Teslim ol' çağrısında bulunan Rabbine, “...Âlemlerin Rabbine teslim oldum" (2/Bakara, 131) cevabıyla icâbet etmektir. Ve tüm yaşantısını Kuran'da kendisine "De ki: ‘Şüphesiz benim namazım, ibâdetlerim, hayatım ve ölümüm âlemlerin Rabbi olan Allah'ındır, Allah içindir.” (6/En’âm, 162) âyetiyle emredildiği gibi, yalnızca O'nun için yaşamaktır.

Rahmetullahi aleyh: (Allah'ın rahmeti üzerine olsun demektir.) Her ölmüş müslüman için, özellikle âlimler için bu deyim kullanılmalıdır. Bunun yerine, duruma göre; "Allah rahmet etsin", "rahmetli","merhum"gibi deyimler de kullanılabilir. Ama unutmamak gerekir ki, Allah'ın rahmeti kâfirler için istenilmez, onlara bu ifâdeler kullanılmaz. Gayr-ı müslim ölüler için müteveffâ (vefat etmiş olan) veya "toprağı bol olsun" denilebilir.

Rasûlullah: Allah’ın rasûlü, peygamberi demektir. Rasûl; Peygamber, elçi, haberci anlamlarına gelir. Allah tarafından kendisine vahiy gelen, Allah’ın emirlerini insanlara bildirmekle vazifeli insan demektir.

Rızâen lillâh: Rızâen lillâh veya li-rızâillâh; Allah rızâsı için anlamına gelir. Rızâen lillâh; Allah rızâsı için, Allah’ın rızâsını, hoşnutluğunu elde etmek niyetiyle demektir. Rızâ; Hoşnutluk, râzı olma, kendi isteği ile davranma, İlâhî kadere boyun eğme, Allah’ın emirlerinin dışında hiçbir şeyin gerçekleşemeyeceğine inanma demektir. Rızâ-yı İlâhî: İlâhî rızâ demektir. Allah’ın kulundan memnun olması için kullanılır. Mü’minler, her işlerinde Allah’ın rızâsını kazanmayı hedef tutarlar.

Rızâen lillâh; “Allah rızâsı için, başka bir karşılık beklemeksizin sırf Allah râzı olsun diye, sevap için” anlamına gelir. İyiliklerin, ibâdetlerin, yardımların ikiyüzlülükten ve dünya ile ilgili çıkarlardan uzak olarak, sırf Allah için yapılmasını anlatır. Mü’minlerin niyetlerindeki, amellerindeki güzelliğin kaynağı budur. (bkz. Lillâh, li-rızâillâh)

Ru’yetullah: Kur'ân âyetlerinin ve Hz. Peygamber’den rivâyet edilen bir kısım hadislerin delâletiyle Yüce Allah'ın kıyâmet günü mü'minler tarafından görülmesi meselesi. Bu konuda İslâm ekolleri arasında farklı görüşler belirtilmiştir. Bazı bilginler ve ekoller rü'yetin mümkün olamayacağını ileri sürerek, Allah'ın görülmesi inancına İslâm dışı bir hüviyet kazandırırken, bazı fırkalar da mümkün olacağını kabul ve ileri sürmekle kalmayıp, bir ifrat ve tefrit örneği sergileyerek, Yüce Allah'a cisim isnad etme yolunu tutmuşlardır. Ehl-i Sünnet ekolü ise, geneldeki tutumunu devam ettirip, orta yolu takip ederek, Yüce Allah'ın ahirette mü'minler tarafından görülebileceğini, ancak bunun keyfiyetinin bilinemeyeceğini kabul etmiştir. (Geniş bilgi için bk. “Ru’yetullah; Allah’ın Görülmesi” başlığı.

Sallâllahu aleyhi ve sellem (s.a.s.): “Allah O’na (Hz. Muhammed’e) salât ve selâm kılsın” demektir. Salât, namaz anlamına da gelmekle birlikte; burada duâ ve Allah’tan rahmet anlamına gelir. Hz. Peygamber’e rahmet ve esenlik dilemek, O’na saygı göstermek demektir. Peygamber Efendimiz’e okunan salât ve selâm duâsıdır. Bu ifâdeye “salvele” denir. Besmele ve hamdele ile berâber hutbelere, kitapların başına yazılan yazılara ve benzeri işlere başlanırken okunması güzel bir âdet olan duâların üç esâsından birini oluşturur. “Sallâllahu aleyhi ve sellem” yerine, yine aynı anlamda bir salvele olan “Ve’ssalâtu ve’s-selâmu alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ecmaîn” de denilir. Hz. Peygamber’e bu duâyı yapmaya “salevât” denilir. “Allah ve melekleri, Peygambere salât etmekte (Onun şerefini gözetmeye, şânını yüceltmeye özen göstermekte)dir. Ey iman edenler, siz de ona salât edin, içtenlikle selâm edin (ona esenlik dileyin).” (33/Ahzâb, 56). Allah tarafından Salât; rahmet ve kulunun şânını yüceltmesi anlamına gelir. Meleklerin salâtı da, yine Peygamberin şânını yüceltmek, ona istiğfâr edip bağış dilemeleri demektir. Mü’minlerin salâtı da, duâ anlamına gelir.

Sebîlullah: Allah yolu demektir. Başına getirilen “fî” edatı ile "Allah yolunda" anlamında, kendisine zekât verilmesi câiz olan bir sınıfı ifade eder. Bununla Allah yolunda cihad edenler kastedilir. Kur'ân-ı Kerîm'de, zekât verilecek sekiz sınıf bildirilirken; "Zekâtlar ancak fakirlerin, miskinlerin..., Allah yolunda cihad edenlerin ve yolcuların hakkıdır" (9/Tevbe, 60) buyrulur. Allah için savaşa hazırlanmak veya savaşta olanlara silâh temin etmek, bunları donatmak ve ihtiyaçlarını karşılamak için de zekât verilir.

Ebû Hanîfe ve Ebû Yusuf'a göre, zekât ancak mücâhidlerin yoksul olanlarına verilir. İmam Şâfiî ve İmam Mâlik'e göre ise bu konuda mücâhidler arasında zengin-yoksul ayırımı yapılmaz. Hanbelîlere ve bazı Hanefîlere göre hac da "Allah yolunda" olmak demektir. Bu yüzden haccetmek isteyen kimselere zekât verilebilir. Çünkü, İbn Abbas (r.anhümâ)'dan rivâyet edildiğine göre; "Bir kimse devesini Allah yoluna vakfetmiş, karısı ise haccetmek istemişti. Hz. Peygamber, kadına; "O deveye binerek haccet, çünkü hac da "fî sebîlillah (Allah yolunda)" sayılır" buyurmuştur" (Ebû Dâvud, Menâsik, 79; ez-Zühaylî, el-Fıkhul-İslâmî ve Edilletüh, Dimaşk 1405/1985, II, 874). Ancak nâfilelerde genişlik bulunduğu için nâfile hac için zekât verilemez.

Diğer yandan büyük Hanefî hukukçusu el-Kâsânî (ö. 587/1191), el-Bedâyi' adlı eserinde "fî sebîlillâh (Allah yolunda)" sınıfını "Allah'a yaklaştıran bütün işler" olarak tefsir etmiştir. Bu yüzden Allah'a itaat ve hayır yolunda bulunan kimseler, ihtiyaç sahibi ise bu sınıfa girer (el-Kâsanî, el-Bedâyi', Beyrut 1394/1974, II, 45). İmam Mâlik şöyle demiştir: Allah'a giden yollar çoktur. Fakat burada "Allah yolu"ndan cihad anlamının kastedilmiş bulunduğunda ihtilâf edildiğini bilmiyorum (ez-Zühaylî, a.g.e., II, 876; Hamdi Döndüren, Delilleriyle İslâm İlmihali, İstanbul 1991, s. 544). (Hamdi Döndüren, Şamil İslâm Ansiklopedisi)

Sıbğatullah: Allah'ın boyası demektir. O’nun boyası ile boyanma mânâsına gelen bu tamlama, İslâmî ıstılahta bir deyim haline gelmiştir. Her yönüyle müslüman olan, İslâm'ın emir ve yasaklarından sakınan, kısaca Kur'an hükümlerini hayatına hâkim kılan bir insan Allah'ın boyası ile boyanmıştır. Kur'ân-ı Kerim'de bu tür insanlar övülmekte ve şöyle buyurulmaktadır: "Allah'ın boyası (ile boyanın). Allah'ın boyasından daha güzel boyası olan kimdir! Biz ancak O'na kulluk ederiz." (2/Bakara, 138)

Âyet-i kerimede tanımlanan Allah'ın boyası ile boyanmak, müslüman olduğunu iddiâ eden bütün insanların görevidir. Rasûlullah'ın Kur'an ahlâkıyla ahlâklandığı gibi, müslümanlar da, kendi iç dünyalarını, aile hayatını, toplum hayatını, kısaca bütün her yönlerini Kur'an ilkelerine göre şekillendirir, hayatlarını Kur'an'a uydururlarsa o zaman âyette tanımlanan mü'minler sınıfına dâhil olurlar. Zira Allah'ın boyası ile boyanmak "ancak O'na kulluk etmekle" mümkün olur. Yalnız Allah'a kulluk gerçekleşmediği sürece, Allah'ın boyası değil; kişilerin üzerinde başka ilâhların, başka güçlerin boyası vardır. Bir insan "müslümanım" dediği halde; onun giyimi, konuşması, yeme içmesi, başkalarıyla olan ilişkileri; dünyaya, hayata, ölüme, ölüm sonrası hayata bakışı kâfirlerinkinden farklı değilse, onun müslüman olduğu nereden anlaşılabilecektir? "Allah'ın boyasıyla boyandım" diyenin, dışarıdan bakıldığı anda müslüman olduğu anlaşılmalıdır. O kişi, her şeyiyle diğer insanlardan farklı bir müslüman olduğunu hissettirmelidir. Kişilerin şahsında geçerli olan bu kural, aile hayatında da kendini göstermesi gerekir. Karı-koca ilişkileri, anne-çocuk, baba-çocuk ve hatta akrabalar arası ilişkiler hangi dünya görüşüne, hangi kurallara göre yürütülüyor? O ailenin yaşantısı İslâm kurallarına göre mi, yoksa televizyon kültürüyle mi şekilleniyor? Evlenme, boşanma, miras hükümleri hangi hukuk kurallarına göre yürütülüyor? İslam'ın mı, yoksa beşerî düşünce sistemlerinin günübirlik değişen medenî hukukuna göre mi? Bu aile yalnız ve yalnız Allah'a mı itaat ve ibâdet ediyor; yoksa başka güçlerin etkisinde mi yaşıyor?

Yine, insanların topluca yaşadıkları köyler, kasabalar, şehirler, ülkeler... Buralarda hangi kanunlar yürürlüktedir? Çarşı-pazar, okullar, hastahâneler, mahkemeler; ekonomi, siyaset, hukuk hangi kurallara göre işliyor? Allah'ın kitabı bu alanlarda söz sahibi mi? Ülkeyi idare eden meclisler, kendilerini kime karşı sorumlu sayıyorlar? Kendilerinin üzerinde bir Allah'ı kabul ediyorlar mı, etmiyorlar mı? Kiminle dostluk kuruluyor, düşmanlıklar kime karşı yürütülüyor? İşte bütün bu sorulara karşı verilecek cevap o toplumun hangi boya ile boyandığını, hangi rengi aldığını gösterir. Dilleriyle müslüman olduklarını söyleyenler, kendi hayatlarında, aile içerisinde, yaşadıkları toplumda İslam'ın kurallarını yürürlüğe koymamışlarsa, henüz o kişi ve o toplum Allah'ın boyasıyla boyanamamış, gerçek müslüman olamamıştır. Kendi kalbini bu boya ile boyayan bir insanın bundan sonraki görevi; dış görünüşünü, tavırlarını da bu boya ile boyamaya çalışmak; sonra da içinde yaşadığı topluma yönelmektir. İnsan tek başına İslâm'ı yaşayamaz; İslâm, toplum dinidir. İnsanın içinde bulunduğu toplum İslâm'a bağlı değilse, müslüman fert veya aile kendi dinlerini yaşamakta zorluk çekerler, hatta bunu başaramazlar. Onun için toplumun rengini kendi rengine uydurmak, Allah'ın dinini toplum içerisinde hâkim kılmak, müslümanın temel görevi, hatta müslüman kalabilmesinin vazgeçilmez şartıdır. Müslüman ıssız adaya çekilemeyeceğine göre; önce yaşayacağı çevreyi kendi inancı doğrultusunda şekillendirmekle yükümlüdür; yoksa inandığı gibi yaşayamaz. Allah'ın boyası ile yaşayabilmek için bulunduğu ortamı da o boya ile boyamak gerekir. (Fedakâr Kızmaz, Şamil İslâm Ansiklopedisi)

Sıfat-ı İlâhiyye: (es-sıfatül-İlâhiyye); "Allah Teâlâ'nın sıfatları" veya "İlâhî sıfatlar" demektir. Allah Teâlâ, kemal sıfatların hepsiyle muttasıf olup, bütün noksan sıfatlardan münezzeh ve berîdir. Mümkin olan şeyleri yaratıp yaratmamak, Yüce Allah hakkında caizdir. Mümkinattan dilediğini yaratır, dilediğini de yaratmaz. Hadd-i zâtında Yüce Allah'ın kemal sıfatları sonsuzdur. Fakat öğrenip bilmemiz için İslâm âlimleri bunları başlıca 5 kısımda toplamışlardır:

1- Sıfat-ı Nefsiyye (Vücûd),

2- Sıfat-ı Selbiyye (Tenzîhât),

3- Sıfat-ı Sübûtiyye (Sıfat-ı Meânî),

4- Esmâü’l-Hüsnâ'nın delâlet ettiği mânâlar ve sıfatlar,

5- Sıfat-ı Haberiyye.

1- Vücûd: Cenâb-ı Allah'ın hakkıyyetini ve varlığını gerektiren ve vücûd ile muttasıf olduğunu belirten bir sıfattır. Bazı Kelâm âlimleri Yüce Allah'ın vücûduna "sıfat-ı nefsiyye" demişlerdir. Ebul-Hasenil-Eş'ari ve Ebul-Hüseyin el-Basrî gibi bazı kelâmcılar da Yüce Allah'ın vücûdunu, zâtının aynı kabul ettikleri için sıfat saymamışlardır. Cenâb-ı Hakk'ın vücûdu, bütün sıfatlarının aslı ve merciidir. Vücûdun zıddı olan adem (yokluk), onun hakkında muhaldir.

2- Sıfat-ı Selbiyye (Tenzîhât): Bunlar Cenâb-ı Allah'tan her türlü noksanlığı nefy eden ve mahlûkata benzerliğini kaldıran sıfatlardır. Bu sıfatların, müslümanların bilmesi lazım gelen asılları beş tanedir.

a) Kıdem: Allah Teâlâ'nın varlığın ezelî olması, başlangıcı olmaması ve varlığına yokluğun sebkat etmemesidir. O'nun hakkında kıdem ve ezeliyyet vacib; bunun zıddı olan hudüs, muhaldir.

b) Beka : Allah Teâlâ'nın varlığının ebedî ve devamlı olması ve sonu olmaması demektir. Kıdem ve Beka, Vâcib li-Zatihi ve Vâcibül-Vücûd olan Allah Teâlâ'nın zorunlu özelliklerindendir. Fena ve yokluk, Allah Teâlâ hakkında muhaldir. Kıdem ve Beka'ya "sermediyyet"de denilir.

c) Vahdâniyyet: Allah Teâlâ'nın zat, sıfat ve fiillerinde bir ve tek olması, O'nun şeriki ve ortağı olmaması demektir. Yani, Yüce Allah, zat ve sıfatlarında tektir. Yegâne hâlik (yaratıcı) ve hakiki müessir O'dur. Yegâne ibadete layık olan O'dur. O'ndan başka mabud, ibadete layık başka bir zat ve nesne yoktur. Bunlardan birini kabul etmeyen, asla mü'min ve muvahhid olamaz.

d) Muhâlefetün li'l-havadis: Allah Teâlâ'nın zat ve sıfatlarında hiç bir şey ve varlığa benzememesidir. Başka şeyler mümkin, varlıklarında muhtaç, hâdis ve fanidirler. Cenab-ı Hakk ise, Vacib li-zatihi (zatından dolayı varlığı zorunluğu), ihtiyaçsız, ezelî ve ebedîdir. Her şey O'na muhtaçtır. Yüce Allah, mümkin olan varlıkların bütün özelliklerinden münezzehtir. "O'nun benzeri hiç bir şey yoktur. O her şeyi işitici ve görücüdür" (42/Şûrâ, 11).

e) Kıyam bi-zâtihî (Kıyam bi-nefsihî): Cenâb-ı Allah'ın varlığında ve varlığının devamında hiç bir şeye, zamana ve mekana muhtaç olmayarak zati ile kaim olması ve her türlü ihtiyaçtan münezzeh olması demektir.

3- Sıfat-ı Sübûtiyye (Sıfat-ı Zâtiyye): Bu sıfatlara Sıfat-ı Zatiyye, (Sıfat-ı Me'ânî) ve Sıfat-ı İkrâm isimleri verilmiştir. Sıfat-ı Sübûtiyye, Yüce Allah'ın zâtı ile kaim olan ve O'nun zatına mukaddes bir manâ ilave eden zatî, vücûdî, sübûti ve hakiki sıfatlardır. Sadece itibari mefhûmlardan ibaret değildir. Ezelden beri Yüce Allah'ın muttasıf olduğu, O'ndan ayrılmayan ve onunla beraber mevcut bulunan sıfatlardır.

Selef âlimlerine göre, bizler Allah'ın sübûti sıfatlarına inanmakla mükellef olup, bunların hakikatını ve Zat-ı Bâri'ye zâid olup olmadığını bilmekle yükümlü değiliz. Ehl-i Sünnet-i Âmme dediğimiz halef âlimleri olan Eş'ariyye ve Matüridiyye'ye göre, bu sıfatlar, Allah Teâlâ'nın zatına zâid, hakiki ve vücûdî (O'nun zatı ile kaim olarak mevcut bulunan) sıfatlardır. Ehl-i Sünnet-i Âmme âlimleri Yüce Allah'ın bu sıfatlarını şu şekilde ispat ederler:

a- Kur'ân âyetleri ve hadislerle sâbittir ki Allah Teâlâ hayy, âlim, kadir, mürîd, semi', basir, mütekellim ve hâlıktır. Böyle olduğunda filozoflar da dahil İslâm âlimlerinin hepsi ittifak etmişlerdir. "Hayy" demek, hayat sahibi demektir. "Âlim", ilim sıfatı olan demektir. Hayatı olmadan hayy (diridir), ilmi olmadan âlimdir, kudretsiz kadirdir, demek mümkün değildir. O halde Hakk Teâlâ bu sıfatlarla muttasıftır.

b- Âlim, kadir kelimeleri, ism-i fâil ve mübâlağa siğası olarak fer'dir, birer mastardan müştaktırlar. Müştakk (türemiş) olan bu kelimelerin manâlarının Cenâb-ı Bâri'de sabit olması, bunların asıl olan masdarlarının (me'hazül-iştikaklarının) da sabit olmasını gerektirir. Çünkü fer'in sübutu, aslının da sübutunu lâzım kılar. Bir kimse âlim (bilen) olup da onda ilim (bilme) aslının olmaması muhaldir. Allah Teâlâ; âlim, mürid, kadir... olup da O'nda bilme, irade ve kudretin bulunmaması muhaldir.

c- Kur'ân-ı Kerim, Yüce Allah'ın İlim ve Kudret sıfatlarını te'vile ihtimal bırakmayacak şekilde ispat etmektedir: "... Bilin ki Kur'ân Allah'ın ilmiyle indirilmiştir" (11/Hûd, 14); "Şüphesiz, asıl rızık veren, çetin kuvvet sahibi Allah'tır" (51/Zâriyât, 58).

Mu'tezile, Allah'ın zatıyla kaim, zatına zait hakikî ve vücudî sıfatlarının mevcudiyetini reddeder. Yüce Allah'ın sıfat-ı sübûiyyesini es-sıfatül-maneviyye şeklinde kabul eder. es-Sıfatül-maneviyye Allah Teâlâ'nın hayy, âlim, murid, kadir, semi', basir, hâlik ve mütekellim olmasıdır. Halbuki Ehl-i Siinnet-i Âmme'ye göre, es-sıfatul-maneviyye, Yüce Allah'ın zatıyla kaim hakiki sıfatların neticesidir. Mu'tezile, Allah'ın zatıyla kaim sübuti sıfatları olduğunu reddetti. Çünkü, Allah'ın sıfatlarını kabul etmek, Allah'ın zatından başka teaddüd-i kudemayı (Kadimlerin çokluğunu) gerektirir, iddiasında bulundu. Bu konuda Mu'tezilenin gerekçeleri şöylece özetlenebilir:

a- Allah Teâlâ'nın zatıyla kaim, ona zaid hakiki mevcud sıfatları olsa, bunlar ya kadim olur ki, kadim olan bir şey ise kendi zatıyla kaim olur ve başkasına muhtaç olmaz. Bu takdirde sıfatların sayısına teaddüd-i kudemâ (kadimlerin çokluğu) lazım gelir. Kadimlerin çokluğunu kabul etmek ise tevhid inancına aykırıdır. Veyahut da sıfatlar hâdis olur. Sıfatların hâdis olması, Zat-ı Bâri'nin zâtı ile hâdis olan şeylerin kaim olması, batıl ve muhaldir.

b- Allah'ın zâtına zâid mevcud sıfatları olsa, Zat-ı Bâri'nin eksik olup başkalarıyla tamamlanmış (istikmâl bil-gayr) bulunması gerekir. Allah Teâlâ, zatıyla kâmil olup istikmâl bil-gayr'den münezzehtir. O halde Allah'ın zâtına zâid mevcut sıfatları yoktur. Allah, hayatı olmadan zatıyla hayy'dir. İlmi olmadan zatıyla âlimdir. Kudreti olmadan zatıyla kadirdir... Allah'ın bu sıfatları zatının aynıdır. Allah Teâlâ'nın zatının hayyiyet (dirilik), alimiyyet, kaderiyyet... halleri vardır. Bu halle de itibâri olup vücud ile vasıflanmazlar derler. Ehl-i Sünnet-i Âmme, Mu'tezilenin sübutî sıfatlar hakkındaki bu görüşlerine şöyle cevap verirler: "Sıfatları, Allah'ın zatının aynı değildirler; ondan ayrılan gayrı da değildirler".

Mefhum itibariyle sıfattan anlaşılan anlam, zattan anlaşılan anlamdan başkadır. Eğer sıfatları Zât-ı Bâri'nin aynı kabul edilirse:

a) Zât ve sıfatlar manâ bakımından birbirlerine karıştırılır. İlmin hayatın aynı; kudretin ilmin aynı olması gerekir. Böyle olunca, "Kudret Allah'ın zatıdır, Allah'ın zatı ilimdir, Allah'ın zâtı, iradedir, yaratmaktır" demek caiz olur. Bunun batıl olduğunda ise şüphe yoktur.

b) Eğer sıfatları Zât-ı Bâri'nin aynı olsaydı, mesela "ilim"; kadir, hayy, murid, vacibül-vücud, bu âlemin hâlıkı, mahlûkâtın mabudu ve her türlü kemal sıfatları ile muttasıf olması gerekirdi. Bu ise muhaldir. Böylece zât ve sıfatları anlamada karışıklığa düşülürdü.

c) Sıfatlar Zâtullahın aynı olsaydı, hiç bir bürhana ihtiyaç duymadan, Allah'ın âlim, kadir, hayy, semi' ve basîr olduğunu bilmemiz gerekirdi. Çünkü bir şeyin aynının kendisi olması zorunludur.

d) Allah Teâlâ'nın bu sıfatlardan (manâlardan) halî olması, onda noksanlık gerektireceğinden, bunlarla muttasıf olması zorunludur. Zâtullah, bil-icab (zorunlu olarak) kemalâtın menşeidir. Zât-ı Bâri, sıfatlarını gerektirir. Eğer, sıfatlar zatının dışından gelip Allah'a ilave olunsalardı; o zaman istikmal bil-gayr (Allah'ın başkasıyla kâmil olması) Iâzım gelirdi. Halbuki Yüce Allah, zorunlu olarak zatının gerektirdiği ve zatıyla kaim olan sıfatlarıyla tek ilâhtır.

Sıfat-ı Sübûtiyye, Allah'ın zâtının gayri de değil; O'nun zâtının muktezâsıdır. Birbirinin aynı olmayıp birbirlerinden başka bulunan iki şeye birbirlerinin gayridir (birbirlerinden başkadır) denilir. Biri diğeri olmayan ve birbirlerinden ayrılan şeyler, birbirlerinden başkadır. Sıfatları ise Allah'ın zatının ve bir sıfatı diğer sıfatının gayri değildir. Sıfatlar, vücud itibariyle Zat-ı Bâri ile birdirler. İki şeyin birbirlerinden ayrılması mümkin olursa, bunlar da birbirlerinin gayridir. Ayrılmak ya mekanda olur, iki cisim gibi; ya da baba oğul gibi zamanda olur. Veyahut da mevcud ve ma'dum (yok olmuş) varlık ve yokluk itibariyle olur. Bu şekillerde sıfatlar, Allah'ın zatının gayri olsa, sıfatların birden fazla vücudlarının olması ve dolayısıyla teaddüd-i Kudema (Zâtullah'tan ayrı kadimlerin bulunması) lâzım gelir. Bu ise batıldır. Sıfatı İlahiyyenin Zâtullah'tan ve birbirlerinden ayrılması ve başka şeylere hulûl etmesi ve yok olması asla mümkin değildir. Bir kimse "evde Zeyd'den başkası yoktur" der ise; kimse "evde Zeyd'den başka onun eli, kalbi, beyni de var mıdır?" demez. Gerçi Zeyd'den elinin, kalbinin... ayrılması mümkündür. Allah'tan sıfatlarının ayrılması asla caiz ve mümkin değildir. Hak Teâlâ'nın zatı sıfatsız, sıfatları da zatsız tasavvur edilemez. Allah zat ve sıfatlarıyla beraber tektir. Sıfatları vücudu Zat-ı Bâri'ye tâbi ve onunla kaim olan manalardır. 10 rakamı kendisinde bir adedi olmadan; 10 rakamının biri de 10 sayısından ayrı olarak tasavvur edilemez. 10'dan 1 veya iki ayrılınca o rakam 10 olmaz.

Doğrusu, Allah Teâlâ'nın bu kemal sıfatlarıyla muttasıf olduğuna inanmak dinin gereklerindendir. Bunlarla nasıl muttasıf olduğunun bilgisi Allah Teâlâ'ya havale edilir. Şüphesiz, sıfatlarıyla nasıl muttasıf olduğunu ancak Hakk Teâlâ bilir.

Sıfat-ı Sübütiyye, Mâtürîdîlere göre, sekiz; Eş'arilere göre yedi'dir:

1- Hayat: Cenâb-ı Hakk'ın bütün hayatların kaynağı olan ezelî ve ebedî, hakiki bir hayat ile muttasıf olmasıdır. O'nun hakkında bunun zıddı olan memat (ölü olmak) muhaldir.

2- İlim: Cenab-ı Allah'ın olmuş ve olacak her şeyi bilmesidir. O'nun hakkında bilgisizlik muhaldir.

3- Semî': Allah'ın her şeyi işitmesi.

4- Basar: Allah'ın her şeyi görmesidir.

4- İrâde: Allah Teâlâ'nın mecbur olmadan yaratacağı her mümkini istediği şekilde dilemesi ve her şeyde serbest irade ve ihtiyar sahibi olmasıdır. O'nun dilemesi olmadan hiç bir şey vukua gelmez.

3- Kudret: Cenab-ı Hakk'ın her şeyi (mümkini) yaratmaya ve yok etmeye gücünün yetmesidir. O'nun hakkında acz muhaldir.

7- Kelâm: Allah Teâlâ'nın zâtına mahsus kelâmı ve konuşmasıdır.

8- Tekvîn: Cenab-ı Hakk'ın dilediği şeyleri yok iken yaratması, vücuda getirmesi, var olanları da yok etmesidir. Matüridilere göre, Tekvin sıfatı Yüce Allah'ın zatıyla kaim ezeli ve hakiki bir sıfattır. Terzik, tasvir, ihya, imate (öldürme), inma' (büyütme) ve diğer bütün işlerin mercii (masdarı) tekvin sıfatıdır. Allahın var edeceği her şey ve iş bu sıfatın teallukuyla vücûda gelir.

Eş'arilere göre, Tekvin, diğer yedi sıfat gibi müstakil ve hakiki bir sıfat olmayıp Cenab-ı Hakk'ın yaratacağı şeylere kudret sıfatının hâdis olan teallukunun ismidir. Tekvin, kudret sıfatına racidir. Cenab-ı Hakk'ın bütün işlerinin mercii, Kudret sıfatıdır. Allah her mümkini ezeli iradesi ve ilmine uygun olarak kudret sıfatıyla yaratır.

Bu sekiz sıfattan hayat, ilim, irade, kudret, tekvin nakil ile isbat edildiği gibi, doğrudan doğruya akıl ile de isbat edilebilir. Diğerleri ise özellikle nakli delil ile isbat edilir. Sıfat-ı Sübûtiyyeden irâde, kudret ve tekvin, mümkinlere tealluk eder; vacib ve muhallere (mümteni'âta) tealluk etmez. Çünkü vacib, varlığı zatın muktezası olup ezelî ve ebedî olandır. Muhtaç olmayandır. Yaratılan her şeye hâdis (sonradan var edilmiş) ve varlığında ve varlığın devamında yaratıcısına muhtaç olur. Muhal vukuu aklen imkânsız ve çelişik olandır. Mesela; bir masa aynı anda iki yerde olmaz. Aynı masa aynı anda iki yerde olursa birin iki etmesi gerekir. Bir her zaman birdir; birin iki olması aklen muhaldir.

Hayat sıfatı bir şeye tealluk etmez. İlim ve Kelam sıfatları, vacib, mümkin ve muhallere tealluk eder. İlim, keşif ve açık olma yoluyla; Kelâm, delâlet yoluyla tealluk eder. Sem' ve basar; mevcudâta yani işitilmek ve görülmek şanından olan şeylere tealluk eder.

4- Esmâü’l-Hüsnâ'nın delâlet ettiği sıfat ve mânâlar:

Kur'ân-ı Kerim ve hadislerde zikredilen el-esmâü’l-hüsnâ'nın (bk. Tirmizî, Deavât 83; Hakim, Müstedrek, I,16-17) her bir sıfat-ı İlâhiyeden birine delâlet eder. Esmâü’l-Hüsnâ'nın (Allah'ın güzel isimlerinin) çoğu, Allah'ın sıfat-ı selbiyye, sıfat-ı sübûtiyye ve fiili sıfatlarını açıklayıcı durumdadır.

Esmâü’l-Hüsnâ'nın bir kısmı da Yüce Allah'ın rububiyyet, azamet, celâl ve cemâl sıfatlarıdır. Mesela, Rabb, Rahman, Rahim ve Malik (melik) O'nun rubûbiyyet sıfatlarını bildirir. Kuddüs, sıfat-ı selbiyyenin hepsine delâlet eder. el-Hakem, el-Adl, el-Halim, el-Azim, el-Gafur, eş-Şekur, el-Aliyy, Allah'ın celâl ve cemal sıfatlarına delâlet eder. Bunlardan bazısı sıfat-ı mütekabiledir (birbirlerine karşıt olanlardır). Rızâ, sehat, hubb ve buğz, afv ve intikam gibi... Cenab-ı Hakk'ın sıfatlarının her biri birer kemaldir. O'nun kemâlâtına nihayet yoktur.

5- Haberî SıfatlarB Kur'ân-ı Kerim ve hadislerde zâhir mânâları ile Cenâb-ı Hakk'ın, tenzih etme esası ile uyuşmayan birtakım sıfatlar vârid olmuştur. Sırf nakil ve haberlerde geldiği için bu sıfatlara es-Sıfatül-haberiyye (haberlerde vârid olan sıfatlar) denilmiştir.

Selef âlimleri, bu sıfatları, teşbihsiz, tecsimsiz (mahlukatın sıfatlarına benzetmeksizin ve cismiyet vermeksizin) temsilsiz ve keyfiyetini Allah'a havale ederek kabul etmişler ve bunlar hakkında herhangi bir te'vile gitmemişlerdir ve yorum yapmamışlardır. İmam Eş'arî ile İmam Mâturîdî bu konuda selefin yoluna uymuşlardır.

Haşeviyye (sahih, zayıf demeyip buldukları her hadisi alıp bunların zahirlerine bağlananlar) ile Şia'dan bazıları haberlerde varid olan bu lafızların zahirine tutunarak teşbih vadisine düştüler. İlk defa Hişâm b. Hakem ve Hişâm b. Salim el-Cevâlikî, Allah Teâlâ'yı insana benzeterek O'na insanların organları gibi bir takım organlar isnad edip Müşebbihe ve Mücessime mezhebini ihdâs ettiler. Kerramiye mezhebinin kurucusu Muhammed b. Kerram da Yüce Allah'ın Arş'ın üzerinde durduğunu ve Arş'a temas ettiğini söylemiştir.

Eş'ariyye ve Mâturîdiyye kelâmcılarının müteahhirîni "müslüman halk bu lafızların zâhirlerine bağlanarak Allah Teâlâ hakkında teşbihe düşer" korkusuyla haberî sıfatları mecaz mânâlarına hamlederek te'vil etmiş ve bunlara Cenab-ı Hakk'ın azametine layık olan birer manâ vermişler ve verdikleri manâ da kat'idir dememişler ve bunların murad edilen gerçek anlamım ve keyfiyetini Allah bilir demişlerdir.

Kur'an-ı Kerim de geçen haberî sıfatlardan örnekler ve müteahhirine göre anlamları:

1- İstivâ': “Rahman olan Allah Arş üzerine istivâ etmiştir” (20/Tâhâ, 5). İstivâ'ya kalır, galebe, istilâ, hüküm, idâresi ve tedbiri altına alma, tasarruf, ulûvv (yücelik) anlamı vermişlerdir.

2- Yed, Yedeyn: Kudret, nimet, teşrif. “Allah şöyle demişti: ‘Ey iblis! İki elimle yarattığıma secde etmekten seni alıkoyan nedir?!" (38/Sâd, 75).

3- Vech: Zât, vücûd (bk. 55/Rahmân, 27).

4- Kabza: Kudret, mülk, tasarruf (bk. 39/Zümer, 67).

5- Yemîn: Tastamam kudret ve kuvvet (bk. 39/Zümer, 67).

6- Ayn, A'yün: Basar sıfatına ircâ' olunur (bk. 20/Tâ-Hâ, 39; 11/Hûd, 37). Nezâret, gözetim, bakım demektir. Muhâfaza ve yardım etmeyi de ifâde eder.

7- Cenb: Türkçede, yan ve kat anlamına gelen bu kelimeyi emir ve tâat olarak yorumlamışlardır: "Her bir nefsin, ‘Allah cenbinde (katında) işlediğim kusurlardan dolayı vay hasret ve nedâmetime’ diyeceği..." (39/Zümer, 56).

8- İstihyâ: Türkçede utanmak anlamına gelen bu kelimeye; terk etmek, çekinmek, sakınmak (istinkâf) anlamını vermişlerdir: "Gerçekte Allah, bir sivri sineği ve bunun üstündekini (büyüğünü) mesel (ve misal) getirmekten çekinmez..." (2/Bakara, 26).

9- İtyân ve Meci': Bu kelimelerin mahlûkat hakkındaki gelmek, bir yerden bir yere intikal etmek anlamlarından Cenâb-ı Hakk münezzehtir. "Ve câe Rabbüke: Rabbin(in emri) geldi” (89/Fecr, 22); "En ye'tiye-hümullahü: Onlara Allah'ın (âyeti ve azâbının) gelmesi" (2/Bakara, 210).

Cenâb-ı Hakk, büyüklüğünü ve kemallerinin sonsuzluğunu kullarına anlatıp tanıtmak ve onların anlamlarını kolaylaştırmak için Kitab-ı Kerim'inde bu kelimeleri mecaz olarak kullanmıştır. Yoksa Cenâb-ı Allah, haberî sıfatlardaki geçen bu kelimelerin mahlukâtı hakkında geçerli olan manalarından münezzehtir. (Sa'deddin et-Taftâzânî, Şerhul-Makasıd, İstanbul 1305, II, s. 61-79, 108-111; Şerhul-Akaid, İstanbul 1310, s. 65-84; es-Seyyidü'ş-Şerif el-Cürcânî, Şerhul-Mevakıf, İstanbul 1239, s. 147, 471-479; İmam Zeyneddin Mer'î, Ekavilü's-Sikat Te'vilül-Esma-i ve's-Sı)at, Beyrut 1406/1985; Ahmet Asım, Merhu'f-Meâli Şerhul-Emali, İstanbul 1304; Abdüllatif Harput, Tenkihul Kelam, Abdüsselam, b. İbrahim el-Lakkanî, Şerh-ü Cevherati't-Tevhid; İzmirli İsmail Nakkı, Yeni İlm-i Kelam; Şehristanî, el-Milel ve'n Nihal). (Muhiddin Bağçeci, Şamil İslâm Ansiklopedisi)

Sıfat-ı Selbiyye: Yüce Allah'ın zâtına ve varlığına yakışmayan, o yüce zât hakkında mümteni' (imkansız) olan vasıflar. Zaten "selbetmek"; kaldırmak, uzaklaştırmak, tenzih etmek anlamındadır. İşte bu sebeble Yüce Allah'ın zâtî ve sübûtî sıfatlarının zıdlarına "sıfât-ı selbiyye" denmiştir ki; bunlar, Yüce Allah'ın zâtına mümteni' olan, yaraşmayan sıfatlardır. Başka bir deyişle Cenab-ı Hakk, bu çeşit zıt sıfatlarla, yaratıklara mahsus olan bu olumsuz özelliklerle muttasıf değildir. Bu yüzden sıfât-ı selbiyye denmiştir ki; şayet böyle bir sıfat verilmemesi düşünülmüş ise, bu vasıf O'ndan selbedilsin, yani bu özellik O'nun Yüce zâtından kaldırılsın. İşte bunun için sıfât-ı selbiyyeye "Tenzihât" da denir. Bunun anlamı, "bütün bu olumsuz özelliklerden, noksanlık ve eksikliklerden Yüce Allah "berîdir, uzaktır" demektir.

Sıfât-ı selbiyye veya Yüce Allah'ın zâtından selbedilen hususlar, sıfât-ı zâtiyye ve sıfât-ı sübûtiyye başlıkları altında sayılan on dört sıfatın zıdlarıdır. Bunlar şunlardır:

1. Adem (yokluk); 2. Hudûs (sonradan varolmak, öncesinde yokluk bulunmak); 3. Fenâ (varlığının sonu olmak, belli bir süre sonra yok olup gitmek); 4. Teaddüt (birden fazla olmak, eşi, ortağı, yardımcıları olmak); 5. Müşâbehet (sonradan yaratılmış bir şeye benzemek, benzeri ve dengi olmak); 6. Başkasına muhtaç olmak, kendi kendine var olamamak; 7. Ölü veya cansız olmak; 8. Câhil (bilgisiz, ilimsiz) olmak; 9. İradesiz olmak, bir şeyi bir başka şeye tercih edememek; 10. Âciz (gücü yetmez) olmak; 11. Görmemek, kör olmak; 12. İşitmemek, sağır olmak;13. Konuşamamak, dilsiz olmak; 14. Yaratmamak, hiç bir şeyi var edip icad edememek.

Görüldüğü gibi bu selbî sıfatları, "Yüce Allah şu değildir, bu değildir" şeklinde daha da çoğaltmak mümkündür. Zira bu tarzda bazı hususları Cenab-ı Hak'tan selbetmekle (kaldırmakla), O'nun Zâtına ve vâcib olan sıfatlarına hiç bir şekilde zarar gelmez. Bununla beraber sıfatlar hususunda İslâm âlimleri şu tarzda ittifak etmişlerdir:

Şayet isim ve sıfat tesbit etmeye dinen izin verilmiş ise, yani Kur'ân ve hadislerde bu sıfat ve isimlere açıkça işaret eden lafızlar var ise; Yüce Allah'a isim ve sıfat tesbit etmek câizdir. Şayet bu konuda bir yasaklama varsa, yani isim ve sıfat tesbit etmeyi yasaklayan bir âyet veya hadis varsa; Cenab-ı Hak için isim ve sıfat tesbit etmek câiz değildir. Eğer ne izin ne de yasaklama hususunda bir âyet veya hadis yoksa; değişik görüşler ileri sürülmüş ise de, kabule şâyan olan görüşe göre, isim ve sıfat verilmesine müsaade edilmemiştir.

İşte sıfât-ı selbiyye denilen bu olumsuz özellikler, Yüce Allah’ın zâtından kaldırıldığı için, "tenzîhât" olarak değerlendirilmiş ve sıfat olarak kabul edilmemiştir. Zira Cenâb-ı Hak, akıl ve hayâle gelen ve gelebilecek olan her türlü eksikliklerden ve noksanlıklardan münezzeh, bütün kemâl (yetkin) sıfatlarla ve özelliklerle muttasıftır. (Cihad Tunç, Şamil İslâm Ansiklopedisi)

 

Sıfat-ı Sübûtiyye: Yüce Allah'ın zatının gereği olan ve bu zattan ayrılmayan, ezelî ve ebedî olan vâcib sıfatlar. Bu sıfatların hepsi Kur'an ayetleriyle sabit oldukları ve bu ayetlerden çıkarıldıkları için ve varlıkları Yüce Allah'ın zatında isbat edilmiş olduğu için, "sübutî sıfatlar" diye isimlendirilmişlerdir. Yüce Allah bu sıfatlarla ta ezelde vasıflanmış idi. Bu sıfatların hiç biri sonradan kazanılmış (hâdis) sıfatlardan değildir. Bunların da her biri Yüce Allah'ın zatıyla kaimdir. O'nun Yüce zatı ve varlığı düşünülmeden bu sıfatlardan bahsetmek de mümkün olmaz. Bu sıfat-ı sübûtiyye şunlardır:

1. Hayat Sıfatı: Yüce Allah'ın diri, canlı ve ezelî bir hayat ile hayat sahibi olması demektir. Bunun zıddı olan ölü ve cansız olmak, Allah hakkında düşünülemez, mümteni'dir. Allahu Teâlâ'nın bu sıfatına işaret eden pek çok ayet vardır. Meselâ: "Ölümsüz, diri olan Allah'a güven ve O'nu tesbih et!..." diye buyurulmaktadır (25/Furkan, 58).

Her şeye can veren, ölü gibi görünen toprağa, kuru sanılan ağaçlara can, hayat ve tazelik veren Allahu Teâlâ'dır. Bütün canlıların hayatı sonradandır ve Yüce Allah'ın yaratmasıyladır. Halbuki Yüce. Allah'ın "Hayat" sıfatı da; zâtı gibi kadimdir, ezelî ve ebedîdir; zatından ayrılmayan, zatı ile var olân vacib bir sıfattır. Zira hayat olmadan diğer sıfatları düşünmek, onlarla Allah'ı vasıflandırmak abes olur. Bu bakımdan sübutî sıfatların ilki "hayat" sıfatıdır.

2. İlim Sıfatı: Allahu Teâlâ'nın ezelî ilmiyle her şeyi bilmesi demektir. O'nun ilmi, kâinattaki her şeyi kuşatmıştır. Evrendeki hiç bir şey O'nun ilminin dışında meydana gelemez. Olmuşu, olmakta olanı ve olacağı gerek küll halinde (genel kurallarıyla); gerekse ayrı ayrı, hepsini bilir. O'nun ezelî olan ilim sıfatıyla muttasıf olduğunu gösteren pek çok âyet-i kerime vardır: "İçinizde (sinelerinizde) olanı gizleseniz de açıklasanız da Allah onu bilir. Göklerde olanları da yerde olanları da bilir..." (3/Al-i İmrân, 29).

Şu halde Allah'ın ilmi gizli açık her şeyi kuşatmıştır. Kalblerimizden geçenler de O'na malumdur. Bütün gayb alemi, bizim sınırlı ve sonradan kazanılma bilgimizin ulaşamadığı o âlem, Allah'ın bilgisi dâhilindedir. O'nun ilmi, zatı ile kâim olan, ezelî ve ebedî, bilinenlerle değişmeyen bir ilimdir. Kulların ilmi gibi kazanılmış, sonradan elde edilmiş bir ilim değildir.

3. İrâde Sıfatı: Yüce Allah'ın istediğini dileyip tercih etmesi demektir. Yani O'nun, bir işin şöyle olmasını değil de, böyle olmasını veya böyle olmasını değil de, şöyle olmasını dilemesi, dilediği gibi tâyin ve tahsis etmesidir. Evrende olmuş ne varsa, hepsi O'nun dilemesi, iradesi ile olmuştur. O'nun iradesi ve isteği dışında hiç bir şey var veya yok olamaz. Cenâb-ı Hakk'ın "irâde" sıfatı, mümkün veya câiz olan şeylere tealluk eder. O'nun iradesi o şeyin olması veya olmaması şıklarından birini tercih eder. Tercih ettiği cihete iradesini tealluk ettirince, o şey de ya hemen oluverir veya olmamasını tercih etmiş ise, o şey olmaz, yok olur.

Bu anlamda Yüce Allah'ın irâdesini iki şekilde anlamak kabildir:

a) Tekvinî (kevnî) irâde: Bu iradeye "meşiyyet" de denir ki; bütün yaratılmışlara şâmildir. Bir şeye tealluk edince, o şey olmamazlık edemez, her halde vuku bulur. Bu anlamda Cenâb-ı Hak şöyle buyuruyor: "Bir şeyin olmasını istediğimiz zaman, sözümüz ona sadece ‘ol!’ demektir ve o hemen oluverir." (16/Nahl, 40)

b) Teşrîî (dinî) irâde: Bu irâde Cenab-ı Hakk'ın muhabbet ve rızası demektir ki; bu mânâda irade ettiği şeyin herhalde meydana gelmesi vâcib değildir. Çünkü kulların işleriyle ilgilidir. Bu mânâda Yüce Allah; "...Allah size kolaylık murat eder, zorluk istemez" (2/Bakara, 85) buyuruyor. Bunun anlamı "şayet siz kullar, Allah'ın rızâ ve muhabbetinin hilâfına zorluk, kötülük, isterseniz; kendisi bunları istemediği dilemediği halde, siz istediğiniz için yaratır; zorluğa ve kötülüğe rızâsı yoktur" demektir.

4. Kudret Sıfatı: Allah Teâlâ'nın bütün mümkünâta gücünün yetmesi, her türlü tasarrufta bulunması demektir. İradesiyle bütün mümkünâtı kuşattığı gibi, kudretiyle irade ettiklerini bir fiil meydana getirerek, yaratarak bunlara kadir olur. Allah Teâlâ'nın nihayetsiz, bitmek tükenmek bilmeyen kudreti vardır. Bu sıfat da diğerleri gibi ezelî ve ebedîdir. Ezelî olan bu kudret sıfatıyla, her hangi bir şeyi dilediği gibi yapmaya kadirdir. O'nun kudretinin erişemeyeceği, bu kudretin dışında kalan hiç bir şey yoktur. Nitekim Yüce Allah; "Muhakkak ki, Allah her şeye kaadirrdir, gücü yetendir" (2/Bakara, 20) buyurmaktadır.

5. Basar Sıfatı: Cenâb-ı Hakk'ın görmesi demektir. O her türlü vasıta, organ ve bağıntılar olmaksızın her şeyi görür. O'nun görmesi, göz gibi bir organa, ışığa, uzaklığa ve yakınlığa bağlı değildir. Yüce Allah'ın görme sıfatı da ezelîdir, sonradan olma değildir. Bu sıfat da bütün mevcudâta, görmek şanından olan her şeye tealluk eder. O'nun görmesinin dışında kalan hiç bir mahlûk yoktur. İnsanın görmesi sınırlıdır, görme organından mahrum olanlar göremezler: Ayrıca aydınlık, karanlık, uzaklık, yakınlık ve daha dünyadaki nice olay, görmeye veya görmemeye etki etmektedir. Allah Teâlâ'nın görmesi hiç bir şeyden etkilenmez. Bu sıfatla ilgili Kur'ân-ı Kerim'de yüzlerce ayet yer almaktadır. Meselâ; 2/Bakara süresi 233. âyet meâlen şöyle son bulmaktadır: "...Biliniz ki, Allah, şüphesiz yaptıklarınızı görür."

6. Semî' Sıfatı: Yüce Allah'ın işitmesi, duyması demektir. O bu sıfatla ezelde muttasıftır. O, her çeşit, her kuvvette ve zayıflıktaki sesleri işitir, duyar. İşitilmek şanından olan her şeyi işitir. Allahu Teâlâ'nın işitip duyması, kulların işitmesi gibi, bir takım kayıt ve şartlara, vasıtalara ve organlara bağlı değildir. O, işitilmek şanından olan her şeyi, en gizli ve pek hafif sesleri, fısıltıları bile duyar. Özellikle kullarının duâlarını, zikirlerini, gizli ve aşikar niyazlarıyla yalvarışlarını işitir, kabul eder ve mükâfatlandırır. Bu sıfatla ilgili pek çok âyet vardır, ekserisi görmek sıfatıyla beraber yer almaktadır. Meselâ; 4/Nisâ suresi 134. âyet meâlen şöyle nihayet bulur: "...Allah işitir ve görür."

7. Kelâm Sıfatı. Yüce Allah'ın söylemesi ve konuşması demektir. O, harf ve seslere muhtaç olmadan konuşur ve söyler. Allahın "Kelâm" sıfatı, ezelî ve ebedîdir; yüce zatı için vacib olan sıfattır. O'nun dilsiz olması, konuşamaması düşünülemez. İşte yüce Rabbimiz bu sıfatıyla peygamberlerine söylemiş, emirler vermiştir. Kitablarını ve şeriatini bu kadîm kelâmıyla bildirmiştir. O, kelâmını dilediği zaman, kendi zatına ve şanına layık bir şekilde meleklerine bildirir, işittirir ve anlatır. Bunu yaparken harflere, seslere, hecelere ve kitabete (yazıya) muhtaç değildir. Yüce Allah'ın dilediği şeyleri, emir ve yasaklarını peygamberlerine ya Cebrâil vasıtasıyla veyahut doğrudan doğruya vahy ve ilham etmiş olması da bu "kelâm" sıfatının bir tecellisidir. Cenâb-ı Hakk'ın, peygamberleriyle tekellüm ettiğini (konuştuğunu) gösteren âyetler vardır. Meselâ; Cenâb-ı Allah meâlen şöyle buyurmaktadır: "Allah Musa'ya hitabetti" veya "Allah, Mûsâ'ya da hitab ile konuştu" (4/Nisâ, 164). Ayrıca 2/Bakara sûresi 253. âyette de şöyle buyurulmuştur: "...Onlardan Allah'ın kendilerine hitab ettiği (konuştuğu), derecelerle yükselttikleri kimseler vardır..."

8. Tekvîn Sıfatı: Allah Teâlâ'nın bilfiil yaratması, yoktan var etmesi demektir. Allah'ın bu sıfatı ezelidir. Tekvîn sıfatı da diğer sıfatları gibi, O'nun yüce zâtıyla kaim ve O'nun hakkında vâcib olan sübutî sıfatlarından biridir. Tekvin sıfatı, irâde sıfatının muktezasına göre, mümkünâta tesir eder, yaratır ve icad eder. Nitekim Allah Teâlâ meâlen şöyle buyurur: "Bir şeyi dilediği zaman, O'nun buyruğu, sadece o şeye ‘ol!’ demektir ve o hemen oluverir" (36/Yâsin, 82). İşte bütün bu kâinatın ve içindeki varlıkların yaratanı, icad edeni, Yüce Allah'tır. Bunları varedip etmemeye muktedir olan (gücü yeten) Allah Teâlâ, "İrade" sıfatıyla ezelî ilmine uygun olarak var olmasını, icad edilmesini irade buyurmuş (dilemiş) ve Tekvîn sıfatıyla yaratıp icad eylemiştir.

Yüce Allah'ın alemleri yaratmak, rızık vermek, nimetler ihsan etmek, yaşatmak, öldürmek, diriltmek, azab etmek, mükafatlandırmak gibi bütün fiilleri Tekvîn sıfatına râcidir, yani Tekvîn sıfatının tealluklarının başka başka olmasıyla bu isimleri alır. İşte Tekvîn sıfatının bütün bu tealluklarına "sıfât-ı fiiliyye" de denir.

Allahü Teâlâ'nın yüce zatına mahsustur. O'nun yüce zatı için vacib olan sıfatların hepsi, görüldüğü gibi, ayetlerle sabit olduğundan, bütün İslâm âlimleri arasında bu konuda ittifak vardır. O'nun bu sıfatlarla ezelde muttasıf olduğunda şüphe yoktur.

Yukarıda da ifade edildiği üzere, Yüce Allah, zatında, sıfatlarında, işlerinde, fiillerinde bir tekdir; O'nun eşi, ortağı ve benzeri yoktur. O'nun sıfatları ve işleri de yüce zatına mahsustur. O'nun yüce zatı ve varlığı kabul edilip tasdik edilmeden, yukarıda sayılıp açıklanan sıfatlardan ve O'nun güzel isimlerinden sözetmek de mümkün olamaz. Zira bu sıfatlar ve isimler, O'nun yüce zatının ve varlığının zorunlu bir gereğidir. Ne bu zat, bu sıfatlarsız; ne de bu sıfatlar, bu zatsız olur. Yine dikkat edilecek olursa, bu sıfatların her biri açık ve seçik olarak Kur'ân âyetlerine dayanmaktadır. Yani, bizzat Yüce Allah, kendisini bu sıfatlarla vasıflandırmıştır. Böylece O'na olan inancımız daha da kuvvetlenmektedir. Çünkü bu sıfatlarıyla O'nu daha iyi anlıyabiliyoruz. Yoksa O'nu her hangi bir şeye hâşâ benzetmek gibi bir gaye için asla değildir. Bütün bu sıfatlar O'nun yüce zatına yaraşır bir tarzdadır. Biz bütün bu sıfatların asıllarına imân ederiz; fakat keyfiyetlerine, nasıl ve nice olduklarına dair her hangi bir şekilde söz söylemeyiz. Bu konuda söz etmeye de bilgilerimiz yeterli değildir. (Cihad Tunç, Şamil İslâm Ansiklopedisi)

Sıfat-ı Zâtiyye: Yüce Allah'ın zâtı için vâcib olan, zorunlu olan sıfatlar. Bunlara sıfât-ı nefsiyye de denir. Diğer bir tabirle "zâtî veya nefsî sıfatlar" da denilen bu sıfatlar, Yüce Allah'ın varlığını ve hakikatını anlayıp kavramada biz kullarına yardım eden sıfatlardır. Bu sıfatlar sayesinde Allahu Teâlâ'nın yüce zâtını ve varlığını O'na yaraşır bir tarzda anlayıp, imanımın da o nisbette kuvvetlendirebiliriz. Yüce Allah'ın kendine mahsus bir zâtı vardır ve bu zâtının gereği olan, bu zâtdan ayrılması düşünülmeyen sıfatları vardır. Bunlardan bir kısmına "Zâtî sıfatlar" , bir kısmına da "sübûtî sıfatlar" denir.

Zâtî sıfatlar, hiç bir sebebin eseri olmayan, Allah Teâlâ'nın hakikatini ortaya koyan sıfatlardır. Bu sıfatlar Yüce Allah'ın zâtıyla, varlığıyla doğrudan doğruya alâkalı oldukları için ve sadece Allah'ın yüce zâtına mahsus oldukları için zâtî sıfatlar diye isimlendirilmişlerdir. Zat veya varlık olmadan bu sıfatların varlığını düşünmek ve bu sıfatlardan söz etmek imkânsızdır.

"Sıfât-ı Zâtiyye" denilen bu zâtî sıfatlar şunlardır:

1. Vücûd Sıfatı: Yüce Allah'ın mevcudiyeti, varlığı demektir ki; bazı âlimlerimize göre, asıl zatî veya nefsî sıfat budur. Zira Yüce Allah'ın mevcudiyeti, varlığı kabul edilmeden, diğer sıfatlarından bahsetmek mümkün olmaz. Yüce Allah'ın varlığına, mevcudiyetine işaret eden pek çok âyet-i kerime Kur'ânda mevcuttur. Bunlardan birisi olan Haşr suresinin 22. âyetinde meâlen şöyle buyurulmaktadır: "O Yüce Allah, görüleni de görülmeyeni de bilen, Kendisinden başka ilah olmayan, ancak kendisi var olan Allah'dır."

Allah Teâlâ'nın varlığı, mevcûdiyeti kendi zâtının gereğidir. O'nun yüce zatı, yaratıklarda olduğu gibi başkasından dolayı değildir. O kendi zatı ite vardır, kendi zatıyla kâimdir, varlığı için bir başkasına muhtaç değildir. Zira muhtaç olan, İlâh olamaz.

2. Kıdem Sıfatı: "Yüce Allah'ın varlığının evveli ve başlangıcının olmaması" demektir. O, ezelidir; O'nun var olmadığı bir an bile düşünülemez. Varlığı, zâtının gereği olan Yüce Allah'ın bu varlığının ezelî olması, evveli ve sonunun olmaması vâcibtir. Varlığında başlangıç ve sonu olanlar, ancak yaratıklardır. Allah’ın kıdem sıfatına Hadid suresinin 3. âyeti açıkça işaret etmektedir: "O, her Şeyden öncedir; kendisinden sonraya hiç bir şeyin kalmayacağı sondur; varlığı aşikardır; gerçek mahiyeti insan için gizlidir. O, herşeyi bilir."

3. Bekaa sıfatı: "Allah Teâlâ'nın varlığının sonu, bitiş noktası yoktur" demektir. O, ebedîdir, yani onun mevcudiyeti, varlığı sonsuzca devam edip gitmektedir. Bu sıfat dahi sadece onun yüce zâtına mahsus bir sıfattır, çünkü bütün yaratıklar sonludur, bir gün hayatları son bulacaktır. İşte bu gerçek, 55/Rahmân sûresinin 26. ve 27. âyetlerinde meâlen şöyle beyan buyurulmuştur: "Yer yüzünde bulunan her şey fânidir (sonludur); ancak yüce ve cömert olan Rabbinin varlığı bâkidir."

4. Vahdâniyet Sıfatı: Yüce Allahın zatında, sıfatlarında ve fiillerinde (işlerinde) bir tek olması demektir. O'nun eşi ve ortağı, yardımcısı yoktur; bir ve tek'tir.

112/İhlâs Sûresi, Cenâb-ı Hakk'ın bu sıfatını açık bir üslupla ortaya koymaktadır: Hz. Peygambere hitaben; "De ki, Allah bir tektir; Allah hiç bir şeye muhtaç değildir, O doğurmamış ve doğmamıştır, hiçbir şey O na denk değildir."

Her şeyi yaratan Allah Teâlâ olduğu için, O işlerinde, fiillerinde de tektir. O'nun hiç bir benzeri, ortağı, örneği ve cüzleri (parçaları) ve yardımcıları yoktur. İbadete lâyık yegâne tek mabut, Allah'tır. İşte "Vahdâniyet" sıfatını bütün bu hususları içine alan bir teklik (ehadiyet) olarak anlamak gerekir. O her bakımdan en mükemmel, bütün eksiklik ve noksanlıklardan uzak (münezzeh) bir varlıktır.

5. Muhâlefetün lil-Havâdis Sıfatı: Yüce Allah'ın sonradan olanlara, sonradan yaratılmış olanlara benzememesi demektir. Yüce Allah'ın benzeri hiç bir şey yoktur. O'na eşit ve denk olan hiç bir varlık yoktur. Zaten kâdîm, bâkî ve bir tek olan varlığın sonradan olanlara benzememesi, yine O'nun bu sıfatlarının bir sonucudur ve O'nun yüce zatına mahsustur. Bu sıfata 42/Şûrâ suresinin 11. âyetinde açıkça işaret buyurulmuştur: "O'nun benzeri hiç birşey yoktur, O işitendir, görendir."

6. Kıyam bi-nefsihî (bi-zâtihî): "Yüce Allah'ın varlığı veya mevcudiyeti bir başkasına muhtac değildir; aksine varlığı kendi zâtındandır" demektir. Bütün yaradılmışlar (mahlukât), var olmada ve varlığını devam ettirmede Cenâb-ı Hakk'a muhtaçtır. Halbuki Yüce Allah hiç bir şeye muhtac ve bağımlı değildir, O Azîz ve Sameddir, yani hiç bir şeye ihtiyacı yoktur; kâinattaki her şey O'na muhtaçtır. Bu sıfata da Kur'ân-ı Kerim'in pek çok âyetlerinde işaret edilmektedir. Meselâ; 3/Âl-i İmrân Suresinin 2. âyetinde şöyle buyrulmaktadır: "Allah, O'ndan başka ilah olmayan, diri ve kendi kendine kâim (var) olandır."

Vâcibu'l-vücûd (varlığı zorunlu, varlığı kendi zâtının gereği) olan Allah'ın zatı düşünüldüğü zaman, bu varlıkla beraber bu zâtî sıfatların da düşünülmesi zaruridir (vâcibtir). Varlık, yani mevcudiyet ve sıfatlar O'ndan ayrılmaz. Allah Teâlâ kadîm, ezelî, ebedî ve her yönden en mükemmel olduğu için, ne zamana, ne mekâna, ne bir yardımcıya muhtaçtır. O bunların hepsinin üstünde, varlığı zâtının gereği, mutlak ve en mükemmel ve vâcib bir Allah'dır. (Cihad Tunç, Şamil İslâm Ans.)

Tenzîhî Sıfatlar: Cenab-ı Allah'ın her türlü noksanlıktan münezzeh olduğunu ve mahlukatına benzemekten beri olduğunu ifade eden itibarî sıfatlar. Bu sıfatlar, sıfat-ı sübûtiyye gibi hakiki, vücûdî ve Cenab-ı Hakk'ın zatıyla kaim manalar olmayıp O'nun noksanlıklardan münezzeh olduğunu ifâde etmeye yarayan tabir ve kavramlardır. Tenzîhî sıfatlara, es-Sıfâtü's-Selbiyye, es-Sıfâtü't-Tenzîhiyye ve tenzihât da denilir .

Tenzîhî sıfatlar, Allah Teâlâ'dan, O'nun zatına lâyık olmayan ihtiyaç, hudûs, imkân ve başkasına benzemek gibi her türlü noksanlığı selbettiği, yani nefy edip kaldırdığı için es-Sıfâtü's-Selbiyye diye de isimlendirilir.

Cenâb-ı Allah'ı noksanlıktan tenzih eden sıfatlar sayılamayacak kadar çoktur. Mütekellimîn, Kur'an-ı Kerîm'den istifade ederek bunları beş esasta toplamıştır.

1- Kıdem: Allah Teâlâ'nın varlığının başlangıcı olmaması, ezeli olması demektir. Onun hakkında kıdem ve ezeliyyet vâcib (zorunlu) ve bunun zıddı olan hudûs muhaldir.

2- Bekaa: Allah Teâlâ'nın varlığının ebedi ve devamlı olması ve sonu olmaması demektir. Kıdem ve Bekâ, vacib lizatihî ve vacibü'l-vucûd olan Allah'ın zorunlu özelliklerindendir. Fenâ ve yokluk, Allah Teâlâ hakkında muhaldir.

3- Muhâlefetun li'l-havâdis: Allah Teâlâ'nın zât ve sıfatlarında hiçbir şeye benzememesidir. Başka şeyler mümkün, varlıklarında muhtaç, hâdis ve fanidirler. Cenab-ı Hakk ise vacib lizatihî (zatından dolayı varlığı zorunlu) ihtiyaçsız, ezeli ve ebedîdir. Her şey O'na muhtaçtır. Yüce Allah mümkün olan varlıkların bütün özelliklerinden münezzehtir. Şöyle ki, Allah Teâlâ, cisim özelliği olan şekil ve suretlerden münezzehtir. Çünkü şekilli ve suretli olan şeyler nihayetlidir, hudutludur, ölçülebilir. Cenâb-ı Allah ise mahdud ve muayyen olmadığı gibi sonlu da değildir. O'nun cinsi ve nev'i yoktur Allah Teâlâ, eşyanın özelliklerinden renk, koku, tad, sıcakIık, soğukluk, ıslaklık, kuruluk, sertlik, yumuşaklık, gevşeklik gibi keyfiyet ve vasıflarla vasıflanmaktan da münezzehtir. Bütün âlimler, O'nun hissî lezzetler, kin, hüzün, korku, sevinç ve bunların benzeri gibi nefsanî keyfiyetler ile de vasıflanmadığında ittifak etmişlerdir. Özetle, Allah Teâlâ'ya zâtında benzeyen veya O'nun zatının yerini tutan hiçbir şey olmadığı gibi, O'nun sıfatlarını veya bunların bir kısmını taşıyan ve sıfatlarının yerini tutan hiçbir şey de yoktur: "O'nun benzeri hiçbir şey yoktur. O her şeyi işîtici ve görücüdür." (42/Şûrâ, 33).

4- Kıyam bi-zâtihî (Kıyâm bi-nefsihî): Cenâb-ı Allah'ın, varlığında ve varlığının devamında hiçbir şeye, zamana ve mekâna muhtaç olmayarak zâtı ile kaim olması ve her türlü ihtiyaçtan münezzeh olması demektir. Şöyle ki, Cenab-ı Allah âraz değildir.

Çünkü âraz, renk, koku ve tad gibi bizatihi kaim olmayıp varlığında kendisini taşıyan bir cisme ve mekâna ihtiyaç duyandır. İhtiyaç ise hudûs ve imkân âlametidir. Araz bakî değildir. Cenab-ı Hakk ise vacibü'l-vücûd olup varlığında ihtiyaçsız, ezelî ve ebedidir. Allah, cisim olmadığı gibi cisimlerden bir cüz ve parça da değildir. Cisimler atomlardan mürekkeptir ve atomlarına muhtaçtır. Cisimler ve atomlar boşlukta yer tutarlar. Cenab-ı Bârî ise cüz ve atomlardan mürekkeb olmadığı gibi mekândan da münezzehtir. Yüce Allah eşyaya hülûl etmekten ve eşyanın içine nüfuz edip girmekten de münezzehtir. Çünkü bu takdirde Allah'ın zâtı, eşyanın mahiyeti ile birleşmiş olur. Allah vâcibtir. Eşya mümkündür. Vâcible mümkinin birleşmesi çelişik ve batıl olur. Başka bir açıdan Allah'ın başka bir şeyle birleşmesi de muhaldir. Çünkü birleşme halinde iki varlık baki kalırsa, Allah bir olduğu halde iki olur veya iki parça olur. Eğer ikisi de mahiyetlerini kaybederek yok olur ve başka bir şey ortaya çıkarsa, bu da muhaldir. Çünkü Allah'ın zat ve sıfatları değişmez. Biri yok olup diğeri bakî kalırsa, yine birleşmemişlerdir. Bakî olan yok olanla birleşmez. Allah'la âlemin bir olduğunu, yani Allah'tan başka âlem, ve âlemden başka Allah olmadığını iddia eden Pantheisme görüşü batıldır. Alem fanidir ve varlığında Allah'a muhtaçtır. Allah varlığında âleme muhtaç değildir. O zeval bulmayan bâkidir.

Yüce Allah bir yere girse, girdiği yer ve eşya ile sınırlanmış ve mekân tutmuş olur. Onun mekâna ihtiyacı yoktur. Zaman da böyledir. O'nun üzerinde zamanda cârî olmaz. Mekân ve zaman yokken O'nun yaratması ile meydana gelmişlerdir. O, zaman ve mekân üstüdür.

5- Vahdâniyet: Allah Teâla'nın, zat, sıfat ve fiillerinde bir ve tek olması; ortağı, benzeri olmaması demektir. Yani yüce Allah zât ve sıfatlarında tektir. Yegâne hâlık (yaratıcı) ve hakiki müessir O'dur. O'ndan başka ma'bûd, ibâdete lâyık olan başka bir zat ve nesne yoktur.

Kur'ân-ı Kerîm'in bazı âyetleri ile bir kısım hadislerde Allah'ın tenzihî sıfatları ile uyuşmayan vech, yed, ayn, mecî' (gelmek) ve istivâ gibi (bkz. Sıfat-ı ilâhiyye) müteşabih bazı sözler vârid olmuştur. Haşeviyye (nasların sadece zahirine bağlananlar), müşebbihe ve mücessime'nin, bu ayet ve hadislerle istidlâl ederek Cenâb-ı Hakk'a, yön, cisimlik, organlar, şekil ve sûret isnâd etmeleri, duyularla hissedilmeyen ve müşahede edilemeyen Allah Teâlâ üzerine duyularla hissedilen eşyanın hükümlerini vermektir ki bunun batıllığı çok açıktır.

Selef-i sâlihîn, kat'i delillerle Yüce Allah'ın noksanlıklardan, hudûs, acz, ihtiyaç ve imkân alâmetlerinden münezzeh olduğunu ve O'nun hiçbir şekilde mahlûkatına benzemeyeceğini bildikleri için, bu müteşabih sıfatları, teşbihsiz, tecsimsiz, temsilsiz ve keyfiyetinin nasıl olduklarını Allah'a havale ederek kabul etmişler ve bunlar hakkında yanlış yoruma düşme korkusuyla te'vile gitmemişlerdir. Kelâmcıların müteahhirîni ise, câhillerini önlemek için bu haberî sıfatlar denilen muteşabih sözleri, O'nun tenzihi sıfatlarına uygun bir şekilde te'vil etmişlerdir. (Bkz. Sıfât-ı ilahiyye) (Muhiddin Bağçeci, Şamil İslâm Ansiklopedisi)

Sünnetullah: Allah'ın sünneti, kanunu demektir. Lügatte "yol" mânâsına gelen sünnet, "Allah" adıyla birlikte kullanıldığında, Allah'ın kâinatı idâre ederken koyduğu kurallar; Cenâb-ı Allah'ın yaratıkları hakkındaki hüküm ve âdetleri anlamına gelir.

Kâinatta meydana gelen olaylar Allah'ın koyduğu birtakım kurallara, kanunlara tâbidir; her şeyde bir sebep sonuç ilişkisi vardır. Evrenin yaratılışından kıyâmet kopuncaya kadar tabiat olayları bu kanunlara bağlı olarak gerçekleşir. Meselâ, neslin devamı erkek ve dişi canlının birleşmesi sonucunda oluşan döllenme ile sağlanır. Her canlı doğar, büyür, yaşlanır ve ölür. Ateş yakıcıdır; su ise söndürücü. Suyun kaldırma kuvveti; yerin çekim gücü vardır. Yağmurun yağması için suyun buharlaşıp bulut haline gelmesi zorunludur... Kâinatta insanlar tarafından alışılmış ne kadar tabiat kanunu varsa bunların hepsi Allah'ın kâinatı yaratırken koyduğu kurallardır; normal şartlarda değişmez. Ancak, bu İlâhî kanunlar eşyanın zorunlu bir neticesi olmadığından dolayı Allah dilerse insanların alışageldikleri tabiat olaylarının dışında bazı hârikulâde olayları da meydana getirmeye kaadirdir.

İkisi kulların te'dib ve salâhı ile ilgili olmak üzere sünnetullah üç kısımdır:

1- Gönderilen peygamberlerin bölgesinde peygamberliklerine delâlet eden mûcizeleri gördüğü halde inad edip bir türlü inanmayan ve peygamberleri yalanlayan kavimlerin helâk edilmesi sünnetullahtır. Peygamberlerin doğruluklarına delâlet eden beyyine ve mûcizelerini gördükten sonra halkın bir kısmı onlara inanırlar. İman edenlerden sonra geriye ıslâhı mümkün olmayan kalpleri katılaşmış, inatçı, bozguncu ve şerli insanlar kalır. İşte o zaman onlara helâk âyetleri gösterilir. Her zaman peygamberlerini yalanlayan inatçı, zâlim kimse ve milletleri Allah Teâlâ cezâlandırmak için helâk etmiştir. Kur'ân'da da anlatılan sünnetullah ve sünnetül-evvelîn'in ifâde ettiği mânâ budur. "Çünkü onlar yeryüzünde büyüklenmek, fenâ ve hileli tuzaklar kurmak istiyorlar. Halbuki kötü düzen ona ehil olandan başkasını sormaz. Onlar, daha evvelki ümmetler hakkında cârî olan kanundan başkasını mı bekliyorlar? Sen Allah'ın kanununda asla bir değişiklik bulamazsın, sen Allah'ın kanununda asla bir döneklik de bulamazsın.” (35/Fâtır, 43). Hz. Peygamber (s.a.s.) de Allah'ın bu sünneti hakkında "Ümmetler peygamberleri yalanladıkları ve emrine âsî oldukları zaman, Allah onları helâk etmek sûretiyle peygamberlerinin gözünü aydınlatıp memnun eder" buyurmuştur (Müslim, Fadâil, 81).

2- "Allah, kendilerindeki güzel şeyleri (ahlâkı) bozup değiştirmedikçe bir kavme verdiği şeyleri (nimetleri) değiştirip almaz. (Güzel ahlâkını bozması sebebiyle) bir kavme fenâlık dileyince, artık onun reddine bir çare yoktur. Onlar için Allah'tan başka hiç bir velî ve yardımcı da yoktur." (13/Ra'd, 11) âyetinin hükmü gereği, İlâhî sünnet ve âdeti şöyle ifade etmek mümkündür: Allah Teâlâ bir topluma iman, güzel ahlâk, amel ve sa'y ü gayret gibi nefislerindeki kemâlât sebebiyle verdiği nimetlerin değiştirilip alınmasını, yine ahlâksızlık, küfür, gayretsizlik ve ciddiyetsizlik gibi kötü halleri kazanmasına bağlamıştır. "el-Hükmü li'l-ekser". Bir millet hakkında Allah'ın hükmü çoğunluğun iyi veya kötü olmasına bağlıdır. İyiler çoğunlukta olursa, iyilik, âfiyet ve diğer güzel haller husûle gelir; kötüler çoğunlukta olursa, fitne, musîbet, düşman tasallutu ve hezimetler gibi fenâlıklar meydana gelir ve pek çok nimet elden gider. Göz göre göre pek çok fırsatlar kaçırılır. Yarıdan az iyilerin bulunması yetmez. Kurunun yanı sıra yaş da yanar.

İman, amel, ahlâk gibi nefislerindeki kemâlâta bağlı olmadan bazı toplumlara verilip alınan nimetler, bu konunun dışındadır.

3. Yüce Allah, atomlardan yıldız, gezegen ve göklerin durum ve hareketlerine kadar birtakım kanunlar koymuştur: "Böylece onları yedi gök olarak iki günde (devirde) var etti ve her göğe içini (kanununu) emretti (yerleştirdi)..." (41/Fussılet, 12). Bu kanunlar, eşya ve olaylar arasındaki sâbit nispetlerdir. İlmi çalışmaları esnâsında, insanlar, bunların bir kısmını gözlemleyerek formüle etmeğe muvaffak olmuşlardır. Bunlara ilimde, değişmez münâsebetler denir. Fizik, Kimya ve Biyoloji kanunları gibi. Bu kanunlar, zorunlu olmayıp mümkün ve hâdistirler; kıyâmete kadar değişmezler. Meselâ, Allah Teâlâ, dünyada canlıları yaratmış, sonra bunları tekrar tekrar yaratmayı (canlıların cinslerinin devamını) tohum hücrelerine bağlamıştır. Her canlı cinsinin tohumundan o canlı cinsine ait fertler vücûda getirilir. Buğdaydan buğday biter, arpa bitmez. Koyundan koyun doğar, kurt doğmaz. Fakat her canlı cinsinin tohum hücrelerine o canlının planını koyan ve bundan canlıyı yaratan Allah'tır.

Tabiat kanunları (eşya hakkındaki sünnetullah) eşyanın özünden gelen ne bir emir, ne de müstakil olan bir kuvvettir. Çünkü atomlar ve bunlardan meydana gelen eşya ve canlıların vücudunda malzeme olarak kullanılan elementler; cansız, şuursuz, akılsız, âtıl ve dağılıp saçılan şeylerdir (16/Nahl, 20-21). Eşya üzerindeki bu kanunların değişmezliği kendi zatlarından gelmeyip bunları yaratıp koyan böyle istediği için bir müddet sâbittirler. Bunlar, Allah'ın irâdesi ve emri altındadırlar. Allah dilerse, bunları değiştirir, yerine başkalarını koyar. Nasıl ki bir otomobilin yapılış ve işleyişi akıllı bir yapıcıya muhtaçsa; kâinatın düzenli işleyiş ve hareketleri de şuurlu ve bilgili bir yaratıcıya muhtaçtır. Otomobilin yapıcısı isterse, onun hızını artırmak gibi işleyiş tarzında değişikliği yapabilir veya onun hızını durdurabilir. Kâinata işleyiş düzenini veren zat da isterse onun bu düzenini değiştirebilir ve tekrar da ona eski nizamını verebilir.

Allah Teâlâ'nın yarattığı her şey mümkündür. Mümkün; varlığı ve yokluğu zâtının muktezâsı (özünün gereği) olmayan, varlığı da yokluğu da eşit bulunan, var olması ve devam etmesi için mutlaka bir sebep ve yaratıcıya muhtaç olan şey, kanun ve olaydır. Mümkün, şöyle de târif edilebilir: Akılda, öznesi ile yüklemi arasında çelişiklik bulunmayan bir fikir ve tasavvurdur ki, hâriçte buna tekabül edecek varlığı için mutlaka bir sebep ve yaratıcıya muhtaç olur. Bu yaratıcı da varlığı mümkün olmayıp vâcib bi-zâtihî (zâtından dolayı zorunlu) olan ve varlığında hiçbir şeye muhtaç olmayan Allah'tır.

Mümkinler hâriçte var olmaları itibarıyla ikiye ayrılır.

1- Âdî Mümkin: Allah'ın tabiata koyduğu kanunlar (sünnetullah) gereğince vukua gelen eşya ve olaylardır. Bunlar, tabiata konulmuş vesile, sebep ve kanunlar muvâcehesince vukua gelirler. Yer çekimine bağlı olarak taşın düşmesi, koyundan arslanın doğmaması gibi. Bunlara tabiî veya tecrübî imkân ile mümkindir, denir.

2- Gayr-i Âdi Mümkin: Tabiat kanunlarına (Allah'ın normal eşya ve olaylardaki sünnetine) aykırı olarak nâdiren vukua gelen mümkinlerdir. Mûcize ve kerâmetler gibi.

Her mümkin olân şeyi -ne kadar büyük, yapılışı ince ve kompleks de olsa- Allah Teâla yaratmaya kadirdir. Yüce Allah, gönderdiği peygamberlerinin elinde -onların elçileri olduğuna delâlet etmek üzere- tabiata koyduğu kanunlarını bir an için değiştirerek alâmetler (mûcizeler) de yaratmıştır.

Bütün bunların dışında Kur'ân-ı Kerim'de Cenâb-ı Allah'ın birçok sünneti zikredilmiştir.

"Onun yanında her şey bir ölçü iledir" (13/Ra'd, 8); "Bir toplum kendi durumunu değiştirmedikçe Allah onların durumunu değiştirmez" (13/Ra'd, 11); "Senden önce hiç bir insana ebedî yaşama vermedik. Şimdi sen ölürsen onlar ebedî mi kalacaklar? Her nefis ölümü tadacaktır... ve sonunda bize döndürüleceksiniz." (21/Enbiyâ, 34-35); "Senden önce de şehirler halkından yalnız kendilerine vahyettiğimiz erkeklerden başka elçi göndermedik." (12/Yusuf, 109); "Ne güneş aya yetişebilir, ne de gece gündüzün önüne geçebilir. Hepsi bir yörüngede yüzmektedirler" (36/Yâsin, 40); Kullarım sana Benden sorarlarsa, Ben onlara yakınım. Duâ eden Bana duâ ettiği zaman onun duâsına karşılık veririm." (el-Bakara, 2/186); "Tevbe edip durumlarını düzeltenleri, gerçeği açıklayanları bağışlarım; çünkü Ben tevbeyi çok kabul edenim, çok merhamet edenim." (2/Bakara, 160); "Siz şükreder, iman ederseniz Allah size azab edip ne yapacak! Allah şükrün karşılığını veren, (her şeyi) bilendir" (4/Nisâ, 147); "Yoksa siz sizden önce geçenlerin durumu başınıza gelmeden Cennete gireceğinizi mi sandınız? Onlara öyle yoksulluk ve sıkıntı dokunmuştu, öyle sarsılmışlardı ki; nihâyet Peygamber ve onunla birlikte iman edenler 'Allah'ın yardımı ne zaman?' diyecek olmuşlardı. İyi bilin ki, Allah'ın yardımı yakındır." (2/Bakara, 214); "Biz bir peygamber göndermedikçe hiçbir kimseye azab edecek değiliz.” (17/İsrâ, 11); "Eğer kâfirler sizinle savaşsalardı, arkalarına dönüp kaçarlardı; sonra bir koruyucu da bir yardımcı da bulamazlardı. Bu, Allah'ın öteden beri süregelen yasasıdır; Allah'ın yasasında (sünnetullah'ta) bir değişiklik bulamazsın" (48/Fetih, 22,23).

Bunların dışında Kur'ân-ı Kerim'in birçok yerinde Allah'ın daha başka İlâhî kanunları haber verilmektedir. Orucun, namazın, cihadın sadece Hz. Muhammed ümmetine değil, daha önceki ümmetlere de farz kılınan ibâdetler olduğu (2/Bakara, 83, 183, 246); cihada çıkmayan bir toplumun yerine başka bir topluluğu getireceği (9Tevbe, 39); eğer iman ettiğini iddiâ edenler peygambere yardım etmezse Allah'ın ona (o peygambere) yardım edeceği (9/Tevbe, 40) Allah'ın değişmeyen kurallarıdır. (bkz. Âdetullah) (Muhiddin Bağçeci, Şamil İslâm Ans.)

Tekabbelallah: “Allah kabul etsin” anlamında bir duâ cümlesidir. Kendisinin veya bir başkasının yaptığı bir ibâdet veya hayır cinsinden bir ameli, Allah’ın kabul edip sevâbını bolca vermesini isteyip, bunu duâ şeklinde ifade etmek için kullanılır.

Vâcibu’l-Vücûd: "Zorunlu varlık ya da varlığı zorunlu olan", yani Allah demektir. Kelâm ilminde bu kavram, Allah'ın varlığının zorunluluğunu, gerekliliğini belirtir. Vücud kavramının Yunan felsefesinin etkisiyle İslâm felsefe ve kelâmına girmesinden sonra başlayan, vücudun Allah'a nisbet edilip edilemeyeceği tartışması, vücudun Allah'ın sıfatlarından biri olduğunun kabul edilmesiyle sona erdi. Genel kabule göre vücud, Allah'ın zâtından ayrı, ezelî, ebedî ve bağımsız bir sıfattır.

Vücud kavramının diğer nesnelere de nisbet edilmesi, varlıklar arasında bir ayrım yapılmasını gerekli kıldı. Bunun yapılmaması durumunda Allah ile diğer varlıklar aynı kavram altında toplanmış olacaktı. Bu sorunun ortadan kalkması için varlıklar, vücuda nisbetleri bakımından vâcib (zorunlu), mümkün (olabilir) ve mümtenî (olması imkânsız) denilen üç bölüme ayrıldı. Varlığı zâtının gereği olan Allah'ın vücudu vâcib; varlığını başka bir varlığa borçlu olan yaratılmış varlıklar mümkün; olması hiçbir şekilde düşünülemeyen şeyler de mümtenî varlıklar olarak tanımlandı.

Zorunlu varlığın ya da varlığı zorunlu olan Allah'ın zorunluluktan gelen ayırıcı özellikleri olmalıydı. Kelâm bilginleri bu ayırıcı özellikleri de şöyle belirlediler: Bir varlık, hem zâtı gereği, hem de başkasından dolayı vâcib olamaz. Çünkü başkası ile var olanın, başkasının yok olması ile yok olması gerekir. Bu nedenle iki durumun bir araya gelmesi imkânsızdır. Zâtı gereği vâcib olan bileşik olamaz. Çünkü her bileşik parçasına muhtaçtır. Bu varlığın başkasına muhtaç olduğu anlamına gelir. Başkasına muhtaç olan varlık, zâtı bakımından vâcib değil, mümkündür. Zâtı bakımından vâcib olan başkası ile birleşmez. Birleşme, başkası ile ilişki kurmaktır. Zâtı bakımından vâcib olanın böyle bir ilişkisi de olamaz.

Zâtından dolayı vâcib olanın vücudu, mâhiyeti üzerine zâid olamaz. Çünkü o vücud mâhiyetten müstağnî değilse, zâtı bakımından mümkün ve bir müessire muhtaçtır. Zâtından dolayı vâcib olanın vücudu kendi üzerine zâid olamaz. Çünkü eğer vücûbiyet vücudu gerektiriyorsa fer'î olan asıl olana asıl olur ki, bu imkânsızdır.

Zâtıyla vücûbiyet iki nesne arasında ortak olmaz. Yoksa bu, ikisinden birinin öbüründen ayrıldığı nesneye ters düşer ve böylece her biri, ortaklaştıkları nesne ile ayrıldıkları nesneden bileşmiş olurlar. Zâtı bakımından vâcib olan, her yönden vâcibdir. Zâtından dolayı vâcib olan yok olamaz. Eğer yok olursa, varlığı, yokluğunun sebebinin yok olmasına bağlı olurdu. Başkasına bağlı olanın da zâtı bakımından mümkün olması gerekirdi. Zâtı bakımından vâcib olan, zâtının gerektirdiği birtakım niteliklerle donanabilir. (Ahmet Özalp, Şamil İslâm Ans.)

Vahdet-i Vücud: Tasavvufta, varlığın birliğini savunan öğreti. Muhyiddin İbn Arabî tarafından sistemleştirilen öğreti, sadece Allah'ın varlığının zorunluluğu temeli üzerine kuruludur. Benimseyen mutasavvıflarca tevhidin en yüksek yorumu sayılan öğreti, diğer bazı mutasavvıflar tarafından fenâ makamında kalmanın ortaya çıkardığı bir yanılgı olarak nitelenir. Bazı İslâm bilginleri ve hukukçuları ise, tüm varlıkların tanrılaştırılması anlamı taşıdığı gerekçesiyle küfürle suçlarlar.

Bu anlayışı savunanlar veya bu görüşe sıcak bakanlara göre bu anlayış şöyle izah edilir: Vahdet-i vücud öğretisi, Allah'ın varlığının zorunluluğu ilkesine dayanır. Buna göre özü gereği varolan varlık (vücud) birdir ve bu da Allah'ın varlığıdır. Bu varlık zorunlu (vâcib) ve öncesizdir (kadîm, ezelî). Çokluk, parçalanma, değişme ve bölünmeyi kabul etmez. Biçimi (sûret), sınırı (hadd) yoktur. Buna mutlak varlık (vücud-ı mutlak), saf varlık (vücud-ı baht) adı verilir. Mutlak varlık, varlıklar dünyasına nisbetle bir ayna gibidir, anlaşılır ve duyulur tüm nesneler onda görünür; diğer bir ifâdeyle Allah zâtı ile değil, ama fiil ve sıfatları ile tüm varlıklarda, mutlaklık özelliğini yitirmeksizin ve kesinlikle değişime, bozuluşa uğramadan görünür (tezâhür eder). Bu nedenle varlıklar da onun aynasıdır. Tüm evren, Allah'ın varlığı nedeniyle var olur. Öyleyse evren Allah'ın dışlaşmış biçimi (zâhiri), Allah da evrenin özü, gerçekliğidir (bâtını).

Mutlak varlık, Allah'ın zâtının aynıdır; varlığı, gerçekliği üzerine bir eklenti değildir. Diğer varlıklarda ise durum tersinedir. Nesnelerin varlıkları, gerçeklikleri üzerine bir eklentidir. Çünkü nesnelerin gerçekliği, ezelde Allah'ın ilmindeki beliriş ve biçiminden oluşur. Bu gerçekliğe âyân-ı sâbite (sâbit gerçeklikler) denir. Sâbit gerçeklikler ya da ilmî sûretler (suver-i ilmiye) varlığın kokusunu bile almamışlardır. Bu nedenle, bunlara verilen varlık, onların üzerine bir eklentidir. Varlığın Allah'ın sıfatlarından olması düşünülemez. Çünkü bu, varlığın zât ile varlık dışındaki başka bir şeyden oluşması anlamına gelir. Oysa her şey varlığa tâbîdir, o hiçbir şeye tâbî değildir.

Allah'ın varlığı, mutlak varlık olması bakımından bilinemez. Bilinebilecek olan şey, varlık ile var olan biçimlerdir. Allah'ın zâtını, tüm belirişlerden (taayyün) aşkınlığı nedeniyle kavramak imkânsızsa da varoluşun mertebelerinde (merâtib-i vücud) hâricî varlık kazanması nedeniyle kavramak mümkündür. İşte tasavvuf yolcuları bu kavrayışın peşindedirler. Evren, Allah'ın varlığıyla var olan ve Allah'ın varlığının aynasında görünen kimi geçici, yok olucu sûretlerden ibârettir. Bunların belirme ve görünüşleri akıl ve duyularla ilintilidir. Nesnelerin gerçeklikleri özleri gereği değil, Allah'ın varlığıyla sâbittir. Nesnelerin aslı yokluktur (adem) ve bunlar sürekli bu aslî durumları üzeredirler. Olgunlaşmamış insanların akıl ve duyuları, varlığı nesnelerin bir niteliği olarak algılar. Ama bu yanılsamanın neden olduğu bir yargıdır. Nesneler, diğer bir deyişle Allah'ın varlığında görünen sûretler, gerçekte bir hayal ve seraptırlar. Bunların kesif ve hatta varolmuş görünmeleri sadece akıl ve duyulara göredir. Allah bunların hayâlî olan varlıklarında, bu hayâlî varlıkların gerçeklikleri nedeniyle görünür. Gerçek varlığa sahip olan kendi zâtı ile görünmez. Evren varlık dünyasına çıkmadan önce, Allah'ın zâtı ile birlikte başka bir şey olmadığı gibi, şimdi de O'nunla birlikte varolan bir şey yoktur.

Evren gerçek bir varlık değil, gölge bir varlıktır. Gölge, kendisinin varlık nedeni olan kişi ya da nesnenin varlığından başka bir varlığa sahip olmadığı gibi, evren de Allah'ın varlığından başka bir varlığa sahip değildir. Nesnelerin görünen varlığı, hayali bir varlıktır. Nesneler sürekli değişmekte ve bozulmaktadır. Bir anda varmış gibi görünen sûretin yerini, bir sonraki an başka bir sûret almaktadır. Bu nedenle, insanın nesnelerin gerçekliğine hükmetmesi, duyularının bu sürekli değişimi algılamakta yetersiz kalışındandır. Evrenin varlıkla ilişkisi, su buharı, bulut ve karın su ile ilişkisi gibidir. Bulutun ve karın varlığı, hayâlî bir varlıktır. Bunların suyun varlığından başka bir varlıkları yoktur. Her biri, suyun bizim duyumlarımıza göre aldığı bir sûretten başka bir şey değildir. Hayâtî olmayan, gerçek olan ise, bunların aslı olan sudur. Çünkü biçimleri değişmiş bile olsa, suya özgü gerçeklikle vardırlar. Eridikleri ya da yoğunlaştıkları zaman, ortada yalnız gerçek olan su kalır.

Allah'ın ilminde, kendi zâtının, fiillerinin, isim ve sıfatlarının sûretleri vardır. Çünkü Allah, zâtını, fiillerini, isim ve sıfatlarını bilmektedir. Allah'ın ilmindeki sûretlere âyân-ı sâbite (sâbit gerçeklikler) adı verilir. Evreni oluşturan nesnelerin Allah'ın ilmindeki sûretlerine de aynı şekilde âyân-ı sâbite denir. Âyân-ı sâbite, Allah'ın isim ve sıfatlarının sûretleri olması bakımından İlâhî gerçekliklerdir; diğer yandan da varlıkların gerçeklik ve dayanaklarıdır. Bunların dış dünyada varlık kazanmaları, feyz-i mukaddes denilen Allah'ın tecellisi ile mümkün olur. Dış dünyada varlık kazanmamış sâbit gerçeklikler yaratılmış değildir (gayri me'cul). Bu nedenle onlar da Allah'ın ilmi gibi ezelîdir, kadîmdir.

Allah'ın ilmindeki sâbit gerçekliklerin dış dünyada varlık kazanmaları, sayısız varoluş aşamasından sonra mümkündür. Merâtib-i vücud, tenezzülât, tecelliyât gibi adlarla anılan bu varoluş aşamaları, küllî mertebeler halinde belirlenir. Böylece varoluşun dört, yedi, on iki ve kırk gibi çeşitli mertebesinden söz edilir. En yaygın görüşe göre yedi mertebeden oluşan varoluş aşamaları şöyle sıralanır: Lâ taayyün, taayyün-i evvel, taayyün-i sânî, âlem-i ervâh, âlem-i misal, âlem-i şehâdet ve âlem-i insan.

Hakikat-ı Muhammediye, vahdet, tecelli-i evvel gibi adlar da verilen taayyün-i evvel (ilk belirme) mertebesinde Allah, zâtının gereği olarak tecelli eder ve tüm isim ve sıfatları ortaya çıkar. Allah, zâtından ayrı olmayan bu isim ve sıfatları, diğer bir deyişle kendini, zâtını bilir. Vâhidiyet mertebesi de denilen taayyün-i sânî (ikinci belirme) mertebesinde Allah'ın isim ve sıfatlarının gerektirdiği tüm küllî ve cüz'î anlamların sûretleri birbirinden ayrılır. Bunlar şehâdet âlemini oluşturacak nesnelerin sâbit gerçeklikleridir. Bu mertebe ayrıca hazret-i rubûbiyet (rablık mertebesi), perde-i vahdet (vahdet perdesi), menşeü'l kesret (çokluğun kökeni) gibi adlarla da anılır. Âlem-i ervâh (ruhlar evreni) denilen dördüncü mertebede sâbit gerçeklikler (ya da ilmî sûretler), birer basit cevher durumuna gelirler. Bu cevherlerin biçim ve rengi yoktur, zaman ve mekânla nitelenmiş de değillerdir. Cisim olmadıkları için ayrılma ve birleşme kabul etmezler. Bu mertebede her ruh kendini, kendi benzerini ve Rabb'ini bilir. Âlem-i misal (misal âlemi) denilen beşinci mertebede varlık ayrılması, bitişme ve parçalanması mümkün olmayan latif cisimler halinde ortaya çıkar. Önceki mertebede ruhları beliren sâbit gerçeklikler, bu mertebede, şehâdet âleminde görüneceği sûreti kazanır. Âlem-i şehâdet (görünen dünya) mertebesinde varlıklar, görülen sûretler biçiminde varlık kazanır. Böylece varlıklar evreni ortaya çıkar. Varlığın bu dünyadaki görünümü vücûd-i izâfî (göreceli varlık), vücûd-i zıllî (gölge varlık), vücud-i imkânî (mümkün varlık) gibi adlarla anılır. Görülen dünyanın ortaya çıkmasından sonra Allah, en mükemmel biçimde insan-ı kâmilde (yetkin insan) tecelli eder. İnsan-ı kâmil, görünen dünyadan ilk belirmeye (taayyün-i evvel) kadar tüm tecelli mertebelerini kendinde toplar. Bu nedenle kâmil insana mertebe-i câmia (toplayıcı mertebe) denir.

Vahdet-i vücud öğretisi, varlık hakkındaki temel düşünceye bağlı olarak dinlerin birliği düşüncesini de içerir. Buna göre bütün dinler temelde birdir. Semâvî ve beşerî dinler arasında bir fark da yoktur. Çünkü bütün yaratıklar Allah'ın birer tecellisidir, dolayısıyla tapınılan her varlıkta Allah'ın bir tecellisine ibâdet edilmektedir. Böylece insanlar gerçekte çeşitli sûretlerde görünen rek bir Allah'a ibâdet etmektedirler. Bu düşünceye göre; "Doğu da batı da Allah'ındır. Nereye dönerseniz Allah'ın zâtı oradadır" (2/Bakara, 115) âyeti de buna delâlet etmektedir.

Vahdet-i vücud öğretisi, en çok da varlık ve dinlerin birliği düşünceleri nedeniyle bazı mutasavvıflar, birçok İslâm bilgin ve hukukçusu tarafından şiddetle eleştirilmiştir. Başta İbn Teymiye olmak üzere kimi bilginler daha da ileri giderek İbn Arabî ve izleyicilerini küfürle suçlamışlardır. Suçlamalar doğal olarak savunmayı ve karşı suçlamayı da beraberinde getirmiş ve tartışma, İslâm bilginlerinin büyük bir bölümünün susmayı yeğlemelerine karşılık, günümüze kadar sürüp gelmiştir. Konu günümüzde de canlılığını korumakta, özellikle akademik düzeyde tartışma sürmektedir. (Ahmet Özalp, Şamil İslâm Ans.)

Harun Yahya gibi az sayıda bazı yazarlar, “maddenin aslı yoktur, onlar beynimizde beliren hayallerden ibârettir” diyerek aynı anlayışı modern şekilde savunmaktadırlar. Tevhidle bağdaşması çok zor olan hususlar içermesi açısından biz vahdet-i vücud anlayışını Kur’an’a ters görüyoruz.

Veliyyullah: Allah’ın dostu, velî kulu demektir. “İyi bilin ki, Allah’ın velîlerine (dostlarına, velî kullarına) korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir de. Onlar, iman edip de takvâ sahibi olan (Allah’tan sakınan) kimselerdir. Onlar için dünya hayatında da, âhirette de müjde vardır...” (10/Yûnus, 62-64) Kur’ân-ı Kerimde “veliyyullah” özel bir sınıf değildir; iman edip takvâ sahibi olan bütün mü’minlerdir (10/Yûnus, 63). Tasavvuf anlayışında, bu Kur’an kavramı da yozlaştırılmış, özel birtakım ermişler, kerâmet gösterebilen şeyhler vb. anlamında kullanılmıştır. (bkz. Veliyyullah)

Yedullah: Allah'ın eli; kuvvet ve kudreti, otoritesi. Bu kelime "yed" ve "Allah" kelimelerinin bir araya gelmesiyle ortaya çıkmış bir terkiptir. Zâhirî mânâsı, "Allah'ın eli" demektir. Fakat hiç bir şeye benzemeyen ve her türlü noksan sıfatlardan, eksiklik ifâde eden özelliklerden uzak (münezzeh) olan ve her türlü kemâl sıfatlarla, kemâliyet, üstünlük, yetkinlik ifâde eden özelliklerle nitelenebilecek olan Yüce Allah'ın, insanın eline benzer bir eli olması muhaldir/imkânsızdır. Bu itibarla İslâmiyet'e göre Allah'ın eli olmaz, ancak bu "el" kelimesini, mecâzî mânâda kudretten kinâye olarak "Yüce Allah'ın kuvvet ve kudreti" olarak anlamak daha doğru olacaktır. Nitekim Türkçe'mizde de mecaz ve kinâye olarak kullanılan deyimler vardır. Meselâ; "Şu kişinin eli açıktır" denildiği zaman, pekâla bilinir ki, burada "el" kelimesinin müfred ve müşahhas olarak anlaşılan mânâsı kasdedilmemiştir; aksine "eli açık" deyimiyle onun cömert, yardım sever bir kişi olduğu, ihsan edip vermeyi alışkanlık haline getirdiği, cimri, pinti olmadığı kasdedilmiştir. Yoksa böyle bir kimsenin elini uzatıp açmakta olduğu ve herkesin onun bu açık elinden alacağını almakta olduğu düşünülmez.

"El" kelimesi mecâzî mânâda sadece Türkçe'de değil, diğer dillerde, özellikle Arapça ve Farsça'da Türkçe "el" kelimesinin karşılığı kullanılmaktadır. Meselâ; Arap şâiri Lebîd, kışın esen poyraz rüzgârının şiddetli soğuğunu ve etkisini anlatmak maksadıyla yazdığı şiirinde: "Soğuğun yularını poyrazın elinde gördüğü rüzgâr"a bile "el" isnâd ederek, teşhis sanatını kullanarak ifâdeyi daha da güçlendirmeye çalışmıştır.

Bütün insanlığa hitap eden Kur'ân-ı Kerîm'de de böyle mecâzî ifâdelere yer verilmiş, Yüce Allah insanlara anlayacakları tarzda ve kullandıkları şekiller içerisinde zâtına mahus olan özelliklerini, Kudret ve azametini beyan buyurmuştur. Böylece insanlar Kur'ân'ı daha kolay ve kendi dillerinde kullandıkları şekiller ve sanatlar içerisinde yadırgamadan anlayabilmişlerdir.

Arap dilinde "yed = el" kelimesi aşağıdaki çeşitli mânâlarda kullanılmaktadır:

1- Bilindiği gibi "el" kelimesi insanların bir uzvu veya organı olup çoğu kez bileğe kadar olan kısma "el" denildiği gibi, bazen de koltuk altına kadar olan kısma "el" adı verilir.

2- Nimet anlamında kullanılır ki, bu durumda çoğulu; "eyâdî" olarak gelir. Bu mânâ Türkçe'mizde pek bilinmemekle beraber; "Efendim, elinizin altında yaşayayım" şeklinde bir cümle kurarsak,"nimetiniz ve inâyetiniz sâyesinde hayatımı devam ettireyim" anlamında bir istek olmuş olur.

3- Kuvvet, kudret mânâsına gelir. Meselâ; "Ulû'l-eydî ve'l-ebsâr" cümlesi "Kuvvet ve akıl sahibi" diye açıklanmıştır. Dilimizde de "El elden üstündür, tâ arşa varıncaya kadar" denilir; yani kudret, kudretten üstündür, ancak Allah'ın kudretinin üstünde hiç bir kudret yoktur anlamına gelir. Nitekim, Allah Teâlâ; "(Ey Muhammed! Şüphesiz sana biat edenler (baş eğerek ellerini verenler), Allah'â biat etmiş (baş eğip el vermiş) sayılırlar. Ancak Allah'ın eli onların ellerinden üstündür." (48/Feth, 10) buyurmaktadır ki, "Allah'ın kudreti ve kuvveti onların güç ve kuvvetinden üstündür" demektir.

4- Mülk mânâsında, "tasarrufunda, elinin altında" anlamında kullanılır. Meselâ; "Şu büyük arâzi falancının yedindedir/elindedir", yani "onun mülküdür, veya tasarrufundadır, sahibi odur, veya onun elinin altındadır" demektir. Nitekim Allah Teâlâ; "Hükümranlık elinde olan Allah yücedir" (67/Mülk, 1) buyurmuştur.

5- Pek güçlü inâyet ve ihtisas anlamına gelir. Meselâ; "Ben bunu elimle yaptım" demek, "Kendim yaptım" demek olduğu gibi; "Fazlaca özen gösterdim, pek özel bir şekilde önem verdim, bence pek büyük bir kıymeti vardır" anlamlarını ifâde eder. Nitekim Cenâb-ı Hak İblis'e; "Ey İblis, Kendi elimle (kudretimle) yarattığıma (yani Âdem'e) secde etmekten seni alıkoyan nedir? Böbürlendin mi? Yoksa gururlandı mı?" (38/Sâd, 75) buyurdu.

İşte bütün bu mânâlardan anlaşılıyor ki: "yedullâh" tâbiri, Allah'ın nimet ve ihsânı, kudret ve kuvveti, mülkü, tasarrufu ve hükümranlığı, inâyet ve ihtisası anlamlarına gelmektedir; yoksa birinci maddede gösterilen "el" veya "kol" mânâsına değildi. Zira hiç bir yaratığa, hiç bir şeye benzemeyen Yüce Allah'ın insanlar gibi müşahhas bir elinin olması düşünülemez.

Bununla beraber kültür tarihi içerisinde "Müşebbihe" ve "Mücessime" diye bilinen bu iki fırkanın mensuplarından çoğu "yedullâh" tâbirini "insanın eli" gibi tasavvur etmişlerdir. Mezhepler tarihi içerisinde yer almış olan bu iki fırka, İslâm dininin dışında kalan fırkalardan olup çok kısa ömürlü olmuşlardır. Halbuki Ehl-i Sünnet mütekellimlerinden bir kısmı "yedullâh"ı Allah'ın sıfatlarından saymışlar, Kelâm tarihi içinde "yedullâh" ve benzeri tâbirlere "Haberî sıfatlar" adı verilmiştir. Ehl-i Sünnet âlimlerinden pek çoğu da "yedullâh”ı, Allah'ın kudreti diye açıklamışlardır. Zira Yüce Allah, kudretiyle kaadirdir.

Selef âlimleri bu haberî sıfatlara iman etmiş, bunları zâhirleri üzere bırakmış, te'vile ve açıklamaya kalkışmamışlardır. Bununla beraber benzetmeye ve cisimleştirmeye de yeltenmemişlerdir. Onlara göre, madem ki, Yüce Allah Kendisine "el, yüz, göz..." gibi özellikleri nisbet etmiştir, öyleyse bunlar öylece kabul edilmelidir. Bunların mâhiyetini ve hakikatini ancak Cenâb-ı Hak bilir. Bunların hiç biri bizim elimize, yüzümüze, gözümüze benzemez.

İlk mütekellimler de hemen hemen Selef gibi düşünmüşlerse de, sonraki mütekellimler ise, bu haberî sıfatların Yüce Allah'ın zâtına ve şânına uygun bir tarzda te'vil edilip açıklanması yolunu tutmuşlar; ancak te'vil yapıp açıklarken, "yapılan bu te'vil ve açıklamaların Allah'ın murâdı ve O'nun kasdettiği mânâ olduğuna kesinlikle hükmetmemek gerekir" demişlerdir. (Cihad Tunç, Şamil İslâm Ans.)

Zikrullah: Allah’ın zikri, Allah’ı zikretmek demektir. Allah’ın adını anma, O’nu hatıra getirme, iyilikle anma, namaz kılma, Kur’an okuma anlamlarında kullanılır. Namaz ve Kur’an başta olmak üzere her çeşit ibâdet zikrullah sayılır. Kur’an, Allah’ı çokça zikretmemizi emreder. “Unuttuğun zaman Rabbini zikret ve ‘umarım Rabbim beni doğruya bundan daha yakın bir bilgiye ulaştırır’ de.” (18/Kehf, 25)

 

Bu ve bunlar gibi içinde Allah lafzının bulunduğu İslâmî şiarlar, bütün laik okullara ve medyadaki dayatmalara ve resmî özendirmelere rağmen hâlâ halka unutturulup terkettirilememiş kavramlarımızdandır. Bunları şuurlu bir şekilde ifade etmek, bu şiarlara sahip çıkmak, aynı zamanda hem zikir, hem de tebliğ olacaktır. Bir müslümanın her an Allah’la alâkasını isbat etmesi, bağını tazelemesi, bu bağı koparacak tavır ve sözlerden uzak kalması gerekir. İşte bu bağın gönülden geçirilip dillendirilmesi de bu gibi deyimlerle ortaya konulur.

 

 

 

Elfâz-ı Küfür ve Allah Lafzı

Elfâz'ın tekili olan lafız (lafz); söz, kelime ve ifade demektir. Küfür ise "kefera" fiilinden masdar olup, sözlükte; bir şeyi örtmek anlamına gelir. Kalbindeki imanını örten kimseye de bu yüzden münkir veya kâfir denilmiştir. Bir terim olarak, kişiyi küfre düşüren ve dinden çıkmasına sebep olan sözlere "elfâz-ı küfür" adı verilir.

Bir mü'mini küfre düşüren sözler dörde ayrılır. Bunlar: İstihzâ, istihfaf, istihkar ve istinkârdır. İstihzâ, dinin esaslarından birini alaya almak; istihfâf, inanılması gereken ve zarûrât-ı diniyye denilen prensipleri küçümsemek, hafife almak; istihkar, dinle ilgili temel esasları ve dinin mukaddes saydıklarına hakaret etmek, çirkin sözler söyleyip sövmek; istinkâr ise bir İslâmî hükmü açıkça inkâr etmek veya dince mukaddes olan şeylere inanmayıp küfretmek.

Allah'ın zâtı, sıfatları, fiilleri, isimleri, emirleri, yasakları hakkında şaka yollu da olsa alay ederek küçümseyici konuşmak ve Allah'a çirkin sözler söylemek kişiyi dinden çıkarır. "Allah ile, O'nun ayetleriyle, O'nun Rasulü ile alay mı ediyorsunuz? Boş yere özür dilemeye kalkışmayın. Siz imandan sonra küfre düştünüz." (9/Tevbe, 65)

 

Günümüzde nice şarkılarda dinle ilgili kutsal esaslara hakaret taşıyan, kadere isyan eden, bir kadını putlaştırıp Allah'ı sever gibi sevme ifadeleri müslümanım diyen insanlar tarafından rahatlıkla söylenebilmektedir. Bir futbol takımı ekber, yani Allah'a ait olan "en büyük" ifadesiyle sloganlaştırılabilmekte, öğrencilere bir şahıs hakkında ilâhî özellikler verilerek antlar, şiirler söylettirilebilmektedir. Medyada, kahvelerde, sokaklarda nice elfâz-ı küfür rahatlıkla ağızlardan çıkabilmektedir. "İşimiz Allah'a kaldı", "Allah'lık" gibi ifadelerle Allah hakkında küçültücü ifadeler söylenebiliyor. Azrail'e kızılıp ileri geri sözler sarfedilebiliyor. Bir kıza "Melek" ismi verilebiliyor, felek ifadesiyle göklerin insan kaderi üzerinde etkisi kabullenilerek ona kader adına hakaretler edilebiliyor. ıkça kadere de çatılabiliyor. Zamana sövülebiliyor. Cennet ve cehennemle ilgili fıkralar anlatılarak Allah'ın ödül ve cezası şaka konusu edilebiliyor. Dini küçük düşürücü Bektaşi fıkraları veya dinin kutsallarını küçük düşürecek uydurmalar anlatılabiliyor. Allah'ın sıfatları başkasına verilebiliyor. Allah'tan başkasına duâ edilip medet ve yardım istenebiliyor. Allah'tan başkası adına yemin edilebiliyor. Ağzımızdan çıkan her sözün hesabının isteneceği unutularak küfür lafızları sakız gibi ağızlarda dolaşabiliyor. Bütün bunlar, elfâz-ı küfür, şirk, irtidat gibi konuların kapsamına girmektedir.

 

 

 

Allah’la İlgili Yakışıksız Sözler

Allah’la İlgili Çevrede Çokça Duyulan Elfâz-ı Küfürden Bazıları (Söyleyeni Şirke Düşürmesinden Korkulan, Müslümanları Mürted Yapmasından Endişe Edilen Çirkin Sözler)

"Allah'lık" (saf bir insan için)

"Allah'sız" (Bunun Allah'ı yok, bu kimseyi Allah yaratmamıştır anlamında)

"İşimiz Allah'a kaldı" (İşimiz yaş, netice beklemeyin anlamında)

"İnşâallah deme, kesin söz ver" (İnşâallah, yani Allah dilerse sözünün yanlış ve yetersiz olduğu anlamında)

"Gökte Allah var", "yukarıda Allah var" (Allah'a mekân isnadı anlamında)

"Seni Allah gibi seviyorum" (Allah'ı sever gibi çok sevmek, fanatiklik anlamında)

"Seni elimden Allah bile kurtaramaz" (Allah'ın gücü bile yeterli olmaz anlamında)

"Burada Allah yok, Peygamber izinde" (Karakolda, hapishanede vb. Allah'ın yardım edemeyeceği anlamında)

"Allah'ın olmadığı, şeytanın bol olduğu yerde elime geçecek, ciğerlerini sökerim" (Allah'ın olmadığı yer olabileceği anlamında)

"Allah, ondan verdiği canı alamıyor" (Borcuna sâdık olmayanlar hakkında, Allah'ın âcizliği anlamında)

"Allah'ın hükmü burada geçmez" veya "o eskidendi, şimdi Allah'ın hükmü uygulanmaz, devir değişti" (Allah'ın hükmünün geçersizliğini iddia veya tüm zamanlara ait olduğunu inkâr anlamında)

"Şu işin (şeyin) Allah'ını yapar" (Allah'ı herhangi bir şeye benzetme anlamında)

"Sen Allah mısın be?" (Bir yaratığın Allah olma ihtimalini çağrıştıracak anlamda)

"Ye Allah ye", "vur Allah vur" (Allah'ı kula benzetmek anlamında)

"Allah Baba", "Allah'ın oğlu gelse..." (Allah'a çocuk isnad etme anlamında)

"Tapılacak kadın" (Allah'tan başka tapılacak/ibadet edilecek mâbud kabulü anlamında)

"Futbol/müzik ilâhı, ...tanrıçası" (Allah'tan başka ilâh kabulü anlamında)

"Hâkimler hâkimi" (Allah'ın dışında bir varlığa Allah'ın bir sıfatını verme, her şeyi yönlendiren anlamında)

"Sezar'ın hakkı Sezar'a, Tanrı'nın hakkı Tanrı'ya" (Allah'a denk başkasının hakkı olduğu, Allah'ın her yerde tek güç olmadığı anlamında)

"Allah bizi unuttu" (Allah'ın zorluklarla denemesi konusunda Allah'ı unutma gibi bir eksiklikle vasfetme anlamında)

"Filan kimse şu şeyi yarattı" (Yaratma fiilini gerçek anlamda, yani yoktan var etme manasında başka birine verme, Allah'ın fiiline ortak kabulü anlamında)

"Allah'ın başka işi mi yok, bununla uğraşacak?" (Allah, her şeyi takdir edip, her şeye hükmünü geçirmez, O'nun dediğinin ve müdâhalesinin dışında da işler olur anlamında)

"Allah bilir ki, şu iş şöyledir" , "Allah şâhit şunu şöyle yaptım" dediği halde, yalan söylemiş olsa; Allah'a iftira atmak ve gizli-açık her şeyi bildiğini kabul etmemek anlamında)

"Hâkimiyet/egemenlik, kayıtsız şartsız milletindir/meclisindir" (Hâkimiyetin/egemenliğin Allah'ın dışında başkalarına ait olduğunu kabul ve Allah'ın hükmünün üstünde hüküm olduğu anlamında)

"En büyük filân takım, başka büyük yok" (Ekber/en büyük sıfatının Allah'tan başkasına verilmesi ve başka büyüğün olmadığı, Allah'ın büyüklüğünün inkârı veya büyüklükte ortağı olduğu anlamında)

"Allah'ımı inkâr edeyim ki, şu şöyledir" (Söylediği söz, doğru bile olsa; Allah'ı inkâr etmeyi ihtimal olarak kabul ve inkârı basite almak anlamında)

"Allah, şunu şöyle yaratsaydı, şu işi şöyle yapsaydı ne iyi olurdu" (Allah'ın yarattığını beğenmemek, O'na eksiklik ve kusur isnad etmek anlamında)

"Allah, keşke şunu haram kılmasaydı, şunu farz etmeseydi" (Allah'ın hükmünü beğenmemek anlamında)

(O konuda âyet ve kudsî hadis olmadığı halde,) "Allah şöyle buyurmuştur" demek (Kur'an'da olmayan, ispatlanamayan cümleleri Allah'a isnâd etmek, dolayısıyla Allah'a iftira etmek anlamında)

(Allah'ın kesin olarak haram kıldığı bir şeyi yiyip içerken "Allah'ın ismiyle (Bismillâh)" demek (Allah'la, Allah'ın haram hükmüyle alay etme anlamında)

Allah'ı, O'nun kurallarını, O'nun dinini, kitabını... istihzâ/alay, küçük görme, hakaret, inkâr etme.

Allah'a, dine, dince mukaddes sayılan şeylere küfür, sövme veya çirkin söz söyleme.

Allah'tan başka mutlak gaybı bilen olduğunu kabul etme.

Allah'tan başkasına söylenmesi câiz olmayan şeyleri başka şeyler için söyleme: "Yeşil gözlerinden muhabbet kaptım, Diz çöküp önünde yıllarca taptım." , "Mihrâbım diyerek yüz sürdüm" , “Bir Allah'a, bir de sana taptım" , "Kâbe Arabın olsun, bize Çankaya/Anıtkabir yeter" , "Ey, bugünleri borçlu olduğumuz ulu Atatürk" vb.

Allah'tan başkasına duâ etmek, veya bir kuldan meded istemek

Allah'ın helâllarını helâl; haramlarını haram kabul etmemek

Allah'tan başkası adına kurban kesmek, Allah'tan başkasına adak adamak

Allah'ın kesin yasağına rağmen Allah'ın düşmanlarını, kâfirleri sevmek, küfre rızâ göstermek, kâfirlere -hidâyetleri dışında- dua etmek

ğutların resim ve heykelleri önünde tapınırcasına saygı göstermek

Allah'ın şeriatından/hükmünden daha üstün yönetim şekilleri olduğunu belirtmek: "Demokrasi/halk idaresi en iyi idare şeklidir" , "Kemalizm, Kapitalizm insanları mutluluğa götürür" demek.

Allah'ı, sadece göklere ve tabiata hükmü geçen bir zat olarak kabul edip, yeryüzünü insanların kendi bağımsız arzularına bırakıp Allah'ı dünya işlerine karıştırmamak, insanların sosyal ve siyasal ilişkilerini düzenleme konusunda Allah'ın dışında otoriteler tanımak

Fayda ve zararı Allah'tan bilmemek, "şu doktor benim hayatımı kurtardı" , "frene basmasaydı ölmüştüm" , "şu hap bana şifa veriyor, beni iyi ediyor" "Devlete karşı çıkılır mı, ezer geçer"

İbâdet kapsamına girecek tüm amelleri, sadece Allah için yapmamak, gösteriş veya dünyevî bir menfaat için yapmak.

 

 

 

"Ta'rifine gitmemektür evlâ / Ta'rife gelir mi hiç Mevlâ" (Muallim Nâci)

"Hak sillesinin sadâsı yoktur / Bir vurdumu hiç devâsı yoktur." (Ferit Kam)

"Hâlikın nâmütenâhî adı var, en başı Hak; / Ne büyük şey kul için hakkın elinden tutmak." (Mehmed Âkif Ersoy)

"Hak şerleri hayr eyler / Zannetme ki gayr eyler / Ârif anı seyr eyler / Mevlâ görelim neyler / Neylerse güzel eyler." (Erzurumlu İbrahim Hakkı)

"Allah'ın varlığı, bir hakikati ifade eden geometrik teorilerden daha hakikidir." (Descartes)

"Semâların derinliği, ulûhiyetin bir nişânesidir." (Sully Prudhomme)

Sevmesini bilene çok yakın olan Allah, aklı ile anlamak isteyene de o kadar uzaktır, gizlidir." (Alexis Carrel)

Allah'tan uzaklaşan, Allah'ı aramayan insan, ne kendisinde, ne de kendi dışında hakikati ve saâdeti bulamaz." (Pascal)

"Bir tabiat kanunu izah eden her formül, Allah'ı öven bir ilâhîdir." (Maria Mitchell)

"Sade insanlar Allah'ı güneşin harareti ve bir çiçeğin kokusu kadar tabiî olarak hissederler." (A. Carrel)

"İnsan, Allah'a su ve hava kadar muhtaçtır." (A. Carrel)

"Hoştur bana senden gelen / Ya gonca gül yahut diken / Ya hil'a u yahut kefen / Nârın da hoş, nûrun da hoş." (Yunus Emre)

"Allah Teâlâ'nın kazâsına râzı olmak, kulun bahtiyarlığındandır." (Hadis-i Şerif meâli)

"Allah ile olduktan sonra ölüm de, ömür de hoştur."

"İmanın en sağlam kulpu, Allah için sevmek ve Allah için buğzetmektir."

"Allah'tan korkan kimse, nefsinin her istediğini yapmaz." (Hz. Ömer)

"Allah, herkese gerekeni vermiştir. Kedinin kanadı olsaydı, serçenin soyu tükenirdi." (Sâdi)

"Allah, çalışmak istemeyenlere yardım etmez."

"Allah her zaman cesur olanlara yardım eder."

"Zâlimlere karşı gelmek, Allah'a ibâdettir."

"Bir köy muhtarsız olmaz. Bir iğne ustasız olmaz; sahipsiz olamaz. Bir harf kâtipsiz olamaz, biliyorsun. Nasıl oluyor ki, son derece intizamlı şu dünya Hâkimsiz olur?" (Sözler)

"Mâdem bir harf, kâtibini bildirmeksizin olmaz; Sanatlı bir nakış, nakkaşını bildirir. Nasıl olur ki, bir harfte koca bir kitabı yazan, bir nakışta bin nakşı nakşeden nakkaş, kendi kitabıyla ve nakşıyla bilinmesin?" (Sözler)

"Kimin kalbinden Allah sevgisi varsa, iki dünyada da onun yardımcısı Allah'tır. Kimin kalbinde Allah'tan başkasının sevgisi varsa, iki dünyada da onun hasmı Allah'tır."

"Kim Allah'a sahip, o neden mahrum? Kim Allah'tan mahrum, o neye sahip?"

 

 

1- Abdurrahim Güzel, Şamil İslâm Ansiklopedisi, Ru’yetullah Maddesi

2- Osman Cilacı, Şamil İslâm Ansiklopedisi, Tanrı Maddesi)

3- Hüseyin K. Ece, İslâm’ın Temel Kavramları, 295-299

4- A.g.e. s. 717-724

5- Mehmet Kubat, Kur’an’da Tevhid, s. 23-27x

6- Geniş bilgi için bk. Muhammed Kutub, Tevhid, Risale Y.

7- Zekeriya Pak, Kur'an'da Kulluk, s. 196-202

8- Cengiz Yağcı, Şamil İslâm Ansiklopedisi, c. 1, s. 120-121

9- F. Gülen, İnancın Gölgesinde 1

10- M. İslamoğlu, İman Risalesi

11- Zübeyr Yetik, Şâmil İslâm Ansiklopedisi, Ateizm Md.

12- Ömer Sevinçgül, Felsefî Kavramlar

 

Allah Kavramıyla, Allah’ın Sıfatları ile İlgili Âyet-i Kerimeler

A- ALLAH LAFZININ GEÇTİĞİ ÂYETLER: Toplam 2697 Yerde; ALLAHUMME LAFZI: 5 Yerde

B- ALLAH’A İMAN VE İTAAT KONUSUYLA İLGİLİ ÂYETLER

a- Allah’a İman Etmek: 2/Bakara, 62, 136, 137, 177, 256, 285; 3/Âl-i İmrân, 84, 110, 162; 4/Nisâ, 39, 59, 136, 152, 171; 5/Mâide, 111; 6/A’râf, 156, 158; 9/Tevbe, 18, 19, 44; 23/Mü’minûn, 58; 27/Neml, 81; 42/Şûrâ, 13; 48/Feth, 9; 57/Hadîd, 7; 61/Saff, 8, 10-13; 64/Teğâbün, 8, 11; 67/Mülk, 29.

b- Allah’a İman Edenler, En Emin Yoldadır: 2/Bakara, 256; 4/Nisâ, 175.

c- Allah’a İman Edenlerin Özelliği: 57/Hadîd, 19.

d- Allah’a İman Edenlerin Mükâfatı: 65/Talâk 11.

e- Allah’ı İnkâr: 2/Bakara, 28, 217; 4/Nisâ, 131, 136, 150, 151; 16/Nahl, 22; 48/Feth, 13; 69/Haakka, 33.

f- Allah’a İtaat: 3/Âl-i İmrân, 32, 132; 4/Nisâ, 13, 59, 69, 70; 5/Mâide, 92; 8/Enfâl, 1, 20, 46; 9/Tevbe, 71; 13/Ra’d, 18; 24/Nûr, 52, 54; 33/Ahzâb, 71; 42/Şûrâ, 38; 47/Muhammed, 33; 48/Feth, 17; 58/Mücâdele, 13; 64/Teğâbün, 12.

g- Allah’a İsyan Etmek: 4/Nisâ, 14; 5/Mâide, 56.

h- Şeytan Allah’a İsyânı Emreder: 2/Bakara, 169; 4/Nisâ, 14, 118, 119; 6/En’âm, 128; 7/A’râf, 200; 24/Nûr, 21; 38/Sâd, 82, 83.

i- Allah’a İftira: 3/Âl-i İmrân, 94; 4/Nisâ, 50; 5/Mâide, 103; 6/En’âm, 21, 93, 138, 150, 157; 7/A’râf, 28, 37, 40, 177; 10/Yûnus, 17, 21, 68, 69; 11/Hûd, 18; 16/Nahl, 56, 62, 105, 116; 29/Ankebût, 68; 34/Sebe’, 8; 39/Zümer, 60; 61/Saff, 7.

C- ALLAH SEVGİSİ VE KORKUSU İLE İLGİLİ ÂYETLER

a- Mü’minlerin Allah Sevgisi: 2/Bakara, 165, 177, 186; 3/Âl-i İmrân, 31; 21/Enbiyâ, 90.

b- Allah’ın Kullarını Sevmesi: 3/Âl-i İmrân, 31; 5/Mâide, 54.

c- Allah’tan Korkmak: 2/Bakara, 74, 150, 194, 196, 203, 212, 223, 231, 233, 278; 3/Âl-i İmrân, 28, 30, 102, 200; 4/Nisâ, 1, 131; 5/Mâide, 8, 11, 35, 88, 93; 6/En’âm, 72; 8/Enfâl, 1, 2, 29; 9/Tevbe, 119; 13/Ra’d, 21; 16/Nahl, 51-52; 22/Hacc, 34, 35; 30/Rûm, 31; 31/Lokman, 33; 33/Ahzâb, 1, 2, 70; 39/Zümer, 10, 16; 49/Hucurât, 10, 12; 57/Hadîd, 28; 59/Haşr, 7, 18, 21; 64/Teğâbün, 16; 65/Talak, 4-5; 67/Mülk, 12; 74/Müddessir, 56.

d- Allah, Kendisinden Korkanlara Hak ile Bâtılı Ayıracak Anlayış Verir: 8/Enfâl, 29; 92/Leyl, 5-7.

e- Allah’tan Korkanların Mükâfatı: 39/Zümer, 20; 98/Beyyine, 7-8.

D- ALLAH’I NOKSAN SIFATLARDAN TENZİH ETMEK: 2/Bakara, 116; 4/Nisâ, 40, 171; 6/En’âm, 100, 102, 136, 144; 7/A’râf, 54; 9/Tevbe, 31; 10/Yûnus, 18; 11/Hûd, 101; 14/İbrâhim, 30; 16/Nahl, 1, 3, 57; 17/İsrâ, 43, 108, 111; 19/Meryem, 35; 21/Enbiyâ, 17-18, 22, 26, 87; 23/Mü’minûn, 91-92, 116-117; 26/Şuarâ, 209; 27/Neml, 8, 61, 64; 30/Rûm, 9; 36/Yâsin, 83; 37/Sâffât, 159, 180; 39/Zümer, 4-5, 66-67; 40Mü’min, 64; 43/Zuhruf, 15-16, 76, 81-82; 50/Kaf, 29, 38; 52/Tûr, 43; 55/Rahmân, 78; 59/Haşr, 23; 69/Haakka, 52; 87/A’lâ, 1; 112/İhlâs, 3-4.

E- ALLAH’A ÇOCUK İSNÂD ETMEK

a- Müşriklerin Çocuk İsnâdı: 6/En’âm, 100-101; 10/Yûnus, 68-70; 16/Nahl, 57, 62; 17/İsrâ, 40; 19/Meryem, 88-92; 21/Enbiyâ, 26; 22/Hacc, 3-4; 34/Sebe’, 40-42; 37/Sâffât, 149-159, 180; 43/Zuhruf, 15-16, 18, 79-82; 52/Tûr, 39; 53/Necm, 21-22.

b- Yahûdilerin Çocuk İsnâdı: 2/Bakara, 116; 4/Nisâ, 50; 5/Mâide, 18; 9/Tevbe, 30; 19/Meryem, 88-92.

c- Hıristiyanların Çocuk İsnâdı: 2/Bakara, 116; 4/Nisâ, 171; 5/Mâide, 18; 9/Tevbe, 30; 16/Nahl, 71; 19/Meryem, 88-92; 21/Enbiyâ, 16-17; 43/Zuhruf, 65.

F- ALLAH’IN SIFATLARI

a- ALLAH’IN ZÂTÎ SIFATLARI (ZÂTININ SIFATLARI)

aa- Vücûd; Allah Vardır: 6/En’âm, 75-79; 12/Yûsuf, 105; 27/Neml, 59-64; 28/Kasas, 71-72; 29/Ankebût, 61, 63; 57/Hadîd, 3; 67/Mülk, 19, 30.

bb- Kıdem; Allah Ezelîdir, Evveli Yoktur: 57/Hadîd, 3, 2/Bakara, 255.

cc- Beka; Allah Ebedîdir, Sonu Yoktur: 2/Bakara, 255; 25/Furkan, 58; 28/Kasas, 88; 55/Rahmân, 26-27; 57/Hadîd, 3.

dd- Vahpdâniyet; Allah Birdir, O’ndan Başka Tanrı Yoktur: 2/Bakara, 163, 255; 3/Âl-i İmrân, 2, 6, 18; 4/Nisâ, 87, 171; 6/En’âm, 10, 102; 9/Tevbe, 31; 11/Hûd, 14; 13/Ra’d, 16, 30; 16/Nahl, 22, 51; 17/İsrâ, 42-43; 20/Tâhâ, 8, 98; 21/Enbiyâ, 22-25; 23/Mü’minûn, 91, 116; 28/Kasas, 70, 88; 35/Fâtır, 3; 37/Sâffât, 1-5; 38/Sâd, 65-66; 39/Zümer, 4, 6; 40/Mü’min, 3, 16, 62, 65; 41/Fussılet, 6; 43/Zuhruf, 84; 44/Duhân, 8; 59/Haşr, 22-23; 64/Teğâbün, 13; 73/Müzzemmil, 9; 112/İhlâs, 1.

ee- Muhâlefetü’n li’l-Havâdis; Allah, Yaratılanların Hiçbirine Benzemez: 42/Şûrâ, 11; 112/İhlâs, 4; 2/Bakara, 22; 6/En’âm, 101; 19/Meryem, 65.

ff- Kıyam bi-Nefsihî; Allah Kendi Varlığı ile Vardır: 2/Bakara, 255.

b- ALLAH’IN SÜBÛTÎ SIFATLARI (VARLIĞININ SIFATLARI)

aa- Hayat; Allah Diridir: 2/Bakara, 255; 3/Âl-i İmrân, 2.

bb- İlim; Allah, Her Şeyi Bilir: 2/Bakara, 29, 33, 231, 244, 255-256, 282; 3/Âl-i İmrân, 5, 29; 4/Nisâ, 24, 111; 5/Mâide, 7, 99; 6/En’âm, 3, 13, 59, 73, 101; 11/Hûd, 5; 13/Ra’d, 8-10; 14/İbrâhim, 38; 16/Nahl, 19, 23; 20/Tâhâ, 7, 98, 111; 21/Enbiyâ, 110; 22/Hacc, 70, 76; 23/Mü’minûn, 92; 26/Şuarâ, 220; 27/Neml, 6; 28/Kasas, 69; 29/Ankebût, 45, 52, 61; 31/Lokman, 16, 23, 34; 32/Secde, 6; 33/Ahzâb, 1; 34/Sebe’, 1-2; 35/Fâtır, 38, 44; 36/Yâsin, 81; 39/Zümer, 7, 46; 40/Mü’min, 3, 19, 65; 41/Fussılet, 47; 42/Şûrâ, 17, 24-25; 43/Zuhruf, 84; 48/Feth, 4; 49/Hucurât, 1, 8, 13; 57/Hadîd, 3-4, 6; 58/Mücâdele, 7; 59/Haşr, 22; 64/Teğâbün, 4, 11, 18; 66/Tahrîm, 2; 67/Mülk, 13-14; 76/Ensan, 30.

cc- İrâde; Allah, Dilediğini Yapar: 2/Bakara, 185, 253; 3/Âl-i İmrân, 26, 40; 5/Mâide, 1; 11/Hûd, 107; 14/İbrâhim, 27; 22/Hacc, 14, 18; 24/Nûr, 45; 28/Kasas, 68; 30/Rûm, 54; 42/Şûrâ, 49; 85/Bürûc, 16; 68/Kalem, 17-19; 18/Kehf, 23-24.

dd- Semî'; Allah, Her Şeyi İşitir: 2/Bakara, 127, 137, 181, 224, 227, 244, 256; 3/Âl-i İmrân, 34-35, 38, 121; 4/Nisâ, 58, 134, 148; 5/Mâide, 76; 6/En'âm, 13, 115; 7/A'râf, 200; 8/Enfâl, 17, 42, 53, 61; 9/Tevbe, 98, 103; 10/Yûnus, 65; 11/Hûd, 24; 12/Yûsuf, 34; 14/İbrâhim, 39; 17/İsrâ, 1; 21/Enbiyâ, 4; 22/Hacc, 61, 75; 24/Nûr, 21, 60; 26/Şuarâ, 220; 29/Ankebût, 5, 60; 31/Lokman, 28; 34/Sebe', 50; 40/Mü'min, 20, 56; 41/Fussılet, 36; 42/Şûrâ, 11; 44/Duhân, 6; 49/Hucurât, 1; 58/Mücâdele, 1; 76/İnsan, 2.

ee- Basar; Allah, Her Şeyi Görür: 2/Bakara, 96, 110, 233, 237, 265; 3/Âl-i İmrân, 15, 20, 156, 163; 4/Nisâ, 58, 134; 5/Mâide, 71; 6/En'âm, 50; 7/Enfâl, 39, 72; 11/Hûd, 24, 112; 12/Yûsuf, 93, 96; 13/Ra'd, 16; 17/İsrâ, 1, 17, 30, 96; 20/Tâhâ, 35, 125; 22/Hacc, 61, 75; 25/Furkan, 20; 31/Lokman, 28; 33/Ahzâb, 9; 34/Sebe', 11; 35/Fâtır, 19, 31, 45; 40/Mü'min, 20, 44, 56, 58; 41/Fussılet, 40; 42/Şûrâ, 11, 27; 48/Feth, 24; 49/Hucurât, 18; 57/Hadîd, 4; 58/Mücâdele, 1; 60/Mümtehine, 3; 64/Teğâbün, 2; 67/Mülk, 19; 76/İnsan, 2; 84/İnşikak, 15.

ff- Kelâm; Allah, Söyler ve Konuşur: 2/Bakara, 37, 77, 124; 4/Nisâ, 164; 6/En'âm, 34, 115; 7/A'râf, 158; 9/Tevbe, 6; 18/Kehf, 27, 109; 31/Lokman, 27.

Allah'ın Kelâmı ve Kelimeleri: 2/Bakara, 37, 124; 3/Âl-i İmrân, 39, 45; 4/Nisâ, 171; 6/En'âam, 34, 115; 7/A'râf, 137, 158; 8/Enfâl, 7; 9/Tevbe, 40; 10/Yûnus, 19, 33, 64, 82, 96; 11/Hûd, 110, 119; 18/Kehf, 27, 109; 20/Tâhâ, 129; 31/Lokman, 27; 37/Sâffât, 171, 40/Mü'min, 6; 41/Fussılet, 45, 42/Şûrâ, 14, 24; 66/Tahrîm, 12.

gg- Kudret; Allah'ın Her Şeye Gücü Yeter: 2/Bakara, 20, 106, 109, 148, 259, 284; 3/Âl-i İmrân, 26, 29, 65, 189; 4/Nisâ, 133, 149; 5/Mâide, 17, 19, 40, 120; 6/En'âm, 17, 37, 41, 65; 8/Enfâl, 41; 9/Tevbe, 39; 11/Hûd, 4; 16/Nahl, 70, 77; 17/İsrâ, 99; 22/Hacc, 6, 39; 23/Mü'minûn, 18; 24/Nûr, 45; 25/Furkan, 54; 29/Ankebût, 20; 30/Rûm, 54; 33/Ahzâb, 27; 35/Fâtır, 1, 44,; 36/Yâsin, 81; 41/Fussılet, 39; 42/Şûrâ, 9, 29, 50; 46/Ahkaf, 33, 48/Feth, 21, 57/Hadîd, 2; 59/Haşr, 6; 60/Mümtehine, 7; 64/Teğâbün, 1; 65/Talak, 12; 66/Tahrîm, 8; 67/Mülk, 1; 70/Meâric, 40; 75/Kıyâme, 4, 40; 77/Mürselât, 23; 86/Târık, 8.

hh- Tekvîn; Allah, Yaratıcıdır: 2/Bakara, 28-29, 117; 3/Âl-i İmrân, 47; 5/Mâide, 17; 6/En'âm, 73, 95, 101-102; 7/A'râf, 54; 10/Yûnus, 31; 13/Ra'd, 16; 15/Hıcr, 86; 16/Nahl, 40; 17/İsrâ, 99; 19/Meryem, 35; 23/Mü'minûn, 17; 24/Nûr, 45; 28/Kasas, 68; 29/Ankebût, 61, 63; 30/Rûm, 27, 40, 54; 31/Lokman, 28; 32/Secde, 7; 35/Fâtır, 1; 36/Yâsin, 81-82; 39/Zümer, 62; 49/Mü'min, 62, 68; 42/Şûrâ, 49; 54/Kamer, 49-50; 56/Vâkıa, 57-59, 63-65, 68-73; 59/Haşr, 24; 64/Teğâbün, 2.

Yaratan Yalnız Allah'tır: 6/En'âm, 102; 13/Ra'd, 16; 15/Hıcr, 28; 23/Mt'minûn, 17; 35/Fâtır, 3; 38/Sâd, 71; 39/Zümer, 62; 40/Mü'min, 62; 59/Haşr, 24.

Allah'ın "Kün -Ol-" Emri: 6/En'âm, 73; 16/Nahl, 40; 19/Meryem, 35; 36/Yâsin, 82; 40/Mü'min, 68.

G- ALLAH’IN DİĞER İSİM VE SIFATLARINDAN BAZILARI

a- En Güzel İsimler Allah'ındır. (Esmâü'l-Hüsnâ): 7/A'râf, 180; 17/İsrâ, 110; 20/Tâhâ, 8; 59/Haşr, 22-24; 87/A'lâ, 2.

b- Allah'ın Adı Yücedir: 55/Rahmân, 78.

c- Allah'ın İsimlerinde Aşırı Gitmekten Sakınmak: 7/A'râf, 180.

d- Bütün Üstün Sıfatlar Allah'ındır: 16/Nahl, 60; 20/Tâhâ, 114; 30/Rûm, 27; 40/Mü'min, 15.

e- Allah'ın Şânı Yücedir: 25/Furkan, 1, 10, 61; 36/Yâsin, 83; 42/Şûrâ, 4; 67/Mülk, 1.

f- Allah, Büyük ve Yücedir: 31/Lokman, 30; 42/Şûrâ, 5, 51; 43/Zuhruf, 85; 45/Câsiye, 37; 59/Haşr, 23; 74/Müddessir, 3; 85/Bürûc, 15.

g- Allah, Her Türlü Noksan Sıfatlardan Münezzehtir: 59/Haşr, 23.

h- Allah, Azamet Sahibidir: 59/Haşr, 23.

i- Allah, Mutlak Galiptir: 59/Haşr, 23-24; 61/Saff, 1; 63/Münâfıkun, 8; 64/Teğâbün, 18; 67/Mülk, 2.

j- Allah, Her Şeyi Koruyup Gözetendir: 59/Haşr, 23.

k- Allah, Emniyet Verendir: 59/Haşr, 23.

l- Allah, Âfet ve Kederden Sâlimdir: 59/Haşr, 23.

m- Allah, Şah Damarından Daha Yakındır: 56/Vâkıa, 85.

n- Allah, Her Faâliyettedir: 55/Rahmân, 29.

o- Allah, Hiçbir Şeye Muhtaç Değildir: 35/Fâtır, 15; 55/Rahmân, 29; 64/Teğâbün, 6; 112/İhlâs, 2.

p- Allah, Doğurmaktan ve Doğurulmaktan Münezzehtir: 112/İhlâs, 3.

q- Allah, Göklerin ve Yerin Nûrudur: 24/Nûr, 35-36.

r- Allah, Çocuk Edinmekten Münezzehtir: 2/Bakara, 116; 4/Nisâ, 171; 6/En'âm, 100-101; 9/Tevbe, 31; 10/Yûnus, 68; 17/İsrâ, 111; 18/Kehf, 5; 19/Meryem, 35, 88-92; 21/Enbiyâ, 26; 23/Mü'minûn, 91; 25/Furkan, 2; 39/Zümer, 4.

s- Allah, Ortak Koşulan Şeylerden Münezzehtir: 7/A'râf, 190; 9/Tevbe, 31; 10/Yûnus, 18; 16/Nahl, 1, 3; 17/İsrâ, 42-43, 111; 23/Mü'minûn, 92; 28/Kasas, 68; 30/Rûm, 40; 39/Zümer, 67; 52/Tûr, 43; 59/Haşr, 23.

t- Allah, Her İşi İdare Eder: 13/Ra'd, 2; 32/Secde, 5-6.

u- Allah Rahmândır: 1/Fâtiha, 1, 3; 2/Bakara, 163; 13/Ra'd, 30; 17/İsrâ, 110; 19/Meryem, 18, 26, 44-45, 58, 61, 69, 75, 78, 85, 87-88, 91-93, 96; 20/Tâhâ, 5, 90, 108-109; 21/Enbiyâ, 26, 36, 42, 112; 25/Furkan, 26, 59, 60, 63; 26/Şuarâ, 5; 27/Neml, 30; 36/Yâsin, 11, 15, 23, 52; 41/Fussılet, 2; 43/Zuhruf, 17, 19-20, 33, 36, 45, 81; 50/Kaf, 33; 55/Rahmân, 1; 59/Haşr, 22; 67/Mülk, 3, 19-20, 29; 78/Nebe', 37-38.

v- Allah Rahîmdir: 1/Fâtiha, 1, 3; 2/Bakara, 37, 54, 128, 143, 160, 163, 173, 182, 192, 199, 218, 226; 3/Âl-i İmrân, 31, 89, 129; 4/Nisâ, 25; 5/Mâide, 3, 34, 39, 74, 98; 6/En'âm, 54, 145, 165; 7/A'râf, 153, 167; 8/Enfâl, 69-70; 9/Tevbe, 5, 27, 91, 99, 102, 104, 117-118, 128; 10/Yûnus, 107; 11/Hûd, 41, 90; 12/Yûsuf, 53, 98; 14/İbrâhim, 36; 15/Hıcr, 49; 16/Nahl, 7, 18, 47, 110, 115, 119; 22/Hacc, 65; 24/Nûr, 5, 20, 22-23, 62; 26/Şuarâ, 9, 68, 104, 122, 140, 159, 175, 191, 217; 27/Neml, 11, 30; 28/Kasas, 16; 30/Rûm, 5; 32/Secde, 6; 34/Sebe', 2; 36/Yâsin, 5, 58; 39/Zümer, 53; 41/Fussılet, 2, 58; 39/Zümer, 53; 41/Fussılet, 2, 32; 42/Şûrâ, 5; 44/Duhân, 42; 46/Ahkaf, 8; 49/Hucurât, 5, 12, 14; 52/Tûr, 28; 57/Hadîd, 9, 28; 58/Mücâdele, 12; 59/Haşr, 10, 22; 60/Mümtehine, 7, 12; 64/Teğâbün, 14; 66/Tahrîm, 1; 73/Müzzemmil, 20.

w- Allah, Âlemlerin Rabbidir: 1/Fâtiha, 2; 2/Bakara, 131, 263; 5/Mâide, 28; 6/Enâm, 45, 71, 162; 7/A'râf, 54, 61, 67, 104, 121; 10/Yûnus, 10, 37; 13/Ra'd, 16; 19/Meryem, 65; 21/Enbiyâ, 19; 26/Şuarâ, 16, 23, 47, 77, 98, 109, 127, 145, 164, 180, 192; 27/Neml, 8, 44; 28/Kasas, 30; 32/Secde, 2; 37/Sâffât, 87, 182; 39/Zümer, 75; 40/Mü'min, 64-66; 41/Fussılet, 9, 42; 43/Zuhruf, 46; 44/duhân, 7-8; 45/Câsiye, 36; 55/Rahmân, 17; 56/Vâkıa, 80; 59/Haşr, 16, 23; 69/Haakka, 43; 70/Meâric, 40; 73/Müzzemmil, 9; 78/Nebe', 37; 81/Tekvîr, 29; 83/Mutaffifîn, 6.

H- ALLAH’IN RAHMETİ

a- Allah'ın Rahmeti: 2/Bakara, 64, 207, 218; 3/Âl-i İmrân, 107; 4/Nisâ, 83, 113; 6/En'âm, 12, 16, 133, 147, 154, 157; 7/A'râf, 63; 11/Hûd, 28, 43, 63, 73, 119; 12/Yûsuf, 53; 17/İsrâ, 100; 18/Kehf, 16, 58, 65, 82, 98; 19/Meryem, 2, 21, 50, 53; 21/Enbiyâ, 75, 84, 86; 24/Nûr, 10, 14, 20-21; 28/Kasas, 73; 30/Rûm, 21; 33/Ahzâb, 17; 35/Fâtır, 2; 36/Yâsin, 44-45; 38/Sâd, 9, 43; 39/Zümer, 38; 40/Mü'min, 9; 43/Zuhruf, 32; 67/Mülk, 28.

b- Allah, Dilediğine Rahmet Eder: 2/Bakara, 105; 3/Âl-i İmrân, 74; 12/Yûsuf, 56; 29/Ankebût, 21; 42/Şûrâ, 8; 48/Feth, 25; 76/İnsan, 31.

c- Allah'ın Mü'minlere Rahmeti: 2/Bakara, 157, 178; 4/Nisâ, 175; 6/En'âm, 54; 7/A'râf, 52, 72, 154; 9/Tevbe, 21, 71; 11/Hûd, 58, 66, 94; 33/Ahzâb, 43; 44/Duhân, 42; 45/Câsiye, 30; 57/Hadîd, 13.

d- Allah'ın Rahmetini İstemek: 2-Bakara, 218, 286; 3/Âl-i İmrân, 8, 159; 7/A'râf, 23, 149, 151; 10/Yûnus, 86; 17/İsrâ, 24, 28, 57; 18/Kehf, 10; 21/Enbiyâ, 83; 23/Mü'minûn, 109, 118; 27/Neml, 19; 39/Zümer, 9; 40/Mü'min, 7.

e- Allah, Kendisine İtaat Edene Rahmet Eder: 3/Âl-i İmrân, 132; 24/Nûr, 56.

f- Allah, Kendi Yolunda Savaşanlara Rahmet Eder: 3/Âl-i İmrân, 157; 4/Nisâ, 96.

g- Allah, Kendisinden Korkanlara Rahmet Eder: 6/En'âm, 155; 49/Hucurât, 10; 57/Hadîd, 28.

h- Allah, İyilik Yapanlara Rahmet Eder: 7/A'râf, 56.

i- Allah, Kur'an Okuyana Rahmet Eder: 7/A'râf, 204.

k- Allah, İnfak Edenlere Rahmet Eder: 9/Tevbe, 99.

l- Allah, Tevbe Edenlere Rahmet Eder: 17/İsrâ, 8, 54; 27/Neml, 46.

m- Allah'ın Rahmeti Boldur: 3/Âl-i İmrân, 73; 7/A'râf, 156; 10/Yûnus, 58; 35/Fâtır, 2; 57/Hadîd, 9.

n- Allah'ın Rahmeti Dünyada Herkesi Kuşatır: 7/A'râf, 156.

o- Allah, Âhirette Kâfirlere Rahmet Etmez: 7/A'râf, 49.

p- Yağmur Rahmettir: 7/A'râf, 57; 25/Furkan, 48; 27/Neml, 63; 30/Rûm, 46, 50; 42/Şûrâ, 28.

r- Kur'an Rahmettir: 7/A'râf, 203; 10/Yûnus, 57-58; 12/Yûsuf, 111; 16/Nahl, 64, 89; 17/İsrâ, 82; 27/Neml, 77; 28/Kasas, 86; 29/Ankebût, 51; 31/Lokman, 3; 44/Duhân, 6; 45/Câsiye, 20.

s- Peygamberimiz Rahmettir: 9/Tevbe, 61, 128; 21/Enbiyâ, 107; 28/Kasas, 46; 44/Duhân, 6.

t- Allah'ın Rahmetine Vesile Aramak: 5/Mâide, 35; 17/İsrâ, 57.

u- Allah'ın Rahmetinden Ümit Kesmemek: 12/Yûsuf, 87; 15/Hıcr, 55-56; 39/Zümer, 53.

v- Allah'ın Rahmetinden Ümit Kesenler: 12/Yûsuf, 87; 15/Hıcr, 56; 29/Ankebût, 23; 41/Fussılet, 49.

y- Allah'ın Rahmetini İnkâr (Nankörlük) Etmek: 10/Yûnus, 21; 11/Hûd, 9; 23/Mü'minûn, 75; 30/Rûm, 33, 36; 41/Fussılet, 50; 42/Şûrâ, 48.

İ- ALLAH’IN TASARRUFU

a- Allah, Her İşi İdare Eder: 13/Ra'd, 2; 32/Secde, 5-6.

b- Allah Dilediği Gibi Tasarruf Eder: 39/Zümer, 62.

c- Göklerin ve Yerin Tasarrufu Allah'ındır: 2/Bakara, 107; 3/Âl-i İmrân, 189; 5/Mâide, 40; 9/Tevbe, 116; 24/Nûr, 42; 25/Furkan, 2; 36/Yâsin, 83; 39/Zümer, 62-63; 42/Şûrâ, 49; 43/Zuhruf, 85; 45/Câsiye, 27; 48/Feth, 27; 57/Hadîd, 2, 5; 85/Bürûc, 9.

J- ALLAH’IN SÜNNETİ (İLÂHÎ KANUN)

Allah'ın Sünnetinde Hiçbir Değişme Olmaz: 8/Enfâl, 38; 15/Hıcr, 13; 17/İsrâ, 77; 18/Kehf, 55; 33/Ahzâb, 38, 62; 35/Fâtır, 43; 40/Mü'min, 85; 48/Feth, 23.

K- ALLAH’IN VAADİ (SÖZÜ)

a- Allah'ın Vaadi Haktır, Gerçektir: 4/Nisâ, 122, 10/Yûnus, 4, 55; 14/İbrâhim, 22; 18/Kehf, 21, 98; 28/Kasas, 13; 30/Rûm, 60; 31/Lokman, 9, 33; 35/Fâtır, 5; 40/Mü'min, 55, 77; 45/Câsiye, 32; 46/Ahkaf, 17.

b- Allah, Vaadinden Dönmez: 3/Âl-i İmrân, 9, 194; 13/Ra'd, 31; 14/İbrâhim, 47; 30/Rûm, 6; 39/Zümer, 20.

c- Allah'ın Mü'minlere Vaadi: 2/Bakara, 268; 3/Âl-i İmrân, 194; 4/Nisâ, 95; 5/Mâide, 9; 7/A'râf, 44; 9/Tevbe, 72, 111; 13/Ra'd, 35; 19/Meryem, 61; 24/Nûr, 55; 25/Furkan, 15; 28/Kasas, 61; 39/Zümer, 74; 40/Mü'min, 8; 46/Ahkaf, 16; 47/Muhammed, 15; 48/Feth, 20, 29; 57/Hadîd, 10.

d- Allah'ın Kâfirlere Vaadi: 9/Tevbe, 68; 34/Sebe', 30; 36/Yâsin, 52, 63; 43/Zuhruf, 42; 46/Ahkaf, 16.

İ- Allah'ın Öldürmesi: 2/Bakara, 28, 258; 3/Al-i İmrân, 27, 156; 6/En'âm, 2, 95; 7/A'râf, 158; 9/Tevbe, 116; 10/Yûnus, 31, 56; 15/Hıcr, 23; 16/Nahl, 70; 22/Hacc, 66; 23/Mü'minûn, 80; 30/Rûm, 19, 27, 40; 40/Mü'min, 68; 44/Duhân, 8; 45/Câsiye, 26; 50/Kaf, 43; 53/Necm, 44; 56/Vâkıa, 60; 57/Hadîd, 2.

L- ALLAH’IN DİRİLTMESİ: 2/Bakara, 28, 72-73, 258-260; 3/Âl-i İmrân, 27, 156: 6/En'âm, 95; 7/A'râf, 158; 9/Tevbe, 116; 10/Yûnus, 31, 56; 15/Hıcr, 23; 22/Hacc, 5, 6, 66; 23/Mü'minûn, 80; 30/Rûm, 19, 27, 40; 31/Lokman, 28; 36/Yâsin, 12, 78-79; 40/Mü'min, 57, 68; 42/Şû'â, 9; 44/Duhân, 8; 45/Câsiye, 26; 46/Ahkaf, 33; 50/Kaf, 15, 43; 53/Necm, 44, 47; 56/Vâkıa, 60-61; 57/Hadîd, 2; 71/Nûh, 18; 75/Kıyâme, 3-4; 79/Nâziât, 27.

M- ALLAH’IN AZÂBI

a- Allah, Dilediğine Azap Eder: 2/Bakara, 284; 3/Âl-i İmrân, 129; 5/Mâide, 18, 40; 7/A'râf, 156; 17/İsrâ, 54; 29/Ankebût, 21, 25; 48/Feth, 14.

b- Allah'ın Azâbı Şiddetli ve Çetindir: 2/Bakara, 165, 196; 3/Âl-i İmrân, 181; 4/Nisâ, 56, 173; 5/Mâide, 2, 98; 14/İbrâhim, 7; 15/Hıcr, 50; 17/İsrâ, 57; 20/Tâhâ, 127; 22/Hacc, 2; 35/Fâtır, 7; 40/Mü'min, 3; 59/Haşr, 7; 85/Bürûc, 25-26; 89/Fecr, 25.

c- Allah'ın Azâbı Zâlimler, Münâfıklar, Kâfirler ve Müşrikler İçindir: 2/Bakara, 7, 10, 49, 86, 90, 96, 104, 114, 126, 162, 165-166, 174; 3/Âl-i İmrân, 4, 21, 56,77, 88, 91, 105, 106, 128, 176-178, 181, 188; 4/Nisâ, 14, 37, 93, 102, 138, 151, 161; 5/Mâide, 33, 36-37, 41, 73, 80, 94; 6/En'âm, 30, 49, 70, 93, 126, 157; 7/A'râf, 39, 141, 165, 167; 8/Enfâl, 14, 35, 50; 9/Tevbe, 3, 34, 55, 61, 68, 74, 79, 85, 90, 101; 10/Yûnus, 4, 52, 54, 70, 88, 97; 14/İsrâhim, 6, 17, 22; 16/Nahl, 58, 88, 94, 104, 106, 113, 117; 17/İsrâ, 10; 22/Hacc, 2, 4, 9, 18, 22, 57; 24/Nûr, 11, 23; 27/Neml, 5; 33/Ahzâb, 8, 24, 57, 73; 34/Sebe', 8; 35/Fâtır, 7; 38/Sâd, 26; 39/Zümer, 71; 42/Şûrâ, 26, 42; 43/Zuhruf, 65, 74; 48/Feth, 6; 58/Mücâdele, 4-5, 15; 76/İnsan, 31; 84/İnşikak, 24.

d- Allah'ın Azaptan Koruması İçin Duâ: 2/Bakara, 201; 3/Âl-i İmrân, 16, 191-192; 25/Furkan, 65.

N- ALLAH’IN HESABI (HESAP SORMASI)

Allah, Hesabı Çabuk Görendir: 2/Bakara, 202; 3/Âl-i İmrân, 19, 199; 5/Mâide, 4; 13/Ra'd, 41; 14/İbrâhim, 51; 24/Nûr, 39; 40/Mü'min, 17.

O- ALLAH’IN RIZÂSI: 2/Bakara, 207, 265; 3/Âl-i İmrân, 15, 162, 174; 4/Nisâ, 114; 5/Mâide, 2, 16, 119; 9/Tevbe, 21, 72, 100, 109; 19/meryem, 6, 55; 20/Tâhâ, 109; 27/Neml, 19; 39/Zümer, 7; 46/Ahkaf, 15; 48/Feth, 18, 28-29; 53/Necm, 26; 57/Hadîd, 20, 27; 58/Mücâdele, 22; 59/Haşr, 8; 60/Mümtehine, 1; 89/Fecr, 28; 92/Leyl, 22; 98/Beyyine, 8.

Ö- ALLAH’IN FAZLI: 2/Bakara, 64, 105, 198, 243, 251, 268; 3/Âl-i İmrân, 74, 152, 170, 174, 180; 4/Nisâ, 32, 70, 73, 83, 113; 5/Mâide, 2, 54; 8/Enfâl, 29; 10/Yûnus, 58, 60; 11/Hûd, 3; 12/Yûsuf, 38; 17/İsrâ, 12; 24/Nûr, 10, 14, 20-21; 27/Neml, 16, 40, 73; 30/Rûm, 45-46; 33/Ahzâb, 47; 35/Fâtır, 12, 30, 35; 40/Mü'min, 61; 42/Şûrâ, 22, 26; 44/Duhân, 57; 45/Câsiye, 12; 48/Feth, 29; 49/hucurât, 8; 57/Hadîd, 21, 29; 59/Haşr, 8; 62/Cum'a, 4, 10.

P- RAB KAVRAMIYLA İLGİLİ ÂYET-İ KERİMELER

a- Herşeyin Rabbı (Terbiye Eden, Besleyen, Rızık Veren) Allah'tır: Fatiha, 1 ; Bakara, 22, 126, 131 ; Al-i İmran, 37 ; En'am, 164 ; Yunus, 31-32 ; Yusuf, 100 ; İbrahim, 37 ; Nahl, 53-54 ; İsra, 30, 66 ; Ta-ha, 49-50 ; Şuara, 77-83.

b- Rabb, Her şeye Gerçek Anlamda Sahip ve Maliktir: Bakara, 139, 258, 286 ; Nisa, 17 ; A'raf, 155 ; Tevbe, 129 ; Hud, 107.

c- Rabb, Kendisine Kulluk Edilecek Yegane Varlıktır: Bakara, 21, 112, 127, 128 ; Al-i İmran, 64, 79, 80 ; Maide, 72 ; En'am, 106 ; A'raf, 3 ; Yusuf, 23, 41, 42 ; Nahl, 86 ; İsra, 23 ; Kehf, 110 ; Meryem, 34 ; Fecr, 15-16.

d- Rabb, İnsanları Huzurunda Toplayacaktır: Al-i İmran, 9 ; En'am, 30, 51 ; Secde, 10, 11, 12 ; Sebe', 26 ; Mutaffifin, 6 ; İnfitar, 6 ; İnşikak, 6.

e- Rabb, İlahi Nizamıyla İnsanları Gerçeğe Ulaştırır: Bakara, 37, 129 ; Al-i İmran, 8.

f- Yalnız Rabbımıza İtaat Edilmelidir: En'am, 114, 115 ; A'raf, 33 ; Tevbe, 31.

g- Rabbımız, Her şeyi Yaratan ve Yöneten Allah'tır: Al-i İmran, 191 ; Nisa, 1 ; En'am, 133 ; A'raf, 54 ; Yunus, 3, 39 ; Yusuf, 101 ; Ra'd, 16 ; Hicr, 86 ; Kehf, 14, 36-38 ; Enbiya, 56 ; Faatır, 13 ; Saad, 66 ; Mü'min, 64 ; Alak, 1-5 ; Adiyat, 6.

Q- İLÂH KELİMESİNİN GEÇTİĞİ ÂYETLER (Toplam 147 yerde): 2/Bakara, 133, 133, 133, 163, 163, 163, 255; 3/Âl-i İmrân, 2, 6, 18, 62; 4/Nisâ, 87, 171; 5/Mâide, 73, 73, 116; 6/En’âm, 19, 19, 46, 74, 102, 106; 7/A’râf, 59, 65, 73, 85, 127, 138, 138, 140, 158; 9/Tevbe, 31, 31, 129; 10/Yûnus, 90, 11/Hûd, 14, 50, 53, 54, 61, 84, 101; 13/Ra’d, 30, 14/İbrâhim, 52; 15/Hicr, 96; 16/Nahl, 2, 22, 22, 51, 51; 17/İsrâ, 22, 39, 42; 18/Kehf, 14, 15, 110, 110; 19/Meryem, 46, 81; 20/Tâhâ, 8, 14, 88, 88, 97, 98, 98; 21/Enbiyâ, 21, 22, 24, 25, 29, 36, 43, 59, 62, 68, 87, 99, 108, 108; 22/Hacc, 34, 34; 23/Mü’minûn, 23, 32, 91, 91, 116, 117; 25/Furkan, 3, 42, 43, 68; 26/Şuarâ, 29, 213; 27/Neml, 26, 60, 61, 62, 63, 64; 28/Kasas, 38, 38, 70, 71, 72, 88, 88; 25/Fâtır, 3; 29/Ankebût, 46, 46; 36/Yâsin, 23, 74; 37/Sâffât, 4, 35, 36, 86, 91; 38/Sâd, 5, 5, 6, 65; 39/Zümer, 6, 40/Mü’min, 3, 37, 62, 65; 41/Fussılet, 6, 6; 43/Zuhruf, 45, 58, 84, 84; 44/Duhân, 8; 45/Câsiye, 23; 46/Ahkaf, 22, 28; 47/Muhammed, 19; 50/Kaf, 26; 51/Zâriyât, 51; 52/Tûr, 43; 59/Haşr 22, 23; 64/Teğâbün, 13; 71/Nûh, 23; 73/Müzzemmil, 9; 114/Nâs, 3.

R- ALLAH’TAN BAŞKA İLÂH YOKTUR: 2/Bakara, 163, 255; 3/Âl-i İmrân, 2, 6, 18, 62; 4/Nisâ, 87, 171; 5/Mâide, 73; 6/En'âm, 19, 102, 106; 14/İbrâhim, 52; 16/Nahl, 22, 51; 20/Tâhâ, 8, 14; 22/Hacc, 34; 23/Mü'minûn, 116; 27/Neml, 26; 28/Kasas, 70, 88; 37/Sâffât, 4.

S- TEVHİD (TEK İLÂH İNANCI), İNSANLIĞIN ASLÎ İTİKADI VE TÜM PEYGAMBERLERİN ÇAĞLAR BOYU TEBLİĞ EDİP CANLANDIRMAYA ÇALIŞTIĞI HUSUSTUR: 2/Bakara, 133; 7/A'râf, 59, 65, 73, 85, 158; 9/Tevbe, 129; 11/Hûd, 50, 61, 84; 16/Nahl, 2; 18/Kehf, 110; 21/Enbiyâ, 25, 108; 23/Mü'minûn, 23; 41/Fussılet, 6.

Ş- TEVHİD DİNİ

a- Tevhid Dini İslâm'dır: 6/En'âm, 161; 10/Yûnus, 105; 21/Enbiyâ, 92; 30/Rûm, 30; 39/Zümer, 3, 11.

b- Bütün İlâhî Dinler (in Aslı ki, İslâm'dır/Teslimiyettir) Tevhide Dayanır: 6/En'âm, 90; 21/Enbiyâ, 92; 23/Mü'minûn, 51-52; 42/Şûrâ, 13; 43/Zuhruf, 45; 87/A'lâ, 14-15, 18-19.

c- Tevhidden Başka Her Şey Bâtıldır: 10/Yûnus, 32; 22/Hacc, 31; 41/Fussılet, 6.

d- İbrâhim (a.s.)'in Tevhidî Kimliği ve Allah'a Teslimiyeti: 2/Bakara, 128, 131-32; 16/Nahl, 120; 19/Meryem, 100-107.

T- TEVHİD KELİMESİ

a- Tevhid Kelimesi Yücedir: 9/Tevbe, 40.

b- Tevhid Kelimesinin Örneği: 14/İbrâhim, 24-25.

c- Tevhid Ehli (Muvahhid) ile Müşriğin Örneği: 39/Zümer, 29.

d- Yüce Olan, Yalnız Allah'ın Sözüdür (Tevhiddir): 9/Tevbe, 40.

U- TEVHİD DÂVETİ

a- Muvahhid (Allah'ı Birleyen)ler Olun: 22/Hacc, 31; 30/Rûm, 30.

b- Yüzünü Tevhid Dinine Döndür: 10/Yûnus, 105.

c- Allah'ın Yolunu (Tevhid'i) Tâkip Edin, Başka Yolları Tâkip Etmeyin: 6/En'âm, 153

d- Tevhide Dâvet Etmek: 10/Yûnus, 105¸30/Rûm, 30; 42/Şûrâ, 15.

Ü- TEVHİD EHLİNİN AHLÂKI: 39/Zümer, 17-18; 46/Ahkaf, 13-14.

V- HEVÂ VE HEVESİ İLÂHLAŞTIRMAK: 45/Câsiye, 23; 47/Muhammed, 12

W- PUTLAR VE KÜFRÜN ÖNCÜLERİ

a- Putlar, Kıyâmet Günü Kendilerine Uyanlardan Uzaklaşacaklardır: 2/Bakara, 166; 6/En’âm, 22-24, 94; 7/A’râf, 37, 53; 10/Yûnus, 28-30; 11/Hûd, 21; 18/Kehf, 52; 19/Meryem, 81-82; 28/Kasas, 64, 75; 35/Fâtır, 14; 38/Sâd, 59-61; 41/Fussılet, 48; 46/Ahkaf, 6.

b- Putlar, Hiç Kimseye Zarar ve Fayda Veremezler: 5/Mâide, 76; 6/En’âm, 40, 41, 46, 71; 7/A’râf, 192-198; 10/Yûnus, 18, 106; 13/Ra’d, 14, 16; 17/İsrâ, 56-57; 20/Tâhâ, 88-89; 22/Hacc, 11-13; 25/Furkan, 55; 34/Sebe’, 22; 36/Yâsin, 74-75; 39/Zümer, 38.

c- Putlar, Hiçbir Şey Yaramazlar: 7/A’râf, 191-192; 10/Yûnus, 34; 13/Ra’d, 33; 16/Nahl, 20; 21/Enbiyâ, 21; 25/Furkan, 3; 27/Neml, 60-64; 30/Rûm, 40; 31/Lokman, 11; 35/Fâtır, 40; 46/Ahkaf, 4.

d- Putlar Şefaat Edemezler: 10/Yûnus, 3, 18; 30/Rûm, 12-13; 34/Sebe’, 23; 39/Zümer, 43-44; 43/Zuhruf, 86; 53/Necm, 24.

e- Putlar Cehennem Odunudurlar: 21/Enbiyâ, 98-100.

f- Putlar Bâtıldır: 22/Hacc, 62; 28/Kasas, 74; 53/Necm, 23.

g- Putların Misali: 22/Hacc, 73.

h- Putlar Rızık Veremezler: 29/Ankebût, 17.

i- Putlar Kendilerine Tapanlardan Habersizdirler: 46/Ahkaf, 5.

j- Lât, Uzza, Menat Putları: 53/Necm, 19-20.

k- Kendisine Tapılan Putların Rabbi de Allah’tır: 53/Necm, 49.

l- Putların Kendilerine Bile Faydaları Dokunmaz: 7/A’râf, 197-198; 10/Yûnus, 35; 21/Enbiyâ, 43; 25/Furkan, 3.

m- Putlar, Yapılan Duâlara Cevap Veremezler: 13/Ra’d, 14; 27/Neml, 62; 34/Sebe’, 22; 35/Fâtır, 14.

n- Put İle Allah’ın Misali: 13/Ra’d, 16, 33; 16/Nahl, 17, 75-76; 22/Hacc, 62; 27/Neml, 59-64; 40/Mü’min, 20.

n- Putlar, Diri Değil Ölüdürler: 16/Nahl, 21.

o- Putlar, Hiçbir Şeye Sahip Değildirler: 16/Nahl, 73; 35/Fâtır, 13; 53/Necm, 19-20.

Y- PUTLARA TAPMAK

a- Putlara Tapmak Haramdır: 5/Mâide, 90; 17/İsrâ, 29, 39.

b- Putlara Sövmekten Sakınmak: 6/En’âm, 108.

c- Putlara Tapanlar Gerçekte Ona Tâbi Olmuyorlar: 10/Yûnus, 66; 28/Kasas, 62-63; 39/Zümer, 3.

d- Putlara Tapmaktan Sakınmak: 17/İsrâ, 22; 22/Hacc, 30; 25/Furkan, 68; 42/Şûrâ, 9.

Z- PUTLARIN VE KÜFÜR ÖNCÜLERİNİN CEZÂLARI

a- Kıyâmet Günü Putların Durumu: 25/Furkan, 17-19; 28/Kasas, 62-64, 74; 37/Saffât, 22-34.

b- Putlar, Müşrikler Tarafından İnkâr Edilecektir: 30/Rûm, 13.

 

 

 

 

Konuyla İlgili Geniş Bilgi Alınabilecek Kaynaklar

1. T.D.V. İslâm Ansiklopedisi, (Bekir Topaloğlu,) T.D.V. Y. İst. 1989, c.9, s. 471-503

2. Şâmil İslâm Ansiklopedisi (Cengiz Yağcı), Şamil Y. İst. 1990c. 1, s. 112-123

3. Kur'an Ansiklopedisi, Süleyman Ateş, KUBA Y. c. 2, s. 180-236

4. İnanç ve Amelde Kur'anî Kavramlar, Muhammed el-Behiy, Yöneliş Y. İst. 1988, s. 15-23; 76-95

5. Kur’an’da Allah ve İnsan, Toshihiko İzutsu, Çev. S. Ateş, Kevser Y. , Ank

6. Kur'ân-ı Kerim Allah'ı Nasıl Tanıtıyor? Veli Ulutürk, Nil Y. İzmir, 1994

7. Kur’an’da Ülûhiyet, Suad Yıldırım, Kayıhan Y.

8. İslâm'da Allah İnancı, Said Havva, Hilâl Y. İst. 1980, 2. Bs.

9. İslâm İnancında Allah’a İnanmak, Said Havva, Petek Y.

10. Allah'ın Varlığı (İsbât-ı Vâcib), Bekir Topaloğlu, DİB Y. Ank. 1979, 2. Bs.

11. Ru’yetullah, İbn-i Teymiyye, Tevhid Y.

12. Vahdet-i Vücud Risalesi, Sadreddin Taftazani, Tevhid Y.

13. Vahdet-i Vücut, Ali İpek, Timaş Y.

14. Âlemden Allah’a, Mehmet S. Hatipoğlu, Ufuk Kitaplar Y.

15. İslâm Düşüncesinde Allah-Âlem İlişkisi, Halife Keskin, Beyan Y. İst. 1996

16. Hücreden Allah’a, Faruk Yılmaz, Furkan Y. İst. 1983

17. Allah’ı Arayış, Hâris el-Muhâsibî, İlke Y.

18. Allah, Aşk ve Muhammed’in Gerçek Yüzü, A. Nuray Oktay, Zariflik Birlik Y. İst. 1995

19. Allah, İlim ve İnsan, A. Ceressy Morrison, Cat Stevens, Şelale Y. İst. 1985

20. Allah İnancı (En Büyük Huzur) Kaynağımız), Aynur Özmeşe, Gülay Tan, Kılıç Y. İst. 1990

21. Allah ve İnsan, Mahmut Sadettin Bilginer, Esma Y. İst. 1991

22. Allah’ı Tanımak ve Anlamak, Turhan Temizer, Alem Y. İst. 1991

23. Allah’ı İnkâr Mümkün mü? Şehbenderzade Filibeli Ahmet Hilmi, Çığır Y. İst. 1977/Çağrı Y. 1978

24. Allah'ın Güneşi Avrupa'nın Üzerinde, Sigrid Hunke, Altın Kitaplar Y. İst.

25. Allah’ın Kudreti, Atomlar, Rogers D. Rusk, Hikmet Y. İst. 1982, 2. bs.

26. Allah’ın Varlığı ve Tevhidin Hakikatı, Yusuf Kardavi, İhtar Y. İst. 1993

27. Allah’ım Seni Çok Seviyorum, Zarife Canan, D.İ.B. Y. Ank. 1990, 4. bs.

28. Yerleri ve Gökleri Yaratan Allahu Teâlâ Vâhid, Garip Selim Güler, Sim Y.

29. Esmâ-i Hüsna Allah'ın Güzel İsimleri, Alâddin Başar, Zafer Y. İst. 2002, 2. Bs.

30. Esmâu’l Hüsnâ Şerhi, Ali Osman Tatlısu, Yağmur Y. İst. 1984/Seha Neşriyat

31. Esmâü’l-Hüsnâ Şerhi, Mustafa Necati Bursalı, Erhan Y. İst. 1997

32. Esmâü’l-Hüsnâ, Afifüddin Süleyman et-Tilmisanî, İnsan Y. İst. 1996

33. Esmâ-i Hüsnâ Şerhi, Said el-Kahtanî, Uysal Kitabevi Y. Konya, 1997, 2. bs

34. O’nun Güzel İsimleri, M. Nusret Tura, İnsan Y. İst. 1997, 2. Bs.

35. Esmâ-i Hüsnâ Allah'ın İsimleri, Metin Yurdagür, Marifet Y. İst. 1996

36. İsm-i Âzam (Esmâü’l-Hüsnâ), Ali Büyükçapar, İnsan Saati Y. Kahramanmaraş, 1999

37. Esmâü'l-Husnâ Şerhi, Mahmut Toptaş, Cantaş Y. İst. 2000

38. 99 Esmâ-i Hüsnâ'dan Esintiler, Sadettin Kaplan, Marifet Y. İst. 1998

39. Esmâi Hüsnâ: Hikmeti, Fazileti ve Esrarı, Arif Pamuk, Pamuk Y.

40. Esmâ-ül Hüsna Türkçe-İngilizce, Abdülmecit Yıldız, Ferşat Y.

41. Esmâül Hüsna Şerhi, İmam Gazali, Meerve Yay. Paz.

42. Âyetlerle Esmaül-Hüsna, Said Köşk, Anahtar Yayıncılık

43. Allah’ın İsimleri, Harun Yahya, Vural Y.

44. Gök Tanrının Sıfatlarına Esmâül-Hüsna Açısından Bakış, Sait Başer, Kubbealtı Neşriyat

45. Emâ-i Hüsnâ, Yusuf Tavaslı, Tavaslı Y.

46. Niçin Allah'a İnanıyoruz? 1-4, Heyet, Hisar Y. İst. 1980 / Kitabevi Y.

47. Allah ve Modern İlim, 1-2, Abdürrezzak Nevfel, Hikmet Y. İst. 1988, 3. Bs.

48. Allah’a İnanıyorum, M. Yaşar Kandemir, Damla Y. İst. 1989, 4. bs.

49. Allah’ı Arayan Çocuk, M. Yaşar Kandemir, Damla Y. İst. 1987, 3. bs.

50. Allah’ı Niçin Anıyoruz?, Abdullah Arığ, Seha Neşriyat, İst. 1995

51. Allah Vardır, Halim Bilsel, Yağmur Y. İst. 1988

52. Allah Var Şeriki Yok, Yusuf Koç, Esra Y. İst 1996

53. Allah İçin Yaşamak, Cavit Yalçın, Vural Y. İst. 1995

54. Allah İnancı (En Büyük Huzur Kaynağımız), Aynur Özmeşe, Kılış Y.

55. Ateizmden İnanca, Emin Arık, Marifet Y.

56. İlimlerin Diliyle Allah, Şaban Döğen, Gençlik Y.

57. Kâinatın Sahibi Allah, Veysel Özcan, Mirfak Y.

58. Muhabbetulllah (Allah'ı Sevme), Şahver Çelikoğlu, Marifet Y.

59. Sebeplilik Problemi ve Allah’ın Varlığı, Muharrem Çakar, İnkılab Y.

60. Lâ İlâhe İllâllah, Muhammed Kutup, Ravza Y.

61. Muhteşem Sanatkâr, Servet Engin, Adım Y.

62. İnançlar, Kenan Çığman, Gonca Y.

63. Allah Dilerse, Ragıp Güzel, Güher Y.

64. Allah, Turan Dursun, Kaynak Y. İst. 1991

65. Allah, Bedri Ruhselman, Ruh ve Madde Y. İs. 1991

66. Fi Zılâli'l-Kur'an, Seyyid Kutub, Hikmet Y. c. 1, s. 545-554

67. Tefhimu'l Kur'an, Mevdûdi, İnsan Y. c. 1, s. 164-171

68. Hak Dini Kur'an Dili, Elmalılı Hamdi Yazır, Azim Y. c. 2, s. 137-146; Eser Y. c. 2, s. 825-838

69. Kur'an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Mahmut Toptaş, Cantaş Y. c. 1, s. 495-501

70. Hadislerle Kur'an-ı Kerim Tefsiri, İbn Kesir, Çağrı Y. c. 3, s. 976-988

71. Hulâsatü'l-Beyan Fî Tefsîri'l-Kur'an, Mehmed Vehbi, Üçdal Neşriyat, c. 1, s. 443-456

72. Mefatihu'l-Gayb (Tefsir-i Kebir), Fahreddin Razi, Akçağ Y. c. 5, s. 333-375

73. El-Mîzan Fî Tefsîri'l-Kur'an, Muhammed Hüseyin Tabatabai, Kevser Y. c. 1, s. 475-518

74. El-Câmiu li-Ahkâmi'l-Kur'an, İmam Kurtubi, Buruc Y. c. 3, s. 444-468

75. Yüce Kur'an'ın Çağdaş Tefsiri, Süleyman Ateş, KUBA Y. c. 1, s. 435-438

76. Et-Tefsîru'l-Hadis, İzzet Derveze, Ekin Y. c. 5, s. 277-282

77. El-Esâs Fi't-Tefsîr, Said Havva, Şâmil Y. c. 2, s. 110-125

78. Kur'an Mesajı, Muhammed Esed, İşaret Y. c. 1, s. 74-76

79. Safvetü't Tefâsir, Muhammed Ali es-Sâbûnî, Ensar Neşriyat, c. 1, s. 288-294

80. Min Vahyi'l Kur'an, Muhammed Hüseyin Fadlullah, Akademi Y. c. 4, s. 205-212

81. Kur'ân-ı Kerim'in Türkçe Meâl-i Âlîsi ve Tefsiri, Ömer Nasuhi Bilmen, Bilmen Y. c. 1, s. 254-262

82. Furkan Tefsiri, M. Mahmut Hicazî, İlim Y. c. 1, s. 195-199

83. Bakara Sûresi Tefsiri, Ramazanoğlu Mahmud Sami, Erkam Y. 303-321

84. Ruhu'l Furkan, M. Ustaosmanoğlu, Siraç Kitabevi Y. c. 2, s. 751-792

85. Kur’an’da Temel Kavramlar, Ali Ünal, Kırkambar Y. s. 145-148, 486-488

86. İslâm’ın Temel Kavramları, Hüseyin K. Ece, Beyan Y. s. 295-299, 427-428, 717-724

87. İnançla İlgili Temel Kavramlar, Mehmet Soysaldı, Çağlayan Y. s. 99-120

88. Kur’an Okumaları, Metin Karabaşoğlu, Karakalem Y. c. 2, s. 130-145

89. Nurdan Kelimeler, Alâaddin Başar, Zafer Y. c.1, s. 31-34, 52-57

90. Düzeltilmesi Gereken Kavramlar, Muhammed Kutub, Risale Y. s. 15-123

91. Ana Konularıyla Kur’an, Fazlur Rahman, Fecr Y. s. 41-66

92. Kur'an'da Mü'minlerin Özellikleri, Beşir İslâmoğlu, Pınar Y. s. 11-53

93. Kur’an’ın Ana Konuları, M. Sait Şimşek, Beyan Y. s. 39-63

94. Kur’anî Terimler ve Kavramlar Sözlüğü, Mustansır Mir, İnkılab Y. s. 194-195

95. Bu Böyledir, Kul Sâdi Yüksel, Yenda Y. c. 1, s. 59-137

96. Esenlik Yurdunun Çağrısı, Celâleddin Vatandaş, Pınar Y. s. 73-111

97. Tevhid, Hasan el-Bennâ, Nizam Y.

98. Tevhid, İsmail R. Faruki, İnsan Y.

99. Tevhid, Abdullah bin Abdurrahman, Tevhid Y.

100. Tevhid, 1, 2, Muhammed bin Abdülvahhab, Tevhid Y.

101. Tevhid, Abdülhalık Abdurrahman, Tevhid Y.

102. Tevhid, Abdurrahman bin Hasan, Tevhid Y.

103. Tevhid, Mehmed Zahid Kotku, Seha Neşriyat

104. Tevhid Risalesi, Muhammed Abduh, Fecr Y.

105. Tevhid Risalesi, Mehmet Sürmeli, Mavi Y.

106. Tevhide Giriş, Hâce Muhammed Parsâ, Erkam Y.

107. Tevhidî Görüş, Heyet, Sahra Y.

108. Tevhidî İnanç, Abdurrahman bin Hasan, Gonca Y.

109. Tevhidin Işığında İslâm’ın Anlaşılması, Ali Diko, Meki Y.

110. Tevhid ve Şirk, Salih Gürdal, Beyan Y.

111. Tevhid ve Mü’minin Seyir Çizgisi, Mustafa Şehri, Bir Y.

112. Tevhid ve Değişim, Celaleddin Vatandaş, Pınar Y.

113. Tevhid ve Ledün Risâlesi, İmam Gazâli, Furkan Basım Y.

114. Tevhid Dâveti, Seyyid Kutup, Ravza Y.

115. Tevhidin Hakikatı, Yusuf el-Kardavi, Saff/Özgün Y.

116. Allah’ın Varlığı ve Tevhidin Hakikati, Yusuf el-Kardavi, İhtar Y.

117. Tevhidi Gerçekliğin Işığında, Atasoy Müftüoğlu, Nehir Y.

118. Kelime-i Tevhid Dâvâsı, Kul Sadi Yüksel, Yenda Y.

119. Kelime-i Tevhid Risalesi, M. Ali Karahasanoğlu, Yipar Y.

120. Kelime-i Tevhid Kal’ası, Gazali, Özel Y.

121. Kur’an’da Tevhid, Hüseyin Beheşti, Objektif Y.

122. Kur’an-ı Kerim’de Tevhid Esasları, Muhammed Salih Ali Mustafa, Ölçü Y.

123. İşte Tevhid, 1,2, Ziyaüddin el-Kudsi, Hak Y.

124. Kur’an’da Tevhid Eğitimi, Abdullah Özbek, Esra Y.

125. İslâm Akaidinde Tevhid, Hasan el-Benna, Nizam Y.

126. Gençlerle Tevhid Dersleri, Mehmet Göktaş, İstişare Y.

127. 20. Y.Y.da Tevhid ve Şirk, Mehmed Alagaş, İnsan Dergisi Y.

128. Allah Vardır ve Birdir, H. Rahmi Yananlı, Divan Y.

129. Hakikatü’t-Tevhid, B. Said Nursi, Sözler Y.

130. Soruşturma 1, Tevhid Üzerine, Heyet, Sor Y.

131. İslâm Düşüncesinde Tevhid, Mevlüt Özler, Nun Y.

132. Dua ve Tevhid, İbn Teymiyye, Pınar Y.

133. Sorularla Tevhid ve Akaid, Mehmed Alptekin, Saff Y.

134. Tarih Boyunca Tevhid Mücadelesi ve Hz. Peygamber, Mevdudi, Pınar Y.

135. Kur’an ve Sünnete Göre Tevhid ve Akaid, Muhammed Karaca, Ribat Y. s. 40-50

136. Kurtulan Toplum, Muhammed bin Cemil Zeyno, Saff Y.

137. Kur’an’da Tevhid, Mehmet Kubat, Şafak Y.

138. Kur’ân-ı Kerim’de Tevhid ve Fazileti, Osman Öztürk, Yenda Y.

139. Tevhid, Rasullerin Ortak Çağrısı, Kul Sâdi Yüksel, Yenda Y.

140. İslâm Düşüncesinde İman Kavramı, Toshihiko İzutsu, Pınar Y.

141. Kur’an’da Dinî ve Ahlâkî Kavramlar, Toshihiko İzutsu, Pınar Y.

142. İman ve Tavır, M. Beşir Eryarsoy, Şafak Y.

143. İslâm İnancında Temel Kavramlar, Taner Cücü, Cumhur Y.

144. Kur'an'da Kulluk, Zekeriya Pak, Kayıhan Y.

145. İbadet mi, Ayin mi? Mustafa Karataş, Özel Y. Dersaadet Y.

146. Kur'an'da İbâdet Kavramı, İsmail Karagöz, Şule Y.

147. Biz Müslüman mıyız? Muhammed Kutub, Hilâl Y.

148. Düzeltilmesi Gereken Kavramlar, Muhammed Kutub, Risale Y. s. 15-123

149. Allah’a İman ve Altı Esası, Mahmut Toptaş, Cantaş Y.

150. Akide, Şeriat ve Hayat Yolu Lâ İlâhe İllâllah, Muhammed Kutub, Ravza Y.

151. İman Küfür Sınırı (Tekfir Meselesi), A. Saim Kılavuz, Marifet Y.

152. Kur’an’a Göre Dört Terim, Mevdudi, Beyan/Özgün Y.

153. İslâm ve Dört Terim, Ali Karlıbayır, Dünya Y.

154. İman, Mustafa İslâmoğlu, Denge Y.

155. İslâm’da Allah İnancı, Said Havva, Petek Y.

156. İslâm, Said Havvâ, Hilâl/Petek Y.

157. Din Gerçeği ve İslâm, Mehmed Alagaş, İnsan Dergisi Y.

158. İslâm’a İtirazlar ve Kur’an-ı Kerim’den Cevaplar, Süleyman Ateş, Kılıç Y.

159. Mekke Rasüllerin Yolu, Ali Ünal, Pınar Y.

160. İlk Mesajlar, M. Ali Baştaşı, Birlaşik Yayıncılık

161. Şehâdet Bilinci, Hasan Eker, Denge Y.

162. Kur’an’da Mü’minlerin Özellikleri, Beşir İslâmoğlu, Pınar Y. s. 23-35

163. İslâmî Kimlik İlkeler ve Hareket, Toplu Çalışma, Ekin Y.

164. Küfür Cephesinde Yeni Bir Şey Yok, Mahmut Toptaş, Cantaş Y.

165. İslâm’da İnanç Sistemi, Ferit Aydın, Kahraman Y.

166. Epistemolojik Açıdan İman, Hanifi Özcan, İFAV Y.

167. İman, Şartları ve Onu Bozan Şeyler, Seyfüddin el-Muvahhid, Hak Y.

168. Kelimetü’l-İhlâs (Lâ İlâhe İllâllah), İbn Receb el-Hanbelî, Hak Y.

169. Yalnız Allah veya Tevhid, M. Süleyman Temimi, Özel Y.

170. Hz. Peygamber’in Hayatı ve Tevhid Mücadelesi, 1,2,3, Mevdudi, Pınar Y.

171. Kur’an-ı Kerim’e Göre Peygamberler ve Tevhid Mücadelesi, Mehmed N. Solmaz

172. Kur’an ve Sünnete Uygun İnanç, Muhammed b. Cemal, Tekin Y.

173. İman, Abdülmecid Zindani, Risale Y.

174. Lâ, 1-2, Mustafa Çelik, Ölçü/Yenda Y.

175. İlâhlar Rejiminin Anatomisi, Mustafa Çelik, Ölçü Y.

176. Câhiliyye Düzeninin Ruh Haritası, Mustafa Çelik, Ölçü Y.

177. Şirk, Abdullah Hanifi, Hanif Y.

178. Şirk, Harun Yahya, Vural Y.

179. Kur’an’da Şirk Kavramı, M. H. Surti, Akabe Y.

180. İman ve Şirk, Adil Akkoyunlu, Hidayet Y.

181. Kur’an’da Şirk Kavramı, Hafız İsmail Surti, Akabe Y.

182. Kur’an ve Hadislere Göreş Şirk ve Müşrik Toplum, Nadim Macit, Ribat BasımY.

183. Kitabu’l-Asnâm (Putlar Kitabı), İbnü’l-Kelbî, Ank. Ü. İlâhiyat F. Y.

184. Çağdaş İrtidat, Ebul Hasan Ali en-Nedvî, Akabe Y.

185. İslâm Fıkhında Mürtede Ait Hükümler, Numan A. Semerrai, Sönmez Neşriyat

186. Kütüb-i Sitte: 1: 335; 2: 246-248; 4: 99-101, 221-222, 225; 6. 364, 373-374, 424, 521, 531; 7: 8, 27-28, 313, 517; 8: 6-7, 80-81; 9: 11-12, 203-204, 549; 10: 19, 138-140, 155-156, 191-194, 284-294; 11: 454; 12: 10, 126-127, 269, 288, 400, 549-550; 13: 261-262; 14: 16, 66, 381-382, 428, 469-472; 15: 523-524; 16: 127-128, 319, 323-327, 362-363, 536; 17: 15-16, 136, 236, 239, 259, 348, 352, 363, 507-509, 563, 567, 583-586, 591, 596, 605-605.