BAKARA SURESİ 2

İndiği Yer: 2

İniş Sırası: 2

Âyet sayısı : 2

Nüzulü. 2

Adı 2

Konusu. 2

Fazileti ve Özellikleri 2


BAKARA SURESİ

 

İndiği Yer:

 

Medine

 

İniş Sırası:

 

87

 

Âyet sayısı :

 

286

 

Nüzulü

 

Mushafta ikinci, nüzul sıralamasında 87. sûredir, Medine'de nazil olmuştur. Kur'an'in en uzun süresidir. Tamamının bir nüzul sebebi olmamakla birlikte bİr-çok âyeti için Özel iniş sebepleri vardır, O âyetler açıklanırken nüzul sebepleri hak­kında da bilgi verilecektir.[1]

 

Adı

 

Adını, 67-71. âyetlerdeki kıssadan almıştır. Buna göre Allah Teâlâ, Hz. Mû-sâ aracılığı ile İsrâiloğulları'na bir inek (bakara) kesmelerini emretmiş, onlar ise çeşitli bahaneler ileri sürerek bu emri sürüncemede bırakmışlardı. [2]

 

Konusu

 

Kur'ân-ı Kerîm'in kendine mahsus tertip ve üslûbu içinde şu ana konulan ih­tiva etmektedir: İslâm'ın getirdiği inanç, ibadet ve hayat düzeniyle ilgili temel bil­giler; münafıkJar, Allah'ın varlığını ve birliğini gösteren deliller, insanın yaratılı­şı, kabiliyetleri, imtihanı; İsrâiloğullan tarihinin önemli kesitleri, kâmil bir din olan İslâm'ın, daha önceki dinlerin evrensel kısmını ihtiva ettiği, buna karşılık on­ların -değişmesi, ıslah edilmesi, düzeltilmesi gereken- hükümlerini de ıslah ettiği; Hz. İbrahim kıssası, Kabe'nin yapılışı ve bble oluşu; yiyecekler, kısas, vasiyet, oruç, savaş, hac, nikâh, boşama, dulluk, yetimlik, şarap, kumar, faiz, akidlerin ya­zılması, din ve vicdan hürriyeti, Allah-kul ilişkisi, örnek dualar vb. hususlarla il­gili hükümler ve irşadlar.

Bakara sûresi daha ziyade Fâtiha'ntn, ''doğru yolu bulanlarla ondan sapan­lara işaret eden kısmının, örnekler ve tarihî vakıalarla açıklanması gibidir. [3]

 

Fazileti ve Özellikleri

 

Bakara sûresinin değerini ve özelliklerini anlatan sahih hadisler vardır: "Ev­lerinizi (içinde Kur'an okumayarak) kabirlere çevirmeyiniz. Şeytan, içinde Bakara sûresi okunan evden ürker ve uzaklaşır" [4] "Kur'an'ı okuyunuz; çünkü o, kıyamet gününde kendisini okuyanlara şefaat edecektir. İki nur yumağını, yani Bakara ve Âl-i İmrân sürelerini okuyunuz; çünkü onlar, kıya­met gününde iki büyük bulut veya gölgelik ya da kuş sürüsü gibi gelerek kendile­rini okuyanları savunacak ve koruyacaklardır. Bakara sûresini okuyunuz; çünkü ona sahip olmak bereket, terketmek ise hasret ve pişmanlık sebebidir; ona sihir­bazların güçleri yetmez" [5] "Bakara sûresinin sonunda­ki iki âyeti her kim gece vakti okursa bu iki âyet -o gece- ona yeter" [6]

Sahabeden Üseyd b. Hudayr bir gece hurma yığınının yanında Kur'an (Ba­kara sûresi) okurken atı birkaç kere ürküp heyecanlanmıştı. Üseyd atın, çocuğu Yahya'yı çiğnemesinden kaygılanarak kalktığında başının hizasında (gökte), ışık­larla donatılmış bir tavan gördü. Tavan gözünün atabildiğine, semanın derinlikle­rine doğru uzayıp gidiyordu. Üseyd, Resûlullah'a gelerek durumu anlattı. Resûlul-lah ondan Bakara sûresini okumaya devam etmesini istedi. Fakat çocuğuna bir şey olmasın diye okumaya ara verdi. Sabahleyin durumu Hz. Peygamber'e söyleyince şöyle buyurdular: "Onlar seni dinlemeye gelmiş meleklerdi. Eğer okumaya devam etseydin sabah olunca onları herkes görecekti, kendilerini halktan gizlemeyecek-lerdi" [7]

 

Meali

 

Rahman ve rahim olan Allah'ın adıyla...

1. Elif-lâm-mîm.

2. Bu kitap, hiç şüphe yok, sakınanlar için bir rehberdir.

3. (Onlar) gayba iman ederler, namazı kılarlar, kendilerine verdiklerimizden hayra harcarlar;

4. Sana indi­rilene ve senden önce indirilene iman ederler ve âhirete kesin olarak inanır­lar,

5. Rablerinden gejen doğru yol üzerinde olanlar ancak onlardır ve kurtu­luşa erenler de yalnızca onlardır. [8]

 

Tefsiri

 

1. Çoğu Mekke'de nazil olan yirmi dokuz sûrenin başında ya bir âyet ya da bir âyetin başlangıcı olarak, kelime oluşturmayan bazı harfler yer almakta olup bunlara hurûf-ı mukattaa (ayrı ayrı harfler) denir. Bunlar Arap alfabesinin on dört harfidir ve bazı sûrelerin başında tek harf olarak, bazılarının başında ise bir­den fazla harfin yan yana dizilişi şeklinde yer almışlardır. Bu harflerin Kur'ân-ı Kerîm'den bir âyet veya âyet parçası olduğunda şüphe yoktur. Mânaları ve hik­metleri üzerinde ise farklı görüşler ve yorumlar ileri sürülmüştür. Sıradan insanla­rın bilgi vasıtalarıyla mânalarını ve kullanılış maksatlarını (hikmet) bilmek ve an­lamak mümkün olmayan bu harflere, keza lügat mânalarında kullanılmamış olup ne mânaya geldikleri de açıklanmamış bulunan bazı kelimelere müteşâbihat adı verilmektedir. Selef denilen ilk devir din bilginleriyle onların yolundan giden son­raki bazı âlimler müteşâbihatı yorumlamazlar, oldukları gibi benimseyip iman ederler. "Kur'an'da bulunmasının elbette bir hikmeti vardır, Allah ve Resulü bun­ları açıklamadığına göre aklımıza dayanarak açıklamaya kalkışmak bizim işimiz değildir, yetki sınırımızı aşar" derler. Kelâm, felsefe ve tasavvuf ehli bazı âlimler ise tefekkür veya ilham yoluyla müteşâbihatın mânalarının anlaşılabileceğini ileri sürmüş ve her biri İçin çeşitli yorumlar yapmışlardır.

Bakara sûresinin ilk âyetini teşkil eden "elif-lâm-mîm"in manasıyla ilgili olarak yirmiden fazla yorum vardır. Bunlardan şu üçü nispeten daha tutarlı görün­mektedir:

a) Bunlar, mânaları olmayan alfabe harfleridir, Kur'ân-ı Kerîm'in vahiy yoluyla Allah'tan geldiğine inanmayanlara meydan okumak ve âciz olduklarını or­taya çıkartmak için bazı sûrelerin başına konmuştur ve "Bu Kur'an, şu gördüğü­nüz harflerden yapılan kelime ve cümlelerden oluşmaktadır. Siz harfleri de bili­yorsunuz. O halde haydi yapabiliyorsanız siz de böyle kelime ve cümlelerden olu­şan ve Kur'an'a benzeyen bir kitap yazın!” denilmek istenmiştir,

b) Başında bu­lundukları sûrelerin muhtevalarına dikkat çekmek için yemin olarak gelmiştir,

c) Başlarında bulunan sûrelerin isimleri olarak indirilmiştir.[9]

İmâm-ı Rabbani önce Selef âlimleri gibi düşünürken bilâhare Allah Te-âlâ'nın kendine, bu harflerin mâna ve sırlarından bir kısmını açtığını; böylece "müteşâbihatın mânalarının, Allah'ın bildirmesiyle bilinebileceğini ve bunların, açık manalı âyetlerin (muhkemât) özü ve amacı olduğunu" anladığını ifade etmiş­tir. [10]

Şah Veliyyullah, "Arap dilinde tek başına veya kelimelerin başlarına gelen harflerin özellikleriyle kelimelerin mânaları arasında bir ilişkinin bulunduğu" tes-bitinden yola çıkarak sûrelerin başlarında bulunan harflerin de muhtevalarına delâlet ve onların özünü ihtiva ettiğini ileri sürmüştür. Buna göre "elif-lânwnîm"İn mânası, "Yaratılmışların çeşitli oluşlar ve ilişkilerle belirlenmiş hayatlarının ge­rekli kıldığı, ihtiyaç duyduğu irşadlar gayb âleminden gelerek onların hayatlarına girmekte ve yollarına ışık tutmaktadır" demektir.[11]

 

2. Bakara süresi Medine'de nazil olduğuna göre daha önce birçok sûrenin gelmiş olması gerekir. Bu sûrelerle önemli bir kısmı tamamlanmış bulunan metne "kitap" demek uygun görülmüştür.

"Şüphe yok" ifadesi, hem kitabın Allah'tan geldiği, anlatmak istediğini açık­ça anlatabildiği hem de onun bir kılavuz, rehber, ışık olmasıyla ilgilidir; her iki ko­nuda da şüpheye yer yoktur.

"Rehber" diye çevirdiğimiz hiidâ hidâyetle aynı kökten olup Allah'ın razı ol­duğu hayat tarzında, iman. ibadet ve ahlâk yolunda İlâhî rehberliği ifade etmekte­dir. Bu rehberlikten yararlanabilmek için kişide yukarıdaki âyetlerde nitelikleri açıklanan bilincin bulunması gerekir.[12]

Muttaki (takva sahibi) ve takva dilimizde de kullanılan Arapça asıllı keli­melerdendir. Müttakilcr kelimesinin lügat mânası, "sakınılması gereken şeylerden sakınanlar" demektir. Kur'an'da ve özellikle bu âyette geçen takvanın mânası onu takip eden âyetlerde açıklanmıştır. Buna göre takva sahibi kimselerde şu beş vasıf vardır: Gayba iman etmek, namazı doğru ve devamlı kılmak, Allah'ın verdiklerin­den bir kısmını O'nun rızâsı için harcamak, Kur'an'a olduğu gibi diğer peygam­berlere gönderilen kitaplara da inanmak ve âhiret konusunda kesin inanç sahibi ol­mak. Bu vasıflan kendinde gerçekleştirmiş olan mümin takva sahibidir, müttaki-dir. Böylece takva sahibi olan müminlerde hâsıl olan şuur, duygu ve davranışlarla ilgili başka açıklamalar da yapılmıştır. Konuyla ilgili birkaç hadisin anlamı şöyle­dir: "Kul, sakıncalı olana düşmemek için sakıncasız olandan da çekinmedikçe tak­va sahibi olamaz"[13] "Kul, vicdanı­nı rahatsız eden şeyi terketmedİkçe takva derecesini elde edemez. [14] Ebû Hüreyre'ye nispet edilen bir benzetme, "Yolda yürürken dikenler görürsen ya yolu değiştirirsin ya da dikene dokunmadan geçmenin bir yolunu arar ve bulur­sun; işte takva da budur; hayatı Allah Teâlâ'nın yasakladığı kötülüklere bulaşma­dan yaşamaya çalışmaktır" [15]

 

3. Gayba iman etmek, namaz kılmak ve Allah rızâsına uygun harcama yapmak; İslâm'ın fert ve topluluk olarak insana getirdiklerinin ve ondan istediklerinin güzel bir özetidir. Gayba iman, iman esaslarına; namaz kılmak, özel duygu ve dav­ranışlarla Allah'a ibadet etmeye; Allah rızâsına uygun harcamada bulunmak (in-fak) ise dayanışmaya, düzen ve adalete, yani muamelâtın ruhuna ve amacına işa­ret etmektedir.

İman akıl ve vicdanın doğrulaması (tasdik), dilin bunu itiraf edip söylemesi (ikrar) ve davranışların da bunlara uygun olmasıyla gerçekleşip tamamlanmakta­dır. Yalnızca tasdik bulunur, fakat söz ve davranış buna aykırı ve tutarsız olursa iman zayıf demektir. Böyle bir imanla gerçek manasıyla İslâm yaşanmış ve tem­sil edilmiş olmayacağı gibi, İslâm'ın insanlara vaad ettiği mutluluğa da erişilemez. Söz ve uygun davranış bulunur da kalbin tasdiki bulunmazsa ya şuursuz, rastgele bir dış uygunluk yada ikiyüzlülük (münafıklık), durumu gizleme (takıyye) söz ko­nusudur. Her ne kadar âhirette zerre kadar İmanın bile insana fayda vereceği ve so­nunda onu cehennemden çıkararak cennete sokacağı sahih hadislerde bildirilmişse de[16] dinin vaad ettiği dünya ve âhiret saadeti ancak "tasdik, ikrar ve tutarlı amel" unsurlarının birlikte var oluşu halinde gerçekleşir.

Gayb "gözle görülmeyen; akıl, duyular vb. beşerî bilgi vasıtalarıyla biline­meyen varlıklar, ilişkiler ve oluşlar"dır. Allah, vahiy, kader, yaratılış, ruh, kıyame­tin zamanı, kabirde olacaklar, yeniden dirilme, toplanma, sırat, terazi, cennet, ce­hennem,., hep gayb âlemine dahildir. Bunlar hakkında bilgi alınabilecek iki kay­nak vardır: Vahiy ve ilham. Akıl, ancak bu iki kaynaktan alınacak bilgiler üzerine tefekkür yoluyla açıklamalar getirebilir. Keşif, kalp gözünün açılması, Allah tara­fından haber verilmek (tahdîs) gibi çeşitleri veya isimleri bulunan ilham, ancak İs­lâm'a sağlam iman ve onun esaslarını samimiyetle (İhlâs) yaşama sonucu elde edilmiş bulunursa muteber olur. Yine de ilham objektif ve herkes için geçerli, üze­rine genel hüküm bina edilebilecek bir bilgi kaynağı değildir, kime gelmişse onu ilgilendirir, umumi ve kesin delillere (vahiy) aykırı olmamak şartıyla onu bağlar.

"Namaz kılarlar" (yüsallûne) yerine "namazı ikame ederler" (yukîmûne's-sa-lâte) ifadesinin kullanılmış olması, namaza önem verilmesi, onun devamlı ve şart­larına uyularak eda edilmesi gerektiğini anlatmak içindir. Namaz dinin direği, iba­detlerin özü ve özetidir, Allah'ın Resulü, mutluluğu namazda bulduğunu, onunla yaşama sevinci kazandığım ifade buyurmuştur.[17]

"Kendilerine verdiklerimizden harcayanlar" nitelemesi iki önemli konuya ışık tutmaktadır:

1. Allah Teâlâ'nın bütün verdikleri harcanmayacak, yeteri ve gereği kadarı harcanacak, geri kalanı yine iyi maksatlarla tasarruf edilecektir.

2. Har­cama Allah'ın rızâsına uygun olacaktır. Bu da kişinin kendisi, ailesi, yakınları ve diğer ihtiyaç sahipleri için yapacağı harcamaları, vakıf, tesis, hayrat vb. yatırımla­rı kapsamaktadır. Dünya nimetleri, yer altı ve yer üstü servetleri mülk olarak ya­ratıcısına aittir. İnsanlar meşru yollardan onlara sahip olduklarında bu sahiplik me­cazidir ve sınırlanmıştır; asıl sahibinin izin verdiği kadar ve O'nun gösterdiği yer­lere, belirlediği şekillerde sarfedilebilir. Bir zerresi yersiz, faydasız ve gereksiz sarfedildiğinde Allah'ın mülküne, O'nun halen yaşayan ve gelecekte yaratacağı kullarının haklarına tecavüz edilmiş olur. Bu tecavüzlerin yaptırımı dünyada sos­yal ve ekonomik krizlerdir, tabiatın tahrip edilmesi, çevrenin içinde yaşanamaz ha­le gelmesidir; âhirette ise mutlak âdil olan hâkimin vereceği cezalardır. [18]

 

4. Allah bir olduğuna, din de Allah'ın gönderdiği,kendisiyle kulları arasında bir bağ, kullan için bir irşad, bir hayat düzeni olduğuna göre gerçek bir peygam­berin aracılığı ile Allah'ı tanıyan ve O'na iman edenlerin diğer peygamberlere ve hak dinlere de iman etmesi kaçınılmazdır. Ancak böyle bir imanla tevhide ulaşılır: Allah birdir ve bütün insanlar bir tek, eşi ve ortağı olmayan Allah'ın kullandır, bü­tün peygamberler bir Allah'ın elçileridir, bütün hak dinler bir Allah'tan gelmiş ve aynı esaslan getirmiştir. Kültür ve medeniyet geliştikçe insanlar bu bakımdan de­ğiştikçe Allah Teâlâ yeni peygamberler ve dinler göndererek nihaî dini tamamla­mış, eskiyen kısımlan (önceki ümmetlerin ihtiyaçlannı karşılamaya yönelik ame­lî hükümleri, öğretileri) yenilemiştir. Hak dinin adı İslâm'dır, bütün semavî dinler ardarda gelerek İslâm binasını tamamlamıştır. Son peygamber Hz. Muham-med'den sonra yeni bir peygamber ve din gelmeyeceği bildirilmiştir. Son kitabın ışığı altında işletilecek olan insan aklı, yeni ihtiyaçları karşılamak için yeterli hale gelmiştir. Müslümanlar tarihe ve dünyaya bu iman, düşünce ve duyguyla bakıp böyle değerlendirirler. İnsanlan tek Allah'ın ve tek dinin sevgi, rahmet ve kardeş­lik bayrağı altında toplayabilecek başka bir iman ve düşünce de mevcut değildir.

Bütün hak dinlerde âhirete seksiz ve şüphesiz inanma esası vardır. Âhirete iman unsuru bulunmadan ne din olur ne de sağlıklı bir dünya düzeni kurulabilir. Dünya gelip geçicidir, âhiret ise ezelî ve ebedîdir. Dünyada kesintisiz mutluluk ve ölümsüzlük arayanlar hüsrana uğramış, asıl mutluluk ve sonsuzluğu da kaybetmiş­lerdir. Bütün dinlerin âhiret inancı üzerinde ısrar etmesinin hikmeti bu ziyanı ve hüsranı önlemektir. [19]

 

5. Allah Teâlâ'dan vahiy yoluyla geldiğinde ve takva sahipleri için doğru yo­lun kılavuzu olduğunda şüphe bulunmayan Kur'ân-ı Kerîm'i kendilerine rehber edinen müttakilerin (âyet ve hadislerde açıklanan iman, ibadet ve ahlâk yolunu benimseyenlerin, yaşayanların) doğru yolda olmaları mantık gereği ve tabiidir. "Rablerinden gelen doğru yol üzerinde olanlar ancak onlardır" cümlesi bu tabii ve mantıkî sonucu açıklamakta ve teyit etmektedir. Her yolun ulaştığı bir son, bir menzil, bir hedef vardır; burası yolu takip edenlerin ulaşmak istedikleri yerdir, yo­lu seçenler buraya ulaşmak için seçmişlerdir. Dünyada her bir yolun, oradan gide­ni nereye götüreceği bellidir, bilenlerden sorulur, öğrenilir ve yol takip edilerek is­tenilen yere ulaşılır. Fert ve topluluklar olarak davranışlarımızın, yapıp ettikleri­mizin ne sonuç vereceği, bizi nereye götüreceği, hem geçici hem de ebedî âlemde bize neleri kazandırıp neleri de kaybettireceği konusunu bilmek için yalnızca in­sanî bilgi kaynaklan yeterli değildir. Bu sebepledir ki, girilen yollar çok kere çık­maz olmuş, iyi sanılıp umulan sonuçlar elde edilememiş, elde edilenlerin iyi olma­dığı anlaşılmış, fertler ve gruplar mutsuz olmuş; sıkıntılar, krizler, olumsuzluklar birbirini kovalamıştır. İnsanın Allah, kâinat ve diğer insanlarla ilişkisinde tutaca­ğı doğru yol -dinin rehberliğinin dışlandığı durumların çoğunda- bulunamamıştır, bulunamayacaktır. Yalnız takva sahiplerinin bu yolda olduklarını bildiren âyet iş­te bu gerçeği dile getirmektedir. Yol doğru seçilmişse ve insanlar o yolda usulün­ce yürüyorlarsa hedefe ulaşılacaklardır, bu hususta şüpheye yer yoktur. Dünya ha­yatı bir yolculuk olarak düşünülürse yolcunun amacı mutluluktur; korktuklarından kurtulup umduklarına nail olmaktır. İşte kurtuluş budur, zafer ve felah buna denir. İslâm, her gün beş kere ezanda "haydin felaha!" diyerek insanları kurtuluşa, iki ci­han saadetine çağırmaktadır. Kur'ân-ı Kerîm'i rehber edinenlerin buna erişecekle­ri müjdesini ise birçok benzeri gibi konumuz olan âyet de en güçlü üslûpla açıkla­maktadır: "Kurtuluşa erenler ancak onlardır."

Bakara sûresinin bu ilk beş âyetinin hüküm ve mâna bakımından büyük öne­mi yanında, hadislerde manevî özellik ve şifa hususiyetlerinin bulunduğu da bil­dirilmiştir.[20]

 

Meali

 

6. İnkâr edenleri uyarsan da uyarmasan da onlar için birdir, asla iman etmezler. 7. Allah onların kalplerini ve kulaklarını mühürlemiştir, gözlerinde de kalın bir perde bulunmaktadır ve onlar için büyük bir azap vardır. [21]

 

Tefsiri

 

6. Küfür (küfr) kelimesinin lügat mânası "örtme"dir, kâfir de "örten" de­mektir. Ektiği tohumun üzerini toprakla örttüğünden dolayı çiftçi için de kâfir ke­limesi kullanılmıştır. Dİn dilinde küfür, "hak dinin getirdiği gerçekleri kabul etme­mek, onların üstünü örtmek, yok saymak"tır. Dilimizdeki "inkâr etmek" tabiri bu mânaya, diğer kelimelerden daha uygun düşmektedir. Ayrıca Türkçe'de küfür ke­limesi terim anlamı yanında "sövme, hakaret etme" mânasına da geldiği için ge­rek burada gerekse meal ve tefsirin diğer yerlerinde çoğunlukla "küfür" yerine "in­kâr", "kâfir" yerine de "İnkarcı" veya "inkâr eden" kelimeleri tercih edildi.

Fatiha sûresinde doğru yolda olanlar, doğru yoldan sapanlar ve Allah'ın ga­zabına uğrayanlardan söz edilmişti. Bakara sûresinin ilk âyetlerinde doğru yolda olanların (muttaki müminler) en önemli özellikleri dile getirildi. Bu âyetlerden İti­baren de doğru yoldan sapanların, Allah'ın gazabına uğrayanların ahlâk ve tutum­larıyla akıbetleri anlatılıyor.

Âyetin niteliklerini verdiği "inkâr edenler", hak din karşısındaki olumsuz dü­şüncelerini ve tutumlarını gizlemeyen, tercihlerim açıkça inançsızlık ve red yö­nünde kullanan, zaman geçtikçe inkarcılıkla şartlanan, başka düşüncelere ve inançlara (bu arada hak dine) kulaklarını, göz ve gönüllerini kapayan kimselerdir. Kulakları, dikkat ve idrakleri ilâhî irşada kapalı olan inkarcılara nasihat ve uyarı­nın fayda vermeyeceği, uyarıların ancak gerçeği arayan ve Allah kelâmını dinle­yenler üzerinde etkili olacağı açıktır. Hz. Peygamber inkarcılarla çok meşgul ol­muş, onların İman ehline katılmalarım istemiş, gayretlerinin fayda vermediğini gördükçe de üzülmüştür. Bu sebeple Allah Teâlâ zaman zaman peygamberine iman-küfür gerçeğini anlatarak onu teselli ve teskin edip âdeta şöyle demiştir: "Habîbim! Bütün gayretlerine rağmen onların inkârdan vazgeçip imana gelmeme­lerinin kusuru sende ve tebliğ ettiğin dinde değildir, kusur kendi irade ve tercihle­riyle inkârlarında ısrar eden, kulaklarını hak söze kapalı tutanlardadır. Sen ne ka­dar uğraşırsan uğraş böyle kâfirler iman etmeyeceklerdir." [22]

 

7. Kur'ân-ı Kerîm'de insanların doğru yoldan sapmaları (dalâlet) veya doğ­ru yolu bulmaları (hidayet), iyilik veya kötülük yapmaları, bunlardan birini tercih etmeleri (irade, meşîet); hakikate his, düşünce ve idrak kapılarını kapamaları (mühürleme, perdeleme) sonucunu doğuran fiiller birçok âyette Allah'a nispet edilmekte, Allah'ın onlara böyle yaptığı, yaptırdığı ifade edilmektedir. Allah Te­âlâ ilim, hikmet ve adalet sahibi olduğuna göre hem kullarına, onların irade ve et­kileri olmadan günah isletmesi, onları doğru yoldan saptırması, kalplerini mühür­lemesi hem de bunlardan dolayı kullarını ayıplaması, cezalandırması düşünülemez. Aynca pek çok âyet ve hadiste kulların iradelerinden, belli alanlarda hürri­yete sahip olduklarından ve serbest tercihleriyle yapıp ettiklerinin İyİ veya kötü so­nucunu elde edeceklerinden söz edilmektedir. Aklın hükmünü ve naklin (vahiy) rehberliğini birlikte değerlendiren Ehli sünnet âlimleri şöyle bir sonuç çıkarmış­lardır: Kader Allah'ın ezeldeki bilgisi ve hükmü, kaza ise yaratılmışlar âleminde kaderin icrasıdır, yerini bulması ve uygulanmasıdır. Kulların hür ve serbest bulun­dukları alanda ne yapacaklarını, neyi tercih edeceklerini ezelde bilen Allah Teâlâ, o alanda kader ve kazâsıiu bu hür tercihe uygun kılmıştır. Bu düzeni kuran güç ve irade, varlıklara mahiyet ve özelliklerini veren yaratıcıdır. Bu noktadan bakıldığın­da kulun serbest iradesiyle yaptığı fiiller de dahil olmak üzere her şey O'nun ilim ve iradesine uygun olarak oluşmakta ve gerçekleşmektedir. O istemeseydi kul ira­de ve tercih sahibi olamazdı; hayrı veya şerri, doğruyu veya yanlışı, küfrü veya İmanı tercih edemezdi; kulağını hak davetine açamaz veya tıkayamazdı. Bu an­lamda "hidayete erdiren, saptıran, mühürleyen, hayrı veya şerri işleten Allah'tır." Bu makro düzeyden mikro düzeye inilerek kulun hayatı, idrak ve şuuru içinde olup biten davranışlara bakıldığında, kula ait hürriyet, irade ve tercih ortaya çıkmakta, etkili olmaktadır. Davranışları değerlendirmeye, aidiyeti tespite böyle yaklaşıldı­ğında, doğru veya yanlış yola giren, hayır veya şer işleyen, mümin veya kâfir olan, idrakini sınırlayıp karartanın... kulun kendisi olduğu anlaşılmaktadır. Ayet ve ha­disler farklı üslûplarla bu iki bakış açısını da dile getirmekte, gerçeğin her iki yön­den de görünüşünü vermektedir. Nitekim Nisa sûresinin 155. âyetinde kâfirlerin kalplerinin kılıflanması veya mühürlenmesi, onların irade ve tercihlerini bu yönde kullanmış olmalarına bağlanmıştır. Yûsuf sûresinin 105. âyetinde de kâfirlerin yer ve göklerde mevcut olup Allah'ın varlık ve birliğini gösteren nice delili (âyet) gör­memek için yüzlerini çevirip geçtikleri ifade edilmiş, böylece "kalplerin kılıflan­ması ve mühürlenmesi"nin mânasına, sebebine ve bu oluşta kulun tesirine ışık tu­tulmuştur. Şu hadîs-İ şerif de konuya bir başka yönden açıklık getirmektedir: "Mü­min bir günah İşlediğinde onun kalbinde bir nokta oluşturur. Kul tövbe eder, gü­nahı terkeder ve pişmanlık duyarsa kalbinden o lekeyi siler; aksine günaha devam eder ve arttınrsa leke de artar, sonunda bütün kalbini kaplar ve kilitler. Allah'ın "Hayır! Doğrusu şudur ki, yapıp ettikleri kalplerini kaplayıp karartmışür"[23] buyruğundaki "karartma"dan maksat budur.[24]

Sonuç olarak insanlara ceza ve azap görmelerini gerektiren günahları işleten, onları buna mecbur barakan Allah değildir. Onlara irade, tercih, güç gibi imkânla­rı ve kabiliyetleri veren Allah'tır. Bunları O'nun rızâsı veya gazabı yönünde kullanan, sarfeden -ki, bu sarfa "kesb" denilmiştir- insandır. Dünyadan göçüp gider­ken insanın elinde ya cennetin anahtarı ya da cehennemin ateşi vardır. Bunları o kesbetmiştir. Dünya hayatı, sermayesi ömür olan bir ticarettir, bunlar da kulun el­de ettiği kazanç veya uğradığı zarardır. [25]

 

Meali

 

8. İnsanlardan bazıları da vardır kî inanmadıkları halde "Allah'a ve âhi-ret gününe inandık" derler,

9. Akıllarınca Allah'ı ve iman edenleri aldatma­ya kalkışıyorlar; halbuki onlar farkında obuadan yalnızca kendilerini aldat­mış oluyorlar.

10. Kalplerinde bir bozukluk vardır, Allah da onlardaki bo­zukluğu arttırmıştır. Yalan söylemeleri yüzünden kendilerine acı veren bîr azap da vardır.

11. Onlara "Yeryüzünde düzeni bozmayınız" denildiğinde, "Hayır, biz yalnızca düzelticileriz" derler.

12. Biline ki, gerçekten bozanlar onların ta kendileridir, ama farkında olmuyorlar,

13. Onlara "Diğer insanlar gibi siz de iman ediniz" denildiğinde, "Akılsızların inandıkları gibi biz de ina­nalım mı?" derler. Biline ki, asıl akılsızlar onlardır, fakat bilmezler.

14. İman edenlerle karşılaşınca 'inandık" derler, şeytanlanyla baş başa kaldıklarında ise "Biz sizinleyiz, bjz yalnızca alay etmekteyiz" derler.

15. Asıl onlarla alay eden ve azıp saparak dolaşmalarına izin veren Allah'tır.

16. Doğruya karşılık sapıklığı satın alanlar işte onlardır. Bu sebeple ticaretleri kâr etmemiş ve doğ­ru yolu da bulamamışlardır. [26]

 

Tefsiri

 

8. Hak dine inananlarla bunu açıkça inkâr edenlerden sonra üçüncü bir İnanç ve davranış grubu olarak münafıklara geçilmiştir. Münafık "gönülden inanmadı­ğı halde Allah'ı, Peygamber'i ve onun bildirdiği diğer iman ilkelerini benimsedi­ğini söyleyen, müslümanmış gibi görünen kimse" demektir. Bu grubun en belirgin özelliği ikiyüzlü oluşlarıdır; inanmadıkları halde inanır görünmeleri ve akıllarınca müminleri kandırmalarıdır. Açık inkarcılardan ve bilinen İslâm düşmanlarından, gizli olanlar daha tehlikeli oldukları ve bunların doğru yolu bulma ihtimalleri da­ha zayıf bulunduğu için kâfirlerin en aşağı tabakada olanları bunlardır. Münafık­ların ebedî âlemdeki cezalan da diğer inkarcılardan daha ağır olacaktır. [27]

Her ümmet, cemaat ve topluluk içinde, inancı farklı olduğu halde bunu açığa vurmayan, inanmış görünerek durumu İdare eden ve amacına ulaşmayı hedefleyen insanlar vardır. Nifak denilen bu davranış biçiminin sebebi ya kişinin ve grubun zayıf olması veya bir taktik ve yöntem olarak bunu tercih etmesidir. Hz. Peygam­ber ve müslümanlar Mekke döneminde müşriklerle mücadele etmişlerdi. Medi­ne'ye göç edince müşriklere iki sınıf inkarcı daha katıldı: Yahudiler ve münafık­lar. Müslümanlar Medine'ye gelmeden Önce oradaki ahaliye üstünlük sağlamış bulunan ve onları sömüren yahudiler, Hz. Peygamber ve ashabının oraya intikalin­den sonra üstünlüklerini kaybedip giderek tâbi bir azınlık haline gelmişlerdir. Bu statüyü kendileri veya menfaatleri için uygun bulmayan bir kısım yahudiler, sözle müslüman olduklarını ifade etmiş, İslâm cemaatinin içine girmiş, cemaate zarar vermek ve onu içeriden çökertmek için ellerinden geleni de geri koymamışlardır. Resûlullah'ın Medine'ye geldiği sıralarda buranın yöneticiliğine hazırlanan Ab­dullah b. Übey de bu beklentisi gerçekleşmeyince Hz. Peygamber'e ve müslüman-lara kin beslemiş fakat inkarcı olarak kalması halinde onlara fazla zarar vereme­yeceğini anlayıp Bedir Savaşı'nı takiben müslüman olduğunu açıklamıştır. Ölün­ceye kadar (h. 9. yıl) nifak hareketinin başını çeken Abdullah b. Übey müslüman­lar aleyhine türlü entrikalar çevirmiştir. [28] Allah Teâlâ Hz. Peygamber'e münafıkları bildirdiği halde, bunlar görünürde müslüman ol­dukları, çevre onları müslüman bildiği için Hz. Peygamber, "Muhammed arkadaş­larını da öldürüyor" [29] şeklinde bir propagandanın yayılma­sını önlemek için müjıafıkları teşhir etmemiş ve -belli suçlan sabit olmadıkça- cezalandırmamıştır.

İman yönünden münafıklık yanında bir de ahlâk bakımından münafıklık var­dır ve Hz. Peygamber müminlerin bundan da sakınmalarını istemiştir. "Münafığın üç belirtisi vardır: Haber ve bilgi verdiğinde yalan söyler, söz verdiğinde yerine getirmez ve kendisine bir şey emanet edildiğinde hıyanet eder" [30] mealindeki hadis bu konuda yapılmış önemli bir uyarıdır. [31]

 

9. İnkârlarını gizleyen, müminlerin yanında inanmış gözüken münafıklar bu davranışlarıyla hem müminleri hem de Allah'ı aldattıklarını zannederler; halbuki asıl aldananlar kendileridir. Çünkü Allah onların durumunu bilmekte, fakat imti­han için fırsat vermektedir. Müminlerin birçoğu onları teşhis etmekle birlikte, gö­ründükleri gibi kabul edip ona göre davranmaktadırlar. İkiyüzlüler bütün bunlar­dan habersiz oldukları, kendilerini gülünç duruma düşürdükleri, irşad ve davetin kendilerine yönelmesinden de mahrum kaldıkları için asıl aldananlar kendileri ol­maktadır. [32]

 

10. Kalbi bozuk olan münafıklar, Allah Teâlâ'nm Hz. Peygamber'e ve mü­minlere çeşitli lutuflarını gördükçe, İslâm'ın adım adım tamamlanarak yerleştiği­ni müşahede ettikçe haset ve kinleri artmakta, bu da bozuk kalplerini daha bozuk hale getirmektedir. Ruh ve beden sağlığı bakımından kalp çok önemli bir organ­dır; o sağlıklı olunca bütün vücut sağlıklı olur. Kur'an dilinde kalp daha ziyade vicdan, iman ve ahlâkın merkezî mânasında kullanılmaktadır. Münafıklık, ikiyüz­lülük bir ahlâksızlıktır; vicdanda, ahlâk merkezinde mevcut bir bozukluğun acı meyvesidir, nifak devam ettikçe bozukluk da nicelik ve nitelik yönünden artarak devam eder. [33]

 

11. Her insan kendi aklını beğenir ve tuttuğu yolun doğru olduğunu iddia eder. Sıra iddianın deliline gelince müminle kâfirin farkı ortaya çıkar. Müminin delili, aklının yanında, hatta önünde bulunan ve doğru bilginin kaynağı olan va­hiydir, Kur'ân-ı Kerîm ve hadislerde yer alan bilgiler ve açıklamalardır. Hz. Pey­gamber'e İnanmayanlar ise yalnızca beşerî bilgi kaynaklarıyla yetinmek durumun­dadırlar. Beşerî bilgi kaynaklan birçok konuda, tek başına doğruyu bulmaya, bil­meye yeterli olmadığından bununla yetinenler hataya düşerler, yanlış yollara sa­parlar; ancak gerçeği bilmedikleri için kendi bildikleri ve yaptıklarının doğru ol­duğunu savunmakta ısrar ederler. Hak dine inanmayanlar, akıl üstü konularda ya­nıldıklarını ancak çıkmaza saplandıkları, sistemleri tıkandığı, bunalımlar baş gös­terdiği zaman kısmen anlarlar, çoğu defa yine anlamaz, yanlış yorumlara girişir­ler, gerçeğin bilgisi âhirete kalır ki bunun da artık dünyada onlara faydası olmaz. [34]

 

13. İman ve inkâr yalnızca akıl ve bilgi işi olsaydı bütün akıl ve bilgi sahip­leri inanır veya inanmazlardı. Halbuki tarih boyunca ileri düzeyde akü ve ilim sahibi kişiler arasında hem iman edenler hem de inkâr edenler bulunmuştur. Bu se­beple iman edenler akıllanyla övünmezler; hidayeti, imana kavuşmayı, kendi ira­de ve tercihleri yanında Allah'ın hidayet ve yardımına da bağlarlar, O'na şükre­derler. İnkarcılar ise yalnız ahllarma güvenir, akıl üstü varlıklara inanmaktan kur­tulduklarını düşünür, iman ehlini akılsızlıkla, saflıkla, ekonomik ve kültürel yön­lerden geri kalmışlıkla vasıflandırırlar, imanı bu etkenlere bağlarlar. 13. ve yuka-rısındaki âyetler işte bu tavır ve psikolojiyi açığa çıkarmakta; asıl akılsızların, ak­lını doğru kullanmayanlar, tercihlerini iman ve İslâm yönünde yapmayanlar ol­duklarını ilân etmektedir. [35]

 

14-16. "Alay etmek, aldatmak, tuzaklara karşılık vermek" gibi fiillerin Al­lah'a nispet edilmesi, bunları yapanları, fiillerine uygun bir şekilde cezalandırma­sı, kazdıkları kuyuya kendilerini düşürmesi sebebiyledir; nispet bu mânaya yöne­liktir. Münafıklar durumlarını gizlediklerini ve müminleri aldattıklarını zannede­rek işlerini yürütürken ve bunda başarılı olduklarını düşünerek kendi aralarında müminleri alay konusu edinirken, Allah her şeyi bildiği ve Hz. Peygamber'e du­rumu bildirdiği için -yaptıkları, gizli kameradan ekrana aktarılan kimseler gibi-kendilerini alay konusu haline getirmektedirler. İkiyüzlülüğün dünyadaki cezası bununla da kalmamakta; kendilerini akıllı, iman edenleri de akılsız ve ahmak sa­nanlar, kendilerine emanet edilen hayat, akıl ve irade sermayesiyle hidayet yerine sapkınlığı aldıkları için hayat ticaretini de iflasla kapatmaktadırlar. İnsanoğlunun hayat çizgisini belirleyen âmiller yalnızca onun kendi akıl ve iradesi, kendi çaba­sıyla elde ettiği bilgiler değildir; bunların ve daha başka âmillerin yanında eğitim çevresinin, rahman veya şeytandan gelen yönlendirici etkilerin önemli tesirleri vardır. Şeytanın cin türünden yardımcıları olduğu gibi insanlar arasından edindiği iş birlikçileri de vardır. 14. âyet "şeytanlarıyla baş başa kaldıklarında..." diyerek bu saptırıcı etkiye işaret etmekte ve insanları, kimlerle beraber olduklarına, kimle­rin tesiri altında kaldıklarına dikkat etmeleri konusunda uyarmaktadır. [36]

 

Meali

 

17. Onların misali, bir ateş yakan insan gibidir. Ateş tam etrafını aydın­lattığında Allah ışıklarını yok eder de onları karanlık içinde, hiçbir şeyi gör­mez bir halde bırakıverir,

18. Artık onlar sağırlardır, dilsizlerdir ve körler­dir; bu yüzden geri de dönemezler.

19. Yahut onlar, karanlıklar içinde gök­ten boşanan gök gürültülü, şimşekli bir yağmura tutulmuş kimseler gibidir­ler. Yıldırımlar yüzünden ölümden korkarak parmaklarıyla kulaklarını tı­karlar. Halbuki Allah inkarcıları çepeçevre kuşatmıştır,

20. Şimşek gözlerini kör edercesine çakar, onlara ışık verdikçe yürürler, ışığı karartınca da kala­kalırlar. Allah dileseydi onların işitme ve görmelerini büsbütün giderirdi. Şüphesiz Allah her şeye kadirdir. [37]

 

Tefsiri

 

17-20. Benzetmeler yaparak, misaller vererek, ilgili hikâyeler ve geçmiş va­kalardan istifade ederek anlatma usulü çok eski zamanlardan beri bütün milletler­de olduğu gibi İslâm'ın ilk muhatabı olan Araplar'da da kullanılmıştır. Kur'ân-ı Kerîm de bu usul ve üslûba sık sık başvurmuş, eğitim öğretimde sesli ve görüntü­lü yayınlardan istifade edercesine bunlardan yararlanmıştır. Münafıkların durumu­nu misallerle tasvir eden bu âyetleri tefsir edenler çeşitli yorumlar yapmışlar; ışı­ğı İslâm'ın nuru, karanlığı imansızlık, yağmuru rahmet, ganimet vb., gök gürültü­sünü ve şimşeği inkarcıları tehdit eden âyetler olarak açıklamışlardır. Biz bu iki âyetteki ışığı ve aydınlığı "güdüler, duyu organları, akıl" gibi beşerî bilgi kaynak­lan ve araçları; karanlık, yağmur, gök gürültüsü, yıldırım, şimşek ve bunlar ara­sında ilerlemeye, yol almaya çalışan inşam da "bütün iniş ve çıkışlarıyla, maddî ve manevî meseleleriyle insanın dünya hayatı" olarak anlıyoruz. İnsanoğlu dünya­da problemleriyle başa çıkmaya çalışırken ya sadece beşerî güç ve imkânlarıyla yetinir veya bunlara ilâhî yardım ve irşadı da ekler, Kur'an'in ve Sünnet'in reh­berliğinden faydalanır. İnkarcılar dini hayatlarının dışına attıkları için akıl, duyu­lar ve tecrübelerle -daha çok ve kısmen- maddî problemlerini çözüyorlar, bu alan­da hayatlarını düzene koyabiliyorlar. Beşerî bilgilerin yeterli olmadığı ilişkiler, varlıklar, olaylar ve oluşlar alanına gelince karanlıklar içinde kalıyor, meçhuller arasında bocalıyorlar. Bu alana karşı idrak kanallarını kapatmak, görmezlikten gelmek, düşünmemeye çalışmak, yok saymak fayda vermiyor. Şuur altının derin­liklerinde fırtınalar kopuyor, şuurda huzursuzluklar su yüzüne çıkar gibi oluyor, bunları bastırmak, madde ötesini ve beşerî gücün çözümden âciz kaldığı problem­leri unutmak için başvurulan tedbirler (zevku safa âlemleri, iş, sanat, spor vb. alan­lardaki faaliyetler, İçki, uyuşturucu...) fayda vermiyor, faydası şimşek hızıyla gelip geçiyor. Bunlar insanı bir müddet oyalasa bile kaçınılmaz sonla karşı karşıya gelindiğinde gerçek anlaşılıyor, fakat artık çok geç oluyor, iş işten geçmiş bulunu­yor. Allah Teâlâ'nın kullarına verdiği beşerî bilgi araçları, hem geçerli ve yeterli oldukları alanlarda kullanılmaları hem de insanın içindeki ve dışındaki işaretleri (âyetler) okuyarak rabbini bulması, O'nun irşadına kulak vermesi içindir. Bunları yerli yerinde ve amacına uygun olarak kullanmayan insan, bunlardan mahrum bu­lunan yaratıkların seviyesine inmiş olur. Ancak her nimetin bir hesabı olacağı için, o yaratıklardan farklı olarak insan sorumlu bulunuyor, emanetten hesaba çekiliyor. Münafıklar da bir yandan akıllan, diğer yandan zahiren uyum gösterdikleri müs-lümanların dinden gelen bilgileri sayesinde dünya hayatlarını kısmen düzgün gö-türebiliyorlar. Fakat sıra iç dünyalarına, madde ve ölüm ötesi âleme ve ilişkilere gelince karanlıklar ve ıstıraplar içinde kalıyor, bocalıyor ve çıkmaza saplanıyorlar. Kesintisiz ilâhî irşad ve ışıkla desteklenmediğinde bir yakındık ateşin, bir kibritin, bir şimşeğin ışığı kadar kısa ve yetersiz olan akıl ve beşerî bilgiler onları bu çık­mazdan kurtaramıyor. [38]

 

Meali

 

21. Ey insanlar! Sizi ve sizden öncekileri yaratan rabbinize kulluk edin ki, sakınabilesiniz. 22. Rabbiniz ki, sizin için yeri döşek, göğü bina kılmıştır; gökten su indirmiş, bununla sizin için nzık olarak çeşitli ürünler çıkarmıştır; artık siz de bile bile O'na eş ve ortaklar koşmayın. [39]

 

Tefsiri

 

21. Bundan önceki âyetlerde iman bakımından İnsanlar "mümin, kâfir, mü­nafık" olarak çeşitlendirilmiş, her bir grubun özellikleri açıklanmıştı. Bu âyette inanç durumları ne olursa olsun bütün insanlara hitap edilerek hepsi birden Allah'a kul olmaya davet edilmekte ve bu çağrı İslâm'ın şu özelliklerini ortaya koymakta­dır:

a) Bu ilâhî çağrı (İslâm) din, dil, ırk, bölge, sınıf... farkı gözetmeksizin bütün İnsanlığa yöneltilmiştir,

b) Bu çağrıya muhatap olmak ve Allah kulluğuna kabul edilmek İçin bir ön şart yoktur. Daha önce neler yapmış, ne kadar büyük suç ve günah işlemiş olursa olsun bir kimse gönülden benimseyerek "Allah'tan başka ilâh yoktur ve Muhammed O'nun elçisidir" dediği anda müslüman olmuş, Allah'a kulluğa ilk adımı atmış, geçmiş günahlarını silmiş olur.

c) Kulluk edilecek varlığın yaratılmamış (varlığı zorunlu, kendinden, ebedî ve ezelî), yaratıcı ve eşyaya özel­liklerini verici olması gerekir. Bu vasıfları taşıyan tek varlık kâinatın yaratıcısı ve rabbi olan Allah Teâlâ'dır. Bu sebeple O'ndan başkasına kulluk edilemez,

d) Yu­karıda verilen meale göre "Allah'a kul olma" emri ile takva (sakınma) arasında bir sebep-somıç ilişkisi kurulmuştur. Allah'a kulluk etmenin (İslâm'a özgü iman, ibadet ahlâk ve diğer amellerin) hâsıl edeceği sonuç takvadır. Sakınma kavramı, sakınılacak alan ve varlık İle sakınma İradesini gerektirir; bu da İslâm'ın tasarla­dığı insanın resmini çizer: Müslüman insan her istediğini yapmayan, önce durup düşünen, belli değer ölçüleri ve sınırlara göre ölçüp biçen, bu ölçülere uygun düş­mediği takdirde nefsinin isteklerim ve arzularını frenleyen; akıllı, imanlı, iradeli varlıktır. Allah'a kulluk olmadan sakınma (takva) gerçekleşemez, sakınma olma­dan da kâmil insan olunamaz.

Âyeti, "Sizi ve sizden öncekileri sakınsınlar diye yaratan Allah'a kulluk edin" şeklinde çevirmek de mümkündür. Buna göre de takva ile kulluk birbirini ta­mamlayan, biri bulunmadan diğeri bulunmayan, her ikisi bir bütün olarak yaratılı­şın amacını teşkil eden iki kavram olarak ortaya çıkmış olur; yani insanlar Allah'a kulluk edince yaratılış amaçlarım teşkil eden takvayı gerçekleştirmiş, bunu ger-çekleştirince de kulluğu yerine getirmiş olurlar.[40]

 

22. Allah Teâlâ kullarını yaratıp kendi hallerine bırakmamış; onların yaratı­lış amaçlarına doğru ilerleyebilmeleri için maddî ve manevî ihtiyaçlarını karşıla­mış; yani bunları karşılayacak bir kâinat düzeni kurmuş, "kayyûm" isminin tecel­lisi olarak da bir an bile ihmal etmeksizin bu düzeni korumuş, yürütmüş ve gözet­miştir. Yeryüzünü insanların burada oturmalarına, istirahat etmelerine, huzur bul­malarına ve üretim yapmalarına uygun kılmıştır.

Yerkürenin her noktasından yukarıya doğru bakıldığında görülen ve görüle­meyen bütün uzaklıkların ve yaratılmış varlıkların bir kısmı "sema"dır. Bu da uzay dahil olmak üzere maddî (şehâdet, mülk) ve kısmen manevî (gayb ve melekût) âlemleri demektir. Uzaydan ve manevî semalardan sonra her biri diğerinden bü­yük olup onu kuşatmak üzere kürsî, arş ve melekût âleminin diğer katmanları gel­mektedir. [41]  Uzayda sağlam, ince, dengeli ve hikmetli bir dü­zen ve yapı oluşturulmuştur. Bu yapı hem dengeyi hem de dünyadakilerin gök ci­simlerinden, gökte olup bitenlerden zarar görmemelerini sağlamaktadır. İnsanlara verilen bilgi edinme ve bilgiden yeni bilgilere ulaşma kabiliyeti doğru kullanıldı­ğı takdirde yaratıcı Allah'ın varlık ve birliğine kolayca ulaşmak mümkündür. Kuv­ve halinde (potansiyel olarak) insanda mevcut olan bu bilgiye rağmen onun, Allah'a ortak koşması, O'nu bırakıp başka varlıklara tapınması veya itaat etmesi ve­ya her şeyin kendiliğinden ve bir tesadüf sonucu oluştuğuna inanması "bile bile şirk koşmak ve inkâr etmek" sayılmaktadır. Çünkü bu inanç ve anlayış (inkâr ve şirk) insanın fıtrat ve tabiatına (potansiyel bilgisine) ters düşmektedir. [42]

 

Meali

 

23. Kulumuza indirdiğimiz kitaptan dolayı bir şüphe içinde iseniz onun benzeri bir sûre de siz getirin, Allah'tan başka taptıklarınızı da yardıma ça­ğırın; eğer iddianızda samimi iseniz!

24. Bunu yapamazsanız -ki asla yapa­mayacaksınız- yakıtı insanlar ve taş olan ateşten sakınm; o inkarcılar için ha­zırlanmıştır. [43]

 

Tefsiri

 

23. Önceki âyetlerde insanlar tevhide (bir tek Allah'a kul olmaya) çağırılmış­lar, buna tefekkür yoluyla varabilmeleri için teşvik edilmişler, ayrıca deliller geti­rilerek onlara ışık tutulmuştu. İnsan kendi düşünce ve İradesiyle inanmaya karar verince Allah, yaratılış, yaratılmışlar, gayb âlemi, dünya hayatının sonu; Allah, İn­sanlar ve eşya ile ilişkilerde takip edilecek yol ve usul gibi konularda bilgilenme­ye ihtiyaç duymaktadır. İnsanın kendi bilgilenme kapasitesi bu meçhulleri aydın­latmaya yeterli olmayınca, beşer üstü bir biigi kaynağına başvurma ihtiyacı ortaya çıkmaktadır. Bu kaynak vahiydir; özel bir dil veya iletişim aracı ile Allah'ın kul­larına bilgi vermesidir. Bu bilginin peygamber dışındaki insanlar için elde edile­ceği kaynak Kur'an'dır ve vahye dayanan sünnettir. Bu sebepledir ki kitaba iman inanç esaslarından biri olmuş, kitabın şüpheden uzak bulunduğunu ispat için âyet­ler gönderilmiş, deliller getirilmiştir. Sürenin başında "Onda şüphe yoktur" ifade­siyle gerçek ortaya konmuş, burada ve daha başka yerlerde ileri sürülen delillerle de ispat edilmiştir. Kur'ân-ı Kerîm'in kaynak ve muhteva yönlerinden "şüphesiz-lik, gerçeklik ve tutarlılık" şeklindeki nitelik ve Özelliklerinin ispatı, aynı zaman­da onu alıp tebliğ eden Hz. Peygamber'in ve içinde geçen gayb bilgilerinin ger­çekliğinin ispatı dernektir. Böylece İslâm'a özgü iman esasları ve bunların ispat delilleri verilmiş olmaktadır.

Kur'ân-ı Kerîm'in daha önce Mekke'de inen sûrelerinde de İnkarcılara mey­dan okunmuş; bu kitabın Allah'tan geldiğinde şüphesi olanların, onu Hz. Peygam­ber'in uydurduğu iddialarında samimi iseler benzerini yapıp getirmeleri istenmiş­tir. Bu cümleden olarak Kur'an'a benzer bir kitap [44]  onun sûreleri­ne benzer on sûre[45] sûrelerine benzer bir sûre[46] onda bu­lunanlara benzer bir söz[47] yapıp getirerek iddialarını ispat etmeleri is­tenmiştir. İnkarcı Araplar bütün arzularına ve teşebbüslerine rağmen bunu yapa­mamışlar, bir âyete benzer söz dahi söyleyememişler; böylece âciz oldukları, ya­pamayacakları ortaya çıkmış, "asla yapamayacaksınız" sözü gerçekleşmiştir.

Kur'ân-ı Kerîm'in bir sûresinin, hatta bir âyetinin bile benzerinin yapılama­ması özelliğine i'câz denir. Kelimenin sözlük mânası "âciz, çaresiz bırakmak"tır. Mu'ciz "çaresiz bırakan", mucize ise "sıradan insanların yapamadığı, ancak pey­gamberlere Allah'ın lütfettiği, olağan üstü fiiller, etkiler ve haller" demektir. Kur'an mu'cizdir; çünkü meydan okuduğu halde kimse benzerini yapamamıştır. Kur'an mucizedir; çünkü bu eşsiz kitap, son Peygamber'in risâletinin hak ve ger­çek olduğunu ispat eden en kalıcı delil olmuştur. Bu aziz kitabın mu'ciz ve muci­ze oluşu hangi özelliklerinden gelmektedir? Hangi bakımlardan o bir mucizedir? Bu sorunun cevabım vermek üzere i'câzü'l-Kur'ân konulu irili ufaklı çok sayıda kitap yazılmıştır. Burada bir fikir vermek üzere Kur'an'ıu i'câzını ortaya koyan üç özelliğinden söz etmek mümkündür:

1. Söz Sanatı. Seçilen kelimeler ve dizilişi, grameri, uygulanan edebî sanat­lar, kelimelere -dilin imkânları sonuna kadar kullanılarak- yüklenen mânalar.

2. Üslûp ve Şekil Özelliği. Kur'ân-ı Kerîm'den önce Araplar'da, sözlü ede­biyatın İki şekli vardı: Şiir ve nesir. Nesir de hitabet ile kâhinlerin kafiyeli sözle­rinden ibaretti. Kur'ân-ı Kerîm şiir olmadığı gibi Araplar'm bildiği nesirden de farklıdır. O, öğüt ve talimattan ibaret bulunan iki amacım gerçekleştirmek üzere şeklin ve üslûbun en uygununu seçmiş, yerine göre uygun geçişler yaparak; misal­ler, kıssalar ve tarihî olaylardan yararlanarak vermek istediğini en güzel ve etkili bir şekilde vermiştir,

3. Muhteva Özelliği. Kur'ân-ı Kerîm'in muhtevası iman (inanmak), inanıla­cak esaslar, ibadet ve çeşitleri, hükümler ve talimat, ahlâk bilgisi ve eğitimi, yara­tılış ve oluş, gayb âlemi ve buradaki varlıklar, kısmen peygamberler ve kavimler tarihi, insan ve kâinatın yapısı, gelecekle ilgili bazı haber ve bilgilerden oluşmak­tadır. Hz. Peygamber'in çevresi ve yetişme şartları bellidir. O'nun ve çevresinde­kilerin bu bilgilere sahip olmadıkları, bu bilgilerin bir kısmına o çağda yaşayan başkalarının da sahip bulunmadıkları bilinmektedir. Peygamberliğinden önce okuma yazma bilmeyen (ümmî) bir zatın ağzından çıkan, hepsinin de doğru olduğu ya o anda yahut zamanı gelince anlaşılan ve bundan sonra da anlaşılacak olan, yakın çevredeki dinlerin ve bu dinlere ait kitapların yanlışlarını düzelten, tahrifleri açık­lığa kavuşturan bu muhteva (Kur'ân-ı Kerîm'in içeriği) olağan üstüdür, mucize­dir, ancak doğru bilginin kaynağı olan Allah'tan gelmiş olabilir, başka bir ihtimal yoktur veya mâkul değildir. [48]

 

24. Âyette zikredilen "ateş" cehennem ateşidir. Bu ateşin yakıtının taşlar ve insanlar oluşu düşündürücüdür. İnsanlar bu âyetin gelmesinden yüzyıllar sonra kö­mürü bulup yaktıklarında, taş gibi nesnelerin de yandığım anlamışlardır. Cehenne­min yakıtı olanlar ise kim bilir nasıl taşlardır? Bazı müfessİrler bu taştan maksa­dın tapınılan taş heykeller, tanrı timsalleri olduğunu düşünmüşlerdir. "Şüphe yok ki siz ve Allah'tan başka taptığınız tanrılar cehennem yakıtısınız" mealindeki âyet de bu anlayışı destekler gibidir. Ancak heykel ve putun ham mad­desi bile olsa eşyanın cezalandırılması âdil ve mâkul görülmediğinden ceza olarak yakılanları "şuurlu ve iradeli yaratıklar" olarak anlamak, taş yakıtı ise "gayb âle­mine ait, mahiyeti dünyalılar tarafından bilinemeyen bir nesne" olarak yorumla­mak daha uygundur. Hadislere göre cehennem ateşi, yakıcılık bakımından dünya ateşinden yetmiş misli daha şiddetlidir.[49] Bugün lazerle elmas kesiliyor. Mahiyet ve şiddetini bilmediğimiz ateşlerle taşların da ayrışıp yanması mümkündür. İnsan vücudu gibi narin bir cis­min böyle bir ateşte ölmeden ve tükenmeden azap görmesinin tasavvuru bile deh­şet vericidir. Kur'ân-ı Kerîm insanları işte bu ateşten korumak için gönderilmiştir ve onları rahmete, cennete, ebedî saadete çağırmaktadır. [50]

 

Meali

 

25. İman eden ve iyi işler yapanlara, kendileri için zemininden ırmaklar akan cennetler bulunduğu müjdesini ver. Onlara cennetteki meyvelerden bi­ri rızik olarak her sunulduğunda, "Bu daha önce de bize rızık olarak verilen­dir" derler. O kendilerine benzer şekilde verilmiştir. Ayrıca orada kendileri için tertemiz eşler de vardır ve orada onlar sonsuza kadar kalıcıdırlar. [51]

 

Tefsiri

 

25. "İyi işler" diye çevirdiğimiz amel-i sâlih, mümin için dünyada ve âhiret-te yararlı bütün işleri, tutum ve davranışları kapsayan geniş bir içeriğe sahiptir. Al­lah'ı tanıyan, bildirdiği kadar bilen kullar, başkaca bir teşvike İhtiyaç kalmaksızın O'na kulluk eder, huzur ve mutluluğu kullukta (ibadet) bulurlar. Bu irfan ve şuur zayıf veya yetersiz olduğu müddetçe de teşvike ihtiyaç vardır. Teşvik, itaat etme­yene verilecek cezayı bildirmek suretiyle yapılabileceği gibi itaat edenlere verile­cek ödülü açıklayarak da yapılabilir. Daha önceki âyetlerde kullar ibadete davet edilmiş, inkarcıların karşılaşacakları korkunç akıbet bildirilmiş; burada ise itaat ve ibadet edenlerin atacakları ödül açıklanmıştır. Kur'an'da ve hadislerde açıklanan teşvik ödülleri cennet ve nimetleri, ilâhî cemalin görülmesi ve "rıdvân"dır, yani Allah'ın kullarına hitap ederek kendilerinden razı olduğunu, imtihanın sona erdi­ğini ve başardıklarını bildirmesidir. Bu âyette sözü edilen ödül ise cennettir, ora­daki çeşitli nimetlerdir, eşlerdir ve orada kalmanın sonsuza kadar süreceği müjdesidir.

Gerek cennet gerekse içinde bulunan şeyler öz ve yapı itibariyle dünyada bi­linen nesnelerden farklıdır. Ancak insanların görmediği, bilmediği, tatmadığı, ha­yal bile edemediği şeyleri onlara anlatmanın tek yolu, bildikleri nesnelerin isimle­rini kullanmaktır. Allah Teâlâ da cenneti ve nimetlerini bildiğimiz isim ve kelime­lerle, kavram ve tasavvurlarla İfade etmiştir. Arada bir benzerlik vardır, ancak as­la biri diğerinin aynı ve misli değildir. İbn Abbas "Cennette olan şeylerin dünya­da yalnızca isimleri vardır" [52] diyerek bu gerçe­ği anlatmıştır. Cennetin ve nimetlerinin dünyada bildiklerimizden, hatta hayal et­tiklerimizden farklı, bütün bunların ötesinde olduğunu açıklayan başka âyet ve ha­disler de vardır. Hz. Peygamber bir sohbetinde cenneti anlatırken, "Orada hiçbir gözün görmediği, hiçbir kulağın işitmediği ve hiçbir kimsenin hayalinden geçme­yen şeyler vardır" buyurmuş, ardından da "Korku ve ümit İçinde rabbine ibadet ve dua etmek üzere vücutları yatak görmez, kendilerine verdiğimiz nzıktan da Allah için harcarlar. Yaptıklarına karşılık olarak onlar İçİn saklanan mutlulukları hiç kimse bilemez"  [53] mealindeki âyetleri okumuştur.[54]

Kur'an'da cennetliklere her istediklerinin verileceği vaad edildiği için insan­lar dünyadaki düşüncelerinin, arzu ve ihtiyaçlarının sonucu ve gereği olarak Hz. Peygamber'e "Orada şu kadar kadın var mı, at var mı?... Bize şunlar, şunlar veri­lecek mi?" diye sormuşlar, O da Kur'an'daki vaade dayanarak bu sorulan, "Her istediğiniz verilecek" diyerek cevaplamıştır [55] Bazı kimseler buradan yola çıkarak "Cennette bir erkeğe şu kadar kadın verileceğine göre erkek cinsel açıdan bunlara nasıl yetecek, dünyada­ki kadınları ne olacak?" gibi sorular sormuşlar ve bunlara yine dünya şartlan ve düzeni çerçevesinde cevaplar oluşturmuşlardır. Bizce doğru olanı, açıklanmakta olan âyet ve benzerlerini genel bir kural olarak kabul etmek ve âhirette olup bite­cek, verilecek, yaşanacak şeyleri dünyadakilere kıyas etmemek, olumlu ve olum­suz yanlarıyla dünyayı âhirete taşımamaktır. [56]

 

Meali

 

26. Şüphe yok ki, Allah herhangi bir şeyi, bir sivrisineği, hatta onun da ötesindekini misal vermekten utanıp çekinmez. Bunun karşısında iman eden­ler onun, Allah'tan gelen gerçek olduğunu bilirler, inkâr edenler ise "Allah misal olarak bununla neyi kastediyor?" derler. Allah birçok kimseyi onunla saptırır, birçok kimseyi de onunla doğru yola iletir; onunla başkalarını değil, ancak emrine karşı gelenleri saptırır.

27. Onlar ki, iyice pekiştirdikten sonra da Allah'a verdikleri sözden dönerler, Allah'ın birleştirilmesini emrettiğini ayırırlar, yeryüzünde fesat çıkarırlar; işte sonunda zararlı çıkacak olanlar da yalnız bunlardır. [57]

 

Tefsiri

 

26. Temsil, teşbih, örnekleme edebî sanatlardan olup hem sözün güzelleşme­sini hem de anlamanın kolaylaşmasını sağlar. Sonsuz merhamet ve lütuf sahibi olan Allah, kitabını kullarının zevkle okumaları ve kolay anlamaları için gerekti­ğinde bu sanatları da kullanmıştır. İnkarcıların yağmur, bulut, örümcek gibi örnek­leri ileri sürerek "Allah böyle şeyleri örnek vermez" demeleri üzerine, "Gerekti­ğinde sivrisineği, hat,ta daha küçük ve önemsiz şeyleri bile örnek verir" denilerek bu düşünce reddedilmiştir.

Allah Teâlâ'nın kullanna, gerçekleri görmeleri ve bilmeleri için verdiği alet ve araçlara, gönderdiği kitaplara ve peygamberlere rağmen inkarcılar, düşünme ve irade denilen yeteneklerini inkâr yönünde işletmiş, onu tercih etmişler, ilâhî İrşad ve yardımdan yararlanmamışlardır. Aynı irşadlar ve bilgi araçları bir kıstın insan­ların imanı tercih etmelerine yardımcı olurken bir kısım insanların da sapmalarına vesile olmuştur. İman veya inkâr, hidayet veya sapma, hayır veya serden birini se­çen insandır, insanın seçtiğini yaratan ise tek yaratıcı olan Allah'tır. Doğru yolu bulma veya sapma, seçim ve tercih yönünden kula (insana), yaratma yönünden ise Allah'a aittir. Fiil faile (özne) böyle bağlanır ve "... saptı, saptırdı, hidayete erdi, hidayete erdirdi" denir. Allah'ın hidayet ve yardımının, fıtratı bozulmamış insanı doğru yola ileteceği, hidayete erdireceği; sapanların ise kendi iradeleriyle Allah emrine karşı geldikleri, irşadına sırt çevirdikleri, nefislerine uydukları İçin saptık­ları âyette açıkça anlatılmıştır: "... onunla ancak emrine karşı gelenleri saptırır."

Mealde "emrine karşı gelen" şeklinde çevrilen fasık sözlükte belirli bir sını­rı aşan, onun dışına çıkan" anlamına gelir. Dinî bir terim olarak "haktan sapan, Al­lah'ın emirlerine karşı gelen kişi" demektir.[58]

 

27. Allah'ın emrine karşı gelen ve isyan yolunu seçenlerin kötü ahlâk ve dav­ranışlarının üç önemli örneği zikredilmiştir:

1. Allah'a verdikleri sözden dönmeleri. Bu söz ya ezelde "elestü birabbiküm" (Ben sizin rabbİniz değil miyim?) şeklindeki ilâhî suale insanların özlerinin, kut­sal mecliste "evet!" diyerek verdikleri Allah'ı rab olarak tanımayı ve O'na kulluk etmeyi içeren sözdür veya dünya hayatındaki çeşitli ilişkilerde Al­lah'ı şahit tutarak, O'nun adını anarak verdikleri sözlerdir. Münafıkların ve onla­rın özelliklerini paylaşan diğerlerinin âdetlerinden biri de verdikleri sözde durma­malarıdır.

2. "Allah'ın birleştirilmesini emrettiği şeyler"i kesip ayırmaları. Bazı tefsir-ciler tarafından bu ifadenin "birleştirilmesi emredilen" kısmı, akraba ile ilgilen­mek (sıla-i rahim), karı kocanın arasını bulmak gibi özel ilişkilere tahsis edilmiş­tir. Doğrusu bunu daha geniş bir çerçevede almak ve anlamaktır. Allah Teâlâ bü­tün dinlerin, peygamberlerin, kitapların, insanlığın tevhid anlayış ve inancı çerçe­vesinde birleştirilmesini; bir ve beraber olmaları gerektiği halde ayrı düşmüş, par­çalanmış olanların bir araya getirilip kaynaştınlmalanm istemiş; her nesnenin ve her kişinin olması gereken yerde olmasını, lâyık olduğunu bulmasını murat etmiş­tir. Düzen bozucular (fesatçılar) ve günahkârlar (fâsıklar, zalimler) ise bunları par­çalamak ve ayırmakla meşguldürler.

3. "Yeryüzünde fesat çıkarmaları", bozgunculuk yapmaları. Tarih boyunca yeryüzünde, maddî ve manevî olarak düzeni bozan, çevreyi kirleten, huzursuzluk, acı ve felâketlere sebep olanlar genellikle inkarcılar, ahlâksızlar, zalimler ve gü­nahkârlar olmuştur. Her günah (Allah'ın yapılmasını yasakladığı, yapanları ceza­landıracağını bildirdiği her şey) aynı zamanda yeryüzünde bir kötülüktür, fesattır, dengeyi ve düzeni bozmaktır. Amaçları ne olursa olsun sonunda günahkârların, Allah'ı bırakıp nefis ve şeytana kul olanların zararlı çıkacaklarında şüphe yoktur; çünkü bunlar, ömür sermayesiyle fâni dünyayı satın almışlar, ebedî saadetten mahrum kalmışlardır. [59]

 

Meali

 

28. Cansız nesneler iken size O hayat verdiği halde Allah'ı nasıl inkâr edebiliyorsunuz? Sonra sizi öldürecek, sonra diriltecek, sonra O'na götürüle­ceksiniz. 29. Yeryüzünde ne varsa tamamını sizin için yaratan, sonra göğe yö­nelerek onlan,yedi gök olarak tamamlayıp düzene koyan O'dur ve O, her şe­yi hakkıyla bilmektedir. [60]

 

Tefsiri

 

28. İnsanın kendi vücudunda, yakın ve uzak çevresinde (kâinatta) Allah'ın varlığını ve birliğini gösteren sayısız işaret ve delil vardır. Bunlardan biri de insa­noğlunun yaratılıp hayata getirilmesi, sonra ecel gelince öldürülmesidir. İlk insa­nın, yok iken toprak ve çamurdan var edilmesi, sonra babada, boşa atılınca ölme­ye mahkûm bir sperm; anada da, aybaşında kanama ile atılınca Ölmeye mahkûm bir yumurta halinde iken ilâhî takdirle bu unsurların birleşmesiyle insan denen canlının meydana gelmesi kendi başına olabilecek bir şey değildir. Bir taş yerin­den oynasa, bir yerde bir ot bitse, insanoğlu taşı yerinden oynatanı, otu oraya ekip bitireni düşünür. İnsanın hayatı ve yapısı, bir taşın hareketi ve bir otun bitmesiyle kıyas edilemeyecek kadar karmaşık, büyük, ince, sanatlı, düzenli, hesaplı ve esrar­lıdır. İnsanı ve hayatı düşünüp de Allah'a ulaşmamak İçin insanın kalbinin mühür­lenmiş, aklının nefis^şeytan, yanlış eğitim yüzünden perdelenmiş ve şartlanmış ol­ması gerekir. Doğum ve ölüm gözler önünde olmaktadır, bunları inkâr mümkün değildir. Allah'ın peygamberleri, insanın öldükten sonra tekrar dirileceğini, dün­yada yapıp ettiklerinin hesabını vereceğini, hesabın sonucuna göre muamele göre­ceğini haber vermişlerdir. Bu haberi kabul edip inanmaya fıtrî (tabii, bozulmamış, şartlanmamış) akıl engel değildir. Tam aksine akıl, yok İken yaratıp hayat verenin öldürdükten sonra yeniden hayat vermesinin daha kolay olacağını kıyas metodu ile kolayca çıkarır ve kabullenir.

Burada insanlara "cansız nesneler" İken (lafzî anlamıyla "ölüler" iken) hayat verildiği, sonra yine öldürülüp tekrar diriltilecekler! bildirilmiştir. Baştaki "ölüler iken diriltilme" ifadesi bazı kimselerin aklına, ilk ölü olma halinden önce de bir hayatın bulunması gerektiği düşüncesini getirmiştir. Buradan da insanların defa­larca ölüp başka bir bedende yeniden dünyaya geldikleri (reenkarnasyon, tena­süh) inancı ortaya çıkmıştır. Bu inancı, Kur!ân-ı Kerîm ve hadislerden çıkartmak ve delillendirmek mümkün değildir. Çünkü bir başka âyette inkarcıların, "Ey rab-bimiz! Bizi iki defa öldürdün, iki defa dirilttin. Şimdi günahımızı itiraf etmiş bu­lunuyoruz, bir çıkış yolu yok mu?" diyecekleri bildirilmiştir (Mü'min 40/11). "Kur'an âyetleri birbirini açıklar" kaidesinden hareket ederek 28. âyeti ele alırsak bunu, "peş peşe defalarca ölüp her defasında bir başka bedende dünyaya gelme, dirilme" şeklinde anlamak tutarlı olmaz. Mü'min süresindeki meali verilen âyete göre "Ölmek de iki keredir, dirilmek de iki keredir," Bu âyetle konumuz olan âye­ti aynı olayın iki ayrı yönden açıklanması olarak aldığımızda şu mâna ortaya çı­kar: İnsanlar yaratılmadan, doğmadan Önce yokturlar ve bu bakımdan ölü gibidir­ler. Önce bu ölülere, yani yok olanlara varlık ve hayat verilmiştir. Bu "birinci di-riltme"dir. Sonra dünya hayatını tamamlayanlar birinci Ölümü tatmışlardır, bütün dünya insanlarının ve dünyanın ömürleri sona erip kıyamet kopunca yeryüzünde canlı kalmamıştır. Arkadan sûra üflenmiş ve bütün insanlar yeniden diriltilmişler, âhiret hayatına başlamışlardır. Bu da "ikinci diriltme"dir. Özetleyecek olursak in­sanlar yok iken var edilmişler, sonra dünyada bir kere ölmüşler, kıyametten sonra da ikinci defa hayata gelmişlerdir; İki ölüm ve iki dirilme bundan ibarettir. Bu âye­tin lafzından, "Yaşayan insan iki kere ölmekte ve her iki ölümden sonra da birer kere diriltilmektedir" şeklinde de bir anlam çıkarılabilir. Buna göre yaşayan insan eceli gelince ölür, sonra kabirde diriltilir; ilk sorgudan sonra tekrar ölür ve kıya­metten sonra tekrar diriltilir (Ebü'1-Muîn en-Nesefî, Tebsıratü'l-edille, II, 764). Yok iken yaratılma ve can vermeye "ölü İken diriltme" demek mecazi olduğu için gerçek mânada iki kere ölme ve dirilme olayı da Mü'min süresindeki âyette açık­lanmış olmaktadır. Ölmek ve dirilmekle İlgili âyetler nasıl yorumlanırsa yorum­lansın, ölmenin iki ve dirilmenin de iki kereden ibaret olması sonucu değişmez. Bu vakıa da reenkarnasyon İnancına ters düşer, onun aslı olmadığını ortaya koyar. Ayrıca birçok âyet ve hadisin açıkladığı insanın yaratılma amacı, dünya hayatının sebebi ve hikmeti, ölümden sonra dirilerek dünyada hak edilene göre mükâfat ve­ya ceza görmesi gerçeği, insan nefsinin terbiye edilerek kâmil insanın olgun nefsi haline gelebilmesi için gösterilen yollar ve çareler vb. konulardaki bilgiler, yeni­den bedenlenme inancının İslâm'a aykırı olduğunun kesin kanıtlandır. Yeniden bedenlenmenin aklî ve ilmî bakımdan da hiçbir delili yoktur. Dünyada yaşayan 6 milyar insanın, daha önce gelip bir başka bedende yaşadıklarına dair bilgileri ve şuurları mevcut değildir. Bu gerçekler karşısında bazı insanların hipnoz veya tel­kin altında, geçmişlerine aitmiş gibi bazı bilgiler vermelerinin başka açıklamaları olmalıdır. Nitekim kollektif şuur, rüya benzeri görüntüler, cinlerle temas, hafıza­nın oyunları gibi nazariyelerle bu tür açıklamalar yapılmaktadır. [61]

 

29. Yerin ve göklerin bir başlangıcının bulunduğu, bundan önce yer ve gök­lerin mevcut olmadığı matematik, astronomi, güneş fiziği gibi ilgili bilim dallann-ca da tespit edilmiştir. "Yapılan araştırma, gözlem ve hesaplar, ilk evren maddesi­nin çıplak atomlardan oluşan kocaman bir küre halinde olduğunu, bu çıplak atom­lar arasındaki karşılıklı şiddetli itme ile bu ilk evren maddesinin açılarak patlayan bir bomba gibi evrene yayıldığını göstermektedir. Ancak bu ftk evren maddesinin nasıl meydana geldiği bugün, araştırmalara rağmen tam olarak bilinmemektedir. Başlangıçta uzay ve zaman yoktu. Bir teoriye göre maddenin ve mekânın olmadı­ğı, ışık ve enerji mefhumlarından söz edilmediği, boşluğun bile mevcut olmadığı bir devirde her şey, dehşetli bir patlama ile ortaya çıktı. Korkunç bir sıcaklıkta atomlar yaratıldı. Fizik ve kimya kanunları hükümlerini yerine getirdiler. Proton, nötron ve elektronlardan ağır elementler husule geldi. Yıldızlar doğdu, güneşler ortaya çıktı, galaksiler meydana geldi" [62] Bilim adamları bu büyük patlamanın tarihini milyarlarca yıl geriye götürmektedir­ler. Şu halde dünyanın ve güneşin İçinde bulunduğu Samanyolu galaksisi gibi sa­yısız galaksi, milyarlarca yıl öncesinden yaratılmaya başlanmıştır, daha öncesinde ise bunlar mevcut değildi.

İlk evren maddesinin nasıl var olduğu bilimin meçhulüdür. Bütün semavî dinler bunun bir yaratıcısının olduğu, sonraki gelişmeleri de ilmi sonsuz, hikmeti, kudreti ve sanatı essiz olan yaratıcının sağladığı konusunda ittifak etmişlerdir. Bu ve başka âyetlerde yerküreyi Allah yarattığı gibi âyette "yedi sema" diye anılan gökleri de yedi gök olarak yaratıp düzenleyenin Allah olduğu bildirilmektedir. Bu yedi göğü dünyanın gökleri veya uzayın gökleri olarak kabul eden tefsirciler, eski Aristo ve Batlamyus nazariyesine göre Ortaçağ'dan sonra da Kopernik, Galile, Kepler, Newton, Einstein, S. Hawkiag çizgisinde gelişen güneş ve kâinat sistem­leriyle ilgili bilgilere göre açıklamalar yapmışlardır. Ancak bu yedi gökten maksa­dın ne olduğu konusunda kesin bir bilgi yoktur. Arap dilindeki kullanıma göre bu­nun çokluktan kinaye olarak düşünülüp birçok gök şeklinde anlaşılması da müm­kündür.

Öte yandan, keşif ve ilham kaynağı ile zenginleştirilmiş bulunan tasavvuf ve irfan kolunda, "yedi gök"le ilgili farklı ve ilgi çekici açıklamalar vardır. Bunlar­dan biri şöyledir: Allah Teâlâ'nın yarattıkları (mâsivallah, mâ-halakallah), "halk ve emir âlemleri" olarak İkiye ayrılır. Halk âlemi maddîdir, cisimlidir; emir âlemi cisimsİ2dir, latiftir. Bu iki âlemi birbirinden "arş" ayırır. Halk alemindeki maddî­lik, aşağıdan yukarıya doğru azalıp incelerek maddesizliğe dönüşür. Halk âlemi­nin en alt katında, bütün büyüklük ve sonsuzluk görüntüsü içinde, bir yukarısına göre çok küçük olan evren vardır. Bu evren maddîdir. Kur'an'da geçen yedi sema­ya dahil değildir. Bundan sonra birinci sema başlar, bu semanın -bütün galaksile­riyle birlikte- evrenden büyüklüğü, damlaya nispetle deniz gibidir. Bu oran yuka­rıya doğru aynı ölçülerde büyüyerek devam eder. Yedinci semadan sonra kürsî, ondan sonra da arş vardır. Arşın üstünden itibaren emir âlemi başlar. Burada insa­nın hakikatini ve manevî mahiyetini teşkil eden ve "latifeler" diye bilinen, bir yu­karıdakinin -kendisine nispetle çok küçük kalan- bir aşağıdakinİ kuşattığı "kalp, ruh, sır, hafî ve ahfâ" vardır. Bazı hadislerde geçen ve çok geniş olduğundan söz edilen "mümin kalbi" işte bu latîfe olan kalptir. Bu anlayışa göre yedi kat sema, bilinen ve henüz keşfedilmemiş bulunan evrenin ötesindedir, madde-yoğun değil­dir. Bu semalarda ruhlar, melekler, cennetler vb. varlıkların yer aldığı, mi'rac ha­disi vb. hadislerde geçmektedir. Bütün bunlar, her şeyi hakkıyla bilen ve her şeye kadir olan Allah Teâlâ tarafından yaratılmıştır, O'nun izni ve iradesi dahilinde ha­reket ederler. [63]

 

Meali

 

30. Hani rabbin meleklere, "Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım" de­mişti. Onlar, "(Biz seni eksiksiz bilirken ve durmadan övgü ile tenzih ederken orada fesat çıkaracak ve kan dökecek birini mi yaratacaksın?" dediler. Allah "Şüphe yok ki, ben sizin bilmediklerinizi bilirim" buyurdu.  

31. Ve Âdem'e bütün isimleri öğretti. Sonra bunları meleklere gösterip "Sözünüzde doğru iseniz şunların isimlerini bana söyleyin" dedi.

32. "Seni tenzih ederiz! Bize öğ­rettiğinden başka hiçbir bilgimiz yoktur. En kâmil ilim ve hikmet sahibi şüp­hesiz sensin" cevabını verdiler.

33. "Ey Âdem! Bunların isimlerini onlara bil­dir" dedi. Onlara bunların isimlerini bildirince de "Size ben göklerin ve ye­rin gizlisini kesinlikle bilirim; yine sizin açıkladığınızı da gizlediğinizi de bili­rim" demedim mi!" buyurdu.

34. Meleklere, "Âdem'e secde edin" dediğimiz­de İblîs dışındakiler derhal secde ettiler; o direndi, büyüklendi ve kâfirlerden oldu. [64]

 

Tefsiri

 

30, Sûrenin 28. âyetinden itibaren hem Allah'ı inkâr mânasındaki küfrü hem de ilâhî nimetlerin kıymetini bilmemek ve şükran vazifesini yerine getirmemek mânasındaki küfrü engelleyen deliller, işaretler ve nimetler sıralanmaya başlan­mıştı. İnsana hayat verme, öldükten sonra tekrar diriltme, yeryüzünde ne varsa hepsini insan için yaratma nimetlerinden sonra 30-35. âyetlerde hilâfet, ilim, me­leklerin secdesi ve cennet nimetleri sıralanmaktadır.

İleride gelecek birçok âyette[65]ilk insan olan Âdem'in nasıl yaratıldığı ve diğer insanların nasıl üreyip çoğaldıkları anlatılacak­tır. Burada anlatılan insanın yaratılması değil, Allah tarafından ona verilen özel­likler, sorumluluklar, yetki ve nimetlerdir. Bunlardan biri ve belki de en önemlisi hilâfet özelliğidir. Sözlükte hilâfet, "bir kimsenin diğerinin yerini alması, onu temsil etmesi, onun salâhiyetlerini kullanması" mânasına gelir. Allah'ın yeryüzün­de yaratacağı halife ya Allah'ın halifesidir ya da daha önce yeryüzünde yaşamış şuurlu varlıkların halifesidir; onların yerine gelmiş, onların yerini almıştır. Melek­lerin, ileride insan soyunun neler yapacağına dair bildiklerini ortaya koyarak buna rağmen Âdem'in halife olarak yaratılmasının hikmetini sormaları, Allah Teâlâ'mn da Âdem'in buna lâyık olduğunu onlara anlatmak üzere yaptığı imtihan, Âdem'e verdiği bilgi ve kabiliyet buradaki hilâfetin Allah ile ilgili olduğunu, Âdem'in ve insanoğlunun yeryüzünde Allah'ın halifesi olacaklarını göstermektedir. Bir üm­meti yeryüzünde halife kılmak, onlara "hilâfet yetkisi vermek" mânasındaki "istihlâf" vaadinin iman ve amel-i sâlih (Allah rızâsına uygun hareket, amel, davra­nış) şartına bağlanmış bulunması da bu yorumu desteklemektedir (Nûr 24/55). An­cak insanoğlunun bu mânadaki halifeliği, kendi mahiyeti ve sıfatlarına uygun ola­rak kısıtlı ve sınırlıdır. İnsan dahil hiçbir varlığın Allah Teâlâ'yı temsil etmesi, O'nun yerini alarak tasarrufta bulunması mümkün değildir. Âdem'in ve neslinin halifeliği, Allah'ın mülkü bulunan yeryüzünde O'nun iradesine uygun yaşamak ve talimatı doğrultusunda tasarrufta bulunmaktan ibarettir. İnsanların Allah'a kul ol­sunlar diye yaratıldıklaruıı ifade eden âyetle [66]  halifeler olarak yara­tıldıklarını ifade eden âyetler aynı gerçeği anlatmaktadır: İnsanoğlu Allah'a kul ol­sun diye yaratılmış, yeryüzündeki çeşitli nimetler de bu maksadı gerçekleştirsin diye ona tahsis edilmiştir. İnsanoğlu kendisine verilen imkân ve nimetlerin Al­lah'ın mülkü olduğunu, bir amaca ve şarta bağlı olarak kendisine emanet edildiği­ni, bunlar üzerinde sahibinin irade ve rızâsına uygun bir şekilde tasarruf etmekle (hilâfet) yükümlü bulunduğunu bilecek ve bu şuur içinde davranacaktır. Melekler­den farklı olarak İnsanoğlu bu hilâfeti gerçekleştirecek fıtratta ve kabiliyette yara­tılmış olup fıtratını bozmadığı takdirde bu vazifesini başarabilecektir. Allah Teâlâ meleklerin şahsında bunu insanoğluna da bildirip şuuruna yerleştirmiştir. Yukarı­da işaret edildiği üzere buradaki hilâfet (genel hilâfet), yalnızca Âdem'e mahsus değildir; birçok âyet [67] bu kabiliyet ve salâ­hiyetin bütün insanlar için söz konusu olduğunu açıkça ifade etmektedir. Özel (si­yasî) hilâfet, Kur'ân-ı Kerîm'de bu isimle bulunmayan, Hz. Peygamber'den son­ra ihtiyacın ortaya çıkardığı bir kavram ve kurumdur. Siyasî anlamda hilâfet fonk­siyonunu üslenenler için Kur'an'da kullanılan tabir "ülü'l-emr"dir (Nisa 4/59). "Hilâfet benden sonra otuz yıldır, daha sonra ısırıcı saltanat yönetimi olacaktır" mealindeki hadiste [68] zikredilen halifelik özel ve siyasî olanıdır. Hadisin sahih olması halinde, İslâmî kaynaklarda bu mânada hilâfet -bir görev ve makam adı olarak- ilk defa bu­rada zikredilmiş olmaktadır. [69] Hz. Ebû Bekir, devlet başkanlığı ba­kımından Resûlullah'ın yerini aldığı için (bu sebeple) kendisine "Resûlullah'ın ha­lifesi" denilmiş, Hz. Ömer'den "Resûlullah'ın halifesinin halifesi" diye söz edil­miş, bu zincir uzayıp gideceği için daha sonra yalnızca halife kelimesiyle yerinil­miş, bu arada siyasî halife "emîrü'l-mü'minîn, imam" gibi unvanlarla da anılmıştır. Allah'ın kullarından, fert olarak değil de toplu olarak istediği, onları topluluk olarak yükümlü kıldığı vazifeleri yerine getirebilmek, ferdin halifeliği yanında ümmetin halifeliğini de hayata geçirebilmek için siyasî teşkilâtlanmaya ihtiyaç hâ­sıl olmuş; bunun zaruri sonucu olarak da fertler, yetkilerinin ve sorumluluklarının bireyi aşan tarafını -şartlı olarak- içlerinden lâyık olan birine devretmişlerdir. Ha­lifeye verilen itaat sözü (biat), onun Allah'ın emir ve yasaklarına (hukuka, göre­viyle ilgili dinî hükümlere) uygun davranması şartına bağlıdır.

Asıl vatanları olan metekût âleminde daha önce yaratılmış ve insandan fark­lı özelliklerle donatılmış bulunan melekler, mülk âlemine dahil bulunan dünya (arz) yaratılmca burada, Allah adına hâkim olacak, her mümin için eşit derecede bağlayıcı (kanun) olan kitapta apaçık bildirilen ilâhî iradeyi temsil edecek ve ger­çekleştirecek şuurlu varlıkların (halife, halâif), kendileri olacağını beklemişler, topraktan yaratılacak insanın bu kaynağa bağlı özellikleri dolayısıyla eksikleri ola­cağı, fesad çıkarmaya müsait bulunacağı için hilâfete lâyık olmadığını zannetmiş­lerdi. Yüce yaratıcı bu beklentiye uymayan iradesini, bu nimetin insan türünden olan kullarına tahsis buyurulduğunu ve bunun gerekçesini meleklere açıklamıştır.

Melekler "emir, gayb, melekût" gibi isimlerle anılan âlemlere ait oldukları ve insanların, kendi bilgi vasıtalarıyla bu âlemlere ait bulunan varlıklar hakkında bilgi sahibi olmaları mümkün bulunmadığı için bu konudaki bilgiler daha ziyade vahye dayanmaktadır. Beşerî yorum ve kıyaslarla elde edilen bilgiler üzerinde ise görüş ayrılıkları vardır. Meleklerin varlıkları ve özellikleriyle ilgili bilgiler büyük ölçüde vahye dayanmakla beraber akıl, keşif ve tecrübe yoluyla da meleklerin var­lıklarının ve bazı özelliklerinin bilinebileceği ileri sürülmüştür. "Akıl ve şuur sa­hibi (nâtık) ölümlü varlıklar yaratılmış bulunduğuna göre bunların, dünya durduk­ça ölümsüz olanlarının da yaratılmış olması, keza daha aşağı bir seviyede bulunan dünyada akıllı ve şuurlu varlıklar yaratıldığına göre daha üstün ve şerefli olan se-mâvât âleminde de bu özellikleri taşıyan varlıkların yaratılmış olmaları evleviyet-le (aklın öncelik hükmü) sabittir" şeklindeki açıklamalar iknaya yönelik akıl delil­lerine örnektir. Özel ruhî temrinler yapan ve eğitim gören kimselerin, sıkıntı ve hastalıktan çaresiz kalıp meleklerin yardımlarından istifade edenlerin ve melekle­ri rüyada görenlerin nakilleri kendileri için sübjektif anlamda kesin delildir, bun­ları duyanlar için ise bağlayıcı değildir.

Müslüman âlimlerin çoğuna göre melekler, latîf (madde yoğunluğu olmayan, görüşü engellemeyen), çeşitli şekillere girebilen ve asıl yerleri -madde ötesi- se­malar olan, üreme yoluyla değil de devamlı yaratılma yoluyla çoğalan varlıklardır. Allah nezdinde yüce değerleri ve yakınlıkları, O'nun bahşettiği büyük güçleri vardır, ilâhî emir ve iradeye göre davranmak ve asla bunun dışına çıkmamak üzere programlanmışlardır. Bazı filozoflara göre ise melekler insandaki akıl türünden varlıklardır.[70]

Kur'an'daki açıklamalara göre melekleri, özellik ve vazifeleri bakımından şu sınıflara ayırmak mümkündür:

1. Arşı taşıyanlar . [71]

2. Arşı kuşatıp Allah'ı teşbih edenler. [72]

3. Büyük melekler:

a) Cebrail. Cibril ve Rû-hulkudüs isimleriyle de anılan bu melek peygamberlere vahiy getirmekle görev­lendirilmiştir. Tekvîr sûresinin 20. âyetinde onun belli başlı sıfatlan şöyle sıralan­mıştır: "Gerçekten değerli, güçlü ve Arş'ın sahibi katında itibarlı, orada saygın ve güvenilir bir elçi",

b) Mîkâil. Cebrail'le birlikte adı Kur'an'da anılmış ve bunlara düşman olana Allah'ın düşman olacağı bildirilmiştir. [73]  

c) İsrafil. Kı­yamet ve yeniden diriliş başlarken üflenecek olan sûr, Kur'ân-ı Kerîm'de zikredil­miştir. [74]Bu sûra üflemekle görevlendirilmiş meleğin İs­rafil olduğu da hadislerde bildirilmiştir.[75]

d) Azrail. Kur'ân-ı Kerîm'de hem ölüm meleğinden[76] hem de vefat ettirme görevini yüklenmiş meleklerden[77]  söz edilmiştir. Sahih hadislerde bu isim geçmemekle beraber diğer İslâmî literatürde Ölüm meleği Azrail olarak anılır. [78] Bu işle görevlendirilen melek sayısı çok olduğuna göre Azrail'in bunların reisi olması ihtimali vardır.

4. Cennet melekleri. Cennette çok sayıda me­leğin bulunduğu ve buraya girme mutluluğuna erişmiş müminlere hizmet edecek­leri ifade buyurulmuştur. [79]  

5. Cehennem melekleri. Burada da azap çe­kenlerle ilgili vazifelerini yerine getiren melekler vardır. [80] Bun­ların cins ismi "zebânf'dir. [81]  başkanları da "mâlik" isimli bir melektir. [82]

6. Gözeten, koruyan melekler (hafaza melekleri). Bunlar insanla­rın yanlarında bulunmakta, onları gözetme, koruma, iyiliklerini isteme, onlara iyi şeyleri ilham etme gibi vazifeler yapmaktadırlar. [83]

7. Ya­zıcı melekler. Bunlar da insanların yakınlarında bulunmakta ve yapıp ettikleri her şeyi yazmaktadırlar (İnfitâr 82/10-11). 8. Madde âleminde görevli melekler. Bun­lar maddî kâinatta olup biten her şeyin İçinde bulunmakta ve Allah'ın kanunları­nın yerine gelmesini sağlamaktadırlar. [84]

Meleklerin, yaratılan bu yeni varlığı yani Âdem'i nereden tanıdıkları, onun yeryüzünde fesat çıkarıp kan dökeceğini nasıl bildikleri konusunda çeşitli yorum­lar yapılmış; bunu, olacakların yazıldığı levh-i mahfuzdan öğrendikleri; daha ön­ce yaratılıp yeryüzüne gönderilmiş benzer varlıklar olabileceği ve bunlara bakarak bilgi sahibi oldukları; cinlere veya yırtıcı hayvanlara kıyas ettikleri vb. görüşler ileri sürülmüştür. Biz şu iki ihtimali ve yorumu akla ve vakıaya daha yakın ve ha­disenin anlatılış üslûbuna daha yatkın buluyoruz:

1. Allah Teâlâ'nın yaratacağı in­sanı onlara önce tanıtması, sonra da onu yeryüzüne halife yapacağını bildirmesi üzerine -bu bilgiye dayanarak- kanaatlerini açıklamışlardır.

2. Âdem'in yaratılışı­nı müşahede etmişler, onun maddî ve manevî özelliklerini görüp bilmişler ve bu özellikleri taşıyan bîr varlığın hem iyi hem kötü işler yapabileceğini, onun yapı­sından ve tabiatından çıkarmışlar, buna dayanarak sorularını sormuşlardır.[85]

 

31-33. Allah, kendinin bildiği ve meleklerin bilmediği hikmetler, gerekçeler sebebiyle Âdem'i yarattığını haber verince bu üstü kapalı ve doğrulanması inanca dayalı olan açıklama melekleri ikna için yeterli idi. Fakat yüce Allah bilginin ve imanın yalnızca kendisine güvenilen kimselerin haber ve bilgi vermesi yoluyla el­de edilmesini (taklid) yeterli bulmadığı, meleklerinin şahsında insanları gözlem, deney ve düşünceye yönlendirmeyi murat ettiği için bir deneme düzenledi. Âdem'e bütün isimleri, yani maddî ve manevî varlıkların, kavramların isimleriy­le bunların özelliklerini veya isim verme, dil icat etme kabiliyetini öğretti; sonra her şeyin aslı gayb âleminde, ilâhî planda mevcut olduğu için bunları meleklerine gösterdi. Meleklerden, Âdem'in müsbet vasıflarının ve kabiliyetlerinin fazlasıyla kendilerinde mevcut bulunduğu kanaatlerinde haklı ve isabetli iseler bunların isimlerini bilip söylemelerini istedi. Melekler bu deneme sonucunda kendilerine verilen bilme ve bilgi üretme kabiliyetinin Âdem'e verilenden farklı olduğunu ve bu sebeple halife olmaya onun ehil bulunduğunu anlayıp itiraf ettiler; Allah Te­âlâ'nın ilim ve hikmetini, eserini görerek (ayne'l-yakîn olarak) daha üst dereceden tasdik ettiler. [86]

 

34. Terim olarak secde ayaklar, dizler, eller ve alın yere konarak yapılan özel bir ibadet şekli olup namazın en önemli kısmıdır ve ibadetin ruhuna en uygun dav­ranış biçimidir. Bu şekildeki bir hareketin, ibadet maksadıyla Allah'tan başkasına yapılması, hak dinlerin hiçbirinde caiz görülmemiştir. İbadet maksadı taşımaksı­zın insanların birbirine, saygı göstermek üzere secde etmeleri, İslâm'dan önceki bazı dinlerde ve kültürlerde caiz görülmüş ve uygulanmıştır. Nitekim Hz. Yû­suf'un babası ve annesiyle diğer aile fertleri ona kavuştuklarında secde etmişlerdi  [87]Meleklerin Âdem'e secde etmeleri Allah'ın emriyle olmuş, bu bir tek hareketle melekler üci şey yapmışlardır:

a) Allah Teâlâ'ya ibadet,

b) yeryüzün­de O'nun halifesi olmak üzere yaratılmış ve birçok üstün vasıflarla donatılmış Âdem'e saygı ve onun hilâfete liyakatini tasdik. Âdem için yapılan secde şeklindeki saygı hareketi, Allah'ın emriyle olduğu ve Adem'e ibadet maksadı taşımadı­ğı için şirk şaibesinden de uzak bulunmuştur.

Meleklerin arasında bulunan ve onlar Allah'ın emri üzerine Âdem'e secde et­tikleri halde bu emre karşı koyan İblîs'in "melek mi, cin mi" olduğu konusu tar­tışılmıştır. Bazı rivayetler yanında özellikle bu âyette geçen "... İblîs hariç melek­ler secde ettiler" ifadesine dayanan bazı tefsİrcİler onun önde gelen bir melek ol­duğunu, bu isyandan sonra meleklik sıfatını kaybettiğini ve kendisine Allah tara­fından farklı özellikler verildiğini ileri sürmüşlerdir. Yine bazı rivayetler yanında özellikle "O, cinlerdendi; rabbinin emrinden dışarı çıktı" (Kehf 18/50) mealinde­ki âyeti delil olarak kullanan tefsirciler de İblîs'in melek değil, cin türünden oldu­ğunu, hatta nasıl Âdem insanlığın babası ise onun da cinlerin babası olarak yara­tıldığını savunmuşlardır. Her ne kadar "İblîs hariç" şeklindeki istisna, İblîs'in me­leklerden olduğu kanaatini veriyorsa da, bir toplulukla beraber bulunan, fakat on­ların cinsinden, türünden olmayan varlıklar için de istisna ifadesi kullanıldığı (is-tisnâ-i munkatı'), meselâ "Koyun sürüsü geldi ancak çoban gelmedi" denilebildi-ği, ayrıca meleklerin yaratılış özellikleri arasında "Allah'ın emrine karşı çıkma­mak ve buyurulara yerine getirmek" vasfının da bulunduğu göz önüne alındığında İblîs'in melek türünden olmadığı tespiti ve yorumu ağır bas­maktadır. [88]

 

Meali

 

35. "Ey Âdem! Sen ve eşin cennette oturun, istediğiniz yerinden rahatça yiyip için ve şu ağaca yaklaşmayın; yoksa zalimlerden olursunuz" dedik.

36. Şeytan oradan onların ayağını kaydırdı da bulundukları yerden onları çıkardi. Biz de "Birbirinize düşman olmak üzere inin! Bir zamana kadar sizin için orada yerleşecek bir yer ve ihtiyaç maddeleri vardır" dedik.

37. Bunun üze­rine Âdem rabbinden bazı kelimeler aldı (bunlarla tövbe etti); rabbi de onun tövbesini kabul buyurdu. Şüphesiz O, tövbeleri kabul buyuran ve rahmeti sı­nırsız olandır.

38. Onlara şöyle dedik: "Oradan hepiniz inin! Benden size mu­hakkak bir yol gösterici gelecektir." Kim benim gönderdiğim rehbere uyarsa artık onlara ne korku vardır ne de üzüleceklerdir.

39. İnkâr eden ve âyetleri­mizi yalanlayanlara gelince onlar cehennemliklerdir ve orada devamlı kalıcı­dırlar. [89]

 

Tefsiri

 

35. İnsanın atasının cennete konması ve oradan yere indirilmesi hadisesi Kur'ân-ı Kerîm'de üç yerde anlatılmıştır:

1. Yukarıda meâli verilen âyetlerde.

2. A'râf sûresinde (7/19-27). Burada hadiseyle ilgili olarak daha fazla açıklamalar yapılmış, şeytanın Âdem'le eşini kandırmak üzere kafalarına vesvese soktuğu, kendisinin iyi niyetli olduğuna yemin ederek yasak ağaçtan yedikleri takdirde me­lekler gibi olacaklarını ve cennette ebedî kalacaklarım söylediği, Âdem'le eşi ya­sak ağaçtan yiyince ayıp yerlerinin ortaya çıkıp göründüğü, bunları örtmek için cennet ağaçlanılın yapraklarını üstlerine örtmeye çalıştıkları ve rablerinİn ikazı üzerine "Ey rabbimiz! Biz kendimize zulmettik. Eğer bizi bağışlamaz, bize acı­mazsan mutlaka ziyan edenlerden oluruz"[90] diyerek Allah'a tövbe et­tikleri, bunun üzerine orada yaşamak, ölmek ve oradan çıkarılmak üzere yeryüzü­ne indirildikleri anlatılmıştır.

3. Tâhâ sûresinde Burada daha önce­kilere nispetle farklı olan ve bazı karanlık noktalan aydınlatan ilâve açıklamalar vardır. Bu cümleden olarak Allah Teâlâ Âdem'le eşini, şeytanın kendilerine düş­man olduğunu, onları cennetten çıkarmasına fırsat vermemelerini bildirerek ikaz etmiş, cennette kalmaları halinde acıkmayacaklarını, çıplak kalmayacaklarını, susamayacaklannı ve sıcaktan bunalmayacaklarını ifade buyurmuştur.

İlk insanın nerede ve nasıl yaratıldığını anlatan âyetlerle cennete konması ve oradan çıkarılmasını açıklayan âyetler birlikte göz önüne alınıp yorumlandığında şu sonuçlar çıkmaktadır: İlk insanı Allah Teâlâ özel bir topraktan yeryüzünde ya­ratmış, ondan eşini de var etmiş, sonra bunları cennete koymuştur. Bu cennetin ve içindeki hayatın yeryüzünde mevcut herhangi bir bölgede olabilecek insan haya­tından farklı olduğu açıkça İfade edilmiştir. Şu halde bu cennet kulların ödüllendi­rileceği, içinde ebedî olarak mutlu yaşayacakları cennettir. Cennetin çeşitli bölge­leri ve dereceleri vardır. "İçinde devamlı kalınan" cennete (huld) giren bir daha çıkmazsa da diğer bölgelerine girenlerin çıkmayacağı konusunda bir açıklama yoktur. Ayrıca ölümden sonra devamlı kalmak üzere cennete girmek ile insanoğ­lunun dünya hayatı başlamadan bir imtihan için cennete konulması arasında fark vardır; imtihan cennetinden de imtihan dünyasından da çıkmak mümkündür.

İnsanların atasının önce cennete konması, sonra oradan yeryüzüne indirilme­sinin birçok hikmeti düşünülebilir, Bunlardan bîri de kullara, ebedî ve ana yurdun cennet olduğu düşünce ve duygusunun verilmesi, bu düşünce ve duygunun ilâhî irşada uyma konusunda bir teşvik unsuru olmasıdır, Ebedî mutluluk yurduna dön­mek ve orada eşi bulunmaz nimetlere mazhar olmak İsteyenler, atalarının düştüğü gaflete düşmemeli, Allah'ın uyanlarını ve O'na ezelde verdikleri sözü unutmama­lı, şeytana ve nefse uymamalıdırlar.

Âdem'in ve eşinin ürününü yedikleri ağacın ne ağacı olduğu konusunda çe­şitli rivayetler vardır; ancak hiçbiri sağlam bir bilgi kaynağına dayanmamaktadır. Burada önemli olan yenilen ağacın ürününden ziyade Allah'ın yasağının çiğnen­miş olmasıdır. Cennette yasağın çiğnenmesi, emre uyulmaması nasıl insanlığın atasını oradan çıkardı, nimetlerle külfetlerin, acı ile tatlının, mutlulukla mutsuzlu­ğun yan yana bulunduğu imtihan dünyasına indirdiyse bu dünyada ilâhî emirlerin ve yasakların çiğnenmesi de insana imtihanı kaybettirecek ve onun ebedî mutlu­luk yurduna geri dönmesine engel olacaktır. [91]

 

36-39. Yeryüzünde insan tek başına değil toplu olarak yaşayacaktır; rabbi onu sosyal bir varlık olarak yaratmıştır. Topluluk halinde yaşayan insanların arzu ve ihtiyaçlarının çatışmaması mümkün değildir. Çatışan arzular ve ihtiyaçlar an­laşmazlıklar ve düşmanlıkları beraberinde getirecek, insanlar birbirinin kurdu ola­caklardır. Onları ıslah edecek, uygarlaştıracak, ihtiyaç ve arzuların kültür ve me­deniyete kaynaklık etmesini sağlayacak bir nizama ihtiyaç vardır. İşte hak dinler bu nizamı koymak üzere gönderilmiştir. Ona uyanlar dünyada korkudan kurtula­cak, hür ve güvenlik içinde yaşayacak; dileyen mümin, dileyen kâfir, isteyen sâ-lih, isteyen fâsık olabilecek; âhiret hayatında da sâlihler hüzün ve kederden kurtu­lup mutluluğa kavuşacak, kâfirler ise dünyada ettiklerinin cezasını çekeceklerdir.

Kur'an'ın açık ifadesine ve buna dayalı İslâm inancına göre Hz. Adem'in İş­lediği, bağışlanmamış, dünyaya taşınmış, nesline miras kalmış ve Hz. îsâ'nın kur­ban edilmesine sebep teşkil etmiş bir "aslî günah" yoktur. Hz. Âdem'in davranışı ya günah değildir ya da Allah tarafından kendisine öğretilen ve onun da yerine ge­tirdiği tövbe sayesinde temizlenmiştir. Ayrıca bütün hak dinlerin de adı olan İs­lâm'a göre kimse kimsenin günahım yüklenmez  suç ve günah şah­sîdir.

Yine yahudi ve hıristiyan kaynaklarından İslâmî geleneğe geçmiş bulunan kadın hakkındaki olumsuz telakki, yani "kadının şeytanlığı, fettanlığı, Âdem'in şeytana kanmasına ve cennetten çıkarılmasına sebep oluşu, bu yüzden 'aslî güna­hın' asıl sebebinin kadın olduğu, dünyada ondan uzak kalınması gerektiği..." inanç ve anlayışı da Kur'an'ın lafız ve ruhuna aykırıdır. Kur'ân-ı Kerîm bu macerada Hz. Âdem'le eşini birlikte (tekil değil, ikil olarak) anmakta, gerek Allah'ın uyarı­sına ve gerekse şeytanın saptırmasına birlikte muhatap olduklarını; ayak kaydıra-nın da kadın değil şeytan olduğunu açıklamaktadır. Bir insan ve Allah'ın bir kulu olarak kadının erkekten farkının bulunmadığı, kemal yolculuğu ve yansında erkek ile eşit fırsata sahip bulunduğu ise pek çok âyette açık ve kesin olarak ortaya kon­muştur. [92]

 

Meâli

 

40. Ey îsrâiloğulları! Size verdiğim nimetimi hatırlayın, bana verdiğiniz sözü yerine getirin ki ben de size vaad ettiklerimi vereyim. Asıl bana itaatsiz­likten sakının.

41. Elinizdekini (Tevrat'ı) tasdik edici olarak indirdiğime (Kur'an'a) iman edin; sakın onu inkâr edenlerin ilki olmayın! Âyetlerimi az bir karşılık ile satmayın. Yalnız benden korkun.

42. Bilerek hakkı bâtıl ile ka­rıştırmayın, hakkı gizlemeyin.

43. Namazı kdın, zekâtı verin, rükû edenlerle beraber rükû edin.

44. Sizler kitabı okuduğunuz halde insanlara iyiliği emre­dip kendinizi unutuyor musunuz? Aklınızı kullanmıyor musunuz?

45. Sabır ve namazla Allah'tan yardım isteyin. Şüphesiz bunlar, Allah'a huşu ile boyun eğenlerden başkasına ağır gelir.

46. Onlar kesinlikle rablerine kavuşacakları­nı ve O'na döneceklerini bilen kimselerdir.

47. Ey İsrâiloğuüarı! Size verdi­ğim nimetimi ve sizi cümle âleme üstün kıldığımı hatırlayın.

48. Öyle bir gün­den korkun ki, o gün kimse başkası için bir şey ödeyemez; hiç kimseden şefa­at kabul olunmaz, fidye alınmaz; onlara asla yaramı da yapılmaz. [93]

 

Tefsiri

 

40. Sûrenin buraya kadar olan bölümünde müşrikler ve münafıklar hakkında açıklamalar yapılıp uyanlarda bulunulduktan sonra buradan itibaren 123. âyete ka­dar devam eden bölümünde, yer yer başka konulara da değinilmekle birlikte, ağır­lıklı olarak İsrâiloğullan'nın eski durumlarıyla dinî ve ahlâkî bakımdan bozulma­ları, İslâm'a karşı tutumları hakkında buyruklar, bilgi ve eleştiriler yer almaktadır. Arap yarımadasındaki yahudilerin önemli bir kısmı Medine ve civarında yaşadığı için Medine'de inen uzun sûrelerin ilki olan Bakara sûresinde Allah onlan İslâm'a davet etmekte, İslâm'ın hak din olduğunu kanıtlayan deliller göstermekte; bu ara­da onların dinlerinin mahiyeti ve atalarının tarihi hakkında bilgi vermektedir.

Yahudilik, İslâm'dan önceki semavî dinler arasında -tahrife uğramış da olsa-şeriatı ve kutsal kitabı halen yaşamakta olan en eski dindir. Hıristiyanlık'tan fark­lı olarak bir şeriat dini olması da Kur'ân-ı Kerîm bakımından bu dinin önemini art­tırmaktadır. Ayrıca Medine ve çevresinde, Romalılar'ın baskısı sebebiyle milâdî I. yüzyıldan itibaren Filistin'den buralara göç etmiş olan geniş bir yahudi toplulu­ğu yaşamakta ve doğal olarak bunlarla müslümanlar arasında ilişkiler bulunmak­taydı. Bu sebeplerle Kur'an'da Hz. Musa'nın ismi otuz dört sûrede 136 defa anıl­mış; birçok sûrede Yahudilik ve Tevrat hakkında bilgiler verilmiş; özellikle Baka­ra sûresinin bu bölümüyle A'râf (7/103-176), Yûnus (10/75-93), Tâhâ (20/9-97), Şuarâ (26/10-66), Kasas (28/3-44) ve Mü'min (40/23-54) sûrelerinde Hz. Mûsâ'nın öğretileri, tebliğ faaliyetleri, İsrâiloğulları'nın ve başta Firavun olmak üze­re Karun ve Hâmân'ın bu faaliyet karşısındaki olumsuz tutumları gibi konulara ilişkin olarak ayrıntılı açıklamalar ve değerlendirmeler yapılmıştır.

Kur'ân-ı Kerîm'de İsrail kelimesi iki âyette [94] Hz. İbrahim'in Hz. İshak'tan torunu olan Hz. Ya'kub'un ismi olarak geç­mekte; kırk âyette ise yahudiler "Benî İsrail" {İsrâiloğulları) diye anılmaktadır.[95] Tevrat'ta, Ya'kub peygamberin Tan­rı ile güreşip O'nu yendiği, bu sebeple Tann'mn ona İsrail adını verdiği bildirilir. [96] Ancak kelimenin etimolojisinin ve asıl anlamının belirsiz ol­duğu da ileri sürülmüştür.[97] İslâmî kaynaklarda da İsrail kelimesinin Hz. Ya'kub için kullanıldığı ifade edilmekle birlikte, yahudi kaynak­larında bu kelimenin anlamı konusunda verilen bilgiler İslâm'ın ulûhîyyet ve pey­gamberlik inancıyla bağdaşmadığı için müslüman bilginler bu hususta farklı açık­lamalar getirmişlerdir. Meselâ Taberî'nin Tarîhu'l-ümem ve'l- mülûk'ünde[98], İsrail kelimesinin "gece vakti Allah'a giden" anlamına geldiği ifade ediljr. Aynı ismin İbrânîce'de "Allah'ın kılıcı", "Allah yolunda cihad eden", "Allah'ın seçkin kıldığı insan" veya "Allah'ın kulu" anlamına geldiği de bildirilmektedir.[99]

On iki yahudi kabilesi de İsrail adıyla anılır. Hz. Süleyman'dan sonra yahu­di ülkesinin ikiye ayrılması üzerine İsrail kelimesi, kuzeyde kalan bölümü oluştu­ran kabilelerin krallığını nitelemek üzere kullanılmıştır. Bununla birlikte sonraları İsrail tabiri, yahudilerin tamamını ifade eden etnik bir kavram haline gelmiştir. Yahudi inancına göre Hz. Ya'kub'a İsrail ismi Tanrı tarafından verilmiştir; Yahu­dilik millî bir din, Yahova da millî bir tanrı kabul edilmiştir. Aynı telakkiye göre İsrâiloğullan da seçkin bir kavimdir. Söz konusu kavim, Filistin'e yerleşmeden önce İbranî, Filistin'de İsrâİlî, sürgünden sonra ise İsrâiloğullan diye anılmaktay­dı. Bununla birlikte bu kavim için İbranî ve Yahudî terimlerinin kullanımı da yay­gındır.[100]

Kur'ân-ı Kerîm'de Benî İsrail isminin ilk defa geçtiği konumuz olan âyette özellikle, başta din bilginleri olmak üzere, Hz. Peygamber dönemindeki yahudilere hitap edilmekte ve Allah'ın kendilerine verdiği nimet hatırlatılmakla beraber bu nimetin ne olduğu o zamanki yahudilerce bilindiği için bu hususta açıklama geti­rilmemektedir. Taberî bu nimeti, Allah Teâlâ'nın geçmişte İsrâiloğullan arasından peygamberler göndermesi, onlara kitaplar indirmesi, onları Firavun ve onun zalim halkından çektikleri pek çok sıkıntı ve belâlardan kurtararak mukaddes topraklara yerleştirmesi vb. şeklinde sıralamıştır. [101] Bunlara daha başka nimetleri ekle­yenler de vardır. [102] B u nimetleri anmak­tan maksat, onlara şükretme görevlerini hatırlatmaktır.

"Bir şeyin yerine getirilmesini emretmek, söz vermek" veya "ittifak, anlaş­ma, sözleşme" gibi mânalara gelen ahid kelimesi Kur'an'da yerine göre, hem in­sanların birbirine söz vermesi hem de Allah ile kullan arasındaki bir tür sözleşme için kullanılmaktadır. Ahid kelimesinde "söz verme"nin yanında "yemin" anlamı da vardır. Kur'an'da yer yer aynı anlamda mîsâk, vaad gibi başka kelimelerin kullanıldığı da görülür. Tanrı ile İsrâiloğullan arasındaki anlaşmanın hükümlerini, Allah tarafından belirlenen yükümlülükleri ihtiva ettiği için yahudi ve hıristiyan kutsal kitaplarına Eski Ahid ve Yeni Ahid denilmiştir. Bu iki kutsal kitapta Allah'm muhtelif peygamberler ve ümmetlerle ahidleştiğine, bu arada İsrâiloğulla-rı'ndan da söz aldığına dair bilgiler bulunmaktadır. [103] Kur'ân-ı Kerîm'üı çeşitli âyetlerinde de Allah'ın İsrâiloğullan'ndan değişik konularda, meselâ Tevrat'a sımsıkı sarılacaklarına[104]  namazı kılacaklarına, zekâtı vereceklerine, peygamberlere inanacakla­rına, muhtaçlara Allah nzası için borç vereceklerine[105] kendilerine in­dirilen kitabı gizlemeyip insanlara okuyacaklarına[106]dair söz al­dığı bildirilmektedir. Müfessirlerin çoğu konumuz olan âyetteki ahdi genel anlam­da yorumlamışlardır. Taberî ise buradaki ahdi, özellikle Allah'ın yahudİlere, onla­rın kutsal kitaplarında kendisi hakkında bilgi verilmiş bulunan Hz. Muhammed'in peygamberliğini tanıyıp ona inanmalarını, bu gerçeği İnsanlara da açıklamalarını emretmesi ve bu hususta onlardan söz almış olması şeklinde yorumlamaktadır.[107] Ancak bu ahid hakkında el-Menâr'da [108] verilen bilgiler da­ha mâkul görünmektedir. Buna göre Allah İsrâiloğullan'ndan "Allah'a kulluk edip O'na ortak koşmayacaklarına, doğru olduklarına ilişkin kanıtlar getiren peygam­berlere iman edeceklerine, Allah'ın hükümlerine ve kanunlarına boyun eğecekle­rine", özellikle kendi milletlerinden olan Hz. İsmail'in soyundan gelen Hz. Mu-hammed'e inanacaklarına ilişkin söz almıştır. Ayrıca buradaki ahdin İçine, fıtratın gereği olarak bütün beşerden alınmış olan "aklın ölçülerine göre düşünme ve ha­reket etme sorumluluğunu yerine getirme vaadi" de girer. Âyetin, "Ben de size va-ad ettiklerimi vereyim" kısmındaki vaad ise tefsirlerin çoğunda [109] Allah'ın onlara yardım edeceği, iyiliklerine karşı se­vap verip cennetine kabul edeceği yönünde vaadde bulunması şeklinde açıklan­mıştır. [110]

 

41. "Elinizdeki" ifadesinden maksat Tevrat, onu "tasdik edici" olan da Kur'ân-ı Kerîm'dir. Kur'an'in Tevrat'ı tasdik etmesinin anlamı, tevhid inancı, geçmiş peygamberlere iman, iyiliklerin yapılması, kötülüklerin terkedilmesi gibi Tevrat'ta yer alan temel öğretilerin Kur'an tarafından da tanınmasıdır. Bunun mantıkî sonucu, Kur'an'ın da Tevrat gibi Allah'tan geldiğini kabul edip ona inan­mak olduğu için yahudiler ve özellikle kutsal kitabın muhtevası hakkında geniş bilgisi olan yahudi din bilginleri Kur'an'a inanmaya, böylece inüslüman olmaya davet edilmekte; Kur'an'ı herkesten önce alelacele inkâr etmek yerine, öğretileri­nin kendi kutsal kitaplarıyla ne kadar uyuştuğunu iyi düşünmeleri gerektiğine işa­ret edilmektedir. Bunu yaptıklarında, müşrikler gibi hemen onu inkâr etmeyip, tam tersine, ellerindeki kutsal kitabı tasdik ettiği için vakit kaybetmeden ona inanıp müslüman olmaları gerektiğim anlayacaklardır.

İbn Abbas'a nispet edilen bir rivayete göre Medineli bazı yahudi bilginlerine fakır halktan hediyeler geliyor, onlar bu hediyelerden mahrum kalacaktan korku­suyla İslâm'ı kabul etmekten kaçmıyorlardı. [111] Ancak tefsirlerin ço­ğunda yer alan daha genel bir açıklamaya göre âyette yahudİlerden, nimetlerin en büyüğü olan hak dini reddedip âhiret kurtuluşundan mahrum kalma pahasına, bun­larla mukayese edildiğinde hiçbir değer ve anlam ifade etmeyen dünya malı, dün­yevî mevki ve itibar peşinde koşmamaları istenmektedir, Ayrıca "Ayetlerimi az bir karşılık ile satmayın" mealindeki ifade, Allah'ın yüce ve kutsal kitabını ve di­nini kişisel ve maddî çıkarlar için kullanıp yanlış yorumlayanlara, harandan helâl, helâlleri haram göstermeye kalkışanlara karşı kesin bir uyandır.

Bazı bilginler, âyetin söz konusu bölümüne dayanarak, Kur'an öğretme kar­şılığında para almanın caiz olmadığını ileri sürnıüşlerse de bu para, Kur'an'in de­ğil, harcanan emek ve zamanın bedeli olduğu için, İslâm bilginlerinin çoğu bu gö­rüşe itibar etmemişlerdir. [112] İbadet olan fiillere karşılık ücret almak caiz olmamakla beraber bu hüküm konumuz olan âyetten çıkarılmış değildir. [113]

 

42-43. Yukarıda yahudiler Kur'ân-ı Kerîm'e iman etmeye çağınldıkları için burada da, bu imanın gereklerinden olmak üzere, onlara Kur'an'in önem verdiği prensiplerden söz edilmekte; özellikle hakkı tanımaları ve korumaları, namaz kılıp zekât vermeleri emredilmektedir. Böylece Kur'an yahudilere ve dolaylı olarak müslümanlara, hatta bütün insanlığa, maddî ve dünyevî menfaatlerin, egoist arzu ve eğilimlerin etkisine kapılarak doğru ve gerçek olan ile eğri, yanlış ve asılsız ola­nı kasıtlı olarak birbirine kanştırmamaları, hakkı örtüp saklamaktan kaçınmaları gerektiği yönünde son derece Önemli bir uyanda bulunmuştur. Yahudiler de dahil olmak üzere o dönem insanları bakımından temel gerçek Kur'an'ın hak kitap ve Hz, Muhammed'in hak peygamber olduğudur. Bu sebeple âyette öncelikle bu hu­sus kastedilmiş; inkârcılann hak ile bâtılı birbirine karıştmp hakkı gizlemekten vazgeçmeleri, müslümanlarla birlikte namazı kılıp zekâtı vermeleri, Allah'ın hük­müne boyun eğmeleri istenmiştir. Burada, pek çok dinî hükümler içinden özellik­le namaz ve zekâtın emredilmesi, bunlardan ilkinin bedenî ibadetlerin, ikincisinin de malî ibadetlerin en önemlisi olmasından ileri gelmektedir. [114] 42. âyette yahudilerin gerçek Tevrat'a onda bulunmayan ilâveler yapmalarına [115] veya Hz. Muhammed'in geleceğinin Tevrat'ta haber verildiği gerçe­ğini saklamalarına [116] işaret edildiği de söylenmiştir. [117]

 

44. Sözlükte "iyilik, doğruluk" anlamına gelen birr kelimesinin, dinî ve ah­lâkî bir terim olarak, iman ve ibadetten başlamak üzere her türlü iyilik, ihsan, itaat, doğruluk, günahsızlık gibi mânalarda kullanıldığı görülür.[118]

Bu âyetten, asıl muhatapların yahudi din bilginleri olduğu anlaşılmaktadır. Başka benzerleri gibi yahudi din bilginleri de halka kutsal kitaba inanıp onunla amel etmelerini, gerek sözleri gerekse davranışlarıyla Allah'ın rızâsına uygun şe­kilde yaşamalarını emrederlerdi. Ancak âyet bize, başkalarına iyiliği emrederken kendilerini unuttuklarını yani onların kendi yaşayışlarının bilgileri ve sözleriyle çeliştiğini, sonuç olarak samimi dindarlık hislerini kaybettiklerini göstermekte; "Aklınızı kullanmıyor musunuz?" ifadesiyle bu çelişkili tutumlarının, yalnızca di­nin hükümlerine değil, akla da aykın olduğuna işaret etmektedir.

Kur'an'ın geçmiş ümmetlerin tarihine ilişkin verdiği bilgilerde de sonraki ne­siller İçin mesajlar ve dersler vardır. Bu bakımdan, söz-davranış uyumu şeklinde özetlenebilecek evrensel ahlâk kurallarından birini ihlâl etmeleri sebebiyle yahu-dileri eleştiren söz konusu âyet, bir yandan yahudi din bilginlerinin bu çelişkili tu­tumları ve samimiyetsizlikleri hakkında bilgi verirken, bir yandan da genel olarak İslâm ümmeti, özellikle müslüman din önderleri ve bilginleri için de bir uyan an­lamı taşımaktadır. Şu halde kendilerini din bilgini, din adamı ya da din önderi ko­numunda görenlerin veya öyle tanımlananların bu uyarıyı hiçbir zaman hatırdan çıkarmamaları gerektiği açıktır. Zira başkalarına iyiliği öğütleyenlerin kendi yaşa­yışlarında bunun aksine davranmaları Kur'an'ın kesinlikle reddettiği bir tutumdur. Nitekim Saf sûresinde "Ey iman edenler! Yapmayacağınız şeyleri niye söylersi­niz? Yapmayacağınız şeyleri söylemeniz Allah katında çok sevimsiz bir davranış­tır!" (61/2-3) buyurulmaktadır. [119]

 

45-46. Ahlâk ve tasavvufun temel kavranılanndan olan sabır, "acıya katlan­ma, sıkıntıya göğüs germe; Allah'a tevekkül ederek O'ndan gelen sıkıntılara kat­lanma; insanın kendisini, aklın ve dinin yapılmasını gerekli gördüğü işleri yapma­ya veya yapılmasını yasakladığı, uygun bulmadığı davranışlardan uzak durmaya zorlaması; kişinin hayırlı amacına ulaşma yönündeki direnci" gibi anlamlarda kul­lanılır. [120] Gazzâlî, sabrı "inanç gücünün bencil istek ve tutkulara karşı koyması" şeklinde oldukça kapsamlı bir ifadeyle ta­nımlar. İnkarcılık da bir tür inançtan kaynaklandığı için inkarcılarda görülen sab­rı da bu anlamda değerlendirmek mümkündür. Buna göre sabrın değeri arkasında­ki İnancın keyfiyetine göre değişir. Gazzâlî bu erdemin, bütün yaratılmışlar için­de sadece insana verilmiş bir ayrıcalık olduğunu belirtir. Çünkü hayvanlar akıl gü­cüne sahip olmayıp sadece içgüdüleriyle davrandıkları; melekler de -zaten yetkin varlıklar olmaları sebebiyle- sabrı gerektiren bir durumla karşılaşmadıkları için, sabır gösterme imkânları ve buna ihtiyaçtan yoktur.[121]

Kur'ân-ı Kerîm'de, rahatlık ve bolluk kadar sıkıntı ve darlık da bir hayat ger­çeği olarak gösterilmiş[122] Hz. Peygamber'e hitaben, "Azim sahiple­rinin sabrettiği gibi sen de sabret" buyurulmuş. [123] Allah yolunda cihad eden müminlerin yiğit, sebatkâr ve kararlı tutumlarından verilen örnekle[124] sabrın, zorluklar karşısında acizlik gösterip sıkıntılara teslim ol­mak anlamına gelmediğine; aksine, Allah'ın inayetine güvenerek güçlükleri aşma iradesini göstermek olduğuna işaret edilmiştir.

Yukarıdaki âyetlerde yahudiler ve özellikle onların din önderleri, eski anla­yış ve yanlışlarını terkederek Allah'a verdikleri sözü tutmaya, Hz. Muhammed'in risâletini tanımaya, Kur'an'a inanmaya, dolayısıyla İslâmiyet'i kabul etmeye da­vet edilmiş; hakka saygı duyup onu bâtılla karıştırmamaları, namazı kılıp zekâtı vermeleri, başkalarına buyurdukları iyilikleri kendilerinin de yapmaları istenmiş­tir. Fahreddin er-Râzî'ye göre yahudilerin, gerektiğinde mallarını ve itibarlarım tehlikeye atma pahasına, eski inanç ve alışkanlıklarından sıyrılarak bu yeni inanç ve hayat düzenini yani İslâmiyet'i kabul edip uygulamaları onlara güç ve meşak­katli geldiği için âyette bu güçlüğü sabredip namaz kılarak yenmeleri öğütlenmiştir. [125] Kuşkusuz bu isabetli tespit, her zaman için ve aynı konumda bulu­nan her kişi veya zümre hakkında geçerlidir. Zira insanların din değiştirmek gibi çok önemli kararlarında sadece aklî olarak bu dinin doğruluğunu kavramaları ye­terli değildir. Bunun yanında pek çok psikolojik ve haricî baskılar insanların eski yanlış İnanç ve tutumlarını sürdürmelerinde etkili olmaktadır. Kur'an bu güçlüğün aşılmasında belirtilen baskılara sabır denilen psikolojik ve ahlâkî irade İle diren­meyi, ayrıca bu iradeyi namazla da fiilî olarak destekleyip güçlendirmeyi Öğütle­mektedir. Namaz, Allah ile kul arasındaki İlişkiyi bir ömür boyu amelî olarak sür­düren en canlı ve sürekli bir ibadet olduğu için âyette bu ibadetin, insanın inancı­nı ve inancı doğrultusunda oluşturacağı kararlarını güçlendirip eylemlerini dinî ve ahlâkî hükümler çerçevesinde geliştirmesine yardımcı olacağına işaret edilmekte­dir. Nitekim "Kuşkusuz namaz hayasızlık ve kötülükten meneder" mealindeki âyette de[126] namazın bu tesiri açıkça ifade edilmiştir.

Terim olarak huşu "Allah'a gönülden saygı duyup bağlanmak, boyun eğip itaat etmek" demektir. Sabrın ve özellikle namazın yukarıdaki olumlu tesirinden nasibini alacak olanlar, ancak Allah'a huşu ile bağlanan, boyun eğenlerdir. 46. âyete göre onların Allah'a olan bu içten bağlılık ve saygılarının en başta gelen se­bebi ise rablerine kavuşacaklarına, sonunda mutlaka O'na döneceklerine olan kesin inançlarıdır. Ancak bu inanç sayesindedir ki insan, rabbine kavuşmayı ve do­layısıyla âhiret kurtuluşunu dünyanın bütün nimetlerinden daha önemli görür ve bu uğurda her. türlü meşakkate rıza gösterir. Esasen İslâm akaidinde, âhiret inan­cının, -Allah'a iman ve peygamberlere imanla birlikte- "usûl-i selâse" (üç ilke) de­nilen en önemli itikad esasları arasında yer alması da bu inancın belirtilen dinî ve ahlâkî fonksiyonundan ileri gelmektedir. [127]

 

47. İsrâiloğullan'nın "cümle âleme üstün kılınnıası"ndan maksat, onların kendi dönemlerinde küfür ve dalâlet içinde yaşayan milletlere karşı ilâhî dini be­nimsemeleri sebebiyle kazandıkları üstünlükleridir; buna karşılık, yine Kur'an'ın açıklamasına göre müslümanlar "en hayırlı ümmet"tir. [128] Başka bîr görüşe göre Benî İsrail'in bu üstünlüğü, peygamberler atası olan Hz. İbra­him'in soyundan gelmeleri ve içlerinden birçok peygamber çıkmasından ileri ge­liyordu. [129] Âyet­te dolaylı olarak onların bu üstünlüklerinin, tevhid geleneğine sahip olmalarından kaynaklandığına ve bununla kayıtlı olduğuna da bir işaret vardır. Nitekim onların, tevhid dininin ilke ve kurallarından sapmaları sebebiyle bu üstünlüklerini kaybet­tiklerini, Hz. Musa'nın onları "fâsık" olarak nitelediğini, sonuçta türlü şekillerde cezalandırıldıklarını bildiren âyetler de vardır. [130] Tevrat'ta da yer yer İsrâiloğulları'mn basit arzulan veya çıkarları se­bebiyle ahdi bozdukları, yoldan çıktıkları, başka tanrı veya tanrılar edindikleri, şe­riatın hükümlerini ihlâl ettikleri belirtilerek onlara lanetler yağdırıldığı görülmek­tedir. [131] Buradan, dolaylı olarak, müslümanlann "en hayırlı ümmet" ni­teliğini korumalarının da "Allah'a itaat edip emirlerine uymalarına, yasaklarından sakınmalarına" bağlı olduğu anlaşılmaktadır.[132]

 

48. Şefaat "bir kimsenin bağışlanması için onun adına af dileme, maddî ve­ya manevî bir İmkânı elde etmesi için yetkilisi nezdİnde aracılık yapma", özellik­le dinî bir terim olarak "günahkâr bir müminin affedilmesi veya yüksek derecele­re ulaşması için Allah nezdinde mertebesi yüksek olan birinin O'na dua etmesi, di­lekte bulunması" anlamına gelmekte ve daha çok bu yüksek mertebeli kulların, âhirette günahkârların bağışlanması yönünde vuku bulacak dileklerini ifade et­mektedir. Mu'tezile bilginleri bu âyete dayanarak âhirette günahkârlara şefaat edilmesinin söz konusu olmayacağını, ancak sadece sevaba müstahak olanlara mükâfatlarının arttırılması yönünde şefaat edilebileceğini ileri sürmüşlerdir. Ehl-İ sünnet bilginleri ise her iki durumda da şefaatin mümkün olduğunu, günahkâr kul­lara peygamberler ve Allah nezdinde itibarı yüksek olan diğer seçkin insanlar ta­rafından şefaat edilebileceğini savunurlar. [133]

Ancak Allah'ın izin vermediği hiçbir kimse şefaat edemeyecektir. [134]

Kur'an'm ilgili âyetlerinin üslûbundan, âhirette şefaat mümkün olmakla bir­likte bunun son derece sınırlı tutulacağı ve İnsanların şefaate bel bağlamadan, ken­di kurtuluşları için yine kendilerinin çaba göstermesi gerektiği anlaşılmaktadır. Bu durum karşısında insan için gerekli olan şey, zaman kaybetmeden tevhid inancına sarılarak, Allah'a karşı kulluk görevlerini yerine getirmek ve ahlâkını düzeltmek, geçmişteki günahlarından dolayı da tövbe etmektir. Çünkü gerek Kur'ân-ı Ke­rîm'de gerekse hadislerde içtenlikle yapılacak tövbelerin geri çevrilmeyeceğine dair çok açık ve kesin açıklamalar vardır. Kur'an*in şefaat konusundaki ümit kin­ci üslûbu, şefaat beklentisinin insanları dinî ve ahlâkî hayatlarında gevşekliğe sü­rüklemesinden; yine Kur'an'm tövbelerin kabul buyurulacağına dair çok net ve ümit verici ifadeleri ise, tövbenin kişiye hatalı inanç ve davranışlarını terkettirme-sinden, böylece düzeltici ve ıslah edici bir fonksiyon icra etmesinden ileri gelmek­tedir. İşte, peygamberlerinin kendilerine şefaat edeceklerine güvenerek İslâm'ı ka­bul etmemekte ve Hz. Muhammed'e inanmamakta direnen yahudileri uyarmakta olan bu âyet, aynı zamanda bütün insanlar ve müslümanlar için de bir ikaz anlamı taşımakta; insanın asıl kurtuluşunun, yanlışlardan dönmesine başta imanı olmak üzere, dünya hayatında kendisinin yaptığı hayırlı işlere bağlı olduğunu vurgula­maktadır. [135]

 

Meali

 

49. Hatırlayın ki sizi Firavun'un adamlarından kurtardık. Onlar size iş­kencenin en kötüsünü reva görüyorlar, erkek çocuklarınızı boğazlıyorlar, kızlarınızı sağ bırakıyorlardı. Bu size reva görülenlerde rabbinizden büyük bir imtihan vardı.

50. Bir zamanlar biz sizin için denizi yardık, sizi kurtardık; Firavun'un adamlarını da siz bakıp dururken denizde boğduk.

51. Musa'ya kırk gece için söz vermiştik. Sonra siz, haksızlık ederek buzağıyı (tanrı) edin­diniz.

52. Bundan sonra, (akıllanıp) şükredersiniz diye sizi affettik.

53. Doğru yolu bulaşınız diye Musa'ya kitabı ve hak ile bâtılı ayıran hükümleri verdik.

54. Mûsâ kavmine demişti ki: "Ey kavmim! Şüphesiz siz buzağıyı (tanrı) edin­mekle kendinize zulmettiniz. Onun için yaratanınıza tövbe edin de nefisleri­nizi öldürün. Öyle yapmamz yaratıcınızın katında sizin için daha iyidir; böy­lece Allah tövbenizi kabul etmiş olur. Çünkü acıyıp tövbeleri kabul eden an­cak O'dur".

55. Bir zamanlar, "Ey Mûsâ! Allah'ı açıkça görmedikçe sana as­la inanmayız" demiştiniz de bakıp durur olduğunuz halde hemen sizi yıldırım çarpmıştı.

56. Sonra ölümünüzün ardından sizi dirilttik ki şükredesiniz.

57. Ve sizi bulutlarla gölgeledik; size kudret helvası ve bıldırcın gönderdik; ''Ver­diğimiz güzel nimetlerden yiyiniz" (dedik). Gerçekte onlar bize değil, kendile­rine kötülük ediyorlardı.

58. Dedik ki: "Şu şehre girin, orada bulunanlardan dilediğiniz şekilde bol bol yiyip için, kapıdan eğilerek girin ve af dileyin ki ha­talarınızı bağışlayalım. Biz iyi davrananlara fazlasıyla vereceğiz."

59, Fakat zalimler kendilerine söylenenleri başka sözlerle değiştirdiler. Bunun üzerine, yapmakta oldukları kötülükler sebebiyle zalimlerin üzerine gökten acı bir azap indirdik. [136]

 

Tefsiri

 

49-59. Hz. Mûsâ, gerek Kitâb-ı Mukaddes'te gerekse Kur'ân-ı Kerîm'de kendisine en geniş yer ayrılmış bulunan peygamberdir, Kur'an'da 136 defa adı ge­çer. Tevrat'ın beş kitabından dördü [137] onu ve ba­şından geçenleri anlatır. Tevrat'a göre Hz. Mûsâ, Ya'kub'un oğullarından Levi'nin soyundandır. Babası Amran (îmrân), annesi Yokebed'dir.[138] Kur'ân-ı Kerîm'de yer alan ve ana hatlarıyla Kitâb-ı Mukaddes'in verdikleriyle uyuşan bilgilere göre Hz. Musa'nın doğduğu yıl Mısır Firavunu, yüzyıllardır bu ülkede yaşayan ve sosyoekonomik durumları gittikçe kötüleşen İsrâİloğulları ara­sından çıkacak birinin kendi saltanatını elinden alacağına işaret eden bir rüya gör­müş; bunun üzerine onların erkek çocukları hakkında ölüm fermanı çıkarmıştı. Sı­kı bir şekilde uygulanan bu katliamdan Musa'yı kurtarmak isteyen annesi, Al­lah'ın emri uyarınca onu [139] Nil nehrine bırakmış, ablasına da gelişmeleri uzaktan takip etmesini söylemişti. Nihayet Firavun'un ailesi bebeği bularak Firavun'un eşi Âsiye'ye ge­tirirler. Çocuğun hayatına kıyılmaması ve kendisinde kalması hususunda kocasını da razı eden Âsiye, onun için bir süt annesi arar; fakat çocuk hiçbir kadının meme­sini emmez. Durumu öğrenen ablası onlara annesini tavsiye eder. [140] Böylece evinde annesi tarafından emzirilen Mûsâ tekrar Firavun ailesine teslim edilir; okuma yazma da dahil olmak üzere çok iyi bir eğitim görür. Olgunluk çağına ulaşınca Allah tarafından kendisine "hüküm ve İlim" verilir. [141]

İsrâiloğullan'ından birinin Mısırlı biriyle dövüştüğünü gören Mûsâ, İsrail­li'nin yardım istemesi üzerine Mısırlı'ya bir yumruk vurup ölümüne sebep oldu. Beklemediği bu durum karşısında Allah'tan af diledi; Allah da onu bağışladı. [142]Ertesi gün olayın duyulması üzerine yetkililer Musa'nın öldürülme­sine karar verdiler. Durumu öğrenen Mûsâ Medyen'e kaçtı. Burada tanıştığı bir kızla evlendi ve sekiz (veya on) yıl boyunca kayınpederinin koyun sürüsünü güt­tü. Daha sonra Mısır'a dönmek üzere ailesiyle birlikte yola çıktı. Yolda, Tûr dağı­nın yanında gördüğü bir ateşe yaklaştığında yakındaki bir ağaçtan "Ey Mûsâ! Mu­hakkak âlemlerin rabbi olan Allah benîm!" şeklinde bir ses geldi ve bu sözle baş­layan ilk vahye muhatap oldu (bu ve daha başka vesilelerle Allah kendisine aracı­sız hitap ettiği için Hz. Mûsâ "kelîmullah" diye anılır). Bu arada Allah tarafından kendisine, asasının yılana dönüşebilmesi ve elinin kar gibi beyazlaşması şeklinde iki mucize verildi ve Firavun'a gidip kavmini onun zulmünden kurtarmakla görev­lendirildi; İsteği üzerine kendisinden daha güzel konuşan büyük kardeşi Harun'u da yanına alması uygun görüldü. Mûsâ, ailesini Medyen'e geri göndererek Mısır'a gitti ve Harun'u da yanına alıp Firavun'un huzuruna çıktı. Ona Allah'ın elçisi ol­duğunu bildirdi ve İsrâiloğullan'mn kendisiyle birlikte Mısır'dan ayrılmalarına izin vermesini istedi. Ancak, mucizeler göstermesine rağmen Firavun'u ikna ede­medi; bu arada Firavun ve Mısır halkının başına gelen şiddetli felâketler de Fira­vun'un ikna olmasına yetmedi. Her felâket gelmesinde Musa'ya, eğer Allah'a dua edip kendilerini musibetten kurtarırsa isteğini yerine getireceğine dair söz veriyor, fakat sıkıntı geçince sözünden dönüyordu [143] Nihayet Allah'ın buyruğu uyarınca Mûsâ, bir gece İsrâiloğullan'nı yanına alarak, Sina'ya geçmek üzere gizlice Kızıldeniz'e doğru yola çıktı; sabahleyin durumu öğrenen Firavun da kuvvet toplayarak peşlerine düştü. Bir mucize sonucu denizin yol vermesiyle Mûsâ ve kavmi karşıya geçerken, aynı yoldan geçmeye kalkışan Firavun ve beraberindekiler boğulup gittiler.

Kavmiyle birlikte Sînâ'ya ulaşan Mûsâ, onların başına Harun'u bırakarak ilâ­hî vahyi almak üzere Tûr dağına gitti ve kırk gece orada kaldı. Bu arada kavmi, Harun'un ikazlarına rağmen, Sâmirî isimli bir kuyumcunun yaptığı altın buzağı heykeline tapmaya başladı. Döndüğünde durumu öğrenince son derece üzülen ve öfkelenen Mûsâ, kavminden seçtiği yetmiş kişiyle birlikte, işledikleri günahlardan dolayı tövbe etmek üzere tekrar Tûrisînâ'ya gitti.

Hz. Mûsâ İsrâiloğullan'nı, Allah'ın kendileri için takdir ettiği kutsal toprak­lara götürmek istedi. Fakat kavmi onun bu isteğini reddettiği için arz-ı mev'ûd kendilerine kırk yıl haram kılındı ve bu süre içinde, Hz. Mûsâ da yanlarında olmak üzere, çölde dolaşıp durdular. [144] Tevrat'taki bilgilere göre kırk yıl­lık çöl hayatının sonuna doğru Hz. Hârûn 123 yaşında Hor dağında öldü; daha son­ra arz-ı mev'ûda yaklaştıklarında da Hz. Mûsâ 120 yaşında vefat etti; Moab diya­rında Beyt-peor karşısındaki dereye defnedildi.[145]

Bakara sûresinin yukarıda meali verilen kısmı, Hz. Musa'nın hayatından, Kızıldeniz'i geçmesiyle başlayan bir kesit içermekte olup İsrâiloğullan'mn tarihine dair aynntılı bilgilerin yer aldığı A'râf süresindeki yirmi iki âyetin [146] tam bir özetidir. Ancak A'râf sûresindekilere ilâveten burada bazı bilgiler daha bulun­maktadır. Şöyle ki: 52. âyette, İsrâiloğullan'mn, altın buzağıyı tann edinmelerin­den sonra Allah tarafından affedildikleri, 55. âyette tekrar yoldan çıkarak, Allah'ı açıkça görmedikçe Musa'ya inanmayacaklannı açıkladıklan, bu yüzden bir zelze­le felâketine uğratılarak yerlere serildikleri, 56. âyette de ölülerin dirilmesini andı-nr bir şekilde ayılıp kendilerine geldikleri bildirilmektedir. [147]

Yukanda da özetle belirtildiği üzere, Hz. Mûsâ Mısır'a giderek burada Firavunlar yönetiminde yüzyıllar boyu esir ve parya muamelesi gören İsrâiloğullan'nı kurtarmak istemiş; ancak uzun tartışmalara ve mücadelelere rağmen Firavun'u ik­na edemeyince kavmini yanına alarak Mısır'dan kaçmış; İsrâiloğullan, bir mucize eseri olarak yarılıp kendilerine yol açan Kızıldeniz'den geçerken, onları takip eden Firavun ve onun güçleri, denizin tekrar eski halini almasıyla boğulup gitmişlerdir. Bu suretle İsrâiloğullan'nı Sînâ'ya geçiren Hz. Mûsâ, Allah'ın buyruğuna uyarak, şeriat hükümlerini öğrenmek ve Tevrat levhalarını almak üzere Tûr'a gitmiş, kırk gün burada kalmıştır. Bu sırada Musa'ya vekâlet eden Hz. Harun'un muhalefetine rağmen İsrâiloğullan Sâmirî denilen bir kuyumcunun icat ettiği altın buzağı hey­keline tapmaya başladılar. 54. âyette bu buzağıya tapma olayı İsrâiloğullan'nın nefislerine zulmetmesi şeklinde değerlendirilmiştir.

Sözlükte zulüm kelimesi "bir şeyi olması gerekenin dışına saptırma, adalet­sizlik, zorbalık, haksızlık, kötülük" gibi anlamlar ifade etmekte olup, terim olarak genellikle "dinî ve ahlâkî kanunlarda belirlenmiş sınırları aşan; adalet, hakkaniyet ve eşitlik ilkelerine ters düşen davranışlar" için kullanılır. Aynca hukuk ve ahlâk dilinde, çok genel bir ifade ile "haktan bâtıla sapmak, rızâsına aykırı olarak biri­nin mülkü üzerinde tasarrufta bulunmaya kalkışmak, haddi aşmak" gibi tanımla­rın yapıldığı da görülür. Kur'ân-ı Kerîm'de çeşitli isim ve fiil kalıplarıyla pek çok âyette geçen zulüm kelimesi, biri itikad, diğeri ahlâk alanıyla ilgili olmak üzere iki ayrı bağlamda kullanılır. İlk kullanıma göre zulüm kelimesi genellikle şirk, inkâr, günahkârlık (fısk, fücur), itikadî ve amelî bakımdan Allah'ın koyduğu kuralları, sınırları çiğneme, aşma (taaddî, israf) gibi kavramlarla yakın bir anlam ifade eder. Buna göre "Şirk büyük bir zulümdür"[148]"Kâfirler zalimlerin ta kendileridir. [149] "Her kim Allah'ın koyduğu kuralları çiğnerse işte onlar zalimlerin ta kendileridir"[150]

Kur'an'da ahlâkî bağlamdaki kullanımına göre zulüm kelimesi hak, hürriyet, eşitlik gibi konulara ilişkin olarak "haddi aşmak ve başkasının hakkını ihlâl etmek, başkasına zarar vermek" anlamını ifade eder. Bu tanıma göre zulüm, "haksızlık ve adaletsizlik" demek olup her şeyden önce Allah için düşünülmesi imkânsız olan bir durumdur. Zira "Allah kullarına asla zulmedici değildir[151] Hiçbir kimse O'ndan "kıl payı kadar bile haksızlık gör­mez" (Nisa 4/49). Şu halde bu anlamıyla zulüm dinî sorumluluğu olan, akıl sahi­bi varlıklara özgü bir tutum olup, Allah tarafından kesinlikle haram kılınmıştır. Aynca kişi, kime karşı ve ne tür bir kötülük işlemiş olursa olsun, aslında Kur'ân-ı Kerîm'e göre bu kötülüğü öncelikle kendi nefsine karşı işlemiştir. [152] Nitekim konumuz olan kısmın 54. âyetinde de İsrâiloğulla-rı'nın, altın buzağıya taparak şirke sapmak suretiyle inanç ve amel konusunda Al­lah'ın koyduğu sının aşmaları, böylece bir kuralı çiğnemeleri sebebiyle onlara "Şüphesiz siz buzağıyı (tann) edinmekle kendinize zulmettiniz" Duyurulmuştur.

A'râf süresindeki bilgilere göre, Sînâ dağından dönen Musa'nın, bu ağır suç­tan dolayı gösterdiği çok sert tepkinin ardından yüce Allah, şükretmelerine (ıslah olup kendilerine gelmelerine) bir fırsat vermek üzere onları bağışlamış; bu arada Hz. Mûsâ, onlardan, altın buzağıyı tanrı edinerek Allah'a şirk koşmuş olmaların­dan dolayı tövbe edip yaratanlarından af dilemelerini istemiş ve "Nefislerinizi öl­dürün" demiştir. Bu son ifadeden neyin kastedildiği hususunda kesin bilgi yoktur. Müfesstrlerin çoğunluğu bu ifadeyi "Birbirinizi Öldürün" şeklinde anlamışlardır. Fakat Kur'an'da ve sahih hadislerde bunu destekleyen bir kanıta rastlanmamakta­dır. Buna karşılık Tevrat'ın "Çıkış" bölümünde[153], Tann'nın buzağıya ta­panlara, cezalarını çekmek üzere, ellerine kılıçlarını alarak birbirini öldürmelerini emrettiği, böylece baba-oğul demeden insanların birbiriyle çarpıştığı ve neticede 3000 kişinin öldürüldüğü bildirilmektedir. Bu ifade, genellikle peygamberlerini dinlememeyi alışkanlık haline getiren İsrâiloğullan'nın, bu yüzden iç savaşa ka­dar varan toplumsal bir ihtilâfa düşüp kan döktüklerine ve ancak Hz. Musa'nın gayretleriyle iç barışı sağladıklarına işaret eder. M. Reşid Rızâ, makbul (nasûh) bir tövbenin, kötülükten vazgeçerek pişman olup özür dilemekle, ibadet ve hayırlı amellere yönelmekle gerçekleşebileceğini, bunun ise genellikle insan nefsine çok ağır geldiğini ifade ederek, âyetteki nefsi öldürmekten böyle bir tövbenin kastedil­miş olabileceğini düşünür. [154] Mutasavvıflar ise "Nefislerinizi öldürün" buy­ruğunu, "Kötü duygularınızı, bencil isteklerinizi yok ediniz" şeklinde ahlakî arın­ma mânasında yorumlamışlardır. [155]

 

Meali

 

60. Mûsâ kavmi için su istemiş, biz de ona, "Asanı taşa vur!" demiştik. Bunun üzerine taştan on iki göze fışkırdı. Her topluluk kendi içeceği yeri bil­di. "Allah'ın rızkından yiyin için; yeryüzünde fitne fesat çıkarmayın" (dedik). 61. Hani siz, "Ey Mûsâ! Biz bir tek yiyecekle dayanamayacağız. Bizim için rabbine dua et de bize toprağın mahsullerinden; sebzelerinden, kabakgille­rinden, sarımsağından, mercimeğinden, soğanından bitirsin" demiştiniz. Mûsâ ise, "Daha iyiyi daha kötü ile değişmek mi istiyorsunuz? Şehre inin; iste­dikleriniz orada var" dedi. Zillete, fakru zarurete mahkûm oldular; Allah'ın gazabına uğradılar. Bu durum, Allah'ın âyetlerini inkâr etmeleri ve haksız yere peygamberleri öldürmelerinin, bu yaptıkları da isyan etmeleri ve haddi aşmalarının sonucuydu. [156]

 

Tefsiri

 

60. Hz. Mûsâ çölün kavurucu sıcaklığında susuzluk çeken kavmini suya ka­vuşturması için Allah'a niyazda bulunmuş veya su aramaya başlamış yahut yağ­mur duası yapmıştı. [157] Allah'ın buyruğuna uyarak Kızıldeniz'i iki­ye bölen ve kendilerine yol açan mucizeli asasını bir kayaya vurunca kayanın on iki ayrı yerinden on iki kaynak halinde sular fışkırmaya başladı. İsrâiloğullan, Hz. Ya'kub'un on iki oğlundan gelen on iki oymağa (sıbt) ayrılmışa. Muhtemelen, su yüzünden aralarında bir çatışma çıkmasın diye yüce Allah her oymak için ayrı bu­su kaynağı halketmiş olup, âyete göre, ihtilâf ve karışıklığa mahai kalmayacak şe­kilde her oymağa kendi pınarının hangisi olduğu bildirilmişti. [158]

 

61. İsrailoğullan, aslında Hz. İbrahim'in torunları olup yüksek bir dinî-ahlâkî kültür ve geleneğe sahip oldukları halde, yüzyıllar boyunca Mısır'da kaldıkları için oranın putperest kültürüyle dejenere olmuş; orada ikinci sınıf insanlar olarak muamele görmeleri sebebiyle günlük rahatlarından öte bir gaye tanımayacak; iman, özgürlük, bağımsızlık gibi yüksek değerler uğruna sıkıntılara katlanmayı göze alamayacak kadar bayağılaşmış, hatta korkak bir toplum haline gelmişlerdi. Nitekim Hz. Mûsâ, "Allah içinizden peygamberler çıkardı, sizi hükümdarlar yap­tı, âlemlerde hiç kimseye vermediğini size verdi" şeklindeki sözleriyle onlara mil­lî değerlerini hatırlatıp kendilerine vatan kılınan mukaddes topraklara doğru arkalannı dönmeden ilerlemelerini emrettiği halde, onlar, o ülkede güçlü bir kavim bu­lunduğunu ifade ediyor ve "Ey Mûsâ! Onlar orada bulundukları sürece biz oraya asla giremeyeceğiz. Sen ve rabbin gidin savaşın; biz burada oturacağız" diyorlar­dı. [159] Halbuki eski yurtlan olan kutsal topraklara dönüp bağım­sız ve onurlu bir toplum olarak yaşamaları, böyle bir onura lâyık olmaları için de her şeyden önce Allah'a ve O'nun elçisi, kendilerinin de rehberi ve kurtarıcısı olan Hz. Musa'ya tam bir sadâkatle inanıp bağlanmaları, onun öğretisini benimseyip hazmetmeleri, amaçlarını gerçekleştirme yolunda maddî sıkıntılara katlanmaları gerekiyordu. Fakat onlar, hâlâ Mısır'da iken yaşadıkları sıradan hayatı özlüyor, bir tek yemekle yetinemeyeceklerini söylüyor ve Musa'dan çeşitli sebzeler İstiyorlar­dı. Oysa Musa'nın önlerine koyduğu İdeale göre bunlar son derece bayağı istek­lerdi; ayrıca çölde çok çeşitli yiyeceğe sahip olmasalar da, yedikleri kudret helva­sı ve bıldırcın eti, kayadan fışkıran on iki çeşme de sıradan yiyecek ve içecekler olmayıp Allah tarafından özel olarak lutfedildiği için ayrı bir önem -ve belki de yüksek bir besin değeri- taşımaktaydı. Bu sebeple Mûsâ onları, "Daha iyiyi daha kötü ile değişmek mi istiyorsunuz" diyerek suçlamıştır.

Âyette İsrâiloğullan'nın alçaklık ve acizlikle damgalanmalarına ve Allah'ın gazabına uğramalarına sebep olarak gösterilen suçlardan bir kısmını onlar, Hz. Mûsâ'nm döneminden birkaç kuşak sonra işlemişlerdir. Ancak, çöldeki yiyecek­lere katlanmak istememeleri olayı gibi Allah'ın âyetlerini İnkâr etmeleri, geçmiş­te, haksız olduklarını bile bile peygamberlere karşı hasmane duygular besleyip İç­lerinden bazılarını öldürmeleri, isyankârlık yapmaları ve Allah'ın koyduğu sınm aşmaları da konumuz olan âyetin inzalinden önceki dönemlerde olup bittiği için, burada yeri gelmişken, çölde bayağı isteklerde bulunmaları yanında, daha sonra iş­ledikleri suçlara da işaret edilerek, hem müslümanlara hem de Hz. Peygamber dö­nemindeki yahudilere bir hatırlatmada bulunulmakta; bir bakıma onların, ataları­nın işlediği bu eski suçlan tekrar etmemeleri, basit dünya menfaatleri uğruna Hz. Muhammed'e karşı düşmanlık duygulan besleyip ona gönderilen âyetleri İnkâr et­mekten sakmmalan istenmektedir.

Nebî (çoğulu enbiyâ) Allah ile kullan arasında elçilik görevi yapan, O'nun buyruk ve yasaklannı kullarına haber veren seçkin kullar için kullanılan dinî bir terimdir. Türkçe'de nebî ve resul kelimeleri genellikle, "haber alan, haber getiren ve götüren" anlamına gelen Farsça peygamber kelimesiyle ifade edilir. İslâm bil­ginleri nebî kelimesinin kökü ve anlamı konusunda iki farklı görüş ortaya koy­muşlardır,

a) Bir görüşe göre nebî, Arapça'da "yüce, ulu, şerefli" anlamına gelen nebve veya nebâve kelimesinden türetilmiş olup, peygamberin mazhar olduğu nübüvvet makamı, kaynağı ve sonuçlan itibariyle yücelik ve aşkınlık ifade ettiği için; aynı şekilde peygamberliğin temelini oluşturan vahiy ve onun sonuçlan olan bilgi ve haberler diğer bilgilere göre özel bir değer ve üstünlüğe sahip olduğu için bu bilgileri getiren olağan üstü kabiliyetlerle donatılmış insana nebî denilmiştir,

b) İkinci görüşe göre nebî, Arapça'da "haber" anlamına gelen nebe' kelimesinden türetilmiş olup peygamber Allah'tan gelen bilgi ve haberleri insanlara duyurduğu için kendisine bu isim verilmiştir.

Bu görüş farkı sadece kelimenin köküyle ilgili olup nebinin terim olarak ta­nımı konusunda ciddi bir ihtilâf olduğu anlamına gelmez. Nitekim hemen bütün İslâm bilginleri nebinin, "Allah'ın insanlar arasından seçtiği ve sıradan insanlar­dan farklı bazı üstün kabiliyetlerle donattığı, ilâhî mesajları bir kavme, bir millete veya bütün insanlara tebliğ etmek üzere görevlendirdiği kişi" anlamına geldiğini belirtirler. Ayrıca nebî ile resul kelimelerinin aynı veya farklı anlamlara geldiği hususunda da değişik görüşler ileri sürülmüştür.[160]

Bütün İslâm bilginleri nübüvvetin, çalışmakla elde edilemeyen Allah vergisi (vehbî) bir mertebe olduğunu kabul ederler. Bazı bilginler "Allah hikmeti diledi­ğine verir"[161]  mealindeki âyette gecen "hikmet" kelimesini vahiy ola­rak açıklamış ve bu âyeti, nübüvvetin vehbî (Allah vergisi) olduğuna deül olarak göstermişlerdir. İbrahim sûresinin 11. âyeti de bu anlamda yorumlanmıştır. Ayrı­ca pek çok âyette peygamberlerin gönderilmesinden "Biz,[162]elçi olarak gönderdik" şeklinde söz edilmesi de peygamberliğin veh­bî olduğunu gösterir.

İslâm'da "İman esasları" veya "imanın şartlan" denilen altı inanç ilkesinden biri de peygamberlere İmandır. Bazı âlimler bu altı esası "usûl-i selâse" (üç temel inanç esası) başlığıyla üçe indirerek bunları ilahiyat, nübüvvet ve âhiret şeklinde sıralamışlar; bunun sonucu olarak, Allah'a iman etse bile, peygamberliği inkâr eden bir kimsenin dinden çıkmış olacağı görüşünde birleşmişlerdir.

İslâm bilginleri peygamberlerin, onları diğer insanlardan farklı ve seçkin kı­lan başlıca beş temel niteliklerinin bulunduğunu belirtirler. Bunlar sıdk (doğruluk ve dürüstlük), emanet (güvenilirlik), ismet (günahsızlık), fetânet (zeki ve güçlü bir muhakeme yeteneğine sahip olma), tebliğ (İlâhî mesajı eksiksiz bildirme, du­yurma) şeklinde tespit edilmiştir. Buna göre peygamberler, genel davranışlarında olduğu gibi Allah'tan aldıkları bilgileri insanlara iletirken de daima doğruyu, ger­çeği bildirmişlerdir; güvenilir kişilerdir. Günah işlememişler; nadiren işledikleri ve "zelle" denilen küçük yanılgıları vahiy yoluyla Allah tarafından düzeltilmiştir.

Zeki oldukları ve muhakeme yetenekleri güçlü olduğu için ilâhî öğretiyi en iyi ve doğru bir şekilde kavramışlar ve ümmetlerine açıklamışlardır. Temel işlevleri ise tebliğdir; yani onlar, Allah'tan vahiy yoluyla aldıkları bilgileri belirtilen Ölçüler İçinde eksiksiz olarak ümmetlerine duyurmuşlardır. Ancak her konuda olduğu gi­bi peygamberler konusunda da orta ve mâkul yolu gözeten İslâm dinî onları, Hı­ristiyanlık'ta Hz. îsâ için yapılanın aksine, tanrılık mertebesine çıkarmamış, Al­lah'ın seçkin elçileri ve kullan kabul etmiştir. [163] Kur'ân-ı Kerîm'in çeşitli âyetlerinde ifade Duyurulduğu üzere peygam­berler, tebliğ ettikleri ilâhî gerçeklere öncelikle kendileri inanmışlar; dînî, ahlâkî, hukukî hükümleri en titiz bir şekilde kendi hayatlarına uygulamışlardır. Onlar, tebliğ görevleri ve peygamberlik özellikleriyle ilgili olmayan yeme-içme, evlen­me, mal-mülk edinme, hastalanma, ölme gibi beşerî durumlar bakımından diğer insanlardan farksız olup olağan üstü bir özellik taşımazlar, onlara bu tür nitelikler atfetmek caiz değildir.[164] Kur'ân-ı Kerîm'de pek çok âyette işaret buyurulduğu üzere insanlar, pey­gamberlerin öğretilerinden ve irşadlanndan uzaklaştıkları dönemlerde bâtıl inanç­lara sapmışlar; çeşitli ahlâkî bozukluklara müptelâ olmuşlar; mal-mülk, makam-mevki, şehvet, şöhret gibi ihtiraslarını tatmin etmek için haksızlık, zulüm ve şid­dete yönelerek fitne ve fesat çıkarmışlar; birbirlerine en ağır kötülükleri reva gör­müşler; güçlüler zayıflan ezmiş; yine de Allah, engin merhametinin eseri olarak, çeşitli devirlerde peygamberler göndermek suretiyle insanlığı bu tür buhranlardan kurtarmış, onlara dünya ve âhirette mutlu olmalarının yollarını göstermiş; son ola­rak bu şerefli görevi Hz. Muhammed'e yüklemiştir.

Çağımızda özellikle Batı dünyasmda -Hıristiyanlığın boşluklannm da etki­siyle- önce peygambersiz bir tanrı inancıyla (deizm) başlayan peygamberlik yo­lundan sapış, pozitivizm ve Marksizm'le giderek tam bir dinsizlik ve tannsızhk inancına dönüşmüş; bunun sonucunda yukanda belirtilen olumsuz gelişmeler ye­niden ortaya çıkmış; çağın teknik, ekonomik, iletişim vb. imkânlarından da güç alan bu olumsuz gelişme insanlığın temel değerlerini, dünya ve âhiret mutluluğu­nu, hatta doğrudan doğruya insanlığın varlığını ortadan kaldırma noktasına varan bir tehlike halini almıştır. Bütün bunlar, peygamberlik kurumunun İnsanlık için ne kadar önemli ve vazgeçilmez olduğunu göstermektedir. Ancak, eski devirlerde ilâ­hî kitaplar kaybolduğu veya tahrif edildiği için yeni bir kutsal kitaba ve dolayısıy­la yeni bir peygambere ihtiyaç duyulurken, Hz. Muhammed'den sonra böyle bir durum söz konusu olmadığı ve Kur'ân-ı Kerîm Allah tarafından geldiği şekliyle ortada olduğu için yeni bir peygamber gelmesine de İhtiyaç kalmamıştır. Bu sebeple Kur'ân ı Kerîm son kitap, Hz. Muhammed de son peygamberdir. Nitekim Kur'an'da o, "hâtemü'n-nebıyyîn" (peygamberlerin sonuncusu) olarak tanıtılmış-tu. [165]

Kur'ân-i Kerîm'e göre ilk insan (Hz. Âdem) aynı zamanda ilk peygamberdir. Ondan sonra ne kadar peygamber gelip geçtiğine dair bilgi yoktur. Kur'an'da adı anılan ve haklarında bilgi verilen yirmi sekiz peygamber şunlardır: Âdem, İdrîs, Nuh, Hûd, Salih, İbrahim, İsmail, İshak, Lût, Ya'kub, Yûsuf, Eyyûb, Zülkifl, Şu-ayb, Mûsâ, Hârûn, İlyas, Elyesa', Yûnus, Dâvûd, Süleyman, Lokman, Üzeyir, Zülkarneyn, Zekeriyyâ, Yahya, îsâ, Muhammed (ancak bunlardan Lokman, Zülkar-neyn ve Üzeyir'in peygamber veya velî oldukları hususunda İhtilâf vardır). [166]

 

Meali

 

62. Şüphesiz, iman edenler; yahudilerden, hıristiyanlardan ve Sabi-îler'den de Allah'a ve âhiret gününe inanıp sâlih amel işleyenler için rahlen katında mükâfatlar vardır. Onlar için herhangi bir korku yoktur; onlar üzüntü de çekmeyecekler. [167]

 

Tefsiri

 

62. Bundan önceki âyetlerde yahudilerin tarihte Allah'ın hükümlerini çiğne­yip pek çok kötülük işlediklerine işaret edildikten sonra bu âyette de müslüman-larla birlikte Ehl-i kitabın imanları doğru, işleri düzgün olanlarından söz edilmek­te, onlara müjdeler verilmektedir. Burada dört dinî topluluktan söz edildiği görül­mektedir:

1. Müslümanlar. "İman edenler"den maksat müslümanlardır. Haricîler ve Mu'tezile dışındaki bütün İslâm mezhepleri, amelî bakımdan kusurları, günahları ne kadar çok olursa olsun, iman esaslarına içtenlikle inanan bütün müslümanların, amelî durumlarına göre, doğrudan veya bir süre cehennemde kaldıktan sonra mut­laka cennete gireceklerini kabul ederler. Haricîlerle Mu'tezile âlimleri ise büyük günahlardan birini veya birkaçını işleyip de tövbe etmeden ölenlerin cehennemde ebedî olarak kalacaklarını savunmuşlardır.

2. Yahudiler. Hz. Musa'nın tebliğ ettiği ilâhî dinin mensupları bu isimle anı­lırlar. Yahudi kelimesi, Hz. Ya'kub'un on iki oğlundan dördüncüsü olan Yahu-da'dan gelmektedir. Önceleri bir şahıs ismi olan bu kelime, daha sonra Yahuda sıptına (soy) mensup olanlar İçin kullanılmış; bu kabilenin yerleştiği bölgeye de ad olmuştur. Bâbil esareti[168]  sonrasında ise İsrail (Ya'kub) nesli yahudi-ler diye anılmaya, Hz, Musa'nın tebliğ ettiği ilâhî dine de Yahudilik denmeye baş­lanmıştır. Yahudilik millî bir din olduğu için yahudiler ismi, bu dinin mensupları­nın millî isimleri olan İbrânîler ve İsrâiloğullan isimleriyle aynı topluluğu ifade eder. Günümüzde, dünyanın çeşitli bölgelerinde 15-20 milyon civarında yahudi nüfusu bulunmaktadır.

3.  Hıristiyanlar. Hz. îsâ'nm tebliğ ettiği ilâhî dinin mensuplarına verilen isimdir. İslâmî kaynaklara göre îsâ'nm doğduğu köyün ismi olan Nâsira'dan do­layı nasrânî (çoğulu nasârâ) olarak adlandırılmışlardır. [169]Hıristi­yan (Christian) kelimesi, Hz. îsâ'nın kutsal ve kurtarıcı niteliğini ifade eden Me-sîh kelimesinin Batı dillerindeki karşılığı olan clırist (Grekçe aslı: christos) keli­mesinden gelmekte olup İbrânîce'de genellikle "Mesîh'e saygı gösteren" anla­mında kullanılır. Kelime ilk defa 44 yılında bu dini kabul eden Antakyalılar için kullanılmış, daha sonra giderek bu dinin her mezhepten bağlılarını ifade etmiştir. Hz. isa'nın tebliğ ettiği dine ise Hıristiyanlık (Christianisme) denilmiştir. Bugün yeryüzünde, birbirinden derin çizgilerle ayrılmış olan çeşitli mezheplere bağlı 1,5 milyarın üstünde hıristiyan yaşamaktadır.

4,  Sâbiîler. Sâbiî kelimesinin aslı, Arâmîce'nin Mandence lehçesindeki "sb"1 kökü olup bu kök, "vaftiz olmak, suya dalmak, yıkanmak" anlamına gelmek­tedir. Bu kelime aynı zamanda Sâbiîler'in en belirgin özelliği olan akarsuya dalıp çıkmak suretiyle vaftiz olmayı ifade etmektedir. Kur'ân-ı Kerîm'de üç yerde müs-lümanlar, yahudiler ve hıristiyanlarla birlikte Sâbiîler de anılmakta[170]; bu âyetlerden, yahudiler ve hıristiyanlar gibi Sâbiîler'in de aslı itibariyle bir hak dine mensup oldukları anlaşılmaktadır. Bununla birlikte onların tarihleri ve inançları hakkında yeterli bilgi bulunmamaktadır. İlk dönem İslâm kaynaklarındaki malûmata göre Sâbiîler monoteist bir inanç taşıyorlardı; Sâbiîlik de Yahudilik, Hıristiyanlık ve Mecusîlik arası bir yapıya sahipti. Mensup­ları Irak'ta yaşıyorlardı. Halife Me'mun sonrası kaynaklarda ise Kıtr'an'da sözü edilen, Güney Mezopotamya'da yaşayan bu Sâbiîler'le Harran'da yaşayan ve yıl-dızperest olan Sâbiîler birbirine kanştınlmıştrr. Kur'an'da anılan Sâbiîler, günü­müzde Bağdat ve Basra'da yaşayan, Ginzia isimli bir kutsal kitapları bulunan ve kendilerini Mandenler (bilenler) veya Nasuralar (dinî yükümlülükleri gözetenler) olarak adlandırılan toplulukla tamamen uyuşmaktadır. Bu topluluk yıldızlara tap­madığı gibi tapanları da lânetlemekte, putperestliği de yasaklamaktadırlar. Günü­müzde, üçte ikisi Irak ve İran sınırlan içinde olmak üzere dünyada 60-70 bin civarında Sâbiî bulunduğu tahmin edilmektedir. [171]

Önceki âyetlerde İsrâiloğullan çeşitli yanlış inanç ve tutumlarından dolayı eleştirilip kınanmış; fakat âdeta "İsrail milletinden oldukları için mi böyle kınanı­yorlar?" gibi bir kuşkuyu bertaraf etmek için de sadece "isyan edip haddi aşmala­rı" sebebiyle böyle bir eleştiriye mâruz kaldıkları özellikle belirtilmiş; 62. âyette ise hiçbir ayınm gözetmeden yahudiler diğer Ehl-İ kitap gruplarıyla birlikte zikre­dilerek, bunlar arasında Allah'a ve âhiret gününe inanıp hayırlı İşler yapanların kurtuluşa erecekleri ifade buyurulmuştur. [172]

Klasik tefsirlere göre bu âyette zikredilen İslâmiyet dışındaki dinlerin men­supları, Hz. Muhammed'e ve Kur'an'a inanıp "İslâm milleti"ne girmedikçe iman etmiş sayılmayacaklar, bu sebeple de âyette ifade buyurulan âhiret ecrine ve gü­venliğine nail olamayacaklar, yani ebedî olarak cehennemde kalacaklardır. [173] Ancak bazı çağdaş müfessirler, yahudi­ler ve hıristiyanlarla Sâbiîler'in, kurtuluşa erebilmeleri için İslâm ümmetine dahil olmaları gerektiği şeklinde bir şartın âyetin metninde yer almadığını; sadece,

a) şirkten uzak olarak Allah'a iman etmek,

b) âhket gününe inanmak,

c) sâlih amel işlemek şeklinde üç temel şart ortaya konduğunu dikkate alarak bu üç şartı yerine getiren diğer din mensuplarının da cennete girebileceklerini savunmuşlardır. [174] Nisa sûresinin 123-124. âyetleri de bu görüşü destekler mahiyettedir. İfadeleri net olmamakla beraber Mevdûdî'nin de bu görüşü paylaştığı anlaşılmaktadır. [175]

Gazzâlî dinde hoşgörünün önemi üzerine yazdığı Faysala't-îefrika beyne'l-İslâm ve'z-zendeka isimli eserinde [176] bu hu­sustaki görüşünü şöyle özetlemiştir: "Derim ki, Allah'ın rahmeti eski ümmetler­den birçoğunu da kapsar... Hatta ben, zamanımızdaki Rum ve Türk asıllı hıristi-yanlann çoğunun yani Rum ve Türk ülkelerinin uzak bölgelerinde bulunup kendi­lerine davet ulaşmamış olanların da inşallah rahmetten nasiplerini alacaklarını söylüyorum. Bunlar (Ehl-i kitap) genellikle üç sınıftır: İlk sınıfa Muhammed ismi hiç ulaşmamıştır; bunlar mazurdurlar. İkinci kesim, onun ismi, nitelikleri ve mu­cizelerinin ulaştığı, İslâm ülkelerine komşu yörelerde veya müslümanlarla iç içe yaşayan zümrelerdir. Bunlar kâfir ve mülhiddirler. Üçüncü kesim İse bu ikisi ara­sında bir durumda bulunanlar yani Muhammed ismini duymuş olmakla birlikte özellikleri hakkında doğru bilgi edinememiş; aksine çocukluğundan itibaren, 'Mu­hammed isimli yalancı ve sahtekâr birinin, peygamber olduğunu iddia ettiği..,' şeklinde yanlış bilgilere sahip olarak yetişmiş kimselerdir. Bana göre bunların du­rumları da ilk sınıfa girenlerin durumu gibidir," Gazzâlî'ye göre yalnızca Hz. Mu-hammed ve daveti hakkında doğru bilgilere sahip oldukları halde inkârda ısrar edenler kâfir olup ebedî olarak cehennemde kalacaklardır ki, bunlar azınlığı oluş­turur. Bir dine (millet) mensup olup da Allah'a ve âhirete inanan, kendisini dünya ihtiraslarına kaptırmayan kimse, kulağına böyle bir bilgi geldiğinde onun aslını araştırması gerekir. Böyle bir araştırmaya girişmekle birlikte ölüm gibi bir engel­den dolayı sonuçlandıramayanlar da affedilecek ve Allah'ın geniş rahmetine nail olacaklardır. Gazzâlî bize şu öğüdü de verir: "Yüce Allah'ın rahmetim geniş tut; ilâhî işleri dar ve resmî ölçülere göre ölçme!" [177]

Uhrevî kurtuluş konusunda Kur'ân-ı Kerîm'in ısrarla üzerinde durup vazge­çilmez gördüğü şartlar, Allah'ın varlık ve birliği ile âhirete inanmak, Hz. Muham-med'in peygamberliğini ve öğretisini tanımak, Allah'ın razı olduğu güzel işler yapmaktır. [178] Geçmişteki peygamberlerin tebliğ ettiği bütün ilâhî dinler gibi İslâmiyet'in de özü budur. Son Peygamber'e, kabul edilebilir bir mazeret sebebiyle iman edememiş olanların, Gazzâlî'nin önerdiği geniş bakışla mümin sayılıp cennete gireceği ümit edilebilir. 1960'lı yıllarda gerçekleştirilen II. Vatikan Konsİli belgelerinde İslâmi­yet'le ilgili resmî Katolik tavrının -yeterli olmamakla birlikte- önemli ölçüde yu­muşadığı, müslümanlarrn Allah ve âhiret inancıyla ibadet ve ahlâka dair anlayış ve uygulamalarından övgüyle söz edildiği görülmektedir. Bu durum, hıristiyaıı dün­yasının İslâmiyet hakkında daha samimi ve sağlıklı bir yaklaşım geliştirmeye yö­neldiği şeklinde değerlendirilebilir. Bu noktada konumuz olan âyetin çok açık ve net ifadelerle uhrevî kurtuluşun kapsamına getirdiği genişliği bir defa daha hatır­lamakta yarar vardır:

"Şüphesiz, iman edenler; yahudİlerden, hıristiyanlardan ve Sâbiîler'den de Allah'a ve âhiret gününe İnanıp sâlih amel işleyenler için rableri katında mükâfat­lar vardır. Onlar için herhangi bir korku yoktur; onlar üzüntü de çekmeyecekler." [179]

 

Meali

 

63. Hatırlayın ki, sizden sağlam bir söz almış, üzerinize de dağı kaldır­mıştık. "Size verdiğimizi kuvvetle tutun, onda bulunanları daima hatırlayın; umulur ki korunursunuz" (demiştik).

64, Bundan sonra yine döndünüz. Eğer Allah'ın keremi ve rahmeti üzerinizde olmasaydı muhakkak zarara uğrayan­lardan olurdunuz. [180]

 

Tefsiri

 

63-64. Hz. Peygamber dönemindeki yahudiler, Allah'ın İsrâiloğullan'ndan hangi konuda ne tür bir söz aldığını bildikleri için âyette bu hususta bilgi verme­ye gerek görülmemiştir.[181]

Âyette îsrâiloğulları'mn üstüne kaldırıldığı bildirilen Tûr'dan maksat Sînâ'da Musa'ya vahyin geldiği dağ veya herhangi bir başka dağ olabilir. [182] Hz. Mûsâ Tûr'dan Tevrat levhalarını alarak halkına döndüğünde, onlara, kurtuluşa erebilmeleri için Tevrat'ı alıp ona sarılmalarını emretmiştir. Bu konuyla ilgili olarak tefsirlerde yer alan rivayetlerden birine göre İsrâiloğullan Musa'nın bu talebine karşılık, "Allah, sana konuştuğu gibi bize de konuşmadıkça bu dediğini yapmayız!" cevabını verince aniden bayılıp yere yığılmışlar; fakat ayıldıklannda yine direnmişler; nihayet Allah'ın emriyle melekler Filistin'deki bir dağı yerinden kopararak, Musa'nın buyruğunu tutmaları için bir tehdit unsuru ola­rak, büyük bir bulut gibi yahudilerin üstünde askıda tutmuşlar; daha başka tehdit­lerle de sıkıştırılan yahudiler ancak bu zorlamalarla inatlarından vazgeçip gereke­ni yapmışlardır. İsrâiloğullan'nı ıslah amacı taşıyan bu olayın bir mucize olduğu anlaşılmakla birlikte mahiyeti hakkında tefsirlerde yer alan bilgilerin hangi kayna­ğa dayandırıldığı bilinmemektedir. Mevcut Tevrat nüshalarında ise bu konuda net bir bilgi yoktur. Sadece Çıkış kitabında [183] Sînâ dağının tüttüğün­den, dağın dumanından ve titrediğinden söz edilmektedir. Kur'an Hz. Peygamber dönemindeki yahudilere böyle bir olayı hatırlattığına göre, gerçek Tevrat nüshala­rında bulunan bilgilerin sonradan Tevrat nüshasından düştüğü veya belirtilen şek­le sokulduğu, sözlü kültürde ise Kur'an'da anlatılan şekliyle devam ettiği düşünü­lebilir. Nitekim Talmud'da [184] "O kutsal varlık, dağı büyük bir tekne gibi onların üstüne kaldırdı ve Tevrat'ı kabul ederseniz iyi otur, yoksa burası me­zarınız olacaktır' dedi" şeklinde bir ibare yer almaktadır.

Reşîd Rızâ'nın kaydettiğine göre Muhammed Abduh, bu hadisenin İsrâilo-ğııllan'nı tehdit amacı taşımadığını, çünkü tehdit ve baskıyla inandırmanın, yü­kümlülük ilkelerine aykırı olduğunu İfade etmiş; A'râf sûresinin 71. âyetİndeki İfade şeklini de hatırlatarak hadisenin bir tür deprem olabileceğine dikkat çekmiş; her halükârda olayın tehdit ve zorlamadan ziyade, insanların imanlarını güçlendi­rip şuur ve vicdanlarını harekete geçiren bir mucize karakteri taşıdığına işaret et­miştir. [185] Esasen âyetteki "... Sizden sağlam bir söz almış, üzerinize de dağı kaldırmıştık" şeklinde geçen söz dizilişinden, önce söz alındığı, sonra dağın kaldırıldığı, dolayısıyla dağı kaldırmanın söz almada bir tehdit unsuru olarak kul­lanılmadığı anlaşılmaktadır.

İsrâiloğullan bu gelişmeler karşısında bir süre Tevrat'ın hükümlerine uymuş-larsa da, 64. âyetin ifade ettiğine göre tekrar İtaat etmekten vazgeçerek ağır bir ce­zayı hak etmişler; ancak Allah'ın lütuf ve merhameti sayesinde bir felâkete uğra­maktan kurtulmuşlardır. [186]

 

Meali

 

65. İçinizden cumartesi günü hakkındaki hükmü çiğneyenleri elbette bi­lirsiniz. Bu yüzden onlara, "Aşağılık maymunlar olun!" demiştik.

66. Biz bu­nu, hem çağdaşlarına hem de sonradan gelenlere ibret veren bir ceza, mütta-kiler için de bir öğüt kıldık. [187]

 

Tefsiri

 

65-66. Cumartesi anlamındaki "sebt" kelimesi, İbrânîce'deki "şabbat" keli­mesinin Arapçalaşmış şeklidir. Bu son kelime ise "ara vermek, dinlenmek" anla­mındaki "şabaf'tan gelmektedir. Yahudi inancına göre Tann altı günde yaratılışı tamamlamış, yedinci gün olan cumartesi ise istirahata çekilmiştir. [188] Tesniye'de ise (5/15), cumartesi günü dinlenmenin sebebi olarak Mısır'dan çıkış gösterilir. Hz. Mûsâ Tur dağında iken Allah ona, kendisiyle İsrâiloğullan arasın­da "nesiller boyu sürecek bir alâmet" olmak üzere, cumartesi (sebt) gününü kutsal tatil günü olarak ayırdığını bildirmiş, bu günde çalışmalarını kesin olarak yasakla­mış ve bu yasağın ebedî olarak uygulanmasına hükmetmiştir. Hatta "on emir"den biri de cumartesi günü çalışma yasağıdır.[189]

Ahd-i Atîk'te İsrâiloğullan'na cumartesi günü yapmaları yasaklanan işler şunlardır: Yemek pişirmek, besin toplamak, ekip biçmek, ateş yakmak, odun top­lamak ve yük taşımak [190] Talmud'da bunlara daha başka yasaklar da eklenmiştir. Fakat Kitâb-ı Mukaddes'te bazı yahudilerin bu yasaklara uymadıkları belirtilmektedir. [191]

İşte 65. âyette bildirildiğine göre bu yasaklan ihlâl eden yahudilere Allah Teâlâ, "Aşağılık maymunlar olun!" demiştir. Kur'ân-ı Kerîm'de bu son ifadenin fi­ziksel bir dönüşmeye mi, yoksa ahlâkî ve manevî bir değişim ve bozulmaya mı işaret ettiği hususunda açıklama yoktur. Müfessirlerin çoğunluğu, bu buyruk üze­rine cumartesi yasağını çiğneyenlerin bedenlerinin maymunlar haline dönüştüğü­nü (mesh) savunurken, tabiîn miifessirlerinden Mücâhid, "Onların kalpleri değiş­ti; (yoksa bedenî olarak) maymunlara dönüşmediler" demiş ve Cum'a süresindeki gibi (62/5) buradaki "Aşağılık maymunlar olun!" ifadesinin de temsilî bir ifade ol­duğunu belirtmiş olup[192], bazı çağdaş tefsirlerde de bu görüşe meyledildiği görülmektedir. [193] Böylece ilâhî hükümleri çiğneyen İsrâiloğullan, Allah tara­fından fiziksel veya ruhsal olarak, ahlâkî tutum ve davranışları itibariyle maymun haline getirilerek, çağdaşları için Allah'ın hükümlerine baş kaldıranların ne halle­re düştüğünü gösteren korkunç bir örnek, takva sahipleri için de ders alınması ge­reken bir İbret olmuşlardır. [194]

 

Meâli

 

67. Bir zaman Mûsâ kavmine, "Allah size bir inek kesmenizi emrediyor" demiş; onlar da '*Bizimle alay mı ediyorsun!" demişlerdi. Mûsâ, "Cahillerden olmaktan Allah'a sığınırım!" dedi.

68. "Bizim adımıza rabbine dua et de onun ne olduğunu bize açıklasın" dediler. Mûsâ dedi ki: "Allah şöyle buyu­ruyor: 'O, yaşlı da değil düve de değil; ikisinin arası bir inek olacak.' Haydi size emredileni yapın."

69. "Bizim için rabbine dua et de renginin nasıl olaca­ğını bize açıklasın" dediler. Mûsâ, "O buyuruyor ki: Rengi parlak sarı, ba­kanların içini açan bir inek olacak" dedi.

70. Yine, "Bizim için rabbine dua et de onun nasıl bir şey olduğunu bize iyice açıklasın; çünkü bu sığır bize ayırt edilemez geldi; inşallah doğrusunu buluruz" dediler.

71. Mûsâ, "Rabbim şöy­le buyuruyor, dedi: O, henüz boyunduruk altına alınıp yer sürmemiş, ekin su-lamamış, serbest dolaşan ve alacası bulunmayan bir inektir." "İşte şimdi doğ­rusunu anlattın" dediler ve ineği (bulup) kestiler, ama az daha (bunu) yapma­yacaklardı.

72. Hani siz bir adam öldürmüştünüz de bu hususta birbirinize düşmüştünüz. Halbuki Allah sakladığınızı ortaya çıkaracaktı.

73. Sonra "(ke­silen ineğin) bir parçasıyla ölüye vurun" dedik. Böylece Allah ölüleri diriltir ve belki akıllanırsınız diye size âyetlerini gösterir.

74. Bundan sonra kalpleri­niz yine katılaştı; artık kalpleriniz taş gibi, hatta daha da katıdır. Taşın öyle­si vardır ki ondan ırmaklar kaynar; öylesi de vardır ki, çatlayıp bağrından su fışkırır; bazı taşlar da vardır ki, Allah korkusuyla yerinden düşer. Allah, yap­makta olduklarınızdan habersiz değildir. [195]

 

Tefsiri

 

67-73. Bu âyetlerde İsrail tarihine ilişkin olaylardan bir sahne anlatılmakta­dır. Burada, Hz. Peygamber dönemindeki yahudilerce bilindiği için, söz konusu ineğin kesilmesini gerektiren olayın ayrıntısı hakkında bilgi verilmemiş, sadece 72. âyette bir adam öldürme olayından söz edilmiştir. Muhtemelen Hz. Peygam­ber dönemindeki yahudiler ya ellerinde Tevrat'ın sıhhatli bir nüshası bulunduğu için veya sözlü kültür olarak kendilerine ulaşan bilgiler sayesinde bu olayın deta­yı hakkında malumata sahiplerdi. Bazı sahâbîler de onlardan edindikleri bilgilerle olayın teferruatı hakkında açıklamalar yapmışlardır. Abdullah b. Abbas, Ubeyde b. Sâmit, Ebü'l-Âliye gibi sahâbîler ve diğer bazı ilk dönem müfessirlerinin ver­diği birbirine yakın bilgilere göre hayli zengin ve yaşlı bir yahudi, mirasına ve kan bedeline göz diken yeğeni tarafından Öldürülüp bir yere atılmış, cinayet bir masu­mun üstüne yıkılmak istenmişti. Katilin bulunamaması yüzünden toplumda nere­deyse silâhlı mücadeleye kadar varacak bir gerginlik doğdu ve olay Musa'ya bildirilerek kendisinden bir çözüm bulması istendi. O da Allah'tan aldığı vahye uy­gun olarak bir inek kesmelerini ve bunun bir parçasıyla maktulün cesedine vurma­larını emretti. Denilenin yapılması üzerine maktul dirildi ve kendisini öldürenin kimliğini açıkladı. [196] Böylece bir mucize olarak ölünün dirilmesiyle bir yandan adalet yerini bulup ihtilâf ortadan kalkarken bir yandan da yüce Allah'ın ölüleri diriltmeye muktedir olduğu gösterilmişti.

67. Ayette kendilerine bir inek kesmeleri emiedildiğinde İsrâiloğullan'nın, "Bizimle alay mı ediyorsun?" diyerek hayret ettikleri bildiriliyor. Muhtemelen bu, onların sığıra bir kutsallık atfetmelerinden ve onu kesmek istememelerinden ileri geliyordu [197] Bilindiği gibi İsrâiloğullan uzun yıllar Mısır'da kalmışlardı. Mısır kültüründe sığıra kutsallık atfedilmekteydi. Öyle anla­şılıyor ki onlar dâ Mısır'daki bu bâül inançtan etkilenmişlerdi. Nitekim Hz. Mûsâ Sînâ dağında bulunduğu sırada da kavmi Sânıirî'nin yaptığı altın buzağı heykeli­ne tapmaya kalkışmışlardı. [198] Ko­numuz olan âyetlerde, İsrâiloğullan'nın, kesmeleri gereken sığır hakkında bir sü­rü sorular sormaları onu kesmek istememelerinden kaynaklanıyordu. Nitekim 71. âyetin sonunda "Az daha yapmayacaklardı" şeklindeki açıklama da istemeye iste­meye kestiklerini göstermektedir. Tevhid dininde Allah'tan başka hiçbir şeye tap­mak mümkün değildir. Bu sebeple Allah onlardan bir inek kesmelerini istemekle dolaylı olarak onun kutsal olduğu inancını da yıkmak istemiştir.[199]

Yüce Allah İsrâiloğullan'na başlangıçta herhangi bir nitelik belirtmeden mutlak olarak bir inek kesmelerini emretmiştir. Allah'ın emrine sorgusuz sualsiz itaat etmek gerektiği halde onlar, bu buyruğu önce garip karşılamışlar, sonra da kesilecek hayvanın nitelikleri hakkında ardarda sorular sorarak işlerini güçleştir­mişlerdir. Burada, insanlann din konusunda fazla soru sormalannın kendileri için yararlı ve uygun olmadığına, soruların teferruatı arttıracağına ve işleri güçleştire­ceğine de bir işaret vardır. Nitekim Mâide sûresinin 101. âyetinde "Ey iman eden­ler! Açıklandığı takdirde sizi sıkıntıya sokacak hususlarda soru sormayın" buyu-mlmuştur. Hz. Peygamber de din konusunda çok soru sormanın doğru olmadığını ifade buyurmuşlardır.[200]

 

74. Yukarıda anılan mucizenin gerçekleşip katilin bulunmasıyla sulh ve sü­kûnun geri gelmesinden sonra İsrâiloğullan'nın kalplerinin yine katılaştığı bildi­rilmektedir. Onların çölde geçirdikleri kırk yıl boyunca pek çok defa bu şekilde ters tutum ve davranışlar sergiledikleri, Musa'ya karşı gelip onunla çekiştikleri ve bu yüzden türlü şekillerde cezalandırıldıkları hakkında Kur'ân-ı Kerîm'de olduğu gibi Kitâb-i Mukaddes'te de pek çok açıklama ve tenkitler bulunmaktadır: "Ve Rab Musa'ya dedi: Ne vakte kadar bu kavim beni hor görecek!"[201]; "Ve Mûsâ ve Hârûn kavmi kayanın önünde topladılar. Ve (Mûsâ) onlara dedi: Ey Âsiler! Şimdi dinleyin..." [202]

Kur'ân-ı Kerîm'de kalp kelimesi, bilinen anlamı yanında, İnsanın düşünüp taşınarak bilgi üretme, varlığın hakikatini kavrama, iyi ve kötüyü, doğru ve yanlı­şı birbirinden ayırma gibi zihinsel faaliyetler gösteren melekesini yani aklı da ifa­de eder.[203] Konumuz olan âyette İsrâiloğullan'nm nice ibretli olay­ların ardından ısrarla yine düşüncesiz, anlayışsız, bencil ve hoyrat kişiler haline geldikleri; taşlar bile genel planda Allah'ın kanunlarına uyup bereketli ve yararlı olabilirken, onların ilâhî buyruklar karşısında duyarsız kalıp isyan ettikleri, böyle­ce hayırsız ve bereketsiz bîr hayata saptıkları anlatılmaktadır. [204]

 

Meali

 

75. Şimdi (ey müminler!) onların size inanacaklarını mı umuyorsunuz? Oysa onlardan bir zümre, Allah'ın kelâmını işitirler; sonra o kelâmı iyice an­lamış olmalarına rağmen yine de bile bile onu tahrif ederlerdi.

76. Onlar ina­nanlarla karşılaştıklarında "İman ettik" derler. Birbirleriyle baş başa kaldık­larında ise, "Allah'ın size açtıklarım (Tevrat'taki bilgileri) rabbiniz katında si­zin aleyhinizde delil getirsinler diye mi onlara anlatıyorsunuz; bunları düşü­nemiyor musunuz!" derler.

77. Onlar bilmezler mi ki, gizlediklerini de açığa vurduklarını da Allah bilmektedir!

78. İçlerinde birtakım ümmîler vardır ki, kitabı bilmezler; bütün bildikleri kulaktan dolma şeylerdir. Onlar sadece zan ve tahminde bulunuyorlar. [205]

 

Tefsiri

 

75. Bundan önceki âyetlerde eski yahudiler hakkında bilgi verilmişti. Bura­da ise Hz. Peygamber'in dönemindeki yahudilerin İslâm ve müslümanlar karşısın­daki tutumları anlatılmaktadır.

Özellikle Medineli müslümanlar, uzun zaman yahudilerle iç içe yaşadıkları için onların dinleri ve kutsal kitapları hakkında geniş bilgi sahibi olmuşlardı. Bu­na göre yahudiler, inançları ve şeriatları İslâm'a hayli yakın olan bir ümmetti; Al­lah'ın birliği, peygamberlik ve âhiret günü gibi iman esaslarına inanıyorlardı; ye-nİ bir peygamberin geleceğinden de söz ediyorlardı. Kur'ân-ı Kerîm de temel di­nî konularda Tevrat'la çelişmek şöyle dursun, -çeşitli âyetlerdeki kendi ifadesiy­le- "onların elindeki kutsal kitabı tasdik edici olarak" gelmişti. [206] Bu durumda onlardan, Hz. Muhammed'in nü­büvvetini kabul etmeleri beklenirdi ve müslümanlarm böyle bir beklenti içinde ol­maları normaldi. Ancak yahudiler, dinî olmaktan ziyade dünyevî ve siyasî sebep­lerle bu beklentileri boşa çıkardılar. Esasen daha önceki âyetlerde eski yahudile­rin, dinleri ve peygamberleri karşısındaki olumsuz tutumlarına ilişkin bilgiler de gösteriyor ki onlar, ilâhî gerçeklere ve bu gerçekler ışığında hidayete ulaşma dü­şüncesinden çok, ırkçı bir gurur anlayışına ve dünyevî menfaatlere Önem verecek, dini de bu ırkçılık ve çıkarcılığın aracı olarak kullanacak kadar yozlaşmış bir top­lum haline gelmişlerdi.

Âyette bilhassa yahudilerden bir grubun (din bilginlerinin) "kelâmullâh"ı ya­ni kutsal kitabın sözlerini işitip iyice kavradıktan sonra onu bile bile, kasıtlı olarak tahrif ettikleri belirtilmektedir. Sözlükte tahrif "bir sözün veya metnin lafzını ya da mânasını değiştirip bozma" anlamına gelir. Burada lafzın mı, mânanın mı kas­tedildiği konusunda farklı açıklamalar vardır. Tefsirlerde çoğunlukla buradaki tah­riften yahudilerin asıl Tevrat nüshasının metnini ve lafzını değiştirip bozmalarının kastedildiği ifade edilmektedir. [207] Ancak Abdullah b. Abbas'ın buradaki tahrifi, "Tevrat'ın lafzı aynen kaldığı halde yorumunun saptırılması" şeklinde açıkladığı rivayet edilir. [208] Taberî de tahrifi bu anlamda açıklamıştır. [209] Tefsirlerde yahudilerin bilhassa, Tevrat'ta Hz. Muhammed'in peygamberliği ile ilgili haberler ile recim gibi bazı hukukî hükümlere ilişkin âyetleri tahrif ettikleri belirtilmektedir. Bu su­retle kendi kutsal kitaplarını bile tahrif edecek kadar yoldan çıkmış olan yahudile­rin, dinlerini terkederek İslâm Peygamberi'ni tanımalarını ve onun getirdiklerine inanmalarını beklemek aşın iyimserlik olurdu.

Âyette dolaylı olarak Allah'ın kelâmım asıl maksadının dışına çıkarılacak şekilde yanlış yorumlayıp tahrif etmenin büyük bir suç olduğuna işaret eden genel bir uyarı anlamı da vardır. [210]

 

76-77. Hz. Peygamber dönemindeki yahudilerin ikiyüzlü tutumlarının anla­tıldığı âyetlerde bu karakterdeki bir topluluktan, içtenlikle iman edip müslümanla-ra katılmalarının beklenemeyeceğine işaret edilmektedir. Tefsirlerdeki çeşitli riva­yetlere göre bazı yahudiler müslümanlarla karşılaştıklarında kendilerinin de iman ettiklerini söyler ve Hz. Muhammed'in peygamberliği, atalarının isyanları sebe­biyle çektikleri cezalar ve hakaretle anılmaları gibi konulara ilişkin olarak Tev­rat'ta yer alan açıklamalar hususunda miislümanlara bilgi verirlerdi. Daha sonra bunlar, bir araya geldikleri diğer yahudiler, özellikle de din adanılan tarafından bu tutumları sebebiyle eleştirilirler; bu yaptıklarının akıllıca bir iş olmadığı, çünkü miislümanlara verdikleri bu tür bilgilerin yeri geldiğinde (veya âhirette) kendileri­nin aleyhinde kullanılabileceği hatırlatılarak uyarılırlardı. Halbuki Allah onların sakladıklarını da açıkladıklarını da biliyordu ve İsrâiloğullan'nın tarihine ilişkin olarak Kur'an'da muhtelif sûrelerinde yer alan geniş pasajlardaki bilgilerle miislü­manlara da bildiriyordu. [211]

 

78. Burada bazı yahudilerin kendi dinleri ve kutsal kitapları konusunda son derece bilgisiz olduklarına, din adına bildiklerinin kuruntu ve zandan ibaret bulun­duğuna işaret edilmektedir.[212]

 

Meali

 

79. Elleriyle kitap yazıp sonra onu az bir bedel karşılığında satmak için "Bu Allah'ın katandandır" diyenlere yazıklar olsun! Elleriyle yazdıkları yü­zünden vay haline onların! Ve yapıp ettikleri yüzünden vay haline onların! 80. "Sayılı birkaç gün dışında bize ateş dokunmayacak" dediler. De ki: "{Bu hususta) Allah'tan söz mü aldınız; -öyleyse Allah sözünden dönmeyecektir-yoksa Allah hakkında bilmediğiniz şeyleri mi söylüyorsunuz?

81. Hayır! Kim bir kötülük işler de kötülüğü kendisini çepeçevre kuşatırsa işte bu kimseler cehennemliktirler; onlar orada ebedî olarak kalırlar. 82. İman edip hayırlı iş­ler yapanlara gelince, onlar da cennetliktirler; onlar orada ebedî kalacaklar­dır. [213]

 

Tefsiri

 

79. Burada yahudi bilginlerinin, çeşitli dinî konularda birtakım kitaplar yaza­rak bunların Allah katından gelmiş dinî gerçekleri içerdiğini ileri sürdükleri ve yu­karıda sözü edilen cahil halka önemsiz bir bedelle sattıkları bildirilmektedir. Ya­hudi bilginleri bu tutumlarıyla, halkı din konusunda bilgilendirme amacı taşıma­dıklarım ortaya koydukları, aksine kendi sözlerini ve yorumlarını Allah kelâmı gi­bi gösterip böylece kişisel görüşlerini kutsallaştırmaya, dinin aslı gibi göstermeye kalkıştıkları, üstelik bu yolla dini bir istismar ve kazanç aracı haline getirdikleri için âyette ağır bir dille kınandıkları görülmektedir. Kuşkusuz burada müslümanlara da dolaylı bir uyan vardır. [214]

 

80-82. Tefsirlerde yer alan bazı rivayetlerde, yahudilerin cehennemde kala­caklarını İddia ettikleri "sayılı birkaç gün" hakkında farklı bilgiler verilmiştir. Bir rivayete göre Hz. Peygamber yahudilere "Cehennem ehli kimdir?" diye sormuş; onlar da "Biziz; fakat bizden sonra yerimize siz gireceksiniz" demişler; Hz. Pey­gamber de "Yalan söylüyorsunuz! Çok iyi biliyorsunuz ki biz sizin yerinizi alma­yacağız" buyurmuş; daha sonra konumuz olan âyet inmiştir. Başka bir rivayete gö­re, Hz. Musa'nın Sînâ dağında bulunduğu kırk gün zarfında yahudiler buzağıya taptıkları için, bunun cezası olmak üzere cehennemde sadece kırk gün kalacakla­rına inanıyorlardı. Diğer bir rivayette yahudilerin, dünyanın ömrünün yedi binyıl olduğuna ve kendilerinin, her bin yıl için bir gün olmak üzere, toplam olarak sa­dece yedi gün azap göreceklerine inandıktan belirtilir. Gerçekte bu tür iddialar, onların Allah'tan aldıkları bir vaade dayanmayıp sadece kendi kuruntularından, Allah'ın âhiretteki hüküm ve takdiri hakkında bilgisizce söylenmiş boş sözlerden ibarettir. Allah'ın bildirdiği ve adaletin gereği olan gerçek şudur ki, herkesin âhi­retteki cezası günahlarının büyüklüğü ve çokluğu nispetinde olacak; dolayısıyla inkâra sapıp kötülüklerle kuşatılmış, günahlara boğulmuş olanlar ebedî olarak ce­hennemde kalırken iman edip din ve dünyayı alâkadar eden her alanda "sâlih ameller" (hayırlı, faydalı işler) yapanlar da ebedî cennette kalacaklardır. İşte Allah'ın insanlara verdiği ahid budur.[215]

 

Meali

 

83. Bir zamanlar biz İsrâiloğulları'ndan, "Yalnız Allah'a kulluk edecek­siniz; ana-babaya, yakın akrabaya, yetimlere, yoksullara iyilik edeceksiniz. İnsanlara güzel söz söyleyin, namazı kılın, zekâtı verin" diyerek söz almıştık. Sonra, içinizden küçük bir kesim dışında, sözünüzden döndünüz; hâlâ da sırt çevirmektesiniz.

84. Vaktiyle sizden, birbirinizin kanlanın dökmeyeceğinize, birbirinizi yurtlarınızdan çıkarmayacağınıza dair de söz almıştık. Siz de ka-bullenegeldiniz. Hâlâ da (buna) şahitlik ediyorsunuz.

85. Sonra işte şimdi siz­ler birbirinizi öldürüyorsunuz; içinizden bir kesimi yurtlarından sürüyor, anlara karşı kötülük ve düşmanlıkta birbirinize arka çıkıyorsunuz. Esirler olarak size geldiklerinde de fidye verip kendilerini kurtarıyorsunuz. Halbuki onları sürgün etmek size haram kılınmıştı. Yoksa siz kitabın bir kısmına ina­nıp bir kısmını inkâr mı ediyorsunuz? İçinizden bu şekilde davranan birinin dünya hayatındaki cezası ancak rezil rüsvâ olmaktır; kıyamet gününde ise onlar azabın en şiddetlisine itilirler. Allah sizin yapmakta olduğunuzdan ha­bersiz değildir.

86. İşte onlar, âhirete karşılık dünya hayatını satın alan kim­selerdir. Bu yüzden ne azapları hafifletilecek ne de kendilerine yardım edile­cektir. [216]

 

Tefsiri

 

83-84. Bu âyetlerde İsrâiloğullan'nın yükümlü kılındıkları ve yahudi-hıristi-yan literatüründe "on emir" diye bilinen [217] dinî ve ahlâkî vecîbelerden bazıları hatırlatılmakta; Allah'ın onlardan bu vecîbeleri ifa edecekleri yönünde söz aldığı ifade buyurulmaktadır. Kitâb-ı Mukaddes'te, Tanrı'nın "kendi parmaklarıy­la" taş levhalar üzerine yazarak Hz. Mûsâ aracılığıyla İsrâiloğullarına bildirdiği ifade edilen [218] bu emirler [219] şöyle sıralanır:

1. Allah'tan başka ilâhların olmayacak.

2. Kendin için oyma put yapmayacaksın.

3. Allah'ın is­mini boş yere anmayacaksın.

4. Cumartesi günü hiçbir iş yapmayacaksın.

5. Ba­bana ve anana hürmet edeceksin.

6. Katletmeyeceksin.

7. Zina etmeyeceksin.

8. Çalmayacaksın.

9. Yalan şahitliği yapmayacaksın.

10. Komşunun hiçbir şeyine göz dikmeyeceksin.

Kur'ân-ı Kerîm'in İsrâ sûresinin 101. âyetinde, "Andolsun biz Musa'ya açık seçik dokuz âyet verdik. Haydi İsrâiloğullan'na sor" şeklinde işaret ettiği dokuz âyetin, Tevrat'taki on emrin cumartesi yasağı dışında kalanlarını kapsadığı anla­şılmaktadır. Cumartesi gününe saygı ise sadece yuhudileri bağlayan bir hüküm idi.[220]

Konumuz olan âyette Allah'tan başka tanrı tanımamak, ana-babaya, akraba­ya, yetimlere ve yoksullara iyilik etmek, insanlara güzel söz söylemek, namaz kı­lıp zekât vermek, birbirinin kanını dökmemek, kendi yurttaşlarını vatanlarından kovmamak şeklinde sıralanan yükümlülükler arasında On Emir1 den bazı hüküm­lerin de yer aldığı görülmektedir. On emrin cumartesi yasağı dışında kalanları, bü­tün peygamberlere gönderilen kutsal kitapların ortak öğretileri olup Kur'ân-ı Kerîm'de müslümanlar da bu tür vecîbelerle yükümlü kılınmıştır.[221]

83. âyette İsrâiloğullan'ndan çoğunun zamanla Allah'a verdikleri sözden döndükleri yani belirtilen hükümlere uymadıkları, Hz. Peygamber dönemindeki yahudilerin de bu hükümlere sırt çevirdikleri bildirilmektedir. [222]

 

85-86. Vaktiyle İsrâiloğullan'ndan birbirinin kanını dökmemek, kendi yurt­taşlarını vatanlarından ülkelerinden kovmamak hususunda da söz alınmış olması­na rağmen Hz. Peygamber dönemindeki yahudilerin bu sözlerinden de döndükle­ri bildirilmektedir. Nitekim Yesrib (Medine) yahudİlerinden Nadîr ve Kureyza-oğullan, aynı şekilde birbirine düşman olan iki büyük Arap kabilesinden Evs İle, Kaynukaoğullan da diğer büyük Arap kabilesi Hazrec ile ittifak kurmuşlardı. Da­ha sonra Evs ve Hazrec kabileleri arasındaki sürekli İhtilâf ve çatışmalara bu ya-hudi kabileleri de katılmak zorunda kaldılar. Bu çatışmalarda yahudiler, kutsal kitaplannın yasaklamasına rağmen, kendi dindaşları ve irkdaşlanm öldürüyor veya esir alıyor; savaş bitince de kitaplarının hükmü uyarınca aralarında yardım topla­yarak esir yahudileri fidye karşılığında kurtarıyorlardı. [223] İşte âyetlerde onların bu çelişkili tutumları "kitabın bir kısınma inanıp bir kısmını in­kâr etmek" şeklinde değerlendirilmekte; söz konusu Arap kabileleriyle çeşitli dün­ya menfaatlerine dayalı İlişkiler kurup kendi aralarında bölünerek birbiriyle savaş­maları, kardeşlerini esir alıp fidye karşılığında serbest bırakmaları kınanmakta ve bu tutumları yüzünden dünyada perişan olacakları, âhirette de azap görecekleri ha­ber verilmektedir.

85. âyette geçen ve "rezil rüsvâ olmak" diye çevrilen "hizy"den maksat in­sanlara zulmeden, özellikle onların din ve inanç özgürlüğünü kısıtlayan fert ve grupların kamu vicdanı tarafından mahkûm edilmeleri, nefretle karşılanmaları, kö­tü amaçlarında uzun vadede başarılı olamamalarıdır. [224]

 

Meali

 

87. Andolsun biz Musa'ya kitabı verdik. Ondan sonra da ardarda pey­gamberler gönderdik. Meryem Oğlu îsâ'ya da deliller verdik ve onu Rûhul-kudüs ile destekledik. Ama ne zaman sim bir peygamber nefislerinizin hoşlanmadığı bir şey getirdiyse büyüklük taslayarak kimini yalanladığınız, kimi­ni de öldürdüğünüz, doğru değil mi?

88. Yahudiler "Kalplerimiz perdelidir!" dediler. Aksine, inkârları sebebiyle Allah onlara lanet etmiştir; o yüzden çok az inanırlar.

89. Onlara Allah katından ellerindekini (Tevrat) doğrulayan bir kitap gelince, daha önce kâfirlere karşı zafer isterlerken işte şimdi bilip tanı­dıkları (Kur'an) kendilerine ulaşınca onu inkâr ettiler. Allah'ın laneti böyle inkarcılaradır.

90. Allah'ın, kullarından dilediğine peygamberlik ihsan etme­sini kıskandıkları için Allah'ın indirdiğini (Kur'an'ı da) inkâr karşılığında kendilerini harcamaları ne kötü şeydir! Böylece onlar gazap üstüne gazaba uğradılar. Kâfirler için alçaltıcı bir azap vardır.

91. Kendilerine, "Allah'ın in­dirdiğine iman edin" denilince, "Biz sadece bize indirilene inanırız" derler ve ondan başkasını inkâr ederler. Halbuki o Kur'an, kendi ellerinde bulunan Tevrat'ı doğrulayıcı olarak gelmiş hak kitaptır. (Resulüm!) Onlara, "Şayet siz gerçekten inanıyor idiyseniz daha önce Allah'ın peygamberlerini neden öldü­rüyordunuz?" deyiver. [225]

 

Tefsiri

 

87. Musa'ya verilen kitap Tevrat'tır. Allah, Isrâiloğullan'ndan. Musa'dan sonra onun şeriatını yaşatan ve bir kısmı Kur'an'da da zikredilen birçok peygam­ber göndermiştir.

Sözlükte beyyine "gerçeği kanıtlayan kesin delil" demektir. Benî İsrail ara­sından gönderilmiş son peygamber olan Hz. îsâ'ya verilen beyyinât (deliller) ise, başta onun olağan üstü doğum olayı olmak üzere, peygamberliğini kanıtlayan mu­cizelerdir. Muhammed Abduh, bunu, "Hz. îsâ'nın ümmetini uymaya çağırdığı Tevrat hükümleri" şeklinde yorumlar. [226] "Temiz ruh" veya "kut­sal ruh" anlamına gelen Rûhulkudüs çoğunlukla Cebrail olarak açıklanmıştır. Her ne kadar bunu Hz. îsâ'nın ruhu, Allah'ın ism-i a'zamı veya İncil diye açıklayan­lar olmuşsa da, Nahl sûresinin 102. âyetinde Rûhulkudüs'ün vahiy meleği yani Cebrail olduğu açıkça bildirilmektedir. [227] Âyette Hz. îsâ'nın Rûhulkudüs'le desteklendiği belirtil­mektedir. Esasen bütün peygamberler için böyle bir destek söz konusu olmakla birlikte, Meryem sûresinin 16-22. âyetlerinde ifade buyurulduğu üzere, îsâ'nın do­ğumu, Hz. Meryem'e "tertemiz bir erkek çocuğu bağışlaması için" Allah tarafın­dan beşer suretinde bir elçi olarak gönderilmiş Ruh (Cebrail) vasıtasıyla vuku bul­duğundan, Hz. îsâ açısından Cebrail'in, vahiy meleği olmanın da ötesinde bir an­lamı vardır. [228]

İsrâiloğullan'nın, bütün bu ilâhî lütuflan kendileri için birer meziyet olarak kabul edip peygamberleri tanımaları, onlara saygı göstermeleri ve Allah'a şükret­meleri gerekirken, tam bir küstahlıkla, işlerine gelmeyen, keyiflerine uymayan du­rumlarda peygamberlere karşı çıkmışlar; bir kısmını yalancılıkla itham etmişler, Zekeriyyâ ve Yahya gibi bazılarını da öldürmüşler; Hz. îsâ'yı asmaya kalkışan Romalılar'a da yardımcı olmuşlardır. Medine yahudileri de, daha önceki peygam­berler gibi Cebrail vasıtasıyla vahye mazhar olan ve kesin delillerle nübüvvetim kanıtlayan Hz. Muhammed karşısında aynı olumsuz tavrı sürdürmüşlerdir. Âyette onların bu tutumunun tarihî hastalıkları olduğu vurgulanmaktadır. [229]

 

88. Medine yahudileri, Hz. Peygamber'in davetine karşı, "Kalplerimiz per­delidir" yani "Senin söylediklerinden bir şey anlamıyoruz, söylediklerin aklımıza yatmıyor" veya "Kendi dinimize o kadar bağlıyız ki, bizi inancımızdan uzaklaştı­racak hiçbir sözü, üzerinde düşünmeye değer bile görmeyiz, hemen reddederiz" diyerek olumsuz karşılık veriyorlardı. Yüce Allah ise, onların bu duyarsızlığının asıl sebebinin, tabiatlarında böyle bir kavrama ve anlama kıtlığı bulunması veya dinlerine bağlılıkları olmadığını; tam tersine, öteden beri peygamberleri ve onlara indirilen ilâhî hakikatleri inkâr etmeleri, böylece inkarcılığın kendilerinde âdeta bir alışkanlık ve huy halini alması yüzünden Allah'ın rahmetinden mahrum kal­dıkları için bu şekilde Hz. Muhammed' in tebliğ ettiği ilâhî hakikatlere karşı kapa­lı hale geldiklerini belirtmektedir. [230]

 

89. Medine'deki yahudiler yakında yeni bir peygamber geleceğini, Tevrat'ı tasdik eden yani tevhid ve diğer temel itikad konularıyla dinin aslî hedeflerinde Tevrat'la uyuşan, ayrıca Tevrat'ın son peygamberle ilgili müjdesini doğrulayan [231] yeni bir kitap indirileceğini biliyor; bu peygamberin ve getirdiği kitabın tevhidi yeniden hâkim kılarak, Yahudiliğin de düşmanı olan putperestliği ortadan kaldıracağına, böylece Musa'nın dinini yeniden güçlendireceğine ve bu suretle kendilerinin de Medine müşrikleri karşısında üstün duruma geçeceklerine inanıyorlardı. Yahudiler, Evs ve Hazrec adlı Medineli Arap kabileleriyle savaşıp yenildiklerinde onlara," Sizinle asıl beklediğimiz peygamber gelince hesaplaşaca­ğız ve o zaman sizi yeneceğiz" derlerdi. [232] İşte bekledikleri pey­gamber ve kitap geldiğine göre onu Araplar'dan önce kendilerinin kabul etmeleri gerekirdi. Fakat onlar İnkâr ettiler. Çünkü bu peygamber, umduklarının aksine, İsrâiloğulları'ndan değil Araplar arasından gönderilmişti. [233]

 

90. Hz. Muhammed'in hak peygamber, Kur'an'ın hak kitap olduğunu bile bi­le, Allah'ın dilediği kavimden, dilediği kuluna kitap indirip peygamberlik ihsan et­mesini gönül rızasıyla kabullenip iman etmek gerekirken inkâr yolunu seçmek bü-tün kötülüklerin en fenasıdır ve yahudiler, ırkçılık ve benlik gururuna kapılarak bu kötülüğü işlemekle gerçekte benliklerini kaybetmişler, kendilerini boşa harcamış­lar, mümin olmanın şerefinden yoksun kalmışlardır. Böylece onlar, esasen Mû-sâ'nın dinini canlarının istediği gibi yorumlayıp sapmaları yüzünden uğradıkları ilâhî gazaba, bu kez de Hz. Muhammed ve Kur'an karşısındaki olumsuz tutumla­rıyla mâruz kalmışlar; alçaltıcı bir cezaya müstahak olmuşlardır. [234]

 

91. Vahyin kime indirildiği değil kimin taralından indirildiği önemlidir. Ni­tekim âyette "Muhammed'e indirilene inanın" yerine "Allah'ın indirdiğine İnanın" buyurularak bu gerçeğe işaret buyurulmuştur. Oysa yahudiler "Biz sadece bize in­dirilene inanırız" demekie, gerçeğin peşinde olmadıklarını, İsrail ırkçılığını ilâhî vahyin de üstünde tuttuklarını ortaya koymuşlar; Tevrat'tan sonra indirilen Kur'an da hak kitap olduğu ve esasen asıl Tevrat'taki ezelî ebedî değişmez gerçekleri de onayladığı halde, sözde kendi dinlerinde kararlı olduklarını ileri sürerek onu inkâr etmişlerdir. Gerçekte daha önce atalarının kendi içlerinden gönderilmiş bazı pey­gamberleri öldürmeleri, bu toplumun kendi dinlerine bağlılıklarında da samimi ol­madıklarını göstermektedir. [235]

 

Meali

 

92. Ândolsun Mûsâ size apaçık mucizeler getirmişti. Sonra onun ardın­dan haksızlıkla buzağı putunu edindiniz. 93. Hatırlayın ki sizden sağlam bir söz almış, dağı da üzerinize kaldırmıştık. "Size verdiklerimizi kuvvetle tutun, söylenenlere kulak verin" demiştik. Onlar, "İşittik ve isyan ettik!" dediler. İnkârları sebebiyle kalplerine buzağı sevgisi dolduruldu. De ki: "Eğer inanı­yorsanız, imanınız size ne kötü şeyler emrediyor!"

94. Onlara, "Şayet Allah katında âhiret yurdu, diğer insanlara değil de yalnız size ait ise ve bu iddi­anızda doğruysanız haydi ölümü isteyin bakalım!" de.

95. Kendi elleriyle ya­pıp ettikleri işler sebebiyle hiçbir zaman ölümü temenni etmeyeceklerdir. Al­lah zalimleri iyi bilir.

96. Yemin olsun ki, onları insanların yaşamaya en düş­künü olarak bulursun. Müşriklerden her biri de ister ki bin sene yaşasın. Oy­sa yaşatılması hiç kimseyi azaptan kurtaramaz. Allah onların yapmakta ol­duklarını eksiksiz görür. [236]

 

Tefsiri

 

92. Yahudilerin, Kur'an'a ve Hz. Peygamber'e inanmayıp eski dinlerinde se­bat edecekleri şeklindeki iddialarına karşılık, burada onların kendi dinlerine bağ­lılıklarının da asılsız olduğu ortaya konmaktadır, Zira onlar daha önce kendilerine Tevrat'ı getiren ve çeşitli mucizelerle peygamberliğini kanıtlayan Musa'ya karşı da sıkıntılar çıkarmışlar; onun yokluğunu fırsat bilerek uydurma bir tanrı bile edin­mişlerdi. [237]

 

93. Allah İsrail oğulları'ndan "Allah'a kulluk edip O'na ortak koşmayacakla­rına, doğru olduklarına ilişkin kanıtlar getiren peygamberlere İman edeceklerine, Allah'ın hükümlerine ve kanunlarına boyun eğeceklerine," özellikle kendi millet­lerinden olan Hz. İsmail'in soyundan gelen Hz. Muhammed'e inanacaklarına ve daha başka konulara İlişkin olarak söz almış[238]; bu arada üzerlerine dağı kaldırmıştır. İsrâiloğulları'na Allah'ın kudretini göstererek tehdit yoluyla söz vermelerini veya sözlerinde durmalarını sağlama ya da genel olarak ıs­lah etme amacı taşıdığı rivayet edilen bu dağı kaldırma olayının bir mucize oldu­ğu anlaşılmakla birlikte mahiyeti hakkında tefsirlerde yer alan bilgilerin hangi kaynağa dayandırıldığı bilinmemektedir.[239] Buna rağmen onlar, Hz. Musa'nın ikazlarına, "İşittik ve İsyan ettik" şeklinde karşılık vermek ve­ya bu anlama gelebilecek eylemlerde bulunmak suretiyle inat ve isyanlarını sürdürmüşlerdir. "İnkârları sebebiyle kalplerine buzağı sevgisi dol­duruldu" anlamındaki ifadeden, İsrâiloğullan'nm, asırlarca Mısır'da kalmalarının bir sonucu olarak, Mısırlılar gibi sığıra kutsallık atfetmelerinin kastedildiği düşü­nülebilir.[240] Her ne sebeple olursa olsun bu durum inkâr etmelerinin bir sonucuydu. Medine yahudileri, "Bİz sadece bize indirilene İnanırız" diyorlardı. Oysa onların inanç tarihleri, belirtildiği gibi bir sürü sapmalarla doluydu; onun için de onların yanlış inançları kendilerine böyle çok kötü şeyler emrediyordu; Hz. Peygamber'i ve Kur'an'ı reddetmeleri de bu kötülüklerden biriydi. [241]

 

94-95. Yahudilerin, âhİret yurdunun yalnızca kendilerine ait olacağı, sadece kendilerinin cennete girecekleri yolundaki iddialarına cevap verilmekte, eğer bu iddialarında samimi iseler, asıl yurtlarından bile uzaklaşmış olarak çeşitli zahmet, elem ve kederler içinde yaşadıkları şu dünyadan ayrılarak, eksiksiz bir mutluluk yeri olan cennete kavuşabilmek için bir an önce ölmeyi istemeleri gerektiği ifade edilmektedir. Onlar böyle bir temennide bulunamazlar, çünkü kendi iddialarından kendileri de emin değillerdir. Bunun sebebi de bizzat kendilerinin işledikleri cü­rüm ve cinayetlerdir. Her ne kadar sözde kendilerine İndirilen kitaba inandıkları­nı, doğru yolda olduklarını ve bütün insanlar içinde âhiret mutluluğuna sadece kendilerinin lâyık olduğunu İddia ediyorlarsa da, işledikleri kötülükler yüzünden vicdanları bu iddialarını doğrulamamaktadır. Bunun için asla ölümü temenni ede­mezler. [242]

 

96. Yahudiler, âhiret yurdunda sadece kendilerinin mutlu olacaklarım ileri sürmelerine rağmen hakikatte insanlar İçinde, âhireti düşünmeden dünya hırsına en fazla kapılanların da onlar olduğu ifade edilmektedir. Bu durum tecrübeyle de sabittir. Onun için âyette, "Onlar, insanların yaşamaya en düşkün olanlarıdır" de-nîlmeyİp, "Onları, insanların yaşamaya en düşkünü olarak bulursun" buyurulmuştur. İşte iddialanndaki bu samimiyetsizlik nedeniyle 95. âyette yüce Allah onları "zalimler" diye nitelemiştir.

Yahudilerin dünya hırsına bu derece kapılmalarının temelinde, iddia ettikle­rinin aksine, âhirete imanlarının zayıflığı bulunmaktadır. Esasen Yahudiliğin Hz. Musa'ya nispet edilen ve Tevrat'ı oluşturan beş kitabında âhiret fikri son derece zayıf ve müphemdir. Nitekim Yahudiliğin buyruklarının Tevrat'ta yer alan bütün yaptırımları dünyevîdir; teşvik ve sakındırmalar dünya hayatıyla ilgilidir. İyilik yapanlar için sıhhat, afiyet, bolluk, evlât çokluğu, düşmanlara karşı galibiyet ve hâkimiyet; isyan edenler için hastalık, kıtlık, mağlûbiyet, esaret Tevrat'ta sık sık tekrarlanan yaptırımlardır. Ancak daha sonraki dönemlerde, özellikle Hz. Mûsâ'dan yedi asır sonra vuku bulan Bâbil esareti sırasında ve İran kültürünün etki­siyle Yahudilik'te âhiret inancı daha net bir şekilde oluşmaya başlamış; zamanla Hıristiyanlık ve İslâmiyet'in de etkisiyle bu inanç, Yahudiliğin belli başlı itikad esaslarından biri haline gelebilmiştir. Bunda, ikisi de İslâm kültürü içinde yetişmiş olan Mısırlı Saadîa Gaon İle (Saîd b, Yûsuf el-Feyyûmî) Endülüslü Moşe ben Maimun (Mûsâ İbn Meymûn) isimli ilâhiyatçıların büyük payları olmuştur.[243]

Aynı âyette dünyaya aşın bağlılık konusunda yahudüerle müşrik Araplar ara­sında bir paralellik kurulması ilgi çekicidir. [244] Gerçekten yahudiler gibi Câhilİye Arapları da putperest­liğe özgü dinî faaliyetleriyle uhrevî bir amaç gözetmeyip sağlık, afiyet, servet ka­zanmak, savaşlarda zaferler elde etmek, erkek evlât sahibi olmak gibi dünyevî amaçlar güderlerdi. Bu da onların âhİrete inanmamalarının bir sonucuydu. Kur!ân-ı Kerîm'de de müşriklerin ba's, haşir, cennet ve cehennem gibi âhiret hallerine inandıklarına dair hiçbir bilgi bulunmamaktadır. Aksine birçok âyette onların âhi-reti İnkâr ettikleri bildirilmektedir. [245] Onlar yeniden dirilmeyi "eskilerin masalları" sayarlardı [246] Câhiliye şiirinde de âhireti İnkâr eden ifadelere rastlanır. Meselâ Şeddâd b. Esved'e isnat edilen bir kıtada, "İbn Kebeşe (yani Hz. Muhammed), beni yeniden diriltileceğimi söyleyerek mi korkutuyor?" denildikten sonra, insan ruhu bir kuşa dönüşerek bedenden ayrıldıktan sonra yeniden canlanmanın imkânsız olacağı sa­vunulmakta; Tarafe'nin ünlü Muallaka'sında da ebedîlikten söz edilemeyeceğine göre insan için yapılacak en iyi şeyin elden geldiğince dünya zevklerinden yarar­lanmak olduğu belirtilmektedir.[247]

 

Meali

 

97. Söyle (yahudilere): Cebrail'e kim düşmansa bilsin ki, Allah'ın izniyle önce gelen kitapları doğrulayıcı, müminler için bir hidayet rehberi ve müjde­ci olarak Kur'an'ı senin kalbine indiren odur.

98. Her kim Allah'a, melekle­rine, peygamberlerine, Cebrail'e ve Mîkâil'e düşman ise bilsin ki Allah da inkarcıların düşmanıdır. [248]

 

Tefsiri

 

97-98. Cebrail kelimesi İbrânîce veya Keldânîce'de "Tanrı'mn güçlü ada­mı" anlamına gelen Gabriel (Gavriel) isminin Arapçalaştırılmış şekli olup İslâm inançlarına göre ilâhî emirleri peygamber ve meleklere ulaştıran vahiy meleğinin adıdır. Kur'ân-ı Kerîm'de Cibril, Rûhulkudüs, Rûhulemîn, Ruh ve Resul şeklinde beş değişik isimle anılır. Necm sûresinde (53/5-6) işaret edildiğine göre Cebrail, karşı konulamayan müthiş bir güce ve kesin bilgilere sahiptir. Hz. Peygamber onu bir kere "açık ufuk"ta, bir kere de "sidretü'l-müntehâ"da aslî hüviyetiyle görmüş­tür. Cebrail hadislerde de Hz. Peygamber'e vahiy getiren, Kur'an'ı öğreten ve de­ğişik konularda hükümler bildiren, Resûl-i Ekrem'e, hatta bazan sahabîlere insan şeklinde görünen bir melek olarak sık sık anılır. Medine'de Hz. Peygamber'in hu­zurunda oturduğu yer, daha sonra "makam-ı Cibril" diye anılmıştır. Özellikle ra­mazan aylarında her gece Resûlullah'a gelerek daha önce nazil olmuş âyetleri baş­tan sona kadar onun ağzından dinlerdi.[249] İslâmî kaynaklara göre Cebrail, arşı taşıyan ve "mukarrebîn" diye anılan meleklerden olup nurdan yaratılmıştır. Makamı yedinci kat gökteki sidretü'l-müntehâdır. En son ölecek ve âhirerte ilk diriltilecek varlıklardandır. Hz. Muhammed'den önceki peygamberlere de vahiy getirmiş ve başka bilgiler öğretmiş; yine onlara birçok ko­nuda yardımcı ve destek olmuştur.

Mîkâil de İbrânîce'deki Mikhaeî'in Arap telaffuzundaki şekli olup büyük meleklerden birinin ismidir. Bu isim Kur'an'da sadece konumuz olan 98. âyette geçer. Bazı hadislerle diğer İslâmî kaynaklarda Mîkâil'in yağmur yağdırmak, bit­ki bitirmek gibi tabiat olaylarını düzenlemekle ve yaratıkların rızıklarını yönet­mekle görevli olduğu belirtilir. Bir hadiste Hz. Peygamber'in, cehennemin bekçi­si Malik ile Cebrail ve Mîkâil'i rüyasında gördüğü[250], başka bir hadiste de Mîkâil'in Hz. Peygamber'e Kur'an'ı yedi harfe göre okuttu­ğu ifade edilir.[251]

Cebrail'in Hz. Peygamber'e vahiy getirdiğini bildiren ve Medine yahudileri-nin bu melek hakkındaki yanlış kanaatlerine işaret eden yukarıdaki âyetlerin iniş sebebiyle ilgili olarak müfessirlerin verdiği bilgilere göre Fedek yahudilerinden bir grup Hz. Peygamber'e gelerek, dört konuda sorulan olduğunu, bunlara doğru cevaplar verirse müslüman olacaklarını ifade etmişlerdi. Üç sorunun cevabını bek­ledikleri gibi aldılar. Dördüncü sorulan Hz. Peygamber'e vahiy getiren meleğin is­minin ne olduğu idi. "Cebrail" cevabını alınca yahudiler, "Cebrail bİzİm düşmanı-mızdır; çünkü o savaş, kıtlık ve kuraklık meleğidir. Eğer sana vahiy getiren melek Mîkâil olsaydı iman ederdik; çünkü Mîkâil rahmet, bolluk ve yağmur meleğidir" dediler. Diğer bir rivayete göre Hz. Ömer yahudilere, Hz. Muhammed'i yalanla­mak için böylesine çaba göstermelerinin sebebini sorduğunda, "Çünkü ona vahiy getiren Cebrail bizim düşmanımızdır" demişlerdi. Bazı tefsirlerde, yahudilerin, Bâbil Kralı Buhtunnasr'm (Nebukadnezzar) Kudüs'ü işgal edip[252]  yahudi krallığına son vermesi sırasında Cebrail'den yardım gördüğünü ileri sürerek bu yüzden onu kendilerine düşman bildikleri de kaydedilmektedir.[253] İşte yukarıdaki İki âyette, yahudilerin bu düşmanlıklarının yersiz ve haksız olduğuna İşaret edilmektedir. Çünkü Cebrail, daha önceki kitapları ve bu arada Tevrat'ı doğrulayan, inananlar için bir rehber ve mutluluk vesilesi olmak gibi yü­ce değerler taşıyan Kur'an'ı Hz. Peygamber'e getiren, âyetteki ifadesiyle onun kalbine indiren bir melektir; bu görevini de Allah'ın izniyle yapmıştır; yani sade­ce Allah'ın kendisine verdiği bir görevi ifa etmiş, Allah ile peygamberleri arasın­da bir elçilik yapmıştır. Şu halde bundan dolayı ona düşmanlık duygusu beslemek, gerçekte onun getirdiği vahye ve vahyi gönderene karşı düşmanlıktır. Bu sebeple 98. âyette, Cebrail'e düşman olmanın bir bakıma Allah'a, peygamberlere ve diğer meleklere, bu arada yahudilerin çok sevdiklerini söyledikleri Mîkâü'e düşman ol­mak anlamına geleceğine işaret edilmekte; bu yüzden Allah'ın da bu kâfirlerin düşmanı olduğu belirtilmektedir. [254]

 

Meali

 

99. Andolsun ki sana apaçık âyetler indirdik. Onları ancak fâsıklar in­kâr eder.

100. Ne zaman onlar bir ahidde bulundularsa yine kendilerinden bir grup onu bozmadı mı? Zaten onların çoğu iman etmezler.

101. Allah ta­rafından kendilerine, yanlarında bulunanı tasdik edici bir elçi gelince Ehl-i kitabın bir kısmı, Allah'ın kitabını sanki bilmiyorlarmış gibi arkalarına atıp terkettiler. [255]

 

Tefsiri

 

99. Yüce Allah'ın Hz. Peygamber'e açık seçik âyetler indirdiği kesin bir dil­le ifade edilerek fâsıklardan başkasının bu âyetleri inkâr etmelerinin mümkün ol­madığı belirtilmekte ve bu suretle yahudiler fâsiklıkla suçlanmaktadır. Fâsik "dinın emir ve yasaklarına aykırı davranma" anlamına gelen "fısk" kelimesinden tü­retilmiş bir isim olup "Allah'ın buyruklarına itaat etmeyip âsi olan mümin, münafîk veya kâfir" mânalarında kullanılan bir terimdir. Genellikle büyük günahlar iş­leyen kimselere fâsık denmiştir. Bu günahlar içinde dinin itikad ilkelerinden biri veya birkaçı bulunursa fâsıkın aynı zamanda kâfir olduğu hususunda görüş birliği vardır; fakat haksız yere ve kasten adam öldürmek, zina etmek, hırsızlık yapmak gibi dinin büyük günah saydığı fiilleri işlemenin de insanı dinden çıkarıp çıkarma­yacağı hususunda mezhepler arasında görüş ayrılığı bulunmaktadır. Ehl-i sünnet dışı bazı mezhepler bu tür günahlar işleyen fâsıkların mümin olma niteliğini kay­bettiklerini ve ebedî olarak cehennemde kalacaklarını ileri sürerken bu görüşü çok sert ve aşın bulan Ehl-i sünnet bilginleri müminlerin de büyük günah işleyebile­ceklerini, bu sebeple iman esaslarını kabul eden fâsıkı kâfir saymanın yanlış oldu­ğunu, bunların -eğer affedilmezlerse- günahlarının büyüklüğüne göre bir süre ce­hennemde azap çektikten sonra cennete kabul buyurulacaklarrnı hem Kur'an ve hadislerden getirdikleri delillerle hem de aktı gerekçelerle kanıtlamaya çalışmış­lardır. [256] Konumuz olan âyette "fâsiklar" kelimesi, İslâm'ı, Kur'an'ı ve Hz. Muhammed'in peygamberliğini inkâr eden yahudileri veya Al­lah'ın âyetlerini inkâr eden herkesi kapsadığı için "kâfirler" anlamında kullanıl­mıştır. [257]

 

100-101. İsrâiloğutları'nın, Mısır'dan ayrıldıktan sonra çölde kaldıkları kırk yıl boyunca sık sık Musa'nın peşine takıldıklarına pişman oldukları, ona isyan et­tikleri, bu yüzden Tann'nın öfkesine maruz kaldıkları ve "sert enseli kavim" şek­linde kınandıkları, zaman zaman da cezalandırıldıkları bildirilmektedir. [258] Bu âyetlerde ise kınayıcı bir üslûpla, kendi dinlerine ve peygamberlerine karşı bu sadakatsizliği gösterenlerin, Hz. Mu­hammed'in peygamberliğini reddetmelerinde şaşılacak bir durum bulunmadığı bildirilmektedir. Hz. Peygamber, onların eski dinlerini ve kitaplarını tasdik ettiği, ayrıca yahudilerin kendi kitapları da bu son peygambere inanmalarını gerektirdiği halde, şimdi Medine yahudileri bunu bilmezlikten gelip, bir bakıma kendi kitapla­rını da hiçe sayarak Hz. Muhammed'in peygamberliğini tanımamaktadırlar. Âyet­te yahudilerin bu tutumlarının, yukarıda belirtilen tarihî karakterleriyle uyuşmak­ta olduğuna işaret edilmekte ve böylece Hz. Muhammed'den, yahudilerce sergile­nen olumsuz tavırlara şaşmaması, bu yüzden huzursuz olmaması istenmektedir. [259]

 

Meali

 

102. Onlar, Süleyman'ın hükümranlığı hakkında şeytanların uydurup söylediklerine uydular. Gerçek şu ki Süleyman kâfir olmadı, fakat şeytanlar kâfir oldular; çünkü insanlara sihri, Bâbil'de iki meleğe, Hârût'ia Mârufa indirileni öğretiyorlardı. Halbuki bu iki melek, "Biz ancak imtihan vasıtası-yız; sakın küfre sapma!" demedikçe hiç kimseye bilgi vermezlerdi. Fakat on­lar bu iki melekten, kan ile koca arasını açacak şeyleri öğreniyorlardı. Oysa Allah'ın izni olmadıkça onunla hiç kimseye zarar veremezlerdi. Yine de ken­dilerine fayda sağlayanı değil zarar vereni öğreniyorlardı. Andolsun onlar, bunu (sihri) satın alan kimsenin âhiretten nasibi olmadığım çok iyi biliyorlar­dı. Karşılığında kendilerini sattıkları şey ne kötüdür, bir bilselerdi!

103. Eğer onlar iman edip kendilerini kötülükten korusalardı şüphesiz Allah tarafın­dan verilecek sevap daha hayırlı olacaktı. Keşke bunu bilselerdi! [260]

 

Tefsiri

 

102-103. Hz. Süleyman Kitâb-ı Mukaddes'te ve Kur'ân-ı Kerîm'de kişili­ğinden ve faaliyetlerinden genişçe söz edilen bir peygamberdir. Yahudi literatü­ründe kendisinden, peygamberden çok kral olarak bahsedilir. Kitâb-ı Mukaddes'te ismi, "barış, selâmet" anlamında Şelomo olarak geçer. Babası Hz. Dâvûd, annesi Batşeba'dır.[261] Hz. Davud'un yaşlılığında onun yerine, yaklaşık milâttan önce 970'te İsrail tahtına geçmiş; dönemin Mısır firavununun kızıyla ev­lenmiş; kırk yıl hükümdarlıkta kalmış; bu sırada Irmak'tan (Fırat) Filistîler diya­rına ve Mısır sınırına kadar uzanan geniş bir ülkede hüküm sürmüştür. [262] Oldukça zengin ve aynı zamanda hikmet sahibi bir hükümdardı. Sadece bir defa savaş yapmış ve galip gelmiştir. Kendi adıyla anılan ve yahudilerce en kutsal mekân olarak bilinen Kudüs'teki ünlü mabedi inşa etmiştir. [263] Kitâb-ı Mukaddes'te bir bölüm, "Süleyman'ın Meselleri" başlığıyla ona nispet edilir, ayrıca 72 ve 127. Mezmurlar'ın da ona ait olduğu ka­bul edilir.

Kur'ân-ı Kerîm'in on altı yerinde Hz. Süleyman'ın adı anılmakta; keskin ze­kâsı, engin bilgisi ve hikmetinden söz edilmekte; bu meziyeti sayesinde girift hu­kukî ve sosyal meseleleri hallettiği, kuşların ve diğer hayvanların dillerini bile öğ­rendiği; bitkilere, rüzgâra, hayvanlara ve cinlere hükmettiği; erimiş bakırı kullana­rak çeşitli araçlar ve gereçler yaptığı bildirilmektedir. Kitâb-ı Mukaddes'te Hz. Süleyman'ın âhir ömründe putlara taptığı, bu yüzden Allah'ın gözünden düştüğü ve O'nun öfkesine uğrayarak hükümdarlığının elinden alınmasıyla tehdit edildiği ileri sürülürken, Kur’ân-ı Kerîm'de bütün peygamberlerin masumiyeti yönündeki yaklaşım Hz. Süleyman için de sergilenerek bu iddia kesinlikle reddedilmiş[264] ve onun sadece bir defa, çok sevdiği cins atlarıyla meşgul olmak yüzünden Allah'ı anmayı ihmal ettiği (dua veya ibadetinin vaktini geçirdiği), fakat çok geç­meden bu hatasından dolayı tövbe edip af dilediği ve bağışlandığı bildirilmiştir. [265]

Âyetteki "şeyâtîn" (şeytanlar) kelimesi klasik tefsirlerde geleneksel anlamda şeytanlar şeklinde anlaşılmış; ancak M. Reşîd Rızâ, En'âm sûresinin 116. âyetine dayanarak buradaki şeytanları "birtakım kıssalar ve masallar anlatan insanlar ve­ya vesvese veren cinler veya her iki cinsten varlıklar"[266], Süleyman Ateş de "şeytan ruhlu kişiler" şeklinde yorumlamıştır. [267] Anılan kelimenin, bu söy­lenenlerin hepsini kapsadığı da düşünülebilir.

Sözlükte sihir "sebebi ve kaynağı gizli durum, büyü, gözbağcılık" gibi an­lamlara gelen Arapça bir kelime olup, terim olarak tabiat üstü güçlerle ilişki kur­mak veya kendilerinde gizli güçler bulunduğuna inanılan bazı tabii nesneleri kul­lanmak suretiyle faydalı, koruma gayeli ya da zararlı bazı sonuçlar elde etmek için yapılan işleri ifade eder. Sihir veya büyünün başlıca gayesi, bitkileri, hayvanları, insanları, doğal olayları, güçleri veya nesneleri kullanarak veya kontrol ederek bi­rine iyilik ya da kötülük etmek suretiyle maddî veya manevî bir menfaat ve başa­rı sağlamaktır. Bu anlamda büyü, tarihin çok eski dönemlerinden beri her toplum­da yapılmış ve yapılmakta olup antropoloji, sosyoloji, fenomenoloji, dinler tarihi, etnoloji, mitoloji gibi bilim dallarıyla uğraşanlar büyünün nitelik ve özellikleri, tarif ve tasnifi, dinle büyünün ilişkisi, benzer ve farklı yönleri vb. konular üzerinde durmuşlar, sonuçta bu alanda çok geniş bir literatür oluşmuştur.

Câhiliye döneminde de sihir yaygındı. Cincilik, kehanet, fal okları atmak, yıldızlara bakmak, küçük kareler çizip içlerine harf veya sayı yazmak, düğüm at­mak ve üflemek gibi sihir çeşitleri uygulanmaktaydı ve bütün bu işler putperest­likle birlikte yürütülüyordu. Araplar sihirbazlardan çekinir ve onlara saygı duyar­lardı. Özellikle eski dönemlerde Firavun gibi hak dine karşı mücadele verip onu başarısız kılmaya kalkışanların sihir ve sihirbazlardan yararlanma yoluna gitmesi; aynca müşriklerin, Hz. Peygamber'in ve İslâm'ın başarısını sihir diye niteleyerek gölgelemeye çalışmaları sebebiyle Kur'ân-ı Kerîm ve hadislerde de sihir konusu­na yer verilmiştir,

Fahreddin er-Râzî[268], sihrin mümkün olup olmadığı sorusuna ce­vap vermeden önce sihir kavramı içine giren bütün uygulamaları sekiz madde al­tında toplamıştır:

1. Keldânîler'in sihri. Yıldızperestliğin hâkim olduğu, dünyanın yıldızlar tarafından yönetildiğine inanılan bu kültürde, tılsım da denilen bu sihir çeşidinin gök cisimlerinin yardımıyla yapıldığına inanılırdı.

2. Güçlü ruh (nefis) sahiplerinin sihri. Bazıları, insanın ruhu uygun biçimde eğitilirse gizli şeyleri gö­recek düzeyde duyu, algı ve irade gücünün geliştirilebileceğini, bu sayede başka­larınca imkânsız gibi düşünülen birçok bilgi edinebileceğini, işler başarabileceği­ni söylerler.

3. Yerdeki ruhlardan yardım alınarak gerçekleştirilen sihir. İnsan ru­hunun bu ruhlarla veya cinlerle bağlantı kurması suretiyle yapıldığına inanılan si­hirdir.

4. El çabukluğu ve algı yanıltmaları şeklindeki sihir. Hokkabazlık, gözbağ­cılık gibi uygulamalar bunun örneğidir.

5. Bazı teknik cihazlarla sergilenen sihir. Maharetli bir aleti kullanarak bununla ilk defa sergilenen görüntüler (ses çıkaran heykeller, ışık gösterileri gibi), işin mahiyetini bilmeyen insanlarca olağan üstü sa­nılır.

6. İlâçlar yardımıyla yapılan sihir (sporcunun doping yapmak suretiyle nor­mal gücünün üstünde performans göstermesi gibi).

7. Kalbi bağlayarak yapılan si­hir. Sihirbazın, şarlatanlık yaparak, ism-i a'zamı bildiğine, bununla istediğini ya­pabileceğine muhatabım İnandırmak suretiyle onu etki altına alıp dilediğini yaptır-masıdır.

8. Kovculuk yapmak, insanları birbirine düşürmek suretiyle yapılan sihir. Râzî, bunun insanlar arasında yaygın olduğunu da belirtir.

Râzî'nin tespitine göre Mu'tezile âlimleri, sihir adı altında ileri sürülen, fa­kat gerçekte doğal sebeplere dayalı doğal olaylardan ibaret olan gösterilerin sihir olmadığını belirtmişler; bunun dışında kalan ve olağan üstü güçler yardımıyla ger­çekleştirildiği öne sürülen bütün sihir çeşitlerini asılsız, imkânsız olan sahte gös­terilerden ibaret saymışlardır.[269] Ehl-i sünnet âlimlerinin önemli bir kısmı, sihir diye ortaya konan işlemlerin büyük bölümünün gerçekte hünerli bazı kimse­lerin sergilediği el çabukluğu, algı yanıltması, halkın bilgisizliğinden yararlanarak bazı fizik kanunlarını istismar etme; esrar, morfin vb. uyuşturucu veya sarhoş edi­ci maddeler veya ilâçlar İçirerek bir kısım insanları etkileme, umulmadık yöntem­lere başvurarak insanları birbirine düşürme gibi gerçekte normal olan bir olayın olağan üstü bir yanı varmış gibi gösterilmesinden ibaret olduğunu belirtmişlerdir. Bunlar mümkündür, fakat gerçek anlamda sihir değildir. İbn Haldun, Mukaddime'sinin [270] "Sihir ve Tılsım İlimleri" başlıklı bölümünde bazı insanların, ru­hun (nefis) kuvveti veya şeytanî güçlerin yardımıyla varlıkları etkileyerek, yıldız­ların ruhaniyetinİ celbederek, bu sayede varlıklar üzerinde tasarrufta bulunabile­ceklerini, nitekim kâhinlerin "şeytânı güçler yardımıyla gayb konularını bilme özelliğine sahip olduklarım" düşünmektedir. Ehl-i sünnet çizgisindeki müfessirler de, özellikle konumuz olan âyet ile Felâk sûresinin 4. âyetine, bazı hadis veya ha­berlere dayanarak genellikle sihirde kısmî bir gerçeklik payı bulunduğu kanaaün-dedirler.

Bununla birlikte

a) hakiki olanının hayalî olanından ayırt edilememesi,

b) böyle bir ayırıma imkân veren objektif Ölçüler bulunmaması,

c) Dolayısıyla kont­rol edilemez olması,

d) Allah'ın kurduğu tabii düzeni değiştirmeyi amaçlaması,

e) insanların -dinde "sünnetullah" diye ifade edilecek kadar önemli kabul edilen- bi­limsel gerçeklere (meselâ bilimsel tedavi yöntemlerine) güvensizlik duymalarına yol açması,

f) insanların zaaflarını, dertlerini, korkularım veya ümitlerini sömür­meye ve onları aldatmaya elverişli olması gibi sakıncaları sebebiyle büyücülerin veya sihirbazların birçok gizli şeyi bilebildiği, tabiat üstü işler başarabildiği şek­lindeki yaygın inançlar, birkaç istisna dışında bütün kaynaklarda İslâm'a aykırı görülmüş; sihri mubah saymanın, haramı helâl saymak anlamına geleceği, bu se­beple de müslümanın dinden çıkmasına sebep olacağı kanaatine varılmıştır. Ayrı­ca en yetkili ve güvenilir müslüman bilginler, bir kimsenin, sihrin haram olduğu­na inanmakla birlikte, sihir yapmasının veya yaptırmasının ya da sihre ve sihirba­za inanmasının da büyük günah olduğu konusunda ittifak etmişlerdir.[271] Aslında sihir menfaat amaçlı bir uygulama olduğundan Allah, Peygamber ve din gibi kutsal gerçekleri tanımaz; bununla birlikte ihtiyaç duydu­ğunda söz konusu değerleri menfaat ve basan aracı olarak kullanmaktan da çekin­mez. Bütün bu anlayış ve uygulamalar, Allah'ın irade ve kudretinin üstünde işler başarabileceği iddiasında olan veya öyle sanılan ya da eyleminin içeriğinde böyle bir İddia saklı bulunan sihirbaza Peygamber'den, hatta Allah'tan daha büyük değer vermek anlamım ortaya çıkarmakta olup sihir yapmayı ve yaptırmayı yasakla­yan hükmün temelinde öncelikle bu gerekçeler bulunmaktadır.[272]

Bâbil Eski Mezopotamya'nın en büyük ve en ünlü şehridir. Bağdat'ın 88 km. güneyinde, Fırat'ın doğu kıyısındaki yedi tepe üzerinde kalıntıları bulunan ve 2000 seneden fazla tarih sahnesinde kaldığı bilinen şehrin adına ilk defa milâttan önce EL binyılın sonlarına ait Akkad vesikalarında rastlanırsa da kuruluşunun çok daha eski olduğu tahmin edilmektedir. Şehir, içinde çeşitli medeniyetleri barındır­mış olup bunların en önemlileri, kanunlarıyla ünlü hükümdar Hammurabi'nin ye­tiştiği Amumılar dönemiyle, Bâbil'e en parlak çağını yaşatan Keldânîier döne-mindekilerdir. Bâbîl'e dünyanın yedi hârikasından biri sayılan ünlü asma bahçele­riyle, Büyük İskender'in de içinde öldüğü muhteşem sarayı kazandıran Buhtunnasr da (II. Nebukadnezzar) bir Keldânî hükümdarıydı. Milâttan önce 598'de Ku­düs'ü işgal eden Buhtunnasr, kral olarak görevlendirdiği Tsedekiya'nm Bâbil'e vergi Ödemeyi reddetmesi üzerine şehri 586!da ikinci defa işgal ve tahrip etmiş; yahudilerin tamamını Bâbil'e görürmüş ve yahudi tarihine "Bâbil esareti" diye ge­çen bu olay kırk yedi yıl sürmüştür. Bâbil, ne zaman yapıldığı bilinmeyen, bugün harabesi bulunan, yaklaşık 85 m. genişliğinde bir plan üzerine oturtulan 75 m. yüksekliğindeki ünlü kulesİyle de şöhret bulmuştur.

Bâbil'in diğer bir özelliği ise, tarihi boyunca Mezopotamya'nın astronomi, astroloji, kehanet ve sihir merkezi olmasıdır. Nitekim konumuz olan âyette de şeh­rin bu özelliği zımnen dile getirilmektedir.[273]

Konumuz olan âyette iki melek ismi olarak geçen Hârût ve Mârut kelime­lerinin aslıyla ilgili çeşitli görüşler vardır. Bir görüşe göre bu kelimelerin aslı Ha-urvatat ve Ameretât'tır. [274] Bu tak­dirde dinî varlıklar olarak Hârût ve Mârût'a ilk defa Zerdüştfliğin dinî metinlerin­de rastlanmaktadır.[275]

İslâmî literatürde Hârût ve Mârût hakkında nakledilen rivayetlerin çoğu az farkla, bir geç dönem yahudi eseri olan Midraş Avkir''de bulunur. Buradaki riva­yete göre tufandan sonra putperestlik ibadetinin hâlâ sürmesi Elohim'i (Tanrı) kız­dırır. Şemhazai ve Azael adında iki melek Tann'ya, insanı yaratmasının kötü ol­duğunu söylerler; çünkü insanlar yeryüzünde bozgunculuk yapmışlardır. Bu iki meleğin, dünyaya indiklerinde insanlar arasında Tann'nın hükmünü yayacakları­nı vaad etmeleri üzerine Tanrı onları yeryüzüne gönderir. Hikâyenin geri kalan kısmına bakılırsa bu melekler insanlara sihir öğretirler. Kökeni çok daha eski riva­yetlere uzanan bu hikâye şüphesiz Tekvin'deki (6/2-4) "Tanrı oğullarının insan kızlarıyla" olan evliliklerini açıklamaya yöneliktir.

"Tobit Kitabı" (3/8) ve "Süleyman'ın Ahdi" adlı apokrifal (uydurma) yahudi metinlerinde Tann'nm denemek için gönderdiği melek, Asmodaios (Asmode-us) adını alır. Zerdüşölik'te insanlara kötülüğü telkin eden bu cin, "Süleyman'ın Ahdi"nde Kur'ânî ifadeyi çağrıştıracak şekilde kan ve kocanın arasını açmak için insanlara büyü öğreten kötü bir varlık pozisyonundadır. [276]

Yeni Ahİd külliyatında Petrus'un II. Mektubu (2-4) ve Yehuda'nın Mektubu'nda (6) "düşmüş (yeryüzüne gönderilmiş) melekler"e atıf varsa da, bunların or-yantalistlerce ileri sürüldüğü üzere Hârût ve Mârût'u ima etmesi zayıf bir ihtimal­dir.

Kur'ân-ı Kerîm'de Hârût ve Mârût'un zikredildiği konumuz olan âyet, Sü­leyman'a atılan iftiralarla Hârût ve Mârût'un sihir öğretişi hakkında iki ana konu­ya dair bilgi verir. Müfessirler bu âyetin sihir Öğretme ve öğrenmenin sakıncaları­nı vurguladığı konusunda hemfikirdirler.

Bu âyette Hârût ve Mârût hakkında aynntıya girilmediği, ayrıca Hârût ve Mârût'la ilgili senedi güvenilir hiçbir hadis bulunmadığı halde tarih ve tefsir kitap­larında, özellikle "İsrâiliyat" denilen ve hadis literatürüne de giren yahudi kaynak­lı rivayetlerde bazı ayrıntılı bilgiler verilmektedir. Ancak Taberî, Kadî İyâz, tbn Hazm, Ebû Bekir İbnü'l-Arabî, Kurtubî, İbn Kesîr, Îbnü'l-Cevzî, Fahreddin er-Râzî, Tabersî gibi müfessir ve bilginler bu rivayetleri tenkit etmişler, uydurma ve­ya zayıf olduğunu ifade etmişlerdir. Meselâ İbn Kesîr bu rivayetlerin hepsinin uy­durma olduğunu ve gerçekte yahudi asıllı Kâ'b el-Ahbâr'dan kaynaklandığını be­lirtir.[277]

Öte yandan âyetteki ilgili kelimenin mütevâtir olan okunuşu "melekeyn" (iki melek) şeklinde olmakla birlikte tbn Abbas, Hasan-ı Basrî, Ebü'l-Esved ve Dah-hâk gibi bazı âlimler bu kelimeyi "melikeyn" (iki melik, iki kral) şeklinde okuya­rak Hârût ve Mârût'u insan isimleri olarak kabul etmişlerdir. İbn Hazm ise bunla­rın melek değil iki şeytan veya iki cin kabilesi olduğunu ileri sürmüştür. Burada­ki "melekeyn" (iki melek) kelimesinin, "iki kudretli kişi" veya "iki ruhanî kişi" anlamında mecaz olduğunu ileri sürenler de vardır.[278]

Sözlükte fitne kelimesi "sınama, deneme, maddî ve manevî sıkıntı, üzüntü, belâ ve felâketle imtihan etme" şeklinde açıklanır. Kelime Kur'ân-ı Kerîm'de da­ima kişinin inanç ve ahlâk bakımından denenip sınanmasını ifade edecek biçimde kullanılmıştır. Hadislerde ve diğer İslâmî literatürde ise Kur'an'daki anlamı ya­nında, "dinî, sosyal ve siyasî kargaşa" anlamında da yaygın olarak kullanılmakta­dır. İnanç uğruna mâruz kalınan ağır işkence İçin de fitne kelimesi kullanılmıştır. [279] Konumuz olan âyette de fitne kelimesi "insanların imanlarında ne kadar sebatkâr olduklarının sınanıp denenme­si, onların bu bakımdan imtihandan geçirilmesi" anlamında kullanılmıştır. İlgili melekler ise böyle bir imtihan aracı olarak gönderilmişlerdir.[280]

Hz. Peygamber dönemindeki yahudiler, Kur'an'nın verdiği bilgileri kabul ederek, diğer bütün peygamberler gibi Hz. Süleyman'ın da masum, faziletli ve hikmet sahibi bir peygamber olduğuna inanmak yerine, yahudi literatüründe geçen ve onu, işlerini sihirle yürüten, işretçi, âsi ve günahkâr, hatta putperestliğe sapmış bir kral olarak gösteren düzmece bilgilere, isnat ve iftiralara inanırlardı. Yersiz yurtsuz dolaşmaları ve uzun zamanlar esir hayatı yaşamaları sebebiyle cahilleşen, yoksullaşan ve İbrâhimî kültürden uzaklaşıp yozlaşan yahudiler, kendi tarihlerin­de gelip geçmiş birçok peygamber gibi Hz. Süleyman'ın hükümdarlığı hakkında da şeytanların, cinlerin veya şeytan karakterli insanların telkinlerine, kâhinlerin derlediği sihir kitaplarına uyarak gerçek dışı kanaatlere sapmışlardı. Keza onlar, cinlerin insanlara gaybı öğrettiği, Süleyman'ın ilminin bu kaynaktan geldiği, sal­tanatını da bu bilgilerle gerçekleştirdiği, bu bilgiler sayesinde insanları, cinleri, rüzgârı emri altına aldığı yolunda inançlara kapılmışlardır.[281]

Asıl kâfir olan Süleyman değil şeytanlardır; "Çünkü insanlara sihri ve Bâ-bü'de iki meleğe, Hârût'la Mâruf a indirileni öğretiyorlardı." Müfessirlerin çoğu Hârût ve Mârufa indirilenin de sihir olduğunu belirtirler. Buna göre şeytanların öğrettiği şey, Allah tarafından bu iki meleğe indirilen sihirdir. Fakat bazı eski ve yeni müfessİrler, "ve mâ ünzile ale'l-melekeyni" cümlesindeki "mâ" kelimesini olumsuzluk edatı kabul ederek bu cümleyi, "tki meleğe (Cebrail ve Mîkâil) böyle bir şey indirilmedi" şeklinde anlamışlardır.[282] İbn Abbas ve Rebî' b. Enes'e isnat edilen bu yorumu dikkate alan Taberî âyeti şöyle anlamlandırıyor: "Onlar (yahudiler), Süleyman'ın hüküm­ranlığı hakkında şeytanın düzüp koştuğu şeylere uydular. Halbuki iki meleğe böy­le bir şey indirilmedi. Fakat inkarcı şeytanlar Bâbil'de, yani insanlara Hârût ve Mârût'a sihir öğretiyorlardı. Buna göre âyetteki iki melekten maksat Cebrail ve Mîkâü'dir. Çünkü yahudi sihirbazları, Allah'ın Süleyman'a sihri Cebrail ve Mîkâil'İn diliyle indirdiğine inanırlardı. Âyette Allah bunu yalanlamış ve elçisi Hz. Muhammed'e, Cebrail ve Mîkâil'in asla sihir indirmediğini haber vermiş; ayrıca Süleyman'ı, yahudilerin isnat ettikleri sihirden tenzih etmiş; sihrin bir şeytan işi olduğunu, şeytanların Bâbil'de insanlara sihir öğrettiklerini; aslında insanlara bu­nu öğretenin, Hârût ve Mârût isimli iki kişi olduğunu bildirmiştir. Bu anlayışa gö­re Hârût ve Mârût insan isimleridir ve böylece yahudilerin iddiaları reddedilmiş olmaktadır. [283]

Seyyid Kutub da âyeti bu yönde açıkladıktan sonra şöyle diyor: "Anlaşılan ortada bu iki melekle ilgili bir hikâye vardı. Yahudiler ya da şeytan, bu iki mele­ğin büyücülüğü bildiklerini, onu halka öğrettiklerini iddia ediyor ve bu sanatla İl­gili bilginin onlara Allah tarafından verildiğini yayıyorlardı. Kur'ân-ı Kerîm bu if­tirayı, yani büyücülüğün bu iki meleğe indirildiği iftirasını da yalanlıyor"[284]. Ancak Elmalılı, âyetin devamının böyle bir yorumu kabule elverişli olmadığı ka­naatindedir.[285]

Ayette sihrin bir fitne, yani ona inanıp inanmayacakları, bu işle meşgul olup olmayacakları hususunda insanlar için bir imtihan vasıtası olduğu; sihirbazların, Allah'ın izni olmadıkça hiç kimseye zarar veremeyecekleri bildirilmiş; bu arada yahudilerin, kendisini sihre kaptıran bir kimsenin âhiret hayatını büsbütün kaybe­deceğini bile bile, yarar sağlayacak bilgiler yerine zarar getirecek bilgiler peşinde koştukları ifade edilmek suretiyle sihre İnanmanın, yapmanın ve yaptırmanın dînî bakımdan ne kadar sakıncalı olduğu bir defa daha ortaya konmuştur.

Sonuç olarak bu âyet, Hz. Peygamber dönemindeki Medine yahudilerinin ve onlardan etkilenen Araplar'm bîr peygamber olan Hz. Süleyman'ın putperestliğe saptığı yolundaki iftiralarını reddetmektedir. Nitekim Kitâb-ı Mukaddes'te de bu iftira yer almaktadır. "I. Kırallar"da [286], "Ve vâki oldu ki Süleyman'ın ihti­yarlığı zamanında kanları onun yüreğini başka ilâhların ardınca saptırdılar. Ve ba­bası Davud'un yüreği Allah'ı Rab ile bütün olduğu gibi onun yüreği bütün değil­di" denildikten sonra Süleyman'ın (hâşâ!) sapkınlığından örnekler sıralanmakta, daha sonra cezalandırıldığı anlatılmaktadır. İslâm dinî bütün peygamberleri ma­sum (Allah tarafından günah işlemekten korunmuş) olduklarını bildirir; onları iman, hidayet ve fazilet önderleri olarak kabul eder. Konumuz olan âyete göre Hz. Süleyman ne sihir yapmış ne de kâfir olmuştur. Bu, yahudilerin iftirasından başka bir şey değildir. Sihir denilen sahtekârlık veya fitne-fesat işlerini ancak şeytanlar türetip insanlara öğretirler. Bunlar müslüman işi değildir. Melekler insanlara, kötiilük yapsınlar diye bilgi vermezler. Çünkü bu büyük bir günahtır, melekler ise günah işlemeyecek yapıda yaratılmışlardır. Onların öğrettiği hususlar birer dene­me vesilesidir; dolayısıyla insanlar onları iyi maksatlar veya -eşlerin arasını boz­mak gibi- kötü maksatlar için kullanabilirler ve Allah katında bu tutumlarına göre yargılanırlar. Şunu da bilmek gerekir ki, Allah'ın izni olmadıkça kötü niyetliler za­rar veremezler; onlar sadece âhirette kendilerine zarar verecek şeyleri satın almış ve böylece çok kötü bir iş yapmış olurlar.

Şu halde âyetin asıl maksadı Hz. Süleyman'ı yahudilerin iftiralarından tenzih etmek, kötülüğün kaynağının peygamberler veya melekler değil, şeytanlar veya şeytan tabiatlı cinler veya insanlar olduğunu, meleklerin insanlara telkin edeceği bilgileri birer imkân ve dolayısıyla imtihan sebebi bilip bunları hayırlı konularda değerlendirmek gerektiğini anlatmak, böylece müminleri yanlış İnanç ve uygula­malardan korumaktır. [287]

 

Meali

 

104. Ey iman edenler! "Râinâ!" demeyin; "unzurnâ" deyin ve iyi dinle­yin. Kâfirler için elem verici bir azap vardır.

105. Ehl-i kitaptan kâfirler ve putperestler Rabbinizden size bir hayır indirilmesini istemezler. Halbuki Al­lah rahmetini ancak dilediğine tahsis eder. Allah büyük lütuf sahibidir.

106. Biz bir âyetin hükmünü yürürlükten kaldırır veya onu unutturursak, mutla­ka daha iyisini veya benzerini getiririz. Bilmez misin ki Allah her şeye kadir­dir.

107. Yine bilmez misin ki göklerin ve yerin mülkiyet ve hükümranlığı yal­nız Allah'ındır. Sizin için Allah'tan başka ne bir dost ne de yardımcı vardır.

108. Yoksa daha önce Musa'ya sorulduğu gibi siz de Peygamberinize soru­lar sormak mı istiyorsunuz? Kim imam küfre değişirse şüphesiz dosdoğru yoldan sapmış olur. [288]

 

Tefsiri

 

104. "Râinâ" kelimesi için tefsirlerde değişik mânalar verilmiş ve açıklama­lar getirilmiştir.[289] Bir yoru­ma göre "râi" (emir kipi) şeklindeki türetilmiş fiil kalıbı (müfâale babı) genellikle iki kişi veya iki zümre arasındaki karşılıklı ilişkileri, tutum ve davranışları ifade ettiğinden, "râinâ" sözü "Bizi kolla, gözet; sen bizi gözetmezsen biz de seni gözet­meyiz" veya "Bizi can kulağıyla dinle; sen bizi dinlemezsen biz de seni dinleme­yiz!" şeklinde bir anlam içerir. Bu ise Peygamber'e karşı bir saygısızlığı çağrıştır­maktadır. Oysa Kur'ân-ı Kerîm müslümanları Peygamber hakkında her zaman edepli ve nazik olmaya davet etmekteydi. Bu âyette de Resûl-i Ekrem'le konuşur­ken ona, belirtilen anlama gelebilecek bir kelimeyle ve kaba bir tavırla hitap etme­lerini yakışıksız bulmuş; bunun yerine "unzurnâ", yani "Bize bak, bize ilgi göster" veya "Bize tebliğde bulunurken mühlet ver, durumumuzu gözet ki sözünü daha iyi kavrayıp anlattıklarını öğrenebilelim" demelerini; ayrıca Resulullah'ı dikkatle din­leyip söylediklerini zihinlerine yerleştirmelerini emretmiştir. Başka bir yoruma göre "râinâ" kelimesi Arapça'da hakaret anlamı taşımamakla birlikte, İbranî dilin­de "râinâ" gibi telaffuz edilen bir hakaret kelimesi bulunmaktaydı. Medine yahudileri hakaret maksadıyla bu kelimeyi kullandıkları. Hatta Hz. Peygamberle tartı­şırken aynı kelimeyi telaffuz ettikleri[290] için âyette müslümanlara, bunun yerine aynı anlama gelen "unzurnâ" kelimesini kullanmaları öğütlerimiştir.[291]

 

105. Ehl-i kitap (ehlü'l-kitâb) tamlaması, "ilâhî bir kitaba inananlar" anla­mına gelmekle birlikte, terim olarak müslümanlar dışındaki kutsal kitap sahipleri için kullanılır. Kur'ân-ı Kerîm'de Hz. Muhammed dışındaki peygamberlere indi­rilmiş bazı kitaplardan, Zebur ve sahîfelerden bahsedilmekle birlikte[292], Allah katından indirilmiş ve hükümleriyle amel edilmesi gereken Kur'an'ın dışında İki kitap (Tevrat ve İn­cil) bulunmaktadır. Kur'an'da otuz bir defa tekrar edilen "ehl-i kitap" tabiriyle de özellikle bu iki kitabın muhatabı olan yahudİlerle hıristiyanlann kastedildiği anla­şılmaktadır. [293] Kur'an ve hadislerle diğer İslâmî kaynaklarda ehl-i kitap tabiri yanında, Yehûd ve Benî İsrail tabirleriyle yahudîlerden, nasârâ kelimesiyle de hıristiyanlardan geniş olarak söz edilmiştir. Kur'ân-ı Kerîm'de di­ğer bazı dinlere de işaret edilmekle birlikte, özellikle bu iki din üzerinde geniş olarak durulmasının çeşitli sebepleri vardır. Öncelikle Kur'an'm o dönemdeki muha­tapları bu iki dini biliyorlardı; bu dinlerin mensupları Hicaz bölgesinde önemli bir etkinliğe sahip olup müslümanlarla iç içe yaşıyorlardı; bunun sonucu olarak ilk te­maslar da onlarla kuruluyordu. Ayrıca, bu iki dinin mensuplarının, bazı eksiklik­lerinin ve yanlışlıklarının yanında Allah, Peygamber, âniret ve kutsal kitap inanç­larının bulunması, bu suretle ilâhî kaynağa dayanmaları da Kur'ân-ı Kerîm'in bu iki dine ve mensuplarına daha çok yer vermesine yol açmıştır. Özellikle bu son du­rumları sebebiyle İslâm dini Ehl-i kitap hakkında müşrikler, ateistler ve diğer bâ­tıl din mensuplarına göre daha ayrıcalıklı hükümler getirmiştir. Meselâ Ehl-i kitap kadınlarla evlenilebilir, kestikleri hayvanların etleri yenilebilir. İslâm toplumunda onlar tam bii din ve ibadet hürriyetine sahiptirler; İslâm devletinin vatandaşları olarak, temel insan haklarının yanında, vatandaşlık (zimmîlik) haklarından da ya­rarlanırlar.[294]

Sözlükte müşrik kelimesi, "ortak kabul etmek, ortak saymak" anlamına ge­len şirk kökünden türetilmiş olup akaid terimi olarak "Allah'ın dışında herhangi bir varlığa Allah'a özgü fiil ve sıfatlar isnat etmek suretiyle o varlığı veya varlık­ları Allah'a ortak koşan" anlamına gelir. Müşrik İle Allah'a inanmayan arasında­ki en önemli fark, ikincisinin Tanrı tanımaz (ateist) olmasına karşılık müşrikin, bir yaratıcının varlığını kabul etmesi, fakat başka varlık veya varlıklara da tanrısal ni­telikler yükleyerek onları gerçek Tanrı'ya ortak koşmasıdır. Fakat sonuçta şirk de. Allah'ın her yönden birliğini ve eşsizliğini inkâr anlamı taşıdığı için küfrün bir çe­şidi sayılır. Meselâ iki tanrı inancına sahip olan Mecûsîler İslâm'a göre hem müş­rik kem de kâfirdirler. Kur'an'da ise müşrik kelimesiyle çoğunlukla Hz. Peygam­ber'in ilk muhatapları olan putperest Araplar kastedilmiş ve eleştiriler onlara yö­neltilmiştir. Ancak öteki peygamberlerin mücadele ettiği inkarcı kavimlerden müşrikler diye söz eden veya onların inançlarını şirk olarak niteleyen âyetler de bulunmaktadır. [295]

Konumuz olan âyette müsliimanlar hakkında düşmanlık duyguları besleyen Ehl-İ kitap ve özellikle yahudilerle müşriklerin ortak bir özelliğine işaret edilmek­tedir. Buna göre her iki kesim de Allah tarafından müslümanlara iyilik gelmesini, onların maddî ve manevî nimetlere mazhar olmalarını istemiyor; bilhassa müslü-manların İslâm ve Kur'an'la müşerref olup itibar kazanmaları onların kıskançlık duygularını kabartıyor ve huzurlarını kaçmyordu. Çünkü yahudiler kutsal kitaba sahip olmayı ve peygamberler gönderilmesini kendi kavimlerinin tekelinde gör­dükleri için son peygamberin Araplar içinden seçilmesini hazmedemiyor; müşrik Araplar ise İslâm'ın hızla gelişmesini ve müslümanların çoğalıp güçlenmelerini kendi gelecekleri için tehlikeli görüyorlardı. Bakara sûresinin, müslümanların açık bir şekilde güç kazanıp bağımsız bir dinî ve siyasî toplum haline geldikleri Medi­ne döneminde indiği dikkate alınırsa, müslümanların başlıca düşmanları olan ya-hudilerle müşriklerin, hem dinî hem de siyasî açıdan kendi gelecekleri için tehli­keli gördükleri bu gelişmeler karşısında kaygı ve telâşa kapılmalarının, bu yüzden müslümanlara kıskançlık, duyguları besleyip onların İlâhî hayır ve lutuflara maz-har olmalarından rahatsızlık duymalarının sebebi daha iyi anlaşılır.

Âyette "Halbuki Allah rahmetini dilediğine tahsis eder. Allah büyük lütuf sa­hibidir" buyurularak onların kıskançlıkları, kötü niyetleri ve müslümanlar aleyhin­deki temennilerinin sonuçsuz kalacağına işaret edilmiştir. Ehl-i kitap ve müşrikler, müslümanların iyiliğini istemezken, bu tutumlarıyla iyiliklerin sahibi olan Al­lah'ın takdirinden hoşnut olmadıklarını ortaya koyuyorlardı. [296]

 

106. Sözlükte "iptal etmek, gidermek, yok etmek, nakletmek" gibi anlamla­ra gelen nesh (nesih), İslâmî bir terim olarak "dinî bir hükmün yürürlükten kaldı­rılması veya daha sonra gelen bir hükümle değiştirilmesi" anlamında kullanılır. Sadece buyruk ve yasaklarda nesih söz konusu olabilir. Ortadan kaldırılan hükme mensuh, onu ortadan kaldırana da nâsih denir.

Prensip olarak neshin aklen mümkün olduğu, ayrıca diğer dinlerde de fiilen meydana geldiği hususunda görüş birliği vardır. Nitekim Tevrat'ın bazı hükümle­ri İncil ile yürürlükten kaldırılmıştır. Aynı şekilde Tevrat ve İncil'deki hükümle­rin bir kısmı da Kur'ân-ı Kerîm tarafından değiştirilmiş veya kaldırılmıştır. Ayrı­ca Hz. Peygamber'in kabir ziyaretiyle İlgili hadislerinde olduğu gibi İslâm'ın ge­lişme sürecine bağlı olarak önceki bazı hükümler sonradan değiştirilmiştir. Ancak Kur'ân-ı Kerîm'de neshedilmiş âyetler bulunup bulunmadığı konusu tartışmalıdır, İslâm bilginlerinin çoğunluğu bâzı âyetlerin sonradan gelen başka âyetler veya ha­dislerle neshedildiğini savunurken bazı âlimler de bu görüşü reddetmişlerdir. Bu arada Kur'an'da neshi mümkün görenler de mensuh âyetlerin sayısıyla ilgili ola­rak 5 ile 200 arasında değişen farklı rakamlar ileri sürmüşlerdir.

Daha çok son dönem İslâm bilginlerinin tercih ettiği ve bizce de isabetli olan anlayışa göre bir konuda iki farklı hüküm içeren iki âyetten, sonra gelenin -nihâî bir düzenleme getirme amacının açıkça anlaşıldığı durumlar dışında- öncekinin hükmünü tamamen ortadan kaldırdığını kabul etmek yerine, her iki âyetin de ken­di şartlarında geçerli ve yürürlükte olduğunu, hangisinin indiği şartlar mevcutsa onun hükmünün uygulanması gerektiğini, böylece duruma göre birinin veya öte­kinin uygulanabileceğini, eğer birinin şartlan artık sonsuz olarak tekrar doğmazsa pratikte o hükmü uygulamaya da imkân bulunmayacağını düşünmek daha isabetli görülmektedir.[297]

"Unutturursak" diye çevirdiğimiz "nünsİ(hâ)" fiiliyle ne kastedildiği konu­sunda farklı yorumlar yapılmıştır. Şevkânî'nin Özetlediği bilgilere göre söz konu­su fiili "nense(hâ)" şeklinde okuyanlara göre âyette bu fiil, "(neshedilmesini) erte­lersek" anlamında kullanılmıştır. Bizim de tercih ettiğimiz "nünsi(hâ)" şeklindeki okunuşa göre bu ifade,"... o âyeti (değiştirmeden, neshetmeden) olduğu gibi bıra­kırsak" veya "o âyetin yürürlükten kadınlmasına izin verirsek" şeklinde açıklan­mıştır. Şevkânî, son yorumun, "lügat ve nazar ehlinin çoğunluğunun üzerinde bir­leştiği yorum" olduğunu söyler. [298] Bu­radaki "unutturma" ifadesiyle, geçmiş dinlere ait kitaplarda bulunan İlâhî mesajla­rın unutturulmasi, yani sonraki kitaplara ve rivayetlere hiç intikal etmemesi de kastedilmiş olabilir. [299]

 

107. "Göklerin ve yerin hükümranlığı"ndan maksat, evrendeki canlı ve can­sız bütün varlıklarla olayların yaratılıp yönetilmesidir. Kur'an öğretisine göre Al­lah kadir-i mutlaktır; evrende olup biten her şey O'nun İlim, irade ve kudret sıfat­larının eserleridir. O, bütün sebeplerin sebebi, hâkimler hâkimidir. Evrenin yasa­larını koyan, sebep ve illetleri belirleyen ve her şeyin bu yasalara ve sebeplere sö-re işleyişini sağlayan O'dur. Aynı şekilde bir öğretinin veya hükmün konulmasını veya yürürlükten kaldırılmasını sağlayan da O'dur. Bu çerçevede farklı zamanlar­da İhtiyaç ve şartlara göre yeni peygamberler gönderip yeni dinler vazeden ve böy­lece eski yasaları yürürlükten kaldırarak (nesih) yeni yasalar koyan da O'dur. Ev­renin genel düzeni ve yasaları yanında çeşitli devirlerdeki insanlık yasalarının ge­lişimi de genel planda Allah'ın belirtilen hükümranlığı çerçevesinde gelişmekte­dir. Böyle olunca, bütün varlıklar gibi bireylerin hayatı da O'nun bu sınırsız hâki­miyetine bağlı olup bu durumda insanların O'ndan başka hiçbir dostu, sahibi ve yardımcısı yoktur. "Lâ ilahe illallah" şeklindeki kelinıe-i tevhid cümlesi, Kur'an'ın her vesileyle vurgulayarak gönüllere işlemek istediği böyle bir tann inancını dile getirmekte olup İslâm'da bu inanç, dinin temeli ve müslüman olma­nın da birinci şartıdır.

Allah'ın yer ve gökler üzerindeki hükümranlığının âyette soru şeklinde orta­ya konması, bunun kesinliğine işaret eden Kur'an üslûbunun bir örneğidir. Buna göre "bilmez misin" sorusu, "Bunu açık seçik biliyorsun. Şu halde yer ve göklerin hükümranlığı kendisine ait olan Allah'ın bir hükmü neshedip veya unutturup, onun yerine daha hayırlısını veya benzerini getirmesinin de O'nun yetkisinde olduğunu bilmen gerekir" anlamına işaret eder. Hz. Peygamber'in bunda hiçbir kuş­kusu yoktu. Şu halele âyetin lafzına göre ResûMlah'a sorulan bu soru onun şah­sında, başta müslümanlar olmak üzere bütün insanlığa yöneltilmiştir. Nitekim âye­tin sonunda çoğal ifadenin yer

alması da bunu gösteriyor. [300]

 

108. Tefsirlerde nakledilen rivayetlere göre yahudilerin Hz. Musa'ya, "Al­lah'ı bize açıkça göster"[301]demeleri gibi, müşrik Araplar da Resûlullah'tan buna benzer isteklerde bulunmuşlardı. İçlerinden, "Bizim için Safa tepesi­ni altın haline getir" şeklinde dünyevî isteklerde bulunanlar da vardı. [302] Bütün bunlar İslâm'ı içlerine sindiremeyenlerin, inkârlarına sözde ge­rekçe hazırlama gayretlerinden İbaret olup asıl niyetleri Allah tarafından bilindiği için, âyette onların olur olmaz isteklerle Peygamber'i güç durumda bırakmaya kal­kışmaları "imanı küfre değişmek" yani iman etmek yerine inkarcılıkta direnmek şeklinde değerlendirilmiş ve bu suretle gizli niyetleri ifşa edilmiştir. [303]

 

Meali

 

109, EbJ-i kitap'tan çoğu, hakikat kendilerine apaçık belli olduktan son­ra, sırf içlerindeki haset duygusundan ötürü, sizi imanınızdan vazgeçirip küf­re döndürmek istediler. Yine de siz, Allah hükmünü ortaya koyuncaya kadar affedin ve hoşgörün. Şüphesiz Allah her şeye kadirdir.

110. Namazı kıhn, zekâtı verin. Önceden kendiniz için ne hayır yaparsanız onu Allah katında bu­lursunuz. Şüphesiz Allah yaptıklarınızı eksiksiz görür.

111. Onlar, "Yahudi veya hıristiyan olanlar hariç, hiç kimse cennete giremeyecek" dediler. Bu on­ların kuruntusudur. De ki: "Eğer sözünüzde doğru iseniz kesin kanıtınızı ge­tirin!"

112. Bilâkis, kim güzel niyet ve davranış sahibi olarak kendini Allah'a teslim ederse rabbinin katında onun mükâfatı vardır. Öylelerine korku yok­tur, onlar üzülmeyecekler de.

113. Hepsi de kitabı okumakta oldukları halde yahudiler, "Hıristiyanlar hiçbir gerçeğe dayanmıyor" dediler; hıristiyanlar da "Yahudiler hiçbir gerçeğe dayanmıyor" dediler. Bilmeyenler de onların dediklerine benzer şeyler söylediler. Allah, ayrılığa düştükleri konularda kı­yamet günü aralarında hükmünü verecektir. [304]

 

Tefsiri

 

109. Müslümanların İslâm'la şereflenmelerini ve Hz, Muhammed'in önder­liğinde güçlenip seçkin bir konuma yükselmelerini kıskanan yahudilerin çoğu, on­ların İslâm'dan koparak tekrar inkarcılığa dönmelerini arzuluyorlardı. Onların bu arzusu âyette "içlerindeki haset" duygusuna bağlanmıştır.

"Kıskançlık ve çekemezlik duygusu, bu duygunun etkisiyle birinin sahip ol­duğu nimetin zevalini arzulama" anlamına gelen hased, İslâm ahlâkı kaynakların­da başlıca kötülükler arasında gösterilmiştir. [305] Konumuz olan âyette yahudilerin müslümanlan inkarcılığa döndürme yö­nündeki niyet ve istekleri "onların nefıslerindeki hasetTe bağlanmak suretiyle ha­sedin temelde bir duygu ve irade problemi olduğuna işaret edilmiştir. Aynı züm­renin Allah tarafından müslümanlara nasip edilen başarılan kıskanıp çekememeleri de haset kavramıyla ifade edilmiştir[306] "Haset ettiği vakit hasetçinin şerrinden" Allah'a sığınılmasını emreden [307] âyetteki "hâsid" kelime­sinden, hasedin insanda tabiatından gelen bir duygu olarak bulunduğu, "hasede" fiilinden de bu duygunun bazı kimseleri masum insanların zarara uğraması yönün­de bîr niyet ve temenniye sevkettiği anlamı çıkarılmıştır.[308]

Hadislerde haset kelimesi, yukarıda belirtifen olumsuz anlamı yanında, "İm­renme" ve "hayırda rekabet" anlamlarında da kullanılmış[309]; daha sonra İslâmî literatürde bunların İl­kine gıpta, ikincisine de münâfese denilmiştir. Öte yandan hadislerde "bir hakkı sahibinden kıskanmak, onu çekememek" anlamındaki haset hakkında oldukça sert ifadeler de vardır. Buna göre "Bir kulun kalbinde imanla haset bir arada bulun­maz"[310]; "Ateşin odunu yemesi gibi haset de iyilikleri yer" [311]. Bütün hadis kaynaklarında yaklaşık ifadelerle sık sık tekrar edilen konuyla ilgili hadislerin birinde din kardeşliği ve sosyal barış için gerekli görülen şu ahlâkî buyruklar yer alır: "Dedikoduların peşi­ne düşmeyin, kusur araştırmayın, birbirinize haset etmeyin, birbirinize sırt çevir­meyin, kin gütmeyin! Ey Allah'ın kullan, kardeş olun!" [312]

Haset problemini Muhâsibî'den itibaren sistematik olarak İnceleyen İslâm ahlâkçıları hasedin genellikle aralarında meslekî, iktisadî, ilmî, siyasî, sosyal, me­denî İlişkiler bulunan insanlarda baş gösterdiğini belirtirler.[313] Âlimler ilgili âyet ve hadislere dayanarak, ayrıca psikolojik ve sosyal zararlarını göz Önüne alarak, belirtilen olumsuz anlamıyla hasedi haram kabul etmişlerdir. Kaynaklarda sık sık İblîs'in Âdem'i kıskanmasına da atıfta bulunularak hasedin şeytanî bir huy olduğu ifade edilir. İblîs'in Âdem'i kıskanması "gökte işlenen ilk günah", Kabil'in Hâbil'i kıskanması "yerde işlenen ilk günah" olarak değerlendi­rilir.[314] Gıpta ve miinâfese ise yine şer'î ve aklî gerekçeler ışığında meşru kabul edilmekle birlikte, insanların bir rekabet anlayışı içinde yaptıkları işlerin hükmüne göre münâfesenin de vacip (farz), müstehap, mubah veya haram olabileceği belirtilir.[315]

Gazzâlî, İhya'da yer alan ve sonraki bazı âlimlerce aynen iktibas edilen [316] hasetle ilgili tahlillerinde -muhtemelen Ebû Bekir Râzî'nin et-Tibbü'r-râhânî'deki [317] psikolojik-ahlâkî tahlillerinden de yarar­lanarak- hasedi bir tür ruh hastalığı saymıştır. Gazzâlî'ye göre duygusal düzeyde­ki hasedi yok etmek herkes için mümkün değildir. Fakat insanlar, aklın ve dinin buyruğuna uyarak bu duyguyu baskı altında tutar, bu yönde çaba gösterirlerse di­nî ve ahlâkî sorumluluktan da kurtulurlar. [318]

İslâm ahlâkçıları haset duygusunu yok etmenin veya etkisinden korunmanın bazı yollarına işaret ederler. Ancak bunun için tjtıcelikle hasedi doğuran sebepleri bİhnek gerekir. Ebû Bekir Râzî hasedi cimrilik ve aşın ihtirasın birleşmesinden doğan psikolojik bir hastalık olarak görür ve ahlâk eğitimcilerinin kötü insanı (şe­rir) "insanların zarara uğramasından zevk duyan kişi" diye tanımladıklarını hatır­latarak bu tanımda hasedin esas alındığına işaret eder. [319] Gazzâlî ise, Muhâsibî'nin er-Ri'âye'sinden de istifadeyle hasedin sebeplerini da­ha ayrıntılı olarak şöyle sıralar: Düşmanlık ve kin gütme, üstünlük duygusu (teazzüz), kibir, böbürlenme (ucub), ulaşılmak istenen şeylerden mahrum kalma korku­su, makam ve mevki tutkusu, ruhun kirlenmesi[320]

İlgili kaynaklarda "haset hastalığının tedavisi ilim ve amel şeklinde iki esa­sa dayandırılır. İlimle kişinin bu duygunun mahiyeti, sebepleri, maddî ve manevî, dünyevî ve uhrevî zararları hakkında bilgi edinmesi, amelle de kendisini haset duy­gusuna yol açan sebeplerin tersine olan davranışlara zorlaması, kıskançlık ve çeke-memezlik eğilimlerini ortadan kaldıracak veya hafifletecek ya da hiç olmazsa bu eğilimlerin baskısından kurtulma İmkânı sağlayacak iyi işler yapması kastedilir.

Yukarıdaki bilgilerden de anlaşıldığı üzere hasetçİnin temel özelliği, bir kim­senin, kendinden daha üstün durumda olan başka birini çekememesi; onun sahip olduğu nimet ve imkânlardan yoksun kalmasını istemesi, böyle bir mahrumiyetten sevinç duymasıdır. Konumuz olan âyette de gösterildiği gibi böyle bir durum, bi­reyler arasında olduğu gibi gruplar ve ümmetler arasında da görülebilir. Medine yadudilerinin çoğu müslümanlar hakkında böyle bir kıskançlık duygusu taşıyorlar­dı. Müslümanların yanlış bir din üzerinde bulunmalarından dolayı yahudilerin on­ları kıskanmaları anlamsız olacağına göre âyetten, dolaylı olarak yahudilerin, -ik­rar etmemelerine rağmen- İslâm'ın hak din olduğu kanaatine vardıkları anlamı da çıkmaktadır. Nitekim âyetin, "hakikat kendilerine apaçık belli olduktan sonra..." mealindeki kısmı da bunu göstermektedir. Fakat ırkçı duyguları onların İslâm'ı ta­nımalarına, en azından müslümanların kendilerine gösterdiği barışçı ve hoşgörülü tutuma aynı şekilde karşılık vermelerine engel oluyor; müslumanların giderek da­ha güçlü ve başarılı olduklarını gördükçe huzursuzluk duyuyor, onların tekrar put­perestlik dinine dönmelerini arzuluyorlardı. Taberî'nin de belirttiği gibi [321] bu âyet dolaylı olarak, müslümanların kendi dinlerine ait meselelerde yahudilerin ve diğer bâtıl dinlerin mensuplarının görüş ve önerilerine itibar etmemeleri, Hz. Pey­gamber ve İslâm'ın kutsal değerleri üzerinde konuşurken onların ifade ve üslûbu­nu kullanmaktan kaçınmaları gerektiği yönünde bir uyarı anlamı da taşımaktadır.

Âyette "Yine de siz Allah hükmünü gerçekleştİrinceye kadar affedin ve hoş­görün" buyurulmak suretiyle, en sinsi düşmanları karşısında bile müslümanlann kendi temel ahlâk ölçülerinden sapmamaları, hoşgörülü olmaları emredilmiştir. İslâmî literatürde bu şekildeki uygarca davranışlar genellikle hilim kelimesiyle ifa­de edilir ve bu kelime İslâm ahlâkının anahtar terimlerinden biri olarak görülür.

Af (afv), "kasıttı veya kasıtsız olarak kötülük ve haksızlık eden, suç veya gü­nah işleyen birini bağışlama, cezalandırmaktan vazgeçme" anlamına gelen bir ah­lâk terimi olup İslâm'ın müminlerde bulunmasını istediği Önemli erdemlerden bi­rini İfade eder. Terim ayrıca fıkıh ve kelâm bilimlerinde de kullanılır.

"Hoşgörün" şeklinde tercüme edilen fiilin masdarı safh olup bu, "bir kimse­nin kendisine kötülük edene aldırmaması, ondan yüz çevirmesi, onu hoş görüp ba­ğışlaması" anlamına gelir; âyet ve hadislerle diğer îslâmî kaynaklarda sık sık af kelimesiyle birlikte kullanılır.

Câhiliye toplumunda kötülüğü kötülükle karşılamak genel bir anlayış ve uy­gulama idi. Bunun aksine davranış, çoğunlukla zayıflık ve acizlik işareti sayıldı­ğından insanlar affetmekten ziyade cezalandırma yolunu seçerlerdi. Buna karşılık Kur'ân-ı Kerîm'de Allah'ın affediciliği çeşitli vesilelerle dile getirilerek affın ilâ­hî bîr sıfat ve yüksek bir meziyet olduğu ortaya konmuştur. Kur'ân-ı Kerîm'e gö­re bir kötülüğün karşılığı ona denk bir cezadır ve bu adaletin gereğidir. Hiçbir suç­lu daha fazlasıyla cezalandmlamaz, çünkü bu zulümdür. Buna karşılık haksızlığa uğrayan affederse "Onu ödüllendirmek Allah'a aittir"[322]Bu sebeple müslümanlar bu erdemi benimseyip uygulamaya çağırılırken "Onlar bağışlasınlar, hoş görsünler; Allah'ın sizi bağışlamasını arzu etmez misiniz!" buyurulmuştur. [323]

Hz. Peygamber'in affediciliğine dair de pek çok hadis bulunmaktadır. Ayrı­ca bütün ahlâk kitaplarında dinî, ahlâkî ve sosyal hayat bakımından affın önemi üzerinde durulmuş; birey ve topluma sağlayacağı yararlar gösterilmiştir. Kur'ân-ı Kerîm'de affın teşekkür ve minnet duygularını harekete geçireceğine işaret edil­miş; Hz. Peygamber de "Allah kötülüğü affeden kişiyi mutlaka aziz kılar" buyur­muştur. [324] Arapça'da aziz kelimesinin hem "şerefli" hem de "güçlü" anlamına geldiği göz önüne alınırsa bu hadiste affın faydasının oldukça geniş tutulduğu görülür. Râgıb el-tsfahânî affın sağladığı mutluluğa cezalandırma ile ulaşılamayacağını, bu erdemin insana toplum içinde itibar kazandıracağını be­lirterek, özellikle cezalandırma gücü ve imkânı bulunanların buna rağmen affı ter­cih etmelerini saygıdeğer bir davranış olarak nitelemektedir (ez-Zen'a ilâ mekâri-mi'ş-şerî'a, 344). Bu bakımdan affın tebliğ ve eğitim metodu olarak da önemi bü­yüktür. Kur'ân-ı Kerîm'de affın ıslah edici yönüne de işaret edilmiş[325]Resûl-i Ekrem'in tebliğindeki başarısı, onun davranışlanndaki inceliğe, yumuşak kalpli olmasına bağlanmış ve kendisine bağışlayıcı olması öğütlenmiştir. [326]Bu sebeple İslâm eğitimcileri af ve hoşgörüyü eğitimin vazgeçilmez il­keleri arasında göstermişler ve eğitim metotlarını bu İlkeler ışığında geliştirmişler­dir.

Bazı tefsirlerde konumuz olan âyetin, müslümanlar hakkında kötü duygular besleyenlere karşı bağışlayıcı ve hoşgörülü olmayı emreden kısmının daha sonra gelen ve Ehl-i kitap'la savaşmayı emreden Tevbe sûresinin 29. âyetiyle neshedildiği (hükmünün değiştirildiği) ileri sürülmüşse de[327], her İki âyetin hükmünün de geçerli olduğunu düşünmek daha İsabetlidir. Buna göre bağışlama ve hoşgörü genel bir ilkedir; fakat bu, şart­lar mecbur bıraktığında savaşmaya da engel değildir. Esasen Muhammed Abduh'un ifade ettiği gibi[328], ancak aksini de yapabilecek kadar güçlü olanlardan af ve hoşgörü istenir; ilgili bütün kaynaklarda hilinı erdemi de bu şekilde açıklanır. [329] Şu halde bu­rada müslümanlann düşmanları karşısında güçlü bir toplum konumuna yükselme­leri de istenmiş olmaktadır. Ayrıca âyette Hz. Peygamber'in Medine yahudileriy-le yapmış olduğu ve onların canlarını, mallarını, dinî özgürlüklerini teminat altına alan anlaşmaya sadakat gösterilmesine de bir işaret sezilmektedir. Nitekim daha sonra yahudiler bu anlaşmayı ihlâl edip müsl umanlara karşı düşmanca davranışla­ra giriştiklerinde kendileriyle savaşılmıştır. İşte âyetin son kısmındaki "Allah'ın hükmünü gerçekleştirmesi"nden maksat da bu savaşlar sonucunda yahudi proble­minin tabii akışı içinde çözüme kavuşturulması ve böylece Kur'an'ın daha önce verdiği bir haber de gerçekleşmiştir. [330]

 

110. Bir önceki âyette verilen mesajdan sonra burada müslümanlara, kendi­lerine düşmanlık duyguları besleyenlerle verimsiz ve anlamsız bir mücadeleye gi­rişerek gerilimi daha da arttırması kaçınılmaz olan bir ortam oluşturmak yerine, müslüman olmanın gerekleri olan namazlarım kılıp zekâtlarını vermeleri ve genel olarak Allah nezdinde mükâfatını görecekleri, yararlı sonuçlar alacakları hayırlı işler yapmaları emredilmekte; her şeyi gören ve bilen Allah'ın, yaptıkları bu güzel işleri de göreceğine ve hak ettikleri karşılığı vereceğine işaret buyurulmaktadır. [331]

 

111. Yahudiler sadece yahudilerin, hıristiyanlar da sadece hıristiyanların cen­nete gireceklerini ileri sürdüler. Fakat Kur'an, "Eğer sözünüzde doğru iseniz ke­sin kanıtınızı getirin" şeklindeki çağrısıyla bu iddiaların delilsiz ve temelsiz oldu­ğuna işaret etmektedir.

"Kesin kanıt" diye tercüme edilen burhan kelimesi, bilimsel ve felsefî bir te­rim olarak "doğruluğunda asla kuşku bulunmayan ve kesin bilgi sağlayan delil" anlamında kullanılmaktadır. Bu açıdan bazı alimler Kur'an'm bir adının da burhan olduğunu belirtirler.[332] Bazı hadis­lerde de burhan "kesin bilgi ve kanıt" mânasında kullanılmıştır.[333]

İslâm dünyasında burhanın felsefe, kelâm ve fıkıh usulünde bir kanıtlama yöntemi ve kıyas türü olarak kullanılması, Grek felsefesinin Arapça'ya tercüme edilmesiyle başlamış ve bu yöntem, "beş sanat" denilen kanıtlama yöntemlerinin (burhan, cedel, hatâbe [hitabet], şiir, safsata) en güçlüsü sayılmıştır.[334]

Konumuz olan âyette burhanın, bütün şüpheleri ortadan kaldıracak açıklıkta ve itirazlara yer bırakmayacak kesinlikte bir delil olduğuna işaret edilmiş; dolayı­sıyla bir iddianın kabulü veya reddi, kuruntulara değil, bu şekildeki bir kanıtlama­ya bağlanmıştır. Buna göre yahudilerle hıristiyanların, kendi dinlerinden olmayan­ların cennete giremeyecekleri yolundaki iddiaları böyle bir kanıttan yoksun olup sadece onların bir kuruntusudur. Çünkü onlar akıllanyla değil duygularıyla hare­ket ediyorlar; müslümanlan kıskanıyor, onların küfre dönerek ilâhî lutuflardan mahrum karmalarını arzuluyorlardt. İşte onların cennete sadece kendilerinin gire­ceklerini İleri sürmeleri de bir hakikat olmayıp, kıskançlık duygularının ürünü olan bir temennidir. Kur'an ise boş temennilere değil, gerçeklere Önem verdiği için "Kanıtınızı getirin" buyuruyor. Çünkü Kur'an kendi tabiriyle, burhana veya basi­rete önem verir. [335]Aslında bir iddianın doğruluğunu burhanla kanıt­lamak şeklindeki ilke, görüldüğü gibi Kur'an'ın da vazgeçilmez saydığı evrensel bir ilke olup bu âyette dolaylı olarak müslümanlann da dinî, fikrî ve bilimsel gö­rüşlerini savunurken, duygusal hükümlerden, taklitten sıyrılmaları; görüşlerini ve inançlarım gerçekliği kuşkulu delillere değil, kesin kanıtlar üzerine temellendir-meleri, dindarlıklarını bu düzeye yükseltmeleri gerektiğine işaret edilmekte olup bu, Kur'an'm her vesileyle üzerinde durduğu bir öğreti ve mesajdır. [336]

 

112. Yahudilerin veya hıristiyanların, sadece kendi dinlerine mensup olanla­rın cennete girecekleri yolundaki İddiaları bir delilden yoksun olup kuruntudan ibarettir. Gerçekte ise kim "ihsan sahibi" olarak kendini Allah'a teslim ederse işte o ecrini Allah'tan alacaktır; dolayısıyla cennete girecek olan da bunlardır.

Arapça'da "vech" (yüz) kelimesi "bir şeyin veya bir kimsenin kendisi, zatı, benliği" anlamlarında kullanılmakta olup [337] Kur'an'da da sık sık bu anlamda hem Allah hem de insan için geçmektedir.[338]

Âyetteki "muhsin" kelimenin masdarı olan ihsan ise "bir işi samimiyetle, iyi niyet ve ihlâsla yapmak" anlamına gelir. Ayrıca "başkalarına haklarını veya haklarından daha fazlasını verme" anlamında da kullanılmaktadır. Hz. Peygamber, Cebrail'le aralarındaki bir konuşmayı içeren, bu sebeple "Cibril hadisi" dîye bili­nen bir hadisinde bu kavramı, "İhsan, Allah'ı göriiyormuşsun gibi ibadet etmen­dir; çünkü her ne kadar sen O'nu görmüyorsan da O seni görmektedir" şeklinde açıklamıştır. [339] Bu açıklamada ihsan kavramı, "ibadeti en iyi şekilde yapma" anlamında özel bir terim olarak kullanılmıştır. Ancak ihsan daha genel olarak, "İyi niyet ve ihlâsla, bütün işlerin en hayırlısını ve en güzelini en iyi şekilde yapma" anlamında bir ahlâk terimi olarak kullanılır. Kur'ân-ı Kerîm'de bu şekilde iyi işler yapanlar, sık sık "muhsin" ve "muhsinler" şeklinde anılarak övülmektedir.

Ahlâk bilginleri, "Allah size adalet ve İhsanı emreder"[340]  mealin­deki âyeti de dikkate alarak, adaleti başkalarının haklarını ihlâl etmemeyi gerekti­ren, ihsanı da -buna ek olarak- başkalarının yaran için kendi haklarından fedakâr­lık etmeyi, onlara iyilik etmeyi sağlayan bir erdem olarak açıklamışlardır.

Konumuz olan âyetteki muhsin kelimesinin, yukarıdaki hadiste işaret edilen "Allah'ı görüyormuş gibi ibadet etme, ibadeti en iyi ve en güzel şekilde yapma" mânasına uygun bir anlam taşıdığı anlaşılmaktadır. Sonuç olarak cennete girebil­mek için inançların ve düşüncelerin kesin kanıtlara dayandırılması, ayrıca insanın Allah'a iman edip yüzünü O'na çevirmesi, bütün benliği ve varlığı ile, tam bir iç­tenlikle O'na teslim olması, hem bedeni hem de kalbiyle O'na kulluk etmesi, kı­saca samimi bir dindar olarak Allah'ın hükümlerine teslim olması gerekir. Bu tes­limiyeti sağlayan dine İslâm, bu şekilde teslim olan kişiye de "müslim" (müslüman) denir. [341]

 

113. Yahudiler ve hıristİyanlar sadece müslümanlara karşı olumsuz tavır ta­kınmamışlar, tarih boyunca kendi aralarında da kavgalı olmuşlardır, İşte âyette as­lı itibariyle ikisi de hak olan bu iki dinin mensupları arasındaki tarihî çekişmeye temas edilmekte ve bunların karşılıklı olarak birbirini tanımadıkları, karşı tarafın dinini bâtıl ve hükümsüz olarak niteledikleri bildirilmektedir. İlginçtir ki âyette bu iki dine, "Oysa bunların ikisi de bâtıldır" gibi bir itham yöneltilmemiştir. Çünkü Kur'an gerek Yahudiliğin gerekse Hıristiyanlığın özü İtibariyle hak din oldukları­nı; ancak doğal olarak Hıristiyanlığın ortaya çıkmasıyla Yahudiliğin, İslâmiyet'in gelmesiyle de Hıristiyanlığın yürürlükten kaldırıldığını kabul etmektedir. Esasen bu üç din arasında sonra gelenleri, öncekilerin -ulûhiyyet, nübüvvet ve âhiret gibi itikadı konularla ilgili inançlar başta olmak üzere- zaman, mekân, toplum gibi de­ğişken şartlara bağlı olmayan mutlak doğrularını devam ettirmiş; daha çok amelî konulara ilişkin hükümler arasında şartlara bağlı olarak önemini yitirmiş olanların yerine ise hayatın icaplarına uygun yeni hükümler koymuştur. Ayrıca kutsal kitap­ları koruma imkânlarının son derece kısıtlı olduğu geçmiş dönemlerde sonradan yahudi ve hıristiyan kutsal kitaplarına katılmış, onlardan çıkarılmış veya değiştirilmiş (tahrif) hükümlerle ilgili olarak da gerekli düzeltmeleri yapmıştır. Esasen birçok müfessire göre nesihle ilgili 106. âyetin ele aldığı temel konu da budur.

Aklın ve ilmin icabı olan yukarıdaki gerçeklere rağmen yahudİler Hıristiyan­lık ve Müslümanlığı, hıristiyanlar da Yahudilik ve Müslümanlığı tanımamışlardır. Ayete göre onların bu tutumları kendi kitaplarındaki bilgilere de aykırıdır. Nite­kim Tevrat Hz. îsâ'nın geleceğini müjdelemiş; İncil ise Yahudiliği tanımakla kal­mayıp Hz. îsâ'nın Mûsâ şeriatını tamamlamak üzere geldiğini haber vermiştir. [342]

Ayetteki "Bilmeyenler de onların dediklerine benzer şeyler söylediler" me­alindeki ifade câhil ve bağnaz toplulukların asılsız inançlara körü körüne bağlılık­larına ve doğru olup olmadığını araştırmaksızm diğer bütün inançlara, fikirlere karşı çıkmalarına işaret etmektedir. Buradaki "bilmeyenler" ifadesiyle kimlerin kastedildiği hususunda farklı görüşler varsa da Taberî'nin de işaret ettiği gibi, baş­ta Kur'an'ın ilk muhatapları durumundaki müşrik Araplar olmak üzere, doğru bir bilgi ve inanca sahip olmayan her topluluk bu ifadenin kapsamına girer. Yine Ta­berî'nin yorumuna göre "Allah Teâlâ bu âyetiyle müminlere şunu bildiriyor: Al­lah'ın kendilerine peygamber göndermediği, kitap indirmediği cehalet ehlinin Al­lah, kutsal kitaplar ve peygamberler hakkında söylediklerinin benzerlerini yahudi-ler ve hıristiyanlar da söylüyor, bâtıl sözler sarfediyor, Allah'a yalan isnadında bu­lunuyor, peygamberleri inkâr ediyorlar. Halbuki (söz konusu cehalet ehlinden farklı olarak) onlar Ehl-i kitap'tır; söylediklerinin yanlış olduğunu, inkârlanyla kendi dinlerinden saptıklarını ve Allah'a iftira ettiklerini bilirler (bilmeleri gere­kir)." Bu âyete göre Allah Teâlâ'nın yasakladığını bilmesine rağmen O'na karşı is­yankâr davranışlarda bulunan birinin din hususundaki suçu, bu günahları bilgisiz­likten dolayı işleyeninkinden daha büyüktür. [343]

 

Meali

 

114. Allah'ın mescidlerinde O'nun adının anılmasına engel olan ve onla­rın harap olması için çalışandan daha zalim kim olabilir? Aslında bunların oralara ancak korka korka girmeleri gerekir. Böyleleri için dünyada rezillik var, âhirette de onlar için büyük azap vardır.

115. Doğu da Allah'ındır batı da. Nereye dönerseniz Allah'ın zâtı oradadır. Şüphesiz Allah (zât ve sıfatların­da) sınırsızdır, çok bilgilidir. [344]

 

Tefsiri

 

114. Sözlükte "secde edilen yer" anlamına gelen mcscid (çoğulu mesâcid) te­rim olarak, müslümanlann namaz kılmalarına ayrılmış mekânı ifade eder. Secde, bir hadise göre müminin Allah'a en yakın bulunduğu an olduğu, [345] bu sebeple namazın en önemli rüknünü oluşturduğu ve âdeta namaz ibadetini sembolize ettiği için hem Kur'ân-ı Kerîm'de hem hadis­lerde hem de diğer İslâmî kaynaklarda özel olarak namaz ibadetine tahsis edilmiş yerler secde fiiline nispetle mescid diye anılmıştır. Sözlükte "toplayan, bir araya getiren" anlamına gelen cami ismi ise başlangıçta sadece cuma namazlarının kı­lındığı büyük mescidleri ifade ederken daha sonra bilhassa Türkler'de mescid ke­limesi sadece çoğu mahalle aralarında inşa edilen küçük mâbedler İçin kullanılmış, vakit namazlarının da kılındığı bütün büyük mescidlere de cami denilmiştir. Ayrı­ca bayram ve cenaze namazlarının kılındığı açık alanlara musalla, yol boylarında üstü açık olarak İnşa edilen mescidlere de namazgah denilir.

Taberî, âyette mescidlerin harap olması İçin çalıştıkları bildirilen zümrenin hıristiyanlar olduğunu, zira onların Kudüs'teki Beytülmakdis'i (Süleyman Mabe­di) tahrip ettiklerini, bu hususta Buhtunnasr'a yardımcı olduklarını, Buhtunnasr Kudüs'ten ayrıldıktan sonra da Benî İsrail'in bu mâbedde ibadet etmelerini engel­lediklerini ileri süren görüşü tercih etmişse de[346], Fahreddin er-Râzî'nin de Ebû Bekir er-Râzî'nİn Ahkâmü'l-Kur'ân'ıada yer alan açıklamalarını dikkate ala­rak belirttiği gibi [347] Buhtunnasr'ın Kudüs'ü işgal ederek Beytülmakdis'i yıktırması Hz. îsâ'dan ve dolayısıyla hıristiyanlardan çok önce (m. Ö. 586) vuku bulduğu, ayrıca yahudiler gibi hıristiyanlar da bu mabede saygı duydukları için bu açıklamayı kabul etmek mümkün değildir. Ancak Romalilar'ın, yahudi ayaklan­masını bastırmak üzere 70 yılında Kudüs'ü kuşatmaları sırasında Beytülmakdis de yanmıştı.

Ayette, müşriklerin Hudeybiye Gazvesi sırasında Hz. Peygamber'in ve ya­nındaki müslümanlann Mescid-i Harâm'a girmelerini engellemelerinin kastedildi­ği yolunda bir görüş daha varsa da [348] bu yorum isabetli görülmemiştir. Zira bu âyette, bahsedilen kimselerin mescidleri harap et­meye çalışmalarnıdanTla söz edilmektedir. Halbuki Araplar Mescid-i Harâm'a da­ima saygı göstermişlerdir. Bununla birlikte, bu bölümdeki âyetlerin temel konusu dikkate alınarak "mescidlerin harap olması İçin çalışan" İfadesiyle, Süleyman Mâbedi'ni yakan Romalı putperestlerin, "Allah'ın mescidlerinde O'nun adının aml-masma engel olan" ifadesiyle de müslümanlann Mescid-i Haram'a girip ibadet et­melerini engelleyen Mekkeli putperestlerin kastedildiği düşünülebilir. [349] Fahreddin er-Râzî, bu hususta dört yorum zikrettikten sonra beşinci bir yo­ruma yer vermekte ve bunu daha güçlü bulmaktadır. Buna göre yahudiler, Ka­be'ye yönelerek namaz kılınmasını hazmedemiyorlar, müşrikleri Kabe'yi tahribe teşvik ettikleri gibi kendileri de Medine'deki Mescid-i Nebevî'yi tahrip için çalışıyorlardı. [350]

Bu tür yorumlar, âyette mutlak mânada ibadet ve mâbed düşmanlığının he­def alındığını düşünmemize de engel değildir. Buna göre, geçmişte veya gelecek­te mâbedlerde Allah'a ibadet edilmesini engelleyen, oraların maddî veya manevî anlamda yıkılıp harap olması veya her ne suretle olursa olsun işlevsiz bir duruma düşmesi için çabalayan her türlü olumsuz hareketler Kur'ân-ı Kerîm tarafından kesin bir surette kınanmıştır. Zira ibadet, insanın yaratıcısıyla ilişkisini sağlamada ve bu suretle onda kulluk bilincini canh ve sürekli kılmada en önemli işleve sahip düzenli davranış biçimleri; mâbedler de sadece bu işlevin yerine getirilmesi için tesis edilmiş kutsal mekânlardır. Şu halde âyette verilen asıl mesaj, mâbedlerin do­kunulmazlığı ve ibadet özgürlüğüdür. Nitekim bu temel yaklaşım dolayısıyla Kur'an, "içinde Allah'ın isminin anıldığı" (ibadetlerin yapıldığı) mescidlerle bir­likte kiliselere ve havralara da saygı gösterilmesi gerektiğine işaret etmiştir. [351] Bazı yanlışları da bulunsa, Allah inancını ana eksen olarak alan Ehl-i Ki-tabm ibadet özgürlükleri ve tapınaklarının saygınlığı Hz. Peygamber'den itibaren müslüman yöneticilerin titizlikle uydukları bir ilke olarak yaşattlmıştır. Hatta Hz. Peygamber, Necranlı bir hıristiyan heyetinin Medine Mescidi'ne girerek burada kendi dinlerine göre âyin yapmalarına bile izin vermiştir. [352] İşte diğer kitabî dinlerin ibadet ve mâbedleri için bile böylesine sayılı bir bakış getiren İslâm dini,kendi mâbedleri olan mescidlerde iba­det edilmesine engel olan ve bu mukaddes mekânların tahribine çalışanları zalim­lerin en zalimi saymış (zulüm teriminin Kur'ânî anlamı için bk. Bakara 2/54); bu sebeple konumuz olan âyette onların mescidlere, ancak müminlerin gücünden, on­lar tarafından yakalanmaktan korkup çekinerek girebileceklerine[353], bunun için de müminlerin güçlü olmaları gerektiğine; aynca mâbedlerin, kötü ni­yetlilerin oraları tahribe ve ibadet edilmesini engellemeye cesaret edemeyecekleri şekilde güvence altında tutulması gerektiğine işaret edilmiştir.[354]

 

115. "Doğu" ve "batı" kelimelerinden maksat, yeryüzünün tamamı, hatta yeryüzüyle birlikte orada bulunan bütün varlıklardır. [355] Dolayısıyla yer­yüzü Allah'ın eseri ve mülkü olduğundan şu veya bu yönün diğerine göre herhangi bir üstünlüğü yoktur; yeryüzü bütünüyle bir mâbed gibi olup aslolan ibadetin Allah için yapılmasıdır. İbadet esnasında zorunlu olarak bir tarafa yönelmekse an­cak sembolik bir anlam taşır. Nitekim müslümanlar, başlangıçta kutsal bir mekân olarak Kudüs'teki Beytülmakdis'e yönelerek ibadet etmişler, daha sonra bu sûre­nin kıbleyi belirleyen 144. âyetinin inmesi üzerine Kabe'ye yönelmeye başlamış­lardır. Her ne kadar 115. âyetin 144. âyetle neshedildiğini savunanlar olmuşsa da[356], bu iki âyet arasında nesihle izahı gerektiren bir uyumsuzluk söz konusu değildir. 115. âyet, her yerde ve her yöne yönelerek Allah'a ibadet ve dua edilebileceğine, yani konunun özüne işaret etmekte, 144. âyet ise namazla ilgili özel uygulamayı belirlemektedir. [357] Bazı rivayetlerde[358] bu âyetin, kıblenin hangi tarafta olduğunun bilinmemesi veya bilinse bile hastalık, yolculuk, savaş gibi özel durumlar sebebiyle o yöne dönmenin güç, tehlikeli ya da imkânsız olması gibi hallere ilişkin özel bir hüküm belirlediği ifade edilmiştir. Bu­na göre normal durumlarda namazı kıbleye yönelerek kılmak farzdır; 144, âyet bu hükmü koymuştur. Ancak yukarıda değinilen mazeretlerin baş göstermesi duru­munda mümkün ve elverişli olan her yöne doğru yönelerek namaz kilınabilir; ko­numuz olan 115. âyet de işte bu ruhsatı vermektedir.

Yaratılmışların tamamı mutlaka birçok yönden sınırlıdır. Allah Teâlâ ise hem zâtı hem de sıfatlan itibariyle eşsiz, benzersiz ve sınırsızdır. Âyette geçen "vâsi"' işte bu sınırsızlığı ifade eder. [359]

 

Meali

 

116. "Allah çocuk edindi" dediler. Hâşâ! O bundan münezzehtir. Bilâ­kis, göklerde ve yerde ne varsa yalnız O'nundur. Hepsi de O'na boyun eğmiş­lerdir.

117. O, göklerin ve yerin eşsiz-örneksiz yaratıcısıdır; bir şeyin olması­nı dilediğinde ona "O1!" der, hemen oluverir. [360]

 

Tefsiri

 

116. Burada Ehl-i kitap'la müşrik Araplar arasında ortak olan yanlış bir inanç söz konusu edilmektedir. Buna göre bazı yahudİler Üzeyir'İn, hıristiyanlar da Isâ'mn Allah'ın oğlu olduğunu ileri sürmüşler; müşrik Araplar ise melekleri Al­lah'ın kızları olarak kabul etmişlerdi.[361] Kitâb-ı Mukaddes'te de çeşitli vesilelerle "Allah'ın oğlu" ve "Allah'ın oğulları" şeklinde ifadeler geçmektedir. Meselâ Tekvîn, 6/2,4; Tesniye 14/1; Eyub, 1/6; Matta, 5/9'da insanlar için "Allah'ın oğullan'1, Matta, 26/63'te Hz. îsâ için "Allah'ın oğlu Mesîh", Mezmûrlar, 2/7'de Hz. Dâvûd için "Tanrı!nın oğla"; Matta, 5/45 ve Luka 6/36'da da Tann için "babanız" denilmektedir. Konumuz olan âyette ise yüce Allah, kendisinin bu tür yakıştırmalardan münezzeh olduğu­nu ifade buyurmakta; kendisiyle diğer varlıklar arasında, babalık-evlâtlık gibi bi­yolojik bir ilişki değil, hâlik-mahlûk ilişkisi, diğer bir ifadeyle yaratma-itaat etme ilişkisi bulunduğuna işaret etmektedir. Buna göre İhlâs sûresinde özetlendiği gibi, Allah her yönden bir ve tektir; bir varlık türüne mensup olmadığından doğurması da, doğurulması da söz konusu değildir, bir denginin bulunması da düşünülemez. İnsanlar da dahil olmak üzere göklerde ve yerde bulunan her şey Allah tarafından yaratılmış olup hepsi O'na aittir, O'nun mülküdür; küllî ve evrensel planda hepsi de O'na boyun eğmişlerdir. Her varlık, sürekli bir biçimde O'nun kanunlarına ita­at etmekte, kendi lisân-ı hâli ile O'na kulluk etmektedir. [362]

 

117. Bazı eski dinler ve felsefî akımlarca, evrenin Allah'tan doğup taştığı ve­ya O'ndan bir kopma olduğu şeklinde inançlar ve görüşler ileri sürülmüş olup, âyette bu tür inançlar reddedilmekte; Allah'ın semâvât ve arzı yani bütün evreni ve evrendekileri -bir asıldan, bir kaynaktan veya kendi zâtından, zâtının bir parça­sı olmak üzere ortaya çıkarmayıp- yoktan var ettiği; her yaratmanın da sadece bîr "ol!" buyruğuyla gerçekleştiği ifade edilmektedir. Bu şekilde her şeyi yaratan ve her şeyin sahibi olan, bütün varlıkları kendi kanunlarına boyun eğdiren Allah'ın evlât edinmeye neden ihtiyacı olsun? Bu, bilgisiz inkarcıların yakıştırmalarından başka bir şey değildir. [363]

 

Meali

 

118. Bilgiden yoksun olanlar, "Allah bizimle konuşmalı veya bize bir mucizeli işaret gelmeli değil miydi?" dediler. Bunun gibi onlardan öncekiler de onların dediklerinin benzerini demişlerdi. Kalpleri hep birbirine benziyor! Biz, gerçeği kabul edenlere âyetleri açıkladık.

119. Doğrusu (ey Peygamber), biz seni hak ile desteklenmiş bir müjdeci ve uyarıcı olarak gönderdik. Yakıcı azaba mahkûm olanlardan sen sorumlu değilsin. [364]

 

Tefsiri

 

118. Miifessirlerin çoğunluğu, "bilgiden yoksun olanlar"ı müşrik Araplar di­ye açıklamışlardır. Ancak Ehl-i Kitap mensuplarının da Hz. Peygamber'den bu tür istekte bulundukları bilinmektedir. [365] Bu iki zümre de, Hz. Peygam­ber1 e iman etmeleri için Kur'ân-ı Kerîm'in getirdiği bilgi ve delilleri yeterli gör­müyor; Allah'ın doğrudan kendileriyle konuşması gibi güya daha kesin ve ikna edici kanıtlar istiyorlardı. Ancak âyette bunların, eski peygamberlerin dönemlerin­de de inkarcılıkta ısrar edenlerce ileri sürülmüş olan samimiyetten uzak bahaneler olduğu [366], bu bakımdan eski inkarcılarla yenilerin ni­yetleri arasında tam bir benzerlik bulunduğu bildirilmektedir. Oysa yüce Allah, gerçekten doğrulan arayan, doğru İnanç ve yaşayış konusunda samimi bir arayış içinde olanların yeterli bulacağı âyetleri, başta Kur'ân-ı Kerîm olmak üzere çeşit­li kanıtları açık seçik bildirmiş, onlar da bu sayede îman etmişlerdir. Diğerlerinin inkârları ise, bu kanıtların yetersiz oluşundan değil, İslâmiyet'i kabul etmemekte ön yargılı davranmalarından ve inatlarından kaynaklanmaktadır. [367] Bu sebeple, Enfâl sûresinde de bildirildiği gibi (8/23), Allah onların taleplerini yerine getirseydi yine de gerçeğe sırt çevireceklerdi. [368]

 

119. Resûlullah't teselli amacı taşıyan âyette onun, insanları doğru inanç ve güzel yaşayışa çağırarak onlara cenneti müjdelemek, inkarcılık ve kötü davranış­lar konusunda uyararak, aksine davrananların âhirette uğrayacakları kötü akıbeti haber vermek üzere gönderildiği, bu görevi yerine getirirken kendisinin hak ile ya­ni Kur'ân-i Kerîm'in içerdiği sağlam bilgiler, doğru itikad esasları ve kesin delil­lerle desteklendiği; bunun ötesinde onun İnkarcıları cehennemin yakıcı ateşinden kurtarmak gibi bir sorumluluğunun bulunmadığı bildirilmektedir.[369]

 

Meali

 

120. Sen onların dinlerine uymadıkça yahudiler de Hıristiyanlar da sen­den asla memnun kalmayacaklardır. De ki: "Asıl doğru yol ancak Allah'ın yoludur." Eğer sana gelen ilimden sonra onların arzularına uyarsan, bilesin ki artık Allah sana ne dost ne de yardımcı olacaktır. 121. Kendilerine kitap verdiğimiz, onu hakkını vererek okumakta olanlar var ya, işte kitaba iman edenler onlardır; ama her kim onu inkâr ederse işte ası) kaybedenler onlar­dır. [370]

 

Tefsiri

 

120. "Din" diye çevrilen millet kelimesi, "Allah'ın, peygamberleri aracılı­ğıyla insanlara bildirdiği, onları Allah'a yakınlaştıran yol; dinî ilkelerin ve kural­ların bir toplum tarafından benimsenip geleneklegtirilmiş şekli" anlamına gelir. Başka bir tanıma göre millet, Allah'ın koyduğu kuralları ve İlkeleri, din de kişinin uyguladığı kuralları ve ilkeleri ifade eder. Buna karşılık dinin aslî biçimine oldu­ğu gibi, az çok yozlaştırılmış şekline de millet denilebilir. Nitekim âyette millet kelimesinin, ikisi de tahrife uğramış olan Yahudilik ve Hıristiyanlık İçin kullanıl­mış olduğunu görüyoruz. Milletin dinden bir başka farkı da, sadece bir peygambe­re veya bir topluluğa nispet edilebilir olmasıdır. Meselâ "İbrahim'in milleti, hıristiyan milleti, İslâm milleti" denilebildigi halde "Ahmed'İn milleti, Ali'nin mille­ti" denilmez; buna karşılık din kelimesi her durumda kullanılır. Ayrıca Allah'ın di­ni (dînullah) denilir, fakat Allah'ın milleti (milletullâh) denilemez. [371]

Bir önceki âyette buyurulduğu gibi Hz. Muhammed, gerçek bir elçi sıfatıyla bütün insanlar İçin bir rehber, bir müjdeci ve uyarıcı olarak gönderilmiş olmasına rağmen, Medine'deki yahudiler tam bir taassup ve tutuculukla Hz. Peygamber'e ve İslâm'a karşı tavır almışlar; ona ve onun getirdiği yeni dine uymaları ve bu di­nin gerçekleştirdiği yenilikleri benimsemeleri gerekirken, tam tersine Peygamber kendi dinlerini benimsemedikçe ondan asla hoşnut olmayacaklarını ortaya koyan bir tutum sergilemişlerdir. Fakat Allah nezdinde önemli olan, şu veya bu kişi ya da zümrenin hoşnutluğunu kazanmak değil, hidayet üzere olmak, doğru ve kurtu­luşa götüren yolu izlemektir. Bu yol ise Allah'ın yoludur; O'nun bildirdiği iman esaslarını, ibadet ve hayat tarzını benimseyip yaşamaktır. Bunlara dair bilgi gel­dikten sonra, yani Allah Teâlâ resulüne vahiy yoluyla hak dini ve onun esaslarını bildirdikten sonra artık yahudilerin veya hıristiyanlann arzularına uymak, İslâm'la bağdaşmayan inanç, ibadet ve hayat tarzlarını benimsemek mümkün değildir; bu­nu yapan bir kimse Allah'ın dostluğunu ve yardımını da kaybetmiş olur. Âyette bu uyarıyı ifade eden bölümde Hz. Peygamber'e hitap edilmekteyse de, onun böyle bir sapma göstermesi mümkün olmadığından asıl muhatap müslüman bireyler ve topluluklardır.

Yuhudilerle hıristiyanların, kendi dinlerine uymadıkça müslümanlardan memnun ve hoşnut olmayacakları yönündeki Kur'ân-ı Kerîm'in bu tespiti, tarihî olarak da ispatlanmış bir gerçektir. Nitekim müslümanlar kendi topraklarındaki Ehl-i kitaba karşı son derece adaletli ve insanî bir tavır sergiledikleri, hatta zaman zaman İslâm beldeleri onlar için bir sığınak olduğu halde, müslüman İspanya'nın (Endülüs) İşgalinden başlamak üzere istilâ ettikleri bütün İslâm ülkelerinde yahu-di ve hıristiyan yönetimler müslümanlara karşı çok zaman vahşete kadar varan baskı, sindirme ve sömürü politikaları izlemişlerdir. Ayrıca hıristiyan Batı dünya­sı, Macarlar gibi hıristiyanlaşmış Türkler'i benimsediği halde Müslümanlığını ko­rumuş Türkler'i hiçbir zaman dost olarak görmemiş; özellikle Tanzimat'tan bu ya­na Türkler'in göstermiş olduğu Batı dünyasıyla yakınlaşma çabaları, onların bu olumsuz tavırları yüzünden daima sonuçsuz kalmış ve Türkler'in aleyhine işlemiş­tir, Hıristiyan dünyanın diğer müslüman milletler, hatta hıristiyan olmayan bütün toplumlar karşısındaki tutumu da bundan farklı değildir. Hıristiyan Batılılar'ın Müslümanlığı Hıristiyanlığa karşı, müslümanlan da htristiyanlara karşı tehlikeli bir güç olarak algılamaları, İslâm'a ve miislümanlara karşı daha zalim ve haksız tavırlar sergilemeleri sonucunu doğurmakta; bu yüzden bir kısmı iyi niyete dayalı dinler arası diyalog ve benzeri teşebbüsler de ya sonuçsuz kalmakta veya müslü­manlar aleyhine bir komplo şüphesini haklı çıkaran işaretler taşımaktadır.

Bütün bu tespitler yahudilere ve hıristiyanlara karşı, körü körüne dostluk duygusu besleyip kişiliksiz ve teslimiyetçi bir davranış tarzını benimsemenin de, onların hatasını tekrarlayarak, kör bir düşmanlık duygusuna kapılıp haksız davra­nışlara kalkışmanın da yanlış olduğunu göstermektedir. Her iki aşırılık da en baş­ta Kur'ân-ı Kerîm'in öğretisine aykırıdır. Zira Kur'an müslümanlara bir taraftan "Herhangi bir topluluğa duyduğunuz kin, sizi adaletsiz davranmaya itmesin. Ada­letli olun; bu, takvaya daha uygundur"[372]derken, diğer taraftan da üze­rinde durduğumuz âyette görüldüğü gibi, "Eğer sana gelen ilimden (vahyin ortaya koyduğu gerçeklerden) sonra onların arzularına uyarsan, bilesin ki artık Allah sa­na ne dost ne de yardımcı olacaktır" der. Şu halde müslümaniar için yapılacak iş, dostluk ve düşmanlık gibi duyguların etkisiyle zulüm veya zillet tavırları sergile­mekten sakınmak; İslâm'ın genel öğretisine uyarak iman, akıl, ilim, irfan, dürüst­lük ve adalet gibi zihnî ve ahlâkî erdemlerle donanmak, bu erdemlerle destekle­nen bîr kültürel, siyasî ve ekonomik rekabet ve gelişme İradesini en verimli biçimde harekete geçirerek onurlu ve kişilikli bir ilişki zeminini oluşturmaktır.[373]

 

121. "Yetlûne" fiilinin masdarı olan tilâvet kelimesi sözlükte "birine, bir şe­ye uymak, onu yakından takip etmek"; terim olarak ise "hem okumak hem de emir ve yasaklarım, teşvik ve uyarılarını hayata geçirmek suretiyle Allah'ın kitabına uymak" anlamına gelir ve bu anlamıyla "kıraat" kelimesinden daha özel bir mâna ifade eder. Buna göre her tilâvet bir kıraattir, fakat her kıraat tilâvet değildir. Bu sebeple tilâvet genellikle yalnızca ilâhî kitabın okunması için kullanılır; çünkü ilâ­hî kitaplar sadece okunmak için değil, aynı zamanda hükümlerinin uygulaması için gönderilmiş olup ancak bu uygulamanın yerine getirilmesi şartıyla tilâvet ger­çekleştirilmiş olur (Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât, "telâ" md.). Bu sebeple âyetin "yetlûnehû hakka tilâvetin" kısmı mealinde "onu hakkını vererek okuyanlar" şek­linde tercüme edilmiştir.

"Kendilerine kitap verilenlerde kimlerin, kitapla da hangi kitabın kastedildi­ği hakkında tefsirlerde iki farklı görüş ileri sürülmüştür. Bir görüşe göre buradaki kitaptan maksat Kur'ân-ı Kerîm, kitap verilenler de Hz. Muhammed'e uyan müs-lümanl ardır. Ancak daha güçlü olan bir başka yoruma göre kitapla Tevrat, kendi­lerine kitap verilenlerle de Tevrat'ı hakkıyla okuyarak onunla amel eden, özellik­le Hz. Muhammed'in geleceğine dair Tevrat'ta geçen bilgileri dikkate alarak onun peygamberliğini tasdik eden yahudiler kastedilmiştir.[374]

120. âyette Ehl-i kitabın müslümanlar karşısındaki genel tavrının olumsuz ol­duğu bildirilmişti. Bu âyette ise yahudiler arasında hâlâ kendi kitaplarını hakkıyla okuyan, geleneksel yahudi taassubundan ve ön yargıdan uzak kalabilen bazı kim­selerin bulunduğu, bunların Hz. Peygamber ve müslümanlar hakkında İnsaflı ve adaletli hükümler verebildikleri belirtilmektedir. İşte kitaba (Tevrat) asıl inananlar ve hükümlerine uygun yaşayışlarıyla onu tasdik edenler bunlardır. Tevrat'ın tahrif edilmesi ve zamanla Yahudilik adına uydurulan birçok yanlış inancın yahudi kül­türüne yerleşmesi yüzünden yoldan çıkmış ve bu suretle bir bakıma gerçek Tev­rat'ı inkâr etme konumuna düşmüş olanlara gelince, asıl hüsrana uğrayanlar, âhi-ret saadetinden mahrum kalanlar onlardır. [375]

 

Meali

 

122. Ey İsrâiloğulları! Geçmişte sîze verdiğim nimetimi ve sizi cümte âle­me üstün kıldığımı hatırlayın.

123. Öyle bir günden korkun ki, o gün kimse başkası için bir şey ödeyemez; hiç kimseden fidye kabul edilmez, kimseye şe-faat fayda vermez, onlara asla yardım da yapılmaz. [376]

 

Tefsiri

 

122-123. Bu âyetlerden ilki, aynı sûrenin 47. âyetinin, ikincisi ise birkaç ke­lime farkıyla 48. âyetinin -farklı münasebet ve sebeplerle- tekrarı olup gerekli açıklamalar, özellikle şefaat kavramıyla ilgili ayrıntılı bilgi orada verilmiştir. Söz konusu nimetlerle âhirete dair uyanların bu bağlamda yahudilere bir defa daha ha-tırlatılmasmın sebebi, onların -bundan sonraki bölümde kendisinden söz edilecek olan- Hz. İbrahim'in soyundan gelmeleriyle övünmeleri ve bu özellikleri sayesin­de âhİrette kurtuluşa erecekleri ümidine kapılmalarıdır. Bu iki âyette onlara bir ba­kıma şöyle denilmektedir: Allah sizlere, peygamberler atası olan İbrahim'in so­yundan gelmeniz dahil olmak üzere, zaman zaman dünyanın en üstün milleti ol­manızı sağlayan pek çok lutuftarda bulunmuştur. Fakat imtihan için ve şartlı ola­rak mazhar olduğunuz bu lutuflar, size boş bir şefaat ümidi verip gevşekliğe kapıl­manıza yol açmamalı, aksine sizin için bir sorumluluk sebebi olmalıdır. Zira âhi-ret gününde hiç kimseye soyuna göre muamele edilip iltimas geçilmeyecek, şefa­at edilmeyecektir. [377]

 

Meali

 

124. Vaktiyle rabbî İbrahim'i bazı sözlerle sınayıp da İbrahim onları ek­siksiz yerine getirince, "Ben seni insanlara önder yapacağım" buyurmuştu. İbrahim, "soyumdan da" deyince rabbi, "Vaadim zalimleri kapsamaz" buyurdu.

125. O zaman biz beyti insanların gidip gelip ziyaret edecekleri bir makam ve bir güvenlik yeri yaptık. Siz de İbrahim'in makamından kendini­ze namaz kılacak bîr yer edinin, İbrahim ve İsmail'e de, "Tavaf edecekler için ibadete kapanacaklar, rükû ve secde edecekler için evimi temiz tutun" diye talimat verdik.

126. İbrahim, "Rabbim! Burayı güvenli bir şehir yap, halkın­dan Allah'a ve âhiret gününe inananları da çeşitli ürünlerle rıziklandır" diye dua etmişti. Allah buyurdu ki: "İnkâr edene de az bir süre dünya nimetleri veririm, ama sonunda onu cehennemin azabına sürerim. O ne kötü bir son­dur!"

127. İbrahim İsmail'le birlikte beytin temellerini yükseltiyordu: "Ey rabbimiz! Bizden bunu kabul buyur; şüphesiz sen işitensin, bilensin.

128. Ey rabbimiz! Bizi sana teslim olanlardan eyle, soyumuzdan da sana teslim ola­cak bir ümmet çıkar. Bize ibadet usullerimizi göster, tövbemizi kabul et. Şüp­hesiz tevbeleri kabul eden, merhameti bol olan yalnız sensin.

129. Soyumuz içinden, onlara senin âyetlerini okuyacak, kitabı ve hikmeti öğretecek, onları temizleyecek bir elçi çıkar rabbimiz! Çünkü yalnız sensin kudret ve hikmet sahibi." [378]

 

Tefsiri

 

124. İbrahim aleyhisselâm Kur'ân-ı Kerîm'de hayatı ve tebliğ faaliyetleri hakkında bilgi verilen büyük peygamberlerden biridir. Hakkındaki en eski bilgiler Tevrat'ın Tekvîn kitabına dayanmaktadır. Burada verilen bilgilere göre onun ismi önceleri "yüce baba" anlamında Abram idi. Fakat daha sonra bunun yerine Tanrı ona "milletlerin babası" anlamına gelen Abraham (İbrahim) ismini vermiştir. [379] Soy kütüğü, babadan oğula doğru Nûh, Sam, Arpagşad, Şelah, Eber, Peleg, Reu, Serve, Nahor, Terah, Abram (İbrahim) şeklinde gösterilir.[380]

Hz. İbrahim Mezopotamya'da, Keldânîler'in Ur şehrinde doğmuş; eşi Saray t Sâre), babası Terah ve diğer akrabalarıyla birlikte buradan Harran'a gitmiş; baba-sı burada ölmüş, kendisi de Tanrı'dan aldığı buyruk üzerine eşi Sâre ve kardeşinin oğlu Lût ile birlikte Filistin'deki Ken'an diyarına göçmüştür. Tann'dan, bu ülke­nin kendi soyuna verileceği müjdesini alan îbrâhim, ülkede baş gösteren kıtlık yü­zünden eşiyle birlikte Mısır'a gitmiş, orada Hâcer kendisine câriye olarak veril­miş, daha sonra tekrar Ken'an diyarına dönmüştür, Yine Tevrat'ın verdiği bilgile­re göre İbrahim'in Sâre'den çocuğu olmayınca onun İsteğiyle Hâcer'le evlenir ve seksen altı yaşındayken ondan oğlu İsmail[381], 100 yaşına geldiğin­de de Sâre'den İshak dünyaya gelir.[382] Sâre'nin kıskançlığı yüzünden Hâcer oğlu İsmail'i alarak Paran çölüne gidip orada yaşamak zorunda kalır. [383] Öte yandan İbrahim, ilâhî İradeye boyun eğe­rek İshak'ı kurban etmek istemesiyle Tanrı' nın takdirini kazanır [384] ve kendisine soyunun göklerdeki yıldızlar, denizdeki kumlar kadar çoğalacağı va-ad edilir. Daha sonra evlendiği Ketura isimli eşinden de çocukları olur. 175 yaşın­da ölen İbrahim, eşi Sâre'nin yanma defnedilir. [385] Kitâb-ı Mukad­des'e göre rab, İbrahim'e görünmüş ona zürriyetini çoğaltıp bereketlendireceğini bildirmiş ve kendisiyle nesiller boyu devam edecek bir ahid yapmıştır.

Kur'ân-ı Kerîm'de on dördüncü sûreye İbrahim ismi verilmiştir. Hz. İbrahim Kur'an'da altmış sekiz defa anılmakta; çeşitli âyetler yanında özellikle Bakara sû­resinin konumuz olan bu âyetleriyle (124-135). 258 ,260. âyetlerinde ve Âl-i İmrân (3/67-68 ,95-97), En'âm (6/74-86), Hûd (11/69-76), İbrahim (14/35-39). Mer­yem (19/41-50), Enbiyâ 21/51-73), Sâffât (37/83-113) sûrelerinde bu büyük pey­gamber hakkında geniş açıklamalar yer almaktadır.

Kur'ân-ı Kerîm'de Hz. İbrahim'in babası Âzer ismiyle anılır. [386] Daha ergenlik çağma germeden kendisine fikrî olgunluk (rüşd) verilmiş olan [387] Hz. İbrahim ayrıca vahye mazhar olmuş[388]  ve kendine "suhuf' indirilmiştir. [389]  Ne yahudi ne de hıristiyandır; tek Tanrı inancını esas alan Hanîf dininin temsilcisidir. Bu yüzden, kendinden sonra tevhid inancını sürdüren hak dinin bütün dönemlerdeki müntesiplerine "İbrahim milleti" denir. [390] Kur'ân-ı Kerîm, Hz. Mu-hammed'le birlikte Hz. İbrahim'i de "üsve-i hasene" (güzel örnek) olarak gösterir (Mümtehİne 60/4). Bütün bu özellikleriyle o, hem fikrî hem de fiilî olarak putpe­restlikle ve -başta babası olmak üzere- putperestlerle mücadele etmiş[391]  bu sebeple in­karcılar tarafından ateşe atılmış fakat Allah'ın, "Ey ateş! İbrahim İçin serinlik ve esenlik ol!" buyruğu üzerine ateş onu yakmamıştır. [392] Bu olaydan sonra Hz. İbrahim, "âlemlere bereketli kılman bir yer"e (Filistin) getirilmiştir. [393] Kendisine İsmail ve İshak isimli iki oğul verildiğini Kur'ân-ı Kerîm de bildirir. [394] Hz. İshak dünyaya geldikten sonra annesi Sâre, Hâcer'i ve oğlu İsmail'i iste­mez; bunun üzerine Hz. İbrahim Allah'ın emrine uyarak Hâcer'le İsmail'i Mek­ke'nin bulunduğu bölgeye getirir. Kur'an'da bu husus Hz. İbrahim'in ağzından, "Rabbimiz, neslimden bîr kısmını senin Beytülharânı'mın yanında, ekinsiz (kuru) bir vadiye yerleştirdim"[395]şeklinde ifade edilir. Daha sonra Hz. İb­rahim, 127. âyette bildirildiği üzere oğlu İsmail'le birlikte Kabe'yi inşa eder.

Kur'ân-ı Kerîm'de Hz. İbrahim'in vefatıyla ilgili bilgi yoktur. Kısas-ı enbi­yâ kitaplarında onun 195 veya 200 yaşında öldüğü, eşi Sâre'nin yanma defnedil­diği ifade edilir.[396]

Yüce Allah bu sûrenin başında mümin ve kâfirlerin, ardından da münafıkla­rın temel niteliklerinden söz etmiş; daha sonra 40. âyetten itibaren uzun bir şekil­de yahudilerin ve hıristİyanların yanlış inançlarını, tutum ve davranışlarım anlatıp tenkit etmiştir. Burada ise söz, Hanîflik diye ifade edilen tek Tanrı inancının en önde gelen temsilcilerinden olan ve bütün bu belirtilen inanç gruplarının kendine büyük bir saygı duyduğu Hz. İbrahim'e getirilerek, eğer gerçekten ona saygı du­yuyorlarsa onu iyi tanımaları gerektiği hatırlatılırcasına, onun Allah tarafından kendine yöneltilen buyrukları nasıl eksiksiz yerine getirdiği ve böylece büyük sı­navı nasıl kazandığı anlatılmakta; Allah yolundaki faaliyetleri hakkında bilgi ve­rilmektedir.

Allah'ın İbrahim'i sınamak, imtihan etmek maksadıyla kendisine yönelttiği bildirilen "sözler"le (kelimât) ne kastedildiği hususunda tefsirlerde, sünnet olma konusu da dahil olmak üzere, çeşitli görüşler yer almaktadır. Bunlarla ilgili riva­yetleri aktaran Taberî görüşlerini şöyle özetler: "Allah Teâlâ'nın İbrahim'i dene­mesinin anlamı, bir imtihan olmak üzere ona, kendine farz kıldığı görevleri ve buyruklarını bildirmesidir. Allah'ın İbrahim'e vahyettiği bir imtihan ve deneme olarak kendini, gereğini yerine getirmekle yükümlü kıldığı kelimeler bu görevler ve buyruklardır." Dolayısıyla âyeti bu görev ve buyrukların sadece biri veya bir kısmıyla ilgili saymak isabetli olmaz. Çünkü ne burada ne de başka bir âyet veya hadiste buna imkân veren bir açıklama yer almaktadır. [397]

Hz. İbrahim bu kelimeleri yani kendisine yöneltilen buyrukları eksiksiz yeri­ne getirince Allah ona, "Ben seni insanlara önder yapacağım" buyurdu; İbrahim'in kendi soyundan gelenler içinden de önderler yetişmesi yönünde dilekte bulunması üzerine ise "Vaadim zalimleri kapsamaz" buyurarak, üstünlüğün biyolojik se­beplere, kan bağına değil, dinî ve ahlâkî liyakate bağlı olduğunu bildirdi. Bu açık­lama diğer yahudiler gibi Hz. Peygamber dönemindeki yahudilerin de kendilerini "Allah'ın seçilmiş halkı" saymalarına bir cevap teşkil etmektedir. Buna göre za­limler İbrahim'in soyundan da olsalar, Allah'ın vaad ettiği önderlik, liderlik, üs­tünlük gibi ayrıcalıklara, -lâyık olmadıkları sürece- sahip de olamazlar; Allah'ın bu husustaki şarta bağlı vaadi onları kapsamaz. Böylece âyet öncelikle Medine ya-hudilerine Hz. Peygamber ve müslümanlar karşısında üstünlük, seçkinlik taslama­larının boş bir kuruntudan ibaret olduğunu; zalimlerin, yani dinî ve ahlâkî konu­larda Allah'ın belirlemiş olduğu sınırları aşan; özellikle şirk, veya inkâra sapan; adalet, hakkaniyet ve eşitlik ilkelerine aykırı davranan; kör bir inatçılıkla gerçeğe karşı direnip savaşan kişi veya toplumların önder olmaya hakları bulunmadığını hatırlatmakta[398]fakat ilke olarak bütün insanlara, yalnız inanç ve yaşayış olarak değerli ve üstün olmaya lâ­yık olanların bunu hak edeceklerini bildirmektedir. [399]

 

125. "Beyt"ten maksat Kabe'dir. Kur'an'rn başka yerlerinde de bu mukad­des mekândan yine "beyt" kelimesi[400] ve Kabe ismiyle birlikte[401]"Bey-tülharâm"[402]"Beytüla-tîk"[403]"Beytülma'mûr"[404] şeklinde de söz edilmiştir.[405]

Âyette Kabe'nin, dünyanın muhtelif yerlerinden insanların bıkmadan, tekrar tekrar gelip ziyaret edecekleri, ibadet sevabı kazanacakları bir hac mahalli olarak yapıldığı, bu sebeple oranın güvenli bir yer kılındığı, başlangıçtan itibaren yüce Allah'ın muradının bu olduğu bildirilmekte, bunun Araplar için şükredilmesi ge­reken bir nimet ve bir onur vesilesi olduğuna işaret edilmektedir. Nitekim Kabe Hz. İbrahim'den itibaren bilinen bütün tarihi boyunca bir hac ve ziyaret mahallî olarak işlev görmüş, bu durum başta Mekkcliler olmak üzere Araplar için maddî ve manevî faydalar sağlamış; bu yüzden orada bulunan insanların, hatta bütün can­lıların güvenliğine de özel bir Önem verilmiş; bu iki hususa, yani Kabe'nin hem bir hac mahalli olarak ziyaret edilmesine hem de güvenliğinin korunmasına putperest Araplar'ca bile önemle riayet edilmiştir.

"Siz de İbrahim'in makamından kendinize namaz kılacak bir yer edinin" şek­lindeki bölümün muhatabının kimler olduğu hususunda iki farklı görüş vardır. Bir görüşe göre bu buyruğun muhatabı Hz. Muhammed'in ümmeti, daha güçlü olan diğer görüşe göre ise Hz. İbrahim'in kavmidir. Bu son görüş tercih edildiğinde âyeti, "Biz onlara, siz de İbrahim'in makamından kendinize namaz kılacak bir yer edinin, diye emrettik" şeklinde anlamak gerekir. Bununla birlikte, muhatap belir­tilmeksizin sadece buyruk cümlesiyle yetinilmiş olması dikkate alınırsa, Muham-med ümmetinin de bu kapsamda düşünülmesine engel yoktur. [406]

İbrahim'in makamı (Makam-ı İbrahim), Hz. İbrahim'in Kabe'yi inşa eder­ken üstüne bastığına, üzerine ayak İzlerinin çıktığına inanılan taş veya bu taşm bu­lunduğu yerdir.[407] Bugün bu taş Kabe'nin kuzeydoğu kenarının karşı­sında, Kabe'ye yaklaşık 15 m. mesafededir. Konumuz olan âyetteki "İbrahim'in makamından kendinize namaz kılacağınız bir yer edinin" buyruğu uyarınca müs-lümanlann namazgah saydıkları, tavaf namazının kılındığı bu makamın korunma­sı için halifeler ve diğer hükümdarlar özel tedbirler almışlar, taşın çevresine kıy­metli madenlerden çemberler geçirmişlerdir. Sonraki dönemlerde makam-ı İbra­him İçin özel bir oda İnşa edildi. Hicrî 900 yılında bu yapı yenilendi. Osmanlı Sul­tam Abdülaziz aynı yapının kubbesini 1 m. kadar yükselttirdi. Ancak Suudi Pren­si Suûd b. Abdülazîz bu kubbeyi kaldırtarak taşı ve üzerindeki ayak izini rahatlık­la görülebilecek bir hale getirdi. Zamanla hacıların sayısı artınca Kabe'nin çevre­sindeki "metâf" denilen alandaki küçük yapıların tavafı güçleştirmesi üzerine Kral Faysal'ın emriyle bu yapılarla birlikte makam-ı İbrahim için yapılan oda da yıkıl­dı; asıl makam-ı İbrahim sayılan taş ise camlı bir kafes içine alındı.

Hz. İbrahim ve oğlu İsmail mabedi inşa ettikten sonra Allah Teâlâ onlara, "Tavaf edecekler için ibadete kapanacaklar, rükû ve secde edecekler için evimi te­miz tutun" diye emretmiştir. Yüce Allah'ın "beytiye" (evim) diye andığı yer de Kabe'dir. Bu ifadeden dolayı bütün müslümanlar Kabe'yi Beytullah diye de ad­landırırlar. Tavaf edenlerden (tâiftn) maksat, hac ve umre niyetiyle Kabe'yi ziya­rete gelip Beytullah'ın çevresini usulüne göre dolaşanlar; "ibadete kapananlar" seklinde çevirdiğimiz "âkifîn"den maksat, ibadet etmek gayesiyle Harem-i şerifte bulunanlar, "rükû ve secde edenler"den (er-rukkei's-sücûd) maksat da orada özel­likle namaz kılanlardır. [408] Yüce Allah, Hz. İbrahim ve İsmail'e, belir­tilen maksatlarla Beytullah'ı ziyarete gelenler için orayı temiz tutmalarını emret­miştir. Hz. İbrahim ve İsmail'in şahsında Beytullah'tn bakım ve gözetiminden so­rumlu bulunan daha sonraki bütün müminlere hitap eden bu buyruktaki "temiz-lik'le hem maddî hem de manevî temizlik kastedilmiştir. Buna göre Harem-i şe­rif bir namazgah olduğu için bu kutsal mekânın namazın sıhhatine engel olan mad­dî pisliklerden; insanın imanını, ihlâsını ve kulluğunu Allah'a arzettiği yer olduğu için putperestliği çağrıştıran her türlü tutum ve davranışlardan; bütün milletlerden müslümanlann bir araya gelerek tanışıp kaynaşmaları, sevgi ve şefkatin en güzel örneklerini vermeleri gereken yer olduğu için de insanları incitici söz ve hareket­lerden, hatta hayvanlarla bitkilere zarar veren, mekânın kutsiyetiyle bağdaşmayan her türlü ahlâk dışı tutum ve davranışlardan arındırılması istenmektedir. [409] Nitekim hac ibadetinin esas ve âdâ-bma dair İstâmî kaynaklarda da bütün bu konularla ilgili olarak ayrıntılı hükümler tespit edilmiş ve düzenlemeler yapılmış olup bunlar titizlikle uygulanmaktadır. [410]

 

126. Hz. İbrahim Kabe'nin inşasına başlarken burada bir şehir oluşacağını düşünerek Allah'tan bu şehri, zorbaların saldırılarına karşı güvenlikli bir şehir kıl­masını, orada ikamet edecek müminleri de her türlü düşman saldırısı veya doğal âfetlere karşı korumasını niyaz etti. Buna karşılık Allah Teâlâ sadece müminlere değil, inkarcılara da dünya hayatında bir geçimlik vereceğini, ama sonunda inkar­cıları cehennemin azabına süreceğim bildirdi. Âyette Allah'ın inkarcıları cehenne­me sürme işi "edtarru" fiiliyle ifade edilmektedir. Bu fiilin masdan olan ıdtırâr (tz-tırar), zorunluluk anlamı ifade etmekte olup "İhtiyar"ın, yani özgür olarak seçme­nin zıddıdır. Buna göre insanların imam veya inkârı seçip ona göre bir hayat yaşa­maları onların kendi iradelerine bağlı olmakla birlikte, bu seçimlerinin sonucunda hak ettikleri akıbeti kabul edip etmemek hususunda özgür olmayıp zorunluluğa ta­bidirler. Şu halde her kim Allah'ı ve âhîret gününü inkâr ederse, inkarcılığının ka­çınılmaz sonucu olarak Allah onu cehenneme sürecektir. Bu, Allah için değil (çün­kü O'nun fiilleri hakkında zorunluluktan söz edilemez), fakat kul için kaçınılmaz bir sonuç olacaktır. Çünkü bir insan, "Ben imanı veya inkârı tercih ediyorum" di­yebilir; fakat kâfir olmayı seçmiş biri artık, "Ben cehenneme gitmeyi tercih etmi­yorum" diyemez. İşte bu husus âyette "ıztırar" kelimesiyle ifade edilmiştir. Bura­da görüldüğü gibi, tarihî bir olayı anlatırken bile araya muhatabını uyarıcı bir me­saj koymak ve böylece olayın asıl dikkat edilmesi gereken yönüne işaret etmek, Kur'ân-ı Kerîm'in yeri geldikçe uyguladığı etkili bir eğitim yöntemi olarak dikkat çekmektedir. [411]

 

127-129. Müfessirler genellikle 127. âyetteki "... temellerini yükseltiyordu" İfadesine dayanarak, Kabe'nin yerinde daha önce bir yapı bulunduğunu, bunun za­manla (Nûh tufanında) harap olup üstünü kum örtüsünün kapattığını, Hz. İbra­him'in bu eski temelleri açığa çıkararak bunların üzerine Kabe'nin binasını yük­selttiği belirtirler. Ayrıca Kabe'nin ilk defa melekler veya Hz, Âdem tarafından yapıldığına dair bazı rivayetleri aktarırlar. [412] Ancak Taberî bu hususta kesin bir bilgimizin bulunmadığını belirtirken çağdaş müfessirlerden M. Reşîd Rızâ, söz konusu rivayetleri kıssacıların uydurması saymakta, özellikle bir kısım yahudilerin yaydıkları İsrâiliyat türünden rivayetler olarak nitelemekte ve Kabe'nin ilk defa Hz. İbrahim tarafından inşa edildiğini ifade etmektedir. [413]

Genel anlamıyla ümmet, çoğu aynı kökten gelen, önceki kuşaklardan devra­lınan özelliklerin veya ortak menfaat ve ideallerin ya da din, zaman, vatan gibi fak­törlerin bir araya getirdiği insan topluluğunu ifade eder. Çoğulu ümemdir. Dinî anlamda bir peygambere inanıp onun yolundan giden cemaate, ilâhî dinlere men­sup kavimler topluluğuna ümmet denir. [414]

Aynı âyette geçen müslim kelimesinin masdan olan İslâm kelimesi "li" edatıyla kullanıldığında "teslim olma" anlamına gelir. Hz. Muhammed'in tebliğ etti­ği son dine İslâm isminin verilmesinin bir sebebi de İslâm kelimesinin "teslim ol­ma", yani "Allah'ın varlığım ve birliğini tanıyarak O'nun peygamberi vasıtasıyla insanlığa bildirdiği itikadı ve amelî hükümleri benimseyip uygulama" anlamına gelmesidir. Esasen bütün ilâhî dinler insanlardan böyle bir teslimiyet istediği için, bu dinlerin hepsi geniş anlamda İslâm sayılmış, bu cümleden olmak üzere tefsir­lerde Hz. İbrahim'in söz konusu duasında geçen "müslimeyni" ve "müslimeten" kelimeleri İslâm ismiyle bağlantılı olarak açıklanmıştır. Buna göre Hz. İbrahim, Kabe'yi inşa etmekle işlemiş oldukları hayrın kabul edilmesini niyaz ettikten son­ra, kendisi ve oğlu İsmail'le soylarından gelecek ümmetin Allah'a teslim olup ita­at eden hâlis kullar olmaları, yüce Allah'ın takdirinin bu yönde tecelli ettirmesi di­leğinde bulunmuştur. Çünkü Allah isteyip takdir etmedikçe insanın O'na teslim olup itaat eden gerçek bir mümin ve müslim olması mümkün değildir. Bir kimse­nin, "Mümin olmak da kâfir olmak da sadece benim elimdedir" diyerek ilâhî ira­deyi dışlaması, her şeyin yapıp yaratıcısı olan Allah'a karşı bir edepsizlik ve say­gısızlıktır. Ayrıca İnsan yalnız itaatkâr bir kul olmasında değil, Allah'a ne suretle itaat ve ibadet edeceği, yani ibadetlerin şekillerini ve esaslarını bilme hususunda da O'na muhtaç olduğu için Hz. İbrahim duasının devamında, "Bize ibadet usul­lerimizi göster" diye yakarmış; bu arada kendisinin ve oğlunun, peygamber de ol­salar yanılgıları bulunabileceği düşüncesiyle Allah'tan tövbelerini kabul etmesini dilemiştir.

Menâsik (tekili mensek) kelimesinin kökü olan nüsük "ibadet" anlamına ge­lir. Buradan türetilen mensek ise "ibadet yeri" veya "ibadetin uygulanış biçimi, usulü" demek olup [415] âyetin bağlamından, bu kelimenin özellikle haccın erkân ve âdâbıyla bunların uygulandığı mahal­lere işaret ettiği anlaşılmaktadır.

Hz. İbrahim'in son duası, yüce Allah'ın kendi soyundan bir elçi göndermesi­ni dilemesi olmuş ve bütün müfessİrlerin görüşüne göre bununla da özellikle Hz. Muhammed'in risâleti kastedilmiştir. Nitekim daha sonra İsmail aleyhisselâm Mekke'ye yerleşerek Yemen'den gelen ve Arab-ı âribe'den olan Cürhümlüler ara­sında yaşamış, onlardan Arapça öğrenmiş, iki defa evlenerek on iki çocuk babası olmuş; Mekke'de İkamet eden çocuklarından her biri bir kabilenin reisi olmuştu. Böylece Hz. İsmail'in soyu Cürhümlüler'le karışarak Araplaştığı için bunlara Arab-ı müsta'ribe denilmiştir. Hz. Peygamber'in yirmi birinci göbekten atası olan Adnan da Hz. İsmail'in soyundan ve dolayısıyla Arab-ı müsta'ribe'dendir. [416] Bu suretle Hz. İbrahim'in duası ka­bul edilmiş ve son peygamber Hz. Muhammed onun soyundan gelmiştir. Nitekim hemen bütün müfessİrlerin kaydettiği bir hadiste Hz. Peygamber, "Ben atam İbra­him'in duası, îsâ'nın müjdesiyim" buyurmuşlardır.[417] İbrahim'in duasından maksat konumuz olan 129. âyet, îsâ'nın müjdesinden maksat da Hz. îsâ'nın İsrâiloğulları'na hitaben, "Ey İs-râiloğullan! Bilin ki benden sonra gelecek Ahmed isimli elçiyi müjdelemek üzere size Allah tarafmelan gönderilmiş elçiyim" mealindeki ifadesini nakleden Saf sû­resinin 6. âyetidir. Bu sebeple müslümanlar, "Allâhümme salli" ve "Allâhümme bârik" dualarında, Hz. Peygamberle birlikte Hz. İbrahim'i de saygıyla anmayı di­nî bir gelenek haline getirmişler, hadislerde ve diğer İslâmî kaynaklarda İbrahim aleyhisselâm Halîlullah (Allah'ın dostu) olarak isimlendirilmiştir.[418]

Hz, İbrahim duasında, kendi soyundan seçilip gönderilmesini dilediği elçinin ifa edeceği başlıca işlevleri şöyle sıralamıştır: Halkına Allah'ın âyetlerini okuyup bildirmesi, onlara kitabı, hikmeti öğretmesi ve onları temizlemesi. Kuşkusuz bir peygamberin daha birçok görevi varsa da burada anılanlar, elçilik ve rehberlikle ilgili temel işlevler olması bakımından özellikle kayda değer görülmüştür. Müfessirler buradaki "âyetler"i kısaca "vahiy, Allah'ın varlığını, birliğini ve peygamber­lerin doğruluğunu kanıtlayan deliller; "kitab"ı "Kur'ân-ı Kerîm", "hikmefi "Pey­gamber'in sünneti, din ve dinî hükümlerle ilgili bilgiler, söz ve yaşayışta doğru­luk"; "tezkiye"yi de "temizleme yani inkâr ve sirkle kötü huylardan ve günah kirlerinden arındırma" şeklînde açıklamışlardır.[419]

 

Meali

 

130. Kendine câhilce kötülük edenden başka kim İbrahim'in inanç siste­mini reddeder? Oysa biz, gerçekten onu dünyada seçkin kıldık; şüphesiz ki o, âhirette de iyiler arasında yer alacaktır.

131. Çünkü rabbi ona, "Bana teslim ol" buyurmuş; o da, "Âlemlerin rabbine teslim oldum" demişti.

132. İbrahim de bu dini oğullarına vasiyet etti, Ya'kub da. "Oğullarını! Allah sizin için bu dini seçti; öyleyse yalnız O'na teslim olmuş müminler olarak can verin!" (de­diler).

133. Yoksa Ya'kub son nefesini verirken siz orada mıydınız? O sırada Ya'kub oğullarına, "Benden sonra kime kulluk edeceksiniz?" demiş; onlar da "Senin, ataların İbrahim, İsmail ve İshak'm ilâhı olan tek Tann'ya kulluk edeceğiz; biz sadece O'na teslim olduk" demişlerdi.

134. Onlar bir ümmetti gelip geçti. Onların kazandıkları kendilerinin, sizin kazandıklarınız sizindir. Siz onların yaptıklarından sorguya çekilecek değilsiniz. [420]

 

Tefsiri

 

130-132. İlk âyette yahudilerle ve hıristiyanlarla putperest Araplar'a yönelik bir eleştiri bulunmaktadır. Zira 124 ve onu takip eden âyetlerden anlaşılacağı üze­re, "İbrahim'in İnanç sistemi" (mİllet-i İbrahim) kısaca, Allah'ın birliğini tanımak, kalben O'na teslim olmak, yalnız O'na kulluk etmek, Beytullah'ı kutsiyetine ya­kışmayan her türlü maddî ve manevî kirden temiz tutmak ve orada gerekli ibadet kurallarını uygulamak gibi hükümleri içermektedir. Hz. İbrahim'in dünyada seçkin kılınması, âhirette iyiler arasında yer alması da böyle bir dinin kendi dönemin­deki en büyük temsilcisi olmasından dolayıdır, 132. âyette ifade buyurulduğu üze­re o, söz konusu dini kendi çocuklarına ve dolayısıyla sonraki nesillere de vasiyet etmiştir. 132-133. âyetlerde onun torunu ve Hanîf dininin diğer bir temsilcisi olan Hz. Ya'kub'un da kendi oğullarına aynı vasiyeti tekrar ettiği, tevhid inancından, sapmamaları oı emrettiği; onların da tevhid geleneğini yaşatacaklarına dair söz ver­dikleri bildirilmektedir. Bu durum karşısında Hz. Peygamber döneminden itibaren gerek yahudiler ve hıristiyanlar gerekse müşrik Araplar, kendilerini İbrahim'in su­yuyla bağlantılı görmelerine rağmen, İslâm dinini ve Hz, Muhammed'in peygam­berliğini kabul etmemekle, temelde İbrâhimî geleneği, diğer bir deyişle Hanîf dinini de reddetmiş oluyorlardı. Çünkü hem konumuz olan âyetlerde hem de Kıır'ân-t Kerîm'İn başka birçok yerinde Hz. Muhammed'in getirdiği dinle İbrâhim ve diğer hak peygamberlerin getirdikleri dinlerin aynı ilâhî hakikatleri içerdi­ği bildirilmekte, hatta bu sûrenin 135. âyetinde müsIiİmanlara,"Biz, Hanîf olan İb­rahim'in dinine uyarız" demeleri emredilmektedir. Öte yandan 132. âyetin son cümlesinden de anlaşılacağı üzene İbrahim'le Ya'kub'un, oğullarına vasiyet ettik­leri din de genel anlamda İslâm'dan başkası değildi.

Kur'ân-ı Kerîm'de de Hz. Ya'kub'un, İshak'ın oğlu olduğuna işaret edilir. [421]ayrıca Yûsuf sûresinde (12/4) Yûsuf'un babası olduğu belirtilerek oğlunun kuyuya atılmasından duyduğu derin üzüntüden ve bu olay üzerine gözle­rini kaybetmesinden, engin sabrından, kırlık üzerine oğullarını Mısır'a gönderme­sinden, Yûsuf a kavuştuktan sonra gözlerinin açılmasından bahsedilir. Kur'an'da ayrıca onun sâiih kullardan olduğu[422]  Allah'ın kendisine vahiy indir­diği. [423]Allah'ın güçlü ve basiretli kulları arasında yer aldığı [424] bildirilir.

Tevrat'ta, Ya'kub peygamberin asıl isminin İsrail olduğu, Tanrı ile güreşip O'nu yendiği için Tann'nın ona İsrail adını verdiği bildirilir.[425] İslâmî kaynaklarda da İsrail kelimesinin Hz. Ya'kub için kullanıldığı İfade edil­mekle birlikte, yahudi kaynaklarında bu kelimenin anlamı konusunda verilen bil­giler İslâm'ın ulûhiyyet ve peygamberlik inancıyla bağdaşmadığı için müslüman bilginler bu hususta farklı açıklamalar getirmişlerdir. [426]

 

133. Müfessirlerin çoğu bu âyetin başındaki "em" kelimesinin soru edatı ol­duğunu ve red anlamı taşıdığını ifade ederler. Buna göre âyeti şöyle yorumlamak gerekir: Ey yahudiler! Ya'kub ölüm döşeğinde iken siz orada değildiniz; o halde onun benimsediği ve oğullarına vasiyet ettiği ve onlardan, uyacaklarına dair söz aldığı dinin, şimdi sizin benimsediğiniz din olduğunu nasıl söylersiniz? Oysa o, ölüm döşeğinde soyuna, atası İbrahim'in vasiyetini tekrar etmiş; onlardan tevhid dinine bağlı kalacakları sözünü almıştı. Fahreddin er-Râzî, "em" edatının bağlaç olarak da alınabileceğini belirtir ve buna göre âyeti şöyle yorumlar: "Yani sizin Benî İsrail'den olan atalarınız, Ya'kub'un, oğullarını İslâm dinine ve tevhide da­vet ettiğine şahit olmuşlardı; siz de bunu biliyorsunuz. O halde nasıl olur da pey­gamberler hakkında onlara yakışmayan şeyler ileri sürersiniz!"[427]

 

134. Yahudiler, kendi milletlerinin İbrahim, İsmail, İshak, Ya'kub gibi pey­gamberlerin soyundan geldiğini, bu sebeple kendilerinin seçilmiş ve imtiyazlı bir ümmet olduklarını, bundan dolayı Allah karşısında da özel bir muameleye tâbi tu­tulup mükâfat göreceklerini savunuyorlardı. Âyette söz konusu peygamberlerle onların neslinin artık gelip geçtiği, onların amellerinin ve bunlardan doğan sonuç­ların sadece kendilerini ilgilendirdiği, herkesin yalnızca kendi yapıp ettiklerinden sorumlu olacağı; bu sebeple atalarıyla övünen yahudilerin, boş bir kuruntu içinde oldukları, bu kuruntuları bırakarak kurtuluşun yolunu kendi amelleriyle aramaları gerektiği ifade buyurulmakta; bu suretle sorumluluğun şahsîliği ilkesi de ortaya konmuş bulunmaktadır. "Üstün ırk", "imtiyazlı ümmet" gibi görüşlerin ve iddiala­rın reddedildiği bu âyette, dolaylı olarak Hz. Âdem ve eşinin işlediği hata yüzün­den bütün İnsanların günahkâr olduğu ve bu "aslî günah"ın sorumluluğunu bütün insanlığın paylaştığı yönündeki Hıristiyanlık doktrini de çürütülmüştür. [428]

 

Meâli

 

135. Onlar, "Yahudi veya hıristiyan olun ki doğru yolu bulaşınız" dedi­ler. Sen de de ki: "Hayır! Biz, Hanîf olan İbrahim'in dinine uyarız. O, müş­riklerden değildi."

136. "Biz Allah'a ve bize indirilene; keza İbrahim, İsmail, İshak, Ya'kub ve torunlarına indirilenlere; yine Mûsâ ve İsa'ya verilenlere ve bütün peygamberlere rableri tarafından gönderilenlere inandık. Onlar ara­sında ayırım yapmayız; biz O'na teslim olanlarız" deyin,

137, Eğer onlar da sizin inandığınız gibi inanırlarsa kesinlikle doğru yolu bulmuş olurlar; fakat eğer yüz çevirirlerse bilesin ki bir ayrılıkçılığın içindedirler. O takdirde artık onlara karşı Allah sana yeter; O, işitendir, bilendir.

138. "Allah'ın boyasıyla boyandık. Boyaca O'ndan daha güzel olan kim vardır? Biz yalnız O'na kul­luk ederiz" (deyin).

139. De ki: "Allah bizim de rabbimiz, sizin de rabbiniz ol­duğu halde O'nun hakkında bizimle tartışmaya mı kalkışıyorsunuz? Bizim yaptıklarımız bize, sizin yaptıklarınız da size aittir. Biz O'na gönülden bağla­nanlarız.

140. Yoksa siz İbrahim, İsmail, İshak, Ya'kub ve sıbtların yahudi yahut hıristiyan olduklarını mı söylüyorsunuz?" De ki: Siz mi daha iyi bilir­siniz, yoksa Allah mı?" Allah tarafından kendisine verilmiş bir kanıtı sakla­yandan daha zalim kim vardır? Allah yaptıklarınızdan habersiz değildir. 141. Onlar bir ümmetti gelip geçti. Onların kazandıkları kendilerinin, sizin kazan­dıklarınız sizindir. Siz onların yaptıklarından sorguya çekilecek değilsiniz. [429]

 

Tefsiri

 

135. Yahudiler müslümanlara, "Yahudi olun ki kurtuluşa eresiniz"; turisti -yanlar da "Hıristiyan olun ki kurtuluşa eresiniz" diyorlardı. Yüce Allah, resulüne bu teklif ve telkinlere karşı şu cevabı vermelerini emretti: "Ne Yahudiliğe ne Hı-ristilânkğa uyarız; ne de başka bir dini kabul ederiz. Biz, yalnızca Hanîf olan İb­rahim'in dinine, onun dininden olanlara uymuşuzdur" [430] Müşrik Araplar, kendilerinin Hz. İbrahim'in yolundan gittiklerini, kendi bâtıl itikadlannın da İbrahim'in dininin bir devamı olduğunu ileri sürdükleri için âyetin bu kısmını istismar ederek, "Muhammed İbrahim'in dinine uyduklarını söylüyor, biz de onun yekûnda düşünebilirlerdi. İste âyette yakandaki ifadenin hemen ardından, "O müşriklerden değildi" buyurulmak ve zımnen "Halbuki siz müşriksiniz" hatırlatması yapılmak suretiyle özellikle müşrik Araplar'in ileri süreceği böyle bir iddianın önü kesilmiş bulunmaktadır. [431]

Hanîf kelimesinin anlamı ve menşei konusunda gerek eski müslüman âlim­ler gerekse yerli ve yabancı çağdaş yazarlarca birbirinden farklı görüşler ileri sü­rülmüştür. [432] Müslüman âlimlerin çoğu kelimenin, "meyletmek, yönelmek" anlamına gelen Arapça "hnf' kökünden türetildiğini savunarak, "sapkınlıktan doğru yola, başka bir dinden îslâm'a yöne­len" anlamına geldiğini belirtirler. [433] Taberî hanîf kelimesini çok genel bir ifadeyle, "her şeyin doğru olanı" şeklinde açık­ladıktan sonra terimin çeşitli âlinılerce yapılmış değişik tanımlarını şuralar ve so­nunda, "İbrahim'in dinine uyarak doğru yoldan giden, din konusunda onu kendi­ne rehber edinen" anlamına geldiğini ifade eder. [434] Câhiliye devrinde sünnet olduktan sonra Kabe'yi tavaf edene hanîf denmekteydi. Çünkü onlar, Hz. İbrahim'in dininden sadece sünnet olmayı ve Kabe'yi tavaf etmeyi yaşatıyorlardı.

Kur'ân-ı Kerîm'de hanîf kelimesi on yerde tekil, iki yerde de çoğul (hunefâ) şekliyle geçmekte; bunların dokuzunda Hanîfliğin müşriki iğin karşıtı olduğu be­lirtilmekte; bu arada sekiz yerde Hz. İbrahim'in imanını tanımlamakta; bunların beşinde "din" anlamına gelen "millet" kelimesiyle kullanılmaktadır. Konumuz olan âyette de hanîf kelimesi açık bir şekilde "müşrik" kelimesinin karşıtı olarak müslüman anlamında kullanılmıştır. Şu halde bu kelime Kur'an dilinde, her şey­den önce tevhid anlamını içerir ve "Şirk kuşkusu taşıyan her türlü sapdt görüşten uzaklaşarak, Allah'ın birliği İnancına yönelen ve İhlâslı bir şekilde yalnız O'na kulluk eden" anlamına gelir. Âyete göre Hanîflİk, putperestlik olmadığı gibi Ya­hudilik ve Hıristiyanlık da değildir; Allah'ın başlangıçtan itibaren insanlara bildir­diği, insanın tabiatına en uygun olan tevhid dinidir. Nitekim Rûm sûresinin 30. âyeti de bu anlamı desteklemektedir. Böylece Hz. İbrahim'den önceki peygamber­lerin dinleri de Hanîflik kapsamına girmekle birlikte, özellikle Hz. İbrahim'in di­ninin bu isimle anılmasının sebebi, Hz. Muhammed'den önceki bütün peygamber­ler içinde sadece bu yüce peygamberin, kendisinden sonra gelip geçecek bütün in­sanlara önder kılınmış olmasıdır. [435]

 

136. Sözlükte "torun" anlamına gelen sıbt (çoğulu esbât), âyette Özellikle Hz. Ya'kub'ım on iki oğlundan torunları olan peygamberleri ifade eder.

Müslümanları kendi dinlerine davet eden yahudilerle hıristiyanlara cevap ve­ren önceki âyetin, "Hayır! Biz, hanîf olan İbrahim'in dinine uyarız" mealindeki cümlesinin açıklaması mahiyetinde olan bu âyette, Öncelikle Allah'a iman emri yer almıştır. Çünkü bu, bütün hak dinlerin ortak inanç ilkesidir. Âyette daha son­ra müslümanlara indirilen Kur'ân-ı Kerîm ile Hz. İbrahim ve onun soyundan ge­len peygamberlere, hâsılı genel olarak bütün peygamberlere bildirilen ilâhî haki­katlere, bir kısmına doğrudan doğruya vahyediîmiş, bir kısmına da önceki pey­gamberden intikal etmiş olan kutsal kitaplara inanılması emred ilmektedir.

Buna göre müslümanların, peygamberler arasında, bazısına inanıp bazısına inanmamak gibi bir ayırım yapmadan, hepsinin de Allah'ın elçileri olduğuna iman etmeleri gerekir. Her ne kadar Kur'ân-ı Kerîm'de yüce Allah'ın peygamberlerden bir bölümünü diğerlerine üstün kıldığı ifade buyurulursa da[436], bu üstünlük -bazısının resul, bazısının nebî olması veya ilim ve manevî mevkileri bakımından farklı derecelerde bulunmaları gibi- peygamberler arasında ortak olmayan durumlarla ilgili olup, peygamber olmaları ve peygamberler arasın­daki ortak niteliklere sahip bulunmaları itibariyle aralarında fark yoktur. Bu yüz­den, konumuz olan âyetle daha başka âyetlerin [437] hükmü gereğince müslümanlar, geçmiş bütün peygam­berlerin Allah'ın seçkin kulları olduklarına, onların bizzat kendilerine indirilen ve­ya daha önceki bir peygamberden intikal eden kutsal kitabın hükümleri uyarınca elçilik görevlerini gerektiği şekilde yerine getirdiklerine, haramlara asla bulaşma­dıklarına, fazilet ve dindarlık bakımından örnek bir hayat yaşadıklarına inanır, bu bakımdan peygamberler arasında bir ayırım yapmadan hepsini saygıyla anar; âye­tin sonunda da ifade buyurulduğu üzere, müslümanlar bunu Allah'a teslimiyet ve bağlılıklarının bir gereği sayarlar. Çünkü bütün peygamberleri seçen ve seçkin kı­lan Allah'tır. [438]

 

137. "Ayrılıkçılık" şeklinde çevrilen "şikak" kelimesi için tefsirlerde "düş­manlık duygularıyla ayrılıkçılık yapmak, doğru yolda olanlarla ihtilâfa düşmek, inatlaşmak, tartışma ve çekişmeye girişmek, haktan sapmak" gibi anlamlar veril­miştir. [439] Bir önceki âyette müslümanlara, Allah'a inandıkları­nı; Kur'an'a, diğer peygamberlere ve onlara indirilenlere aynım gözetmeksizin iman ettiklerini dile getirmeleri emredilmişti. Bu âyette ise yahudilerle hırisüyan-lardan da aynı şekilde davranmaları, bu cümleden olmak üzere, İslâm'ın peygam­berine ve kutsal kitabına da iman etmeleri istenmekte; böyle yaptıkları takdirde doğru yolu bulmuş sayılacakları, aksi halde hak yoldan uzaklaşarak sapıklığa düş­müş, ayrılıkçılığa ve düşmanlık duygularına kapılmış olacakları bildirilmektedir. Âyette daha sonra, yahudilerle hıristiyanlann olumsuz düşünce ve davranışları karşısında Hz. Peygamber'in kaygılanmasına gerek olmadığı, zira yüce Allah'ın vardım ve desteğinin onun için yeterli olduğu ifade buyurularak Hz. Peygamber teselli edilmektedir.

"Allah'ın boyası" (sıbgatullah) deyimine tefsirlerde "İslâm, İslâm boyası, Hanîflik, Allah'ın ezelî-ebedî değişmez dini (ed-dînü'1-kayyim), Hz. Nûh ve on­dan sonraki bütün peygamberlerin bildirdikleri din, Allah'ın insan tabiatına lütfet­miş olduğu temiz fıtrat, Allah'ın kanunu (sünnetullah), hücceti, Allah'ın arındırıp temizlemesi, sünnet olma" gibi anlamlar verilmiştir. [440]

Bir önceki âyette anılan peygamberlere indirildiği veya verildiği bildirilen ilâhî gerçeklerin aslı ve özü hak dindir; yani Allah'ın varlığına ve birliğine inan­mak, O'nu rab tanıyıp -biçimi devirden devire değişse de- O'na kulluk etmek, ada­let, doğruluk vb. evrensel ahlâk ilkelerine riayet etmek, âhiret gününe, o günde herkesin inançlarından ve yaptıklarından hesaba çekileceğine İnanmak gibi öğre­ti leriyle, İlk peygamberden sonuncusuna kadar değişmeyen dindir. "Allah'ın bo­yası" da bu hak dinden veya bu dine uyma ve onu yaşama sayesinde kazanılan ru-hî-ahlâkî kemalden ibarettir.

Müfessirlere göre âyette dolaylı olarak hıristiyanların vaftiz uygulamalarının yanlışlığına da işaret edilmiştir. Zira onlar, yeni doğan çocukları sarım tırak boya­lı bir suya batırarak gerçek Hıristiyanlığa soktuklarına, onunla boyadıklarına ina­nırlar, Kur'an'a göre ise böyle sunî yollarla, sembolik uygulamalarla gerçek din­darlığa ulaşılamaz; gerçek iman öyle boyalı suya girip çıkmakla kazanılamaz. Ger­çek iman, Allah'ın boyasıyla boyanarak, Allah'ın, yaratılışta insanın temiz fıtratı­na aşıladığı hak dinle bezenerek kazanılır. Allah'ın insanlığa verdiği böyle bir din ile boyanıp bezenmekten, böyle bir fıtratla donanmış olmaktan daha güzel bir şey de yoktur; hele vaftiz gibi sunî bir uygulama böyle bir dinin ve inancın yerini as­la tutamaz. Ayetin ifadesine göre müslümana yakışan da kendisine ve genel ola­rak insanlığa bu güzellikleri bahşetmiş olan Allah'a, lâyık olduğu şekilde kulluk etmektir; bu kulluğunu bir şükran ifadesi olarak dile getirmektir. Bu şekilde ina­nıp kulluk eden insan Allah'ın hak dini ile veya tevhid inancına yatkın olan fıtrat boyasıyla boyanmış olup bundan güzel bir armma ve bezenme de yoktur. [441]

 

139. Ehl-i kitap, Allah Teâlâ'nın, İsrâiloğullan dışındaki bir milletten pey­gamber göndermesinin mümkün olmadığım ileri sürerek Hz. Muhammed'in pey­gamberliğini reddediyor; kendilerinin "Allah'ın çocukları ve sevgilileri" oldukla­rını[442]  şu halde yeni bir peygamber gelecekse, bunun Araplar'dan de­ğil, eskiden olduğu gibi yine kendi kavimleri arasından çıkması gerektiğini savu­nuyor; yalnız yahudilerin veya yalnız hıristiyanların cennete gireceklerini iddia ediyor ve müslümanlara, doğru yolu bulabilmeleri için yahudi ya da hıristiyan ol­maları gerektiğini söylüyorlardı. [443] Halbuki Allah, ne yalnız müs-lümanlann ne de yalnız Ehl-i kitabın rabbidir; 0, bütün insanlığın, bütün yaratıl­mışların rabbidir. Böyle olduğu halde Ehl-i kitabın, yukarıdaki gibi haksız ve mes­netsiz birtakım iddialar ileri sürerek, temel inançları az önce özetlenen müslüman-larla hâlâ Allah konusunda tartışmaya girişmeleri son derece anlamsızdır. İsrâiloğullan Allah'ın, iyi yolda oldukları sürece kendilerine verdiği üstünlüğü mutlak ve şartsız bir üstünlük saymışlardır. Oysa onların, doğru yoldan sapsalar bile yine de Allah nezdinde üstün bir millet olmaya devam edecekleri şeklindeki inançları, Al­lah'a karşı bir haksızlık isnadı ve iftira anlamına getir. [444] Buna karşılık müslümanlar herhangi bir ayrılıkçılığa sapmadan ihtilâf ve düşmanlık duygularına kapılmadan Hz. Muhammed ve ona indirilenle birlikte İb­rahim, Mûsâ, îsâ gibi geçmiş peygamberleri ve onların kutsal kitaplarını da tanı­mış; bütün bu kitapların ortak öğretisi olan hak dini benimsemiş; Allah'ın varlığı­na ve birliğine her türlü ortaklık şaibesinden arınmış bir şekilde seksiz şüphesiz iman etmişler, böylece "Allah'ın boyası"yla boyanmışlardır. İşte âyet, bu içeriği ile Ehl-i kitaba, belirtilen ilkeler doğrultusunda Allah'ı hep birlikte rab olarak ta­nıma yolunda bir çağrı anlamı taşımakta; hâlâ yanlış anlayış ve tutumlarında ısrar etmelerine karşılık da, herkesin tutum ve davranışlarından doğacak sorumluluğun kendine ait olacağı uyarısında bulunmakta ve müslümanlara Allah'a olan içten bağlılıklarını sürdürdüklerini açıkça ifade etmeleri talimatını vermektedir. Sonuç olarak şu veya bu kavimden, ırktan gelmenin insanlık değeri bakımından önemi yoktur. Allah bir zamanlar İsrail kavmini üstün kılmışsa bu onların doğru inançta ve iyi yolda olmalarındandı. Her bireyin ve her toplumun değeri ameline, benim­sediği inancın doğruluğuna ve bu inancının ürünü olan İyi hal ve hareketlerine gö­redir. [445]

 

140. Ehl-i kitap, kendilerinin müslümanlardan daha üstün ve seçkin oldukla­rı şeklindeki kuruntularını kanıtlamak veya güçlendirmek için İbrahim, İsmail, İshak, Ya'kub ile onun soyundan (esbât) gelenlerin de kendileri gibi yahudi ya da hıristiyan olduklarını söylüyorlardı. Oysa Âl-i İnırân sûresinin 65. âyetinde de ifa­de edildiği üzere, Tevrat ve İncil Hz. İbrahim'den sonra indirilmiş; bu kitaplarda bildirilen dinlerle ilgili Yahudilik ve Hıristiyanlık isimleri de yine bu peygamber­den asırlarca sonra ortaya çıkmıştır. Nitekim yahudi kelimesi, Hz. Ya'kub'un on iki oğlundan dördüncüsü olan Yahuda'nın ismine nispetle türetilmişti ve başlan­gıçta bir dinin adı olmayıp Yahuda sıbtına mensup olanları ifade eden bir kabile veya boy ismi idi. Ancak Hz. Musa'dan en az yedi yüzyıl sonradır ki, İsrail soyuna aynı zamanda yahudi, bunlann dini inançlarına da Yahudilik denilmiştir. Bu se­beple âyette anılan peygamberlere ne dinî ne de ırkî anlamda yahudi demek müm­kündür. Aynı şekilde bu peygamberler hıristiyan da sayılamazlardı, çünkü bunla­rın hepsi de Hz. îsâ'dan asırlarca önce yaşamışlardır. Hatta îsâ'nın dini için bile başlangıçta Hıristiyanlık kelimesi kullanılmıyor, o dönemde Hz. îsâ'ya tâbi olan topluluğa "Nâsırahlar" deniliyordu; "hıristiyan" kelimesi ise ilk defa Hz. îsâ'dan sonra Antakya'daki îsâ'ya inananları için, sadece onlarla sınırlı olarak kullanıl­mıştır. Şu halde "yahudilik" ve "hıristiyanlık" kelimeleri Hz. İbrahim ve âyette anılan diğer peygamberlerin dinlerini ifade etmek şöyle dursun, Mûsâ ve îsâ'nın dinlerini bile tam olarak ifade etmez. Çünkü bu isimler, söz konusu peygamberler tarafından tebliğ edilen dinlerin tahrife uğradığı ve dolayısıyla Özünde bulunma­yan inanç ve ibadet unsurlarının katılmasıyla bu dinlerin yapı değişikliği sürecine girdiği dönemlerde ortaya çıkmıştır.

Sonuç olarak Âl-i İmrân sûresinin 67. âyetinde de ifade edildiği gibi İbrahim ne yahudi ne de hıristiyandı, bilâkis o, Hanîf bir müslüman idi." Her türlü şirk ve benzeri kusurlardan da arınmıştı; soyundan gelen diğer peygamberler de onun yo­lunu izlemişlerdi. Hz. İbrâhİm'inki gibi onların dinleri de Hanîflik idi. Hanîflik ise putperestlik olmadığı gibi Yahudilik ve Hıristiyanlık da değildir; Allah'ın, başlan­gıçtan itibaren insanlara bildirdiği, insanın tabiatına en uygun olan tevhid dinidir. Bu sebeple onların yahudi ya da hıristiyan olduklarını iddia etmek büsbütün ger­çeğe aykırıdır. Gerçekleri yahudiler ve hıristiyanlar mı daha iyi biliyor yoksa Al­lah mı? Bu konularda az çok bilgisi olan yahudi ve hıristiyan din bilginleri de bun­ları kendi toplumlarından gizliyorlardı. Halbuki ilâhî hakikatlere ilişkin bu tür bil­gileri ve kanıtlan saklamak en büyük haksızlıktı. Bu sebeple âyette onlar, "Allah yaptıklarınızdan habersiz değildir" şeklinde ikaz edilerek işledikleri suçun ağırlı­ğına dikkat çekilmiştir, [446]

 

141. Ehl-i Kitabın, Hz. İbrahim ve onun soyundan gelen diğer peygamberle­rin de yahudi veya hıristiyan olduğunu, dolayısıyla onlarla aynı dîni paylaştıkları­nı ısrarla savunmalarına ve bununla övünmelerine karşılık, onlara 134. âyetteki aynı ifade ile cevap verilmiş, böylece asıl sorumlulukları bir defa daha hatırlatıl­mıştır. [447]

 

Meali

 

142. İnsanlardan bir kısım sefihler, "Onları şimdiye kadar yöneldikleri kıbleden vazgeçiren sebep nedir?" diyeceklerdir. De ki: "Doğu da batı da Al­lah'ındır. O, dilediğini dosdoğru yola iletir."

143. İşte böylece, siz insanlara şahit olasınız, Peygamber de size şahit olsun diye sizi vasat (örnek) bir ümmet yaptık. Biz bu yöneldiğin kıbleyi özellikle resule uyanlarla sırt çevirenleri açıkça ayırt edelim diye belirledik. Bu, Allah'ın hidayet verdiği kimselerden başkasına elbette ağır gelecektir. Allah imanınızı asla zayi edecek değildir. Çünkü Allah insanlara karşı çok şefkatli, çok merhametlidir.

144, Biz senin, yüzünü göğe doğru çevirdiğini elbette görüyoruz. İşte şimdi kesin olarak seni memnun olacağın kıbleye döndürüyoruz. Artık yüzünü Mescid-i Haranı ta­rafına çevir; nerede olursanız olun yüzünüzü o yöne çevirin. Kuşku yok ki kendilerine kitap verilenler onun rablerinden gelmiş bir gerçek olduğunu el­bette bilirler. Allah onların yaptıklarından habersiz değildir.

145. Ehl-i kita­ba her türlü mucizeyi getirsen onlar yine de senin kıblene asla dönmezler. Sen de onların kıblesine uymayacaksın. Onlar birbirinin kıblesine de uymazlar. Eğer sana gelen ilimden sonra onların arzusuna uyarsan, işte o vakit sen ke­sinlikle hakkı çiğneyenlerden olursun.

146. Kendilerine kitap verdiklerimiz onu kendi oğullarını tanıdıktan gibi tanırlar. Yine de içlerinden bir grup bi­le bile gerçeği saklıyorlar.

147. Gerçek, rabbinden gelendir; o halde sakın şüpheye düşenlerden olma! [448]

 

Tefsiri

 

142. Sözlükte sefîh (çoğulu süfehâ'), halimin zıddı olup "hem cahil ve ah­mak hem de kaba ve saldırgan" anlamına gelir; Türkçe'ye, yerine göre, "aklı ve bilgisi tat, beyinsiz, dar kafalı, barbar" diye çevrilmektedir. Âyetteki süfehâ' ke­limesi tefsirlerde "cahiller, ahmaklar, kıt akıllılar" şeklinde açıklanmış ve bunun­la da yahudilerin, putperest Araplar'in veya münafıkların ya da her üç zümrenin kastedildiği hususunda farklı görüşler ileri sürülmüştür.  Râzî'nİn açıklamalarına göre Hz. Peygamber, Medine'ye hicret ettikten sonra -yahudîlerle ilişkilerin nispeten iyi olduğu sıralarda- bir süre Kudüs'teki Beytülmakdis'e yönelerek namaz kılmıştı; yahudiler de bundan mem­nundu. Fakat -yahudilerle ilişkilerin bozulmasının ardından- Kabe'nin kıble olma­sı üzerine bu değişiklik onları rahatsız etti. Müşrik Araplar ise Resülullah'm Ku­düs'e yönelmesinden hoşnutsuzluk duyuyorlardı. Bu yüzden Medine'de Kabe'nin kıble yapıldığı haberinin Mekke'ye ulaşması üzerine bundan memnun oldular; fa­kat bu gelişmeyi, Resûlullah'm eski tutumunu değiştirerek kendileriyle uzlaşmak istediği şeklinde yorumladılar. Münafıklar da yönlerin birbirinden farkı bulunma­dığını, dolayısıyla kıble değiştirmenin mâkul bir gerekçesi olamayacağını, Hz. Peygamber'in, böyle bir değişiklik yapmakla keyfi davrandığım ileri sürerek bu­nu bir eleştiri ve alay konusu yaptılar. Âyette, cahillik ve kıskançlıktan kaynakla­nan bu tür görüş ve iddiaların sahipleri "sefihler" diye nitelenmiştir. Bazı müfessirler bu sûrenin 13. âyetinde "süfehâ"' kelimesinin özellikle münafıklar İçin kul­lanıldığını dikkate alarak, büyük bir ihtimalle burada da aynı kelimeyle onların kastedildiğini düşünmüşlerdir. [449] Ancak tarihî bağlama göre yahudilerin kastedilmesi ihtimali daha büyüktür.

Âyette, bu dar görüşlü insanların, "Onları şimdiye kadar yöneldikleri kıble­den vazgeçiren sebep nedir" şeklindeki sorularına karşı, "Doğu da batı da Al­lah'ındır" buyurularak, hiçbir mekânın kendiliğinden kıble olamayacağına, bunu oranın gerçek sahibi ve mâliki olan Allah'ın tayin edeceğine ve işte Kudüs'teki Beytülmakdis yerine Mekke'deki Mescid-i Harâm'm kıble olmasını murat edenin de O olduğuna işaret edilmiştir. İnsanlardan dilediğini dosdoğru yola, kendi yolu­na iletmek gibi, dilediği yönü kıble tayin etmek de mutlak güç ve irade sahibi olan Allah'ın yetkisindedir ve aklıselim sahipleri için bunda yadırganacak bir durum yoktur.

Sırât-ı müstakim "her türlü eğrilik, aşırılık ve sapıklıktan uzak, dosdoğru, adaletli, ölçülü, ılımlı ve dengeli bir yol, bir inanç ve yaşama biçimi" demektir. Âyette, kıble değişikliğinin "dosdoğru yol" ile ve dolayısıyla İslâm'la irtibatlandı-rılması, kıblenin İslâmî bir şiar olduğuna, bu sebeple söz konusu değişikliğin, "be-yinsizlefin anlayamayacağı kadar ince bir anlam taşıdığına işaret etmektedir.

Sözlükte "yön" anlamına gelen kıble İslâmî bir terim olarak "namaz sırasın­da kendisine doğru dönülen özel mekân"ı, yani Kabe'yi İfade eder. Namazda Ka­be'ye dönmeye "istikbâl-i kıble" denilir. İstikbâl-i kıble namazın sahih olmasının şartlanndandır. İslâm bilginlerine göre, Kabe'yi görebilen birinin tam olarak Ka­be'ye dönmesi gerekir. Uzakta bulunanların ise fakihlerin çoğunluğuna göre Kabe tarafına yönelmeleri yeterlidir. Nitekim Hz. Peygamber, "Doğu ile batı arası kıb­ledir" buyurmuşlardır. [450] Buna göre kıbleden sağa ve sola doğru 45'er derecelik sapmalar istİk-bâl-i kıbleye aykırı değildir yani bu şekilde kılınan namaz geçerlidir. Kıblenin hangi tarafta bulunduğunda tereddüt eden biri, bilgi alacağı bir kimse veya kıble­yi gösteren bir işaret bulamazsa güneş, ay veya yıldızların konumuna yahut rüzgâ­rın yönüne bakarak kıbleyi belirlemeye çalışır ve kıble olduğuna kanaat getirdiği tarafa yönelir. Namazın tamamlanmasından sonra yanlış tarafa döndüğü anlaşılsa bile kılınan namaz geçerlidir. Ancak namaz içindeyken durumun farkedtlmesi ha­linde, namazı bozmadan, kalan bölümünü kıbleye dönerek tamamlamak gerekir. Araştırmasına rağmen kıblenin yönü konusunda hiçbir kanaate varamayan; aynı şekilde hastalık, sakatlık, düşman korkusu gibi zaruretler dolayısıyla kıbleye dön­mesi imkânsız veya tehlikeli olan kimse ise kolayına gelen bir tarafa yönelerek na­mazını kılar. Hayvan üzerinde veya ulaşım araçlarında yolculuk edenler, -her va­kitte araçtan inmelerine engel varsa ve namazları cem ederek kılmak da mümkün değilse- namaza başlarken imkân ölçüsünde kıbleye dönerek araç üzerinde farz ve vacip namazlarını kılarlar. [451]

 

143. Dilediğini dosdoğru yola ileten Allah, bu cümleden olmak üzere müslü-manlan da "vasat bir ümmet" yapmıştır. "Sırât-ı müstakîm"in, "her türlü eğrilik, aşırılık ve sapıklıktan uzak, dosdoğru, adaletli, ölçülü, ılımlı ve dengeli bir yol, bir inanç ve yaşama biçimi" anlamına geldiği ifade edilmişti. Vasat ümmet de aynı şekilde "ifrat ve tefritlerden korunarak inancında, ahlâkında, her türlü tutum ve davranışlarında doğruluk, dürüstlük ve adalet çizgisinde kalmayı başaran dengeli, sağduyulu, ölçülü, insaflı ve uyumlu nesil, toplum" anlamına gelir. Buradaki "vasat" kelimesi, "hem maddî ve bedensel tutkulara kapılmaktan, zevk ve sefahate dalmaktan hem de bedensel ve dünyevî İhtiyaçları büsbütün reddederek bir tür ruhbanlık hayatına kendini kaptırmaktan korunan" şeklînde de açıklanmıştır. İs­lâm'dan önceki dönemlerde genellikle yahudiler ve müşrik Araplar gibi bazı top­lumlar maneviyattan büsbütün uzaklaşarak dünyevîleşmişler, materyalist bir hayat anlayışına sapmışlardı. Hıristiyanlar, Mecûsîler ve çeşitli Hint tarikatlarına men­sup olanlar gibi bazı topluluklar da dünyevî ve bedensel lezzetlere büsbütün sırt çevirerek kendilerini koyu bir ruhaniyete kaptırmışlardı. İşte İslâm dini bütün bu aşırılıkları reddederek ılımlı ve dengeli bir din ve dünya anlayışı getirdi; bu anla­yışa uygun bir toplum yapısı gerçekleştirdi. [452] Böyle bir toplu­ma "vasat ümmet", onun izlediği yola da "sırât-ı müstakim" dedi. İbn Atıyye'nin naklettiğine göre bazı eski âlimler de, Muhammed ümmetinin -İsrâiloğullan'nın aksine- din konusunda itidalden sapıp aşırılığa kapılmamalan sebebiyle vasat üm­met diye nitelendirildiğini belirtmişlerdir. [453]

Âyete göre yüce Allah müslümanlara, bu seçkin nitelikleri dolayısıyla bütün insanlara şahit olma yetkisi veya özelliği vermiştir. Tefsirlerde bu "şahitlik"le il­gili farklı açıklamalar yapılmakta olup en yaygın yoruma göre âhirette bazı üm­metler, peygamberlerinin kendilerine ilâhî hakikatleri bildirdiğini inkâr edecekler. Muhammed ümmeti ise, Hz. Peygamber'in geçmiş peygamberler hakkında kendi­lerine verdiği bilgilere dayanarak bu iddiayı yalanlayacak ve böylece o ümmetle­re karşı peygamberler lehinde şahitlik yaparak hakikati ortaya koyacaklardır.[454] Ancak âyetin üslûbundan, bu şa­hitlik konusunun "vasat ümmet" nitelemesiyle ilgisi olduğu anlaşılmaktadır. İslâmî literatürde şâhid kelimesinin "örnek" ve "delil" anlamında da kullanıldığını dikkate alarak bu kelimeyi "örnek ümmet" veya gerçek insanlığın nasıl olması ge­rektiğine dair bir "delil değeri taşıyan toplum" şeklinde anlamak ve böylece âye­tin söz konusu bölümünü şöyle yorumlamak daha uygun gözükmektedir: Allah Muhammed ümmetini, din ve dünya konusunda her türlü aşırılıklardan uzak, akıl­lı, itidalli, adaletli ve dengeli bir ümmet kılmış; bu ölçülere göre oluşmuş görüş ve inançlarıyla, fıtratı bozulmamış her insanın kolaylıkla takip edebileceği sadelikte­ki güzel ahlâk ve yaşayışlanyla onları bütün insanlara örnek bir nesil, bütün bu gü­zel nitelikleri sebebiyle üstün insanlığın ne olduğunu gösteren, kanıtlayan bir de­lil kılmıştır. Bu özellikleriyle onlar iyi toplumlar için lehte, kötüler için aleyhte bir delil ve şahit olacaklardır. Böylece âyet dolaylı olarak müslümanlara, din ve dün­ya işleri konusunda başkalarım örnek alıp taklit etmek yerine, başkalarına Örnek olmaları; dünya milletleri karşısında pasif ve alıcı değil, aktif ve verici olan bir konıuna yükselmeleri; maddî ve manevî alandaki bu konumlanyla özenilen ve izle­nen bir toplum düzeyine ulaşmaları sorumluluğunu da getirmektedir. Kuşkusuz idealde bütün insanlar ve realitede bütün müslümanlar için -din ve dünya işleri hu­susunda doğru, adaletli ve en üstün örnek, ölçü ve önder Hz. Muhammed olduğu için- âyetin devamında Peygamber'in de müslümanlar hakkında bir şahit, yani en iyinin ölçüsü, örneği ve kanıtı olduğu ifade buyurulmuştur.

Hz. Peygamber, kıble değişikliği ile ilgili bu âyetler gelinceye kadar [455] Kudüs'teki Bey-tülmakdis'e yönelerek namaz kılmışsa da, Kabe'nin kıble olması hususunda derin bir istek duyuyordu. Muhtemelen yahudilerle siyasî ilişkilerin bozulması üzerine bu arzusu daha da kuvvetlenmiş olmalıdır. Nitekim bir sonraki âyette de onun bu özlemi dile getirilmektedir. Hz. Peygamber'in bu arzusu yönünde kıblenin değiş­tirilmesiyle kimlerin gerçekten Allah'ın resulüne gönülden bağlı samimi mümin­ler olduğu, kimlerin müslüman görünmelerine rağmen münafık oldukları da orta­ya çıkacaktı. Nitekim âyetin üslûbundan anlaşıldığına ve tefsirlerde yer alan bazı rivayetlere göre, hicretin 2. yılında Receb veya Şaban aymda gerçekleşen kıble de­ğişikliği, neredeyse bir fitne sebebi olmuş; Hz. Peygamber ve müslümantar bu de­ğişikliği memnunlukla karşılarken yahudilerle birlikte münafıklar da bunu bir de­dikodu vesilesi yapıp Hz. Peygamber'e dil uzatmaya kalkışmışlardır. [456] Kıblenin değiştirilmesi, "Allah'ın hidayet verdiği kimselerdin dışında kalanlara yani yahudiler ve münafıklarla henüz İslâm'ı içleri­ne sindirememiş kesimlere ağır gelmiş; önemli bir mesele olarak tartışma konusu yapılmış; hatta -yahudilerin de telkiniyle- müslümanlar arasında daha önce Ku­düs'e yönelerek kılman namazların boşa gitmiş olacağı kaygısına kapılanlar bile olmuştur. [457] İşte âyette "Allah imanınızı asla zayi edecek değildir. Çünkü Allah insanlara karşı çok şefkatli, çok merhametlidir" buyurula-rak O'nun, kendisine iman ve itaatin gereği olarak yapılan amelleri kabul edece­ğine, dolayısıyla bu hususta bir kaygıya kapılmanın yersiz olduğuna dikkat çekil­miştir, [458]

 

144. Kabe üç büyük dinin temsilcisi olan peygamberlerin atası ve tevhid inancının öncüsü durumundaki Hz. İbrahim tarafından bir mâbed olarak inşa edil­mişti; dolayısıyla kıble olmaya en lâyık mekân da burasıydı. Kabe kıble olarak be­nimsenmekle, bütün müslümanlann bir olan Allah'a karşı ifa ettikleri en yüce iba­det sayılan namazda yönelecekleri bir tevhid odağı haline gelecekti. Bundan son­ra sıra, -o dönemde henüz müşriklerin put evi olarak kullandıkları- bu kutsal me­kânın putlardan arındırılmasına, böylece -ilk kuruluşunda olduğu gibi- her yönüyle tevhidin merkezi ve sembolü hüviyetine yeniden kavuşmasına gelecekti. Ayrı­ca müsliimanlann Kudüs'e doğru namaz kılmaları muhtemelen yahudileri de şı­martıyordu. [459] Halbuki İslâm, eski kitabî dinlerdeki evrensel doğ­ruları devam ettirmekle birlikte, hiçbir eski geleneğin taklidi olmayan, yepyeni ve insanlık onuruna en uygun değerler getiren bir sistemdi. Yozlaştırılmış bir dinin mensupları olan yahudileri taklit ediyor gibi görünmek her halde Hz. Peygamber'i rahatsız ediyordu. Kısaca Kabe'nin kıble yapılması hem dinî hem de siyasî bakım­dan büyük Önem taşıyordu. Bütün bu sebeplerden dolayı Resûlullah Allah'a yal­varıyor, içinde doğup büyüdüğü, fakat zorla terketmek durumunda bırakıldığı kut­sal Mekke'deki Kabe'nin kıble olmasını diliyordu. Nihayet yüce Allah, "İşte şim­di kesin olarak seni memnun olacağın kıbleye döndürüyoruz. Artık yüzünü Mes-cid-i Haram tarafına çevir; nerede olursanız olun yüzünüzü o yöne çevirin" buy­ruğu ile resulünün bu özlemini gerçekleştirdi ve artık bu âyetin indiği andan itiba­ren müslümanların, Kabe'nin de içinde bulunduğu Mescid-i Harâm'a yönelerek namaz kılmaları farz oldu.

Ağırlıklı görüşe göre Ehl-i kitabın, bazı müfessİrlere göre onların din adam­ları ve âlimlerinin de bildiği ifade edilen "gerçek"ten maksat, kıblenin değiştiril­mesiyle ilgili hükümdür. Onların Kabe'nin kıble yapılmasının isabetli olduğunu nereden bildikleri hususunda değişik görüşler ileri sürülmüştür. [460] İbn Atıyye bu hususta şöyle demektedir: "Yahudiler ve hıristiyanlar Ka­be'nin, ümmetlerin imamı İbrahim'in kıblesi olduğunu, dolayısıyla -kendi kitapla­rından da hakkında bilgi edindikleri- Hz. Muhammed'e uyarak Kabe'ye yönelme­nin herkes için görev olduğunu biliyorlardı" [461] Buna rağmen kıble değişik­liğini tepkiyle karşılayarak yanlış bir iş yapmışlardır. Âyetin sonundaki "Allah on­ların yaptıklarından habersiz değildir" cümlesi, Ehl-i kitabın bu yanlış tutumlarıy­la ilgili bir uyarı ve tehdit anlamı taşımaktadır. [462]

 

145. Kıblenin değiştirilmesiyle ilgili kesin hükmün Allah'tan gelmiş olması­na rağmen Ehl-i kitap bu değişikliği kabul etmemekte direndiler. Bir önceki âyet­ten de anlaşılacağı üzere, onların bu direnişlerinin sebebi, değişiklik hükmünün yüce Allah'tan geldiğini bilmemeleri değil bencillik, ırkçılık, taassup, ayrılıkçılık gibi olumsuz düşüncelerinin ve duygularının esiri olmalarıdır. Ancak değişiklik hükmü Allah'tan gelmiştir; bu sebeple Hz. Peygamber ve ümmeti bu hükme uya­cak ve artık asla yahudilerin kıblesine yönelmeyeceklerdir. Esasen Ehl-i kitabın iki kesimi olan yahudilerle hıristiyanlann bu konudaki uygulamaları da farklıydı; ya-hudiler Kudüs tarafına, hıristiyanlar ise doğuya yönelerek âyin yapıyorlardı. Hz. Muhammed daha önce Kudüs'e yönelmişti; ancak değişiklik hükmünün gelmesin-

den sonra sırf yahudilerin hatırı için bu hükmü ihmal etmesi de mümkün değildi.[463]

 

146-147. "Tanıma, bilme" ifadesinden anlaşıldığına göre kitap verilenlerden maksat, özellikle yahudi ve hıristİyan din bilginleridir. Onların tanıdıklarının ne veya kim olduğu hususunda tefsirlerde farklı açıklamalar vardır. Taberî'nin nak­lettiği rivayetlerin tamamına göre tanıyıp bildikleri şey, Mescid-i Harâm'ın kıble olduğu gerçeğidir. [464] Ancak Râzî bu yorumu zayıf görmekte ve burada Hz. Muhammed'in peygamberliğinin kastedildiği yönündeki görüşü benimsemek­tedir. Çünkü:

a) Bu ifadenin hemen öncesinde Hz. Peygamber'e bilgi geldiğinden söz edilmektedir ki, bu bilgi en genel ifadesiyle nübüvvettir,

b) Kur'ân-ı Kerîm yahudi ve hıristiyan kutsal kitaplarında Hz. Peygember'in geleceğine ilişkin bilgi bulunduğunu haber vermekte, fakat Kabe'nin kıble olacağına ilişkin böyle bir bil­ginin geçtiğinden söz etmemektedir. Şu halde kitap ehlinin bilgi sahibi olduğu hu­sus Hz. Muhammed'in peygamberliğidir,

c) Ehf-i kitabın bir konuda vaktinden ön­ce bilgi sahibi kılınmaları olayı bir mucizedir; bu husustaki mucize ise Hz. Mu­hammed'in gerçekten peygamber olduğuna dair kendi kutsal kitaplarında yer alan bilgidir. Kıble değişikliği ise vahiy yoluyla bildirilmiştir; vahye inanmak için ön­celikle Peygamber'i kabul etmek gerekir. Âyette Ehl-i kitabın o Peygamber'i kendi kitaplarında verilen bilgilerle pekâlâ tanıdıkları, bundan dolayı da peygamber­liğini kabul etmeleri gerektiği ifade edilmektedir.

Sonuç olarak yüce Allah, Tevrat ve İncil'de Hz. Muhammed'in geleceği ile ilgili bilgi vermişti [465] yahudiler ve hıristiyanlar da bir peygamber bekliyor, ancak ırkçı ve bağnaz bir zihniyete sahip oldukları için, onun kendi kavimleri arasından çıkması gerektiğini düşünüyorlar­dı. Bu sebeple Araplar arasından mütevazi bir aileden yetim bir çocuğun büyüyüp Allah tarafından peygamber seçilmiş olmasını hazmedemediler; onun peygamber­liğini, diğer tebliğlerini, bu arada kıble ile ilgili yeni hükmü reddettiler; böylece aslında kendi kutsal kitapları vasıtasıyla bilgi sahibi oldukları bir gerçeği de gizle­miş oldular. 147. âyette Ehl-i kitap ne derse desin asıl gerçeğin, Allah katından or­taya konan bilgi ve hükümler olduğu belirtilerek Hz. Peygamber'in şahsında müs-lümanlar, gerek kıble değişikliği gerekse diğer dinî ve sosyal konularda yahudiler-le hıristiyanlann yanlış telkinlerine kapılarak kuşkuya düşmemeleri yönünde uya­rılmaktadırlar. Böyle bir uyarı 145. âyetin sonunda da yapılmıştı. Diğer birçok âyette de benzer uyarılar yer almakta olup bütün bunlar, müslümanlann yabancı kültürlerin etkisine kapılmadan öz değerlerini ve inançlarını korumaları gerektiği, ancak bu sayede ayakta kalabilecekleri gerçeğini kafalara ve kalplere işlemeyi amaçlamaktadır. Özellikle müslüman aydınların son yüzyıl boyunca yahudi-hıris-tiyan Fikir dünyasının etki alanına girerek, dinî ve kültürel alanlarda kuşkucu, tak­litçi ve giderek inkarcı anlayışlara kapılmaları ve bu yozlaşmanın doğurduğu kim­lik bunalımları, bu bunalımların zamanla ahlâkî, sosyal, siyasî ve ekonomik çal­kantılara ve kilizlere dönüşmesi, Kur'an'm bu uy ansının İslâm toplumları için ne kadar hayatî bir öneme sahip olduğunu göstermektedir. [466]

 

Meali

 

148. Herkesin yüzünü ona doğru çevirdiği bir yönü vardır. Öyleyse ha­yırlarda yarışın. Nerede olursanız olun, Allah sizin hepinizi bir araya getire­cektir. Şüphesiz Allah her şeye kadirdir.

149. Her nereden (yola) çikarsan yü­zünü Mescid-i Haram tarafına çevir. Bu, elbette rabbinden gelen bir gerçek­tir. Allah yaptıklarınızdan habersiz değildir.

150, Her nereden çikarsan, yü­zünü Mescid-i Haram tarafına çevir. Nerede bulunursanız yüzünüzü yine o tarafa döndürün ki, -haksızlığa saplanmış olanları dışında- insanların aleyhi­nize kullanacakları bir delil bulunmasın. Onlardan korkmayın, benden kor­kun. Ve bir de size nimetimi tamamlayayım, siz de hidayete eresiniz.

151. Ni­tekim aranızdan size bir peygamber gönderdik: O size âyetlerimizi okuyor, sizi arıtıp temizliyor, size kitabı ve hikmeti öğretiyor; yine sîze daha önce bil­mediklerinizi öğretiyor.

152. Artık siz beni anın ki ben de sizi anayım. Bana şükredin, bana nankörlük etmeyin! [467]

 

Tefsiri

 

148. Her toplum, ibadet ve âyinlerinde farklı yönlere dönmeyi âdet edinmiş­tir. Geçmişteki peygamberler de farklı yönleri kıble edinmişlerdi. Şu halde daha önce yahudiler Beytülmakdis'e yöneliyorlardı diye mutlaka o tarafın kıble olarak devam ettirilmesi gerekmez. Allah insanlara kıbleyi bildirmiştir; artık bunda tar­tışmaya gerek yoktur. Bundan sonra asıl yapılacak şey iyilikte yatışmaktır. Allah, âhirette insanları bir araya toplayacak ve yapıp ettiklerinden sorguya çekecektir. [468]

 

149-150. Mekke dışında bulunanların kıbleye yönelmelerinin gerekmeyece­ği gibi bir kanaati önlemek üzere yolculuk sırasında kılınacak namazlarda da Mescid-i Harâm'a dönülmesi emredilmiş, bu emrin Allah tarafından gelen bir gerçek olduğu ifade edilmiş; ayrıca bunun sadece Hz. Peygamber için değil diğer müslü-manîar için de geçerli olduğuna işaret buyurulmuştur.

İnsanların kıble ile ilgili olarak müslümanlar aleyhinde nasıl bir delil ileri sü­recekleri hususunda tefsirlerde farklı açıklamalar yer alırsa da kanaatimize göre, 144-150. âyetler arasında hem Hz. Peygamber'e hem de müslüman topluma hita­ben Mescid-i Harâm'a dönmeleri hususundaki emrin birkaç defa tekrar edilmesin­den şöyle bir anlam çıkmaktadır: Eğer bütün bu buyruklara rağmen yine de Mes-cİd-İ Harâm'a dönmez de eskisi gibi Kudüs tarafına yönelirseniz, o zaman insan­lar (yani müşrikler, Ehl-i kitap ve hatta münafıklar), "Muhammed gerçekten pey­gamber, ümmeti de vasat ümmet olsaydı hem kıblenin değiştirildiğini ilân edip hem de hâlâ eskisi gibi Kudüs'e yönelmezlerdİ" diyerek bu tutarsızlığınızı aleyhi­nize delil olarak kullanırlar. Fakat kıble emrini titizlikle uygularsanız artık söyle­yecekleri söz kalmaz. Yalnız, siz ne kadar dikkatli ve ihtiyatlı olursanız olun, mut­laka hakkınızda ileri geri konuşmaya devam eden "zalimler" (haksızlığa saplanmış olanlar) bulunacaktır. Ama artık bunlara da aldırmamak gerekir. Müslümanlar yal­nız Allah'ı düşünüp O'na saygı göstermeli, O'ndan korkmalıdırlar. Bu şekilde müslümanlar Allah'a ve O'nun buyruğuna saygı duyarak ibadetlerinde daima Mescid-i Harâm'a dönerlerse Allah onlara nimetini de tamamlayacak ve onları hi­dayete erdirecektir; onları "ehl-i kıble" diye de anılan bir büyük İslâm milleti ha­line getirecektir. Nitekim öyle de olmuş; müslümanlar şunun bunun dedikodusuna bakmadan, zalimlerden korkup çekinmeden, yalnız Allah'ı düşünüp O'nun hük­münü Önemsedikleri sürece Allah onlara her türlü maddî ve manevî nimetlerini bol bol ihsan etmiştir. Yüzyıllar boyunca Arabistan çölüne sıkışıp kalmış, durma­dan birbirleriyle savaşan, birbirini yiyip tüketen Câhiliye dönemi kabileleri, Al­lah'ın birliği, Hz. Muhammed'in peygamberliği, müslümanların kardeşliği, Ka­be'nin kıble oluşu gibi birleştirici ilkeler etrafında toplanmışlar, bunun ardından diğer bazı milletlerin de İslâmiyet'e girmesiyle çok kısa zamanda müslümanlar üç kıtaya hâkim olan bir dünya toplumu haline gelmişler; dünyanın en büyük devlet­lerini geride bırakan bir sosyal, siyasî, askerî, idarî, bilimsel ve kültürel yapı oluş­turmuşlardır. [469]

 

151. Bu âyet, yukarıda özetle belirtilen gelişmenin temelinde bilgi ve ahlâkî arınmanın bulunduğuna işaret etmesi bakımından oldukça önemlidir. Kuşkusuz Hz. Muhammed'i peygamber olarak göndermesi, Allah'ın insanlara verdiği nimet­lerin başta gelenlerindendir. Bu âyette, Allah'ın rahmet ve inayetini hak etmenin yollan da gösterilmiş bulunmaktadır. Buna göre Hz. Peygamber'in risâletini tanı­dıktan sonra, onun tebliğ ettiği âyetlerden ilham alarak ruhumuzu arındırıp ahlâkı­mızı güzelleştirirsek, Hz. Peygamber'in öğrettiği şekilde kitabı yani Kur'an'ı ve hikmeti özümseyip kavrar, bilmeyip de öğrenmemiz gereken daha başka şeyleri de öğrenerek ilim ve irfanda gelişirsek Allah'ın nimetlerine liyakat kazanmış oluruz. İslâm'dan önceki döneme Câhiliye denmesinin sebebi, bu dönem insanlarının hem zihnen hem de ahlâkî bakımdan geri olmalarıydı. Onları bu gerilikten kurtaran da Hz. Peygamber olmuştur. Zira o, insanlara bir yandan kitabı, bir yandan da "hik-met"i yani dini ve dinî konularla ilgili en doğru bilgileri ve genellikle sünnet diye ifade edilen en güzel davranış biçimlerini öğrettiği gibi, bilmedikleri daha başka konularda da insanları aydınlattı ya da aydınlanmanın yollarım açtı. Böylece müs­lümanlar, bilgi ve erdemlerle donanmış olarak basandan başarıya koştular. Hz. Peygamber'in açtığı bu aydınlık yolda ilerleyerek sonraki yüzyıllarda dinî ve dün­yevî ilimlerde ve bunların uygulamaya geçirilmesinde İnsanlığa örnek ve önder olacak bir konuma yükseldiler. Müslümanların gerileyişi de "kitap ve hikmet'i ih­mal etmeleriyle başladı. [470]

 

152. Allah'ı anmak (zikir) hem kalple hem dille hem de eylemle olur. Kalp­le zikir, insanın her türlü tutum ve davranışında Allah'ı hatırlamasıyla; dille zikir, Allah'ın İsimlerini ve sıfatlarım, teşbih ve dua cümlelerini dilde tekrar etmekle; eylemle zikir İse Allah'ın iradesine uygun yaşamakla olur. Özellikle tasavvufta zikrin her üç çeşidine de önem verilmiş, bilhassa dille zikir için çeşitli usuller ge­liştirilmiştir. Ancak insanın işini gücünü yaparken, normal hayatını yaşarken kalp­le zikir halinde olması yani Allah'ı düşünüp O'nun hoşnutluğunu gözetmesi, keza amelleriyle zikir halinde olması yani Allah'ın buyruk ve yasaklanna titizlikle uy­ması en önemli, değerli ve yararlı zikirdir.

"Müslümanın, verdiği her türlü nimetlerden ve imkânlardan dolayı Allah'a minnettarlık duyması, bunu sözleri ve amelleriyle göstermesi" anlamına gelen şü­kür de genel olarak İslâm ahlâkında, özellikle de tasavvufta kulun Allah'a karşı edep ve saygısını dile getiren önemli kavramlardandır. Zikir gibi şükür görevi de hem dille hem de eylemlerle yerine getirilir. Yaygın tanıma göre her nimetin şük­rü, o nimetten insanlara ihsan ve ikramda bulunmak, daha genel olarak o nimeti Allah'ın uygun bulup hoşnut olduğu şekilde kazanıp harcamak ve kullanmakla eda edilmiş olur.

Bunca nimetleri veren Allah olduğuna göre, insanın görevi de daima diliyle, gönül ve eylemleriyle O'nu anıp nimetlerine şükretmek, nankörlükten sakınmak­tır. İnsan, her türlü eyleminde Allah'ı hatırlar, işlerini O'nun koyduğu hükümlere ve genel olarak O'nun rızâsına uygun düşüp düşmeyeceği ölçüsüne göre yaparsa Allah da insanı anacak, yani dünyada hak ettiği şekilde ona yardım edecek, âhİrette de derecesini yükseltecektir. [471]

 

Meali

 

153. Ey iman edenler! Sabır ve namazla yardım dileyin. Şüphesiz Allah sabredenlerin yanındadır. 154. Allah yolunda öldürülenler için "ölüler" de­meyin. Hayır, onlar diridirler, fakat siz bilemezsiniz. 155. Andolsun ki sizi bi­raz korku ve açlıkla; mallardan, canlardan ve ürünlerden eksiltmekle sınaya­cağız. Sabredenleri müjdele! 156. Onlar, başlarına bir musibet geldiğinde, "Doğrusu biz Allah'a aidiz ve kuşkusuz O'na döneceğiz" derler. 157. İşte rab-lerinin lütuflan ve rahmeti bunlar içindir ve işte doğru yola ulaşmış olanlar da bunlardır. [472]

 

Tefsiri

 

153. Sabır teriminin anlamı ve önemiyle sabır ve namazın İnsanı dirençli kıl­madaki etkileri üzerinde daha önce durulmuştu[473] Orada bu buy­ruğun muhatabı îsrâiloğullan İdi; bu yüzden de "Şüphesiz bunlar (sabır ve namaz), Allah'a huşu ile boyun eğenlerden başkasına ağır gelir" buyuruluyordu. Halbuki burada muhatap müslümanlar olduğu için böyle bir ağırlıktan söz edilmediği gibi âyetin sonunda müslümanların sabırlı ve metanetli olduğuna işaret edilmektedir.

Âyette hangi konuda sabırlı olmak gerektiği belirtilmemiştir. Bu sebeple iba­detleri yerine getirmek, haramlardan kaçınmak, her türlü düşmanca hareketlere karşı direnmek, musibet ve acılara katlanmak gibi dayanıklılığı gerektiren her du­rumda sabretmek bu buyruğun kapsamına girer. Bunun yanında, kıble değişikli­ğinden sonra vuku bulan olaylar dikkate alındığında, burada özellikle İslâm'ın varlığına son verme kararında olan düşmanlara karşı verilecek mücadelelerde sa­bır ve metanet göstermenin kastedildiği de anlaşılmaktadır. Nitekim kıble değişik­liğinden yaklaşık iki ay sonra Bedir Gazvesi vuku bulmuş, sonraki dönemlerde de müşriklere ve diğer gayri müslim unsurlara karşı silâhlı mücadeleler devam etmiş­tir. 153 ve devamındaki âyetler bir bakıma, müslümanlan böyle bir sıkıntılı döne­me hazırlıyor; bu dönemlerde sabır ve sebat göstererek, Allah'ın divanına durup namaz kılarak O'ndan yardım dilemelerini istiyor; Allah'ın sabredenlerin yanında olduğu müjdesini veriyor. Sabır, insanın bir amaç için ortaya koyduğu özverinin, kararlılığın, güçlü azim ve iradenin ürünüdür; dolayısıyla sabtr, insanın kendi ben­liğiyle ilgili tavrıdır. Namaz ise onun bedeni, dili ve kalbiyle kısaca bütün varlı­ğıyla Allah'a yönelmesi halidir; şu halde namaz da müminin AUah ile ilgili tutu­mudur. Böylece sabırla benliğini güçlendiren, namazla da Allah ile birliktelik ku­ran insan, başarının psikolojik şartlarını tamamlamış olur. [474]

 

154. Allah yolunda ölmek yani şehîd olmak sıradan bir ölüm gibi değildir. Bu sebeple şehidlere "Ölüler" demek, yani onların ölüp yok olduklarını düşünmek yanlıştır; aksine onlar diridirler; fakat insanlar bunu farkedemez, onların canlı ol­duğunu hissedemezler. Taberî âyeti şöyle yorumluyor: "Çünkü ölü, hayatı bitmiş, duyulan yok olmuş İnsandır; bu sebeple de hiçbir şekilde hiçbir şeyden lezzet ala­maz, hiçbir nimeti algılayamaz. Halbuki sizden veya diğer kullarımdan biri benim yolumda katledilmişse böyleleri benim nezdimde diridirler; onlar, bol nimetler, geniş rızıklar içinde mutlu bir hayat yaşamaktadırlar..." [475] Fahreddin er-Râzî'nin tefsiri de şöyledir: "Sabır gösterip namaz kılarak dinimi yaşatma konusun­da benden yardım isteyin. Bu hususta düşmanlarıma karşı mallarınızla, bedenleri­nizle savaşmanız gerekir de bunu yaparken canlarınız telef olursa zannetmeyin ki kendinizi zayi ettiniz! Aksine iyi bilin ki ölenleriniz benim nezdimde diridirler" [476]

Bazı Mu'tezile bilginleri buradaki ölüm kelimesini "yoldan sapma", diriliği de "doğru yolda olma" anlamında yorumlayarak âyeti, "Allah yolunda can veren­lerin yoldan sapmış, yanlış yolda ölmüş kimseler olduğunu düşünmeyin; onlar doğru yolda ölmüşlerdir" şeklinde açıklamışlardır. Aynı şekilde âyetin şehidler hakkında "ölüler" diyerek uluorta konuşmanın doğru olmadığını, onlardan saygıy­la söz edilmesi gerektiğini belirten mecazi bir anlam taşıdığı da ileri sürülmüştür. Fakat gerek Râzî gerekse -onun da işaret ettiği gibi- müfessirlerin çoğu bu âyeti, ruhun ölümsüzlüğü inancıyla açıklamışlardır. Buna göre esasen ölüm olayı, ruhun bedenden ayrılmasından ibaret olup ölen ruh değil bedendir. Ölümle ruh bedeni terkeder, beden canlılık fonksiyonunu tamamen kaybeder ve zamanla çürür gider[477]; ruh ise varlığını sürdürür. Ölümden sonra iyilerin ruhları âhiretteki gü­zel makamlarını görerek onunla mutlu olurlar; kötülerin ruhları da cehennemdeki yerlerini görerek bundan elem duyarlar. Şehidler ise, yalnız yüksek makamlarını görmekle kalmayıp cennet nimetlerinden de faydalandırılırlar.[478]

 

155-157. Müslümanlar Mekke'den Medine'ye göç ederek müşriklerin saldı­rılarından kısmen kurtulmuşlardı. Bununla birlikte hicretin ilk yıllarında hâlâ kay­gı ve korkulan vardı; yeni vatanları olan Medine de putperestlerin tehdidi altın­daydı. Nitekim kısa zaman sonra çatışmalar başladı. Bu arada müslümanlar ağır maddî sıkıntı çekiyorlardı; hicret edenler mallarını geride bırakmışlardı; çatışma­larda da ma] ve can kaybına uğruyorlardı. İmkânlarını kardeşçe paylaşmalarına rağmen -Peygamber ailesi de dahil olmak üzere- çok zaman günlerce karınlarını doyuramıyorlardı. Âyette özellikle Medine döneminin ilk yıllarındaki bu sıkıntıla­ra işaret edilmekle beraber, genel anlamda Allah'ın insanları bu tür sıkıntılarla im­tihan etmesi her zaman mümkün olduğundan, âyetin anlamı ve amacı da mutlak ve geneldir. Buna göre Allah müslümanlan o zaman denemiştir, dilediği her za­man da dener. Allah'a dayanıp sıkıntıları altında ezilmeyenler hem dinî hem de dünyevî bakımdan hep kazanmışlardır; bu Allah'ın yasasıdır. Onun için 155. âye­tin sonunda "Sabredenleri müjdele" buyurularak yeniden sabra vurgu yapılmış; 156. âyette bu sabrın imanla ve teslimiyetle bütünleşmiş bir sabır olduğu özellik­le belirtilmiştir. Bu âyetler bir yandan Hz. Peygamber'le ona inanan ilk müsJ li­manların sahip oldukları kesin imanla yüksek ahlâkı ve üstün moral gücünü yan­sıtmakta; bir yandan da örnek müslümanın karakteristik yapısını tanımlamaktadır. Bu yapının temel taşı Allah'a sarsılmaz iman, güven ve teslimiyettir; sadece Al­lah'a ait olduğumuzun ve en sonunda O'na döneceğimizin bilinci içinde, başarı ve kurtuluşu da yalnız Allah'tan beklemek, bu imanın bir ürünü olarak Allah karşı­sında her zaman ümitli ve iyimser olmak, düşmanlar karşısında da onurlu ve kişi­likli olmaktır.

Mealinde "lütuflar" şeklinde çevirdiğimiz 157. âyetteki salavât kelimesi sa-lâtın çoğuludur. Tefsirlerde salât çoğunlukla "mağfiret" (bağış) kelimesiyle açık­lanmıştır. Fahreddin er-Râzî ise bu âyetteki salât ve rahmet kelimelerini şöyle açıklar: "Salât Allah'tan olunca sena, medih (övgü) ve tazim (yüceltme) anlamına gelir; rahmet ise Allah'ın verdiği ve vereceği nimetlerdir" [479] Buna göre âyet, Hz. Peygamber müsliimanlarm yaptığı gibi hayatın türlü zorluklarına karşı koyan; özellikle inançlarını, vatanlarını ve diğer yüksek değerlerini koruma uğru­na karşılaştıkları sıkıntılara sabır ve metanetle direnen; Allah'a olan inançlarını, güven ve teslimiyetlerini, iyimserliklerini, sabır ve metanetlerini her zaman koru­yan yüksek karakterli müminler için, daha yücesi düşünülemeyecek güzellikte bir iltifattır. Çünkü burada müminlere övgülerde bulunup onların hidayette oldukları­nı bildiren bizzat Allah'tır. Bîr mümin için bundan daha büyük bir lütuf ve şeref lemez. [480]

 

Meali

 

158. Safa ile Merve Allah'ın nişanlamadandır; dolayısıyla hac veya um­re yaparak Beytullah'ı ziyaret eden bir kimsenin bu yerleri tavaf etmesinde kendisi için bir günah yoktur. Kim gönüllü bir iyilik yaparsa bilsin ki Allah iyiliği mükâfatiyla karşılayan ve çok iyi bilendir. [481]

 

Tefsiri

 

158. Safa ve Merve Kabe yakınındaki iki küçük tepenin adıdır. Hz. İbrahim, eşi Sâre'nin kaprisleri yüzünden diğer eşi Hâcer'le henüz bebek yaştaki oğlu İs­mail'i ıssız bir araziden ibaret olan Mekke'ye bırakıp Ken'an diyarına dönmek zo­runda kalmıştı. Bu arada Hâcer su bulmak ümidiyle iki tepe arasında koşup duru­yor, kendisini ve çocuğunu susuzluktan ve ölmekten kurtarması için Allah'a yaka-nyordu. Nihayet Allah, sonraları Zemzem Kuyusu diye anılan yerden su çıkararak annenin dileğini kabul buyurdu. İşte görünürde hiçbir ümit ışığının bulunmaması­na rağmen, büyük bir sabır ve metanetle Allah'a güvenini devam ettirip bir sabır ve tevekkül sınavını başarıyla veren Hâcer'in anısını yaşatmak üzere bu iki tepe arasında yedi defa gidip gelmek haccın uygulamaları arasında yer aldı ve bu uy­gulamaya "sa'y" denildi. [482] Esasen hac ve umre ile ilgili bir konuyu içeren ve yıllar sonra inmiş olan bu âyetin, sabrın öneminden, sabır ve se­batla Allah'a sığınıp güvenenleri öven âyetlerin devamında yer alması son derece anlamlıdır. Burada bir bakıma şöyle denmek istenmiştir: Hâcer, su bulmanın im­kânsız gibi göründüğü bu ıssız çöl ortamında bile Allah'tan ümidini kesmemiş; ye­rinde oturup kendisinin ve çocuğunun ölümünü beklemeye razı olmamış; aksine inanıp güvendiği Allah için hiçbir şeyin imkânsız olmadığını düşünerek sabırla su aramaya devam etmiş, sonunda da aradığını Allah ona lütfetmiştir. Allah insanla­rı her zaman bu şekilde sınamalardan geçirebilir; Hâcer'in gösterdiği İnanç, ümit, sabır, tevekkül ve kararlılığı gösterenler de bir şekilde Allah'ın keremine nail olurlar. Nitekim biraz önce geçen 143. âyette de "Allah imanınızı asla zayi edecek değildir. Çünkü Allah insanlara karşı çok şefkatli, çok merhametlidir" buyurulmuştu.

Câhİliye döneminde Sara tepesinde îsâf, Merve tepesinde Naile isimli iki put bulunuyordu. Putperest Araplar da bu iki tepe arasında gidip gelirler (sa'y) ve adı geçen putların yanında kurban keserlerdi. İşte bu putperest geleneğinden dolayı müslümanlar bu iki tepe arasında sa'y etmekten çekinİnce, bunda bir günah ve sa­kınca bulunmadığını bildiren âyet nazil oldu. Âyetteki tavaf kelimesi, bu "iki te­pe arasında gidip gelme" anlamında olup hac ve umre ibadetiyle ilgili terminolo­jide bu fiilden, sözlükte "koşma" anlamına gelen sa'y diye söz edilir. [483]

 

Meali

 

159. İndirdiğimiz açık delillerle hidayet bilgisini -kitapta onu insanlara apaçık göstermemizden sonra- gizleyip saklayanlar yok mu, işte onlara hem Allah lanet eder hem de lanet okuyanlar lanet eder.

160. Ancak tövbe eden­ler, kendilerini düzeltenler Ye gerçeği açıkça ifade edenler bunun dışındadır. İşte bunların tövbesini kabul edeceğim. Doğrusu ben tövbeleri kabul eden, rahmeti bol olanım.

161. Gerçekleri inkâr eden ve inkarcılığa saplanmış ola­rak ölenlere gelince, Allah'ın, meleklerin ve tüm insanların laneti onların üze­rinedir!

162. Onlar hep lanette kalacaklar; azapları hafifletilmeyecek ve yüz­lerine bakılmayacak! [484]

 

Tefsiri

 

159. Dinî terminolojide lanet "Allah'ın, bir kimseyi, işlediği kötülüğün bü­yüklüğü sebebiyle rahmetinden uzaklaştırması" anlamına gelir. Bu uzaklaştırma­nın sonucu, âhirette cennetten mahrum kalmak ve cehennem azabına çarptırılmak­tır. Bir insanın başka birine lanet okuması ise, kötülük ve zararları sebebiyle o ki­şi hakkında beddua etmesi demektir[485]

Müfessirlerin çoğu burada eleştirilenlerin, Tevrat'ın hükümlerini insanlardan saklayan veya Tevrat üzerine sahte te'vil ve yorumlarıyla gerçekleri örtbas eden, bilhassa Hz. Muhammed'in peygamberliğini müjdeleyen Tevrat haberlerini sakla­yan veya haksız te'villerle çarpıtan yahudi bilginleri olduğunu belirtmişlerdir. Fahreddin er-Râzî, âyetin ifadesinin genel olduğunu belirterek bu görüşe katılma-mışsa da, Muhammed Abduh'un da belirttiği gibi[486], bazan araya başka konular da girmekle birlikte, sûrenin 40. âyetinden itibaren devam eden asıl konu Ehl-i kitap ve özellikle yahudiler olup, konumuz olan âyette tekrar onlarla İlgili açıklamalara ve eleştirilere dönülmüştür. Nitekim Tevrat'ta da yer yer inatçılık ve isyankârlıkları nedeniyle "sert enseli kavim" diye anılan[487] İsrâiloğulları'nın basit arzulan veya çıkarları yüzünden ahdi bozmaları, yoldan çıkmaları, başka tanrı veya tanrılar edinmeleri, şeriatın hükümlerini ihlâl etmeleri halinde başlarına büyük belaların geleceği ve lanete uğrayacakları yönünde ciddi uyanlar yapılmış; ileride insanlar tarafından nefret edilip öfke duyulan bîr kavim haline gelecekleri çok açık ve ağır eleştirilerle bildirilmiştir (meselâ: "... şehirde lânetli olacaksın, kırda lânetli olacaksın... dünyanın bütün ülkelerinde serseri ola­caksın... seni kurtaran olmayacak... daima sıkıştırılacaksın ve ezileceksin... ve o milletler arasında rahat bulamayacaksın..."[488]

Kuşkusuz Kur'ân-ı Kerîm bir ümmeti, bir kavmi yanlış inanç veya tutumları sebebiyle eleştirirken o milletin kendisini değil, kötülük ve sapkınlıklarını hedef almakta, aynca bu hususta müslümanlara da mutlaka bir mesaj vermektedir. Bu mesaj "Aynı yanlışları yapanların aynı akıbete uğramalan kaçınılmazdır; bu ilâhî bir yasadır" şeklinde özetlenebilir. Nitekim bu âyetin, yahudiler hakkında inmiş olmasına rağmen hükmünün genel olduğu hemen bütün müfessirlerce vurgulan­mıştır. Buna göre yahudiler menfaatleri ve nefsânî arzulan sebebiyle bazı ilâhî gerçekleri örtbas ettikleri veya uygunsuz te'vil ve yorumlarla saptırdıkları için be­lirtilen sıkıntılara düşmüşlerdir. Eğer aynı yanlışı müslümanlar yaparlarsa onlar da aynı kötü durumlara düşerler. Nitekim Abdullah b. Abbas'a atfedilen bir rivayet­te, Allah'ın Kur'an'da Ehl-i kitaba yönelttiği her tenkidin, müslümanlar için de bir uyan olduğu belirtilmiştir. Hemen bütün tefsirlerde verilen bir bilgiye göre, çok fazla hadis rivayet ettiği için eleştirilen Ebû Hüreyre, "Eğer Allah'ın bu husustaki âyeti olmasaydı artık bu eleştiriden sonra hiçbir hadisten söz etmezdim" demiş ve konumuz olan âyeti okumuştur. İslâm alimleri hiçbir yararlı bilgiyi insanlardan saklamanın caiz olmadığını ifade ederken ileri sürdükleri delillerden biri de bu âyet olmuştur. [489]

 

160-162. Allah'ın bildirdiği hükümleri, ilâhî gerçekleri insanlardan saklamak yahut onları maksatlı olarak yanlış yorumlayıp asıl maksadından saptırmak hem Allah'ın hem meleklerin hem de başka insanların ve özellikle bu saklamadan za­rar görenlerin lanetini hak edecek kadar büyük bir suç ve günahtır. [490]  Bununla birlikte tövbe edip aklını başına toplayan, ilâhî gerçekleri, bilip de insanlara açıklaması gereken diğer bilgileri eğip bükmeden ifade edenleri de Allah bağışlayacak; fakat inkâr edip küfrüyle ölenler ebedî lanetlenmiş olarak azabı boylayacaklardır. [491]

 

Meali

 

163. Tanrınız bir tek Tanrı'dır; O'ndan başka tanrı yoktur; O rahman­dır, rahimdir.

164. Kuşkusuz, göklerin ve yerin yaratılışında, gece ve gündü­zün değişmesinde, insanlara faydalı yüklerle denizde seyreden gemilerde, Al­lah'ın gökten indirerek onunla ölü haldeki toprağa can verdiği ve orada her çeşit canlının yetişmesini sağladığı yağmurda, rüzgârlan ve gökle yer arasın­da emre hazır bekleyen bulutları evirip çevirip yönlendirmesinde aklını işle­ten bir topluluk için elbette nice deliller vardır.

165. İnsanlardan kimi vardır ki, Allah'tan başka bazı varlıkları Allah'a denk tanrılar sayar da bunlan Al­lah'ı sever gibi severler, İman edenler ise en çok Allah'ı severler. Keşke za­limler -azapla yüz yüze geldiklerinde anlayacakları gibi- şimdi de bütün kuv­vetin Allah'a ait olduğunu ve Allah'ın azabının çok şiddetli olduğunu anlasa­lardı!

166. İşte o zaman, izlenenler, kendilerini izleyenlerden hızla uzaklaş­mışlardır; artık azabı görmüşler, aralarındaki bağlar kopmuştur.

167. izle­yenler şöyle derler: “Ne olurdu, bize ikinci bir fırsat verilseydi de, şimdi on­lar bizden uzaklaştıktan gibi biz de onlardan uzaklaşsaydık!" Böylece Allah onlara yapıp ettiklerini kendileri için pişmanlık sebepleri olarak gösterir. On­lar artık ateşten çıkacak değillerdir. [492]

 

Tefsiri

 

163. Âyette geçen ilâh kelimesi Türkçe'deki Tanrı kelimesinin karşılığı olup Arapça'da "kulluk etmek" anlamındaki elehe-ye'lehü veya "hayret ve şaşkınlık içinde kalmak, gönülden bağlanıp sığınmak" anlamındaki "elihe-ye'lehü" ya da "velihe-yevlehü" kökünden masdar-isimdir ve "tapınılan, yüceliğinin karşısında hayrete düşülen, gönülden bağlanılıp sığınılan" mânalarım ifade eder. Vâhid keli­mesi ise "eşi, dengi ve benzeri olmayan, her yönden bir ve eşsiz olan" anlamına gelir. Âyette müşrik Araplar ve türlü şekillerde tevhid inancını zedelemiş olan Ehl-İ kitap da dahil olmak üzere bütün insanlık, Allah'tan başka varlıkları tanrı ta­nımaktan, uydurma tanrılar edinerek onlara tapmaktan vazgeçip bir tek Tanrı'ya inanmaya, tevhid İnancına çağınlmakta, bütün insanların tanrısının ve mabudunun eşsiz, benzersiz tek Tanrı olduğu, O'ndan başka bir tann bulunmadığı vurgulan­maktadır. Şu halde yalnız O'nu Tanrı tanıyıp O'na kulluk etmek gerekir. O, sade­ce bir toplumun tanrısı değil bütün insanlığın tannsıdır; çünkü "O'ndan başka tan­rı yoktur."

Âyetteki "lâ ilahe illâ hû" cümlesi, kelime-i tevhidle aynı anlama gelir. Rah­man ve rahîm ise esmâ-i hüsnâ (Allah'ın güzel isimleri) arasında gösterilmiş olup bunlar, Allah'ın yarattıklarına karşı merhamet ve şefkatinin genişliğini, nimetleri­nin bolluğunu dile getiren isimlerdir.[493]

 

164. Allah'ın birliğini, eşsiz, benzersiz ve bir tek Tanrı olduğunu, O'ndan başka bir tanrı bulunmadığını, O'nun rahman ve rahîm olduğunu bildiren âyetin ardından bütün bu bildirilenlerin kanıtlan olmak üzere 164. âyette sekiz ayrı koz­molojik delil sıralanmaktadır:

1. Göklerin yaratılışı.

2. Yerin yaratılışı.

3. Gece ve gündüzün değişmesi.

4. Gemilerin denizlerde seyretmesi.

5. Yağmurun yağması ve onunla ölü haldeki toprağın canlanıp yeşermesi.

6. Yeryüzünde her çeşit canlı­nın gelişip yayılması.

7. Rüzgârların çeşitli yönlere doğru hareket etmesi.

8. Bu­lutların yer değiştirmesi.

Bütün bu kanıtların insanı kuşatan, onun her gün görüp durduğu, içinde yaşadığı alelade tabiat olaylarından seçilmiş olması ilgi çekicidir. Buna göre insa­noğlu her an Allah'ın varlığım, birliğini, kudretinin yüceliğini yansıtan kanıtların ortasında yaşamaktadır. Tabiat bizatihi mucizedir; fakat insan tabiat olaylarını her gün görüp durduğu için bu olaylardaki tecellilerin farkında değildir. Meselâ gök­ler yani gök cisimleri ve bunların sistemi başka türlü kurulsaydı, yer başka türlü yaratılsaydı orada, bildiğimiz hayat düzeni ve canlılar olmazdı. Gece ve gündüzün aynı düzen içinde durmadan değişmesi, yalnız insanlar için değil bütün canlılar ve özellikle bitkiler için pek çok yararlar sağlamaktadır. Gemilerin denizlerde seyret­mesi esasen nakil araçlarının ve bu araçları kullanıp yararlanmamızı sağlayan ilâ­hî yasaların varlığımızı devam ettirip hayatımızı rahatlatmadaki önemine örnek teşkil eder. Yağmur, dünyayı yaşanır kılan en önemli tabiat olaylarındandır. Rüz­gârın çeşitli yönlere doğru esmesi, keza bulutların çeşitli yönlere hareket etmesi de meteorolojik olayların düzeninden bitkilerdeki döllenmeye ve yağışların dağılımı­na kadar sayılamayacak derecede geniş yararlar sağlamaktadır. Allah var olduğu içindir ki tabiat vardır ve tabiattaki düzen sürmektedir. Tabiatın düzenli işleyişi Allah'ın sadece varlığını değil, onun birliğini, ortaksızhğmı; bilgisinin, iradesinin ve kudretinin mükemmelliğini, sürekliliğini, eşya üzerindeki tasarruf ve tesirini de kanıtlamaktadır. Çünkü O'nun evrene yönelik ilgisi bir an duracak, kesilecek olsa evren o anda yok olur veya ortada sadece bir kaos kalırdı.

Bu kısa açıklamalar da gösteriyor ki, vahiy kitabının yanında kâinat kitabı da bize Allah'ı kanıtlayan âyetlerle doludur; fakat bu âyetleri ancak aklım kullanan­lar görüp anlarlar. Bu sebeple âyetin sonunda bütün bu sıralanan varlık ve olaylar­da "aklını işleten bir topluluk için elbette nice deliller vardır" buyurulmuştur. Zi­ra akıl Allah'ın insana bahşettiği en büyük nimetlerden biri olup insanın, başka ko­nularda olduğu gibi yüce yaratıcının varlığım, birliğini ve kudretini kanıtlayan olayları sağlıklı olarak inceleyip doğru sonuçlara ulaşabilmesi için de akü yetene­ğini doğru işletmesi gerekir. Fahreddin er-Râzî'ye göre bu âyet, yaratıcının varlı­ğını kanıtlama hususunda sadece geleneksel bilgilerle yetinmeyip aklî delillerden de yararlanmanın gerekliliğini göstermektedir. [494] Tabiattaki varlıkların ve olayların doğru incelenmesi, gözlenmesi, bu alanda bilimsel hakikatlere ulaşılma­sı ve bu suretle tabiattaki ilâhî düzen ve kanunların keşfedilmesi, nihayet tabiatta bizi Allah'a götüren "âyetler"in görülebilmesi için de inceleme, görme ve keşfet­me yöntemleri demek olan tabiat bilimlerini öğrenmek gerekir. Tabiatı inceleye­cek aklî ve bilimsel yetişmişliğe sahip olmayan bir kimsenin oradaki kanunları ve âyetleri görmesi, yakalaması da mümkün değildir. Bu da gösteriyor ki Kur'an bi­zi bilgi ve bilim dünyasından geçirerek imana ve hidayete götürmektedir. [495]

 

165-167. Yukarıdaki iki âyette Allah'ın birliği, kesin bir dille vurgulanıp bu­nun İlk bakışta göze çarpan bazı kanıtlan sıralandıktan sonra, 165. âyette hâlâ Al­lah'a ortak koşmakta ısrar edenler kınanmakta, bunlar "zalimler" diye nitelenmek­tedir. Çünkü zulmün asıl anlamı "yanlış fikre ve inanca saplanmak, yapılmaması gereken şeyler yapmak"tır. Bu sebeple Kur'an Allah'a ortak koşmayı "çok büyük bir zulüm" sayar. [496] Kur'ân-ı Kerîm'in İnsanlığı ulaştırmak istediği birinci hedef, Allah'ın birliği inancını ve Allah'ı her şeyden daha çok sevmeyi bü­tün ödevlerin en başında görmektir. Âyette "İman edenler ise en çok Allah'ı se­verler" buyurularak bu hususa işaret edilmiştir. Görüldüğü gibi âyetin bu bölü­münde, inananların yalnız Allah'ı sevdikleri değil en çok Allah'ı sevdikleri ifade edilmektedir. Şu halde insan elbette sevilmesi meşru, mâkul ve yerinde olan Al­lah'tan başka varlıkları da sevecektir. Bu, Allah'ın insan fıtratına verdiği doğal ve aynı zamanda gerekli bir durumdur. Yeter ki başka sevgiler Allah sevgisini unut­turmasın ya da onun önüne geçmesin. Çünkü o zaman insan -düşünce, duygu ve inançlarını, hayatını ve davranışlarını, Allah'ın iradesine göre düzenlemek yerine-Allah'ın dışında sevip bağlandığı, Allah'ı sever gibi sevdiği şeyleri ölçü alacaktır. Kur'an Allah'ın iradesine göre yaşamaya hidayet, o iradeyi dikkate almadan yaşa­maya da dalâlet adını verir. Allah'ın iradesini dikkate almayan insan, mutlaka bu­nun yerine başka bir iradenin buyruğuna girer. Bu ya tanrı gibi bağlanıp boyun eğ­diği nefsinin, tutkularının buyruğudur veya aynı ölçüde mahkûmu olduğu başka bir varlığın ya da varlıkların buyruğudur. Allah sevgisini başka hiçbir sevgiye ka-nşürmayan ve hiçbir şeyle değişmeyen insan, diğer varlıklara sevgisinin Allah sevgisiyle çatışması durumunda bütün ilişkilerini Allah sevgisine ve dolayısıyla Allah'ın iradesine göre düzenleyeceğinden, onun bütün ilişkileri bilinçli ve İrade­li olacaktır. Bu sebeple güçlü bir iman gerçek bir özgürlüktür. Çünkü hakiki mümin ve müslüman, Allah'ın onaylamayacağı bir buyruğa uymamaya özen gösterir. Allah yalnız iyi ve doğru olan şeyleri onayladığına göre hakiki müslüman her za­man doğruluğun ve doğruların yanındadır. Gerçek özgürlük de budur. Asıl kölelik ise, gerçek ve iyi olanı görüp seçemeyecek kadar kalbi ve iradesi körelmiş olan in­sanların köleliğidir. Bu açıdan küfür ve şirk, yani kalbinde Allah sevgisi taşıma­mak ya da başka şeylerin sevgisini Allah sevgisine üstün tutmak, bütün kötülükle­rin başıdır. Bu sebeple âyette başka varlıkları Allah'a eş ve ortak tutanlar "zalim­ler" diye anılmıştır. Aslında onlar, bu tutumlarıyla önce kendilerine zulmetmişler­dir. Nitekim Kur'ân-ı Kerîm birçok yerde inkarcıları "kendilerine zulmedenler" diye tanıtır. [497] Buna göre Allah'ı tanıyıp Allah sevgisini başka her şeyin üstünde tutanlar ve böy­lece hidayet yolunu seçenler de önce kendilerine karşı âdil davranmış, kendilerine iyilik etmiş olurlar. [498]

Allah'ı sevmenin birinci şartı O'nu tanımak ve bilmektir. İnsan bilmediği şe­yi sevemez. Bu sebeple Önce 163-164. âyetlerde Allah'ın yüce zâtı tanıtılıp kanıt­lar sergilenmiş, ardından Allah'ı her şeyden çok sevmenin gerekliliğinden söz edilmiştir. İnsan Allah'ın zâtı, sıfatlan ve fiilleri hakkında bilgi sahibi oldukça; O'nun ilim, irade ve gücünün eserleri olan harikaları daha yakından ve derinden kavradıkça kuşkusuz Allah'a olan sevgi, saygı ve bağlılığı da güçlenecektir. Nite­kim Kur'ân-ı Kerîm'de insanlar ısrarla, karıncasından gök cisimlerine kadar, bü­tün evren hakkında bilgi edinip bunlar üzerinde düşünmeye, böylece yüce Allah'ın "âyetler"ini daha İyi kavramaya çağırılmaktadır. İnsanın bu zihinsel çabası sadece onun inancını ve Allah'a olan sevgisini güçlendirmekle kalmayacak, amellerini yani dünya ve âhiret hayatını İlgilendiren her türlü tutum ve davranışlarını da gü­zelleştirecek, zenginleştirecektir.

Bazı müfessirler, 165, âyette kimi insanların Allah'a denk yani ortak tuttuğu bildirilen varlıklardan putların; bazıları da önder ve liderlerin kastedildiğini belirt­mişlerdir. 166. âyet bu son anlamı desteklemektedir. Fahreddin er-Râzî'nin de be­lirttiği gibi [499] sûfîlerin görüşüne göre insanın kalbini, zihnini Allah'ı unut­turacak derecede meşgul eden her şey âyette belirtilen varlıklar kapsamına girer. Şu halde Allah'tan başka bîr şeye, -bu şey ister put, İster lider veya önder, isterse para-pul, mal-mülk, makam-mevki olsun- taparcasına bağlananlar, böyle bir şeyi Allah'ı sever gibi sevenler ve bu suretle, Kur'an'ın bütün uyarılarına rağmen şir­ke sapanlar için artık kurtuluş ümidi yoktur. Onlar, sonunda âhirette inkâr ve İs­yanları yüzünden hak ettikleri azabı gördüklerinde bütün güç ve kudretin Allah'a ait olduğunu, dünyada iken bu güce inanmamakla kendilerine ne büyük bir kötü­lük ettiklerini, Allah'ın azabının ne kadar şiddetli olduğunu anlayacaklardır. Fakat bunu dünyadayken anlamaları ve ona göre inanıp yaşamaları gerekirdi. Bu sebep­le iş işten geçmiş olacak, büyük ve önder bilip tanrılık mertebesinde yücelttikleri, peşlerinden gittikleri, güvendikleri kişilerin de kendi dertlerine düşüp onların yüz­lerine bile bakmadıklarını, bütün kurtuluş imkânlarının yok olduğunu, ümitlerin kesildiğini görünce pişmanlık ve kederleri bir kat daha artacaktır. Sonuçta dünya­da yaşadıktan sürece yaptıkları bütün işler âhirette kendilerine sadece pişmanlık­lar, acı ve üzüntüler getirecek, bir daha kurtulamayacakları bir azaba atılacaklar­dır. [500]

 

Meali

 

168. Ey insanlar! Yeryüzünde bulunan maddelerin helâl ve temiz olan­larından yeyin; şeytanın peşinden gitmeyin, çünkü o apaçık diişmanımzdır.

169. O size ancak kötülüğü, çirkinliği, Allah hakkında bilmediğiniz şeyler söylemenizi buyurur.

170. Onlara, "Allah'ın indirdiğine uyun" denildiğinde, "Hayır, atalarımızdan gördüğümüze uyanz" dediler. Ya atalarının aklı bir şeye ermemiş, doğru yolu bulamamişlarsa!

171. inkarcıların durumu, bağırıp çağırmadan başka bir şey işitmeyen hayvana haykıran çobanın durumuna benzer. Onlar sağır, dilsiz ve kördürler; çünkü onlar düşünmezler. [501]

 

Tefsiri

 

168-169. Dinî bir terim olarak helâl şer'an İzin verilmiş olan, hakkında ya­saklama veya kısıtlama bulunmayan davranışı ve onun dinî-hukukî hükmünü ifa­de eder. Mubah ve caiz gibi terimlerle de ifade edilir; mükellefin yapıp yapma­makta muhayyer bırakıldığı davranışları belirtmek üzere kullanılır. Tayyib ise akliselim sahibi, dengeli, erdemli, temiz tabiatlı her insanın beğendiği, hoşlandığı, temiz, güzel, iyi ve yararlı bulduğu şeyler için kullanılır.

Genel bir kural olarak eşyada aslolan mubahlık ve helâlliktir. Bu sebeple bir davranışın helâl olduğunu anlamak için bu yönde bir açıklamanın bulunması ge­rekli değildir; yasaklayıcı veya kısıtlayıcı bir hükmün bulunmaması yeterlidir. Kur'ân-ı Kerîm Allah'ın kullan İçin serbest bıraktığı, helâl kıldığı nimetlerin, gü­zelliklerin din adına, herhangi bir haklı gerekçeye dayanmadan haram sayılmasını yasaklamış[502]; ayrıca bizzat Hz. Peygamber'e hitap ederek, Allah'ın helâl kıldığı şeyleri kendisine haram kılmaması istenmiştir.[503]

Âhirette bütün inançlarının, eylemlerinin, ümitlerinin yıkılıp gittiğini gören inkarcı müşriklerin pişmanlıklarını, çaresizliklerini, kaygı ve korkularını kısa fa­kat son derece çarpıcı ve ibret verici bir üslûpla yansıtan; böylece Allah'ın yardım ve desteğini kaybedenlerin âhiretteki yalnızlığını ve yıkılışını gönlü hakikate açık insanlara etkili bir biçimde hissettirmek suretiyle Kur'an'ı doğru okuyabilenlere son derece değerli bir ders veren âyetlerin ardından burada da insanlar, bu dersten yararlanarak helâl ve temiz olan şeylerden yiyip-içmeye, şeytanın izinden gidip haramlara bulaşmamaya çağırtmaktadır. Çünkü şeytan insanların düşmanı olup onlar için daima ve yalnızca kötü şeyler ister; onları haramlara, edep dışı davranış­lara, Allah hakkında O'nun her bakımdan yetkinliği ve yüceliği ile bağdaşmayan sözler söylemeye kışkırtır. Kuşkusuz bu uyanlar öncelikle Kur'an'ın ilk muhatabı olan müşriklere yöneliktir. Bununla birlikte söz konusu uyanlar, bütün insanlar için hayatî değer taşıyıp müminlerin de helâle harama riayet etmeleri, şeytanın kış­kırtmalarına karşı daima dikkatli ve ihtiyatlı davranmalan gerektiğini ima etmek­tedir.

"Şeytanın izinden gitmek" onun kışkırtmalanna, dürtülerine açık ve zayıf bir ruha sahip olmak demektir. Bundan kurtulmak ise en başta güçlü bir imana; her türlü dinî ve dünyevî konularda doğru ve yeterli bilgiler yanında, kısaca takva kavramıyla ifade edilen yüksek bir dinî ve ahlâkî duyarlılık geliştirmeye bağlıdır. Bu şekilde ruhsal donanıma sahip olan insanlar, kendilerini şeytanın kışkırtmala­rından koruyacak kudret ve imkânı, şeytanî baskılara karşı direnecek irade gücü­nü de kazanmış olurlar. Nitekim başka âyetlerde bildirildiğine göre şeytan son de­rece kurnazca hileli, aldatıcı yollara başvurarak insanları yoldan çıkaracağına and içmiş; sadece Allah'ın "ihlâslı kullannı" yani Allah'a yürekten bağlı olup bütün içtenliğiyle ve tam bir kararlılıkla O'nun yolundan giden, Allah nzâsını bütün öl­çülerin üstünde tutan gerçek dindarları yoldan çıkaramayacağını ifade etmiştir.[504]  Kuşkusuz şeytanın musallat olmadığı, yoldan çıkarıcı duygu, düşünce ve davranış telkin etmediği hiçbir insan yoktur. Bu suretle şeytan insanın içine bir kötülük işleme arzusu da sokabilir. Fakat Hz. Peygamber'in bir ifadesine göre "Kim bir kötülük yapmayı içinden geçirir de bunu yapmazsa Allah ona bir tam iyilik (hasene) yazar" [505] İşte bu iyilik, ihlâslı, temiz yürekli, takva sahibi müminin, şeytanın isteğine karşı koymasının bir ödülüdür. [506]

 

170.  İnkarcılara iman etmeleri için, bir kısmına yukarıda işaret edilen pek çok bilgi verilip uyanlar yapılarak sonuçta, "Allah'ın indirdiğine uyun" denildi­ğinde -sanki kendilerine bu bilgiler hiç verilmemiş, bu uyanlar hiç yapılmamış gi­bi- hâlâ "Biz atalanmızdan gördüğümüze uyarız, onların yolundan gideriz" dedi­ler. Kur'an, tam bir taklitçilik, bilinçsizlik ve körlük ömeğî olan bu cevap karşı­sında, "Ya atalannın aklı bir şeye ermemiş (lâ ya'kılûne şey'en), doğru yolu bula-mamışlarsa (lâ yehtedûn)!" buyurarak bilgide ve yaşayışta doğruya ulaşmanın iki temel aracını göstermektedir. Bunlardan biri akıl diğeri de hidayettir. Aklı kullan­mak kuldan hidayet vermek Allah'tandır. Bu sebeple kul, aklını kullanıp her ko­nuda doğruya ulaşabilmek için kendisi bakımından mümkün olan bütün sebeplere başvurmanın yanında, Allah'ın "müsebbibü'l-esbâb" (sebeplerin yaratıcısı) oldu­ğunu da asla unutmamalı ve başarıyı daima O'ndan beklemelidir. Kötü niyetli in­san ne aklını doğru kullanıp akim buyruğuna uyabilir ne de hidayete lâyık olabi­lir. Esasen âyette anılan inkarcıların taklitçiliğe saplanarak akıl ve hidayet yolun­dan mahrum kalmalarının temel sebebi de Kur'an'ın ve Hz. Peygamber'in uyarı­larından rahatsız olmaları ve bu kurtarıcı çağnya kötü niyetle yaklaşmalarıdır. Bu tutum sadece o dönem taklitçilerine özgü de değildir. Basiretsizlik, bilinçsizlik, kötü niyet, çıkarcılık gibi çeşitli psikolojik zaaflar, kompleksler yüzünden ruhlan kötürümleşmiş, şeytanın kışkırtmalarına açık ve dirençsiz hale gelmiş insanlar her devirde "atalarımızın yolu" dedikleri yanlışlara taassupla bağlanarak akıllannı sağlıklı ve gerektiği gibi kullanma, hidayetten nasiplenme imkânlarını kendi elle­riyle ortadan kaldırmakta; Allah'ın, kitabı ve peygamberi aracılığıyla bildirdiği hakikatlere karşı direnmek suretiyle dalâlette kalmayı sürdürmektedirler. [507]

 

171. Taberî [508] ve İbn Atıyye[509] gibi önde gelen müfessir-ler bu âyetle ilgili başlıca iki yorum aktarmışlardır:

a) Hayvanın, kendisine sesle­nen çobanın sesini duyduğu halde ne söylendiğini anlamadığı gibi, kâfir de kendi­sine açıklanan âyetleri, tebliğ ve davetleri duyar da bunlann içerdiği hakikatleri bir türlü anlamaz, bu sebeple de inkârından vazgeçmez,

b) Kâfirlerin söylenenden hiçbir şey anlamayan putlanna yakarışları, çobanın ne söylediğini anlamayan ko-yunlanna seslenip durmasına benzer.

Birinci yoruma göre âyet, kâfirlerin İslâmî tebliğ ve davet karşısındaki anla­yış kıtlığını ve duyarsızlıklarını dile getirmekte; ikinci yoruma göre ise kâfirlerin, yakarışlarını duymaktan bile âciz olan putlara değer verip tapmalarını kınamakta­dır. Taberî, âyetin yahudilerle ilgili olduğunu ileri sürerek birinci yorumu tercih eder. İkinci yorum ise âyetin müşriklerle ilgili olduğu ihtimaline dayanmaktadır. Ancak bu ihtimale birinci yorum da uygun düşmektedir. Kâfirlerin atalarının yo­lunu körü körüne taklit ettiklerini anlatan bir önceki âyetle 171. âyetin, "Onlar sa­ğır, dilsiz ve kördürler; çünkü onlar düşünmezler" mealindeki son cümlesi dikka­te alındığında ilk yorum daha isabetli görünmektedir.

Son iki âyette genel olarak insanların körü körüne eskiye bağlı kalmalarının doğru olmadığı, yeni fikirlere kulak verip insaflı ve ön yargısız bir şekilde bunla­rı akıl ve vahiy ölçülerine vurarak değerlendirmek gerektiği bildirilmektedir. Bu, Kur'an'ın her vesileyle üzerinde durup önemini vurguladığı objektiflik ilkesidir. [510]

 

Meali

 

172. Ey iman edenler! Size verdiğimiz rızıkların teiniz olanlarından yi­yin ve Allah'a şükredin; eğer kendisine kulluk ediyorsanız.

173. Allah size yalnızca murdar eti, kanı, domuz etini ve Allah'tan başkasının adına kesilmiş olanı haram kıldı. Ama biri zorda kalırsa, haksızlığa sapmadıkça, smırı aş­madıkça kendisine günah yoktur. Biliniz ki Allah bağışlayıcıdır, merhametli­dir. [511]

 

Tefsiri

 

172.168. âyette, başta müşrikler olmak üzere bütün insanlara yalnızca temiî ve helâl nzıklardan yemeleri emredilmişti. Burada ise aynı buyruk müslümanlara yöneltilerek onların da Allah'ın kendileri İçin yarattığı nzıklardan meşruiyet çer­çevesi içinde yararlanmaları, Allah helâl kıldığı halde bir zorunluluk olmadıkça ni­metlerden kendilerini mahrum bırakmamaları istenmiştir. Kuşkusuz rızkın sahibi Allah olduğu ve bunlardan yararlanmaya da izin verdiği için O'na minnet duyup şükretmek de kulun görevidir. Allah'a kul olduğunu söyleyen insanın, temel kul­luk görevlerinden olan bu şükür borcunu da asla unutmaması gerekir. Ayette "...eğer kendisine kulluk ediyorsanız..." kaydıyla şükrü terkeden insanın kulluk bilin­cinden de uzaklaşmış olacağı, O'nu unutmuş sayılacağı anlatılmaktadır. [512]

 

173. Câhilİye Arapları bazı hay vanlan ve ziraî ürünleri üç kısma ayırırlardı: Bunlardan tanrıları için adadıklarından sahipleri yiyemez; ancak put bakıcıları, kutsal mekânların hizmetçileri veya buraları ziyarete gelenler gibi mal sahipleri­nin uygun gördüğü kimseler yiyebilirdi. Bahîre, sâibe, vesîle ve nâm isimleriyle andıkları bir kısım hayvanlara binmeyi yasaklar[513], bir kısmını ke­serken de Allah'ın adını özellikle anmazlar, bir rivayete göre bunları putlarının adını anarak keserlerdi.[514] Ayrıca bahîre ve sâibe diye adlandırdık­ları adak hayvanlarının sağ olarak doğan yavrularını sadece erkekler yiyebilir, ölü doğan veya doğum esnasında ölen yavruyu ise hem erkekler hem de kadınlar yi­yebilirdi.

En'âm sûresinin 138. âyetinde, dolaylı olarak bu tür uygulamalar şirk dininin kalıntıları sayılmaktadır. Burada ise nzıklardan yararlanmaya İzin veren 172. âye­tin ardından, Araplar'ın eski helâl-haram telakkileri zımnen ilga edilmekte; yiye­cek olarak başlıca nelerin yasaklandığı bildirilmektedir. 138. âyette temiz nzıklar­dan yenilmesi istenmişti. Temiz nzık içine giren maddelerin sayısı çok fazla oldu­ğundan, âyette bunları sayıp dökmek yerine sınırlı sayıdaki haramları sıralama yo­lu tercih edilmiştir. Buna göre:

1. Kendiliğinden ölmüş ya da usulüne uygun kesilmeden öldürülmüş hayva­nın eti haramdır. Hayvanın etinin yenilebilnıesi için kesim esnasında canlı olması, bu kesim sonucunda Ölmüş olması gerekir. Fakihlerin çoğunluğu bu canlılığın, ke­sim sırasında hayvanın hareket etmesi ve/veya kanının akmasıyla belli olacağını belirtirler. Bayılmış veya bayıltılmış hayvan ölü olmadığından, onun kesilmesi de şer'î kesilme sayılır; bu durumda hayvan, kesme sonucu ölmüş olur. Aynca hay­vanı kesen kimsenin, Allah adına kestiğini bilecek düzeyde aklî melekeye sahip, müslüman veya Ehl-i kitap'tan olması[515] gerekir. Anılan şartlan taşıyan kadın veya çocuğun kestiği de bu kapsamdadır.

2. Eti yenen hayvan bile olsa, canlı veya ölü hayvanın vücudundan akıp ay­rılmış olan kan haramdır. En'âm sûresinin 145. âyetindeki "akıtılmış kan" ifade­sinden anlaşıldığına göre kan mutlak olarak haram olmayıp, sadece hayvanın be­deninden akıp ayrılan haramdır. Bedende et içinde kalan kan ise et hükmündedir.

3. Domuz eti haramdır. Bir rivayete göre İslâm'dan önce Araplar evcil do­muzu yemezler, fakat yaban domuzunu yerlerdi. Yahudilik'te domuz eti haram, Hıristiyanlık'ta ise helâldir. İslâm'da ise domuzun eti kesin olarak haram kılınmış­tır. Domuzun iç yağımn haram olmadığını ileri süren bir görüş varsa da itibar görmemiştir. Domuzun tabaklanmış derisini kullanmanın ve kılından yararlanmanın haram olup olmadığı konusunda farklı görüşler vardır.[516]

İbn Âşûr haklı olarak konumuz olan âyetten hareketle su domuzunun haram sayılamayacağını, zira aslında yunusgillerden bir balık olan bu hayvana Arapça'da su domuzu denilmesinin sadece bir isim meselesi olduğunu ifade eder ve fıkıhçı-larla müfessirlerin bu hayvanı domuz türü olarak düşünmelerini yadırgar.[517]

4. Allah'tan başkasının adına kesilmiş hayvanın eti haramdır. Âyetin bu kıs­mıyla her şeyden önce, putlar adına kesilen, onlara kurban edilen hayvanlar kaste­dilmekte; dolaylı olarak Allah'tan başka varlıklara ve güçlere kutsallık tanınması reddedilmektedir. Bu sebeple -her ne kadar İmam Mâlik ister kasten olsun ister unutkanlık veya bilgisizlik neticesinde olsun, Allah'ın adı anılmadan kesilen hayvanın etini yemek haramdır, demişse de- Hanefîler'e göre sadece kasıtlı olarak Al­lah'ı anmadan kesilen hayvanın eti haramdır. İmam Şâfıî ise âyetin asıl maksadı­nın Allah'tan başkası adına kesilen hayvanın etini haram kılmak olduğunu düşü­nerek, böyle bir niyet bulunmadığı sürece, bilerek de olsa bilmeden de olsa müslümanın Allah'ın ismini zikretmeden kestiği hay vanın etinin yenilebileceğine hük­metmiştir.

Eti yenen ve yenmeyen hayvanlar konusunda ve genel olarak yiyeceklerle il­gili helâller ve haramlar hakkında ayrıntılı bilgi edinmek için fıkıh ve ilmihal ki­taplarıyla İslâmî konularda hazırlanmış ansiklopedik eserlerin ilgili maddelerinde ayrıntılı bilgiler bulmak mümkündür. Nelerin haram olduğu hususunda kaynaklar­da yer alan görüş ve tercihlerde, Kur'ân-ı Kerîm ve hadislerde ortaya konan ilke­lerin ve amaçlann yanında, fakihlerin kendi bilgi ve deneyimlerinin, ayrıca her bölgenin yiyeceklerle ilgili örf ve âdetlerinin, telakkilerinin, beğenilerinin de etki­si olmuştur. Bu sebeple fakihler arasında yiyeceklerin hükmüyle ilgili görüş fark­ları bulunduğu görülmektedir.

İslâm dininde bazı yiyeceklerin haram kılınması çeşitli hikmet ve amaçlarla açıklanabilir. Ancak bu açıklamaların her zaman kesinlik ifade ettiği söylenemez. Gerçek hikmet ve sebepleri bilen Allah olup, helâl veya haramın temel gerekçesi O'nun izin vermiş veya yasaklamış olması, amacı da insanın Allah'ın iradesine boyun eğme sınavından geçirilmesidir. Bununla birlikte haramların bazı amaçlan ve hikmetleri bulunduğunu düşünerek bunları araştırmakta hiçbir sakınca bulun­madığı gibi, bunları mâkul bir zeminde kavrama imkânı verdiği İçin yararlı da ola­bilmektedir. İslâmî kaynaklarda diğer dinî hükümler gibi haramların hikmetleri ve amaçlan da çoğunlukla "makasıdü'ş-şerîa" ve "hikmetti't-teşrî"' başlığı altında önemli bir konu olarak incelenmiştir.[518]

 

Meali

 

174. Allah'ın indirdiği kitabın bir bölümünü gizleyenler ve onu az bir karşılık için satanlar yok mu, onlar karınlarına ateşten başka bir şey doldur-muyorlar. Allah kıyamet gününde onlarla konuşmayacak, onları arındırma­yacak! Onlar için elem verici bir azap vardır. 175. Onlar, doğru yol karşılı­ğında sapıklığı, mağfiret karşılığında azabı satm almış kimselerdir. Ateşe ne kadar da dayanıklılarmış! 176. Bu azabın sebebi, Allah'ın, kitabı hak olarak indirmiş olması ve kitap hakkında aykırı görüşlere sapanların derin bir ayrı­lıkçılık içine düşmüş bulunmalarıdır. [519]

 

Tefsiri

 

174-175. Menfaat kaynaklarının kuruyacağı kaygısıyla, kendi kutsal kitapla­rında Hz. Muhammed hakkındaki bilgileri kendi insanlarından saklayan, bu ko­nuyla ilgili dinî metinleri gerçek anlamından ve amacından saptıracak şekilde te'vil eden yahudi din bilginlerini eleştiren bu âyetlerde, dolaylı olarak, dinî me­tinleri çıkartan doğrultusunda açıklamak, yorumlamak suretiyle gerçekleri insan­lardan saklayan, böylece din konusunu kazanç aracı gibi gören, bir nevi din tica­reti yapan her kişi ve topluluğa karşı bir eleştiri söz konusudur.[520]

Allah, âyetlerini yalnızca insanlar inançlarını, amellerini, din ve dünya hayat­larını doğru bilgilere dayandırsınlar; istikamet üzerinde olsunlar; kendilerini her türlü yanlış inançtan, kötü davranışlardan korusunlar; kısaca dalâletten korunup hidayeti bulsunlar diye indirmiştir. Bu durumda Allah'ın bildirdiği hakikatleri giz­lemek, onları birer çıkar aracı olarak kullanmak Allah'ın indirdiklerini belirtilen yüce hedeflerinden saptırmak çok ağır bir günahtır, Bu günah karşılığında elde edilen menfaat maddî olarak ne kadar fazla olursa olsun, işlenen suçun ağırlığına nispetle son derece önemsiz kalacağından, âyette bu menfaat için "az bir karşılık" tabiri kullanılmıştır. Bu suretle kutsal değerleri kullanarak çıkar sağlayanların bu sayede yiyip içtikleri şeyler gerçekte cehennem ateşidir. Allah onları kendisine muhatap almaya değer bulmayacak, onları arındırmayacak ve sonuçta acı bir aza­ba çarptırarak cezalandıracaktır. Çünkü onlar, Allah'ın âyetlerini çıkarlarına araç edinerek asıl anlamlarını gizleyecek biçimde yorumlayıp gerçek anlamlarından saptırmak suretiyle dünyevî bakımdan dalâleti hidayete, uhrevî bakımdan da aza­bı bağışlanma ve kurtuluşa tercih etmiş bulunmaktadırlar. 175. âyetin sonunda "Onlar cehennem ateşine bu kadar mı dayanıklıdırlar ki böylesine ağır günahları işlemeye cesaret edebilmişlerdir!" anlamında bir ifade kullanılarak son derece et­kili bir uyarıda bulunulmaktadır. [521]

 

176. "Kitap"tan maksat Tevrat, İncil veya Kur'ân-ı Kerîm'dir. Allah'ın kita­bındaki yüce gerçekleri tespit etmek üzere yapılan bilimsel çalışmalar sırasında iyi niyete dayalı görüş ayrılıklarının, ietihad farklarının doğması kaçınılmazdır ve do­ğaldır. Bu sebeple burada Allah'ın âyetlerinin içerdiği hakikatleri keşfetme yolun­da yapılan iyi niyetli çalışmalar sırasında ortaya çıkan görüş ayrılıkları değil; çı­karcılık, taassup, inatçılık, itibar ve şöhret arayışı gibi ahlâka aykırı sebeplerle âyetler üzerinde gerçeğe aylan yorumlar yapıp onları kasıtlı olarak gerçek anlam ve amacından saptırmaya yönelik davranışlar eleştirilmekte; bunu yapanların de­rin bir "ayrılıkçılık" İçine düştükleri bildirilmektedir. "Ayrılıkçılık" diye çevirdi­ğimiz şikak kelimesi için tefsirlerde "düşmanlık duygularıyla ayrılıkçılık yapmak, doğru yolda olanlarla ihtilâfa düşmek, inatlaşmak, tartışma ve çekişmeye giriş­mek, haktan sapmak" gibi anlamlar verilmiştir. [522] Şu halde Al­lah'ın âyetlerini yorumlarken hedef ayrılık çıkarmak olmamalıdır. Geçmişte ve günümüzde müslümanlar arasında baş gösteren ve onlara her alanda güç kaybetti­ren ihtilâf ve çatışmaların sebepleri arasında, bu tür kötü niyetli gelişmelerin önemli ölçüde etkisi olmuştur ve olmaktadır. [523]

 

Meali

 

177. Yüzlerinizi doğuya ve batıya çevirmeniz erdemlilik değildir. Asıl er­demli kişi Allah'a, âhiret gününe, meleklere, kitaba ve peygamberlere iman eden; sevdiği maldan yakınlara, yetimlere, yoksullara, yolda kalmışlara, yar­dım isteyenlere ve özgürlüğünü kaybetmiş olanlara harcayan; namazı kılıp zekâtı verendir. Böyleleri anlaşma yaptıklarında sözlerini tutarlar; darlıkta, hastalıkta ve savaş zamanında sabrederler. İşte doğru olanlar bunlardır ve iş­te takva sahipleri bunlardır. [524]

 

Tefsiri

 

177. "Birr, ahlâk güzelliğidir" hadisindeki [525] kullanımı da dikkate alarak "erdemlilik" diye tercüme ettiğimiz birr (el-birru) kelimesi, bu âyetteki kullanımından da anlaşılacağı üzere, Kur'ân-ı Ke­rîm'İn er kapsamlı kavramlarından biridir. Nitekim bu kelimenin geçtiği âyetler bütün olarak değerlendirildiğinde bunun Kur'an'da, iman ve ibadetten başlamak üzere her türlü İyilik, ihsan, itaat, doğruluk, günahsızlık gibi mânalarda kullanıldı­ğı görülür. Burada "birr" kelimesinin kapsamına giren; imana, ibadete, sosyal ah­lâka ve bireysel ahlâka ilişkin olmak üzere dört bölümde sıralandığı görülen me­ziyetler de "birr" kelimesinin kapsadığı erdemlerin en önemlileri olup âyette kav­ramın muhtevası bunlarla sınırlanmamış, sadece örnekleme yoluna gidilmiştir. Ni­tekim Fahreddin er-Râzî de âyeti tefsir ederken birr kelimesini, "bütün saygı ifa­de eden davranışları, itaatleri ve insanı Allah'a yaklaştıran hayırlı işleri içine alan bir kelime" şeklinde değerlendirmiştir. [526]

144-150. âyetler açıklanırken işaret edildiği üzere, kıble değişikliği gerçek­leştirildiğinde İslâm karşıtı gruplar bu olayı bir fitne ve karışıklık vesilesi olarak değerlendirmeye kalkışmışlardı. Konumuz olan âyette İslâmiyet açısından asıl iyi­liğin ve Allah'a saygının ibadet esnasında sırf şeklî olarak yüzünü doğuya veya batıya çevirmek olmadığı ifade edilmekte; böylece içinde iman, ibadet ve ahlâk er­demlerinin yer almadığı bir biçimselliğin din açısından temelde bir önem taşıma­dığı tespit edilerek, bir yandan kıble konusundaki tartışmaya son nokta konulmak­ta, bir yandan da özden yoksun bir biçimsellikle dindarlığa ulaşılamayacağı şek­lindeki çok önemli bir ilkeye vurgu yapılmaktadır.

Söz konusu âyetin devamında gerçekten dürüst (sâdık) insanların ve takva sahibi sayılması gerekenlerin, zikredilen hasletleri kazanmış kimseler olduğu ifa­de edilmiştir. Burada birr kelimesiyle sıdk (doğruluk-dürüstlük) ve takva kelime­leri arasında, neredeyse eşanlamlı kabul edilebilecek kadar yakın bir ilişki kurul­ması Kur'an terminolojisi bakımından oldukça önemlidir. Bu husustaki dikkat çe­kici başka bir âyetin meâlİ de şöyledir: "İyilik (el-birr) ve takva üzerinde yardım­lasın; kötülük (el-ism) ve düşmanlık yolunda yardımlaşmaym. Allah'tan sakının (ittika). Çünkü Allah'ın vereceği ceza çok çetindir" [527] Görüldüğü gibi burada "birr" kelimesi "İsnTin, yani kötülük ve günah kavramının zıddı olarak kullanılmış ve takva ile birlikte zikredilmiştir. Böylece Kur'ânî anlamda "birr", sıdk ve takvanın,birbirini tamamlayan ahlâkî erdemler olduğu anlaşılmaktadır. Bu üç terim arasında hadislerde de aynı İlişkinin kurulduğu görülür. Meselâ bir hadis­te Hz. Peygamber "... Ben sizin aranızda Allah karşısında en çok takva sahibi (et-kâ), en doğru (esdak) ve en iyi (eberr) olanınızım" buyururken [528] kendisini bu üç üstün nitelikle tanıtmıştır. Başka bir ri­vayete göre Hz, Peygamber "Size doğruluğu (stdk) tavsiye ederim. Doğrulukla iyilik (birr) bir bütündür ve bu ikisine sahip olanlar cennettedir" buyurmuşlar. [529] Ticaret ehlini uyaran bir hadislerinde de kı­yamet gününde "füccâr" (günahkârlar) damgası yemekten, ancak muttaki davra­nan, iyilik eden ve dürüst iş yapan ticaret erbabının kurtulabileceklerini bildirmiştir.[530]

 

Meâli

 

178. Ey iman edenler! Öldürülenler hakkında kısas size gerekli kılındı. Hüre hür, köleye köle, kadına kadın. Ancak her kime, kardeşi tarafından bir şey bağışlanırsa artık ona hakkaniyetle uymalı ve kalan diyeti ona güzellikle ödemelidir. Bu, rabbinizden bir hafifletme, bir rahmettir. Bundan sonra kim haddi aşarsa ona elem verici bir azap vardır.

179. Kısasta sizin için hayat var­dır, ey akıl sahipleri, umulur ki sakınırsınız. [531]

 

Tefsiri

 

178. Önceki âyette "birr"den söz edilmiş, onun iman, ibadet, ferdî ve sosyal ahlâk bütünlüğü içinde nasıl gerçekleşeceği açıklanmış; kişiler zarara uğradıkla­rında sabretmez, hukuk ve ahlâkın sınırlarını aşarlarsa "iyi insan" olamayacakları anlatılmıştı. Buradan itibaren iki âyette, dinin korumayı hedeflediği temel değer­lerden biri olan hayatın korunmasıyla ilgili bir tedbir olarak kısas ele alınmaktadır. Gerek kısasın diyete (kan bedeli) çevrilmesi ve bunun güzellikle ödenmesi ve ge­rekse kısasın uygulanması konularının -önceki âyette geçen- birr ahlakıyla ilgisi vardır.

İslâm'dan önce Araplar'da kabileler arası savaş, baskın, yağma, Öç alma âdetleri çok yaygın bulunuyor, kabile fertleri dışında kalan insanların hayatlarına değer verilmiyor, bu sebeple güçlü olanlar zayıf olanları eziyor, hunharca katledi­yorlardı. Araplar da "Hayatı korumanın çaresi öldürmektir" diyor, öldüreni öldür­mek suretiyle hem tedbir hem de İntikam alıyorlardı; fakat bunu yaparken intikam duygusuyla hareket ettikleri ve adalete riayet etmedikleri için yaşama hakkını ko­rumak yerine onu ortadan kaldırmış oluyorlardı. Rivayetlere göre bu âyetin nazil olmasına da Araplar'm bu âdet ve tutumları sebep olmuştur. İslâm'dan önce ara­larında ihtilâf bulunan, karşılıklı olarak birçok insanın katledildiği ve yaralandığı iki kabileden biri, kendini diğerinden üstün görüyor, bir erkeğe karşı İki erkek, bir kadına karşı bir erkek, bir köleye karşı bir hür erkek Öldürmek istiyorlardı. Her İki kabile de müslüman olduktan sonra bu istek ve uygulamayı sürdürmeye kalkışın­ca, şahsî İntikamı hukukî kısas cezasına çeviren, cezayı şahsîleştiren (katilden başkasının öldürülmesini yasaklayan) canlar arasında değerli değersiz farkının bu­lunmadığını, dokunulmazlık ve değer bakımından bütün canların birbirine eşit ol­duğunu bildiren âyetler geldi.[532]

Kısas kelimesinin kökünde "izlemek, izini takip etmek ve kesmek" mânala­rı vardır. Kısas öldürme suçunu ve suçlusunu takip ve sürüp gidecek ihtilâfı kes­me, bitirme mâna ve maksadını ihtiva ettiği için bu ismi almıştır. Kasten ve hak­sız olarak birini öldüren kimsenin ceza olarak Öldürülmesine, aynı şekilde birini yaralayan kimsenin misilleme yoluyla yaralamak suretiyle cezalandırılmasına "kı­sas" denilmiştir.

Kısasla ilgili olarak " Tevrat'ta onlara, cana can, göze göz, buruna burun, ku­lağa kulak, dişe diş ve yaralar kısas yapılacaktır diye yazdık"[533]mealin­de bir âyet ve "Kâfire karşılık müslüman öldürülmez"[534], "Köle karşılığında hür öldürülmez" [535] mealinde hadisler bulunduğu için, âyetlerle hadisleri birlikte değerlendirerek hükmü tespit konusunda farklı yaklaşım ve ictihadlar ortaya çıkmıştır:

a) Mâide süresindeki âyet Tevrat ehline ait olmakla beraber Kur'ân-ı Ke-rîm'de zikredildiğinden ve onu yürürlükten kaldıran bir nas bulunmadığından müslümanlar için de geçerlidir. Hatta İbn Abbas'a göre bu âyet, tefsir etmekte ol­duğumuz âyeti neshetmiş ve yalnızca cinsler arasında değil, karşı ve farklı cinsler ve statüler arasında da kısasın uygulanması hükmünü getirmiştir. Bu yorumu Nehaî, Sevrî, Ebû Hanîfe gibi müctehidler de benimsemişlerdir. Bu yorum, iki âyet arasında -getirdikleri hüküm bakımından- çelişki bulunduğu anlayışına dayan­maktadır. Halbuki âyetin geliş sebebi göz önüne alındığında getirdiği hükmün, "Köleye karşı hür, kadına karşı erkek kısas edilmez" şeklinde değil, "Kısas bakı­mından -kabileleri ve sosyal statüleri ne olursa olsun- hürler, köleler, kadınlar ara­sında fark yoktur" şeklinde anlaşılması gerekir. Konumuz olan âyet bunu açıkla­mış, Mâide âyeti de cinsler arasında -can farkı gözetilmeksizin- kısas uygulanaca­ğını açıklığa kavuşturmuştur; âyetler arasında zıtlık yoktur, bir bütünün kısımlar halinde açıklanması söz konusudur. Ebû Yûsuf cinsler arasında kısas yapılacağı hükmüne varırken âyetleri böyle yorumlamış, neshi kabul etmemiştir.[536] Âyetin başında yer alan "Öldürülenler hakkında bsas si­ze gerekli kılındı" mealindeki cümle tek başına mâna ve hüküm ifade eden ve hük­mü umumi olan (hem hüre hür, hem köleye hür; hem kadına kadın, hem kadına er­kek... kısas edilir diyen) bir cümle olduğu için Mâide âyetine başvurmadan da bu âyetten, kısasta eşitlik ve genellik hükmüne ulaşmak mümkündür.

b) Müctehidlerin çoğunluğu farklı düşünmekle birlikte Ebû Hanîfe gibi ne­sihten hareket ederek Mâide âyetini, Ebû Yûsuf gibi bütünlükten hareket ederek her iki âyeti genel (hem aynı cinsin fertleri hem farklı cinslerin ve statülerin fert­leri arasında bsas hükmü getiren) âyetler olarak anlayan müctehidlere göre bir kö­leyi öldüren kimse ceza olarak kısas edilir. "Kölesini öldüreni öldürürüz..." me­alindeki hadis de [537] bu hükmü destekle­mektedir. Aynı anlayışın tabii bir sonucu olarak haksız yere gayri müslimi öldü­ren müslüman da kısas edilir. Aksini ifade eden hadis, müslümanlarla savaş halin­de olan (harbî) gayri müslimlerle ilgilidir.

Müctehidlerin çoğuna göre bir kimseyi haksız yere ve kasten öldürenler bir­den fazla olursa, sayılan ne kadar olursa olsun tamamı kısas cezasına çarptırılır.

Mâliki fıkıhçı Ebû Bekir İbnü'l-Arabî, 487 (1094) yılında Kudüs'te Mescid-i Aksâ'mn yanında, orayı ziyarete gelen Zevzenî isimli meşhur bir Hanefî fıkıhçısı ile Atâ el-Makdisî isimli yerli bir Şafiî fıkıhçısı arasında -o zamanın âdetine uygun olarak- cereyan eden, bizzat dinlediği ve konumuzla ilgili olup İslâm'da insan haklan anlayışına da ışık tutan bir tartışmayı şöyle nakletmektedir:[538]

(Kudüslü fıkıhçılar Zevzenî'ye, "Kâfiri öldüren müslümanın kısas edilip edilmeyeceğini" soruyorlar, o da "Kısas edilir" cevabını veriyor, delilini sorunca da konumuz olan âyeti okuyor ve bunun "bütün öldürülenleri İçine aldığını" söy­lüyor, bu noktada Atâ delile itiraz ederek tartışmayı başlatıyor).

Atâ, "Hocanın ileri sürdüğü delil (âyet) üç noktadan ona delil olmaz" diye­rek şu delilleri sıralar:

1. Allah Teâlâ "Sîze kısas farz kılındı" buyurarak birbirine eşit olan müslümanlar arasında kısas hükmünü getiriyor, kâfir müslümana eşit de­ğildir; çünkü hak dini inkâr etmesi onun derecesini aşağıya düşürmüştür.

2. Âye­tin başı İle sonu arasında mâna İlişkisi, bütünlüğü vardır; aslı kâfir olduğu için kö­le hüre eşit olmayınca, halen kâfir olan kimsenin müslümana eşit olmayacağı aşi­kârdır.

3. Âyetin devamında "Her kime kardeşi tarafından bir şey bağışlanırsa..." buyuruluyor. Kâfirle müslüman arasında kardeşlik olamaz; şu halde kâfir âyetin hükmüne dahil değildir.

Zevzenî ise ileri sürdüğü delilin sağlam olduğunu, Atâ'nın itirazlarının bunu çürütemediğini şu gerekçelerle savunur:

a) Allah Teâlâ'nın cezalandırmada eşitli­ği şart koştuğu yönündeki görüşünüze katılıyorum; ancak "kısas bakımından müs-lümanla kâfir arasında eşitliğin bulunmadığı" şeklindeki tespitinizi doğru bulmu­yorum. Müslüman gibi, İslâm ülkesinde yaşayan veya oraya izinli olarak girmiş bulunan gayri müslimlerin de hayatları ebedî olarak dokunulmazdır, bu bakımdan eşitlik vardır. Müslüman gayri müslimin malını çalsa cezalandırılır. Bu hüküm onun canının da dokunulmaz olduğunu gösterir, sahibi dokunulmaz olmasaydı malının da dokunulmazlığı bulunmazdı,

b) Âyetin başının mâna bakımından de­vamına bağlı olduğu görüşünüze katılmıyorum, Âyetin başı genel devamı özeldir, her biri kendi çerçevesinde geçerlidir,

c) "Köleyi öldüren hür kısas edilmez" hük­münüzü kabul etmiyorum. Tam aksine o da kısas edilir, bu hükmünüz size delil ol­maz,

d) Müslümanlarla kâfirler arasında din kardeşliğinin bulunmadığı doğrudur; ancak buna dayalı hüküm af ve diyetle ilgili olup kısasla ilgili değildir, birisi diğe­rini ortadan kaldırmaz.

İslâm öncesinde Araplar intikam ve kısasta ısrar ederler, diyet (kan bedeli) karşılığında sulhu ayıp sayarlar, bunu yapanları para karşılığında maktulün kanını satmakla suçlarlardı. İslâm kısası tâdil edip adalet ve hakkaniyete uygun hale ge­tirdikten sonra, meşru görmekle beraber, maktulün yakınlarına kısastan vazgeçme ve bunun yerine diyet kabul etme seçeneğini de getirmiş; bununla da kalmayıp "kardeşi tarafından bir şey bağışlanırsa" diyerek iki tarafın birbirlerine din kardeşligi esasına göre bakmaları gerektiğini hatırlatmış, kısas yerine diyeti teşvik etmiş­tir. Maktulün yakınlarının kısastan vazgeçip diyete razı olmaları halinde katilin üzerine düşeni ödemesini, güçlük çıkarmamasını, gönlü yaralanmış din kardeşle­rine elinden geldiğince iyi davranmasını istemiştir.

Kısas cezası haksız ve kasıtlı olarak öldürme ve yaralama suçlarına mahsus­tur. Bu suçun cezasının diyet olarak verilmesi, maktulün yakınlarının veya mağ­durun rızâsına bağlıdır. Kasıt bulunmadan, kaza sonucu birini öldürme veya yara­lama durumunda ise kısas cezası söz konusu olmayıp tek karşılık olarak diyet ve kefaret vardır. [539]

Kısas cezası yanında, maktul tarafının rızâsına bağlı bile olsa diyet seçeneği­nin de meşru kılınması hem -yukarıda değinilen- Câhiliye devri telakkisine hem İslâm'dan önceki dinlerin bir kısmındaki hükümlere nispetle cezanın hafifletilme­si ve yüce Allah'ın bir lütfü mahiyetindedir.

Tevrat'a göre kasten adam öldürmenin ve yaralamanın cezası başka seçene­ği olmamak üzere kısastır.[540]

Matta İncili'ne göre Hz. îsâ, Tevrat'ta geçen "göz yerine göz, diş yerine diş. hükmünü hatırlattıktan sonra "Fakat ben size derim: Kötüye karşı koma ve senin sağ yanağına kim vurursa ona ötekini de çevir" demiştir (5/38). Burada Hz. îsâ, kısas hükmüne atıf yaptıktan sonra onu kaldırdığını söylememiş, yalnızca kı­sas yerine bağışlamayı tavsiye etmiştir. Ayrıca Matta İncili'nde (5/17-18), Hz. îsâ'nın açıkça "Sanmayın ki ben şeriatı yahut peygamberleri yıkmaya geldim; yık­maya değil fakat tamam etmeye geldim... Şeriatten en küçük bir harf veya bir nok­ta bile yok olmayacaktır" dediği nakledilir. Sonuç olarak denebilir ki, Tevrat'a gö­re kasten öldürmenin ve yaralamanın cezası tekdir ve kısastır; Matta'ya göre kısa­sın yanında bağışlama seçeneği getirilmiştir. İslâm'da İse kısas istemek maktulün yakınlarıyla yaralanan mağdurun hakkıdır, bağışlamaları halinde diyet devreye gİ-rer; ayrıca kamu otoritesinin -kısastan hafif olmak üzere- ta'zîr yoluyla cezalan­dırma hakkı vardır.

Kısas bağışlanıp diyetin tamamı veya bir kısmı alındıktan sonra maktul tara­fı tekrar intikam peşine düşerse veya katil ıslah olmaz yine cana kıyarsa haddi aş­mış, sınırı çiğnemiş olurlar. Bu durumda her iki taraf için de âhirette azap vardır. Kısas cezası bağışlanmış bîr caninin tekrar aynı suçu işlemesi durumunda, dünya­daki cezasının doğrudan kısas olacağı veya diyet yahut kısasa karar verme yetki­sinin devlete bırakılması gerektiği şeklinde iki farklı görüş vardır. [541]

 

179. Allah Teâlâ "Kısasta sizin için hayat vardır" derken "Ey akıl sahipleri!" nidasıyla insanları bu konuda düşünmeye; "Kısas da öldürme demek olduğuna gö­re, hem öldürmek hem de hayat nasıl bir arada olacak?" sorusuna, akıllan doğru işleterek cevap bulmaya teşvik etmektedir. İlâhî nidanın yerli yerinde olduğunun bir delili de günümüze kadar, akıllı olduklarım düşünen insanların idam cezasını tartışma konusu edinmelerine rağmen kaldırmamış olmalarıdır.

Ya genel ya da Özellikle öldürme suçuna mahsus olarak kısasa ve idam ceza­sına karşı çıkanlar şu delillere dayanmışlardır:

1. İnsanlığın faydasına olduğu ge­rekçesiyle bile olsa insanın tabiatı kısas ve idamdan nefret etmekte, vicdanı onu reddetmektedir.

2. Öldürme olayı bir insan kaybı olduğu gibi idam da ikinci bir ca­na kıymadır, insan kaybıdır.

3. Kısas yoluyla adam öldürmek kalpteki merhamet­sizlik ve intikam duygusundan kaynaklanır. Bu duygular kötüdür, eğitim yoluyla kalpten çıkarılmalıdır. Cana kıymak da kötüdür, ancak bunu engellemek için ikin­ci bir cana kıymak yerine katili hapsetmek, güç işlerde kullanmak yoluyla eğit­mek, suçu bu tedbirlerle engellemek uygundur. Katili hasta olarak kabul etmek de mümkündür. Çünkü insan akıl hastası olmadan cana kıyamaz; nasıl diğer akıl has­talan hastahanelerde tedavi görüyorsa katillerin de buralarda ıslah ve tedavi edil­meleri gerekir.

4. Kanunlar yapıldıktan zaman mevcut olan topluma, onun içinde bulunduğu şartlara ve ihtiyaca uyar, buna uygun olarak yapılır. Bu sebeple herhan­gi bir kanunun devamlı yürürlükte bulunması işin tabiatına aykırıdır. Kısas kanu­nu da böyledir. Bugün toplumlar fertlerine muhtaçtırlar. Maktulün yakınları da ka­tilin cezalandırılmasını istemektedirler. Bu iki istek ve ihtiyacı bir arada tatmin edecek çare, katili öldürmeyip Ömür boyu hapis vb. şekillerde cezalandırmaktır.

Kur'ân-ı Kerîm'in konunun temeline ışık tutan şu ifadesi ise bu İtirazlara toplu bir cevap niteliğindedir: "Yeryüzünde fesat çıkarıp bozgunculuk yapmaya veya bir cana karşılık olmaksızın birisini öldüren kimse bütün insanları öldürmüş gibidir, bir canı yaşatan ise bütün insanlara hayat vermiş gibidir"[542]

Hiçbir fark gözetmeksizin yaşama hakkını tanıyan ve önemini vurgulayan bu âyete göre cana kıymayı, iki kişi arasında veya bir ferde yönelik bir mesele, bir suç, bir eylem olarak düşünmek yanlıştır. Ya cana kıyma önlenir, bütün İnsanlığın hayat hakkı garanti altına alınır yahut da yaşama hakkı devamlı olarak tehlikeye mâruz kalır. Toplum denilen yapı fertlerden oluşur, asıl ve hakikat olan fertlerdir. Ferdin hayatını korumak mümkün olmazsa fertlerden oluşan toplumun hayatını korumak da mümkün olmaz.

Yukarıda sıralanan itirazlan tek tek cevaplamak üzere de şunlan söylemek mümkündür:

a) Hemen her insan kendini öldürmek isteyen, buna teşebbüs eden insam, onu öldürme pahasına da olsa engeller. Nitekim bütün hukuk sistemleri nefsi müdafaayı hukuka uygunluk hallerinden saymışlardır. Toplumlar da ülkele­rine, hayatlarına, hayatî menfaatlerine göz diken, saldıran toplumlara karşı savaş ilân edip fiilen savaşırlar. Bu iki vakıa, hayatı ve gereklerini korumak söz konusu olduğunda insanların öldürülmesinin, insan tabiat ve vicdanına aykırı bulunmadı­ğını göstermektedir,

b) Bir toplumda eğitim başarılı olur, insanlar ağır cezalar söz konusu olmadan da adam öldürme suçunu işlemez hale gelirler, bu durum bilim­sel verilere dayalı olarak tespit edilirse nâdir hale gelen öldürme suçu için farklı cezalar ve tedbirler düşünülebilir, İslâm, maktulün yakınlarına kısas talebinden vazgeçme ve diyet isteme hakkı vererek bu kapıyı açmıştır. Yine eğitimin etkisiy­le toplumda, intikam duygu ve talebinin yerini "affm şerefli ve büyüklüğe yakışan davranış olduğu" şuuru ve anlayışı alırsa veliler kısas yerine affı tercih edecekler­dir. Bilimsel olarak kısas dışındaki önlem ve yaptırımların adanı Öldürme suçunu önlediği veya çok nâdir hale getirdiği belirleninceye kadar ise kısas cezası seçe-neksiz olma özelliğini koruyacaktır,

c) Merhamet ve şefkat güzel duygular olmak­la beraber yerinde kullanılmaz; zulme, hakların çiğnenmesine, insanların can gü­venliğinin ortadan kalkmasına sebep olur, maktulü unutturur, hep katil lehine işle­tilirse makbul olmaktan çıkar, zaaf olarak değerlendirilir,

d) Suçun kendi cinsin­den bir fiille cezalandırılması eğilimi şahsî ve nefsânî bir duygu olmaktan çıkar, adalet ve hakkaniyetin gerçekleşmesine yönelirse, bir eğitim ve suçu önleme ara­cı olarak değerlendirilirse, ona kötü gözle bakılamaz,

e) Cinayeti akıl ve ruh has­talığına bağlamak ve canileri hapishanelere ve idam sehpalarına değil, hastanele­re göndermeyi önermek aslında cinayeti teşvik etmenin ötesinde bir sonuç getir­mez. Nitekim bugün uzmanların çoğunluğu bu kanaate katılmamış, cinayeti bir hastalık değil, ceza gerektiren suç saymışlardır,

f) Günümüzde pek çok ülkenin ka­nunlarında idam cezası vardır. Bu kanunları koyanlar önemli gördükleri cinayet­lerde -suçluyu hapishanede çalıştırarak ondan istifade etmek yerine- idam etmeyi uygun bulmuş, yaşama hakkını korumak için zaruri bulmuşlardır. Katilin ekono­mik katkısı, insan hayatını korumaktan (dolayısıyla kısas sayesinde korunacak olan insan hayatından) daha önemli ve faydalı olamaz. [543]

 

Meali

 

180. Birinize ölüm yaklaştığında, eğer geriye mal bırakıyorsa anasına, babasma ve akrabasına uygun bir vasiyette bulunması, sakınanlara bir borç olmak üzere yazıldı.

181. Onu işittikten sonra kim değiştirirse günahı, yalnız­ca onu değiştirene ait olur. Allah her şeyi işitir, her şeyi bilir.

182. Her kim bir vasiyette bulunacak birinin hakkı çiğnemesinden veya günaha girmesin­den korkar da aralarım düzeltirse ona bir günah yoktur. Allah elbette bağış­layıcıdır, sonsuz rahmet sahibidir. [544]

 

Tefsiri

 

180. İslâm'dan önce Araplar'da miras taksimi şöyle yapılırdı: Ölenin erkek çocukları varsa bütün mirası onlar alırlardı. Erkek çocuğu olmayanın malı yakın­dan uzağa doğru diğer erkek akrabasına kalırdı. Bazan vasiyet yoluyla çocuklara, akrabaya ve arkadaşlara da mal bırakıldığı olurdu. Bu âyet başta ana ve baba ol­mak üzere, kadın-erkek ayırımı yapmadan bütün akrabaya vasiyet etmenin gerek­li bulunduğunu ifade ederek müminleri, daha sonra gelecek olan miras hükümle­rine hazırladı. Nısâ süresindeki miras âyeti [545]  zaten mirastan pay almakta olan bu erkekleri doğrudan zikretmeksizin kadm akrabayı da mirasa dahil etti. Anılan miras âyeti ve onu tamamlayan diğer âyetlerle hadisler değiştirilemez hak ve paylar şeklinde mirasın nasıl paylaştırılacağını belirlemiştir. Hz. Peygamber'in Veda haccmda, "Allah her hak sahibine hakkını vermiştir, artık vâris olana vasi­yetle mal bırakmak yoktur" [546]. buyurmasıyla mirastan belli hakkı olan akrabaya vasiyetle mal bırakılamayacağı anlaşılmıştır. Sa'd b. Ebû Vakkas'ın hastalanması üzerine onu ziyarete giden Hz. Peygamber'e, bütün malını Allah rızâsı için vasiyet edeceğini bildirmesi üzerine üçte biriyle yetinmesini söylemesi ve "Yakınlarını zengin olarak bırakman, onları halka el avuç açan yoksullar olarak bırakmandan daha İyidir" buyurmasıyla da [547] vârisleri olan bir kimsenin bütün malını vasiyet etmesinin uygun olmadığı ortaya çıkmıştır. Tefsir etmekte olduğumuz âyeti, aynı konuyla il­gili diğer açıklamalar içinde bir bütün olarak ele almaya çalışan tefsirciler ve fı-kıhçılar farklı sonuçlara varmışlardır:

a) "Üzerinize yazıldı" ifadesi bağlayıcı hü­küm (farz, vacip) getirdiği için Önce farz kılınan vasiyet, miras âyeti gelince kısmen değiştirildi ve artık farz olmaktan çıktı, teşvik ve tavsiye edilmiş (mendup) bir davranış haline geldi. Dört mezhep imamının da dahil bulunduğu müctehidler çoğunluğu bu hükmü benimsemişlerdir,

b) Dahhâk, Tâvûs, Taberî gibi müctehid-lere göre vasiyet âyeti ne kısmen ne de tamamen neshedilmiştir. Baştan itibaren bu âyet, miras âyetinin dışında kalan yani bir sebeple (dini farklı olan ana ve baba, köle olan akraba vb.) mirastan pay alamayan akrabanın vasiyet yoluyla terikeden pay almasını hedeflemiştir. Kime ne kadar vasiyet edileceği ise örfe, âdete ve hak­kaniyet kurallarına (mâruf ölçüsüne) bırakılmıştır. "Yakının aynı gruptaki daha uzak akrabayı mirastan mahrum etmesi" (hacb) kaidesi gereği vâris olamayan to­runlar (dede yetimi) meselesi, çağımızda bazı İslâm ülkelerinde, bu ictihaddan ya­rarlanmak suretiyle çözülmüş, yetim torunlar mirastan paya kavuşturulmuştur. Meselâ babası, dedesinden önce vefat eden bir çocuk dedesinin himayesine kalmış bir yetimdir. Gün gelip dedesi de vefat edince, çocuğun amcası dedesine (yani ölen dedenin hayattaki oğlu, babasına) ondan daha yakın olduğu için mirası al­makta torun mirastan mahrum kalmaktadır. Çocuğun ölen babasının yerine kona­rak (ona halef olarak) vâris olması hükmü İslâm hukukunda yoktur. Bu ve benze­ri durumlarda karşımıza "vâris olamayan yakın akraba" meselesi çıkmaktadır. Bunlar için gerekli (farz) olan vasiyet hükmü de bu meselenin çözümünde kulla­nılmaktadır,

c) Mirastan payı olan akrabaya (vâris) vasiyet yoluyla da mal bırakıl­mış olursa bazı müctehidlere göre bu tasarruf geçerli değildir. Hanefîler, Hanbelî-ler ve daha başka bazı müctehidlere göre ise diğer vârisler razı oldukları takdirde bu vasiyet de geçerlidir,

d) İlgili hadisi delil gösteren bazı müctehidler üçte biri ge­çen vasiyeti hükümsüz sayarken, Hanefîler'in de dahil bulunduğu çoğunluk, vâris­lerin razı olmaları halinde bunun da geçerli olduğu hükmünü benimsemişlerdir,

e) Vasiyet Fiilen gerçekleştirilmesi ölüm sonrasına bırakılan bir hukukî tasarruftur. Bir kimsenin üzerinde bir hak, bir borç varsa ölümünden sonra bunun terikesinden ödenmesini, yerine getirilmesini vasiyet etmesi farzdır. Böyle bir borcun veya sa­hibine teslim edilmesi gereken bir hakkın bulunmaması halinde vasiyet farz değil menduptur; durum müsait olduğunda yapılması teşvik edilmiş bîr hukukî tasarruf­tur, bir dinî hizmet ve ibadettir. Vasiyeti teşvik eden hadisler böyle yorumlanmış­tır. [548]

 

181-182. Vasiyet usulüne uygun olur, bir yanlışlık ve haksızlık bulunmazsa bunun hayatta kalan ilgililerce yerine getirilmesi gerekir. Yerine getirmeyen, ölü­nün iradesi dışında değişiklik yapan kimse sorumlu ve günahkâr olur.

Ya meşru ve helâl olmayan bir mal, menfaat ve fiil vasiyet edilmiş ya da va­siyetin dinî ve hukukî kuralları çiğnenmiş, kasten veya bilmeyerek yanlışlar yapılmış, olursa vârislerle lehlerinde vasiyet yapılan kimselerin arasına girerek durumu düzeltmek, sakıncalı olmak bir yana müminlerin vazifeleri cümlesindendir; 181. âyette "günah" olarak nitelenen "değiştirme" fiili bu nevi düzeltmeleri, iyileştir­meleri kapsamaz. [549]

 

Meali

 

183-184. Ey iman edenler! Sizden öncekilerin üzerine yazıldığı gibi sakınasınız diye sizin üzerinize de sayılı günlerde oruç yazıldı. İçinizden hasta ve­ya yolcu olan, başka günlerden sayısınca tutar. Orucu tutmakta zorlananlar için bir yoksulun (günlük) yiyeceği kadar fidye yeterlidir. Bir iyiliği mecbur olmadan yapan için bu (yaptığı) iyidir. Orucu tutmanız -bilirseniz- sizin için hayırlıdır[550]

 

Tefsiri

 

183-184. Oruç Allah'ın buyruğunu yerine getirmek için veya farz yahut va­cip olmamakla birlikte O'nun hoşnutluğunu kazanmak için nafile ibadet niyetiyle müminin, belirli bir süre zarfında her türlü yemeyi, içmeyi ve cinsî ilişkiyi terket-mesidir. İslâm'ın getirdiği oruç, zamanı, süresi, şartları, hangi fiillerle ve davranış­larla bozulduğu, tanınan kolaylıklar bakımından daha önceki dinlerde ve milletler­de görülen oruçtan farklıdır.

Oruç ibadeti İslâm'dan önce de bilinen ve İslâm'dakinden farklı da olsa uy­gulanan bir ibadet idi. Hz. Peygamber'in mensup bulunduğu Kureyş kabilesinden olanlar da âşûrâ günü oruç tutarlardı. Mekke'den Medine'ye hicret edilince bura­da yahudilerin de aynı günde oruç tuttukları görüldü. Hz. Peygamber bunun sebe­bini sordu; "Bugün Allah Teâlâ'nın Musa'yı kurtardığı gündür" dediler. "Bizim Mûsâ İle hak ilişkimiz sizinkinden daha fazla" buyurdu ve o gün kendisi oruç tut­tuğu gibi müminlerin de tutmalarım emretti. Bir yıl sonra ramazan orucu farz kı­lınınca Hz. Peygamber, âşûrâ orucu için " Dileyen tutsun, dileyen tutmasın" buyurdu. Böylece sözü edilen oruç farz olmaktan çıktı, mendup bir ibadet hükmünü aldı.[551]

Kur'an'da geçen "üzerinize yazıldı" ifadesi -aksine bir karîne bulunmadığın­da- "farz kılındı" mânasına gelmektedir. Bu âyet hicretin 1. yılında Hz. Peygam­ber tarafından tutulması emredilen aşûrâ orucunun farz olma hükmünü kaldırmış, onun yerine 2. yılın başmda ramazan orucunu farz kılmıştır.

"Sizden öncekilere..."den maksat birinci derecede yahuditer ve hıristiyanlar-dır; çünkü müslümanlann tanıdığı Ehl-i kitap'tan olan gayri müslimler bunlardır. Yahudiler, ekim ayma rastlayan yılbaşılanndan on gün sonra, gün batınımdan er­tesi günün gün batımına kadar bir oruç tutarlar, günahların bağışlandığı gün ola­rak kabul ettikleri bu farz kılınmış oruç gününe "kipur" adını verirler. Ayrıca yı-lm farklı günlerinde tuttukları başka farz oruç ve nafile oruçlar da vardır. Hıristi­yan şeriatında -Tevrat'ta olandan başka- bir oruç yoktur. Hz. îsâ kendisine pey­gamberlik gelmeden önce kırk gün oruç tuttuğu için hıristİyan din adamları bunu da ibadet olarak telakki etmişlerdir [552]

Hz. Peygamber, "Allah'ın en çok sevdiği oruç Dâvûd peygamberin orucudur. O, bir gün açar (yer), bir gün oruç tutardı" buyurmuştur. [553] Bu hadis daha başka peygamberlerin getirdikleri İlâ­hî dinlerde de oruç İbadetinin bulunduğunu göstermektedir.

"Sakınmanız için, sakınasınız diye" ifadesi oruç ibadetinin hikmetine ışık tut­maktadır. Dinde sakınmak (takva, ittika) günahlarla ilgili bir sakınmadır, günah­lardan uzak durmak, günaha girmemek için çaba göstermektir. Kurtulmanın, uzak durmanın yollan ve çareleri bakımından günahlar İkiye ayrılır: İçki, kumar, hırsız­lık, gasp gibi günahlardan kurtulmanın yolu ve çaresi -bunların getirdikleri sonuç­lar üzerinde- düşünmektir. Yasaklama, ceza tehdidi, başkalarının başlarına gelen­ler, verilen öğütler üzerinde düşünen insanlar bunlardan uzaklaşabilirler. Bİr kısım yasaklar ve günahlar da vardır ki, bunların sâikleri (İticileri) öfke ve şehvet gibi ta­bii duygular ve içgüdülerdir. Bunlardan uzaklaşabilmek için yalnızca üzerinde dü­şünmek yetmez; itici duygular ve içgüdülerin baskısını azaltacak veya bu baskıya karşı iradenin gücünü arttıracak uygun araçlarla eğitime ihtiyaç vardır. Oruç bu eğitim İçin ideal bir yoldur. Oruç ibadetinin ferdin iradesini güçlendirmesi ve onu günahlardan uzaklaştırması yanında, maddî imkânları yerinde olanları yoksulların, mahrumların halleriyle hallendirmek gibi bir işlevi daha vardır. Yeme, içme ve cinsel ilişki arzularını İstedikleri gibi tatmin edebilenler, bundan mahrum olanla­rın durumlarını ancak, aynı şartlan yaşayarak anlayabilirler ve ancak bu yoldan onlara yardımcı olma konusunda daha duyarlı ve aktif hale gelebilirler. İslâm eğitimcileri bedenin arzularım frenlemenin, isteklerini doyurma konusunda kısıntıya gitmenin, insana mahsus olup ruh, nefis, kalp gibi kavramlarla ifade edilen diğer unsurun gelişmesi üzerindeki müspet tesiri üzerinde de ısrarla durmuşlardır.

"Sayılı günler" den maksat, 185. âyette gelecek olan ramazan ayıdır, Araplar daha önce belli şekilde bir ay oruç tutmaya alışık olmadıkları için "Ramazana ula­şan onda oruç tutsun" emri verilmeden önce müminler, psikolojik olarak bu iba­dete alıştırılmak istenmiş; bu amaçla mazereti olanların ne yapacakları, genel ola­rak oruç tutmanın insana ne sağlayacağı üzerinde durulmuştur.

Âyet üç mazeretten söz etmektedir: Hastalık, yolculuk ve oruca zor dayanır olmak.

a) Ağır hastalığın oruç tutmamak için bir mazeret teşkil ettiği konusunda gö­rüş ayrılığı yoktur, Hafif hastalıkların mazeret olma sının hakkında çeşitli ölçüler­den söz edilmiştir. Birçok müctehîdin katıldığı mâkul sınırlama, "sağlam bir kim­senin orucuna ek acı, ağrı, bitkinlik, açlık, susuzluk getiren, oruç tutulduğu takdir­de artan veya tedavisi geciken hastalık" şeklinde olanıdır.

b) Yolculuktan maksat, namazların kısaltılmasını [554] ve -üç mezhebe göre- cemedilmesinİ caiz kılan mesafede yapılan yolculuktur. Böyle bii yolculuğa çıkan kimse o günün sabahında -yolculuğa başlamadan- oruca niyet et­miş olursa bazı müctehidlere göre orucuna devam edecek, ertesi günden itibaren ruhsattan yararlanacaktır. Bu durumda orucunu bozması halinde ise kefaret değil gününe gün kaza gerekli olmaktadır. Hz. Peygamber'in ramazan ayında Medi­ne'den Mekke'ye yolculuk ettiğini, yolda su isteyerek halkın gözü önünde orucu­nu bozduğunu İfade eden sahih hadise [555] dayanan Ahmed b. Hanbel gibi müctehİdier ise belirtilen durumda orucun açıl­masının sünnet olduğunu ileri sürmüşlerdir.

Hasta iyileşince, yolcu da vatanına ve oturduğu yere dönünce tutamadıkları günlerin oruçlarını uygun zamanda kaza ederler. Kaza oruçlarının aralıksız tutul­ması şart değildir.

c) "Orucu tutmakta zorlananlar" şeklinde tercüme ettiğimiz kısımda geçen "yutîkûne" fiili gerek dil bilimi gerekse kıraat şekilleri bakımından farklı mânala­ra müsait olduğu için bu kısmı, "orucu tutabilecek durumda olanlar" şeklinde an­layanlar da olmuştur. Bu ikinci anlayışa göre başlangıçta, müminler oruca alışın-caya kadar böyle bir seçenek getirilmiş, oruç tutabilecek durumda olanların da is­terlerse fidye vererek bu ibadeti yerine getirmelerine izin verilmiş, sonra bu izin kaldırılmış ve gücü yetenlerin orucu tutmaları gerekli kılınmıştır.

Bizim tercüme ettiğimiz şekil ve katıldığımız mânaya göre ya bünyesi veya içinde bulunduğu durum ve şartlar sebebiyle orucu zor tutan, oruç tutmakta zorla­nan, devam ettiği takdirde hasta olmaktan veya mecbur olduğu işini yapamamak­tan korkan kimseler oruç tutmak yerine her gün için bir fidye verebileceklerdir. Eski zamanlarda yaşlılık yüzünden zayıf düşmüş kimselerle emzikli ve hâmile ka­dınlar "orucu tutmakta zorlananlar"a örnek olarak zikredilmiştir. Bunlardan yaşlı­ların oruç yerine fidye vereceklerinde ittifak vardır. Diğer İkisine gelince meselâ Şafiî ve Mâlik'e göre bunlar da fidye verirler, sonra da mazeretleri ortadan kalkın­ca kaza ederler. Hanefîler'e göre bu ikisi fidye vermezler, sonradan tutamadıkları oruçlarını kaza ederler.

Günümüzde dökümcü, maden, beton ve yol işçisi, tellâk, hamal gibi ağır iş­lerde çalışan kimselerin de "orucu tutmakta zorlananlar" sınıfına dahil edileceği hükmü birçok fıkıhçı tarafından benimsenmiştir. Bunlar da zarar gördükleri tak­dirde oruç tutmak yerine fidye verebileceklerdir. [556]

Fidye bir yoksulun bir günlük yiyeceğidir. Fıkıhçılar bunu buğday, arpa ve hurmadan bir müd (dört koşam) miktarı olarak belirlemişlerdir. Bu yiyecekler Hz. Peygamber döneminde bölgenin temel gıdaları idi. Başka zaman ve mekânlarda da fidye "temel yiyeceklerin orta kalitede olanından bir günlük ihtiyaç karşılığı" ola­rak tespit edilmelidir. Bu miktar fidyenin alt sınırıdır. Âyete göre daha fazlasını vermek, veren için dünya ve âhirette hayırlara vesile olacaktır. [557]

Hasta ve yolcu olanlara oruç tutmama ve başka zamanda sayısınca kaza et­me İzin ve imkânı verilmiş olmakla beraber, önemli bir güçlüğün ve engelin bu­lunmaması halinde bu durumlarda da orucun tutulması, "Tutmanız sizin için daha hayırlıdır" buyurularak tavsiye edilmiştir. Bu cümleyi "genel olarak oruç ibadeti­nin insanlar için İyilikler getireceği" şeklinde anlayan, hastalık ve yolculukta oruç tutmakla ilgili olmadığını ileri süren fıkıhçılar da vardır. [558]

 

Meali

 

185. O (sayılı günler), doğruyu eğriden ayırma, gidilecek yolu bulma ko­nusunda açıklamalar re insanlara rehber olarak Kur'an'ın indirildiği rama­zan ayıdır. Artık kim bu aya yetişirse onu oruçlu geçirsin. Kim de hasta veya yolcu olursa, başka günlerden sayısınca tutar. Allah sizin için kolaylık istiyor güçlük çekmenizi istemiyor. Sayıyı tamamlamanız, sizi doğru yola iletmesine karşı Allah'ın ululuğunu dile getirmeniz ve umulur ki şükredersiniz diye (uy­gun hükümler gönderiyor).

186. Kullarım sana beni sorduklarında bilsinler ki şüphesiz ben yakınım, bana dua ettiğinde duacının dileğine karşılık veririm. Şu halde benim davetime gelsinler ve bana iman etsinler ki doğru yolu bulalar.

187. Oruç gecesinde kadınlarınızla birleşmek size helâl kılındı. Onlar si­zin için elbisedir, siz de onlar için elbisesiniz. Sizin kendinize hıyanet etmek­te olduğunuzu Allah bilmiş, tövbenizi kabul etmiş ve sizi bağışlamıştır. Şimdi artık onlarla birleşin ve Allah'ın sizin için yazdığını isteyin. Fecirden siyah ip beyaz ipten sizin için ayırt edilir hale gelinceye kadar yiyin ve için, sonra oru­cu geceye kadar tamamlayın. Mescidlerde ibadete çekilmişken kadınlarla cinsel ilişkide bulunmayın. Bunlar Allah'ın koyduğu sınırlardır; sakın bu sı­nırlara yaklaşmayın. Allah âyetlerini insanlar için işte böyle açıklar. Umulur ki sakınırlar. [559]

 

Tefsiri

 

185. Önceki âyetlerde orucun farz kılındığı bildirilmiş, bunun sayılı günler­de tutulacağı açıklanmış; yükümlüler, süre ve şekil bakımlarından yeni olan bu ibadete psikolojik olarak alıştırılmış, güçlük söz konusu olduğunda ruhsatların bu­lunduğu haber verilmişti. Bu hazırlık mahiyetindeki açıklamalardan sonra farz kılınan oruç ibadetinin ayrıntılarının bildirilmesine geçilmiştir; birbirini tamamlayan âyetler arasında bir nesih (birinin diğerini hükümsüz kılması) ilişkisi yoktur,

Kur'ân-ı Kerîm'in Hz. Peyganıber'e indirilmesi Mekke'de Hira mağarasın­da, milâdî 610 yılı Ramazan ayının 17. gününde başlamış ve Allah Teâlâ'nın uy­gun gördüğü aralıklar ve münasebetlerle yaklaşık yirmi üç yılda tamamlanmıştır. Âyette geçen "ramazan aynıda Kur'an'ın indirilmesi"nden maksat onun tamamı­nın değil ilk âyetlerinin İndirilmesidir; Bakara sûresinin başında olduğu gibi bir­çok âyette, Kur'an'ın bir parçasına da kitap ve Kur'an denilmiştir. Yüce mevlâ müslümanlara oruç ibadetini farz kılmayı murat edince bunun zamanının da ona uygun ve lâyık bir zaman olmasını istemiş, bütün insanlığa son rehber ve irşad ara­cı kıldığı kitabını vahyetmeye başladığı ayı oruç zamanı olarak seçmiştir.

Burada "şehide" fiili "görmek" değil "erişmek, hazır bulunmak" mânasmda-dır. Bu sebeple âyetin, "Ramazan hilâlini gören oruç tutsun" şeklinde bir mânası yoktur. Kamerî aylardan biri olan ramazanın giriş hilâlini görünce omca başlan­ması, çıkış hilâlini görünce de oruca son verilip bayram yapılması, ayın bir engel yüzünden görülememesi durumunda bir önceki ayın otuza tamamlanması ve erte­si günün, yeni ayın biri olarak kabul edilmesi hükümleri âyetle değil hadisle sabit olmuştur.[560]

1978 yılında İstanbul'da İslâm ülkeleri temsilcilerinin katılımıyla yapılan il­mî bir toplantıda ramazan ve bayram hilâllerinin, dünyanın herhangi bir yerinde görülebilir hale gelmesine dayalı hesaplar ve buna uygun takvim yapılmasına, ay­rıca özel rasathanelerden gözetleme yapılarak hesabın kontrol edilmesine karar ve­rilmiştir. O günden itibaren bu kararlara uyan ülkeler arasında birlik hâsıl olmuş­tur. Kararlara ve bunların dinî-ilmî gerekçelerine katılmakla beraber bu kararlara uymayan ülkelerde ise bazı yıllarda -hesaba göre- dünyanın hiçbir yerinden hilâ­lin görülmesinin mümkün olmadığı zamanda görme iddialarına dayalı ilânlar ya­pılmaktadır. Türkiye'de yaşayanlara, alınan kararlara titizlikle uyan Diyanet İşle­ri Başkanlığının takvimine uymalarını, etrafı dinleyerek kafalarını karıştırmama­larını tavsiye ediyoruz.

Hasta ve yolcu olanların orucu başka günlerde kaza edebilecekleri yukarıda geçtiği halde burada tekrarlanmasının bazı tefsircilere göre sebebi, "oruç tutmak­la fidye vermek arasında muhayyer bırakma" hükmünün bu âyetle kaldırılmış ol­masından dolayı diğer ruhsatların da kaldırıldığı zannını engellemektir. Onlara gö­re "Artık ramazana erişen oruç yerine fidye veremez, oruç tutacaktır, ancak hasta ve yolcu olanlar başka günlerde kaza edebilirler" denilmek istenmiştir.

Bize göre âyetler arasında nesih ilişkisi yoktur. Oruç tutmakta zorlananların fidye verme imkânları devam etmektedir. Burada iki geçici mazeretin tekrar zik­redilmesinin sebebi, onların da neshedilmediğini, hükmün devam ettiğini anlat­maktır. Esasen bu mazeretlerin yukarıda zikredilmesi bir hazırlık içindir, hüküm ise burada verilmiştir.

Allah'ın ululuğunu gönülden benimseyip dile getirmeye tekbir denir. "Allahü ekber" cümlesiyle ifade edilen tekbirin mânası "Allah en uludur, en büyüktür" demektir. Bu cümle aynı zamanda Allah'ın birlik, teklik ve eşsizliğinin itirafıdır. Çünkü en büyük ve en uludan başkasında bir eksiklik, bir küçüklük vardır ve böy­le olan bir varlık Tanrı olamaz. Namaza başlarken, rükûya ve secdeye giderken, kurban keserken tekbir getiren müminler, bununla ibadetin ancak Allah'a yapıla­cağını, ondan başkasının buna lâyık olmadığını dile getirmektedirler. Ramazan ayını oruçlu geçiren, kurban bayramında kurban ibadetini yerine getiren müslü-manların bayram namazına giderken ve bayram namazını kılarken tekbir getirme­leri, bayram hutbelerinde hatibin tekbir getirmesi hep aynı mâna ve hikmete yöne­liktir. Aynca kurban bayramlarına mahsus olmak üzere "teşrik günlerinde" farz namazlardan sonra tekbir getirilmektedir.[561]

 

186. Oruç İbadeti anlatılırken Allah-kul ilişkisini çok canlı ve sıcak bir üslûp­la ele alan bu âyete yer verilmesinin bize göre birden fazla sebebi vardır:

a) Bir önceki âyetin sonlarında Allah'ın eşsiz ve benzersiz büyüklüğü, ululuğu hatırlatı­lıp kulların da bunu dile getirmeleri istenmiştir. Tekbir akla şu soruyu getirmekte­dir: Bu kadar büyük bu kadar yüce bir varlıkla küçük, âciz, başı ve sonu belli, fâ­ni, varlığına kendisi hâkim bulunmayan zavallı bir insanın nasıl bir ilişkisi olabi­lir? Onun kulluğu, şükrü ve duası bu büyüklüğe nasıl ulaşır? Âyet, o keyfıyetsiz ve akıl almaz büyüklüğün sahibi bulunan rabbin kullarına yakın olduğunu, her an ve her yerde hazır ve nazır bulunduğunu, fizik ve matematik ötesi büyüklüğün me­safe olarak uzaklığı gerektirmediğini ifade ederek kullara, şuurlu ve canlı bir iba­detin yollarını açmaktadır. Bu yakınlık başka âyetlerde "Biz ona (ölüm halindeki insana) sizden daha yakınız" [562] "Biz ona (insan) şah damarından da­ha yakınız"[563] "Allah kişi ile kalbinin arasına girer"[564]şekil­lerinde de ifade edilmiştir,

b) Kulun Allah'a yakınlığını şuur halinde yaşaması ve hissetmesine mani olan şeyler arasında yeme, İçme, cinsel ilişki gibi beden zevk­leri de vardır. İnsanlar bu zevklerle haşir-neşir oldukları sürece fizik ötesi âlemle­re ve varlıklara açılan pencerelerinin farkında olamazlar ve buradan başka âlemle­ri seyredemez, onları düşünemez, onlarla İçli-dışlı olamaz ve bütün bunların insa­na vereceği emsalsiz zevki yaşayamaz, İlhamı alamazlar. Belli bir süre bedenî zevklere açılan pencereleri kapatan oruç, diğerlerinin açılması için insana önemli bir fırsat sunmaktadır. Kul bu fırsattan hakkıyla yararlandığı takdirde Allah'ın ya­kınlığını ve beraberliğini (huzuru), yiyip içtiği günlerdekinden daha şuurlu ve can­lı yaşama imkânını bulacaktır. Âyet oruçluya bunu hatırlatmakta, onu bu fırsatı de­ğerlendirmeye çağırmaktadır.

Hem insanlarla ve dünya ile hem de Allah ile ilişkide doğru yolu bulmak, doğru hareket edebilmek için (rüşd için) bağlantıları doğru kurmaya ihtiyaç vardır. Kâmil insanlığın şartı Allah'ı tanımak, O'nunla ibadet yoluyla ve ibadet şuuruyla ilişki kurmaktır. Âyet bunu "Allah'ın çağrısına katılmak, davetini kabul etmek" şeklinde ifade ediyor. İbadetin bir şekli ve çeşidi de duadır. Kulun rabbi ile en ya­kın ve sıcak ilişkisi namazda secde halinde ve içten gelerek yapılan dua ve niyaz halinde kurulan ilişkidir. Allah'ın çağasına kulak veren, O'nun dinine giren bir kimse bundan üç önemli kazanç elde etmektedir:

1. O'nun yakınlığını bilmek ve yaşamak.

2. Doğru düşünme, doğru yerde ve konumda olma imkânını elde etmek.

3. O'ndan İstediğini almak (duasının kabul edilmesi). Şu iki hadis, her dua edenin nasıl mutlaka sonuç aldığını anlamamıza yardımcı olmaktadır: "Acele etmedikçe her birinizin duası kabul edilir. Bu sebeple (acelecilik yüzünden) insan, dua ettim de kabul olunmadı der"; "Hiçbir dua eden yoktur ki, şu üç sonuç arasında olma­sın: "Ya istediği hemen verilir ya lehine ertelenip saklanır yahut da dua bir güna­hına kefaret olur" [565]

Kader inancına göre olacak ve olmayacak her şey bellidir, kulun istedikleri de kaderinde yoksa kendisine verilmeyecektir. Şu halde duanın faydası nedir?

Allah Teâlâ madde âleminde olup bitenleri kanunlara ve sebeplere bağlamış­tır. İnsanı bir ana ve babadan (onları aracı kılarak) yaratmaktadır, yağmuru bulut aracılığı ile vermektedir, ölümü bir sebebe bağlı olarak gerçekleştirmektedir. Duy­maya kulağı ve beyni, görmeye gözü ve beyni vasıta kılmıştır. Sebepleri ve vası­taları ortadan kaldırarak Allah'tan istemek "ana-baba olmadan doğmayı, göz ol­madan görmeyi" istemek gibidir. Allah'ı unutup yalnızca sebeplere ve aracılara yönelmek ise insansız kulağa, göze yönelmek, işitmeyi ve görmeyi böyle sağlama­ya çalışmak gibidir. İslâm'ın gösterdiği yol hem sebepleri ve aracıları kullanmak, ihmal etmemek hem de sebep ve sonuç elinde olan, bunlara hâkim bulunan Al­lah'a yönelmektir.

Allah'ın vermesi ve vermemesi kadere bağlı olduğu gibi dua da kadere bağ­lıdır. Kul ister Allah verir. İstemek kadere aykırı değildir, kader çerçevesi içinde­dir. Biz kullar kaderimizi "şöyle şöyle olsun" şeklinde değil, "şöyle şöyle olacak" şeklinde anlamalıyız. Kul âdabına uygun şekilde dua ederse Allah da kabul ede­cektir. [566]

 

187. Muhtemelen yahudilerin ve hıristiyanlarm âdetlerinden etkilenen bazı sahâbîler ramazan gecelerinde cinsel ilişkinin caiz olmadığını zannediyorladı. Ay­rıca sahurun da uykudan önce yeneceğini, yatsı kılınıp uykuya yatuktan sonra uya­nıp sahurluk diye bir şey yenilemeyeceğini sananlar vardı. Bu yüzden bazıları sı­kıntıya düşüyor, sahura kalkmadıkları için gündüz açlıktan bayılıyorlar; gece cİn-sel ilişkiyi yasak sananlar dayanamayıp eşleriyle birleşiyorlar ve bunu gizliyorlar­dı (Kur'an'ın ifadesiyle böylece "kendilerine hıyanet ediyorlar", yani başkalarına da ifade ettikleri zanlanna ve kanaatlerine gizlice aykırı davranıyorlardı). Hadis kitaplarında ve tefsirlerde bu olaylarla ilgili birçok örnek vardır. [567] İslâm'a mahsus oruç ibadetinin farz kılınmasını takip eden günlerde bu gibi olaylar ve yanlış anlamalar ortaya çıkınca sınırları belirleme ihtiyacı doğdu ve bu âyet gönderildi. Âyete göre oruç gece bitince başlayacak ve ertesi gecenin başlamasına kadar sürecektir; yani oruç ibadeti gündüze mahsustur, gece bu ibadetin vakti değildir. Güneşin batma-sıyla başlayan gece boyunca yemek, içmek, cinsi temas vb. bütün mubah (günah olmayan) şeyler serbesttir.

"Allah tövbenizi kabul etti, sizi bağışladı" cümlesi daha önce böyle bir ya­sağın bulunduğuna işaret ederse de bu konuda âyet ve hadis olarak bir delil yok­tur. "Hıyanet", tövbenin kabulü ve bağışlama, kendi zanlanna ve anlayışlarına gö­re yaptıklarını günah sayanların bu kabulleri ve kanaatleriyle ilgilidir. "Siz kendi­liğinizden sınırlar koydunuz, sonra bunları çiğnediniz, günah işlediğinizi düşüne­rek tövbe de ettiniz. Allah tövbenizi kabul etti, sizi bağışladı, zaten böyle bir ya­sak da yoktur" denilmek istenmiş, durum böylece açıklığa kavuşturulmuştur.

İsteyenin ramazan gecesinde eşiyle cinsî temasta bulunabileceği bildirildik­ten sonra "Allah'ın sizin için yazdığım isteyin" buyurulmaktadır. İstenecek şeyin ne olduğu konusunda çeşitli açıklamalar yapılmıştır. Bize göre en uygun olanı bu serbestlikten yararlanmaktır, temasın tabii meyvesi olan çocuktur; Allah'ın hayır­lı evlât vermesini istemektir.

Oruç ibadetinin güneşin batmasıyla sona ereceği konusunda ihtilâf yoktur. Ne zaman başlayacağı ve güneşin normal sürelerde doğup batmadığı yerlerde na­sıl oruç tutulacağı konusunda ise farklı anlayışlar ve yorumlar vardır:

a) Orucun başlama zamanını da belirlemek üzere gönderilmiş bulunan bu âyette mesele -bi­ze göre- açıklığa kavuşmuştur. Şöyle ki âyette gece (leyi) kelimesi iki defa geç­mektedir. Baştaki gece -daha sonra gelen açıklamalarla birlikte- orucun başlangı­cını göstermekte, sondaki yani "Sonra orucu geceye kadar tamamlayın" cümlesin­de geçen gece ise ibadetin bitiş vaktini işaretlemektedir. Başta "Oruç gecesinde kadınlarınızla cinsel ilişkide bulunmak size helâl kılındı" denirken bu iznin gece­ye mahsus olduğu, gündüze sarkmayacağı açıkça bildirilmiş olmaktadır. Arap­ça'da gece tanımlanırken başlangıcının güneşin batması olduğunda ihtilâf edilmemiştir. Sonu ise iki türlü belirlenmiştir:

1. Tan yerinin ağarması (fecr-i sâdık).

2. Güneşin doğması, yani Arapça'da güneşin batımından tan yerinin ağarmaya baş­lamasına kadar geçen süreye de, güneşin doğmasına kadar devam eden süreye de gece denilmektedir. Buradaki gece yani oruç gecesi ile hangisi kastedilmiştir? Şüphesiz birincisi. Çünkü âyette oruç yasaklarının başlamasıyla ilgili sınır belirle­nirken "fecir" kavramı esas alınmıştır. "Fecirden siyah ip beyaz ipten sizin için ayırt edilir hale gelinceye kadar" ifadesi, "tan yerinin beyazlığı gecenin siyahlığın­dan ayrılıncaya kadar" yani "fecir söküp tan yeri ağarmaya başlayıncaya kadar" anlamına gelmektedir. Bu konuda rivayet edilen hadisler içinde [568] geceyi güneşin doğmasına kadar götüreni yoktur. Hadislere göre gecenin sonu tan yerinin ağarmaya başlamasıdır. Bu sebeplerden dolayı imsakin (orucun başlangıcı) güne­şin doğmasıyla başlayacağını söyleyen hiçbir müctehid ve müfessir yoktur. Bazı zaman, mekân ve durumlarda ağarmanın tespiti güç olduğundan, emin oluncaya kadar yeme-içme serbestliğinden faydalanılmasına izin verilmiştir. Günümüzde olduğu gibi tan yerinin ağarmaya başladığı -birçok araçla ve kolaylıkla- tespit edi­lince oruç başlar ve artık orucu bozan fiiller yasak hale gelir,

b) Ekvatordan kuze­ye ve güneye doğru ilerledikçe güneşin doğma ve batma vakitleri değişir, uzar ve kısalır, nihayet günlerce ve aylarca doğmadığı veya batmadığı enlem derecelerine ulaşılır. Bu bölgelerde yaşayan müslümanlar namaz ve oruç vakitlerini nasıl ayar­layacaklardır?

Bazı fıkıhçılann İleri sürdüğü "Normal vaktin olmadığı yerlerde, normal mıntıkalara mahsus oruç ve namaz ibadeti de olmaz" düşüncesi isabetli değildir. Allah Teâlâ Mekke ve Medine gibi yerlerde yaşayan müslümanlara hitap ederek yirmi dört saatlik bir zaman dilimi İçinde beş kere namaz kılmalarını ve yılda bir ay da oruç tutmalarını istemiştir. İbadetin sebep ve hikmeti bir yandan İnsanın iba­detle eğitilmesi, Allah'a yakınlık elde etmesi, diğer yandan âhirette geçer akçe olan ecir ve sevabın elde edilmesidir. Güneşin aylarca doğmadığı veya batmadığı yerlerde yaşayan müminler de -çalışma, dinlenme, yeme ve içme gibi hususlarda-hayatlannı yirmi dört saate göre düzenlemekte yani normal mıntıkalarda yaşayan insanlar gibi yaşamaktadırlar. Bu müminlerin de dinî eğitime ve sevaba ihtiyaçla­rı vardır. Bu sebeple ibadetlerini de aya ve güneşe göre değil, farazi ve itibari (sa­nal) olarak ayarladıkları günlerine göre yapacaklardır.

Bu şartlarda yaşayan müminlerin uygulayacakları vakit cetveli bakımından âiimlerce iki yol gösterilmiştir:

1. Mekke takvimini uygulamak.

2. Kendilerine en yakın normal bölgenin takvimini uygulamak. Kıyamet yaklaştığında ve deceâl çıktığında günün çok uzun olacağını bildirmesi üzerine Hz. Peygamber'e, bu "bir yıl kadar uzun günde" namazları nasıl kılacaklarım soran sahâbîler, "Daha önceki normal günlere göre kılarsınız" cevabını almışlardı. Bu hadis de yukarıdaki çözü­me ışık tutmaktadır.[569]

"Mescidlerde ibadete çekilmişken kadınlarla cinsî ilişkide bulunmayın" cümlesinde geçen ibadetin İslâm geleneğinde adı itikâftır. İtikâf "cemaat, köy, mahalle vb. halkından en az bir müminin, mescide çekilerek bir müddet kendini ibadete vermesi, evinden, işinden ayrı kalması, halkla günlük ilişkilerini askıya al­ması" şeklinde yapılır. İbadet niyetiyle kısa bîr müddet bile mescidde kalmak iti­kâf sayılmıştır. Hz. Peygamber ramazanın son on gününde mescidde itikâf ibade­ti yapmış, son yılında bunu iki katına çıkarmıştır. [570] Bazı eşleri ve sahâbîler de bu konuda ona uyup aynı ibadeti ifa et­mişlerdir. İtikâf ibadeti yapan kimseye yasak olan şey, tabii ve zaruri ihtiyaçları dışında mescidden çıkmak ve eşiyle cinsel ilişkide bulunmaktır. [571]

 

Meali

 

188. Mallarınızı aranızda haksızlıkla yemeyin. Bile bile, günaha sapa­rak, insanların mallarından bir kısmını yemeniz için onun bir parçasını yet­kililere aktarmayın. [572]

 

Tefsiri

 

188. "Haksızlık" diye çevirdiğimiz bâtıl kelimesi "hakk"ın zıddı olup "asıl­sız, gerçek bir şeyin karşılığı olmayan, kalıcı olmayan" şeklinde tanımlanmıştır. [573] Âyette İslâmiyet'in temel bir ilkesi ortaya konmaktadır. Bu­na göre -aksini mümkün kılan özel bir hüküm bulunmadıkça- hiçbir müslüman ki­şi veya kurum, başka hiçbir kimsenin malını, rızâsı olmadan veya tam ve gerçek bir karşılığını vermeden alamaz, yiyemez; hâkimin karan da bu hükmü değiştire­mez, haramı helâl yapamaz. Bu genel bîr hüküm olup aslında bu hükmün kapsamına giren rüşvet yasağı, önemi ve yaygınlık kazanmaya elverişli olması sebebiy­le özellikle zikredilmiştir.

Âyetten hem kazanç hem de harcama faaliyetlerinin meşru zeminde yürütül­mesi şeklinde genel bir ilke çıkmakta; haksız menfaat sağlamak, maddî veya ma­nevî bir karşılık elde etmek için iş başındakilere mal (veya para) vermek yasaklan­maktadır. Bu şekilde çıkar elde etmek için yetkili kişilere menfaat sağlamaya rüş­vet denir. Helâl ve meşru yollardan kazanıp harcamayı emreden genel hükümlü başka birçok âyet ve hadis rüşvet yasağını da kapsamakla birlikte, bu âyette ve ba­zı hadislerde rüşvet özellikle söz konusu edilerek yasaklanmış, hatta hadislerde buna tevessül edenler lanetlenmiştir. [574] Rüşvet vermek ve almak haram olduğu gibi, rüşvet vererek temin edilen menfaat da haramdır. Rüşvet zaman zaman bazı toplumlarda son derece ciddi, yaygın ve yıkıcı bir hastalık halini alabilmektedir. Bu hastalıktan korunmayı veya tedavi etmeyi başaran toplumların uygulamasından anlaşıldığına göre bunun için başta eğitim olmak üzere din, ahlâk, hukuk, iktisat, siyaset gibi sosyal disiplinle­rin birlikte işletilmesi gerekmekte; bu illete karşı verilen mücadelenin başarılı ol­masında, bir yandan toplumda sosyal adaletin geliştirilmesi bir yandan da hukuk düzeninin kurulması ve adalet mekanizmasının etkin biçimde çalıştırılması özel bir önem taşımaktadır.

Âyetten, "Gerçekte size ait olmayan bir mah elde etmek için haksız olduğu­nuzu bile bile onun kendi malınız olduğunu iddia etmeyiniz, bu şekilde haksız ka­zanma yollarına tevessül etmeyiniz, bunu dava konusu yapmayınız" anlamı da çık­maktadır. Buna göre bir mal başka birinin hakkı olduğu halde bir kimsenin bunu bile bile kalkıp onun kendi malı olduğunu iddia etmesi, meseleyi mahkemeye ta­şıması, haksız olduğunu bildiği halde haklı çıkmak İçin hâkim önünde dil dökme­si, avukat tutması, hele rüşvet vermesi kesinlikle haramdır. Hz. Peygamber bir ha­disinde bazı insanların hitabet ve ikna kabiliyetlerinin başkalarına göre daha güç­lü olduğunu, birinin bu kabiliyetini iyi kullanarak mahkemede başkasına ait bir malı kendisine hükmettirirse bu malın kıyamet gününde o kişi İçin bir ateş parça­sı olacağını ifade buyurmuştur. [575]

Fahreddin er-Râzî âyetin son cümlesinden beş farklı anlam çıkarıldığını be­lirterek bunları sıralandıktan sonra en uygun anlamın rüşvet yasağı olduğunu ifa­de etmektedir. [576]

 

Meali

 

189. Sana hilâlleri soruyorlar. De ki: "Onlar insanlar ve hac için vakit ölçüleridir. Erdemlilik asla evlere arkalarından gelip girmeniz değildir; fakat erdemlilik kişinin Allah'a saygılı olmasıdır. Evlere kapılarından gelin; Al­lah'a saygılı olun ki kurtuluşa eresiniz. [577]

 

Tefsiri

 

189. Ayın ilk göründüğü birinci ve ikinci gecedeki (bir görüşe göre ilk üç ge­cedeki) durumuna hilâl denir. Bir tane hilâl olduğu halde âyette bu kelimenin ço­ğul (ehille) kullanılması ayın evrelerine işaret eder. [578] Buna gö­re âyetin İlk cümlesini "Sana hilâlin evreleri hakkında soru soruyorlar" şeklinde anlamak uygun olur.

Tefsirlerde aktarılan bir rivayete göre bazı miislumanlar Hz. Peygamber'e ayın kimi zaman ip gibi ince, kimi zaman da güneş gibi dolgun görünecek kadar çok değişik evreler geçirmesinin "faydasını ve hikmetini" [579] sormala­rı üzerine inen bu âyette, İncecik hilâlin bir ay boyunca bu şekilde sürekli değiş­mesinin insanlara vakit tayiniyle ilgili türlü yararlar sağladığı belirtilmiş, bu yarar­lardan yalnız hacla alâkalı olanına işaret edilmiştir. Hicrî takvime göre ay ve yıl­ların hesaplanması gibi takvim konulan yanında İslâm'ın öngördüğü ramazan oru­cu, zekât, kurban, fitre gibi dinî vecîbelerin ifa edileceği zamanların ayın evrele­rine yani ay takvimine göre hesaplanması âyette açıklamaya gerek görülmeyen ya­rarların belli başlılarıdır.

Câhil iye dönemindeki bir geleneğe göre Araplar ihramlı iken veya daha başka bazı dinî gerekçelerle evlerine girmezler; mutlaka girmeleri gerektiğinde de -kapıyı kullanmanın doğru olmadığına inandıkları için- evlerin arkasındaki bir pencereden veya açtıkları bir delikten girerler, iyi ve erdemli davranışın bu oldu­ğuna inanırlardı. Halbuki bu anlamsız bir meşakkatten, şekilcilikten başka bîr şey değildir. Ayrıca evdekileri rahatsız edeceği için edebe de aykırıdır. Asıl iyi ve er­demli olan davranış, anlamsız geleneklerin tekrarı değil, insanın her işini takvaya göre yapması yani tutum ve davranışlarını Allah'a saygı, O'nun buyruklarını yeri­ne getirip yasaklarından sakınma birinci içinde yerine getirmesidir.

"Evlere arkalarından girme" ve "kapılarından girme"nin mecazi ifadeler ol­duğu; "evlere arkalarından girme"nin, bir görüşü savunurken doğru yöntemden sapmak; "evlere kapılarından ginne"nin İse doğru yöntem kullanmak anlamına geldiği belirtilir. Buna göre âyet şu şekilde te'vil edilmiştir: Herhangi bir inancı sa­vunurken konuyla ilgisi bulunmayan veya kesin olmayan gerekçeler, kanıtlar kul­lanmayınız. Gerçeğe ulaşmanın bir kapısı vardır, o da açık seçik bilinen bilgi, ke­sin delildir. Şu halde görüşlerinizi ve iddialarınızı bu tür bilgi ve delillere dayan­dırınız. [580] Böylece âyette, bilime ve gerçeğe ulaşabilmek için en uygun metodun kullanılması gerektiğine de işaret vardır.

Takva kavramının Kur'an'ın iniş süresince kazandığı anlam genişlemesini dikkate alarak, Medine'de inmiş olan bu âyetteki takva kökünden fiilleri "Al­lah'tan korkmak" yerine ."Allah'a, O'nun buyruklarına, hükümlerine saygı göster­mek ve bu yönde çaba harcamak" şeklinde kapsamlı olarak yorumlamak daha isa­betlidir. [581] Râzî'nin, bu âyet münasebetiyle yap­mış olduğu "Takva haramları terketmek, vacipleri (buyrukları) yerine getirmektir" şeklindeki tanım, bütün buyruk ve yasakları içine alması bakımından takvanın ol­dukça kapsamlı tanımı sayılabilir. Râzî'ye göre takvanın kapsamına giren görev­ler arasında en ağırı savaş olduğu için bu âyetin hemen devamında savaş buyruğu yer almıştır.[582]

 

Meali

 

190, Sizinle savaşanlarla siz de Allah yolunda savaşın, Fakat aşırdığa sapmayın; Allah aşırılığa sapanları sevmez.

191. Onlan yakaladığınız yerde öldürün; sizi çıkardıkları yerden siz de onları çıkarın. Fitne öldürmekten da­ha kötüdür. Mescid-i Haranı civarında onlar sizinle savaşmadıkça siz de ora­da onlarla savaşmayın. Şayet sizinle savaşmaya kalkışırlarsa o zaman onları öldürün. İşte kâfirlerin cezası böyledir!

192. Eğer onlar vazgeçerlerse, artık Allah bağışlayıcıdır, merhametlidir.

193. Fitne ortadan kalkıncaya ve din yal­nız Allah'ın oluncaya kadar onlarla savaşın; fakat vazgeçerlerse, artık zalim­lerden başkasına saldırmak yoktur.

194. Haram ayın karşılığı haram aydır; saldırmazlık kurallarına riayet karşılıklıdır. Şu halde kim size saldırırsa, onun saldırısının dengiyle siz de ona saldırın, Allah'ın hükmüne saygılı olun ve bilin ki Allah kendisine saygılı olanların yanındadır.

195. Allah yolunda harcama yapın; kendi ellerinizle kendinizi tehlikeye atmayın. İyilik edin, kuş­kusuz Allah iyilik edenleri sever. [583]

 

Tefsiri

 

190. Zemahşerî'nin açıklamasına göre [584] "Allah yolunda savaşmak" deyimi, "Allah'ın ismini yüceltmek ve O'nun dinini güçlendirmek için cihad et­mek" anlamına gelir. Hicretten önce, şartlar ne olursa olsun, müslümanlann müş­riklerle savaşmaları yasaklanmış, onlarla ilişkilerde barışçı yöntemlerin izlenmesi emredilmişti. Hicretten sonra müslümanlar kendi devletlerini kurup siyasal bağım­sızlıklarına kavuşunca, zamanla ayrıntıları belirlenen bazı şartlara ve kurallara ri­ayet etmeleri kaydıyla, savaşmalarına izin verilmiş ve gerektiğinde emredilmiştir. Bu iznin İlk kez Hac sûresinin 39. âyetiyle verildiği anlaşılmaktadır; ancak konu­muz olan âyeti de bu çerçevede düşünmek mümkündür. Âyette özellikle savunma amaçlı savaşın emredildiği görülmektedir ve İbn Atıyye'ye göre [585] bu, sava­şı emreden ilk âyettir.

Müfessirlerin çoğunun görüşüne göre âyetin "Aşırılığa sapmayın; Allah aşı­rılığa sapanları sevmez" mealindeki bölümü hem haksız saldırıyı hem de başlan­mış bir savaşta aşın gitmeyi, gereksiz kan dökmeyi ve çevreye zarar vermeyi [586] yasaklamaktadır. Nitekim Zemahşerî, âyetin, savaşı başlatmayı yani savaş çıkarmayı yasakladığı gibi, başlamış bir savaşta kadınların, yaşlıların, çocukların ve benzerlerinin öldürülmesini, anlaşmalı bir topluluğa saldırılmasın!, baskın saldırılar düzenlenmesini de yasakladığını ifade etmiştir. Taberî'nin aktar­dığı bazı rivayetlerde [587] din adamları ve tek taraflı olarak ateş kesip banş teklifinde bulunanlar da öldürülmesi yasaklananlar İçinde gösterilmiştir. Esasen âyetin "Sizinle savaşanlarla siz de Allah yolunda savaşın" şeklindeki ifadesinden, sadece fiilen savaşa katılanların ve savaşmayı sürdürenlerin öldürülebileceği açık­ça anlaşılmaktadır. [588]

191-192. "Onları yakaladığınız yerde öldürün" ifadesindeki "onlar"dan mak­sat bir önceki âyette geçen müslümanlara karşı savaş açan düşman tarafıdır. Kuş­kusuz barış zamanlarında barışın kural!an savaş zamanlarında da savaşın kuralla­rı geçerlidir. Önceki âyetin ikinci bölümünde müslümanlara haksız saldırılara ve her türlü aşırılığa sapmaları yasaklanarak savaşın temel ahlâk ilkesi açıkça belir­tildikten sonra, burada da düşmana hücum ederek askerlerinin yakalanıp öldürül­mesi savaşı kazanmanın gereği olarak ortaya konmaktadır. Zira savaşa kazanmak için girişilir. İnsan gücünün birinci derecede önem taşıdığı bir savaşı kazanmanın ilk şartı da -özellikle klasik savaş şartlarında- düşmanın insan gücünü kırmaktır. Hayatın gerçeklerinin, kötülükleri önlemede savaşmayı gerekli kıldığı durumlarda "barışçılıktan söz etmek anlamsızdır. Kur'ân-ı Kerîm olması gerektiği kadar ba­rışçıdır. Bununla birlikte miislümanın sebep olmadığı bir savaşta teslimiyetçi dav­ranmayı veya girişilen bir savaşı kazanmanın gereklerini, hümanist olduğu İleri sü­rülen ütopik fikirlere feda etmeyi de onaylamaz. "Haksızlık etmeme ve haksızlığa uğramama"yı emreden âyet [589]  Kur'an'm bu husustaki temel kuralı olarak alınmalıdır.

İslâm kültüründe geniş bir kullanım ve etki alanı kazanmış olan âyetteki fit­ne kelimesi, genellikle "sınama, deneme, maddî ve manevî sıkıntı, üzüntü, belâ ve felâketle imtihan etme"; özellikle hadislerle diğer İslâmî literatürde "dînî, sosyal ve siyasî kargaşa" anlamında yaygın olarak kullanılan bir terimdir. İnanç uğruna mâruz kalınan ağır işkence için de fitne kelimesi kullanılmıştır. [590] Fitne her zaman İnsan İçin bir sıkıntı veya risk anlamı taşır. Ancak fitne olarak değerlendirilen bir durumla karşılaşan insanın bu­nun bir imtihan olduğu bilincini koruyarak bu tehlikeli sınavı başarıyla sonuçlan­dırması mümkündür. Bu açıdan bakıldığında fitne, inanma iradesini daha da güç­lendirme, ahlâkî bakımdan arınma, insanın imanındaki kararlılığını ve erdemli ya­şayışını kanıtlama fırsatı vermesi itibariyle ferdin veya toplumun dinî ve ahlâkî gelişmesine katkısı olan bir imtihan ve deneme yolu olarak da değerlendirilmek­tedir. Nitekim Cürcânî [591] ve Tehânevî [592] gibi bazı bilginlerin fitne hakkındaki tariflerinde bu hususun dikkate alındığı far-kedilmektedir.

Kur'ân-ı Kerîm'de otuz dört âyette fitne kelimesi, yirmi altı âyette de türev­leri geçmektedir. Fitnenin Kur'an'daki kullanımına göre anlamlarını tespit etme hususunda en önemli kaynak olarak bilinen ve bu bakımdan bazı özel araştırmala­ra konu olan Taberî'nin Câmi'u'l-beyân'ı da dikkate alındığında fitne ve türevle­rinin Kur'an'da başlıca şu mânalarda kullanıldığı görülür: Sınama (ibtilâ), deneme (ihtibâr) ve imtihan [593]  şirk, inkâr, müşrik­lerin müslümanlara uyguladıkları, inkâr ve şirke döndürmeyi amaçlayan baskılar, [594] dalâlet, sapma, saptırma[595] azap, işkence, ateşe atma[596] düşman saldırısı [597] Allah'ın, kullarına farklı imkânlar vere­rek birbirlerine karşı niyet ve tutumlarını ortaya çıkarması[598] günah [599] şeytanın hile ve tuzağı[600] şeytanın zayıf ruhlu kişilere aşıladığı bâtıl inanç ve ku­runtu[601]  nifak [602]  delilik[603]

Taberî sık sık Arap dilinde fitnenin asıl anlamının "deneme ve sınama", bil­hassa "ateşe atarak deneme" olduğunu belirtir ve öteki kullanımların da temelde bu mâna ile ilişkili bulunduğuna İşaret eder. Deneme ve sınama bazan insanlar için daima bir risk taşıyan mal-mülk, evlât, sağlık gibi nimet sayılan değerlerin veril­mesiyle olduğu gibi, çok zaman yokluk hastalık, musibet, şeytan veya düşman ta­sallutu gibi üzüntü ve sıkıntılara mâruz bırakılmakla da olmaktadır.[604]

Kur’ân-ı Kerîm'de fitne kavramının ifade ettiği deneme ve sınamanın çeşitli şekillerine işaret edilmiştir. Fitne Allah tarafından kullarına yöneltilmiş bir dene­me ve sınama olabilir. Allah insanların iman ve ahlâktaki samimiyetlerini kanıtla­maları için bir fitne (imtihan) olmak üzere onları hayırla da şerle de (hem nimet hem de sıkıntılarla) sınar [605] İnsanlar "dünya hayatının geçici güzel­likleriyle" imtihan edilirler [606] Mal ve evlât birer fitne (imtihan) vası­tasıdır [607] Bol rızık veya genel olarak herhangi bir nimet de fitnedir. [608]  Buna karşılık insanlar bir kederle[609]  çeşitli belâlarla da[610] imtihan edilirler. Fitne insan­lar arası ilişkilerde de söz konusu olabilir. İnkarcıların müstümanlara karşı olum­suz tavırları müslümanlar için bir fitnedir; zira böylece onların sabır ve sebatları denemeden geçirilmiş olur. [611] Öte yandan müslümanlann mâruz ka­lacakları herhangi bir sıkıntılı durum da kâfirlerin bundan yanlış sonuçlar çıkarma­larına yol açan bîr fitne olabilir. Nitekim müfessirler "Rabbimiz! Bizi inkâr eden­ler için bir sınama (fitne) konusu yapma"[612] mealindeki âyeti, "Bi­zi onların eliyle veya başka bir şekilde eza ve cefaya uğratma; aksi halde inkarcılar, bizim hakkımızda 'Eğer bunlar doğru yolda olsalardı böyle sıkıntılara mâruz kalmazlardı' şeklinde yanlış düşüncelere kapılırlar" tarzında açıklamışlardır. [613] Kur'an'a göre insan inkarcılık, münafıklık gibi yanlış inançları veya kötü davranışları sebebiyle kendi kendisinin de fitnesi olabilir. [614] "Kalplerinde eğrilik olanlar"ın Kur'an'dakİ müteşâbih âyet­leri dillerine dolamalarının hedefi "fitne çıkarmak" [615] yani inanan­ların zihninde şüphe ve tereddütler meydana getirmektir. [616] Kur'an'da ashâbü'I-uhdûd diye anılan inançlı insanlar da inkarcılar tarafından ate­şe atılmak suretiyle işkenceye tâbi tutulmuş ve böylece fitneye mâruz bırakılmış­lardır. [617] Bazı âyetlerde müşriklerin müslümanlan dinlerinden vazge­çirmek, tekrar inkarcılık ve putperestliğe döndürmek maksadıyla giriştikleri yıkı­cı faaliyetler, keza münafıkların, farklı metotlarla da olsa aynı yöndeki girişimleri [618] fitne kavramıyla ifade edilmiştir.

Fitne kavramı Kur'an'dakİ anlamlarıyla hadislerde de geniş ölçüde geçmek­tedir. [619] Hadislerde ayrıca "deceâl fitnesi", "mesih fitnesi" şeklindeki deyimlerle kı­yamet alâmetleri diye bilinen gelişmelere de fitne denildiği görülür. Hadislerde fit­ne "dinî ve siyasî sebeplerle ortaya çıkan sosyal kargaşa, anarşi, iç savaş" anla­mında da yaygın olarak geçmekte; İslâm'ın ilk asırlarından itibaren vuku bulan di­nî ve siyasî çalkantıları, sosyal huzursuzlukları haber veren bir konumda da kulla­nılmaktadır. Bu hadislerde fitne genellikle İslâm ümmetinin birlik ve bütünlüğünü tahrip eden bir komployu veya her türlü yıkıcı faaliyetleri ifade eder. Bunların bi­rinde Hz. Peygamber "Birtakım fitnelerin yağmur selleri gibi evlerinizin arasından aktığını görüyorum" buyurmuştur. [620]  Hadis bilginleri burada özellikle Hz. Osman'ın şehid edilmesiyle başlayıp sonraki dönemlerde devam eden kargaşa ve iç savaşlara işaret edildiğini belirtirler. [621] Ebû Hüreyre'nin rivayet ettiği bir hadiste "Zaman yaklaşacak, amel­ler azalacak, aç gözlülük yayılacak, fitneler açığa çıkacak ve adam öldürme olay­ları artacak" denilmiştir. [622] Aynca Buhârî, zamanla insanlar arasında bilgi ve dindarlık farkları kalkıp herke­sin cehalette ve dinî konulardaki gevşeklikte birbirine benzemeleri, amellerin azalması, fitnenin çoğalması, öldürme olaylarının artması, can güvenliğinin orta­dan kalkması gibi olumsuz gelişmelerin vuku bulacağını haber veren hadisleri "Fitnelerin Zuhuru" başlığını taşıyan babda toplamak suretiyle fitne kavramının kapsamını dinî, ahlâkî, İlmî ve sosyal çöküş anlamlarını kapsayacak şekilde geniş tutmuştur [623] "Yakında fitneler meydana gelecektir. O sıralarda oturan ayakta durandan, ayaktaki yürüyenden, yürüyen de koşandan hayırlı­dır" [624] anlamındaki ifadelerle başlayan hadiste de genellikle İlk iki asırdaki kargaşa ve iç savaşlara işaret edildiği düşünülür.

İslâm âlimleri genellikle Hz. Osman'ın öldürülmesiyle (35/656) doruk nok­tasına ulaşan kanlı siyasî buhranı ilk fitne sayarlar [625] ve bu olayı ayrıca "büyük fitne" diye de adlandırır­lar.

Fitne kavramının tarih boyunca müslümanlann ruhunda ürkütücü tesirler uyandırmasında ilk dönem müslümanlan arasında ortaya çıkan üzücü olayların özellikle İlk iki asırda yaşanan siyasî çalkantıların bıraktığı derin izlerin payı bü­yüktür. Onlar, fitnenin Kur'an'daki ağırlıklı mânasını da dikkate alarak, bu çalkan­tıların vuku bulduğu zamanlan dine, İslâm cemaatine ve meşru idareye bağlılıkla­rı konusunda denendikleri ve bu bağlılıklarım ispat etmek durumuyla karşı karşı­ya bulundukları dönemler olarak düşünmüşlerdir. Hz. Osman'ın öldürülmesiyle başlayıp Cemel Vak'ası (36/656), Sıffîn Savaşı (37/657), bu savaştan sonra başla­yıp uzun yıllar devam eden Haricî ayaklanmaları, Emevî iktidarına karşı ayakla­nan Abdullah b. Zübeyr'in Hicaz'daki hâkimiyetine son vermek üzere Yezîd b. Muâviye'nin gönderdiği ordunun Medine yakınındaki Harre'de Medineliler'le sa­vaşarak şehri yağmalaması (63/683), aynı maksatla Abdülmelik b. Mervan tarafın­dan gönderilen Haccâc b. Yûsuf kumandasındaki ordunun altı ay kadar süren Mekke muhasarası ve İşgali ile Abdullah b. Zübeyr'in öldürülmesi (73/692) gibi kanlı olaylar ve iç savaşlar İslâm toplumunun karşılaştığı ilk fitne hareketleri ola­rak tarihe geçmiştir. Özellikle Hz. Osman'ın şehid edilmesi olayı müslümanlann dinî ve siyasî kamplara bölünmesine yol açan daha sonra Sünnî-Şiî ihtilâfının kökleşmesiyle gelecek kuşaklan derinden etkileyecek olan fitnelerin başlangıcı sa­yılır.

Konumuz olan âyetin "Fitne, öldürmekten daha kötüdür" cümlesinde geçen fitne kelimesinin, hadislerde geçen "siyasî ve sosyal kanşıklıklar" anlamıyla ilgi­si olmayıp, tefsirlerde kısaca "Allah'a ortak koşma; müşriklerin müslumanlara uy­guladıkları, inkâr ve şirke döndürmeyi amaçlayan, daha genel olarak onlann iman-lannı tehlikeye sokan maddî ve manevî baskılar, İslâm ve müslümanlar aleyhin­deki tertipler ve propagandalar" şeklinde açıklanmıştır. [626] Âyete göre bir müslümanın böyle bir tehli­ke sonucu imanım kaybetmesi, masum birini Öldürmesinden daha büyük bir suç­tur (veya kendisinin müslüman olarak öldürülmesinden daha kötüdür). Mekke döneminde müşrikler tarafından yoğun baskılarla, zulüm ve hakaretlerle uygulanan bu fitne faaliyetleri hicretten sonra da bilhassa Medine dışındaki müslüman kabi­lelere yönelik olarak sürdürülmüş; henüz müslümanlığı yeterince benliklerine sin-dirememiş olan bu kesimlerden bir kısmının putperestliğe dönmeleri bile sağlan­mıştır.[627] Ayrıca bu şekildeki bir inkâr tehlikesi yalnız ük dönemlerde olmuş bitmiş bir durum olmayıp sonraki zamanlarda benzer durumlar yaşandığı gibi, günümüz dünyasında da müslümanlar dinleri, inanç ve ahlâkları konusunda zaman zaman son derece ağır imtihanlar yaşamakta, çok yön­lü ve çok çeşitli yıkıcı faaliyetlerle karşı karşıya kalabilmektedirler. Bu sebeple Kur'ân-ı Kerîm'in, söz konusu fitneler karşısında mutlaka tedbirli olmayı ve ola­bildiğince bu tür gelişmelerle mücadele etmeyi amaçlayan uyarısının Önemi de­vam etmektedir.

191. âyet Hz. İbrahim'den beri kutsaf mekân olma özelliğini sürdüren Mes-cid-i Haram dahilinde kan dökmeyi yasaklayan geleneği devam ettirmekte; ancak 192. âyette bir saldın vuku bulursa buna karşı konulması emredil mekte; saldırıdan vazgeçilmesi halinde Allah'ın gafur ve rahim olduğu bildirilerek, müslümanlann da, artık savaşmayı durduranlara karşı şiddet kullanmamaları gerektiği ima edil­mektedir.

Bu ve bundan sonraki âyetlerin iniş sebebiyle ilgili bir rivayete göre Hz. Pey­gamber, hicretten sonra ilk defa Mekke'yi ziyaret etmek üzere kalabalık bir müs­lüman grupla yola çıkmış; fakat Hudeybiye denilen yerde Mekkeli müşriklerin en­gellemesiyle karşılaşmış; meselenin savaşmadan halledilmesi yolunu seçmişse de, bir müşrik birliğinin saldırıya kalkışmaları üzerine savaşa izin veren bu âyetler in­miştir.[628]

 

193. Burada savaşılması emredilenler de 190. âyetteki topluluk, yani müslümanlara karşı savaş açanlardır. Ayetteki fitne kelimesi eski müfessirlerin çoğu ta­rafından "Allah'a ortak koşma, inkâr etme (küfür)" şeklinde açıklanmıştır.[629] Fahreddin er-Râzî ise buradaki fitne kelimesiyle ilgili iki farklı açıklama getirmektedir:

1. Müslümanları dinlerin­den döndürme tehlikesi ve riski, bu yöndeki baskılar, tertipler.

2. Düşman tarafın­dan gelebilecek toplu saldırı riski.

Râzî'nin naklettiği iki yoruma göre de âyetteki savaş buyruğunun asıl hede­fi, küfür ve şirki büsbütün ortadan kaldırmak ve herkesi müslüman yapmak değil­dir. Esasen insanları savaşarak müslüman yapmak pratik bakımdan da imkânsız­dır. Çünkü iman bir ikna ve gönüllü kabul işi olup Kur'ân-ı Kerîm de bunu açıkça ifade etmiştir. [630] Öyle görünüyor ki âyet­teki fitne kelimesi Râzî'nin işaret ettiği her iki anlamı da içermektedir.

Şu halde âyete göre savaşın ana hedefini, "müslümanları dinlerinden döndür­me tehlikesini ve düşman tarafından gelebilecek toplu saldın riskini ortadan kal­dırmak, herkes için geçerli bir din ve inanma özgürlüğü ortamı sağlamak" şeklin­de Özetlemek mümkündür. Çünkü "dinin Allah için olması" yalnız İslâm dinine değil, diğer dinlere inanan ve dinlerinin gereklerini yaşayanların da baskıya mâruz kalmamaları, kendilerine din seçme hürriyetinin verilmesi hükmünü İçermektedir. Çünkü zorlama sebebiyle dile getirilen imanın da ibadetin de hükmü ve değeri yoktur.

Âyetin sonunda "Fakat (müşrikler) vazgeçerlerse, artık zalimlerden başkası­na saldırmak yoktur" buyurulmakla birlikte, hangi şeyden vazgeçecekleri belirtil­memiştir. Bu ya küfür ve şirkten veya savaşmaktan vazgeçmek olabilir. [631] Taberî bu kısmı her ikisinden de vazgeçmek şeklinde yorumlamış ve şöyle açıklamıştır: "Size savaş açan inkarcılar, savaşmayı bırakır da sizin dininize girer, Allah'ın size yüklediği vecîbeleri kabul eder, putlara tapma âdetlerinden vazgeçerlerse artık onlara saldırmayın, onlarla savaşıp cihad etmeyi bırakın. Çün­kü yalnız zalimlere yani Allah'a şirk koşup O'na kulluk etmeyi reddedenlere, ya­ratıcılarından başkasına ibadet edenlere saldrnlabilir" [632] Ancak yine Taberî'nin aktardığı bilgilere göre [633] âyetin, "...zalimlerden başkasına sal­dırmak yoktur" anlamındaki son cümlesi, "Size savaş açandan başkasıyla savaş­mayın" şeklinde de açıklanmış olup kanaatimize göre bu yaklaşım, konumuz olan âyetlerin akışına, Kur'an'ın genel tavrına ve Hz. Peygamber'in Hudeybiye'de müşriklerle antlaşma yapması gibi tatbikatına [634] daha uygun düşmektedir. [635]

 

194. Haram "yapılması yasaklanmış olan, dokunulmaz, kutsal" anlamına gelir. "Haram ay" tabiri ise, savaş yapmanın yasak ve haram olduğu, diğer bir deyiş­le barış dönemi olan ayları ifade eder. Bunlar kameri takvime göre birinci, yedin­ci on birinci ve on ikinci aylardır (muharrem, receb, zilkade, zilhicce).

Hz. Peygamber hicretin 6. yılında, töre gereği savaşılması yasak olan aylar­dan zilkade ayında umre yapmak, muhacirlerin sıla özlemini gidermek, ashabın Kabe'yi putlardan arındırma idealini canlı tutmak ve belki de diğer sorunların çö­zümüne daha çok zaman ve fırsat ayrılabilmesi için Mekkeliler'le bir barış antlaş­ması yapmak gibi düşüncelerle 1400 müslumanla birlikte Mekke'ye doğru yola çıktı. Yolda Mekke'ye 17 km. mesafedeki Hudeybiye denilen yerde konakladılar.

Mekkeliler'in müslümanlar üzerine gönderdiği elli kişilik silâhlı birlik esir alındı; bununla birlikte Resûlullah barışçı niyetlerle geldiklerini göstermek için esirleri serbest bıraktı. Kabe'yi ziyaret maksadıyla geldiklerini bildirmek üzere Huzâa ka­bilesinden bir müslümam Mekkeliler'e elçi gönderdi; bundan sonuç alamayınca, Mekke'de büyük itibar sahibi olan Hz. Osman'ı gönderdi. Hz. Osman'ın dönmesi gecikince, durumdan kaygılanan Hz. Peygamber Mekkeliler'le mücadele edecek­lerine dair müslümanlardan biat aldı. Onların kararlılığını öğrenen Mekkeliler, müslümanlarla barış anlaşması yapmak üzere bir heyet gönderdiler. Yapılan anlaş­manın ük maddesine göre müslümanlar o yıl geri dönecekler, ancak ertesi yıl üç gün süreyle Mekke'yi ziyaret edebileceklerdi. İlk bakışta müslümanlann aleyhi-neymiş gibi görünen bu anlaşma ile elde edilen barış ve güvenlik ortamı zamanla müslümanlar için büyük faydalar sağladı. İlk madde uyarınca müslümanlar ertesi yılın aynı haram ayında Mekke'yi ve Kabe'yi ziyaret ettiler. Böylece âyetteki ifa­desiyle "haram aym karşılığı haram ay" oldu; yani 6. yılın haram aymda gerçek­leşmeyen ziyaret 7. yılın haram aymda gerçekleşti. Aynı âyetin hükmüne göre ha­ram aylarda savaş yasağına uyup uymamak da karşı tarafın tutumuna bağlıydı. On­ların bu yasağı ihlâl edip müslümanlara karşı saldırıya geçmeleri, dengiyle karşı­lık verme hakkını doğuracaktı. Görüldüğü gibi bu âyette de "dengiyle" kaydı ko­nularak, müslümanlar aşırıya sapmama konusunda uyarılmıştır. "Allah'ın hükmü­ne saygılı olun ve bilin ki Allah kendisine saygılı olanların yanındadır" şeklinde­ki ifadeler de aynı uyarıyı pekiştirmektedir. [636]

 

195. Konumuz olan âyetlerin içeriği dikkate alındığında, "Allah yolunda har­cama yapmak", öncelikle savaş masraflarını karşılamayı, ülkenin savunulması için gerekli olan maddî fedakârlıklarda bulunmayı ifade eder. Ancak nüzul sebebinin belirli olması âyetin hükmünü o sebeple sınırlamayı gerektirmez. Buna göre âyet, insanın sahip olduğu maddî İmkânlardan kendine Allah'ın hoşnutluğunu ve âhiret mutluluğunu kazandıracak hayır yollarına harcamada bulunmasını, Kur'ânî kav­ramla infakta bulunmasını emretmektedir. Müslüman âlimlerce ve İslâm medeni­yeti tarihinde, böyle bir niyete dayanması şartıyla ülkenin savunulması, hac hiz­metleri, yoksulların desteklenmesi; okul, cami, yol, köprü, çeşme, bakımevleri gi­bi toplumsal hizmet ve hayır müesseselerinin kurulması ve güçlendirilmesi, hatta tabiatın korunup geliştirilmesine kadar çok çeşitli hizmetler için yapılan her türlü harcama Allah yolunda harcama sayılmıştır. [637] Savunma ve di­ğer hizmetler için yapılan harcamalar hem harcama yapanın dinî hayatı hem de ül­kenin ve toplumun güvenliği, geliştirilmesi ve güçlendirmesi için son derece ge­rekli olduğundan âyetin devamında "Kendi ellerinizle kendinizi tehlikeye atmayın" buyurulmak suretiyle bir bakıma, cimrilik yaparak bu tür harcamalardan ka­çınmanın miislüman toplumlar ve bireyler için tehlike teşkil ettiği haber verilmiş; âyetin sonunda bir defa daha müsliimanlar iyilik etmeye çağrılarak Allah'ın iyilik edenleri sevdiği müjdesi verilmiştir. [638]

 

Meali

 

196. "Haccı re umreyi Allah için eksiksiz yerine getirin; engellenirseniz kolayınıza gelen bir kurban gönderin. Kurban, mahalline ulaşıncaya kadar başlarınızı tıraş etmeyin. Fakat içinizden biri hasta ise veya başından bir rahatsızlığı varsa (tıraşını olup) oruç, sadaka veya kurban olarak bir fidye öde­sin. Güvenlikte olduğunuzda hacdan önce umre yapan kişi, gücünün elverdi­ği türden bir kurban kessin. Bulamayan ise hac sırasında üç gün, döndüğü­nüzden sonra da yedi gün yani tam on gün oruç tutmalıdır. Bu, ailesi Mescid-i Haram civarında oturmayanlar içindir. Allah'ın buyruğuna saygılı olun ve bilin ki Allah'ın cezalandırması çok şiddetlidir. [639]

 

Tefsiri

 

196. Sözlükte hac "amaçlamak, yönelmek" demektir. Dinî bir terim olarak "belirli vakitte Arafat'ta bulunmak (vakfe) ve usulüne uygun olarak Kabe'nin çev­resinde dönmek (tavaf) suretiyle yerine getirilen ibadet"i ifade eder.

Hac ismini taşıyan sûrede (22/27,29) Hz. İbrahim'e hitap eden ve "İnsanlar arasında haccı ilân et..." buyruğu İle başlayan âyetlerden anlaşıldığına göre hac, Kabe'nin de banisi olan Hz. İbrahim'den kalma bir ibadettir. Bazı rivayetlerde bu ibadetin tarihi daha da gerilere, hatta Hz. Âdem'e kadar götürülmektedir. [640] Câhiliye döneminde de -bazı putperest uygula­malar karıştırılmış olmakla birlikte- Kabe'yi tavaf, Arafat ve Müzdelife'de vakfe,sa'y, kurban kesme gibi uygulamalarla hac ve umre devam ettirilmekte; hacılara yönelik beslenme, barınma, güvenlik gibi hizmetler de düzenli biçimde yürütül­mekteydi. İslâmiyet'in doğuşu sırasında da aynı uygulamalar mevcuttu.

Tercih edilen görüşe göre (bk. a.gm., s. 388-389) hicretin 9. yılında farz kı­lınan hac İslâm'ın beş şartından biridir. Kur'ân-ı Kerîm'de haccın farz olduğunu bildiren en kesin ifade Âl-İ İmrân sûresinin 97. âyetidir. Aynca Hz. Peygamber'in sünneti, müslüman bilginlerin ortak görüşleri ve bütün müslümanlann uygulama birliği de haccm farz olduğunu göstermektedir. Hayatında bir defa hac yapan müs­lüman bu görevi yerine getirmiş olur. Buna göre yoksul iken hacca gitmiş olan bir müslüman daha sonra zenginleşse artık bir defa daha hac yapması gerekmez.

Hanefîler'e göre hacla ilgili başlıca hükümleri şu şekilde özetlemek müm­kündür: Haccın Rükünleri. Haccın asıl farzları demek olan rükünleri, Arafat'ta vakfe yapmaktan ve ziyaret tavafından ibarettir. Ancak fıkıh bilginlerinin çoğu, hac niyetiyle ihrama girmeyi, Safa ile Merve arasında koşmayı da (sa'y) bu iki rükne eklemişlerdir.

Haccın Farz Olmasının Şartları, Bir kimseye haccın farz olması için,

a) Müslüman,

b) Akil (temyiz gücüne sahip),

c) Baliğ (ergin),

d) Özgür,

e) Hac yapa­cak güce ve imkâna sahip,

f) Vaktinin elverişli olması gerekir.

Haccı Yerine Getirmenin (Edasının) Şartlan,

a) Vücutça sağlıklı olmak,

b) Yol güvenliğinin bulunması,

c) Hac mevsimi sırasında seyahat özgürlüğünün bulunması,

d) Mekke'ye en az 90 km. mesafeden gelecek kadınların yanlarında eşlerinin veya nikâh düşmeyen yakınlarından birinin bulunması,

e) Boşanmış veya eşi ölmüş olan kadının evlenmesini engelleyen bekleme süresini (iddet) tamamla­mış bulunması gerekir.

Mâlikîler'e göre güvenli yolculuk imkânı varsa kadınların grup oluşturmala­rı veya kadınlı -erkekli grup içinde olmaları da yeterlidir. Böyle durumlarda yuka­rıda "Haccı Yerine Getirmenin Şartlan" bölümündeki (d) şıkkında gösterilen şart aranmaz. Günümüz imkân ve şartlarını dikkate alarak, diğer mezhep mensupları­nın da Mâlikîler'in bu görüşüyle amel edebilecekleri kanaatindeyiz.

Haccm Geçerli (Sahih) Olmasının Şartları. Başlanan bir haccın geçerli ve makbul olması için,

a) Müslüman olmak,

b) Akil (temyiz gücüne sahip) olmak,

c) Hac niyetiyle ihrama girmek,

d) Haccın rükünlerini özel zamanlarda yerine getir­mek,

e) Yine bunları Özel mekânlarda yerine getirmek.

Bunlardan başka fıkıh kitaplarında haccın vacipleri, sünnetleri, hac sırasında yapılması sakıncalı tutum ve davranışlarla hacca hazırlık, gidiş yolculuğu, uygulanması ve dönüş yolculuğunun âdabı gibi çeşitli konularda ayrıntılı bilgiler yer alır. Ayrıca hac hayli ayrıntılı ve karmaşık bir ibadet olduğu, bazı yanlışların ya­pılması halinde bedeller ödenmesi gerektiği için, hac yolculuğunun başlangıcın­dan bitimine kadar süren uygulamasıyla ilgili geniş bilgiler verilir; değişik uygu­lama aşamalarının her birinde okunması uygun olan duaların metinleri aktarılır.

Hem malî hem de bedenî ibadetler olan hac ve umre, gerek birey gerekse ümmet çapında çok geniş etkiler bırakan çok yönlü yararlan bulunan ibadetlerdir. Hac her şeyden önce, Allah'ın buyruğu olması itibariyle önem taşır ve müslüman, bu buyruğa uymak düşüncesiyle pek çok zorluk ve fedakârlıklara katlanarak bu ibadeti yerine getirmekte inancının derinliğini dışa vurmuş olur. Bu sebeple Gaz-zâlî haccı, "dinin kemale ermesi ve teslimiyetin tamamlanması" diye tanımlamış­tır. [641] Hac bir anlamda inanan insanların Allah'ın buyruğuna uyarak yurtlarını, ailelerini, dostlarını, servetlerini terketmeye, arzularını sınırlayıp sıkın­tılara göğüs germeye hazır olduklarının bir ifadesi, bunu yansıtan bir uygulamadır. Bu sebeple bilhassa tasavvuf geleneğinde hacca hazırlık aşaması, bir yönüyle ölü­me hazırlığa, ihram da kefene benzetilmiştir. Çünkü hac ibadeti süresince, özellik­le ihramlı iken kul âdeta dünyayı ve dünya işlerini terketmiş; kendisini Allah'a kulluğa vermiş, O'nun iradesine teslim olmuştur. Böylece bir bakıma hac "ölme­den önce ölmek"tir; Allah'ın huzurunda hesaba çekilmeden önce kulun kendisiy­le hesaplaşmasıdır. Hac esnasında insanlara ve bitkilere zarar vermenin yasaklan­ması, müslümariın hemcinslerine ve tabiata daha çok saygı duymasını telkin eden anlamlı bir görevdir; şeytan taşlama ise âdeta bütün hacılarca günahlara ve günah­kârlığa karşı duyulan nefretin eyleme dönüşmesidir. Bu sebeple namazdaki hare­ketler ve özellikle secde nasıl sembol diye hafife alınamazsa şeytan taşlama ve di­ğer hac sembolleri de küçümsenemez, terkedilemez.

Dünyanın hemen bütün milletlerinden, farklı dilleri konuşan, sayısı milyon­ları bulan müslümalann, İslâm'ın en kutsal beldesinde en kutsal zamanda ruhları aynı inanç, duygu ve heyecanla dolmuş, bedenleri aynı örtüye bürünmüş olarak bir araya gelmeleri, hep birlikte aynı kuralları uygulamaları, aynı tekbir ve tehlîli te­rennüm etmeleri muhteşem bîr tevhid manzarası oluşturur. Çok uzak ülkelerin müslümanlan, -birbirlerinin dillerini anlamasalar da- aynı duygu, düşünce ve inan­cı paylaştıklarını hisseder ve yaşarlar; birbirlerini tanıma ve kendi ülkelerindeki dindaşlarına tanıtma fırsatını bulurlar. Hac insanın bedensel ve malî birçok feda­kârlığa katlanarak kulluğunu rabbine arzettiği, inancındaki sadakati gösterdiği di­nî bir vecîbe olduğu kadar, dünya müslümanlarının her yıl gerçekleştirdikleri, or­tak sorunlarını en üst düzeyde ve en geniş katılımla görüşüp tartışma imkânını buldukları bir zirvedir. Bizzat Hz. Peygamber, hayatının ilk ve tek haccını bu anlayış içinde icra etmiş; hac pratiklerinin (menâsik) icra edildiği çeşitli mekanlardaki ko­nuşmaları yanında, özellikle "Veda hutbesi" diye tarihe geçen ve müslümanların ortak meselelerine ilişkin görüşlerini ve çözümlerini içeren[642] konuşmasıyla haccın, yalnız uhrevî yararı olan ruha­nî bir ibadet olmadığını, aynı zamanda dünyevî meselelerin gündeme getirildiği müslüman milletler arası bir zirve işlevi görmesi gerektiğini ortaya koymuştur.

Bütün güzellikleriyle hac müslüman için bir özlemdir ve müslüman -başka amaçlar için para kazanması yanında- kendine peygamber yurdunu görüp, zaman sınırlarını aşarak ashap ile bütünleşme duygularını yaşatacak, manevî arınmaya ulaştıracak, dünyadaki kardeşleriyle buluşturacak ve nihayet bağışlanmış olarak dönmek gibi nice erişilmez güzellikleri yaşatacak olan hacca gidebilmek için de para kazanmaya çalışır.

Sözlükte "ziyaret" anlamına gelen umre, dinî bir terim olarak "yerinde giyil­miş ihramla Kabe'nin çevresinde dönmek (tavaf) ve Safa ile Merve arasında koş­mak (sa'y) suretiyle yerine getirilen ibadet'ı ifade eder. Haccın aksine, umrenin belirli bir vakti bulunmamakla birlikte, ramazan ayında yapılmasının daha sevap olduğunu bildiren rivayetler vardır. Yerine getirilmesi Hanefîler'le Mâlikîler'e göre sünnet-i müekkede, Şâfiîler'le Hanbelîler'e göre İse vaciptir.

Ayetin hükmünün genel olduğu dikkate alınarak metindeki "etimmû..." keli­mesi "Eksiksiz yerine getirin" şeklinde çevrilmiştir. Ancak bu âyetin, Hz. Pey­gamber ve diğer müslümanların Kabe'yi ziyaretlerine izin verilmemesi üzerine imzalanan Hudeybiye Anlaşması'ndan sonra indiği dikkate alınarak, sözleşme uyarınca bir sonraki yılda yarım kalan bu ziyaretin tamamlanmasını emrettiği, bu sebeple ilgili kelimenin "tamamlayın" diye de çevrilebileceği belirtilmektedir[643] Âyetteki "Allah için" kaydı, "Haccı ve umreyi yalnız Allah'a ibadet maksadıyla yapm; başka amaçlar gütmeyin, hacca riya katmayın" anlamına gelir,

Müslümanların hicretin 7. yılı Zilkade ayında[644]gerçekleştirdikleri umre ziyaretine İslâm tarihinde "umretü'1-kazâ" denilmiştir. Bu umre yolculuğu­na 2000 civarında müslüman katıldı; bunlar tekbirler getirerek Mekke'ye girdiler. Mekkeliler, şehri boşaltarak etraftaki tepelerden müslümanları izlediler. Üç gün süren bu umre süresince bir yandan da muhacirler eski yurtlarını görüp Mekke'de kalan yakınları hakkında bilgi topladılar.

Âyette, "Engellenirseniz kolayınıza gelen bir kurban gönderin" buyurulmak-tadır. Buradaki engelden maksat ağırlıklı görüşe göre, hac yapma imkânım orta­dan kaldıran veya tehlikeye düşüren hastalık, yol emniyetinin olmayışı, düşman tehlikesi gibi iç ve dış olumsuzluklardır. Nitekim âyetin devamındaki "güvenlikte olduğunuzda" ifadesi de bunu desteklemektedir. Mealinde "kurban" diye çevirdi­ğimiz hedy kelimesi, sözlükte "gönderilen, hediye edilen" demektir veya hediye kelimesinin çoğuludur. [645]Dinî bir terim olarak, "Kabe'ye hediye olarak kesilen kurban" anlamına gelir. Konumuz olan âyette de işaret buyuruldu-ğu üzere, aynı hac döneminde hem hac hem de umre yapanların (kıran ve temet­tü' haccı) kurban kesmesi vaciptir; sadece hac (ifrad haccı) yapanlar ise isterlerse kurban kesmeyebilirler.

Âyette bir engel yüzünden Kabe'ye varamayanların uygun bir kurbanlık gön­dermeleri, bir özrü bulunmayanların kurbanlık hayvan, mahalline ulaşıncaya ka­dar tıraş olmamaları istenmektedir. Buradaki "mahal" (mahil) kelimesinin anla­mından dolayı âyetin uygulamasıyla ilgili iki farklı görüş ortaya çıkmıştır: Keli­meyi "mekân" anlamında alan Ebû Hanîfe gibi âlimlerin görüşüne göre âyette söz konusu edilen kurbanın kesim yeri Harem bölgesi olup hacca gitmesine engel çı­kanlar, birer kurban alıp Harem'e gönderirler ve kurbanları kesilinceye kadar ih­ramdan çıkmazlar. "Mahil" kelimesini zaman ismi olarak alan İmam Şafiî ve ona uyanlara göre kurban kesme yeri engellenenlerin bulundukları yerdir, dolayısıyla kurbanlarını Harem'e göndermelerine gerek yoktur; bulunduktan yerde keser, ih­ramdan çıkarlar.

Hacıların ihramlı oldukları süre içinde tıraş olmaları yasaktır. Ancak âyet sağlık problemi bulunanlara, bir fidye ödemeleri koşuluyla tıraş olma ruhsatı ver­mektedir. Fidye, mazereti sebebiyle belirli bazı dinî görevleri yerine getiremeyen kimseden, buna karşılık olarak ödemesi istenen bedeli ifade eder. Hac görevleriy­le ilgili bu bedel oruç tutmak, sadaka vermek veya kurban kesmekle ödenir. Bir hadise göre orucun süresi üç gündür; sadaka vermek isteyen kişi ise altı yoksulu akşamlı sabahlı doyurur. [646]

Âyette "yoksulu doyurma" anlamında geçen sadaka kelimesinin İslâmî lite­ratürde oldukça geniş bir anlamı vardır. Bu geniş anlamı, "muhtaç durumda bulu­nanlara, karşılık beklemeden, Allah rızâsı İçin yapılan maddî yardım, bağış" şek­linde özetlemek mümkündür. Sadaka kavramı "infak"la da yakından ilgili olmak­la birlikte infak daha geniş kapsamlı olup, sadaka vermenin yanında başka türlü harcamaları da kapsar. [647]Kur'ân-ı Kerîm'de servetlerin gerçek sahibinin Allah olduğu, Allah'ın dünya malım insanlara emanet olarak verdiği vurgulanarak, sadaka vermek vb. hayırlar yapmak suretiyle Allah'ın hoşnutluğunu kazanmak gerektiği bildirilerek bunun dinî, ahlâkî ve toplumsal ba­kımdan kazandıracağı yararlar üzerinde önemle durulur. [648] Allah Teâlâ'mn sadaka verenleri ödüllendireceği belirtilir. [649] Ahzâb sûresinde (33/35), iman, ibadet, sabır gibi başlıca görevlere düşkün olmaları sebebiyle Allah'ın bağışına, mükâfatına kavuşacaklar arasında "sadaka veren erkekler ve sadaka veren kadınlar" da sayılmıştır. Müslü­manlar arasında güçlü bir kardeşlik bağı kuran ve maddî dayanışmayı İslâm üm­metinin başlıca özelliklerinden biri haline getiren Hz. Peygamber'le bazı sahâbî-ler arasında geçen bir konuşma hem İslâmiyet'in çalışmaya verdiği önemi hem de sadaka vermenin gerekliliğini göstermesi bakımından ilgi çekicidir: Ebû Mûsâ el-Eş'arî'nin anlattığına göre Hz. Peygamber "Sadaka vermek her müslümanın göre­vidir" buyurdu. Yanındakiler "Ey Allah'ın elçisi, elinde olmayan kişi ne yapsın" diye sorunca Hz. Peygamberimiz "Etinin emeğiyle çalışıp kazanır, böylece hem kendisine yararlı olur hem de sadaka verebilir" buyurdular. [650] Kur'ân-ı Kerîm'de ve hadislerde bir yandan sadaka vermenin önemi üzerinde durulurken bir yandan da yüzsüzlük ederek insanlardan dİlenmeyenler övülmekte; el emeğiyle geçinmenin gerekliliği üzerinde durulmaktadır. [651]Bazı mutasavvıflar insa­nın elinde avucunda ne varsa hepsini sadaka olarak vermesini büyük bir erdem saymışlarsa da, islâm bilginlerinin çoğunluğu bunu onaylamamıştır. Hz. Peygam­ber de "Sadakanın en hayırlısı, ihtiyaçtan artakalan maldan verilenidir" buyurmuş­tur. [652]

İslâm dininin getirdiği sadaka anlayışının kurumsal yapı kazanan şekline sa-daka-i câriye denir. Sadaka-i câriye deyimi cami, okul, köprü, yol, han. hamam, aşevleri, bakımevleri ve yurtlar gibi sosyal hizmetler verilmesi amacıyla gerçek­leştirilmiş hayır kurumlarını ifade eder. Bu şekildeki sürekli hayır kurumlanılın, özellikle vakıfların doğmasında Hz. Peygamber'in şu hadisinin büyük etkisi ol­muştur: "İnsan öldükten sonra ameli (defteri) kapanır; yalnız şu Üç şeyin sevabı devam eder: Sadaka-i câriye, yararı sürekli olan İlim ve ölenin ardından dua eden hayırlı evlât"[653]

İslâmiyet'te en başta gelen hayır olmasının ve İslâm'ın başlıca ibadetleri ara­sında yer almasının yanında vergi niteliği de taşıyan zekât, Kur'ân-ı Kerîm'de ve hadislerde -bu isminin yanında- sadaka diye de anılır. Fitrenin dinî literatürdeki adı da sadaka-i fıtırdır. İslâm dini, özel olarak belirlenmiş bu tür sadakalar ve gö­nüllü sadakalar yanında, bazı yasakların ihlâlinin cezası (kefaret) veya bir mazeret sebbiyle yerine getirilemeyen görevlerin bedeli (fidye) olmak üzere çeşitli malî dayanışma yükümlülükleri koymak suretiyle de yoksullara yardım edilmesine ve­sileler hazırlamıştır. Konumuz olan âyetteki sadaka bu son kategoriye girmektedir. [654]

 

Meali

 

197. Hac bilinen aylardadır. Kim o aylarda hacca karar verip niyet eder­se, bilsin ki hac sırasında kadına yaklaşmak, günaha sapmak ve tartışıp çe­kişmek yoktur. Ne hayır isteseniz Allah onu bilir. Azak edinin; kuşkusuz azı­ğın en hayırlısı takvadır. Öyleyse bana saygı duyun, ey akıl sahipleri! 198. Rabbinizden bîr lütuf beklemenizde sizin için bir günah yoktur. Arafat'tan dalga dalga indiğinizde Meş'ar-i Haram'da Allah'ı zikredin; O'nu, size gös­terdiği şekilde zikredin; kuşkusuz siz bundan önce yolunu şaşırmışlardan idi­niz. 199. Sonra insanların dalga dalga ilerlediği yerden siz de ilerleyin. Al­lah'tan bağışlanmanızı dileyin. Kuşkusuz Allah çok bağışlayandır, çok mer­hametlidir. 200. Hacca mahsus ibadetlerinizi bitirdiğinizde de, atalarınızı an­dığınız gibi, hatta daha canlı bir şekilde Allah'ı anın. Ama insanlardan öyle­leri vardır ki, "Ey rabbimiz! Bize bu dünyada ver" diye dua ederler. Böyle bir kimsenin âhiretten hiç nasibi yoktur. 201. İnsanlardan öyleleri de vardır ki, "Ey rabbimiz! Bize bu dünyada da iyilik ver, öteki dünyada da iyilik ver; bizi cehennem azabından koru" derler. 202. İşte kazandıklarından bir payı olanlar bunlardır. Allah, hesabı çok çabuk görür! 203. Belirlenmiş günlerde Allah'ı zikredin. Allah'a saygılı olan için iki günde (dönmekte) acele edene gü­nah yoktur; daha uzun kalana da günah yoktur. Allah'a saygılı olun. Bilin ki sizler O'nun huzurunda toplanacaksınız! [655]

 

Tefsiri

 

197. Yaygın yoruma göre "bilinen aylar"dan maksat, şevval ve zilkade ayla­rıyla zilhiccenin ilk on günüdür (ramazandan sonraki iki ay on gün). Bu döneme "hac mevsimi" denir. Görüldüğü gibi âyetin hükmü geneldir (âm); yani hac ibade­tini meydana getiren fiillerin bu süre içinde ne zaman yapılacağına ilişkin bir be­lirleme yoluna gidilmemiştir. Bu belirlemeyi Hz. Peygamber yapmış, İslâm üm­meti de asırlar boyu bu uygulamayı devam ettirmiştir. Resûlullah "Veda haca" de­nilen hayatının ilk ve son haccmdan bir yıl Önce, hicretin 9. yılı Zilhicce ayında [656]  Hz. Ebû Bekir'i hac emîri tayin ederek 300 müslümanla birlikte Mek­ke'ye gönderdi. Hz. Ebû Bekir, o yılın hac günlerinde müslümanlara haccın esas­larını öğretti. Ertesi yılın 25 Zilkadesi'nde (22 Şubat 632) büyük bir müslüman kit­lesiyle hac yolculuğuna çıkan Resûlullah, Zilhicce'nin 4. günü Mekke'ye ulaştı. Bu sırada muhtelif bölgelerden gelen müslüman hacı adaylarının sayısı 100.000'i aşmıştı. Hz. Peygamber, yanındaki müslüman kitleyle birlikte 5, 6 ve 7 Zilhicce günleri Mekke'de kaldı. Bu esnada kudüm (Mekke'ye ilk geliş) tavafı yaptılar, makam-ı İbrahim'de iki rek'at namaz kıldılar, Safa ile Merve arasında sa'y yaptı­lar. 8 Zilhİcce'de Mİna'ya gidildi; 9 Zilhicce sabahı Müzdelife üzerinden Arafat'a geçildi ve vakfe yapıldı (bu, haccın riikünlerindendir). Hz. Peygamber burada ün­lü Veda hutbesini irat etti. Hutbe aynı anda ağızdan ağıza Arafat'taki bütün müs­lümanlara aktarıldı. Daha sonra Müzdelife'ye inildi ve âyette de anılan Meş'ar-i Haram'da istirahat edildi. 10 Zilhicce sabahı Cemretü'l-Akabe'ye varıldı, yedişer taş atıldı (şeytan taşlandı). Resûlullah'ın Mina'da da bir hutbe okumasından son­ra kurban kesimi yerine gidilip kurbanlar kesildi. Bütün müslümanlar tıraş olup ih­ramdan çıktılar; Kabe'ye gidip tavaf-1 ifâda yaptılar (buna ziyaret tavafı da denir; haccın rüknü olan tavaf budur). Sonraki teşrik günlerinde Mina'ya gidilerek cem­reler tamamlandı. Beşinci günü sabah namazından önce veda tavafının yapılma­sıyla hac ibadeti tamamlanmış oldu.

İşte âyette "Hac, bilinen aylardadır" buyurularak genel bir ifade ile anılan hac ibadetinin yerine getirilme vakti, bizzat Hz. Peygamber'in bu uygulamasıyla tam olarak tayin ve tespit edilmiş oldu, bugüne kadarki bütün uygulamalar da bu şekil­de sürdürüldü. Bu sebeple âyette geçen "Hac, bilinen aylardadır" şeklindeki mut­lak İfadeye bakarak, bu ibadetin belirtilen iki ay on günlük müddet içinde başka günlerde de İfa edilebil