Ehl-i Kitabın Hepsi Aynı Durumda Değildir. 7

Birinci Mesele. 7

(Sevaen) Kelimesi Hakkında İzah. 7

Ehi- Kıtap'tan Burada Maksad Kimlerdir?. 7

Burada Övülen Kimselerin Haiz Olduğu Sekiz Vasıf 8

Kaim Ümmet Olmanın Mânası 8

Gece Saatlerinde Allah'ın Âyetlerini Okumak. 9

Birinci Mesele. 9

İkinci Mesele. 9

Üçüncü Mesele. 9

Dördüncü Mesele. 9

Secde Etmenin Ehemmiyeti 9

İyiliği Yayma, Kötülüğü Önleme. 10

Hayır İşlerinde Yarışma. 10

Salih Kişilerden Olmaları 10

Sâlihler Yaptıklarının Karşılığından Mahrum Kalmazlar 11

Nüzul ve Lâfzın Hususiyeti Hükmün Umumiyetine Mani Değildîr 11

İkinci Mesele. 11

Üçüncü Mesele. 11

Kafirlere Malları da, Evlâtları da Fayda Vermez. 12

Birinci Mesele. 12

İkinci Mesele. 12

Kâfirlerin Harcadıkları Mal Boşa Gider 13

Bu Âyetteki Teşbihin Nevi ve İfâde Ettiği Mâna. 13

Birinci Mesele. 13

İnfaktan Burada Murad Olunan Şey. 13

Üçüncü Mesele. 14

Dördüncü Mesele. 14

Beşinci Mesele. 14

Müminlerden Başkasını Sırdaş Edinmeyin. 15

Birinci Mesele. 15

Bıtane (Sırdaş) Kelimesinin Mânası 16

Üçüncü Mesele. 16

Birinci Mesele. 16

İkinci Mesele. 16

Üçüncü Mesele. 16

Bu Sırdaşlığı Yasaklamanın Sebepleri 17

Birinci Mesele. 17

İkinci Mesele. 17

Üçüncü Mesele. 17

Dördüncü Mesele. 17

Birinci Mesele. 17

İkinci Mesele. 17

Üçüncü Mesele. 17

Dördüncü Mesele. 18

Beşinci Mesele. 18

Birinci Mesele. 18

İkinci Mesele. 18

Üçüncü Mesele. 18

Siz Onları Sevseniz de Onlar Sizi Sevmezler 19

Birinci Mesele. 19

Bu Sevme ve Sevmemenin Ne Şekillerde Tezahür Ettiği 19

Birinci Mesele. 19

İkinci Mesele. 19

Üçüncü Mesele. 20

Birinci Mesele. 20

İkinci Mesele. 20

Mü'minleri Sevindiren İşler Münafıkları Üzer 21

Birinci Mesele. 21

İkinci Mesele. 21

Üçüncü Mesele. 21

Siz Sabreder ve İttika Ederseniz Onların Hileleri Size Zarar Vermez. 21

Birinci Mesele. 21

İkinci Mesele. 22

Üçüncü Mesele. 22

Dördüncü Mesele. 22

Birinci Mesele. 22

İkinci Mesele. 22

Üçüncü Mesele. 22

Uhud Savaşından Önce Hz. Peygamberin Müminlere Savaş Düzeni Vermesi 22

Birinci Mesele. 23

Bunun Hangi Savaş Olduğunda Farklı Görüşler 23

Uhud Savaşı Konusunda Hz. Peygamber’in İstişare Etmesi 23

Hz. Peygamberin Askere Savaş Düzeni Vermesi 24

Mü'minler Galip Gelince Okçuların Çoğunun Yerlerinden Ayrılmaları 24

Müslüman Ordusunun Dağılması 24

Bu Kıssadan Çıkan Ders. 24

Dördüncü Mesele. 25

Beşinci Mesele. 25

Birinci Mesele. 25

İkinci Mesele. 25

Cenâb-ı Allah'ın Günahkâr Kimseyi Himaye Etmesi Meselesi 25

Birinci Mesele. 26

İkinci Mesele. 26

Bedirdeki Yardım Takva Sebebiyle Olmuştu. 26

Bedr Kelimesi Hakkında. 27

İkinci Mesele. 27

Üçüncü Mesele. 27

Üçbin Meleğin Yardıma Gelmesi 27

Birinci Mesele. 27

Melek Gönderme Vaadi Uhud İçin Yapılmıştır 28

Uhud Savaşını Kabul Etmekteki Müşkil 28

Ekseriyete Göre, Melekler Bedir Günü Gelmiştir 29

Gelen Meleklerin Adedi 29

Meleklerin Fiilen Savaşıp Savaşmadıkları 30

Meleklerin Mü’minlere Yaptıkları Yardımın Şekli 31

Beşinci Mesele. 31

Altıncı Mesele. 31

Yedinci Mesele. 31

Birinci Mesele. 31

İkinci Mesele. 31

“Alâmetli” (Nişanlı) Tabirinin Manası 32

Bu Yardımın Müminleri Müjdelemek İçin Yapılması 32

Fiilin İsme Atfedilmesinin İzahı 32

Âli İmran 128. Âyetinin Nüzul Sebebi Hakkında Rivayetler 33

Birinci Mesele. 33

Hz. peygamber'in İsmeti Hakkındaki Şüpheye Cevap. 34

Üçüncü Mesele. 34

Hz. Peygamberin Kâfirlere Lanet Etmeyişinin Hikmeti 35

Dördüncü Mesele. 35

Allah'ın Kulda Tevbeyi Yaratması 35

Birinci Mesele. 35

İkinci Mesele. 36

Üçüncü Mesele. 36

Göklerin ve Yerin İdaresi Allah'a Aittir 36

Birinci Mesele. 36

İkinci Mesele. 36

Allah Dilediğini Af, Dilediğine Azab Eder 36

Faizin Yasaklanması 37

Kat Kat Faizin Manası 37

Birinci Mesele. 37

İkinci Mesele. 37

Âyetle İlgili Bazı Sorular ve Cevaplar 37

Cehennem Kâfirler İçin Hazırlanmış İse Mümin Girer mi?. 37

Kuranın Tamamı Bir Tek Sûre Gibidir 38

Cehennem Şimdi Mevcut mudur?. 38

Müttakiler İçin Hazırlanan Cennet 38

Birinci Mesele. 38

İkinci Mesele. 39

Üçüncü Mesele. 39

Mağfiret'in Buradaki Mânası 39

Cennetin Boyutlarından Maksat 39

Allah'ın Övdüğü Faziletli İnsanların Vasıfları 40

Darlık ve Bollukta Allah İçin Harcarlar 40

"Öfkelerini Yutanlar". 41

Birinci Mesele. 41

İkinci Mesele. 41

İnsanların Kusurlarını Bağışlarlar 41

Âl-i İmran 135-136 Âyetlerinin Nüzul Sebebi 42

Fahişe Kelimesinin Mânası 42

Günahtan Sonra Allah'ı Hatırlama. 43

Birinci Mesele. 44

Sünnet Kelimesinin Mânası 44

İkinci Mesele. 44

Üçüncü Mesele. 44

Beyân ve Mev'izanın İzahı 45

Dördüncü Mesele. 45

İnanıyorsanız Elbette Üstünsünüz. 45

Birinci Mesele. 46

İkinci Mesele. 46

İlahî Hikmet Gâh Zafer, Gâh Mağlubiyet İster 46

Birinci Mesele. 47

İkinci Mesele. 47

Birinci Mesele. 47

"Allah Bilsin Diye Şöyle Yaptı" Tabirinin İzahı 47

Üçüncü Mesele. 48

Dördüncü Mesele. 48

Şehadet Mertebesinin Yüksekliği 48

Birinci Mesele. 48

İkinci Mesele. 49

Şehid Kelimesinin Mânası 49

Cennet Ucuz Değildir 50

Birinci Mesele. 50

İkinci mesele. 50

Üçüncü Mesele. 50

Uhud Savaşının Zor Anları 51

Birinci Mesele. 51

Hz. Peygamberin Öldürüldüğü Şayiası 51

İkinci Mesele. 51

Birinci Mesele. 52

İkinci Mesele. 52

Üçüncü Mesele. 52

Dördüncü Mesele. 52

Ecel Gelmedikçe İnsan Ölmez. 53

Birinci Mesele. 53

Ölüm Allah’ın İzniyle Olur  Sözünün Mânası 53

Üçüncü Mesele. 54

Öldürülen İnsan da Eceliyle Ölür 54

Birinci Mesele. 54

İkinci Mesele. 54

Önceki Peygamberlerle Beraber Mücahede Edenler 55

Birinci Mesele. 55

İkinci Mesele. 55

Kelimesinin İzahı 56

Rıbbıyyûn Kelimesinin Mânası 56

Müminlerin Yaptıkları Duâ. 57

Birinci Mesele. 57

İkinci Mesele. 57

O Müminlere Verilen Mükâfaat 57

Birinci Mesele. 57

İkinci Mesele. 58

Üçüncü Mesele. 58

Kâfirler, Müminleri Dinden Çıkarmak İsterler 58

Birinci Mesele. 59

İkinci Mesele. 59

Kâfirlerin Kalplerine Korku Salmanın Mânası 59

Birinci Mesele. 60

İkinci Mesele. 60

Üçüncü Mesele. 60

Dördüncü Mesele. 60

Sultan Kelimesinin Mânası 61

Birinci Mesele. 61

Tabirinin Tefsiri 61

Üçüncü Mesele. 61

Allah'ın Zafer Vaadinin Bağlı Olduğu Şartlar 61

Okçuların Gevşeyip Yerlerini Bırakmaları 62

İkinci Mesele. 62

Birinci Mesele. 62

İkinci Mesele. 63

Uhud Günü Müslüman Ordusunun Dağılması 65

Birinci Mesele. 65

İkinci Mesele. 65

Üçüncü Mesele. 66

Ganimet Yerine Gam Elde Edilmesi 66

Birinci mesele. 66

İkinci Mesele. 66

Müminlere Gelen Gam Üstüne Gam ne Demektir?. 67

Üçüncü Mesele. 67

Hezimetten Sonra Allah'ın Müminlere Güvenlik Verip Rahatlatması 68

Birinci Mesele. 69

İkinci Mesele. 69

Üçüncü Mesele. 69

Müminlerin Uykuya Dalmalarının Sağladığı Faydalar 69

İkinci Mesele. 70

Sadece Canlarının Derdine Düşen Güruh. 70

Birinci Mesele. 70

İkinci Mesele. 70

“Zann”ın Buradaki Mânası 70

Birinci Mesele. 71

İkinci Mesele. 71

Üçüncü Mesele. 71

Birinci Mesele. 72

İkinci Mesele. 72

Sonradan Meydana Gelen Bütün  İşler Allah’ın Takdiri İledir 72

Razî'nin Mutezİli İle Münafık Arasında Bulduğu Benzerlik. 72

Allah'ın Hikmeti Mü'minleri Sınamak İster 73

Zâtü's-Sudûr Ne Demektir?. 73

Düşman Karşısında Kaçanlar Şeytana Uymaktadırlar 74

Birinci Mesele. 74

İkinci Mesele. 74

Üçüncü Mesele. 74

Şeytanın Mü'minleri Kandırmasının İzahı 75

Şeytanın Kandırdığı Mü minleri Allah Affetmiştir 75

Savaşta Ölenler Hakkında "Sefere Çıkmasaydı Ölmezdi" Demeyin. 75

Birinci Mesele. 76

İkinci Mesele. 76

Üçüncü Mesele. 76

Dördüncü Mesele. 76

Bu Âyette Muzari Yerine Mazi Fiil Kullanılmasının İzahı 77

Kur'ân'la İstişhad Etme Şiire Tercih Edilir 77

Altıncı Mesele. 77

Yedinci Mesele. 77

Birinci Mesele. 79

İkinci Mesele. 79

Birinci Mesele. 79

İkinci Mesele. 79

Üçüncü Mesele. 79

Allah'ın Rahmetinin Dünya Nimetlerinden Daha Hayırlı Olmasının Sebebi 79

 


Ehl-i Kitabın Hepsi Aynı Durumda Değildir.

 

"Hepsi bir değildirler. Ehl-i Kitabın içinde, kâim bir ümmet vardır ki, gece saatlerinde secdeye kapanarak Allah'ın âyetlerini okurlar. Allah'a ve âhtret gününe inanırlar, iyiliği emrederler, kötülükten sakındırırlar. Hayır işlerinde de birbirleriyle yarışırlar. İşte onlar, salthlerdendtrler. Onlar ne hayır işlerlerse, muhakkak ki bundan mahrum bırakılmayacaklardır. Allah, takva sahiplerini çokiyi bilendir" (Âl-i Imran, 113-115),

Âyet hakkında birkaç mesele vardır:[1]

 

Birinci Mesele

 

Bil ki, Cenâb-ı Hakk'ın, "Hepsi bir değildirler" buyruğu hakkında şu iki açıklama yapılmıştır:

a) Hak Teâlâ'nın bu beyanı, tam bir sözdür. O'nun, "Ehl-i kitabın İçinde, kaim bir ümmet vardır" sözü, "Hepsi bir değildirler" ifâdesinin beyan ve izahı için, müste'nef bir sözdür. Bu, Hak Teâlâ'nın, "Marufu emredersiniz... "(Aw , 110)buyruğunun, O'nun, "Siz en hayırh bir ümmetsiniz..." sözünün bir beyânı olması gibidir. Buna göre mâna, "Bahisleri geçen Ehl-i Kitâb, aynı değildirler..." şeklinde olur. Bu, Cenâb-ı Hakk'ın, ''Onlardan iman edenler vardır. Onların çoğu ise, fasıktır" (âm imran, no) âyetinin bir izahı olmuş olur. Sonra söze yeniden başlayarak şöyle buyurmuştur: "Ehl-i kitabın içinde, kâim bir ümmet vardır." Bu görüşe göre şu iki ihtimal ortaya çıkar;

a) Cenâb-ı Hak, "Ehl-i Kitabın içinde, kâim bir ümmet vardır" deyince, sözün tamamlanması için, "Onlar içinde, kınanmış ve mezmum ümmetler de vardır" denilmesi gerekirdi. Ama ne var ki, Cenâb-ı Hak bu kısmı zikretmemiştir. Çünkü Araplar, iki zıddan birisini söyledikleri zaman, diğerini söylemeye lüzum ve ihtiyaç hissetmezler. Ama işin hakikati şu ki, iki zıd birlikte öğrenilir. Böylece iki zıddan birini zikretmek, müstakil ve tek başına ikisi hakkında bîr bilgi ifâde etmektedir. İşte bundan dolayı diğer zıddı zikretmemek güzel olmuştur. Nitekim şair Ebû Zueyb de şöyle demiştir:

"Kalbim beni ona (sevgiliye) çağırdı; bense, muhakkak ki itaatkâr bir kişiyim. Ama onun, sevgilinin matlûbuna irsâd edip etmediğini bilmiyorum."

Şâir burada  mânasını da murad etmiş, ama -&JJ* kelimesini zikrettiği için, Jiîi kelimesini zikretmem iştir. Bu, Ferrâ ve İbnu'l-Enbâri'nin görüşüdür.

Zeccâc ise, "Mezmum olanlar da vardır" kısmını takdir etmeye ihtiyaç yoktur. Çünkü bu ifade, bundan önceki âyetlerde geçmişti. Binaenaleyh, ikinci kez takdir etmeye hacet yoktur" demiştir. Çünkü biz, "iki zıd aynı anda bilinince, o iki zıddan birisini zikretmek, diğerini zikretmeye ihtiyaç btrakmaz" demiştik. Bu, "Zeyd ve Abdullah, eşit değillerdir; çünkü Zeyd akıllı dindar ve zekidir" denildiğinde, "oysaki Abdullah böyle değildir..." cümlesini söylemeye gerek kalmaması gibidir. İşte burada da böyledir. Cenâb-i Hakk'ın, "Hepsi bir değildirler" buyruğu daha önce zikredilince, bir takdire gerek kalmamıştır.

b)   Hak Teâlâ'nın   "Hepsi bir değildirler" sözü, tam  bir kelâm değildir. Binâenaleyh, bu ifâdede vakf yapmak caiz değildir. Aksine, bu ifâde kendinden sonraki cümlelerle de alâkalı olan bir sözdür. Buna göre kelamın takdiri, "Ehl-i kitaptan, kaim olan ümmet ile, mezmum olan ümmet aynı değillerdir" şeklinde olur. Buna göre, kelimesi  ile merfû nin isminden bedel olmuş) olur. Bu, nahiv-cilerden, "(Beni pireler yedi)" sözünü tecviz edenlere göre söylenmiş olan bir ifâdedir. Bu takdire göre, "mezmum ümmet" takdir edilmesi mutlak surette, gerekir. Bu, Ebû Ubeyde'nin tercih ettiği görüştür. Ama ne var ki, ekseri nahivciler, bu ve benzeri istimallerin, zayıf bir ifâde olduğu hususunda ittifak ettikleri için, bu görüşü kabul etmemişlerdir. Allah en iyi bilendir. [2]

 

(Sevaen) Kelimesi Hakkında İzah

 

Arapça'da, denilir. Yani, "Falanca falancaya eşit, müsavidir"; "falanca kavim,eşit, müsavi..."  kelimesi, tesniye ve cem'i olmayan bir masdardır. Bu kelime hakkındaki izah, Bakara sûresinin 6. âyetinde geçmişti. [3]

 

Ehi- Kıtap'tan Burada Maksad Kimlerdir?

 

Ehl-i Kitap'tan muradın kimler olduğu hususunda iki görüş vardır:

a) Cumhurun benimsediği görüşe göre, bunlardan murad Hz. Musa ve İsa'ya inanan kimselerdir. Rivayet olundu­ğuna göre, Abdullah İbn Selâm (r.a) ile arkadaşları müslüman olunca, yahudilerin bazı ileri gelenleri onlara, "Siz kâfir oldunuz ve hüsrana uğradınız" dediler. İşte bunun üzerine Cenâb-ı Hak, onların faziletini beyân etmek için bu âyeti indirmiştir. Şöyle de denilmiştir: Allah Teâlâ önceki âyette, ehl-i kitabı mezmûm (kötü) birtakım sıfatlarla tavsif edince, bütün ehl-i kitabın aynı olmayıp, içlerinde iyi sıfatlarla ve beğenilen hasletlerle mevsûf kimseler bulunduğunu beyân etmek için, bu âyeti zikretmiştir. Sevrî şöyle demiştir: "Bu âyetin, akşam ile yatsı arasında namaz kılan bir topluluk hakkında indiği haberi bana ulaşmıştı." Atâ'nın ise şöyle dediği rivayet edilmiştir: "Bu âyet, Hz. İsa (a.s)'nın dininde olup, Hz. Muhammed'i tasdik eden kırk Necranlı, otuziki Habeşli ve üç Rum (Bizanslı) hakkında nazil olmuştur."

b) Âyet-i kerimedeki Ehl-i Kitaptan maksad, bütün din mensuplarından, kendilerine kitap verilmiş olan herkestir. Bu izaha göre, müslümanlar da, bu ifadenin muhtevasına girmiş olur. Nitekim Cenâb-ı Hak, "Sonra biz o kitabı kutlarımızdan seçtiklerimize miras bıraktık" (F&tır. 32) buyurmuştur. Buna, İbn Mes'ud (r.a)'un şu rivayeti de delâlet etmektedir: "Hz. Peygamber (s.a.s) yatsı namazını geciktirdi. Sonra cemaat, namazı beklerlerken, evinden mescide çıkarak şöyle dedi: 'Dikkat edin. Din mensupların­dan sizden başka hiç kimser şu anda Allah'ı zikretmiyor"[4] dedi ve bu âyeti okudu. Kaffâ 'r.h) "Şöyle denilmesi uzak bir ihtimal değildir: Orada bulunanlar, ehl-i kitap'tan imân etmiş olan bir kısım idi. İşte bundan dolayı "Ehl-i kitap'tan, Hz. Muhammed (s.a.s)'e imân eden, bu kimselere denk hiç kimse yoktur" denilmiş ve onlar da, ehl-i kitap'tan imân etmeyenlerin uykuda olduğu bir saatte yatsı namazını kılmışlardır" demiştir.

Şöyle de denilebilir: Bu tabirden murad, Hz. Muhammed (s.a.s)'e inanan herkestir.  Allah  Teâlâ onları   "ehl-i  kitap"  diye adlandırmıştır.  Sanki  şöyle dkadr "KerKİtennı ehl-i kitap diye adlandıran o kimselerin halleri, o kötü hnionür. Fakat Allah'ın "Ehl-i kitap" dediği müslümanların durumları ve halleri şöyle şöyledir: Bu ikisi hiç denk olur mu?" Buna göre, bu âyetten maksad, "Sîzler... en hayırlı bir ümmetsiniz" âyetini te'kid etmek için ehl-i İslâm'ın faziletini beyan etmektir. Bu tıpkı, "Mümin olan kimse, imandan çıkmış olan kimse gibi midir? Onlar (hiçbir zaman) denk olamazlar" (Secde. ıs) âyetine benzer. [5]

 

Burada Övülen Kimselerin Haiz Olduğu Sekiz Vasıf

 

Sonra bil ki Allah Teâlâ, bu âyette bahsedilen topluluğu sekiz sıfatla medhetmiştir: [6]

 

Kaim Ümmet Olmanın Mânası

 

Birinci sıfat: Onlar, kâim bir ümmettirler. Bu hususta şu görüşler vardır:

a) Onlar devamlı namaz kılar ve gece saatlerinde Allah'ın âyetlerini okurlar. Böylece Cenâb-ı Hak onların teheccüdlerini (gece namazlarını), "gece saatlerinde Kur'ân okurlar" diye beyan etmiştir. Bu, "Onlar, gecelerini Rab Taâlâ için secde ederek ve kâim (ayakta) olarak geçirirler" <FUrkân, 64); "Şüphe yok ki Rabb'inr gecenin üçte ikisinden biraz eksik... ayakta durmakta olduğunu biliyor" (Mûzzemmü, 20); "Gece kalk...' (Müzzemmıi. 2jlve "Allah'ın (divanına) tam huşu ve tâatla durun" (Bakara, 238) âyetleri gibidir. Bundan muradın, namazdaki kıyam olduğuna, âyejteki "Secdeye kapanarak..." ifâdesi delâlet etmektedir. Şurası açıktır ki secde, ancak namazda olur.

b) Onlar, hak dine sarılma hususunda bir rahatsızlık hissetmiyorlar. Bu, "Sen üzerinde ayak diretip (ısrarla) durmadıkça..." yani, "devamlı ödemesini İsteyerek, peşini bırakmayarak, o hususta ısrarlı olarak durmadıkça..." iM-ûmnn. 75)âyeti gibU dir. HakTeâlâ'nın, "Adaletiayakta tutarak..."(Âi-iimran.i8)âyeti de böyle­dir.

Ben derim ki: Bu âyet, müslümanın kulluk hakkını yerine getirdiğine; "Adaleti ayakta tutarak..." ifâdesi de Allah'ın adalet ve ihsan hususunda rubûbiyyet hakkını yerine getirdiğine delâlet etmektedir. Böylece Allah'ın lütfü ile, anlaşma tamamlanmıştır, Nitekim Allah Teâlâ, "Siz ahdinizi yerine getirin, ben de size karşı olan ahdim: yerine getireyim" (Bakara. 40) buyurmuştur. Bu, Hasan el-Basri'nin görüşüdür. O, görüşüne Hz. Ömer (r.a)'in şu rivayetini delil getirmiştir: "Ya Rasûlellah, ehl-i kitaptan bazıları, bizim hoşlanacağımız şeyleri de söylüyorlar. Keşke onları yazsak." Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a.s) kızdı ve şöyle dedi: "Ey Hattab oğlu Ömer. Yahudilerin şaşırdığı gibi siz de mi şaşıracaksınız." Hasan el-Basri, "bura­daki mütehewikûn"kelimesinin, "şaşıranlar ve tereddüt edenler" manasında olduğunu söylemiştir. (Hz. Peygamber (s.a.s) sözünü şöyle sürdürmüştür): "İyi biliniz! canım kudret elinde olan Allah'a yemin ederim ki, ben size bu dini tertemiz ve arınmış olarak getirdim." Bir başka rivayette ise Hz. Heygamber (s.a.s), o söz karşısında şöyle demiştir: "Muhakkak ki siz, Tevrat ve İncil'de bulunan hükümlerle amel etmekle mükellef değilsiniz. Siz ancak, onlara iman etmek ve onlann ilmini ancak Allah'a havale etmekle emrolundunuz ve bu vahiy ile bana sabah akşam indirilene iman etmekle mükellef tutuldunuz. Muhammed'in canını elinde tutan Allah'a yemin ederim ki, eğer Hz. İbrahim, Hz. Musa ve Hz. İsa benim zamanımda yaşamış olsalardı, bana iman eder ve tâbi olurlardı." İşte bu haber, bu din üzere sebat edip başka bir dinle ilgilenmemenin vacip olduğuna delâlet eder. İşte bu sebeple hiç şüphesiz Cenâb-ı Hak onları, bu âyetle bu şekilde methederek, "Ehl-î kitap içinde kâim bir ümmet vardır" buyurmuştur.

c)  tabirinin mânası, "Dosdoğru, âdil, müstakim" demektir. Bu senin, 'Dosdoğru, dümdüz oldu" manasında olmak üzere, "Çubuğu doğ­rulttum, o da doğruldu, dümdüz oldu" tabirinden alınmıştır. Bu söz de, Hak Teâlâ'nın, "Siz en hayırlı bfr-ümmetsiniz" buyruğunun bir izahı gibidir. [7]

 

Gece Saatlerinde Allah'ın Âyetlerini Okumak

 

İkinci sıfat: Hak Teâlâ'nın, "Gece saatlerinde, Allah'ın âyetlerini okurlar" tavsifidir. Bu ifâde hakkında da birkaç mesele vardır: [8]

 

Birinci Mesele

 

O’nun (okuyorlar) ve (iman ediyorlar) kelimeleri  (ümmet) kelimesinin sıfatı olduğu için mahallen merfudurlar.  Yani,  "kâim, okuyan ve  iman eden  bK topluluk" demektir. [9]

 

İkinci Mesele

 

"Tilâvet", okumak demektir. Kelimenin aslı: "Peşinden getirmek" anlamındadır. Buna göre tilâvet sanki, bir lafzı başka bir lafza eklemek, bitiştirmek demektir. [10]

 

Üçüncü Mesele

 

Bu ifâdede geçen "Allah'ın âyetleri" tabiriyle bazan, Kur'ân'ın âyetleri; bazan da Cenâb-ı Hakk'ın zâtına ve sıfatlarına delâlet eden çeşitli varlıklar murad edilir. Burada ise, birinci mâna kastedilmiştir. [11]

 

Dördüncü Mesele

 

Bu kelamda geçen tül "gecenin saatleri" tabirinin Arapçada aslı, vakitler ve saatler" demektir.  kelime­sinin müfredi dır Bu tıpkı "bağırsak" ve sinin müfredi dır. Bu tıpkı, "bağırsak" ve (bağırsaklar) kelimeleri gibidir. Veyahut da kelimenin müfredi, ilk harfi kesre, ikincisi de sakin olmak üzere,  kelimesidir. Tıpkı  (tulum) ve  (tulumlar) kelimesi gibi.. Kaftâl (r.h) şöyle demiştir: "Sanki "teenni" kelimesi de bundan alınmıştır. Zira teennî, saatleri ve vakitleri bekleyip gözetlemektir." Yine haberde de, Hz. Peygam­ber (s.a.s)'in, cumaya en son gelen bir adama, "Sıkıntı verdin, geç geldin "[12]yani "vakitleri uzaklaştırdın, geciktirdin" dediği rivayet edilmiştir. [13]

 

Secde Etmenin Ehemmiyeti

 

Üçüncü sıfat: Cenâb-ı Hakk'ın, 'Onlar secde ederler" tavsifidir. Bu hususta da şu izahlar bulunmaktadır:

a) Bu cümlenin, "okurlar"  fiilinden hâl olması muhtemeldir. Buna göre sanki onlar, "Tam bir inkiyâd ve huşûya erebilmek için, secdede Kur'ân okuyorlardı. Ancak ne var ki Kaftâl (r.h) tefsirinde, bunun caiz olmayacağı hususunda bir hadis zikretmiştir. Bu da Hz. Peygamberin şu sözüdür: "Dikkat edin. Ben, rükû ve secde yaparken, Kur'ân okumaktan nehyolundum."[14]

b)  Bu cümlenin, müstakil bir söz olması da muhtemeldir. Buna göre mana, "Onlar, bazan namazda Allah için olan hertürlü huzû ile, Allah'ın rahmet ve fazlını arzu ederek namaz kılıyorlardı" şeklindedir. Bu, tıpkı "Onlar, gecelerini Rableri için secde ederek ve kâim (ayakta) olarak geçirirler" (Furkan. 64) ve "Yoksa o, âhiretten korkarak, Rabb'inin rahmetini umarak gecenin saatlerinde secdeye kapanır ve kıyamda durur bir halde tâat ve ibâdet eden kimse (gibi) midir?" (zomer. 9) âyetleri gibidir. Hasan el-Basrî de şöyle demiştir: "Onlar ayaklarıyla (kıyamda durarak) başlarını, başlarıyla (secde ederek) ayaklarını dinlendiriyorlardı. Bu, rahatlığı isteme, yorgunluğu giderme ve arzuyu ortaya çıkarma manasınadır."

c) Bu tabirden maksad, onların namaz kılmaları da olabilir. Allah onları, "gece namaz kılma" ile tavsif etmiştir. Namaz; secde, rükû ve teşbih kelimeleriyle de ifâde edilir. Nitekim Cenâb-ı Hak, "Rükû edenlerle rükû ediniz..." yani "namaz kılınız" (Bakara, 43), ve "Haydi akşama girerken, sabaha ererken Allah'ı teşbih edin" (Rûm. 17) yani "namaz kılın" buyurmuştur.

d) Bu tavsîfin, "Onlar, Allah için huşu ve huzû duyuyorlardı" manasında olması da muhtemeldir. Çünkü Araplar bazan "huşCTyu "secde" kelimesi ile ifâde ediyorlardı. Nitekim Hak Teâlâ, "Göklerde ve yerde olan şeyler Allah'a secde eder..." (N«hi. 49) yani huşu duyarlar." Bütün bu izahlar Kaffâl (r.h)'a aittir.

Dördüncü sıfat: "Allah'a veâhiretgününe inanırlar.." âyetinin ifâde ettiği sıfattır. Bil ki yahudiler de, gece ibâdeti yapıyor ve Tevrat'ı okuyorlardı. Cenâb-ı Hak, rnü'minleri teheccüd ve Kur'ân okuma ile medhedince, peşisıra "Allah'a ve âhiretgününe inanırlar.." vasfını getirmiştir. Biz, Allah'a imanın, bütün peygamberlere imanı; âhirete imânın ise günahlardan sakınmayı icap ettirdiğini izah etmiştik. Yahudiler ise, Allah'ın bütün peygamberlerini kabul etmiyor ve günahlardan sakınmıyorlardı. Binâenaleyh onların mebde' ve me'âda imanları söz konusu değildir. Bil ki insanın kemale ermesi hakkı lizatihi (sırf-kendisi için, gaye olarak), hayrı ise onunla amel etmek için (vasıta) olarak) tanımasıyla olur. En faziletli amel, namaz; en faziletli zikir, Allah'ı zikir ve en faziletli bilgi ise, mebde' ve me'âdı bilmektir. Buna göre HakTeâlâ'nın, "Gece saatlerinde secdeye kapanarak, Allah'ın âyetlerini okurlar" buyruğu onların yaptıkları sâlih amellere; "Allah'a ve âhiret gününe imân ederler" buyruğu ise, onların kalplerinde meydana gelen bilgilerin faziletine bir işarettir. Bu ise, onların amelî ve nazarî kuvvelerindeki mükemmelliklerine işarettir. Bu, insanın en mükemmel hâlidir ki, "insanlık derecelerinin sonu, meleklik dereceleri­nin başlangıcıdır" denilen bir mertebedir. [15]

 

İyiliği Yayma, Kötülüğü Önleme

 

Beşinci sıfat: "İyiliği emrederler" âyetinin ifâde ettiği sıfattır.

Altıncı sıfat:  "Kötülükten nehyederler.." âyetinin ifade ettiği sıfattır. Bit ki İnsanın kemâlinin en ileri derecesi, kişinin tam ve tanrılığın zirvesinde olmasıdır. Buna göre insanın kemâli gerek amelî (pratik) gerek nazarî kuvveler bakımından mükemmel olmasındadır. Bu, daha evvel zikredilmişti. İnsanın ileri bir kemal derecesinde olması ise, noksanı olan insanları tamamlama (noksanlarını giderme) hususunda say-ü gayret göstermeleridir ve bu, şu iki yolla olur:

a) Noksanı olan insanları, uygun şeyleri yapmaya irşâd etme ki bu, ma'rufu (iyiyi) emirdir.

b) Onları, uygun olmayan şeyleri yapmaktan nehyetmek ki bu da nehy-i münkerdir. İbn Abbas (r.a) şöyle demiştir: "Onlar ma'rufu emrederler, yani Allah'ın birliğini ve Hz. Muhammed (s.a.s)'in peygamberliğini emrederler. Onlar, münkerden nehyederler, yani, Allah'a şirk koşmaktan ve Hz. Muhammed (s.a.s)'in nübüvvetini inkâr etmekten nehyederler." Bil ki, maruf ve münker kelimeleri, âyette mutlak olarak zikredilmiştir. Binâenaleyh, delil olmaksızın bu lafızları tahsis etmek (sınırlandırmak) caiz değildir. Bundan dolayı bu kelimeler, hertürlü ma'ruf ve münkeri içine alır. [16]

 

Hayır İşlerinde Yarışma

 

Yedinci sıfat: "Hayır işlerinde birbirleriyle yarışırlar..." âyetinin ifâde ettiği sıfattır. Bu hususta şu iki izah yapılmıştır:

a)  Onlar, ölüm sebebiyle fırsatını kaçıracaklar* endişesiyle hayırlara koşarlar.

b) Onlar, hiç ağırlık hissetmeden, hayırları seve seve yaparlar. Buna göre şayet,

"Acelecilik kmanmış birşey değil midir? Hz. Peygamber (s.a.s): "Acele şeytandandır, teenni (acele etmeme) ise Rahmandandır"[17]

buyurmuştur. Acele etme ile sürat (yarış) arasında ne fark vardır?" denilir ise, biz deriz ki: "Sür'at, bir an önce yapılması gereken şeyi yapmak manasında kullanılır. Acele bir an önce yapılması gerekmeyen şeyi yapmak manasında kullanılır. Buna göre Müsaraat (yarışma), dinî hususlardaki arzunun çok olması manasına tahsis edilmiştir. Çünkü birşeyi şiddetle arzu eden kimse, çabuk davranmayı gecikmeye tercih eder. Nitekim Cenâb-ı Allah şöyle buyurmuştur: "Habb'inizin mağfiretine müsaraat ediniz (koşunuz)" (Ah imran, 133). Yine aynı şekilde, "Ya Rabbİ hoşnud olasın diye, sana yönelerek acele ettim" cra-hâ, 84) âyetinin delâleti ile, acele etmek mutlak manada kınanmış değildir. [18]

 

Salih Kişilerden Olmaları

 

Sekizinci sıfat: "İşte onlar, sâlihlerdendir" âyetinin ifade ettiği sıfattır. Bunun manası, "İşte vasfedildikteri bu sıfatlara sahip olanlar yok mu, onlar halleri Allah yanında güzel olup, Allah'ın kendilerinden razı olduğu sâlihler cümlesindendir" şeklindedir. Bil ki, bu şekilde vasıflanma, medih ve övgünün zirvesidir. Buna, Kur'ân da akıl da delâlet eder.

Kur'ân'ın delâlet edişine gelince bu şöyledir: Cenâb-ı Hak, peygamberlerin büyüklerini bu vasıflarla medhederek, Hz. İsmail, Hz. İdris, Hz. Zülkif I (a.s) ve diğer peygamberleri zikrettikten sonra, "Onları rahmetimize soktuk. Onlar gerçekten sâlihlerdendi" (Enbiya, 86) buyurmuştur. Yine Cenâb-ı Allah, Süleyman (a.s)'dan naklederek, "Rahmetinle beni de sâlih kulların arasına sok" (Nemi, 19} buyurmuştur. Aynı şekilde "Şüphesiz Allah, Cebrail ve sâlih müminler o (Peygamber (s.a.s)'in) yardımcısıdır" (Tahrim, 4) buyurmuştur.

Aklın delâlet edişi ise şöyledir: "Salah" (iyi olma), Fesâdtn (kötülüğün) zıddıdır. İster akide konusunda, ister fiiller konusunda olsun, olması uygun olmayan herşey fesâddır. İşte meydana gelen herşey, olması uygun olan şeyler babından olunca, "salah" (iyilik) hali meydana gelmiş demektir. Böylece sâlih olma, en mükemmel dereceye delâlet etmektedir. [19]

 

Sâlihler Yaptıklarının Karşılığından Mahrum Kalmazlar

 

Hak Teâlâ, bu sekiz sıfatı zikredince Onlar ne hayır işlerlerse, muhakkak ki bundan mahrum bırakılmayacaklardır. Allah takva sahiplerini çok iyi bilendir" buyurmuştur. Bu âyet-i kerime ile ilgili birkaç mesele vardır: [20]

 

Nüzul ve Lâfzın Hususiyeti Hükmün Umumiyetine Mani Değildîr         

 

Hamza, Kisaî ve Asımın râvisi Hafs, gâib sigasıyla olmak üzere yâ harfiyle, şeklinde okumuşlardır. Çünkü söz, mâkabliyle, yani ehl-i kitabın mü'minlerini, Kur'ân okumak, namaz kılmak,1 iman etmek, emr-i ma'rûf, nehy-i münker yapmak, hayırlarda yarışmak ve bildikleri hiçbir şeyi zayi etmeme gibi vasıflarla nitelemekle ilgilidir. Bundan maksad ise şudur: Yahudilerin cahilleri Abdullah İbn Selam'a, "Hz. fvluhammed'e iman etmekle hüsrana uğradınız" deyince, Cenâb-ı Hak, "Aksine, onlar en büyük dereceye nail oldular" buyurdu. Böylece bunun gayesi de, o iman edenlerin kalblerınden bu câhillerin sözünün tesirini çıkarmak için, o mü'minleri yüceltmektir. Çünkü bu tabir, her ne kadar lâfız itibariyle, yukarda bahsi geçen Ehl-i kitabın mü'minlerine râci ise de, illet bakımından diğer insanlar da bu ifâdenin muhtevasına dahildirler.

Diğer kıraat imamları ise, bu ifâdeyi muhâtab sigasıyla olmak üzere tâ harfiyle şeklinde okumuşlardır. Buna göre bu, "Ehl-i kitabın mü'minle-rin fiillerinden bahsettim" mânasında olmak üzere, mü'minlerin hepsini muhatab alan yeni başlayan bir hitaptır. Sonra Cenâb-ı Hak, "Yukarda bahsedilen ehl-i kitabın müminleri de sizin cemaatinize dahil olarak ey müminler topluluğu! Ne hayır yaparsanız, ondan mahrum bırakılmayacaksınız" buyurmuştur. Bu şekilde kıraat etmenin faydası, bu âyetin hükmünün lâfız bakımından bütün mükelleflere şâmil olmasını temin etmektir Bu âyetin benzeri âyetlerin de, herhangi bir topluluğa ve sınıfa tahsis edilmeksizin, bütün insanlara hitab edici bir biçimde getirilmesi de bu durumu kuvvetlendirmektedir. Meselâ, "Siz ne hayır yaparsanız, Allah onu bilir" Bakara, 197); "Ne hayır infâk ederseniz, onun karşılığı size tastamam verilecektir" sakara, 272) ve "Kendiniz için Önden ne hayır yollarsanız, Allah katında onu bulacaksınız" (Bakara, no)âyetleri gibi... Ebû Amr'dan ise, her iki kıraatle de okuduğu nakledilmiştir. [21]

 

İkinci Mesele

 

tabirinin mânası, "Onun sevabı ve mükâfaatından mahrum bırakılmayacaksınız" demektir. Cenâb-ı Hak, karşılığını vermemeyi, şu iki sebepten dolayı (örtmek, karşılığını vermemek, men etmek) kelimesiyle ifâde etmiştir.

a) Allah Teâlâ mükâfaat vermeyi "şükr" kelimesiyle ifâde etmiştir. Nitekim Cenâb-ı Hak, "Çünkü Allah, tâatlerin ecrini veren (jf &) ve hakkıyla bilendir" (Bakara, 158) ve "işte onların çalışmaları meşkûr (ve makbul) olur" (isra, 19) buyurmuştur. Cenâb-ı Hak, mükâfaat vermeyi şükr olarak adlandırınca, vermemeyi de küfr olarak isimlendirmiştir.

b) Arapça "küfür" kelimesi, örtmek, gizlemek anlamına gelir. Örtmek, gizlemek manasına geldiği için, mükâfaat vermemek küfür olarak tavsif edilmiştir.

Buna göre eğer, ve kelimeleri tek bir mef'ûl alırken, meselâ (nimete şükretti) ve "Onu gizledi, örttü, nankörlük etti" denilirken, Hak Teâlâ burada niçin buyurarak, kelime iki mef'ûl almıştır?" denilirse, biz şöyle de­riz: Biz burada kullanılan "küfr" maddesinin men etmek ve mahrum bırakmak manalarına geldiğini beyan etmiştik. Buna göre Cenâb-ı Hak sanki, "Sizler ondan, mahrum bırakılmayacaksınız, onun ecrinden men olunmayacaksınız..." demiş olur. [22]

 

Üçüncü Mesele

 

"İhbât" (iyi amellerin yani sevapların düşürülmesi) görüşüne kail olup "muvazene" yani (sevaplarla günahların

denk olma) fikrini ileri sürenler bu âyetle istidlal ederek şöyle demişlerdir: "Âyetin sarih ifâdesi, kulun fiilinin tesirinin kula mutlaka ulaşması gerektiğine delâlet etmektedir. [(Yapılan iyiliğin) kötülükten belli bir miktarı sürmediğini kabul ettiğimiz halde, yapılan kötülükle belli bir miktar iyiliğin geçersiz olduğunu kabul edersek, bu durumda âyetin mânası fiil düştüğü halde, o şahıstan o miktarda bir sevap düşürülmezse (eksiltilmezse), bu âyetin muktezası geçersiz olur.] Bu âyetin bir benzeri de, Cenâb-ı Hakk'ın, "İşte kim zerre ağırlığınca bir hayır yapmışsa onu görecek. Kim de zerre ağırlığınca şer yapmışsa, onu görecektir" (znzâi, 7-8) âyetleridir.

Cenâb-ı Hak sonra, "Allah takva sahiplerini çok iyi bilendir" buyurmuştur. Bunun manası ise şudur: Allah Teâlâ onların mahrum edilmeyeceklerini ve kendilerine bir karşılığın mutlaka verileceğini haber verince, bunun delilini zikretmiştir, o da şudur: "Mükâfaat ve karşılık vermeme ya unutmadan dolayı olur; böylej bir şey ise, Allah hakkında mümkün değildir. Çünkü O, her türlü malumatı bilendir. Veyahut da böyle bir şey aczden, cimrilikten ve kendisinin ona ihtiyacı olmasından ileri gelir ki, böyle bir şey de imkânsızdır. Çünkü Allah, sonradan olan bütün varlıkların ilâhıdır. Binâenaleyh "Allah" lafzı, O'nun hakkında acziyyetin, cimriliğin ve muhtaç olma halinin bulunamayacağına delâlet eder. O'nun alîm vasfı da, O'nun hakkında cehaletin söz konusu olamıyacağma delâlet eder. Bütün bu haller Allah hakkında muhal olunca, bir karşılık ve mükâfaat vermeme işi de imkansız olur. Çünkü bir şeyin hakkını vermemek, ancak saydığımız sebeplerden ileri gelir... Allah en iyi bilendir. Hak Teâlâ, müttakîferi bol sevapla müjdelemek ve kendi katında ancak muttaki olanların kurtuluş ve başarıya nail olacağına işaret etmek için, her şeyi bildiği halde, burada, "Allah takva sahiplerini çok iyi bilir" buyurarak, yalnız müttakileri zikretmiştir. [23]

 

Kafirlere Malları da, Evlâtları da Fayda Vermez

 

"O inkâr edenler yok mu? Onların ne malları ne de evlatları Allah'ın azabını önlemekte asi* kendilerine fayda veremeyecektir. İşte bunlar, cehennem ehlidirler. Onlar orada ebedi kalıcıdırlar" (Al-i İmran, 116).

Bl ki AHahu Teâtâ, men' ile teşvik etmenin; va'ad ile vaîdi birlikte zikretmek için, bir keresinde, ikâb ve cezalandırılma konusunda kâfirlerin durumunun; bir Keresinde de. sevap ve mükâfaat konusunda mü'minlerin halinin nasıl  bahsetmiştir. Buna göre Cenâb-ı Hak, Ehl-i kitaptan iman eden kimseleri,  önce geçmiş olan güzel sıfatlarla niteleyince, bunun peşinden de o kâfirlere atol vafcTri getirerek, "O inkâr edenler yok mu? Onların ne mallan, ne de evlatları... (ayda veremeyecektir" buyurmuştur. Âyette birkaç mesele vardır: [24]

 

Birinci Mesele

 

Cenâb-ı Hakk'ın, "O inkâr edenler" tavsifi hakkında şu iki açıklama vardır:

1 - Bundan murad, kâfirlerin bir kısmıdır. Sonra bu görüşte olanlar, şu izahları yapmışlardır:

d) İbn Abbas şöyle demiştir: Cenâb-ı Hak bu tabirle Kurayza ve Nadîr kabilelerini kastetmiştir. Çünkü Hz. Peygambere karşı gelme hususunda yahudilerin liderlerinin maksatları, sadece maldır. Bunun delili Cenâb-ı Hakk'ın Bakara süresindeki, "Âyetlerimi az bir paha ile değişmeyin..." (Bakara. 4i> âyetidir.

b)  Bu, Kureyş müşrikleri hakkında nazil olmuştur. Çünkü Ebu Cehil, malı ile çok iftihar ediyordu. İşte bundan dolayı hakkında, "Biz, onlardan önce nice nesilleri helak ettik ki onlar mal ve gösterişçe daha güzeldiler" (Meryem. 75) ve "Öyleyse (durmasın) meclisini davet edip (toplasın). Biz de zebanileri çağırırız" (Aiak. 17-18) âyetleri nazil olmuştur.

c) Bu âyet-i kerime, Ebû Süfyan (r.a) hakkında nazil olmuştur. Çünkü O, Bedir ve Uhud savaşlarında, Hz. Muhammad (s.a.s)'e düşmanlıkla müşriklere çokça mal verip vardım etmiştir.

2- Ayet, bütün kâfirler hakkında umûmîdir. Çünkü onların hepsi, mallarının çokluğu ile üstünlük taslıyor, Hz. Peygamber (s.a.s) ve ashabını fakir olduktan için ayıplıyorlardı. Onların ortaya attıkları şüphelerden birisi de söyle demeleridir: "Eğer Muhammed hak üzere olsaydı, Rabbi onu böyle fakirlik ve sıkıntı içinde bırakmazdı." Ve çünkü âyetin lâfzı umûmîdir ve onu tahsis edip (sınırlayacak) herhangibir delil yoktur. Lâfzı umûmî manası üzere bırakmak gerekir. Birinci görüşte olanlar şöyle diyebilirler: "Allah Teâlâ bu âyetten sonra, "Onların tnfâklannm misali" (Atı imnm ur) buyurmuştur. Ayetteki (infâk ederler..) ifâdesindeki Cemî zamiri, 'İnkâr edenler..." tabirinden anlaşılan kimselere râcîdir. Âyetteki" Ojm? keli­mesi, kâfirlerin bir kısmına hastır. Binâenaleyh bu ifâdenin de, "hâs" olması gerekir. [25]

 

İkinci Mesele

 

Allah Teâlâ, bu âyette bilhassa malları ve çocukları zikretmiştir. Çünkü cansızların en faydalısı mallar, canlıların

en faydalısı ise çocuklardır. Daha sonra Hak Teâlâ, kâfir­lerin, âhirette bu iki şeyden kesinlikle faydalanamayacaklarını beyân buyurmuştur ki bu, onlann o iki şeyin dışındaki şeylerden öncelikle faydalanamayacaklarını gösterir. Bunun bir benzeri de, "O günde ne mal fayda verir, ne de oğullar.. Ancak Allah'a tamamen setim bir kalp İle gelenler müstesna...'' (şûarâ, 88-89); "Hiçbir kimsenin hiçbir kimseye hiçbir fayda veremeyeceği bir günden korkun...." (Bakara, 48); "Onlann hiçbirinden, yeryüzünü dolduracak (kadar) şeyi fidye verse bile, katiyyen makbul olmaz.." (Aı-Mmran,9i)ve "Sizi bizim huzurumuza yaklaştıracak olan, ne mallarınız ne de evlatlannızdır..." (seter. 37) âyetleridir. Allah Teâlâ, onların, çocuklarından ve mallarından istifâde edemeyeceklerini beyan buyurunca, "İşte bunlar cehennem ehlidir.'Onlar, orada ebedî kalıcıdırlar" buyurmuştur.

Alimlerimiz bu âyeti, günahkar müslümanların cehennemde ebedî kalmayacaklarına delil getirmiş ve şöyle demişlerdir: "İşte bunlar cehennem ehlidir" âyeti, hasr (sadece) manası ifâde eder. Çünkü "İşte bunlar Zeyd'in arkadaşlarıdır, başka kimseler değil" ve "bundan istifâde edenler, işte bunlardır; başkaları değil.." denilir. Bu cümle hasr ifade ettiğine göre, cehennemde kâfirlerden başka hiç kimsenin ebedi kalmayacağı sabit olmuş olur. [26]

 

Kâfirlerin Harcadıkları Mal Boşa Gider

 

"Onların bu dünya hayatında İn&k ettikleri şeyin misali, kendilerine zulmeden kavmin ekinlerini vurup mahveden kavurucu ve soğuk bir rüzgarın hâli gibidir. Onlara Allah zulmetmedi. Fakat kendileri kendilerine zulmediyorlar" (Âl-i İmran, 117).

Bil ki Allahu Teâlâ, kâfirlere mallarının fayda vermeyeceğini beyân edince, onlar matlarını bazan çeşitli hayır yollarında harcadıkları için, insanın aklına onların bu gibi intaklarından faydalanabilecekleri geliyor. İşte bundan dolayı Cenâb-ı Hak, o şüpheyi bu âyetle izale edip, onlar bu infâklarıyla Allah'ın rızasını kastetmiş olsalar bile, bundan faydalanamayacaklarını beyân buyurmuştur. [27]

 

Bu Âyetteki Teşbihin Nevi ve İfâde Ettiği Mâna

 

Bu âyetle ilgili bazı meseleler vardır:

 

Birinci Mesele

 

"Mesel" (misâl) teşbih için çok kullanıldığından dolayı adetâ benzetilen şeyin bir alemi gibi olan benzer şey demektir. Netice-i kelâm, soğuk rüzgârın ekinleri yok edip helak etmesi gibi, onların küfürleri de intaklarının sevabını yok edip boşa çıkarır.

İmdi şayet, "Bu takdirde onların infâkları, helak olan ekine benzetilmektedir. O halde, infflklan kavurucu ve soğuk bir rüzgâra nasıl benzetilir?" denirse, biz deriz ki "Teşbih (benzetme), iki kısımdır:

1- İki cümlenin cüzleri arasında benzerlik bulunmasa bile, iki cümlenin maksatları arastnda bir benzerliğin bulunması; buna, teşbih-i mürekkeb adı verilir.

2- İki cümleden kastedilen şeyler ile, iki cümlenin cüzleri arasında bir benzerliğin bulunması... Binâenaleyh biz âyetteki teşbihi, birinci kısım benzetmeden sayarsak, böyle bir soru zail otmuş olur.

Fakat onu ikinci kısım teşbihten kabul edersek, bu hususta şu izahlar yapılabilir:

a) Bunun takdiri, "küfürlerinin, infâK ettikleri şeyi yok etmede misali, ekini helak eden rüzgâr gibidir" şeklindedir.

b) "Onların intaklarının misâli, rüzgârın helak ettiği şey gibi, yani ekin gibidir."

c) Belki de Cenâb-ı Hak, "İnfök ettikleri şey..." ifâdesini, onların Hz. Muhammed (s.a.s)'e karşı asker toplamak ve O'na eziyet vermek için yaptıkları intaklara (harcamalara) işaret için getirmiştir. Bu infâk, onların yaptıkları hertürlü hayır ve taatı helak etmiştir. Bu izaha göre herhangibir takdir, takdim veya te'hire ihtiyaç duyulmaksızın, teşbih dosdoğru olmaktadır. Bunun manası şöyledir: "Onların daha önce yapmış oldukları iyi ve güzel şeyleri boşa çıkarma  hususunda   intaklarının misali, ekini yok etmede kavurucu ve soğuk bir rüzgâr gibidir." Bu izah, burayı yazarken hatırıma gelen bir izahtır. Çünkü onların, Hz. Peygamber (s.a.s)'e eziyet için yaptıkları harcamalar, küfrün en büyüğünden ve sâlih amelleri boşa çıkarmada en müessir şeylerdendir. [28]

 

İnfaktan Burada Murad Olunan Şey  

 

Alimler, intakın tefsiri hususunda ihtilaf etmiş ve şu iki görüşü ileri sürmüşlerdir: 

1- Burada intaktan murad, onların âhirette istifâde etmeyi umdukları bütün amelleridir. Allah, bunu infâk diye isimlen­dirmiştir. Nitekim O, "Şüphesiz ki Allah, (kendi yolunda) savaşan ve (bu uğurda öldürüp öldürülen mü'minlerin canlarım ve mallarım, karşılığında cennet (vermek) üzere satın almıştır. (Bu), Tevrat'ta, İncil'de ve Kur'ân'da O'nun üzerine hak bir vaaddır. Allah kadar ahdine vefö eden kimdir? O halde (ey mü'minler) yapmış olduğunuz bu-ahş verişten dolayı sevinin..." (Tevbe, m) buyurmuş ve bu işi bir altş-veriş olarak nitelemiştir Bu izahın doğruluğuna, "Siz, sevdiğiniz şeylerden Infak etmedikçe, asla iyiliğe ermiş olamazsınız.." <âm imren, 92> âyeti ile, ve "Mallarınızı aranızda bâtıl (yollar) İle yemeyin" (Nisa, 29) âyet-i kerimesi delâlet eder. Bu âyetlerdeki iyilik ve yemeden murad, bütün hayır işleri ve hertürlü faydalanmadır.

2- En münasib olan, buradaki intaktan muradın, mal intakı olmasıdır. Bunun delili ise, bu âyetten Önce gelen, "Onların ne malları ne de evlatları Allah'ın azabını önlemekte asla kendilerine fayda veremeyecektir" âyetidir. [29]

 

Üçüncü Mesele

 

"İnfâk edenlerden" maksad, bütün kâfirler veya bazı kâfirlerdir. Bu hususta iki görüş vardır:

1- Bundan murad, bütün kâfirlerdir. Çünkü hepsinin intakı da ya dünya ya da âhiret menfaatından dolayı olur. Eğer bunlar dünyevî menfaattar için yapılmış ise, bunun kâfir şöyle dursun, müslüman hakkında da bir faydası yoktur. Eğer âhiret menfaati için yapılmış ise, o bundan âhirette de istifade edemez. Çünkü inkârı. onun kâfirin bundan istifade etmesine mânidir. Böylece kâfirlerin her türtü nfakmın, âhirette bir fayda vermeyeceği sabit olmuş olur. Belki de onlar mallarını, marethaneler, ribatlar ve köprüler yapmak, fakir, yetim ve dullara iyilik etmek gibi hayır yollarında infâk etmişlerdir. Bu şekilde infâk yapan, bunlara karşılık büyük sevaplar umar. Fakat âhirete vardığında, küfrünün bütün bu hayırları silip götürdüğünü görür. Böyle bir kâfir, bir ekin ekip de ondan büyük verim bekleyen, fakat ortalığı kasıp kavuran bir rüzgârın isabeti ile ekini yanan ve bundan dolayı elinde sadece üzüntü ve keder kalan bir kimse gibi olur.

Bu durum, kâfirlerin mallarını hayır yollarında harcamaları halinde böyledir. Ama, "nesela Hz. Peygamber (s.a.s)'e eziyet etme, müslümanları öldürme ve beldelerini ~arap etme gibi iyi bir iş yapıyoruz zannı ile iş yaparken aslında isyan yapma hallerine gelince, işte bu durumda birinci durum hakkında verdiğimiz hüküm bu durum için daha doğru ve daha kuvvetli olarak vardır. Bu âyetin benzeri, "Biz, orûann yaptıktan işlere yöneldik ve onları saçılmış zerreler (değersiz şeyler) yaptık " (Fufkan, 23); "Kâfirler şüphe yok ki mallarını, (insanları) Allah yolundan alıkoymak için harcarlar. Onlar, o (mallarını) infâk edecekler, sonra bu onlara bir yürek acısı olacak.." (Entaı, 36) ve O, kâfirlerin amelleri çöldeki bir serap gibidir.." (Nur, 39} âyetleridir. Bütün bu âyetler, kâfirlerin iyiliklerinin sevap getirmediğine delâlet eder. Bütün bu hususlar, "Allah mcak müttakilerin (İyiliklerini) kabul eder" <Mâioe. 27) âyetinde toptan ifâde edilmiştir. Bu, en kuvvetli ve en doğru görüştür.

Bil ki, biz bu âyet-i kerimeyi, kâfirlerin âhirette ellerinin boşa çıkacağı şeklinde açıkladık. Yine, bu âyet-i kerimenin, kâfirlerin dünyada ellerinin boşa çıkacağı manasıyla tefsir edilmesi de uzak bir ihtimal değildir. Çünkü onlar, asker toplayıp ordular kurmak için çok mal hacamışlar, birçok meşakkatlere katlanmışlar; sonra da iş onların aleyhine dönmüş, Allah İslâm'ı üstün kılarak onu kuvvetlendirmiş, kâfirlerin bu harcamalarından ise, geriye sadece hayal kırıklığı ve hüsran kalmıştır.

2- Bundan murad, kâfirlerin bir kısmının durumunu bildirmektir. Bu görüşe göre, âyetin izahı hakkında birkaç görüş bulunmaktadır:

a) Münafıklar mallarını Allah yolunda harcıyorlar, ama bu "takiyye" yoluyla ve m ûslü mani ardan korktukları için oluyordu.. Böylece müslümanlara "müdârâ" yapıyorlardı. İşte âyet, onlar hakkında nazil olmuştur.

b) Âyet-i kerime, Bedir gününde, Allah'ın Resulü (s.a.s) aleyhine dayanışma içine girdikleri zaman Ebu Süfyân ve yandaşları hakkında nazil olmuştur.

c) Âyet-i kerime, yahudilerin en adi ve sefil tabakasının, tahrifte bulunmaları için kendi âlimlerine harcamada, intakta bulunmaları hakkında nazil olmuştur.

d) Bundan murad, o (bazı) kâfirlerin, tnfâk ettikleri ve aslında böyle olmadığı halde, Allah'a bir yakınlaşma vesilesi olmasını umdukları şeylerdir. [30]

 

Dördüncü Mesele

 

Âlimler (kavurucu soğuk rüzgâr) kelimesi hakkında ihtilâfa düşerek, birkaç izah yapmışlardır:

a) Müfessirlerin ve dilcilerin ekserisi şunu demiştir:kelimesi, şiddetli soğuğa denilir." Bu, İbn Abbas, Katâde ve İbn Zeyd'in görüşüdür.

b) kelimesi, sıcak ve yakıcı rüzgâra, (âdeta) kaynayan ateşe denilir. Bu, Ebu Bekr el-Esamm ve Ebu Bekr İbn el-Enbari'nin tercihidir. İbnu'l-Enbarî şöyle demiştir: "Ateş, alevlendiği sırada bir ses çıkardığı için jUtt diye isimlendirilmiştir. Yine kapının gıcırtısına, denilir. "Şiddetli soğuk, ürkütücü ses çıkaran rüzgâr" kelimesi ise meşhurdur,  kelimesi ise, sayha, çığlık anlamın­dadır. Nitekim şu âyette de bu anlamdadır: "Derken karısı çığlık atarak geldi" (Zariyat, 29). İbnu'l-Enbarî senediyle İbn Abbas'tan, O'nun  ifadesi hakkında "Onda bir ateş vardır" dediğini rivayet etmiştir. Her iki görüşe göre de, teşbihten kastedilen gaye elde edilmiştir. Çünkü, bu rüzgâr, helak edici soğuk bir rüzgâr da olsa birdir, yakıcı ve hararetli bir rüzgâr da olsa birdir. Çünkü her iki durumda da o, ekini ve mahsûlü yok eder.. Böylece de teşbih yerinde ve doğru olmuş olur. [31]

 

Beşinci Mesele

 

Mu'tezile bu âyet ile, amellerin "ihbâf'ına istidlal etmiştir. Onlara göre: "Bu böyledir, çünkü, nasıl bu rüzgâr o ekinleri yok ediyorsa, bunun gibi küfür de yapılmış olan "intakı" yok etmekte, geçersiz kılmaktadır. Bu da ancak biz, "Eğer küfür olmasaydı, bu infâk âhirette faydalar temin etmeyi gerektirecekti " dediğimizde o doğru olur. O zaman da "ihbât" görüşünü öne sürmek sahihtir." Bizim âlimlerimiz buna şöyle diyerek cevap vermişlerdir: "Amel sevabı, ancak va'ad hükmünden dolayı gerektirmektedir. Allah'ın va'adi ise, imanın bulunmasıyla mukayyettir. Küfür bulunduğundaysa, şart bulunmadığı için şarta konu olan şey de bulunamaz.. Çünkü küfür onu, daha önce bulunuyorken izâle etmiş, yok etmiştir. "İhbât" görüşünün batıl olduğuna dair deliller Bakara sûresinin tefsirinde (Ayet. 217) geçmişti.

Cenâb-ı Hak daha sonra, "Kendilerine zulmeden bir kavmin ekinlerini vurup..." buyurmuştur. Bu tabir hakkında bir soru bulunmakta­dır. Oda: "Niçin "Kavmin ekinlerini vurup" demekle yetinilmemiş de, "kendilerine zulmedenler" ifâdesi getirilmiştir? Bundaki fayda nedir?" denilrnesidir.

Deriz ki: Cenâb-ı Hakk'ın, "Kendilerine zulmedenler" tabirinin tefsiri hususunda şu iki izah yapılmıştır:

a)  Onlar Allah'a isyan ettiler, böylece de, kendilerine bir ceza olsun diye, ekinlerinin helak olmasına müstehak oldular. Bu ifâdenin zıkredilmesindeki gaye de şudur: "Bu, onların infâk ettikleri şeyleri, ortadan tamamen kaybolan, kendisinden geriye hiçbir şey kalmayan bir şeye benzetmektir." Kâfir olan zâlimlerin ekini ise, külliyen yok olup giden ve kendisinden, ve dünyada ve de âhirette hiçbir fayda temin edüemiyen bir ekindir. Müslüman mü'minlerin ekini ise, külliyyen kaybolmaz. Çünkü onun ekini görünürde, maddi olarak gitse bile, mâna bakımından kaybolmaz. Çünkü Allah Teâlâ, ekinlerinin maddi olarak gitmesi sebebiyle onlara arız olan bu üzüntüye mukabil, onların sevabını arttırır.

b) Bu ifâdeden maksat, onların, ekinlerini ekilmeyecek bir yere ekmiş veyahut da ekim zamanının dışında ekmiş olmalarıdır. Çünkü "zulm", bir şeyi uygun olmadığı yere koymaktır. Bu açıklamaya göre, "vech-i teşbih" kuvvetlenmektedir. Çünkü ekini yerinde ve zamanında yapmayan kimse, mutlaka ziyan eder. Sonra bu ekine soğuk rüzgâr da isabet edince, onu eken haydi haydi ziyana uğrar. Burada da böyledir; çünkü kâfirler infâkı yerinde ve zamanında yapmayıp, ayrıca da buna küfürlerinin uğursuzluğu isabet edince onun ziyankâr olmaması imkânsız olur. Allah en iyi bilendir.

Cenâb-ı Hak sonra, "Onlara Allah zulmetmedi Fakat kendileri kendilerine zulmediyorlar" buyurmuştur.

Bu tabirin mânası şudur: "Allahu Teâlâ, onların intaklarını kabul etmemek suretiyle onlara zulmetmemiştir. Fakat onlar, bu infâk ve harcamaları, Allah katında makbul olmalarına mâni olacak bir biçimde yapmış oldukları için, kendilerine^zulmet-mişlerdir." Sâhib-i Keşşaf şöyle demiştir: kelimesi, Fakat nefislerine, onlara zulmediyorlar..) anlamında, şedde ile şeklinde okun­muştur.  deki şan zamirinin düştüğünü kabui ederek, şeklinde oku--nak caiz değildir. Çünkü bu, ancak şiirde caiz olur. [32]

 

Müminlerden Başkasını Sırdaş Edinmeyin

 

"Ey iman edenler! Kendilerinizden başkasını sırdaş edinmeyin. Onlar, size kötülük yapmakta hiç kusur etmezler, size sıkıntı verecek şeyleri arzu ederler. Şüphesiz, onların kin ve buğzlan, ağızlarından taşmış, dışa vurmuştur.

Göğüslerinde gizledikleri ise, daha büyüktür. Eğer düşünürseniz, biz size âyetlerimizi açıkladık" (Au İmren, 118).

Bil ki Allahu Teâlâ, mü'min ve kâfirlerin hallerini açıklayıp izah edince, bu âyette, mü'minleri kâfirlere karışmaktan sakındırmaya başlamıştır. Burada birkaç mesele vardır: [33]

 

Birinci Mesele

 

Âlimler, Allahu Teâlâ'nın, mü'minleri, kendileriyle içti dışlı olmaktan nehyetmiş olduğu kimselerin kimler olduğu hu­şunda ihtilâf edip şu görüşleri ileri sürmüşlerdir:

a)  Bunlar, yahudilerdir. Çünkü (Medine'li) müslümanlar, yahudilerle kendileri arasında süt kardeşliği ve çeşitli andlaşmalar bulunduğu için her ne kadar din konusunda kendilerine muhalefet etseler bile, geçim meselelerinde kendilerinin İyiliklerini isterler zannıyle, onlarla müşaverede bulunuyorlar ve onlara yakınlık duyuyorlardı. İşte bundan dolayı Cenâb-ı Hak, bu âyetle onları bundan nehyetmiştir. Bu görüşü benimseyenlerin delili şudur: "Bütün bu âyetler, baştan sona kadar yahudilere hitap etmektedir. İşte bunun gibi, bu âyet de böyledir.'1

b) Bunlar, münafıklardır. Bu böyledir, çünkü mü'minler, münafıkların sözlerinin zahirine aldanıyor ve onların doğru söylediklerini zannederek, onlara kendi sırlarını ifşa ediyor ve onları, kendi gizli hallerine muttali kılıyorlardı. İşte bundan dolayı Allahu Teâlâ onları, bundan men etmiştir. Bu görüş sahiplerinin delili ise, Hak Teâlâ'nın, bu âyetten sonra gelen, "Sizinle buluştukları zaman, "inandık" derler. Aralarında başbaşa kaldıkları zaman da, size olan kinlerinden dolayı parmaklarının ucunu ısırırlar" (âı-i imran. m» âyetidir. Malumdur ki bu hal, yahudilere uygun düşmez. Bilakis bu, münafıkların sıfatıdır. Bunun bir benzeri de, Bakara süresindeki, "Onlar iman edenlerle karşılaştıkları zaman, "inandık" derler. Şeytanlarıyla başbaşa kaldıklar\ndaysar "iyi biliniz ki biz sizinle beraberiz. Biz ancak alay ediyoruz" derler"

(Bakara, 14) âyetidir.

c) Bundan murad, kâfirlerin bütün nevileridir. Bunun delili de, Cenâb-ı Hakk'ın, "Kendinizden başkasını" buyurmasıdtr. Böylece Cenâb-ı Hak, mü'minleri, mü'minierden başkasını sırdaş edinmekten men etmiştir. Buna göre bu, bütün kâfirlerden nehyetmek olmuş ve Cenâb-ı Hak, "Ey İman edenler, benim de düşmanım, sizin de düşmanınız olanları dost edinmeyin" (MümteNne, i) buyurmuştur. Bu hususu şu rivayet de tekid etmektedir: Ömer İbnu'l-Hattab (r.a)'a şöyle denilmiştir: "Burada, hıfz bakımından kendisinden daha kuvvetli ve daha güzel yazı yazan bir kimse, bilinmeyen Hîre'li bir hristiyan bulunmaktadır. Eğer münâsib bulursan, biz onu kendimize kâtib edineceğiz.." Hz. Ömer bunu kabul etmeyerek, "Bu durumda sen, mü'minierden başkasını sırdaş edinmiş olursun" dedi ve bu âyeti, müslümanlardan başkalarını dost edinmekten nehyetmeye bir delil kabul etti.

Bazı âlimlerin bu âyetten sonraki kısmın münafıklardan bahsettiğini delil getirerek bu görüşü reddetmeleri, âyetin baş tarafının umum ifâde etmesine mâni değildir. Çünkü Usûl-ü fıkıhta şu kaide bulunmaktadır: Âyetin evveli umum, sonu da hususî olursa, âyetin sonunun hususî olması, başının umûmî olmasına mani değildir. [34]

 

Bıtane (Sırdaş) Kelimesinin Mânası   

 

Ebu Hatîm, Esmâî'den rivayet ederek şunu söylemiştir: Bir

kimse, bir kimsenin çok yakın arkadaşı olup, onun işlerinin iç yüzüne vakıf olduğu zaman, denilir. Buna göre  kendisiyle müfred ve cem'in adlandırılmış olduğu bir masdardır Bir kimsenin durumlarına muttali olup iç yüzüne vakfı olan kimseler hakkında da denilir. Kelimenin aslı, dış yüzün tersi olan "batn", "karın" kelimesidir. Elbisenin asdarına da, denilmesi de bundandır. Netice olarak; kişinin kendisine yaklaştırıp, sırdaşı edindiği kimseye denilir. Çünkü bu kimse, ona çok yakın olma hususunda, neredeyse onun karnına yakın gibidir, onunla içli dıştı olmuş gibidir. [35]

 

Üçüncü Mesele

 

Cenâb-ı Hakk'ın koyduğu  buyruğu, nefy siyakında nekre olarak gelmiştir. Ki bu da, umûm ifâde etmektedir. Cenâb-ı Hakk'ın, "Sizden başkaları..." kaydı hakkında birkaç mesele vardır: [36]

 

Birinci Mesele

 

kaydının manası, "m üs I umanlardan başkaları", "Sizin din kardeşlerinizden başkası" şeklindedir. lafzını bu mânaya hamletmek güzeldir. Nitekim bir kimse, Kardeşlerimize ihsanda, ikramda bulundun" manasını kasdederek, "Bize lütfettin, bize ihsanda bulundun" der. Cenâb-ı Hak da, onların atalarının yaptığını kastederek, "Haksız yere peygamberleri öldürürler" (âı-ı imran, 21) buyurmuştur. [37]

 

İkinci Mesele

 

Hak Teâlâ'nın, ifâdesinde iki ihtimal bulunmaktadır:

a) Bu kaydın, O'nun, "edinmeyiniz..." ifadesiyle ilgili olma­sıdır. Yani, "sizin dışınızda hiç kimseyi dost edinmeyiniz" demektir.

b) Bu ifâdenin, âyette geçen İflas (sırdaş) kelimesinin stfatı olmasıdır. İfâdenin takdiri ise, "'Sizin dışınızda olan bir dost, sırdaş edinmeyin"şeklindedir. Buna göre şayet'ü ifadesiyle ifâdesi arasında ne fark vardır?" denilirse, biz şöyle deriz:

Sîbeveyh şöyle demiştir: "Araplar, en mühim olanı ve kendilerini daha çok ilgilendiren şeyi önce zikrederler. Burada maksat, sırdaş edinme değildir. Buradaki maksat, onlardan sırdaş edinme meselesidir. Böylece, "sizin dışmızdakileri dost edinmeyiniz" ifâdesi,maksadı anlatmada daha güçlü bir ifade olmuş olur. [38]

 

Üçüncü Mesele

 

Bu ifâdenin başındaki edatının zaid olduğu söylendiği gibi, tebyîn için olduğu da söylenmiştir ki, bu durumda mâna, "Dininizin münteşibleri dışında kalanlardan dost edinmeyiniz..." şeklinde olur. Buna göre eğer, "Bu âyet, mutlak anlamda, kâfirlerden dost edinmenin yasak olmasını ifâde eder. Nitekim Cenâb-ı Hak, "Sizinle din hususunda muharebe etmemiş, sizi yurtlarınızdan çıkarmamış olanlara iyilik yapmanızdan Allah sizi men etmez" (Mumtetıine. 8) ve "Allah sizi ancak, sizinle din muharebesi yapmış olanlardan men eder..." (Mümtehine, 9)buyurmuştur. O halde, bu iki durum nasıl uzlaştınlabilir?" denilirse, biz deriz ki: "Hususî olan hükmün, umumî olan hükme tercih edildiği hususunda şüphe yoktur..." [39]

 

Bu Sırdaşlığı Yasaklamanın Sebepleri

 

Bil ki, Allahu Teâlâ mü'minleri, kâfirleri sırdaş edinmekten men edince bu yasaklamanın sebeplerini de şöylece beyan buyurmuştur:

1- Cenâb-ı Hakk'ın, "Onlar size kötülük yapmakta hiç kusur etmezler" buyruğudur. Bu hususta birkaç mesele vardır: [40]

 

Birinci Mesele

 

Keşşaf sahibi şöyle demektedir: Bir kimse bir işte kusur ettiği zaman, denilir. Sonra bu kelime, Arapların tazminî olarak[41] şeklindeki kullanışlarında iki mef'ûl almıştır ve bunun manası şöyledir:  "Senden nasihatimi esirgemedim ve sana karşı elimde olan hiçbir imkânı esirgemedim." [42]

 

İkinci Mesele

 

fesâd ve noksan manasınadır. Nitekim (şairler) "Tek başınıza olduğunuz sürece ancak, pazusu eksik bir el gibisiniz'' yani'' pazusu güçsüz" demişlerdir. Yine, aklı noksan olan kimseye,  aentlmesı de böyledir. Hak Teâlâ da, "Eğer içinizde onlar da (savaşa) çksalardi, size şer ve fesadı artırmaktan başka birşey yapmazlardı  47) buyurmuştur. [43]

 

Üçüncü Mesele

 

Âyetteki "(Onlar) size kötülük yapmakta hiç kusur etmezler' ifâdesi,  "Onlar, sizi zarara sokmak ve sizin işlerinizi bozmak   hususunda   olanca   gayretlerini   sarfederler" temektir. Nitekim, "Ona nasihat hususunda elimden geleni yaptım" manasında  yine şer için de "Ona elimden gelen kötülüğü yaptım"[44]

 

Dördüncü Mesele

 

Âyetteki  kelimesini,  bizim de söylediğimiz gibi, burada iki mef'ûl alan  fiili nasbetmiştir. Bu kelimenin, mef'ul-ü mutlak olduğu için nasbedilmi  olduğunuda söyleyebilirsin. Çünkü tabirinin manası,  “Size kesinlikle kötülük yapamazlar" demektrr.

2- Cenâb-ı Hakk'ın, "Size sıkıntı verecek şeyleri arzu ederler"  âcesidir. Bununla ilgili bir kaç mesele vardır: [45]

 

Birinci Mesele

 

"Onu sevdim" manasında tâ  denilir. Burada geçen  kelimesi, zarar ve zorluğun ileri derecesi demektir. Nitekim Cenâb-ı Hak, "Eğer

Allah dileseydi, sizi muhakkak zorluğa ve meşakkate sokardı" (Bakara. 220) buyurmuştur. [46]

 

İkinci Mesele

 

Âyetteki lâfzı, mâ-i masdariyyedir. Şuâyette olduğu gibidir: "Size olan bu (azab), yeryüzünde haksız yere  ttneıfiden ve taşkınlık göstermenizdendtr" (MOmm. 75) yani, şımarıklı­ğınız ve taşkınlığınız sebebiyledir. Ve 'Göğe ve onu Wna edene, yere ve onu yayıp döşeyene yemin olsun.." yani, onu yapana, onu döşeyene..." (Şems, 5-6). [47]

 

Üçüncü Mesele

 

Âyetin takdiri, "Onlar, gerek dininiz, gerekse dünyanız hususunda sizi çok zarara sokmayı arzularlar" şeklindedir. [48]

 

Dördüncü Mesele

 

Vahidî (r.ht, müste'nef bir cümle olduğu için, bu ifâdenin i'rabtan bir mahalli olmadığını söylemiştir. Bu ifadenin, Allah lâfzının sıfatı olduğu da ileri sürülmüştür ki bu doğru değildir. Çünkü bu lâfız, "size kötülük yapmakta hiç kusur etmezler" cümlesiyle tavsif edilmiştir. Eğer, ' 'Size sıkmh verecek şeyleri arzu ederler'' cümlesi de, o lâfzın sıfatı olmuş olsaydı, o zaman iki sıfatın arasına atıf harfinin gelmesi gerekirdi. [49]

 

Beşinci Mesele

 

Allah'ın "Size kötülük yapmakta hiç kusur etmezler.." buyruğu ile, "Size sıkinn verecek şeyleri arzu ederler.." buyruğu arasında, mana bakımından şu farklar vardır:

a) Onlar, dininizi bozmada kusur etmezler. Eğer buna muvaffak olamazfarsa, en büyük zararlara düşürmeyi arzu ederler.

b) Onlar, dünyevî işlerinizi bozmada kusur etmezler. Onlar bunu yapamadıkları zaman, sizi zarar ve zorluğa düşürme arzuları yok olmaz.

c) Onlar, sizin işlerinizi bozmada kusur etmezler. Eğer onlar, başka bir engelden dolayı bunu yapamazlarsa, bunu yapma arzusu kalblerinden yine de gitmez.

3- Allah Teâlâ'nın, "Buguzlan ağızlarından taşmış, dışa vurmuştur" ifadesidir. Bununla ilgili olarak da birkaç mesele vardır: [50]

 

Birinci Mesele

 

en şiddetli kin manasınadır. (en büyük zarar) kelimesine nazaran,  (zarar) kelimesi nasıl ise, kelimesine nazaran kelimesi de aynıdır. [51]

 

İkinci Mesele

 

kelimesi (ağız) kelimesinin cem'idir. Bunun aslı kelimesidir. Bunun delili ceminin şeklinde gelmesidir.  (komşu) kelimesinin cem'i ve (tasma) keli­mesinin cem'i de şeklinde geldiği gibi, kelimesi de Siyi şeklinde cemi olmaktadır. Bir insan güzel söz söylediğinde ağzı geniş olduğu zaman denilir. Binâenaleyh  (ağız) kelimesinin aslının  vezni üzere, olduğu; sonra hafiflik olsun diye hâ harfinin hazfedilip, vâvın yerine, her ikisi deşefevi (dudak) harflerinden olduğu için mîm harfinin getirilmiş olduğu sabit olmaktadır. [52]

 

Üçüncü Mesele

 

Hak  Teâlâ'nın,   "Buguzlan  ağızlarından  taşmış,   dışa vurmuştur" buyruğunun, münafıklar hakkında olduğunu söylerse, tefsirinde şu iki izah yapılır:

a) Münafığın, sözünde nifakına delâlet eden ve sevgi ile nasihat hususunda samimiyetten uzak olduklarına delâlet eden birşey mutlaka bulunur. Bunun bir benzeri de, "Andolsun ki sen onları, sözlerindeki üslûbundan tanırsın..." (Muhammea. 30) âyetidir.

b) Katâde şöyle demiştir: "Birbirlerini bu durumdan haberdâr ettikleri için, müslümanlann münafık ve kâfir dostlarından buğuz dışa vurur." Fakat bu ifâdenin yahudiler hakkında olduğunu söylersek, bu durumda âyetin tefsiri, "Onlar, sizin peygamberinizi ve kitabınızı yalanladıklarını açıkça gösterir ve sizi cahillik ve ahmaklık ile nitelerler. Birisinin cehalet ve ahmaklıkta ısrar ettiğine inanan kimsenin onu sevmesi imkânsız olur ve ona her durumda kesin buğzeder. İşte Cenâb-ı Hakk'tn "(Onların) buguzlan ağızlarından taşmış, dışa vurmuştur" buyruğundan maksadı budur.

Sonra Cenâb-ı Hak, "Göğüslerindegizledikleri ise, daha büyüktür" buyurmuştur. Yani, "Münafığın dilinde tezahür eden kin ve buğz alâmetleri onun kalbinde yer eden nefretten; yine onun lisanında zuhur eden kin alâmetleri, onun kalbinde bulunan kindarlıktan daha azdır", demektir. Daha sonra Cenâb-ı Hak, mü'minlere, bu sırları ortaya koyup izhar etmesini, onlara olan nimetlerinden birisi olduğunu beyân buyurarak,  "Eğer düşünürseniz, yani akıl, anlayış ve dirayet ehlinden iseniz, biz size âyetlerimizi açıkladık" demiştir. O'nun, ifâdesi, "Dost ve düşman olmaya müstehak olan durumları eğer ayırd edebilirseniz" şeklinde de tefsir edilmiştir ki, maksat, insanları bu âyeti düşünme ve bu delilleri tefekkür etme hususunda aklı kullanmaya teşvik etmektir. Allah en iyi bilendir. [53]

 

Siz Onları Sevseniz de Onlar Sizi Sevmezler

 

“İşte siz o kimselersiniz ki, onları seversiniz; halbuki onlar sizi sevmezler. Siz Kitabın tamamına inanırsınız, onlar ise sizinle karşılaştıklarında,   "İnandık!" derler. Aralarında başbaşa kaldıkları vakit de, size olan kinlerinden dolayı parmaklarının uçlarını ısırırlar. De ki: "Ceberin kininizle." Muhakkak ki Allah, onların sinelerinde olan herşeyi hakkıyla bilir" (Âl-i knran, 119).

Bil ki, bu ifâde, mü'minleri münafıklarla içli dışlı olmaktan menetmenin bir başka şeklidir. Âyet ile ilgili birkaç mesele vardır: [54]

 

Birinci Mesele

 

Seyyid es-Serahsî (Allah ona selâmet versin) şöyle demistir: "Âyetin başındaki   lâfzı, tembih edatıdır.  kelimesi mübteda, kelimesi de onun(haberidir. cümlesi ise, ism-i işaretten hal olarak nasb mahallindedir. Yine Siy kelimesinin manasında olması, cümlesinin onun sılası ve sılasiije birlikte ism-i mevsulün,  kelimesinin haberi olması da caizdir." Ferrâ ise, " kelimesi haber, cümlesi ise ikinci bir haberdir" demiştir. [55]

 

Bu Sevme ve Sevmemenin Ne Şekillerde Tezahür Ettiği       

 

Hak Teâlâ, bu âyette üç şey zikretmiştir. Bunlardan herbiri, mü'minin mü'min olmayanları kendisine sırdaş edinmesinin caiz olmayacağına delâlet etmektedir:

a) Âyetteki, "(Siz) Onları seversiniz, halbuki onlar sizi sevmezler" ifâdesi... Bu cümlenin izahı hakkında birkaç görüş vardır:

a) Mufaddal şöyle demiştir: "Âyetteki "Onları seversiniz" ifâdesi, "Siz onlar hakkında, en hayırlı şey olan İslâm'ı istersiniz" manasındadır.   'Halbuki onlar sizi sevmezler" tabiri de, "Çünkü onlar, sizin küfür üzere kalmanızı arzu ederler" manasındadır. Şüphe yok ki bu, helak olmayı gerektirir.*

b) "Sizlerle onlar arasındaki süt kardeşliği ve akrabalıktan dolayı, siz onları seversiniz. Halbuki onlar, müslüman olmanızdan dolayı sizi sevmezler."

c) "Siz onları, size karşı "inandık" demeleri sebebiyle seversiniz. Halbuki onlar, <tarinde küfürleri iyice yerleşmiş olduğu için sizi sevmezler."

d) Ebû Bekr el-Esamm şöyle demiştir: "Sizler onları, çeşitli âfet ve sıkıntılara düşürmek istememek suretiyle seviyorsunuz. Onlar ise sizi çeşitli belâ ve sıkıntılara düşürmek, başınıza her türlü musibetin gelmesini beklemek suretiyle sizi sevmezler."

e) "Siz onları, Peygamber (s.a.s)'i sevdiklerini söyledikleri ve Peygamberi seven sevileceği için seversiniz. Onlar, Hz. Peygamber (s.a.s)'i sevdiğiniz, kendilerinin ise ona boğzettiklerini bildikleri için sizi sevmezler. Buğzedileni sevene de buğzedilmiş <*jr.r

f)  Sizler onları söversiniz. Yanf onlara karışır, dinî sırlarınızı onlara açarsınız. Hribuki onlar sizi sevmezler, yani, size aynı şekilde davranmazlar."

Bil ki yaptığımız bütün bu izahlar, mü'minlerin onları sevmesini, onların da auğzetm elerin i gerektiren sebeblere işarettir ki bütün bunlar âyetin muhtevasına dâhidir. Allah Teâlâ, mü'minlere, onların kendilerine kin beslediklerini ve onların bu buğzetmelerinde haksız olduklarını bildirince, bu husus tabiî ve şer'î bakımdan, mû'minlerin münafıklara buğzetmesine sebep olmuştur.

Bunun ikinci sebebi, "Siz kitabın tamamına inanırsınız" Ayetinin ifâde ettiği husustur. Bu ifâde ile ilgili birkaç mesele vardır: [56]

 

Birinci Mesele

 

Âyette bir hazif vardır ve takdiri şu şekildedir: "(Onlar kitaba inanmadıkları halde) siz kitabın tamamına inanırsınız." Bu hazif yerinde bir haziftir. Çünkü biz iki zıddın birlikte anlaşılacağını söylemiştik. Binâenaleyh iki zıddan birisinin zikredilmesi, diğerinin z^redilmesine gerek bırakmaz. [57]

 

İkinci Mesele

 

Cenâb-ı Mak, burada "kitap" kelimesini şu sebeplerden dolayı müfred olarak getirmiştir:

a) Kitap cinsi manasına alınarak.. Bu, Arapların, "insanların elinde dirhem (para) çoğaldı" demeleri gibidir. Bundan mak­sat "paralar, dirhemler"dir.

b) Masdar ancak, te'vil edilerek cemî sayılır. İşte bu sebepten ötürü "kitap" yerine kütüb" denilmez. Eğer birisi böyle der ise, bu da tevessüan caizdir. (Normal bir cevaz sayılmaz.) [58]

 

Üçüncü Mesele

 

Sözün takdiri şöyledir: "Siz, bütün kitaplara imân edersiniz. Onlar ise, buna rağmen size buğzederler. Öyle ise, onlar sizin kitabınızın hiçbir şeyine imân etmezlerken, daha ne diye onları seviyorsunuz?" Bu ifâdede, "Onlar, sizin hak dâvanızda sebatınızdan. kendi batıl davalarında daha katıdırlar" denilerek, şiddetti bir tevbîh (azar) yapılmıştır. Bunun bir benzeri de. ' Siz elem duyuyorsanız, şüphesiz ki onlar da sizin gibi elem duyuyorlar. Halbuki siz. Allah'tan onların ümtd etmeyecekleri şeyleri umuyorsunuz" . it) âyetidir.

t Müslümanların onlarla içli dışlı olmalarının çirkinliğinin üçüncü sebebi de, "Onlarsizinle karşılaştıklarında ' 'inandık'' derler. Aralarında başbaşa kaldıkları vakit de, size olan kinlerinden dolayı parmaklarının uçlarını ısırırlar" (Aı-i imran. 119) âyetinin ifâde ettiği husustur. Bunun manası şudur: Onlar, birbirleriyle başbaşa kaldıklannda, mü'minlere karşı düşmanlığın ve kinin en ilerisini ortaya korlar. Qyle ki bu şiddet onların, parmaklarının ucunu ısırmaları derecesine varır. Bu, tıpkı birimizin gayesini elde edememekten dolayı, iyice öfkelenip, alabildiğine hüzünlendiği zaman, parmaklarının ucunu ısırması gibidir. Kızan insanların böyle yapması çok rastlanan birşey oduğu için, "parmakları ısırma" kızgınlıktan kinaye olan bir tabir halini almıştır. Öyle ki, ortada hakiki manada bir ısırma bulunmasa bile, kızan kimseler için, "O, öfkesinden parmaklarını ısırıyor" denilmiştir. Müfessirler, "Onlar, mü'minlerin birbirleriyle ülfet edip, söz birliği ettikleri ve birbirlerinin aralarını buldukların» gördükleri için, bu denli öfkelenmişlerdir" demişlerdir.

Sonra Cenâb-ı Hak, "Deki: "Ceberinkininizle..."buyurmuştur ki bu onlar için, ölünceye kadar kinlerinin artmasına yapılan bir bedduadır. Onların kinlerinin artmasından murad ise, kinlerinin artmasını gerektiren İslâm'ın daha fazla kuvvet buluşu, ve müsfümanların izzet sahibi olmaları ve kendilerinin de zillet ile hizy içine düşmeleridir.

Buna göre, "De kt: "Geberin kininizle..." ifâdesi, kinlerini sürdürmelerini emirdir. Müslümana ve İslâm'a kin tutmak ise küfürdür. Binâenaleyh bu, onların küfürde devam etmelerini emretme olur ki caiz değildir?" denilir ise, biz deriz ki: "Bunun, onların gayzmın artmasını gerektiren şeylerin artması, yani İslâm'ın kuvvet bulması manasında bir duâ olduğunu beyân etmiştik. Böylece, bu sual sakıt olur. Bir de bu, onlar arzuladıklarına ulaşmazdan önce, ölmelerine duâ etmedir.

Daha sonra da Cenâb-ı Allah, "Muhakkak ki Allah, onların sinelerinde olan herşeyi hakkıyla bilir" buyurmuştur ki bununla ilgili birkaç mesele vardır: [59]

 

Birinci Mesele

 

kelimesinin, müzekkerin nisbeti için konulmuş bir kelime oluşu gibi,  kelimesi de müennesin nisbeti için konul­muş bir lâfızdır. Buna göre  tabirinden murad, kalplerde bulunan düşünceler, orada yer eden niyet ve maksatlardır. Bunların herbiri, bir hal oldukları için ona nisbet edilmiş ve böylece o hal, kalbin adetâ sahibi Binâenaleyh bu tabirin manası, "Allah Teâlâ, sizin kalbinizde bulunan,  niyetler, ard niyetler ve maksatları bilir" şeklindedir. [60]

 

İkinci Mesele

 

Keşşaf sahibi, bu İfâdenin de  (De ki) kelimesinin, mefûlü (mekulu'l-kavl) olabileceği gibi olmayabileceğini de söylemiştir. Birinci ihtimale gelince, bu durumda takdir şöyle olur: "Onlara, kendileriyle başbaşa kaldıklarında kin ve hasedlerinden dolayı gizlice parmak uçlarını ısırdıklarını haber ver ve de ki: "Allah, sizin aranızda gizlediği­niz şeylerden daha gizlilerini bilir. Bu da, göğüslerde sakladıkları şeylerdir. Binâen­aleyh siz, sırlarınızın Allah'a gizli kalacağını sanmayınız..."

İkinci ihtimale gelince bu da, bu ifâdenin, sözünün mef'ûlü olmamasıdır. Buna göre bunun manası şudur: "Ey Muhammed, onlara bunu söyle.. Benim, seni onların gizlemiş oldukları şeylere muttali kılmama şaşma. Çünkü ben, bundan daha gizlisini bilirim; bu da onların kalplerinde saklayıp da, dilleriyle izhar etmedikleri şeylerdir.." Burada herhangi bir sözün söylenmiş olmaması ve Hak Teâlâ'nın "Geberin kininizle..." ifâdesinin de, İslâm'ı aziz kılmak ve bu vesileyle de onları zelil kılarak o kâfirlerin kin ve hasetlerinden helak olacaklarına dair, Allah'ın peygamberine olan va'adini gerçekleştirmek için onun nefsini hoş tutmak, ümit ve beşaretini güçlendirmek gayesiyle Hz. Peygamber'e bir emir olması da muhtemeldir. Buna göre sanki, Hz. Peygamber'e "Bunu nefsine söyle" denilmiştir. Allah en İyi bilendir. [61]

 

Mü'minleri Sevindiren İşler Münafıkları Üzer

 

"Eğer size bir iyilik dokunursa onlan tasaya düşürür. Şayet size bir fenalık gelirse, onunla sevinirler. Eğer sabreder, sakınırsanız onların hileleri size hiçbir şekilde zarar veremez. Şüphe yok ki Allah, onlann yaptıkları herşeyi ihata edicidir" (Al-i İmran, 120)

Bil ki bu âyet, münafıkların sıfatlarının bir tetimmesidir. Böylece Cenâb-ı Hak, onlarda bulunan kötü sıfatlar ve çirkin fiillerin yanında, mü'minlerin başına çeşitli belâ ve sıkıntıların inmesini gözlediklerini beyân etmiştir. Âyette birkaç mesele vardır: [62]

 

Birinci Mesele

 

kelimesinin asıl manası, el ile dokunmaktır. Daha sonra teşbih yoluyla, kişiye dokunan, isabet eden her şey (dokunan) diye isimlendirilmiştir. Meselâ Arapça'da,  "Falancaya yorgunluk ve bitkinlik isabet etti" denilir. Nitekim Cenab-ı Hak da, "Bize, hiçbir yorgunluk da dokunmamıştır" (Kat, 38) ve "Denizde size bir sıkıntı değdiği zaman..." (isrâ.67) buyurmuştur. Keşşaf sahibi şöyle demektedir; "Burada "İsabet etmek" manasındadır. Nitekim Cenâb-ı Hak, "Eğer sana bir iyilik isabet ederse bu, onların hoşuna gitmez. Şayet sana bir kötülük isabet ederse..." frevbe, 50); "Sana isabet eden her iyilik, Allah'tandır. Sana isabet eden her kötülük de, kend/ndendfr" (Nisa, 79) ve insan ken­disine şer dokundu muf feryadı basandır. Ona hayır dokununca da çok cimridir" (Meâric, 19-20) [63]

 

İkinci Mesele

 

Buradaki (iyilik) kelimesinden maksat, muhtelif durumlardaki dünya menfaatidir. Meselâ, beden sağlığı, bolluk, bereket, ganimet elde etmek, düşmanlara hükümran olmak; dostlar arasında da bir sevgi ve yakınlığın, ülfetin bulunmasıdır.kelime­sinden murad İse bunun zıddı olan şeylerdir ki, bunlar da hastalık, fakirlik, düşman karşısında hezimete ve yenilgiye uğramak, dostlar arasında ayrılıkların bulunması, öldürülmek, yağmaya ve baskına uğramak vb. şeylerdir. Böylece Allah Teâlâ, onların, müslümanlar için çok çeşitli iyi hal ve durumların meydana gelmesinden dolayı üzülüp kederlendiklerini; müslümantarın başına gelen muhtelif kötülüklerden dolayı da sevindiklerini de beyan buyurmuştur. [64]

 

Üçüncü Mesele

 

Arapçada (Birşey kötü oldu, kötü oluyor, o şey kötüdür) denilir.  kelimesinin müennesi kelimesidir. "çirkin oldu, kötü oldu" anlamına gelir. Cenâb-ı Hakk'ın, "Yaptıkları şey ne çirkindir!" (Maide, 66) âyetin-deki kelimesi de bu anlamdadır. (En kötü, en çirkin) kelimesi de,  "En iyi, en güzel..." kelimesinin zıddıdır.

Cenâb-ı Hak daha sonra, "Eğer sabrederseniz" buyurmuştur. Yani, "Allah'ın tâatine ve, bu uğurda karşılaşacağınız sıkıntı ve hüzünlere sabrederseniz..." demektir. "Ve sakınırsanız" yani, "Sizi nehyettiği herşeyden sakınır da, bütün işlerinizde Allah'a tevekkül ederseniz.." demektir. [65]

 

Siz Sabreder ve İttika Ederseniz Onların Hileleri Size Zarar Vermez

 

Cenâb-ı Hak sonra, "Onların hileleri size hiçbir şekilde zarar vermez" buyurmuştur. Burada birkaç mesele bulunmaktadır: [66]

 

Birinci Mesele

 

İbn Kesir, Nâfİ ve Ebû Amr, ya harfinin fethası, dâd harfinin kesresi ve vâv harfinin de sükûnuyla şek­linde okumuşlardır. Buna göre kelime, "zarar verdi, zarar vermek" anlamındaki fiilinden iştikak etmiş olur. Diğer kıraat âlimleri ise, dâd ve şeddeli râ harfinin ötresiyle şeklinde okumuşlardır ki, bu durumda fiilin aslı (zarar vermek, sıkıntı vermek) masdarındandır. tabirinin aslı, cezimli olmak üzere idi. Râ harfleri birbirine idğam edildi, bi­rinci râ harfinin dammesi dâd harfine nakledildi. Son râ harfinin harekesi de, en yakın harekeye, yani dâd harfinin dammesine tâbi kılınarak ötre yapıldı. (Böylece ifâde halini aldı). Bazı âlimler de burada bir takdim ve tehirin bulunduğunu, buna göre ifâdenin, şeklinde olduğunu söylemişlerdir. Keşşaf Sahibi ise şunu demiştir: Mufaddal, Âsım'dan, râ harfinin fethasıyla şeklinde rivayet etmiştir[67]

 

İkinci Mesele

 

kelimesinin manası, insanın, başkasını istenmeyen bir durumla yüzyüze getirmek için, hileler, yollar, çareler araştırmasıdır.  İbn Abbas,  buradaki   kelimesini, "düşmanlık" diye açıklamıştır. [68]

 

Üçüncü Mesele

 

kelimesi, masdar olmak üzere mansubtur. "Herhangi bir zarar, hiçbir zarar" manasındadır. [69]

 

Dördüncü Mesele

 

Âyetin manası şöyledir: "Allah'ın emirlerini yerine getirme konusunda sabırlı olan ve Allah'ın nehyettiği hususlardan da ittika eden herkes, muhakkak ki Allah'ın muhafaza­sında olur. Bundan dolayı o kimseye, kâfirlerin tuzağı ve hilekârlartn hilesi zarar vermez ."

Bu hususta, sözün tahkîkî izahı şudur: Allahu Teâlâ, "Ben cinleri de insanları Ğar ancak bana kulluk etsinler diye yarattım" (Zâriyât. 56) âyetinde de buyurduğu gibi, varlıkları sırf kulluk etsinler diye yaratmıştır. Kul, ubudiyet ahdini yerine getirir de, Allah Teâlâ, onu afatlardan ve korkulardan korumada rubûbiyyet ahdini fazlasıyla yerine getirir (bunu ifa etmemekten münezzehtir). İşte bu hususa, Cenâb-ı Hak, "Kim Allah'tan ittika ederse, (Allah) ona bir çıkış yeri ihsan eder ve onu hatır-u hayaline gelmeyecek bir cihetten rızıklandırır" rraiak. 2-3» âyetiyle işaret etmiştir. Bu, Allah'ın o kimseye, her türlü kolaylığı vereceğine bir işarettir. Bir filozof: "Haset ettiğin kimseyi rezil etmek istediğinde, faziletler kazanmak için çalış" demiştir.

Daha sonra Hak Teâlâ, "Şüphe yok ki Allah onların yaptıkları herşeyi İhata edicidir" buyurmuştur. Bu tabirle ilgili birkaç mesele vardır: [70]

 

Birinci Mesele

 

Buradaki fiil, "Allah, onların size düşmanlık olarak yaptıkları şeyi bilir ve bundan dolayı onları cezalandırır" manasına gayb sigasıyla  (Yaptıkları herşeyi) şeklinde okunmuştur. Bu fiil, muhatab sigasıyla (tali olarak) JjUiu U? (yaptıklarınızı) şeklinde okunduğunda manası, "Allah, sizin sabır ve takva olarak yaptıklarınızı bilir ve ihâtâ eder. Binâenaleyh size, müstahak'olduğunuz şeyleri yapar" demek olur. [71]

 

İkinci Mesele

 

"Muhît" (ihata eden) lâfzının Allah hakkında kullanılışı mecazîdir. Çünkü birşeyi ihata edip kuşatan, o şeyi her

tarafından saran demektir ki, bu cisimlere ait bir sıfattır. Fakat Allah Teâlâ, herşeyi bilip, bütün mümkinlere kadir olduğu için mecazî olarak herşeyi "muhît" sayılması caizdir. "Allah onları arkalarından kuşatıcıdır" (Burûc, 20); "Allah kâfirleri kuşatıcıdır" (Bakara, 19); "Onlar, bunu ilmen ihata edemezler" (Tâhâ. 110) ve "O, onların nezdinde olup biteni kuşatmış, herşeyi sayı ile saymıştır" (Cinn, 28» âyetleri de aynı manadadır. [72]

 

Üçüncü Mesele

 

Allahu Teâlâ, buyurmuş, fakat  buyurmamıştır. Çünkü Araplar, daha mühim ve daha ilgili şeyi cümle içinde önce zikreder­ler. Burada maksad, Allah'ın âlim olduğunu beyân etmek değil, aksine amellerin Allah'ın malumu olduğunu ve onlara bir karşılık vereceğini beyân etmektir. İşte bu sebeple burada amelleri bildiğinden bahsetmiştir. Allah en iyi bilendir. [73]

 

Uhud Savaşından Önce Hz. Peygamberin Müminlere Savaş Düzeni Vermesi

 

"Hani sen, mü'minleri savaşa uygun yerlere yerleştirmek üzere, erkenden ailenden ayrılmıştın. Allah semî' ve âltmdir. O zaman içinizden iki zümre nerede ise bozuluyordu. Halbuki onların yardımcısı Allah'di. Müminler ancak Allah'a tevekkül etsin" (Al-i İmran, 121-122)

Bil ki Allah Teâlâ, "Eğer sabreder, sakınırsanız onlarin hileleri size hiçbir şekilde zarar veremez" buyurunca, bunun peşistra onlar sabredip ittikâ ettiklerinde, ilâhî nusret, yardım ve onlardan düşmanın zararlarını gidermedeki ve sabretmedikleri takdirde bunun aksini yapmadaki sünnetullahına delâlet eden hususu zikretmiş ve "Hanisen, mü'minlerisavaşa uygun yerlere yerleştirmek üzere, erkenden ailenden ayrılmıştın..." buyurmuştur. Bu: "Onlar, Uhud gününde savaş için çok sayıda kimse idiler. Hz. Peygamber (s.a.s)'in emrine muhalefet edince, hezimete uğradılar. Halbuki Bedir günü savaşa yetecek sayıda adamları yoktu ve savaşa hazırlıklı da değildiler. Fakat Resûlullah (s.a.s)'tn emrine itaat etlikleri için galip gelip düşmanlarına üstün oldular" demektir ki, bizim görüşümüzü te'kid eder. Burada bir başka izah da şudur: Uhud gününde mü'minlerin kırılmaları münafık Abdullah İbn Übeyy'in ordudan ayrılmasıyla vuku bulmuştur. Bu da münafıkları sırdaş edinmenin caiz olmayacağına delâlet eder. Bu âyetle ilgili birkaç mesele vardır: [74]

 

Birinci Mesele

 

Âyetteki "Hanisen, erkenden ailenden ayrılmıştın" buyruğu hakkında şu.üç izah yapılmıştır:

a) Âyetin takdiri, "erkenden ayrıldığın o vakti hatırla..." şeklindedir.

b) Ebû Müslim şöyle demiştir: "Bu ifâde, atıf vâvı ile, "(Bedir savaşında) karşılaşan iki toplulukta sizin için bir ibret vardır. Onlardan biri Allah yolunda dögüşüyordu, diğeri ise kâfirdi..." (Ah imran, i3)âyetine atfedilmiştir. Yani Hak Teâlâ, şöyle demek istemiştir: "Allah'ın mü'minlere yardım ettiğini bilesiniz diye, Allah'ın az olan mü'minlere, sayısı çok kâfirlere karşt yardım etmesinde sizin için ibret alınacak pek çok şey vardır. Hz. Peygamber (s.a.s), mü'minleri savaşa uygun yerlere yerleştirmek için evinden erkenden çıkışında da onlar için böyle ibret vardır."

c) Bu ifâdenin âmili, lâfzıdır. Takdiri ise  "Allah, onların yaptıklarım ve erkenden... çıktığın zamanı bilir" şeklindedir. [75]

 

Bunun Hangi Savaş Olduğunda Farklı Görüşler

 

Âlimler, bu günün hangi gün olduğu hususunda ihtilaf etmişlerdir. Ekseri âlimler "Bu, Uhud günüdür" demişlerdir. İbn Abbas, Süddi, İbn İshâk, Esamm ve Ebu Müslim'in görüşü budur. Bunun, Bedir günü olduğu söylenmiştir ki,

bu Hasan el-Basrî'nin fikridir; Ahzâb (Hendek) günü olduğu da ileri sürülmüştür ki, bu da Mücahid ve Mukatil'in görüşüdür. Bu günün Uhud günü olduğunu söyleyenlerin delilleri şunlardır:

a) Siyer âlimlerinin ekserisi, bu âyetin Uhud savaşı hakkında nazil olduğunu öne sürmüşlerdir.

b) Hak Teâlâ bu âyetin hemen peşinden, "Andolsun ki Allah size, Bedtr'de yardım etmişti" (âm imren. 123) buyurmuştur ki, aşikâr olan, bu sözün önceki söze atfedilmesidir. Matufun, "matufun aleyh"ten başka olması gerekir. Bunun, Hendek günü olduğu görüşüne gelince, ashâb, Ahzâb gününde değil de Uhud gününde Hz. Muhammed'e muhalefet etmişlerdir. Binaenaleyh, bu ifâdenin Uhud kıssası hakkında olması daha uygundur. Çünkü bu kıssanın zikredilmesinden maksat, Hak Teâlâ'nın, "Eğer sabreder ve İttikâ ederseniz, onların Meleri size hiçbir şekilde zarar veremez" (ÂM imran, im) âyetini izah etmektir. Böylece bu günün Uhud günü olduğu ortaya çıkmıştır.

c) Müslümanların kırılmaları ve düşmanların baskın çıkması, Ahzâb gününden ziyâde, Uhud gününde meydana gelmişti. Çünkü Uhud gününde onlar, sahabenin ileri gelenlerinden büyük bir topluluk öldürmüşlerdi. Ahzâb günündeyse böyle bir şey olmamıştır. Binaenaleyh âyeti Uhud gününe hamletmek daha evlâ olur. [76]

 

Uhud Savaşı Konusunda Hz. Peygamber’in İstişare Etmesi               

 

Rivayet olunduğuna göre  müşrikler çarşamba günü Uhud'da karargâh kurdular. Bunun üzerine Hz. Peygamber  (s.a.s) ashabı ile istişare etti ve daha önce hiç çağırmadığı halde Abdullah İbn Übeyy'i çağırıp onunla da istişare etti. O ve çoğu ensar, "Ya Resûlullah Medine'de kal, onlara doğru çıkma. Biz şimdiye kadar hangi düşmana karşı çıktıksa, hezimete uğradık. Fakat hangi düşman üzerimize geldiyse, biz de onu hezimete uğrattık. Sen içimizde iken, ya nasıl olur? Binâenaleyh onları bırak, eğer orada durur iseler, kötü bir yerde durmuş olurlar. Yok eğer üzerimize gelirlerse erkeklerimiz onlarla yüz yüze harbeder, kadın ve çocuklarımız onlara taş atarlar. Eğer dönerler ise, umduklarını bulamadan pişman olarak geri dönmüş olurlar" dediler. Diğer bazıları da: "Bizi, şu köpeklere karşı çıkar da kendilerinden korktuğumuzu zannetmesinler" dediler. Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a.s): "Hüyamda, yanımda bir sığır kesildiğini gördüm ve bunu hayra yordum. Kılıcımın ucunda bir gedik gördüm ve bunu da bir hezimete yordum. Sanki sağlam bir zırha sokulduğumu gördüm. Bu zırhı da Medine diye yordum. Medine'de kalıp, onları kendi haline bırakmaya ne dersiniz?" buyurdu.

Bedir savaşına katılamayan ve Ubud'da Allah'ın kendilerine şehâdeti nasîb ettiği bir grup müslüman, "Bizi, düşmana karşı çıkar" dediler ve bu hususta sonuna kadar ısrar ettiler. Binâenaleyh Hz. Peygamber (s.a.s)'de ümmeti hatırına zırhını giydi. O zırhını giyince, ısrar edenler pişman oldular ve "Biz ne kötü yaptık! Hz. Peygamber'e vahiy geldiği halde, Ona yol göstermeye kalktık" diye pişman oldular da, Hz. Peygamber (s.a.s)'e "Ya Resulallah, nasıl istiyorsan öyle yap" dediler. Hz. Peygamber de,' 'Ümmeti hatırına zırhını giyen bir peygambere, savaşmadan o zırhı çıkarmak yakışmaz" dedi. [77]

 

Hz. Peygamberin Askere Savaş Düzeni Vermesi

 

Cuma günü, namazdan sonra çıktı. Cumartesi sabah şevvalin ortasında Uhud'un Şi'b bölgesine ulaştılar. Piyade olarak yürüyordu. Ashabını savaş için saf haline getirdi. Safları o kadar düzgün yapıyordu ki ileri çıkan bir göğüs gördüğünde "geri çekil" diyordu. Uhud vadisinin bir tarafına kondu, kendinin ve askerinin sırtını Uhud dağına verdi. Abdullah İbn Cübeyr (r.a)'i okçulara kumandan yaparak, "Düşmanın arkamızdan saldırmaması için, bizi oklarınızla koruyun" dedi. Okçulara da, 'Burada sağlam durun, düşman sizi görünce dönecektir. Sakın dönenleri takip etmeyin ve buradan kesinlikle ayrılmayın" dedi.

Hz. Peygamber (s.a.s), Abdullah İbn Übeyy münafığının görüşüne muhalefet ettiği için bu, onun gücüne gitmiş ve "O, çocukların sözünü tuttu da benimkini tutmadı" demişti. Sonra kendi adamlarına da: "Muhammed, düşmanı ancak sizinle yenebilir. Ashabına, düşmanın kendilerini görünce hezimete uğrayacağını va'ad etti. Binâenaleyh onların düşmanlarını gördüğünüz zaman siz bozulunuz, onlar da bozulur ve peşinizden gelir. Böylece iş, Peygamberin dediğinin aksine olmuş olur" dedi. İki ordu karşılaşınca Abdullah ibn Übey, üçyüz arkadaşıyla kaçınca geriye yediyüz müslüman kaldı. Sonra Hak Tealâ onlara güç verdi, böylece onlar müşrikleri bozguna uğrattılar. [78]

 

Mü'minler Galip Gelince Okçuların Çoğunun Yerlerinden Ayrılmaları

 

Mü'min okçular, müşriklerin bozguna uğradığını görünce ve Allah Teâlâ onları böylece müjdelediği için bu hâdisenin Bedir gibi olacağını düşünerek, kaçanların peşine düştüler ve arzuladıkları şeyi Allah onlara gösterdikten sonra, Peygamberin emrine muhalefet ederek mevzilerini terkettiler. Böylece Allah Teâlâ, Peygambere bir daha muhalefet etmesinler ve Bedir günü elde ettikleri zaferin Allah'a ve Resûlullah'a itaat etmelerinin bereketiyle olduğunu ve Allah Teâlâ'nın onları düşmanla başbaşa bırakması halinde onlara mukavemet edemeyeceklerini bilsinler diye, bu gibi hareketlerden onları iyice koparmak istedi. Sırf müslümanların Hz. Peygamber'e muhalefetleri yüzünden Cenâb-ı Hak müşriklerin kalplerinden korkuyu alıverdi ve tekrar dönüp hücuma geçtiler. [79]

 

Müslüman Ordusunun Dağılması

 

Müslümanlar Hz. Peygamber (s.a.s)'in etrafından dağıldılar. Nitekim Cenâb-ı Hak, "Hani siz, durmadan uzaklaşıyor ve hiç kimseye bakmıyordunuz. Peygamber ise arkanızdan sizi çağırıyordu" <âı-i imran, 153) buyurmuştur. O esnada Hz. Peygamber (s.a.s)'in yüzü yaralandı ve dişi kırıldı. Talha (r.a)'nın Hz. Peygamberi korurken kolu kesildi. Hz. Peygamber (s.a.s)'in yanında sadece Hz. Ebu Bekir, Hz. Ali, Hz. Abbas, Hz. Talha ve Hz. Sa'd (radyaltahu anhüm) kalmıştı. Asker arasında "Muhammed öldürüldü" sesleri yükseldi. Ensar'dan künyesi Ebû Süfyan olan birisi Ensara şöyle sesleniyordu: "Allah'ın Resulü işte, Allah'ın Resûtü işte.." Bunun üzerine muhacir ve Ensar ona doğru geldiler. Bu savaşta müslümanlarda yetmiş kişi şehid olmuş, pek çok kişi de yaralanmıştı. Bundan dolayı Hz. Peygamber (s.a.s), "Kardeşini savunan müslümana Allah merhamet etsin" buyurdu ve bera­berindekilerle birlikte müşriklerin üzerine hücum etti. Onları, ölüler ve yaralılar verdirerek uzaklaştırdı." En iyisini Allah bilir. [80]

 

Bu Kıssadan Çıkan Ders

 

Bu kıssanın gayesi şudur: Kâfirler üçbin, müslümanlar ise bin, hatta daha az idiler. Sonra Abdullah İbn Übeyy üçyüz kadar adamıyla müslümanlardan ayrılınca, Hz. Peygamber (s.a.s) yediyüz kişiyle kaldı. Bundan dolayı Allah Teâlâ onlara yardım etti de kâfirleri hezimete uğrattılar. Sonra onlar Hz. Peygamber'in emrine muhalefet edip, ganimet elde etme arzusuna düşünce, durum aleyhlerine çevrildi de bozguna uğradılar ve olan oldu. Bütün bunlar, Hak Teâlâ'nın, "Eğer sabreder ve ittikâ ederseniz, onların hileleri size hiçbir surette zarar veremez" (âı-i imran, 120) buyruğu ile, düşmanla yüzyüze gelip ona karşı koyanın, Allah'ın kendisine yardım ettiği kimseler; düşmandan yüz çevirip kaçanın da, Allah'ın kendisinden yardımını kestiği kimseler olduğu hususunu te'kid eder. [81]

 

Dördüncü Mesele

 

Bir kimseyi bir yere yerleştirip ondurduğunda, denilir. kelimeleri de, konak­lama yeri anlamına gelir. Buna göre Cenâb-ı Hakk'ın, "Savaşa uygun yerler" ifâdesinin manası, "savaşma yerleri, savaşma mahalleri" elemektir. Araplar, ve kelimelerinin mekân manasında kullanılmaları hususunda sınırı geniş tutmuşlardır. HakTeâlâ'nın,  "Hak ve doğruluk meclisinde..." (Kamw, 5$) ve "Sen makamından kalmadan Önce" (Nemi, 39) âyetleri de böyledir. Yani, "Sen, meclisinden ve hüküm yerinden kalkmadan önce..." demektir. Cenâb-ı Hak burada, şu iki sebepten dolayı, mekânı, yeri lafzıyla ifade etmek istemiştir.

a) Hz. Peygamber (s.a.s) onlara bulundukları yerde kalmalarını ve oradan hiç ayrılmamalarını emretmişti. Bir yerde oturan kimse, oradan ayrılmaz. Böylece Cenâb-ı Hak, onların orada kalmakta memur olduklarına ve kesinlikle oradan ayrılmayacak­larına dikkat çekmek için orasını diye isimlendirmiştir.

b)  Savaşanlar bazan, düşmanla yüzyüze gelinceye kadar belirli mıntıkalarda bulunur; gerektiğinde de, savaşmak için oralardan kalkarlar. İşte Cenâb-ı Hak o yerleri, bu sebepten dolayı  diye adlandırmıştır. [82]

 

Beşinci Mesele

 

Cenâb-ı Hakk'ın "Hani sen, mü'minleri savaş için uygun yerlere yerleştirmek üzere, erkenden ailenden ayrılmıştın" buyru­ğudur. Rivayet olunduğuna göre, Hz. Peygamber (s.a.s) sabah erkenden Hz. Aişe'nin hanesinden ayrılmış ve yaya olarak Uhud'a kadar gitmiştir. Bu, Mücahİd ve Vakıdî'nin rivayetidir. Böylece bu nass, Hz. Aişe (r.anha)'nin (o sıralarda) Hz. Peygamber'in hanımı olduğuna delâlet etmiştir. Yine Cenâb-ı Hak, "Temiz kadınlar temiz erkeklere; temiz erkekler de temiz kadınlaradır" (Nûr, 26) buyurmuştur. Böylece bu nass, Hz. Aişe'nin her türlü çirkin fiillerden tertemiz ve uzak olduğuna delâlet eder. Bakmaz mısın? Hz. Nuh'un çocuğu kâfir olunca Cenâb-ı Hak, "O, senin ailenden değildir" [Nuh, 46) buyurmuştur. Lût (a.s)'un karısı da böyledir (TıMn, 10).

Cenâb-ı Hak daha sonra, "Allah, herşeyi hakkıyla işiten ve hakkıyla bilendir" buyurmuştur. Yani, "Allah sizin sözlerinizi hakkıyla duyan, sizin kalplerinizde sakladığınız şeyleri ve niyetlerinizi yine hakkıyla bilendir," Biz daha önce, Hz. Peygamber (s.a.s)'in bu harp konusunda ashabıyla müşavere ettiğini zikretmiştik. Ashabından bazıları O'na, "Medine'de kal!" bazıları da, Medine dışına çık" demişlerdi. Onların her bir kısmının böyle söylemelerinde birer maksatları var idi. Her bir görüşe de hem taraftar, hem de muhalif olanlar var idi. İşte bunun üzerine de Cenâb-ı Hak, "den onların dediklerini bihakkın işiten ve gizlediklerini de bihakkın bilenim" buyurdu.

Cenâb-ı Hak daha sonra, "O zaman içinizden iki zümre, neredeyse bozuluyordu" buyurmuştur. Bu hususta birkaç mesele vardır: [83]

 

Birinci Mesele

 

Hak Teâlâ'nın bu beyânında âmil olan kelimenin ne olduğu hususunda şu açıklamalar yapılmıştır:

a) Zeccâc, bunun âmilinin kelimesi olduğunu, mana­nın da, "Yerleştirmek işi o zamanda idi" şeklinde olduğunu söylemiştir.

b) Bunun âmilinin, O'nun sözünün olması..

c) Bu ifâdenin, sözünden bedel olması da caizdir. [84]

 

İkinci Mesele

 

Âyette bahsedilen iki taifeden maksat, Ensârdan olan iki kabiledir ki bunlar da, Hazreç'ten Benû Seleme ve Evs'ten Benû Harise'dir. Abdullah İbn Ubey münafığı ordudan ayrılınca, bu iki grup da İbn Ubeyy'e tabi olmayı gönüllerinden geçirmişlerdi. Ama Cenâb-ı Hak onları korudu da, böylece onlar Resulullah'ın yanında kaldılar. Alimlerden bazıları şöyle demişlerdir: Allahu Teâlâ bu iki cemaatın kim olduğunu açıkça söylemeyip müphem bırakmış ve bunu gizli tutmuştur. Binaenaleyh bizim, Allah'ın saklı ve gizli tuttuğu şeyin perdesini kaldırmamız caiz olmaz. [85]

 

Cenâb-ı Allah'ın Günahkâr Kimseyi Himaye Etmesi Meselesi            

 

kelimesi, korkmak ve çığlık atmak anlamlarına gelir. Buna göre şayet, "Bir şeye kastetmek, azmetmek demektir. Binâenaleyh, âyetin zahiri bu iki taifenin korkmaya ve savaşı bırakmaya azmettiklerine delâlet eder. Bu ise masiyettir. O halde daha nasıl bu iki cemaat hakkında "Halbuki onların yardımcısı Allah'dı" (tatman, 122)denilebilir?" denilirse, buna şöyle cevap verilir:

kelimesiyle bazan azmetmek, bazan düşünmek, bazan kişinin zihninden bazı şeyler geçirmek kastedilir; bazan ise bu kelimeyle, düşmanın gücüne, sayısının çokluğuna, teçhizatının mükemmel olduğuna delâlet eden bir mâna murad edilir. Çünkü, kendisinden böyle şeyler sadır olan kimsenin, kalbinin zayıflamasına sebebiyet veren şey kendisinden sadır olması sebebiyle, korkmayı ve feryâd etmeyi aklından geçirmiş olmakla vasfedilmesi doğru olur. Böylece Cenâb-ı Hakk'ın, "O zaman içinizden iki zümre, neredeyse bozuluyordu" buyruğu onlardan herhangi bir masiyet ve günahın çıkmış olduğuna delâlet etmez. Hem, onlardan böyle bir masiyetln sudur ettiği farzedilse bile, bu masiyetin, O'nun, "Halbuki onların yardımcısı Allah'dı" buyruğunun delaletiyle, büyük günahlardan değil de küçük günahlardan olduğu söylenebilir. Çünkü böyle bir şeye kastetmek, eğer büyük günahlardan olsaydı, Allah'ın onların yardımcısı olması söz konusu olmazdı.

Cenâb-ı Hak daha sonra, "Halbuki onların yardımcısı Allah'dtr" buyurmuştur. Burada birkaç mesele vardır:4. [86]

 

Birinci Mesele

 

Abdullah İbn Mesud, bu tabiri "Allah onların yardımcısıdır" şeklinde okumuştur. Bu, Hak Teâlâ'nın tıpkı "Mü'm/nterden  Mtaft? vuruştuklannda..." (Hucurat, 9) buyurması gibidir. [87]

 

İkinci Mesele

 

Bu tabirin mânası hakkında şu izahlar yapılmıştır:

a) Bundan murad, bu niyetin, onları Allah'ın dostluğundan çıkarmadığını beyân etmektir.

b) Sanki şöyle denilmek istenmiştir: Allah Teâlâ, onların yardımcısı ve onların işlerinin idarecisidir. O halde daha nasıl onlara bu korku ve, Allah Teâlâ'ya tevekkül etmeme yakışabilir?

c) Burada, bu korku ve hezimete uğramanın vuku bulmadığına dikkat çekmek söz konusudur. Çünkü Allah Teâlâ, bu iki grubun da dostudur. Böylece, tevfiki ve ismetiyle onlara yardım etmiştir. Bundan maksat, Hak subhânehû'nun muvaffak kılması ve doğruya iletmesi olmasaydı, hiçkimsenin günahların karanlıklarından kurtulamayacağını beyân etmektir. Bu izahın doğruluğuna, O'nun, bu sözün hemen peşinden getirmiş olduğu, "Mü'minler ancak Allah'a tevekkül etsin" ifâdesi de delâlet etmektedir.

Buna göre şayet, "Bazı kimselerin, bu âyet nazil olduğunda Hz. Peygamber (s.a.s)'in "Allah'a yemin olsun ki, Allah bize o ikigrubun dostu ve yardımcısı olduğunu haber vermişken, o iki gurubun kasdetmiş olduğu şeye bizim kastehnemiş olmamız bizi sevindirmedi?" dediğini rivayet etmelerinin manası nedir?" denilirse, biz deriz ki: Bunun mânası, Allahu Teâlâ'nın, onları övmesi, haklarında, kendisinin onların yardımcısı olduğunu söyleyen bir âyet indirmesi ve bu düşüncenin onları Allah'ın oostluğundan çıkarmamış olması sebebiyle onlar için meydana gelmiş olan şereften dolayı çok büyük bir sevinç ve neşe duymaktır.

Sonra Cenâb-ı Hak, "Mü'minler ancak Allah'a tevekkül etsin" buyurmuştur,  kelimesi babından bir masdardır. Bu kelime, bir kimse bir işi kendi üzerine almayıp, o hususta başkasının yeterliliğine itimad ettiği zaman söylenilen, falancaya bıraktı" tabirinden alınmadır. Âyet-i kerime, insanın, kendisine arız olan kötülük ve belâları, Allah'a tevekkül ederek savuşturmasının ve bu tevekkül ile feryadı, figânı yok etmesi gerektiğine bir işaret vardır. [88]

 

Bedirdeki Yardım Takva Sebebiyle Olmuştu

 

"Andolsun ki, siz daha zayıf olduğunuz halde Allah size "Bedir"de kati bir zafer verdi. Binâenaleyh Allah'tan  ittikâ edinr tâ ki şükretmiş olasınız" (Âl-t İmran, 123).

Âyetin öncesi ile irtibatı hususunda iki izah vardır:

a) Allah Teâlâ, Uhud'dan bahsedince peşisıra Bedir savaşı kıssasını getirmiştir. Çünkü müslümanlar Bedir günü, alabildiğine fakir ve güçsüz idiler. Kâfirler ise, bunun aksine son derece güçlü ve kuvvetli idiler. Daha sonra Allah Teâlâ bu müslümanları, müşriklere galip kıldı ve bu, insanın maksad ve gayesine ancak Allah'a tevekkül ve O'nun yardımını dilemesiyle ulaşabileceğine delâlet eden en kuvvetli delillerden biri oldu. Bu hadiseyi zikretmenin maksadı, "Eğer sabreder ve sakınırsanız, onların hileleri size hiçbir şekilde zarar veremez" (ân imran. 120) ve "Mü'minîer ancak Allah'a tevekkül etsin" (ân imran. 122) âyetlerini te'kid etmektir.

b) Allah Teâlâ bu iki cemaatin, nerede ise bozulmak üzere olduğundan bahsetti, daha sonra da, "Halbuki onların yardımcısı Allah'di. Mü'minîer ancak Allah'a tevekkül etsin" yani, "yardımcısı ve destekçisi Allah olan kimselere böyle dağılma, korku ve za'af nasıl uygun düşer!" buyurdu. Cenâb-ı Hak, bunu Bedir hadisesi ile te'kid etti. Çünkü müslümanlar, o zaman son derece güçsüz idiler. Allah Teâlâ onlara yardım ettiği için, gayelerine ulaşmış ve düşmanlarını ezmişlerdi. İşte burada da böyledir. Âyetin öncesi ile münâsebetinin izahı budur. Bu âyetle ilgili birkaç mesele bulunmaktadır: [89]

 

Bedr Kelimesi Hakkında        

 

"Bedir" kelimesi hakkında şu görüşler vardır:

a) "Bedir", bu ismi taşıyan bir adamın sahip olduğu kuyunun ismidir. O kuyu, sahibinin adıyla adlandırılmıştır. Bu, Şa'bî'nin görüşüdür.

b) "Bu kelime, bir kuyunun adıdır. Bu, bir yerin, sahibinin ismi verilmeksizin başka bir isimle isimlendirilmesi gibidir." Vahidî ve hocalarının görüşü böyledir. Bunlar, Şa'bî'nin görüşünü kabul etmemişlerdir. Bedir, Mekke ile Medine arasında bulunan bir su (kuyu)dur. [90]

 

İkinci Mesele

 

kelimesi, "zelil"in çoğuludur. Vahidî şöyle demiştir: "Fa'tl vezni üzerinde bulunan kelimeler sıfat iseler, "zarif"

kelimesinin "zurefâ"; "kesir" kelimesinin "küserâ" ve "şerik" kelimesinin "şürekâ" vezninde cemî olması gibi, fu'alâ vezninde cemîlenirler. Fakat Araplar muzaaf (şeddeli) olan kelimeleri, fu'alâ vezninde cemîlemekten kaçınmışlardır. Çünkü onlar eğer, "kalîT'in cemisi olarak halîl"in cemisi olarak demiş olsalardı, aynı cinsten iki harf bir arada bulunmuş olurdu. Bundan dolayı fu'alâ kalıbını bırakıp "ef'ile" kalıbına dönmüşlerdir. Çünkü fa'îl vezninin cemilerinden birisi de "ef'ile"dir. Meselâ ve kelimelerinde olduğu gibi. Böylece Araplar, "zelil" kelimesini Âb1 şeklinde cemî yapmışlardır. Keşşaf sahibi,  kelimesinin cem-i ktllet vezninde olduğunu, Cenâb-ı Hakk'ın da, onların zelil oluşlarının yanısıra saytca azlıklarına delâlet etmesi için bu vezni zikrettiğini söylemiştir. [91]

 

Üçüncü Mesele

 

Âyetteki "Siz daha zayıf olduğunuz halde..'' cümlesi "hai"dir. Müslümanlar şu sebeplerden dolayı zelil (zayıf) idiler:

a) Allah Teâlâ, "Halbuki şeref, kuvvet vegâlibiyyet Allah'ındır, peygamberindir  mirilerindir" (Monâtikûn. a> buyurmuştur. Binâenaleyh burada bahsedilen zilletin, bu âyetin manasına ters düşmeyecek şekilde tefsir edilmesi gerekir. Bu da, kelimenin, "müstümanların sayılarının az olması, hallerinin zayıflığı, silah ve mallarının yetersizliği .caüşmana karşı koyacak gücü olmama" ile tefsir edilmesidir. Buna göre buradaki zilletin manası, düşmana karşı koyamamadır ki bunun zıddı izzettir. İzzet de, şeref, Mjvvet ve gâlibiyyet demektir. Müslümanların Bedir'de üçyüz küsur oldukları, sadece r>ir tek süvarilerinin bulunduğu, ekserisinin piyade olduğu ve çoğu kez bir grubun tek deve ile idare ettikleri; kâfirlerin ise ikibin kadar oldukları, çok silah ve mükemmel hazırlıklarının yanısıra yüz civarında süvarileri bulunduğu rivayet edilmiştir.

b) Belki de bundan murad, sayıları ve silahları az olduğu için, müslümanların, müşriklerin|inanç ve iddialarına göre zelil sayılmalarıdır. Bu husus, Cenâb-ı Hak, kâfirlerin "En şerefli ve kuvvetli olan, oradan en zelil olanı muhakkak çıkaracaktır"  , s) dediklerini nakletmesi gibidir.

c) Sahabe Mekke'de, kâfirlerin bir güç ve servet içinde olduklarını görüyorlardı. Bu vakte kadar, kâfirler üzerinde bir hükümranlığın kurulduğu görülmemişti. Böylece, onların heybetleri müslümanların kalplerinde varlığını sürdürüyor, onların büyük ve kuvvetli sanılması, gönüllerinde yer ediyordu. Bu sebeple müslümanlar, onlardan korkuyor ve onlardan çekmiyorlardı.

Daha sonra Hak Teâlâ, "Resûlüyle sebat etme hususunda Allah'tan korkunuz"; "Umulur ki, takvanız ile, Allah'ın size nimet olarak vermiş olduğu yardıma şükretmiş olursunuz" buyurmuştur. Veyahut da "Cenâb-ı Hak size. kendisine şükredeceğiniz bir başka nimeti in'âm eder" şeklindedir. Böylece şükür in'amın sebebi olduğu için, Cenâb-ı Hak şükür kelimesini "in'âm etmek" kelimesi yerinde kullanmıştır. [92]

 

Üçbin Meleğin Yardıma Gelmesi

 

"O vakit sen mü'minlere, "İndirilen üçbin melekle Rabb'inizin size imdâd etmesi yetmez mi size?" diyordun"

(Âl-i İmran, 124).

Bu âyette birkaç mesele vardır: [93]

 

Birinci Mesele

 

Müfessirler, bu va'adin Bedir gününde mi, yoksa Uhud gününde mi meydana geldiği hususunda ihtilâf etmişlerdir. edatının âmilinin izahı dâ, bu iki görüşe göre yapıl­maktadır. Biz bu va'adin Bedir gününde yapıldığını söylersek,  ifâdesinin âmili, "Allah size zafer verdi" ifâdesi olur. Buna göre ifâdenin takdiri şöyledir: "Sizler zayıf olduğunuz halde, Allah size zafer verdiğinde sen mü'minlere... diyordun." Bu va'adin Uhud günü olduğunu söylediğimizde,  kelimesi, "Hani erkenden yola çıkmıştın..." sözünden ikinci bedel olmuş olur. [94]

 

Melek Gönderme Vaadi Uhud İçin Yapılmıştır

 

Bunu iyice anladığın zaman biz deriz ki:

Birinci  görüş,  bu va'adin  tahakkuk ettiği  günün  Uhud günü olduğunu söylemektedir. Bu, İbn Abbas, Kelbî, Vahidî Mukâtil ve Muhammed İbn İshâk'ın görüşüdür. Bu görüşün birkaç yönden delili vardır:

 Birinci delil: Bedir gününde Hz. Peygamber'e, bin melek ile yardım olunmuştu. Allahu Teâlâ Enfâl sûresinde, "Hani siz, Rabb'inizden yardım istiyordunuz da, O da: "Muhakkak ki ben size ard arda gelen bin melek ile yardım edeceğim" diyerek duanızı kabul buyurmuştu" (EnMi, 9) buyurmuştur. O halde Bedir gününde üçbin ve beşbin meleğin indirilmesinden nasıl bahsedilebilir?

İkinci delil: Kâfirler Bedir günü bin veya bine yakın bir sayıda idiler. Müslümanlar ise, bunların üçde biri kadardı. Çünkü müslümanların sayısı, üçyüz küsur idi. İşte bunun üzerine Allahu Teâlâ Bedir günü bin melek indirdi. Böylece kâfirlerin sayısı, müslümanların sayısı hâriç, meleklerin sayısına denk olmuştu. İşte bu nedenle kâfirler bozguna uğradılar. Aynı şekilde Uhud gününde, müslümanların sayısı bin, kâfirlertnki ise üçbin idi. Bu günde de, Bedir'de olduğu gibi, müslümanlar kâfirlerin üçte biri kadardı. Bundan dolayı Allah Teâlâ bu günde, kâfirlerin sayısı, müslümanlar hariç meleklerin sayısına denk olsun diye, üçbin melek indirmeyi va'adetti. Böylece bu husus, müslümanların, Bedir'de onları hezimete uğrattıkları gibi, Uhud'da da bozguna uğratabileceklerine bir delil olmuş oldu. Sonra bu üçbin melek, o gün müslümanların kalplerinin kuvveti artsın ve korkuları şilinsin diye beşbine çıkarılmıştır. Bu va'adin Uhud günü olduğunu söylersek, bu mananın meydana geleceği malumdur.

Üçüncü delil: Allahu Teâlâ, "(Düşmanlar da) ansızın üstünüze gelecek olurlarsa, Rabb iniz size alemetli beş bin melekle imdâd edecektir" (âı-i Imran, 125> buyurmuştur. Bundan murad, "Size düşmanlarınız ansızın geldiklerinde..." demektir, Düşmanların müslümanlara ansızın geldiği gün, Uhud günüdür. Ama Bedir gününde, düşmanları onlara gelmemiş, aksine onlar (müslümanlar) düşmanlarına gitmiştir. [95]

 

Uhud Savaşını Kabul Etmekteki Müşkil

 

Buna göre şayet, "Hak Teâlâ'nın, "İndirilen üçbin melekle Babb'inizin size imdâd etmesi yetişmez mi?" âyetinin Uhud günü hakkında olduğunu söylersek, sonra bu yardım da meydana gelmeyince, yalan söylenmiş olur" denilirse buna iki şekilde cevap verilir:

a) Cenâb-ı Hakk'ın beşbin melek indirmesi, müslümanların ganimetler konusunda sabredip ittika etmelerine bağlanmıştır. Sonra birkısım müslümanlar da ganimetler hususunda sabr ve ittikâ etmeyip, aksine Hz. Peygamber (s.a.s)'in emrine muhalefet etmişlerdir. Binaenaleyh, şart tahakkuk etmeyince, "meşrut" da bulunmaz.. Üçbin melek indirmesi hususuna gelince, Hz. Peygamber (s.a.s) bunu, savaş için elverişli mahallere yerleştirdiği ve kendilerine, bu mahallerde katıp sebat etmelerini emrettiği mü'minlere va'adetmiştir. İşte bu da, Hz. Muhammed (s.a.s)'in onlara, o mahallerde kalmaları şartıyla, bu va'adde bulunduğunu gösterir. Onlar bu şarta riayet etmeyince, haliyle meşrut da meydana gelmemiştir.

b) Biz, meleklerin inmediğini kabul etmiyoruz. Vakıdî'nin Mücâhid'den rivayet ettiğine göre o şöyle elemiştir: "Uhud günü melekler geldiler, ama savaşmadılar." Yine Hz. Peygamber (s.a.s)'in sancağı Mus'ab İbn Umeyr'e verdiği, Mus'ab şehid edilince onu, Mus'ab'ın suretinde olan bir meleğin aldığı, bunun üzerine de Hz. Peygamber'in, ileri geç, ya Mus'ab dediği, bunun üzerine meleğin, "Ben Mus'ab değilim!" cevabını verdiği, böylece Hz. Peygamber (s.a.s)'in bunun, kendisine yardım eden bir melek olduğunu anladığı., rivayet edilmiştir. Yine Sa'd İbn Ebî Vakkas (r a) m şöyle dediği rivayet edilmiştir: "O gün ben ok atıyordum; attığım oku bana, beyaz ve güzel yüzlü bir adam geri getiriyordu. Ben, onun kim olduğunu bilmiyordum. Bunun üzerine ben onun bir melek olduğunu zannettim, (anladım)" Bu hususun izahı hakkında söyleyeceğimiz şey, bundan ibarettir.

Bunu iyice kavradığın zaman biz deriz ki, bu açıklamaya göre, âyetin kendinden önceki âyetlerle münasebet vechi şudur: Allahu Teâlâ Uhud savaşını zikretmiş, daha sonra da, "Müminler ancak Allah'a tevekkül etsin" buyurmuştur. Yani, tevekküllerinin, sayılarının ve teçhizatlarının çokluğuna değil, yalnız Allah'a olması gerekir. Çünkü Allah Teâlâ, zelil bir halde iken, size Bedir'de zafer ihsan etmiştir. Tıpkı bunun gibi, Cenâb-ı Hak diğer yerlerde de, savaş meydanlarında da bu gibi şeylere kadirdir. Cenâb-ı Hak sözü daha sonra Uhud kıssasına getirerek, "O vakit sen müminlere, "indirilen üçbin melekle Rabb'inizin size imdâd etmesi yetişmez mi size?" diyordun" buyurmuştur. [96]

 

Ekseriyete Göre, Melekler Bedir Günü Gelmiştir

 

İkinci görüş: Bu va'adin Bedir günü meydana gelmesidir ki, bu ekseri müfessirinin görüşüdür. Bu görüşte olanlar, görüşlerinin doğruluğu hususunda şu delilleri getirmişlerdir:

Birinci hüccet: Allah Teâlâ, "Andolsun ki siz daha zayıf olduğunuz halde, Allah size Bedir'de kafi bir zafer verdi" (âı-ı imran. 123), "O vakit sen mü'minlere, ... diyordun" (âıi imran, 124) ve şöyle şöyle buyurmuştur. Böylece bu ifâdelerin zahiri, Allahu Teâlâ'nın onlara, Hz. Peygamber (s.a.s)'in mü'minlere bu sözü söylediğinde yardım etmiş olmasını gerektirir ki bu da, Hz. Peygamber'in bu sözü Bedir gününde söylemiş olmasını gerektirir.

İkinci hüccet: Sayının ve teçhizatın azlığı Bedir gününde daha fazla söz konusudur. Bu günde, kalplerin takviye edilmesine daha çok ihtiyaç vardır. Binâenaleyh bu sözü, Bedir gününe hamletmek daha evlâ olur.

Üçüncü hüccet: Cenâb-ı Hakk'ın üçbin melek indireceğine dair va'adi, herhangi şarta bağlanmamış ofüp mutlaktır. Binaenaleyh, bunun meydana gelmiş olması gerekir. Bu ise ancak, Uhud değil, Bedir gününde meydana gelmiştir. Hiç kimse, neteklerin indiklerini, fakat savaşmadıklarını söyleyemez. Çünkü va'ad, üçbin melekle yardım etmek şeklinde idi. Ve, meleklerin sırf indirilmesiyle de yardım tahakkuk etmez; aksine meleklerin bizzat yardım etmesi, destek vermesi gerekir. Meleklerin yardımı ise, Uhud gününde değil. Bedir gününde olmuştur.

Sonra bu görüşte olanlar, birinci görüşte olanların delillerine cevap vermiş ve şöyle demişlerdir:

"Hz. Peygamber (s.a.s)'e, Bedir günü bin melekle yardım edilmiştir'.' şeklindeki birinci delilinize iki bakımdan cevap verilir:

1 - Allahu Teâlâ, Hz. Peygamber (s.a.s)'in ashabını bin melekle desteklemiş, sonra onlara ikibtn melek daha göndermiştir. Böylece meleklerin sayısı üçbin olmuştur. Sonra buna ikibin melek daha ilâve etmiş ve sayı beşbine ulaşmıştır. Hz. Peygamber (s.a.s) ashabına sanki, "Rabbinizin size bin melekle yardım etmesi, yetmez mi size?" demiş, onlar da, "Evet, yeter" demiş. Sonra Hz. Peygamber (s.a.s), "Rabb'inizin üçbin melekle yardım etmesi, yetmez mi size?" demiş, onlar yine, "Evet, yeter" diye cevap vermişler. Daha sonra Hz. Peygamber (s.a.s) onlara, "Eğer sabreder ve m uttaki ferden olursanız, Rabb'iniz sizi beşbin melekle destekleyecek" demiştir. Bu, hz. Peygamber (s.a.s)'in ashabına söylediği rivayet edilen şu söz gibidir:

"Cennet ehlinin dörtte biri olmanız sizi sevindirir mi?" Dediler ki: "Evet, sevindirir." Bunun üzerine, "Cennet ehlinin üçte biri olmanız sizi sevindirir mi?" buyurdu. Dediler ki, "Evet, sevindirir." Bunun üzerine Hz. Peygamber 'Ben sizin, cennet ehlinin yansı olmanızı umuyorum" buyurdular."[97]

2- Bedir savaşına katılanlara, Enfâl sûresinde zikredildiği üzere, bin melek ile yardım edilmiştir. Sonra müslümanlara, bazı müşriklerin kalabalık bir sayıyla Kureyşlilere yardım etmek istediği haberi ulaşınca onlar bundan korkmuşlar ve, sayılarının azlığından dolayı bu onlara çok zor gelmişti. Bunun üzerine Cenâb-ı Hak, mü'minlere, "Eğer kâürler Kureyşlilere yardımcı olarak gelirlerse, ben de size beşbin melekle yardım ederim" va'adinde bulunmuştu. Sonraysa, bu yardım Kureyş'e gelmemiş, aksine, Kureyş'in hezimete uğradığı haberi kendilerine ulaşınca da gerisin geriye dönmüşlerdi. Bundan dolayı da müslümanların, bine ilâve sayıdaki bir yardımla desteklenmesine gerek kalmamıştı.

"Kâfirler Bedir gününde bin kişiydiler, bunun için de Cenâb-ı Hak bin melek indirmişti. Uhud gününde ise üçbin kişi olduklarından, Cenâb-ı Hak üçbin melek indirmiştir" şeklindeki ikinci delilinize gelince, buna da şöyle cevap verilir: Bu güzel bir "takrîb"dir; deliller güzel sevkedilmiştir. Fakat bu, durumun böyle olmamasını gerektirmez. Bilakis Cenâb-ı Hak, iradesine göre, sayıyı ister artırır, isterse eksiltir.

"Cenâb-ı Hakk'ın, "Eğer onlar size ansızın gelecek olurlarsa..." (ân imran, 125) buyruğuna tutunmak olan üçüncü delile ise şöyle cevap verilir:

Müşrikler, Hz. Peygamber ve ashabının Kureyş kervanına saldırdığını duyduklarında, kalplerindeki kin ve kızgınlık artmış, toplanarak Hz. Peygamber ve (ordusunun) üzerine yürümeyi tasarlamışlardı. Sahabe bunu duyunca korkar, bunun üzerine de Cenâb-ı Hak onlara, şu haberi verir: "Eğer onlar size ansızın gelecek olurlarsa, Rabb 'iniz size beşbin melekle yardım edecektir.'' İşte bu iki görüşün ortaya konulmasında söylenilmiş olanların neticesi bundan ibarettir. Allah, kendi muradını en iyi bilendir. [98]

 

Gelen Meleklerin Adedi        

 

Âlimler meleklerin sayısı hakkında ihtilâfa düşmüştür. Meleklerin sayısı hakkındaki görüşlerin tesbitini şöyle yapabiliriz: Âlimlerden bazıları, eksik olan sayıyı fazla olan sayıya ilâve etmişler ve şöyle demişlerdir: Çünkü üçbin melekte yardım etmede bir şart söz konusu değildir. Beşbin melek ile yardım etme ise, sabretmeye, muttakî olmaya ve de, kâfirlerin ansızın mü'minlere gelmesine bağlanmıştır. Binâenaleyh, bunların başka başka olması gerekir. Bu görüş zayıftır. Çünkü beşbin melekle yardım etmenin bir şarta bağlanmış olmasından, onun cüz'ü ve kısmı olan üçbin melekle yardım etmenin de aynı şartla meşrut olması gerekmez. Bir kısım âlimler ise, eksik olan sayıyı fazla olan sayının içinde mütâlâa etmişlerdir.

Birinci ihtimâlin kabul edilmesi haline gelince: Eğer biz âyet-i kerimeyi Bedir kıssasına hamledersek, o takdirde meleklerin sayısı dokuzbin olur. Çünkü Cenâb-ı Hak bin, üçbin ve beşbin sayılarını zikretmiştir ki, bunun toplamı dokuzbin eder. Eğer âyeti Uhud kıssasına hamledersek, bu takdirde burada bin sayısı zikredilmem iştir. Bilâkis bu kıssa hakkında üçbin ve beşbin sayıları zikredilmiştir ki, toplamı sekizbin eder.

İkinci ihtimalindi bu, eksik olan sayıyı fazla olan sayıya girdirmek idi,-kabul edilmesi haline gelince, bu görüşte olanlar şöyle demişlerdir: Meleklerin sayısı beşbindir. Çünkü onlara bin melekle yardım va'adedilmiştir. Sonra ise buna diğer ikibtn ilâve edilmiş, böylece onlara üçbin melek ile yardımın va'adedilmiş olması gerekmişti. Sonra bu sayıya ikibin daha ilâve edildi, böylece de onlara beşbin melekle yardım edileceği va'adedilmiş oldu.

Biz âlimlerin birinin şöyle dediğini rivayet etmiştik: "Bedir'e katılan müsiümanlara Din melek ile yardım edilmiştir." Denildi ki, Kürz İbn Câbir el-Muharibî, müşriklere yardım etmeyi isteyince, bu müsiümanlara zor geldi. Bunun üzerine Hz. Peygamber ıs.a.s) onlara, 'Müşriklere yardım gelmesi halinde, Rabb'fnizİn de stze üçbin ve beşbin melekle yardım etmesi yetmez mi stze?" demiştir. Sonraysa müşriklere yardım gelmemiştir. Aynen bunun gibi, binin üzerindeki melekler, müsiümanlara yardıma gelmemiştir. İşte bu açıklamalar, hepsi de muhtemel olan izahlardır. Allah, muradını en iyi bilendir. [99]

 

Meleklerin Fiilen Savaşıp Savaşmadıkları   

 

Tefsir ve siyer âlimleri,  Allah Teâlâ'nın,  Bedir günü melekleri* indirdiği ve meleklerin kâfirlerle savaştığı hususunda icmâ etmişlerdir. İbn Abbas (r.a), "Melekler, Bedir gününden başka bir günde savaşmamışlardır. Bedir'in dışındaki savaşlarda ise, sadece sayı ve destekçi olarak bulunuyorlar; ne savaşıyorlar, ne de vuruşuyorlardı." demiştir. Bu görüş aynı zamanda, ekseri âlimlerin görüşüdür. Ebu Bekr el-Esamm ise, bu fikri şiddetle reddetmiş ve bunun aleyhine şu delilleri getirmiştir:

Birinci hüccet: Tek melek, bütün yeryüzünü helak edebilir. Meşhur olan şudur ki, Cebrail (a.s) kanadını Lût kavminin dört şehrinin altına sokmuş ve kanadı yedinci kat yer tabakasına kadar ulaşmış; sonra da onu göklere kaldırarak altını üstüne getirmiştir. Binâenaleyh Cebrail (a.s) Bedir gününde hazır bulunduysa, müslümanların kâfirlerle savaşmasına ne gerek var? Sonra, onun hazır bulunduğunu kabul etmemiz halinde, diğer melekleri göndermenin faydası ne ki?

İkinci hüccet: Kâfirlerin ileri gelenleri meşhur idiler. Yine, bu meşhur kâfirlerin her birinin karşısında da bilinen ve tanınan bir sahabe bulunmaktaydı. Durum böyle olunca, o kâfirlerin öldürülmesini kâfirlere isnad etmek imkânsız olur.

Üçüncü hüccet: Eğer melekler savaşmış olsalardı, onlar ya insanların onları gördüğü yerde bulunurlardı, veyahut da insanların görmediği yerde.. Eğer insanlar onları görmüşlerse, onları ya insan suretinde görmüşlerdir, veyahut da başka bir surette. Birinciyi kabul edersek, bu takdirde Hz. Peygamber'inordusundan müşahede edilen miktarın üçbin veya daha fazla olması gerekirdi ki, hiçkimse bunu söylememiştir. Birde Cenâb-ı Hakk'ın, "Sizi de onların gözlerinde azaltıyordu" (Enta\. 44) âyetinin aksine olmuş olur. Eğer müslümanlar o melekleri, insan suretinde görmemişlerse, o zaman o insanların kalplerine çok şiddetli bir korkunun düşmesi gerekirdi. Çünkü, meselâ cinni gören kimse çok korkar.. Bu husus ise, kesinlikle nakledilmemiştir.

İnsanların melekleri görmemiş olması durumunda kelamın takdiri şöyle olur:

"Melekler savaşıp, düşmanların başlarını koparıp, karınlarını deşip ve kâfirleri atlarından düşürdükleri zaman insanlar, bunu yapanlardan hiç kimseyi görmedikleri halde, bu fiillerin meydana geldiğini müşahede ediyorlardı. İşte bu gibi şeyler, en büyük mucizelerdendir. Bu durumda, böyle bir hali inkâr edenin inatçı bir kâfir olması gerekir. Böyle bir inkâr olmadığına göre, bu delilin yetersizliği de ortaya çıkar (yani insanların melekleri görmemiş olması ihtimali geçersiz olur.)

Dördüncü hüccet: İnen bu meleklerin, ya kesîf veyahut da latîf bir cisim oldukları söylenebilir. Birinci ihtimale göre onları herkesin görmüş olması ve, onları görmenin, başkalarını görmek gibi olması gerekir. Halbuki durumun hiç de böyle olmadığı bilinen bir gerçektir, Eğer onlar, mesela hava gibi latîf cisimler idiyseler, onlarda katılık, sertlik gibi özellikler bulunmaz; böylece onların atlara binmiş olmaları da imkânsız olmuş olur. Bütün bunlar ise, sizin de kabul ettiğiniz hususlardır.

Bil ki böyle bir şüphe, ancak Kur'ân'ı ve nübüvveti inkâr eden kimseye yakışır. Ama Kur'ân'ı ve peygamberliği kabul eden kimseye, böyle bir şey söylemesi hiç mi hiç yakışmaz. Kur'ân nassının bunu belirtmiş olması ve bu hususun, rivayet edilmiş olan haberlerde mütevâtir derecesine ulaşmış olması sebebiyle, Ebû Bekr el-Esamm'ın bunu inkâr etmemesi gerekirdi. Abdullah İbn Ömer'in şöyle dediği rivayet edilmiştir: Kureyş Uhud'dan döndüğünde meclislerinde başarılarını konuşuyor ve şöyle diyorlardı: "Biz Bedir gününde gördüğümüz alaca atları ve beyaz adamları Uhud'da görmedik.." Ortaya atılan bu şüpheyi Allah'ın kudretinin kemâliyle karşılaştırdığımızda, böyle bir şüpheye yer kalmaz, ortadan kaybolur. Çünkü Allah Teâlâ bütün mümkinâta kadir olduğu için, istediğini yapar, her türlü ihtiyaçtan münezzeh olduğu için, dilediği her şeye hükmeder. [100]

 

Meleklerin Mü’minlere Yaptıkları Yardımın Şekli

 

Alimler,  meleklerin yardımının şekli  hususunda ihtilâf etmişlerdir. Bazıları onların mü'minlerle birlikte savaştıklarını; bazıları da bu yardımın, onların kalplerine kuvvet vererek, onlara muzaffer olacaklarını bildirerek ve kâfirlerin kalplerine korku atarak olduğunu söylemişlerdir. Yardım hususunda açık o(an husus şudur ki, melekler, kendilerine ihtiyaç hissedildiğinde savaşta bizzat orduya katılmışlardır. Savaşta bizzat orduya katılmalarına ihtiyaç kalmaması ve mü'minlerin kalplerini güçlendirmek için orada bulunmalarının yeterli olacağını söylemek de caizdir. Müfessirlerden pekçoğu meleklerin Bedir'de savaştıklarını; diğer savaşlardaysa savaşmadıklarını iddia etmişlerdir. [101]

 

Beşinci Mesele

 

"Yetmez mi size..?" buyruğu hakkındadır. "Kifâye" rnasdarının manası, ihtiyacı gidermek ve işi yerine getirmek demektir. Birisi, bir başkasının ihtiyacını giderdi­ğinde "Ona, o şu işte yetti" denilir. "İmdad" masdarının manası, bir seyi peyderpey vermektir. Mufaddal, bu imdadın, takviye ve yardım şeklinde olması halinde denildiğini; ek yardım şeklinde olması halinde de denildiğini ve, Hak Teâlâ'nın, "denizde ona yardım eder.." (Lokman. 271 buyruğunda da böyle olduğunu söylemiştir. [102]

 

Altıncı Mesele

 

İbn Amir kelimesini, teksir ve mübalağa sigasıyla, zâ harfini şeddeli ve fethalı olmak üzere, şeklinde okumuştur. Diğer kıraat imamları ise. zâ harfinin fethasıyla . desız olarak şeklinde okumuşlardır ki, bunlar iki kullanıştır.[103]

 

Yedinci Mesele

 

Keşşaf sahibi şöyle demiştir: Kalplerini kuvvetlendirmek, onları sebata teşvik edip azimlendirmek ve Allah'ın yardı­mına güvenlerini artırmak için. meleklerin ineceği va'adi ce yapılmıştır. "Size yetmez mi?' ifâdesinin mânası. "Onlara, üçbin melekle yapılan yardımın yetmeyeceği zannını reddetmek olup istifhâm-ı inkarîdir. yani yeteceğini ifâde etmektir " Azlıkları, zayıflıkları ve düşmanlarının sayısının çoklukları sebebiyle, onların zaferden ümidi kesmiş kimseler gibi olduklarını ihsas ve buna işaret I olumsuzluğu tekid eden j) edâtıyla beraber gelmiştir. [104]

 

Elbette sizsabreder, ittiko ederseniz, onlar da ansızın üstünüze gelecek oiurLırsj. Rabbiniz size nişanlı besbin melekle yardım edecektir (Al-ı liman   12)

Âyette birkaç mesele vardır: [105]

 

Birinci Mesele

 

kelimesi, edatımdan sonra gelen ifâde için olumluluk ifâde eder. Yanı mâna şudur: 'Bilâkis, bu yardım size yetecektir." Böylece bu kelime, mutlaka yeteceğini göster­miştir. Cenâb-ı Hak sonra, "Siz sabreder, ittika ederseniz, onlarda ansızın üstünüze gelecek olurlarsa..." buyurmuştur. Yani, "Eğer müşrikler, ansızın üstünüze gelecek olurlarsa, Rabb'iniz size, bundan daha fazla sayıdaki meleklerle yardım eder. Bu da beşbin melektir." Buna göre beşbin meleğin gelmesi, üç şartın tahakkuk etmesine bağlanmıştır: Sabır, takva ve kâfirlerin ansızın bastırıvermesi... Bu şartlar bulunmadığı için, meşrut da bulunmamıştır. [106]

 

İkinci Mesele

 

kelimesi, tencere kaynadığında Arapların söylemiş olduğu "Tencere kaynadı" tabirinden alınma bir masdardır. Nitekim Cenâb-ı Hak,  "Nihayet emrimiz gelip de finn kaynadığı zaman./' (Hûd, 40) buyurmuştur. Bu kelimenin, tencere kaynarken suyun kabarmaya başladığı ilk yere denildiği de söylenmiştir. Sonraysa Araplar bu lâfzı, istiare yoluyla, sürat ve hız anlamında kullanmıştır. Nitekim "Falanca geldi ve süratle geri döndü" denilir. Fıkıh usûlcülerinin, "Emir, fevr veya terahî içindir" (Emir derhal veya gecikmeli olarak yapmayı ifâde eder) sözleri bu kabildendir. Bunun ifâde etmek istediği mana, "Düşmanın gelişinin hızlılığını, isteğini ve süratini" ifâde etmektir. [107]

 

“Alâmetli” (Nişanlı) Tabirinin Manası  

 

İbn Kesîr, Ebû Amr ve Âsim, vâv harfinin kesresi ile, kelimeyi  şeklinde, yani "kendilerini husûsî bir takım alametlerle alametlendirmiş oldukları halde" mana­sında okumuşlardır. Rivayetlerin çoğu, o meleklerin atlarını bir takım nişanlarla ala-metlendirdiklerini ifâde eder. Diğer kıraat imamları ise, bu kelimeyi, vâv'ın fethası ile şeklinde, yani "Allah veya kendileri tarafından alâmetlendirilmiş olarak" manasında okumuşlardır. Buna göre, bu kelimenin ifâde ettiği "tesvîm" (alâmetlendirme)den ne murad edildiği hususunda şu iki görüş vardır:

a) kelimesi, "bir şeyi başkalarından ayıran ve tanınmasını temin eden alâ­met" manasınadır. Bunun tefsiri, (Ah iman. 14> âyetinin tefsirinde geçmişti. Bu alâmet, düşmanla karşılaşıldığında süvarinin tanınmasını sağlayan şey­lerdir. Nitekim hadis-i şerifte Hz. Peygamber (s.a.s)'in Bedir günü "Kendinizi alâmettendttinlz. Çünkü melekler de kendilerini alâmetiendirdiler" dediği yer almıştır. İbn Abbas (r.a), "Melekler, kendilerini sarı sarıklar sararak alâmetlendirmişler ve atlarını da nişan lam ıslardı. Onlar, alın ve kuyruklarına beyaz yünler takılmış alaca atlar üzerinde idiler " demiştir. Hz. Hamza İbn Abdulmuttalib (r.a)'in, deve kuşu tüyü takarak; Hz. Ali (r.a)'nin beyaz yün takarak; Hz. Zübeyr (a.s)'in sarı   sarık   sararak;   Ebu   Bücane   (r.a)'nin   kırmızı   sarık  sararak   kendilerini alâmetlendirdikleri rivayet edilmiştir.

b) Bu kelime, "salıverilmiş" manasınadır ve Arapların otlağa salıverilmiş develer tçin kullandıkları "Deveyi saldım" tabirinden alınmıştır. Bu fiilin "tef'îl" babında denilir. Bu tıpkı senin ve demen gibidir. Bu kelimeyi vâvın kesresi ile "müsevvimîn" şeklinde okuyanlara göre manası, "melekler, kâfirleri öldürmek ve esir etmek için, atlarını onların üzerine salıverdiler" şeklinde olur. "Müsevvemin" diye okuyanlara göre ise mana, "Hayvanların otları ve bitkileri helak etmesi gibi, Allah Teâlâ da müşrikleri helak etsinler diye, melekleri onların üzerine salmıştır" şeklinde olur. [108]

 

Bu Yardımın Müminleri Müjdelemek İçin Yapılması

 

"Allah bu (yardımı), ancak size bir müjde olsun ve kalpleriniz onunla yatışsın diye yaptı. Nusret ancak aziz ve hakim olan Allah'ın yanındadır. (Bir de bunu)kâfirlerin Heri gelenlerini kessin, yahut onlan tepesi aşağı getirip de emellerine kavuşmayantar olarak gerisin geri dönsünler diye (yaptı)" (Âl-i İmran, 126-127).

Bu âyetteki  (Bunu., yaptı) ifâdesindeki zamir masdara râcîdir. Hak Teâlâ sanki, "Allah bu yardım ve desteği, ancak muzaffer olacağınıza bir müjde yaptı" buyurmaktadır. Bir önceki âyetteki (size yardım edecek) buyruğu bu yardıma delâlet etmektedir ve yardım bu âyette zamirle ifade edilmiştir. Nitekim Allah Teâlâ ' (Kesilirken) üzerlerine Allah 'm ismi anılmayanlardan yemeyin. Çünkü bu bir Ûsktır" (Enam. 121) buyurmuştur. Bu, "Onu yemek bir fısktır" manasına gelir. Buna, "yemeyin" fiili delâlet etmektedir ve bundan dolayı zamirle ifâde edilmiştir. Zeccâc, "Bu âyet, "Allah, bu yardımı ancak size bir müjde olsun diye zikretmiştir" manasın-dadır" demiştir. "Büşrâ" kelimesi, masdarından bir isimdir. Bu kelimenin izahı (Bakara. 85) âyetinin tefsirinde geçmişti. [109]

 

Fiilin İsme Atfedilmesinin İzahı

 

Allahu Teâlâ daha sonra,  "ve Kalpleriniz onunla yatışsın dîye.." buyurmuştur. Bununla ilgili bir soru vardır, o da şudur: Âyetteki  kelimesi fiil, kelimesi ise isimdir. Fiilin isme atfedilmesi güzel kabul edilmez. Binâenaleyh ya ''ancak size bir müjde ve itminan olsun diye.,.", veyahut da "ancak sizi müjdelemek ve kalpleriniz itminan bulmak için..." şeklinde olmast gerekirdi. Öyle ise hiçin bunlar bırakılmış ve fiilin isme atfedilmesi yoluna başvurulmuştur? Buna iki şekilde cevap verilir:

1- "İmdâd" kelimesinin zikredilmesinde iki gaye bulunmakta olup bunlardan birisi, arzu edilme bakımından diğerinden daha kuvvetlidir. Bu gayelerin birincisi, mü'minlerin kalbine neşe vermek, onları neşelendirmektir. Cenâb-ı Hakk'ın, "ancak bir müjde olsun diye" buyruğu ile murad edilen budur. İkincisi ise, Allah'ın yardım ve muzafferiyetinin onlarla beraber olduğu, bu sebeple de savaştan korkmamaları hususunda bir itminan ve güven meydana gelmesidir. Esas maksad da, işte budur. İşte, arzu edilme bakımından bu iki durum arasında bir farklılığın bulunduğuna dikkat çekmek için Cenâb-ı Hak bu iki ifâdeyi ayrı ayrı zikretmiştir. Binaenaleyh bunun bir müjde olması, arzu edilen bir şeydir; ama daha güçlü olarak arzu edilen ise, bu itmi'nân ve güvenin meydana gelmesidir. İşte bu sebeple Cenâb-ı Hak, illet bildiren lâm harfini itmi'nân fiilinin başına getirerek, "ve., yatışsın, güven bulsun di­ye,." buyurmuştur. Bunun bir benzeri de, Cenâb-ı Hakk'ın, ' 'Hem onlara binmeniz için, hem zînet için de atları, katıdan, merkepleri yarattı" (Nam. 8) buyruğudur. Esas maksat binmek olduğu için, illet bildiren lâm harfi, "binmek'' fiilinin başına getirilmiştir. İşte, burada da böyledir.

2- Cevap sadedinde bazıları şöyle demiştir: Buradaki vâv harfi zaiddir. Kelamın takdiri ise, "Allah bunu ancak, kalpleriniz onunla yatışsın diye size bir müjde yapmıştır" şeklindedir.

Cenâb-ı Hak daha sonra, "Nusret ancak Allah'ın yanındadır" buyurmuştur. Bundan maksat, mü'minierin tevekküllerinin meleklere değil ancak Allah'a olması gerektiğidir. Bu, kulun imanının ancak, sebebleri bir tarafa bırakıp, müsebbibü'l-esbâb olan Allah'a tamamıyla yönelmekle kemâle ereceğine dikkat çekmektedir. Allah'ın, "Aziz ve hakîm olan" tavsifine gelince, "azîz" kelimesi O'nun kudretinin kemâline; "hakîm" kelimesi ise O'nun ilminin kemâline işaret etmektedir. Binâenaleyh kulların ihtiyaçları Hak Teâlâ'ya gizli kalmaz ve O, kulların dualarına icabette acze düşmez. İşte muzafferiyet ancak böyle olan bir zat'ın rahmetinden; yardım da ancak böyle olan bir varlığın lütf-u kereminden beklenebilir. Hak Teâta daha sonra "Kâfirlerin ileri gelenlerini kessin..." buyurmuştur. Bu ifâdenin başındaki lâm harf-i cerri, "Nusret ancak, aziz ve hakim olan Allah'ın yanındadır" cümlesine mütealliktir. Buna göre manası, "Allah Teâlâ'nın size, melekleri imdada göndererek yardım etmesinden maksadı, o mü'minlerin kâfirlerden bir gmbu kesmeleri, yani onları vurup öldürmeleridir. Yine bu lâm harf-i ceninin, ifâdesine ma'tuf olduğu da söylenmiştir. Fakat bu ifâde, başında atıf vâvı olmaksızın getirilmiştir. Çünkü cümlenin kısımları birbirine yakın olduğu zaman atıf harfinin düşürülmesi caizdir. Bu, efendinin hizmetkârına, atıf harfini hazfederek, "Sana, benim hizmetimi görmen, bana yardım etmen ve hizmetimi yerine getirmen için ikramda bulundum" demesi gibidir. Çünkü bu cümlenin kısımları birbirine yakın oldukları için atıf harfi düşmüştür. İşte burada da böyledir. Âyetteki kelimesi, bir taife ve cemaat manasınadır. Burada "vasat" (orta) kelimesinin değil de "taraf" kelimesinin getirilmesi yerinde olmuştur. Zira.birşeyin ortasına ancak onun bir tarafından aldıktan sonra ulaşılabilir. Bu, "Kâfirlerden size yakın olanlarla muharebe ed/n" (Tevbe, 123) ve "Görmediler mi kt biz yeryüzüne yönelerek onu etrafından eksiltiyoruz" (Ra'd,4i) âyetlerine uygundur.

Sonra Cenâb-ı Allah "yahut onian tepesi aşağı getirir" buyurmuştur,  kelimesi Arapça'da birşeyi yüz üstü yere vurmaktır. Meselâ "Onu, yüz üstü yere vurdum, o da yüz üstü yere çakıldı" denilir. Kelimenin izahı budur, sonra ileride yine izah edilecektir. Bundan murad, rezil rüsvay etmek, helak itmek, lanetlemek, hezimete uğratmak, kızmak ve zelil kılmaktır. İşte bu kelimenin tefsiri hakkında müfessirler, bunları zikretmişlerdir.

Âyetteki "emellerine kavuşamayanlar" kelimesine gelince, keli­mesi, mahrumiyet manasınadır. Bu kelime ile "ye's" arasındaki fark şudur: Haybet, ancak birşey umulduğunda meydana gelir. Ye's ise, bazan birşeyin olmasını umduktan önce, bazan da sonra olur. Bu sebeple "ye's"in zıddı, recâ (ümit), haybet'in zıddı ise "zafer" (elde etme)dir. Allah en iyisini bilir. [110]

 

'İşten hiçbirşey sana ait değildir. (Allah) ister onların tevbesini kabul eder, ister onları azaplandmr. Çünkü onlar zâlimdirler" (Âl-I Imran. 128). [111]

 

Âli İmran 128. Âyetinin Nüzul Sebebi Hakkında Rivayetler

 

Bu âyetle ilgili birkaç mesele bulunmaktadır:

 

Birinci Mesele

 

Bu âyetin sebeb-i nüzulüne dair iki görüş vardır:

a) Meşhur olan görüşe göre, bu âyet-i kerime Uhud kıssası hakkında nazil olmuştur. Bu görüşte olanlar üç değişik izah üzere ihtilaf etmişlerdir:

1- Hz. Peygamber (s.a.s), kâfirlere beddua etmek isteyince bu âyet nazil olmuştur. Bunu söyleyenler de üç ihtimal zikretmişlerdir:

Birincisi: Rivayete göre Utbe İbn Ebî Vakkas, Hz. Peygamber (s.a.s)'in başını yardı ve dişini kırdı. Bunun üzerine Peygamber (s.a.s)'in yüzünden kanlar akmaya başladı. Ebu Huzeyfe'nin kölesi Salim (r.a) ise, bir taraftan Hz. Peygamber'in yüzündeki kanları yıkarken, bir taraftan da, "Kendilerini yaratıcılarına inanmaya çağıran peygamberlerinin yüzünü kanlara boyayan bir kavim nasıl iflah olur!" diyordu. Sonra Hz. Peygamber (s.a.s) o kâfirlere beddua etmek isteyince, bu âyet nazil oldu.

İkincisi: Salim İbn Abdullah'ın babası İbn Ömer (ra.)'den rivayet ettiğine göre, Hz. Muhammed {s.a.s), müşrik topluluklara lanet ederek şöyle demiştir: "Allah'ım Ebu Süfyan'a lanet et; Hars İbn Hişam'a lanet et; Safvan İbn Ümeyye'ye lanet et!" İşte bunun üzerine, o âyet nazil olmuştur. Âyetteki "(Allah) ister onların tevbesini kabul eder" buyruğunun de gösterdiği gibi, Cenâb-ı Hak bu kimselerin tevbesini kabul etmiş ve bunlar çok güzel müslümanlar olmuşlardır.

Üçüncüsü: Bu âyet, Hz. Hamza İbn Abdulmuttalib (r.a) hakkında nazil olmuştur. Çünkü Hz. Peygamber (s.a.s), savaş meydanında Hz. Hamza'nın cesedini ve ona müşriklerin yaptığı işkenceleri görünce, "Yemin ederim ki ben de onlardan otuz kişiye işkence yapacağım" demişti ve bunun üzerine bu âyet nazil oldu. Kaffâl (r.h) şöyle demiştir: "Bütün bunlar Uhud savaşında olmuştur. Binaenaleyh âyet, hepsi hakkında birden nazil olmuş olup, bütün ihtimallere hamletmek imkansız değildir."

2-  Bu âyet, Hz. Peygamber (s.a.s)'in emrine muhaletet eden ve mevzilerini terkeden müslüman okçulara lanet etmek istemesi sebebiyle nazil olmuştur. Böylece Hak Teâlâ, onu bundan menetmiştir. Bu, İbn Abbas (r.a)'dan rivayet edilmiş olan görüştür.

3-  Hz. Peygamber (s.a.s), emrine muhalefet eden, bozguna sebep olan ve kendilerine beddua ettiği müslümanlar için istiğfar dilemek istedi de bu âyet nazil oldu. İşte bütün bu ihtimal ve izahlar, "Bu âyet, Utıud kıssası hakkında nazil olmuştur" şeklindeki görüşümüze dayanmaktadır.

b) "Âyet-i kerime başka bir hâdise hakkında nazil olmuştur, o da şudur: Hz. Peygamber (s.a.s), ashabının seçkinlerinden bir topluluğu, Kur'an öğretmeleri için Bi'r-i Ma'ûne halkına göndermişti. Âmir İbn Tufeyl, askerleriyle birlikte onların üzerine gitti ve onları yakalayıp öldürdü. Hz. Peygamber {s.a.s) buna çok üzüldü ve kâfirlere *irk gün beddua etti. İşte âyet, bunun üzerine nazil olmuştur." Bu, Mukâtil'in görüşü olup, uzak bir ihtimaldir. Çünkü ekseri âlimler, bu âyet-i kerimenin Uhud kıssası hakkında olduğunda ittifak etmişlerdir. Sözün gelişi de buna deiâlet eder. Burada sözün başı ve sonuyla ilgisi olmayan bir kıssa anlatmak uygun değildir. [112]

 

Hz. peygamber'in İsmeti Hakkındaki Şüpheye Cevap                  

 

Bu   âyetin   zahiri, Hz. Peygamber   (s.a.s)'in   yapma durumunda olduğu bir iş hakkında gelmiş olduğuna delâlet etmektedir. Böylece bu, Hz. Peygamber (s.a.s)'i o davra- nıştan menetmek gibi olmuştur. Bu durumda ortaya şöyle bir müşkil çıkmaktadır: Eğer Hz. Peygamber (s.a.s)'in du davranışı Allah'ın emriyle olmuşsa, Allah Teâlâ, O'nu bundan nasıl menetmiş olabilir? Eğer bu davranışın Allah'ın emri ve izni ite olmadığını söylersek, bu durum Cenâb-ı Hakk'ın, "O (Peygamber), kendi hevâ-vü hevesinden söylemez" (Necm, 3) âyetiyle nasıl uyuşur? Yine âyet-i kerimeler, peygamberlerin ismetine (günahsız olduklarına) delalet etmektedir. Buna göre bu âyette menediimiş olan şey, eğer iyi ise, Allah onu niçin menetmiştir? Eğer çirkin ise, onu yapan nasıl mâsûm (ismet sahibi) sayılır?

Bu soruya birkaç şekilde cevap verilebilir:

1- Bir işten menetmek, menedilen şeyin yapılmış olduğunu göstermez. Çünkü Cenâb-ı Hak, Hz. Peygamber (s.a.s)'e "Eğer şirk koşarsan, andoisun ki amellerin boşa gider" (Zümer, 65) demiştir. Halbuki Hz. Peygamber (s.a.s) hiç şirk koşmamışttr. Yine Hak Teâlâ, "Ey Peygamber Allah'tan kork..." (Ahzab, ı> buyurmuştur. Bu emir, Hz. Peygamber (s.a.s)'in Allah'tan korkmadığına delâlet etmez. Bunun peşine Cenâb-ı Allah, "Kâfirlere itaat etme" (Ahzab, ıj buyurmuştur. Bu da, onun kâfirlere itaat ettiğine delâlet etmez. Bu menetmenin faydası şudur: Amcası Hz. Hamza'ya öldükten sonra

işkence edilmesi ve müslümanlann öldürülmesi gibi çok şiddetli hüzün ve büyük kzgnklara sebep olabilecek hadiseler meydana gelmişti. Açık olan şudur ki, kızgın, insanı uygun öımayan sta. ve ttüteıe se-Niteüfeb VM. raSraış görmüş olması Hz. Peygamber'!, yakışmayan söz ve fiillere sevketmesin diye, ismetini takviye ve temizliğini te'yid için, Hak Teâlâ O'nu bu âyetle menetmiştir.

2- Hz. Peygamber (s.a.s), bu işi yapmış olsa bile, bu efdal ve evlâ olanı terketme kabilinden olan birşeydir. Bundan dolayı Allah Teâlâ ona, efdal ve evlâ olanı seçme yolunu göstermektedir. Bunun bir benzeri de, "Eğer, herhangi bir ceza ile karşılık verecek olursanız, ancak size yapılan ukubetin misliyle cezalandırın. Sabrederseniz, andolsun ki bu sabredenler için daha hayırlıdır. Sabret. Senin sabrın ancak Allandın muvaffak kılmasıyladır)" (Nam, 126) âyetidir. Allah Teâlâ sanki "Eğer sen bu zâlimi cezalandıracak isen, misliyle mukabele etmekle yetin" demiş, sonra da şöyle devam etmiştir: "Eğer onu serbest bırakırsan bu daha evladır." Daha sonra ise, Hz. Peygambere onu bırakmasını kesin olarak emrederek, "Sabret senin sabrın ancak Atlandın muvaffak kılmasıyladır)" buyurmuştur.

3- Belki de Hz. Muhammed (s.a.s)'in gönlü onlara lanet okumaya meyledince bu hususta Rabb'inden izin istemiş, Cenâb-ı Hak da bu âyette, onu bundan nehyetmiştir. Bu açıklamaya göre, buradaki nehiy Hz. Peygamber (s.a.s)'in ismetine bir zarar vermez. [113]

 

Üçüncü Mesele

 

Cenâb-ı Hakk'ın, "İşten hiçbir şey sana alı değildir" buyruğu hakkında İki görüş vardır:

1- Bunun manası, "Bu vakıa ve bu hadiseden sana terettüb eden bir şey yoktur" şeklindedir. Buna göre müfessirlerden şu açıklamalar nakledilmiştir:

a)  "Vahyettiğim şeylerin dışında, kullarımın maslahatlarından sana bir şey terettüp etmez."

b) "Onları helak etme meselesinde sana terettüp eden herhangi bir şey yoktur. Çünkü Allahu Teâlâ onların maslahatlarının ne olduğunu daha iyi bilir ve çoğu kez onların tövbelerini kabul eder."

c) "Allah'ın, onların tevbelerini kabul etmesi veya onlara azâb etmesinde sana herhangi bir şey terettüp etmez." [114]

 

Hz. Peygamberin Kâfirlere Lanet Etmeyişinin Hikmeti

 

2- Bundan murad, nehyin zıddı olan emirdir. Buna göre mana, "Benim emrime uygun olması durumu hariç, kullarımın işinden sana terettüp eden bir şey yoktur" şeklindedir. Bu Hak Teâtâ'nın, "İyi biliniz ki bütün hüküm Allah'ındır" (Enam, 62)ve "Önünde de sonunda da emir Allah'ındır" (Hum, 4» âyetlerinde olduğu gibidir. Bu iki görüşe göre de âyetin maksadı, Cenâb-ı Hakk'ın izni ve emri olması durumu hariç, Hz. Peygamber (s.a.s)'i her türlü fiil ve sözden men etmektir. Bu da, kulluk derecelerinin en mükemmeline iletme ve irşâd etmedir. Sonra âlimler Hz. Peygamber'in lanet etmekten men edilmesinin hangi sebepten dolayı olduğu hususunda ihtilâf etmişlerdir. Bazıları, bunun sebebi, "Cenâb-ı Hakk'ın çoğu kez bazı kâfirlerin halinden onların tevbe edeceğini biliyor veyahut tevbe etmese bile, ne varki Cenâb-ı Hak, o kâfirden müslüman, itaatkâr ve müttakî bir çocuğun doğacağını biliyor. Allah'ın rahmetine lâyık olan böyle bir kimseye, tevbe etmesine veya böyle bir çocuğun ondan dünyaya gelmesine kadar, dünyada mühlet vererek, çeşitli belâları ondan savuşturmastdır. Hz. Peygamber bu kimselere helak olmaları için beddua ettiğinde eğer onun duası kabul olunursa, böyle bir gaye elden kaçırılmış olurdu. Eğer duası kabul olunmazsa, bu Hz. Peygamber'e önem vermemek gibi bir şey olurdu. İşte bu mânalardan dolayı Cenâb-ı Hak, Hz. Muhammed (s.a.s)'i lanet etmekten men etmiş ve ona, her şeyi Allah'ın ilmine havale etmesini emretmiştir" demişlerdir. Bazıları da bunun maksadının, kulluk acziyyetini ortaya koymak ve kulun, Allah'ın mülk ve metekûtu hakkındaki inceliklere ve sırlara dalmamasını tembihtir. Bana göre en güzel olan izah şekli budur ve rubûbiyyet, ubûdiyyet hakikatine delâlet eden usûl bilgisine en uygun olan da budur. [115]

 

Dördüncü Mesele

 

Ferrâ, Zeccâc ve bunların dışında kalanlar, bu âyet hakkında şu iki hususu zikretmişlerdir:

1- Hak Teâlâ'nın, "(Allah) ister onların tevbesini kabul eder" buyruğu, kendinden önceki ifâdelere atıftır. Kelamın takdiri ise, "Kâfirlerin ileri gelenlerini kessin, yahut onları tepesi aşağı getirsin, yahut onların tevbesini kabul buyursun veyahut da onlara azap etsin" şeklindedir. Buna göre Hak Teâlâ'nın, "İşden hiçbir şey sana ait değildir" buyruğu, matuf ile matufun aleyh arasına girmiş olan başka tyr söz gibi olur. Bu senin,  "Zeyd'i döğdüm -Bunu bil- ve Amr'ı da döğdüm" demen gibidir. Bu görüşe göre bu âyet, kendinden önceki ifâdelerle irtibatlıdır.

2- Buradaki  edatı,  veyahut da öl  manasındadır. Bu senin  demen gibidir ki bu, veya demektir. Bu ifâdenin manası ise, "Hakkımı verinceye kadar, sen hakkımı vermedikçe, peşinden ayrılmayacağım" demektir. Bu izaha göre bu âyetin manası şöyle olur: "Allah onların tevbelerini kabul edinceye ve sen de onların bu durumundan sevinç duyuncaya kadar; veyahut Allah onlara azap edip de sen de onlardan kurtuluncaya kadar sana onların durumundan bir şey terettüb etmez." [116]

 

Allah'ın Kulda Tevbeyi Yaratması   

 

Cenâb-ı Hakk'ın, "(Aiıan) ister onların tevbesini kabul eder" buyruğu bizim alimlerimize göre Cenâb-ı Hakk'ın insanlarda tevbeyi halketmesi diye tefsir edilmiştir ki, bu da O'nun, o insanlarda, yapmış oldukları şeye karşı pişmanlık hissini ve gelecekte de aynı şeyleri bir daha yapmama hususunda bir azim yaratmasından ibarettir. Âlimlerimiz sözlerine şöyle devam etmektedirler: "Bu mâna, aklî delillerle de te'kid edHmiştir. Çünkü pişmanlık, geçmişte, gelecekteki fiillerden bir fiili terketmeyle ilgili bir iradenin bulunmasından ibarettir. Kalpte irâdelerin ve isteksizliklerin bulunması, kulun fiiliyle olmaz. Çünkü kulun fiilinden önce irade vardır. Eğer irâde etmeler kulun fiili olsaydı, kul o irâdeleri yapma hususunda başka bir iradeye muhtaç olurdu; bu durumda da teselsül gerekirdi ki, bu da imkansızdır. Böylece biz kalpte istek ve isteksizliğin bulunmasının, doğrudan ancak Allah'ın yaratması ve var etmesiyle olduğunu anlamış oluruz. Tevbe, pişmanlık duyup aynı şeyi bir daha yapmamaya azmetmekten ibaret olup, bunlar da isteme ve istemem* cinsinden bir şey olunca, tevbenin kulda ancak Allah'ın yaratmasıyla meydana gelmiş olduğunu anlamış oluruz. Böylece bu aklî delil, Kur'ân'ın zahirinin, yani, "(Allah) ya onların tevbesini kabul eder" ifâdesinin delâletine uygun düşmüş olur. Mutezile ise Hak Teâlâ'nın bu ifâdesini, O'nun lütuf fiilleri veya tevbeyi kabul etmesi şeklinde tefsir etmişlerdir. Hak Teâlâ'nın,  "Çünkü onlar zalimdirler" buyruğuna gelince, bu hususta birkaç mesele vardır: [117]

 

Birinci Mesele

 

Eğer âyetten maksat, Hz. Peygamber'i kâfirlere beddua etmekten men etmek ise, bu söz doğrudur. Bu da Cenâb-ı

Hakk'ın kâfirleri zâlim diye adlandırmış olmasıdır. Çünkü şirk, zulümdür. Nitekim Cenâb-ı Hak, "Muhakkak ki şirk, büyük bir zulümdür" (Lokman, 13) buyurmuştur. Yok eğer bu ifâdeden maksat, Hz. Peygamber (s.a.s)'i, emrine muhalefet eden m üsl uman I ara beddua etmekten men etmek ise, ifâde yine doğru olur. Çünkü Allah'a asi olan herkes kendisine zulmetmiş demektir. [118]

 

İkinci Mesele

 

Bu âyette zikredilen azaptan muradın, öldürmek ve esir almak demek olan, dünya azabı olması muhtemel olduğu gibi, bundan muradın âhiret azabı olması da muhtemeldir. Her iki takdire göre de bunun ilmi, Allah'a havale edilmiştir. [119]

 

Üçüncü Mesele

 

Hak Teâlâ'nın, "Çünkü onlar zâlimdirler" ifâdesi müstakil bir cümledir. Ancak ne var ki, bunun burada zikredilmesinin maksadı, onlara azap etmenin yerimde olmasının sebebini açıklamaktır. Buna göre mâna, "Yahud da onları azâplandırır. Çünkü, eğer Allah onlara azâb ederse, onlara ancak zâlim oldukları için azâb etmiştir." [120]

 

Göklerin ve Yerin İdaresi Allah'a Aittir

 

"Göklerde ve yerde bulunan her şey Allah'ındır. O, dilediğini bağışlar, dilediğine de merhamet eder. Allah çok bağışlayıcı ve çok merhamet edicidir" (Âl-i İmran, 129).

Bu hususta iki mesele vardır: [121]

 

Birinci Mesele

 

Bu ifâdeden maksat, Cenâb-ı Hakk'ın daha önce zikretmiş olduğu, "İşden hiçbir şey sana ait değildir" (Aı-ı im™, 128) ifâdesini te'kid etmektir. Buna göre mana, "İş ancak, mülk kendisinin olan kimseye aittir. Göklerin ve yerin mülkü, yalnız Allah'a aittir. O halde, göklerde ve yerde bulunan bütün işler Allah'a aittir. İşte bu, kesin aklî delildir. [122]

 

İkinci Mesele

 

Cenâb-ı Hak, değil de, "Göklerde bulunan her şey ve yerde bulunan her şey" buyurmuştur. Çünkü O'nun maksadı, hakikat ve mahi­yetlere işaret etmektir. Bu sebeple her şey, bu hakikat ve mahiyetin içine dahil olmuştur. [123]

 

Allah Dilediğini Af, Dilediğine Azab Eder

 

Cenâb-ı Hakk'ın, "O dilediğini bağışlar, dilediğine de merhamet eder" buyruğuna gelince, bil ki: Âlimlerimiz bu âyet-i kerime ile, Cenâb-ı Hakk'ın, ulûhiyyetinin hikmeti gereği bütün kâfir ve âsileri cennete; bütün Allah'a yakın kulları (mukarrebûn) ve sıddîkleri de cehenneme sokabileceği ve bu işler hususunda kendisine itiraz edilemiyeceği konusunda istidlal etmişlerdir. Âyetin bu manaya delâleti açıktır. Aklî delil de bunu te'kid etmektedir. Bu böyledir, çünkü kulun fiili irâdeye dayanır. O iradeyi de Allah yaratmıştır. Allah o iradeyi yaratınca, kul itaat eder. Allah başka bir irâde yaratınca ise, kul isyan eder. Binaenaleyh kulun tâatı da masiyeti de Allah'tandır. Halbuki Allah'ın fiili, kendisine hiçbir şeyi kesinlikle vâcib kılmaz; binâenaleyh, tâat sevabı, ma'siyet de ikâbı gerektirmez. Aksine bütün bunlar, Allah'ın uluhiyyeti, kahrı ve kudreti'nin hikmeti muktezasınca O'ndandır. Böylece bizim yukarıda öne sürdüğümüz, "Şayet Allah bütün mukarreb kullara azâb etse, bu güzel olur; bütün firavunlara merhamet etse, bu da doğru olur" şeklindeki görüş doğru olur. Bu, "O, dilediğini bağışlar, dilediğine de merhamet eder" ifâdesinin zahirinin öeâte eformş olduğu a.fi bvt Buna. göte şayet, "AHah'  kâfirleri bağışlamıyacağı ve meleklere, peygamberlere azap etmeyeceği sabit olan bir husus değil midir?" denilirse, biz deriz ki: Âyetin mânası şudur: Allah dilerse yapar. O'na itiraz edilemez. Bu kadar bir ifâde, O'nun bunu yapacağını ya da yapmayacağını gerektirmez. Bu söz, son derece açık bir sözdür.

Daha sonra Cenâb-ı Hak bu ifâdesini, "Allah çok bağışlayıcı ve çok merhamet edicidir" sözüyle bitirmiştir ki, bu ifâdenin maksadı şunu açıklamaktır: Bütün bunlar, Allah'tan güzel olan şeylerdir. Ancak ne var ki, Cenâb-ı Hakk'ın mağfiret ve merhamet tarafı, vücub yolu üzere değil, ama fazi ve ihsan yolu.üzere olmak üzere, gâlibtir. [124]

 

Faizin Yasaklanması

 

"Ey iman edenler, ribâyı öyle kat kat arttırılmış olarak yemeyin. Allah'tan korkunuz ki, felaha eresiniz. Ve, kâfirler için hazırlanmış olan ateşten sakının. Ve, Allah'a ve Peygamber'e itaat edtn. Umulur ki, merhamet edilirsiniz" (Âl-i İmran, 130-132).

Bil ki, âlimlerden bazıları şöyle demişlerdir: "Allah Teâlâ, mü'minlere, din ve cihad İle ilgili, kendilerine en uygun olana iletmesiyle alâkalı olarak nimetlerinin büyüklüğünü açıklayınca, bunun peşinden emir, nehiy, terğîb ve sakındırmayla ilgili şeyleri getirmiş ve "Ey İman edenler, ribâyı yemeyin" buyurmuştur. Bu takdire göre âyet, bir başlangıç cümlesi olup, makabli (öncesi) ile bir münasebeti yok demektir. Kaffâl (r.h), "Müşriklerin, ribâ sebebiyle toplamış oldukları malları ordularına harcamış olmaları cihetiyie de âyetin kendinden önceki ifâdelerle ilgili olması da muhtemeldir. Böylece bu durum, müslümanlann, mal toplayıp *endi ordularına harcayıp, bu suretle kâfirlerden intikam alabilmeleri için ribâya yönelmelerine bir sebep ve davet edici olmuştur. İşte bundan dolayı Cenâb-ı Hak, hiç şüphesiz müslümanları bundan nehyetmişttr" demiştir. [125]

 

Kat Kat Faizin Manası

 

Hak Teâlâ'nın, "Kat kat" ifâdesi hakkında iki mesele vardır:

 

Birinci Mesele

 

Câhiliyye döneminde bir kimsenin bir başkası üzerinde, belirli bir zamana kadar yüz dirhem alacağı olduğunda,

borcun ödenme zamanı gelip de, borçlu kimse o borcu ödeyemediğinde alacaklı olan kimse, "Benim için, sen malı artır; ben de sana ödeme mühletini uzatayım" derdi. Çoğu kez, bu yüz dirhemi ikiye katlayarak, ikiyüz dirhem yapardı. Daha sonra, bu ikinci ödeme zamanı gelince, aynı şeyi yapardı. Bu iş, pekçok kereler yapılırdı. Böylece alacaklı olan kimse, o yüz dirheme mukabil, onun kat kat fazlasını alırdı. İşte, ütl^ai liUiot "Kat kat" tabirinden murat budur. [126]

 

İkinci Mesele

 

kelimesi, hâl olduğu için mansûbtur. Cenâb-ı Hak daha sonra, Allah'­tan korkunuz ki, felaha eresiniz" buyurmuştur. Bu nehy nakkında Allah'tan ittikâ etmenin vacip olduğunu ve felahın da ittikâya dayandığını bil. Binâenaleyh bir kimse ribâ yese ve ittikâ etmese, felah söz konusu olamaz. İşte bu tabir ribânın, küçük günahlardan değil, kebâirden olduğu hususunda bir nastır. Cenâb-ı Allah'ın, föd ifâdesinin tefsiri, Bakara sûresinde (Âyet, 2i) âyetinin tefsirinde geçmişti. Yine ribâ ile ilgili sözün tamamı, Bakara sûresinde (Âyet, 275-280 geçmişti.

Cenâb-ı Hak sonra, "Ve, kâfirler için hazırlanmış olan ateşten sakının" buyurmuştur. Bu hususta da birkaç soru vardır: [127]

 

Âyetle İlgili Bazı Sorular ve Cevaplar

 

Birinci soru: Kâfirler için hazırlanan ateş, onların küfürleri miktarınca olur. Bu ise, müslüman bir kimsenin, fışkı sebebiyle hakettiğinden daha fazla olur. O halde daha nasıl Cenâb-ı Hak, "Ve, kâfirler için hazırlanmış olan ateşten sakının" buyur­muştur?

Cevap: Âyetin takdiri, "Ribânın haram kılındığını inkâr etmekten sakınınız. Aksi halde kâfir olursunuz" şeklindedir. [128]

 

Cehennem Kâfirler İçin Hazırlanmış İse Mümin Girer mi?

 

İkinci soru: Hak Teâlâ'nın, "Kâfirler için hazırlanmıştır" ifâdesinin zahiri, cehennemin sadece kâfirler için hazırlanmış olmasını gerektirir. Bu da, mü'minlerden hiçkimsenin cehenneme girmeyeceğine kesin olarak hüküm vermeyi gerektirir ki, bu hüküm, diğer âyetlerin aksine bir hüküm olur.

Buna birkaç bakımdan cevap verilir:

1- Cehennemde, bir kısmı kâfirler, bir kimi da fasıklar için hazırlanmış olan çeşitli "dereke" (tabakaların) bulunması uzak bir ihtimal değildir. Buna göre Cenâb-ı Hakk'ın, "Kâfirler için hazırlanmış olan ateş..." tabiri, Cenâb-ı Hakk'ın kâfirler için hazırlamış olduğu hususî tabakalara bir işaret olmuş olur ki bu, O'nun, kâfirlerin dışındakilere hazırlamış olduğu başka tabakalar bulunmasına mâni değildir.

2- Cehennemin kâfirler için hazırlanmış olması, mü'minlerin oraya girmesine mâni değildir. Çünkü, cehennemliklerin ekserisi kâfir olduğu için, cehennemin onlar için hazırlanmış olduğunu söylemek uzak bir ihtimal sayılmaz. Nitekim, herhangi bir ihtiyacı için üzerine binmiş olduğu bir hayvan hakkında bir kimse, "Ben bunu, müşriklerle savaşmak için hazırladım (besliyorum)" derse, o, her ne kadar o saatte başka bir gayeyle ona binmiş olsa dahi, bu sözünde doğru söylemiş olur. İşte burada da böyledir. [129]

 

Kuranın Tamamı Bir Tek Sûre Gibidir

 

3- Kur'ân, tek bir sûre gibidir. Binaenaleyh, bu ayet, cehennemin, kâfirler için hazırlanmış olduğuna, diğer âyetler de cehennemin hırsızlık yapan, adam öldüren, zina eden ve iftira atan kimseler için hazırlandığına delâlet eder. Bunun misali, Cenâb-ı Hakk'ın, "Bir güruh onun içine atılınca, kendilerine bekçiler sordular: "Size, azap ile uyaran (resul) gelmedi mi?" (müık, e» âyetidir. Halbuki bu, bütün kâfirlere denilmez. Yine Cenâb-ı Hak, "Artık onlar da, o azgınlar da, İblis'in orduları da toptan yüz üstü cehenneme atılmışlardır. Orada birbiriyle çekişerek şöyle dediler: "Allah'a andolsun ki, gerçekten biz apaçık bir sapıklık içindeydik. Çünkü sizi, âlemlerin Rabbiyle aynı seviyede tutuyorduk" (Şuarâ. 94-98) buyurmuştur. Halbuki bu, onların tamamının sıfatı değildir. Ancak ne var ki bu şartlar, diğer sûrelerde de zikredilince, burada zikredilen gibi olmuştur. İşte bizim zikrettiğimiz konuda da durum aynıdır. Allah en İyi bilendir.

4- Cenâb-ı Hakk'ın, "kâfirler için hazırlanmıştır" buyruğu, cehennemin kâfirler için hazırlandığını tsbât etmektedir. Bu tabir cehennemin sırf kâfirler için hazırlanmış olduğunu göstermez. Bu, Cenâb-ı Hakk'ın tıpkı, cennet hakkında, "Müttakiler için hazırlanmıştır" (âh imran. 133) buyruğu gibidir ki, bu ifâde, cennete onların dışında kalan çocukların, delilerin ve hurilerin girmeyeceklerine delâlet etmez.

5- Cehennemin, kâfirler için hazırlanmış olmakta vasfedi I meşinden maksat, caydırıcılığın ve men etmenin oranını arttırmaktır. Bu böyledir, çünkü, kendilerine günahtan sakınmaları söylenilen mü'minler, takvadan ayrıldıkları zaman kâfirler için hazırlanmış olan cehenneme sokulacaklarını bildiklerinde ve, onların akıllarında da kâfirlerin cezasının azameti yer edince, işte o zaman onların günahlardan sakınmaları daha ileri bir seviyede olmuş olur, 8u tıpkı, babanın çocuğunu, "Bana isyan edersen, seni vahşi hayvanların bulunduğu yere sokarım" diyerek korkutmasına benzer. Bu fâde. oraya, başkalarının girmeyeceğine delâlet etmez. [130]

 

Cehennem Şimdi Mevcut mudur?

 

Üçüncü soru: Âyet, cehennemin şu anda yaratılmış olup olmadığına delâlet eder mi?

Cevap: Evet delâlet eder. Çünkü, Hak Teâlâ'nın, "Hazırlandı' sözü geçmişten haber veren bir ifâdedir. Binâenaleyh o şeyin varlık âlemine girmiş olması ve mevcut olması gerekir.

Cenâb-ı Hak sonra, Allah'a ve Peygam-ber'eitâat edin. Umulurki, merhamet edilirsiniz" buyurmuştur. HakTeâlâ vâ'idden bahsedince, Kur'ân'da her zamanki âdeti üzere, peşisıra va'adini getirmiştir. Muhammed İbn İshâk İbn Yesâr, bu âyetin, Hz. Peygamber (s.a.s) Uhud günü müslümanlara emirlerini verdiği zaman, ona isyan eden kimselere bir itâb olarak diğini söylemiştir. Mu'tezile, bu âyetin, Allah'ın rahmetinin, O'na ve Resulüne itaata bağlı olduğuna delâlet ettiğini, bunun umûmî bir ifâde olduğunu ve zahirinin de her nangi bir hususta Allah ve Resulüne isyan edenlerin ilâhi rahmete ehil olmayacaklarını gösterdiğini söylemiştir ki bu "ashab-t va'îd"in görüşüne delâlet eder. [131]

 

Müttakiler İçin Hazırlanan Cennet

 

"Rabb'inizin mağfiretine ve müttaktier için hazırlanmış, eni göklerle yer kadar olan cennete koşuşun" (Âl-iİmran, 133).

Bu âyetle ilgili birkaç mesele vardır: [132]                     . .

 

Birinci Mesele

 

Nâfi ve İbn Amir, başına vav getirmeksizin âyeti  şeklinde okumuşlardır ki Medine ve Şam mushaflarında da böyledir. Diğer kıraat imamları İse vâv harfi ile okumuşlardır ki Mekke ve Irak mushafları ile Hz. Osman'ın mushafında da böyledir. Başına vâv getirenler, âyeti kendinden önceki ifâdelere atıf saymışlardır. Bunun takdiri, "Allah'a ve Resûlullah'a itaat edin ve... cennete koşuşun" şeklindedir. Bu ifâdenin başına vâv getirmeyenler ise, bu ifâde ile, bundan önceki "Allah'a ve Peygambere itaat edin" sözünü tek bir şey gibi saymışlardır. Bu iki ifâde, manaca birbirlerine yakın oldukları için atıf vâvı düşürülmüştür. [133]

 

İkinci Mesele

 

Kisâî'nin (Mü'mînûn, 61) ve (Mtfmnûn, 56) âyetlerinde imâle yaptığı rivayet edilmiştir. Bu, medden sonra gelen râ harfi meksûr olduğu zaman caizdir.

Bu durumda râ harfi meftûh olursa imâle yapılmaz. O, aynı şekilde meksûr "râ" harfinde de imâle yapıyordu. [134]

 

Üçüncü Mesele

 

Âlimler, bu ifâdede bir hazfin bulunduğunu söylemişlerdir ki buna göre mana, "Rabb'inizin mağfiretini icâb ettiren şeylere... koşuşun" şeklindedir. Allah'ın mağfiretini ge­rektiren şeyin, emrediienleri yapıp, yasaklananları terketmek olduğunda şüphe yoktur. Binâenaleyh bu, emredilenleri yapmaya, ve nehyedilen şeyleri bırakmaya koşmayı emirdir. Usûlcülerin pek çoğu, bu âyeti delil getirerek, emrin zahirinin fevrîliği (hemen yerine getirmeyi) gerektirdiğini ve terâhîye (sonraya bırakmaya ve geciktirmeye) manî olduğunu söylemişlerdir ki, bunun izahı açıktır. [135]

 

Mağfiret'in Buradaki Mânası

 

Müfessirlerin "mağfiret" kelimesi hakkında bazı tefsirleri vardır:

a) İbn Abbas, "Bu, İslâm manasınadır" demiştir ki bunun izahı açıktır. Çünkü âyette "mağfiret" kelimesi nekire olarak zikredilmiştir ki bundan murad, son derece büyük bir mağfirettir. Böyle olan ise, İslâm ile elde edilen mağfirettir.

b) Hz. Ali (r.a)'nin, bu mağfiretten muradın, farz ibâdetleri yerine getirme olduğunu söylediği rivayet edilmiştir. Bunun izahı şöyledir: Bu lâfız mutlaktır, dolayısıyla her ibâdeti içine alması gerekir.

c)"Bundan maksad ihlastır." Bu, Hz. Osman (r.a)'ın görüşüdür. Bunun izahı da şöyle olur: Bütün ibâdetlerin maksadı ihlastır. Nitekim Cenâb-ı Hak "Halbuki onlar Allah'a,   O'nun   dininde   ihlâs   erbabı   olarak   ibâdetten   başka   birşeyle emrolunmamışlardı..." (Beyyine, 5) buyurmuştur.

d) Ebul-Âliye, bunun hicret mânasına olduğunu söyledi.

e) Dahhâk ve Muhammed İbn İshâk, bunun cihâd manasına olduğunu söylemişlerdir. Çünkü, (Âi-iimran, 121)âyetinden itibaren altmış âyeti Uhud savaşı hakkında nazil olmuştur. Binâenaleyh bütün buradaki emir ve nehiyler, cihâd ile ilgili olmuş olurlar.

f) Sa'îd İbn Cübeyr, bunun namazın iftitah tekbiri olduğunu söyledi.

g) Osman, bunun beş vakit namaz olduğunu söyledi.

h)İkrime, bunun taatların hepsi mânasına olduğunu söylemiştir. Çünkü br rada "mağfiret" lâfzı umûmidir, dolayısıyla taatların hepsini içine alır.

i) Esâmm şöyle demiştir: "Koşuşun" emri, ribâ'dan (faiz) ve günahlardan bir an önce tevbe etmeye koşun" demektir. Bu şu şekilde izah edilir: Allah Teâlâ, önce ribâyı yasaklamış, sonra da "Rabb'inizin mağfiretine... koşuşun" buyurmuştur. İşte bu, bundan muradın, daha önce yasaklanan şeyi terketmeye koşma olduğunu gösterir. Evlâ olan, bu ifâdeyi, daha önce de söylendiği gibi vacipleri edâ edip, bütün mahzurlu şeylerden tevbe edip uzak durma mânasına hamletmektir. Çünkü burada "mağfiret" lafzı umûmîdir, onu tahsis etmeye imkân yoktur. [136]

 

Cennetin Boyutlarından Maksat

 

Sonra Hak Teâlâ, mağfiretine koşuşmanın gerektiğini beyân buyurduğu gibi, cennetine koşuşmanın (yarışmanın) vacip olduğunu da beyan etmiş ve bu ikisini birbirinden ayırmıştır. Çünkü "mağfiret", cezayı kaldırmayı; cennet ise, sevaba ulaştırmayı ifâde eder. Bundan dolayı Cenâb-ı Hak, mükellefin bu iki emri mutlaka yerine getirmesi gerektiğini belirtmek için, bu âyette her ikisini de zikretmiştir. Cennetin eninin gökler kadar olduğunu beyan etmesinden, hakîkî mânanın kastedilmediği malumdur. Çünkü bizzat gökler, cennetin eni olamazlar. O halde bu ifâdeden maksad, "göklerin ve yerin eni gibi..." manasıdır. Bu hususta birkaç sual vardır:

Birinci sual: Cennetin eninin, gökler ve yerin eni gibi olması ne demektir? Bu hususta şu izahlar yapılmıştır:

a)Bundan murad şudur: Şayet gökler ve yerlerin herbir tabakası, parçalanmayan cüzlerden (atomlardan) oluşmuş birer satıh haline getirilse ve hepsi yanyana konulup tek bir satıh (tabaka) elde edilse, işte bunun eni, cennetin eni kadar olur. Bu, ancak Allah'ın bilebileceği son derece geniş bir mesafedir.

b)  Eni, gökler ve yerin eni gibi olan cennet, bir tek insanın hissesine düşecek olan cennettir. Çünkü insan, mal ve mülk hususunda son derece arzuludur. Bundan dolayı, her birinin mülkü olan cennetin miktarının bu kadar çok olması gerekir.

c) Ebu Müslim şöyle demektedir: "Bunun bir diğer izahı da şudur: Eğer cennet, alış-veriş yoluyla, gökler ve. yer karşılığında satışa çıkarılsa, gökler ve yerler ancak cennetin fiatı olabilir. Çünkü sen, birşeyi, başka birşey karşılığında sattığında, ve dersin. Böylece bu "arz" (en) kelimesi, arasındaki miktar bakımından eşitliğin yerine konulmuş olur. "Kıymet" (değer) kelimesinin manası da böyledir. Çünkü bu da, birşeyi başka birşeyle değerlendirme ve karşılaştırma manasından alınmıştır. Bu iki şeyden herbiri, diğerinin bir misli ve kıymet) olmuş olur.

d) Maksad, o cennetin alabildiğine geniş olduğunu anlatmaktır. Çünkü bize göre yer ile göklerden daha geniş hiçbir şey yoktur. Bunun bir benzeri de, "(Onlar), gökler ve yer durdukça orada ebedî kalındırlar" (Rau 107) âyetidir. Çünkü bize göre, herşeyin en uzun ömürlüsü gökler ve yerdir. Böylece biz insanlara, bildiklerimize uygun şekilde hitap edilmiştir. İşte burada da böyledir.

İkinci sual: Cenâb-ı Allah, burada özellikle niçin cennetin eninden bahsetmiştir? Cevap: Bunun iki izahı vardır:

a) Eni, bu kadar olan bir şeyin, uzunluğunun daha fazla olacağı açıktır. Bunun bir benzeri de "O (döşeklerin) astarlan atlastandır" (Rahman, 54) âyetidir. Altahu Teâlâ

.burada, döşeklerin astarından bahsetmiştir. Astarın, yüzünden daha az kıymetli olacağı malumdur. Astarı bu kadar kıymetli olan bir şeyin, ya yüzü nasıl olur! İşte burada da böyledir, eni böyle olanın, ya boyu ne olur!"                                          

b) Kaffâl şöyle demektedir: "Buradaki enden maksat, uzunluğun aksi olan en değildir. Aksine bu genişlik manasındadır. Nitekim Araplar, i^sjjp Â^ "Geniş bir memleket" der. Yine, '&»£ iSjp* «4* "Bu, geniş ve büyük bir dâvadır" denilir. Bu hususta asıl olan şudur: Eni geniş olan, dar olmaz. Fakat eni dar olan ince olur. Böylece en, genişlikten kinaye kılınmıştır."

Üçüncü sual: Siz, cennetin göklerde olduğunu söylüyorsunuz. O halde cennetin eni, nasıl göklerin eni gibi olur?

Cevap: Buna şu iki bakımdan cevap veririz:

a) Bizim bu sözümüzden maksadımız, cennetin göklerin üstünde ve Arşın altında olduğunu ifade etmektir. Nitekim Hz. Peygamber (s.a.s), Firdevs cennetini anlatırken "Onun tavanı. Rahman in Arşıdır" buyurmuştur. Rivayet olundu­ğuna göre Bizans İmparatorunun elçisi Hz. Peygamber (s.a.s)'e bir soru yönelterek, "Sen, eni gökler ve yer kadar olan ve müttakiler için hazırlanmış olan bir cennete çağırıyorsun. Öyle ise ya cehennem nerede?" diye sormuştur. Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a.s) "Sübhânallah! Gündüz geldiğinde gece nerede!" buyurmuştur ki, Allah en iyisini bilir ya, bunun manası şudur: Felekler döndüğü zaman âlemin bir tarafında gündüz, diğer tarafında ise gece meydana gelir. Tıpkı bunun gibi cennet üst tarafta, cehennem ise alt taraftadır. Enes İbn Malik (r.a)'e, cennetin yerde mi gökte mi olduğu sorulduğunda o, "Hangi yer ve gök cenneti içine alabilir!" diye cevap verdi. "O halde nerededir?" denildiğinde de o, "cennet yedi kat göğün üstünde ve Arş'ın altındadır" dedi.

b) Cennet ve cehennemin, şu anda yaratılmış olmadıklarını, Allah'ın onları kıyamet koptuktan sonra yaratacağını söyleyenler (vardır). Bu takdirde, cennetin göklerin yerinde; cehennemin de yeryüzünün yerinde yaratılacak olmaları uzak bir ihtimal sayılmaz. Allah en iyi bilendir.

Hak Teâlâ'nın, "Müttaküer için hazırlanmış" ifâdesinin zahiri, cennet ile cehennemin şu anda yaratılmış olduklarına delâlet etmektedir ki bunun zahı daha önce geçmişti. [137]

 

Allah'ın Övdüğü Faziletli İnsanların Vasıfları

 

"Onlar, bollukta ve darlıkta infak eden, öfkelerini yutan ve insanları affedenlerdir. Allah iyilik edenleri sever"

(Âl-i İmran, 134).

Bil ki Allah Teâlâ, cennetin müttakiler için hazırlanmış olduğunu bildirince, insanlar o sıfatları kazanıp elde etmek suretiyle cennete ulaşabilsinler diye müttakilerin sıfatlarını zikretmiştir. [138]

 

Darlık ve Bollukta Allah İçin Harcarlar

 

Birinci sıfat: "Olar, bollukta ve darlıkta infâk eden­lerdir" ifâdesinin anlattığı sıfattır. Bu hususta şu izahlar yapılmıştır:

a) Bunun mânası, "Onlar, bollukta, genişlikte ve darlıkta infâkı bırakmazlar" demektir. Hulâsa,zenginlik; ise fakirlik manasınadır. Seleften bir zatın çoğu kez soğan tasadduk ettiği hikaye edilmiştir. Hz. Aişe (r.anha)'nin de, bir üzüm tanesini tasadduk ettiği rivayet edilmiştir.

b) Bu, "Onlar ister sevinç, ister üzüntü; ister darlık, isterse bolluk içinde bulunsunlar, insanlara iyilik etmeyi bırakmazlar" manasındadır.

c) Bunun mânası şudur: "Bu ihsan (iyilik) ve infâk, ister tabiatlarına uygun olduğu için onları mesrur etsin, isterse tabiatlarına uygun gelmediği için onları üzsün, onlar herhalde infak ederler." Zor ve güç bir taat olduğu için, Hak Teâlâ burada önce infaktan  bahsetmiştir.   Bir de,  infak o zamanda,  düşmanla cihâd  etmek ve müslümanların fakirlerini güçlendirmek için kendisine daha çok ihtiyaç olduğundan dolayı, taatların en kıymetlisi idi. [139]

 

"Öfkelerini Yutanlar"

 

İkinci sıfat: "Öfkelerini yutan(lar)" ifâdesinin anlattığı sıfattır. Bu hususta, iki mesele vardır: [140]

 

Birinci Mesele

 

Bir insan, öfkesini tutup, onu ne bir söz, ne de bir fiil ile göstermediği zaman  (Gayzını tuttu) denilir. Müberred, bunun mânasının, "Öfke ile dolmasına rağmen öfkesini gizleyen ve tutan" şeklinde olduğunu söylemiştir. Nitekim, kırbasını (su tulumunu) doldurup, ağzını bağladığı zaman insan, der. Yine, su tulumu iyice dolup, daha birşey almayacak hale geldiği zaman, "Falanca, su tulumunu bağlayamıyor" denilir. Bir su kanalını, bir kapıyı veya bir yolu tıkayan herşeye, denilir. Tıpaya da ve denilir. Yine yeraltından geçen su kanalına ve borusuna da, dopdolu su kabı gibi, su ile iyice dolu oldukları için ülkT denilir. Birisi, birisinin boğazını tuttuğunda, denilir. Çünkü boğaz, insanın nefesinin dolduğu yerdir. Yine deve, geviş getirmeyip karnındakini tuttuğu zaman,  denilir. Buna göre, âyetteki tabiri, "öfkelerinin neticesini yürütmeylp, onu tutarak, içlerine geri çevirenler" manasınadır. Bu vasıf, sabrın ve hilmin çeşitlerinden biridir. Bu tıpkı, "(Onlar) Öfkelendikleri zaman, bağışlarlar" (şura, 37) âyetinde olduğu gibidir. [141]

 

İkinci Mesele

 

Hz. Peygamber (ş.a.s) şöyle buyurmuştur: "Öfkesinin gereğini yerine getirebilecek güçte olduğu halde öfkesini yutan kimsenin kalbini Allah emniyet ve iman ile doldurur."[142] Yine O, ashabına, "Tasadduk ediniz" dedi de, ashab altın, gümüş ve yiyeceklerinden tasaddukta bulundular. Bir müslüman da hurma kabuğu getirip tasadduk etti. Birisi de Hz. Peygamber (s.a.s)'e gelerek, "Sadaka olarak verecek hiçbirseyim yok .Ancak ben de şerefimi tasadduk ediyor ve aleyhimde konuşanları cezalandırmıyorum" dedi. Bu, adamın kabilesinden bir heyet Hz. Peygamber'e geldi. Hz. Peygamber (s.a.s) de, "Sizden bir adam bir sadaka verdi ve andolsun ki Allah onu kabul etti. O, şerefini tasadduk etti" buyurdu. Yine Hz. Peyamber (s.a.s): "Öfkesini çıkaracak güçte ikenr kim öfkesini yutarsa, Allah onu istediği kadar huri İle evlendirir"[143] buyurmuştur.

Yine Hz. Peygamber (s.a.s):

"Allah'a şu iki yutkunmadan daha sevgili olan başka bir yutkunma yoktur: Sahibinin, sabır ve güzel bir katlanma ile yutkunduğu, acı verici bir (elem karşısında) yutkunması ve, sahibinin yutkunmuş olduğu kızgınlık yutkunması..."[144]

Yine Hz. Peygamber (s.a.s), "Güf/ü, güreşte galip gelen değildir. Fakat güçlü, kızdığı zaman nefsine hakim olabilendir"[145] buyurmuştur. [146]

 

İnsanların Kusurlarını Bağışlarlar

 

Üçüncü sıfat: "İnsanları atfedenlerdir" tabirinin anlattığı sıfattır. Kaffâl (r.h) şöyle demiştir: "Bu ifâdenin, faiz yeme hususunda müşriklerin fiilini kınama ile ilgili olması muhtemeldir. Böylece mü'minler faiz yemekten men edilmiş ve güç durumda olanlardaki alacaklarını bağışlamaya teşvik edilmişlerdir.

Nitekim Cenâb-ı Hak, ribâ (faiz) ve borçlanma âyetlerinin peşisıra, "Eğer (borçlu) darlık içinde bulunuyorsa, ona geniş bir zamana kadar mühlet (verin). (O alacağı), sadaka olarak bağışlamanız İse, sizin İçin dana hayırlıdır" (Bakara, 280) buyurmuştur. Bunun|, Cenâb-ı Hakk'ın, diyet hakkındaki "Fakat kimin (hangi katilin) lehinde maktulün kardeşi (velîsi) tarafından cüz'İ birşey affolunursa, (kısas düşer)" (Bakara us) ifâdesi gibi olması da muhtemeldir.

Yine bu âyetin, müşrikler Hz. Hamza'ya müsle[147]  yaptıklarında. Hz. Peygamber (s.a.s)'in kızıp da, "Ben de onlara müsle yapacağım" dediğinde ve bundan dolayı Hz. Peygambere öfkesini yutmasını, sabırlı olmasını ve söylediği şeyi yapmamasını teşvik için inmiş olması da muhtemeldir. Böylece O'nun, bu müsleyi yapmaması bir af olmuş olur. Nitekim Cenâb-ı Hak, bu hâdise hakkında, "Eğer herhangi bir ceza ile mukabele edecek olursanız, ancak size reva görülen ukubetin misillemesiyle ceza verin. Sabrederseniz, andolsun ki bu sabredenler için daha hayırlıdır" (Nahi. 126) buyurmuştur. Hz. Peygamber (s.a.s) de: "Kul, kendisiyle münasebeti kesen akrabalarına süa-yı rahim yapmadıkça, kendisine zulmedeni atfetmedikçe ve kendisine vermeyene vermedikçe fazilet sahibi bir kimse olamaz"[148] demiştir. Hz. İsa (a.s)'nın da şöyle dediği rivayet edilmiştir: "İyilik, sana iyilik edene iyilik etmen değildir. Bu bir karşılıktır. İyilik, sana kötülük edene iyilik etmendir."

Hak Teâlâ, "Allah iyilik edenleri sever" buyurmuştur. Bil ki bu ifâdedeki eliflamın cins için olması ve her ihsan (iyilik) edeni içine alıp, bahsedilen bu sıfat sahiplerinin de bunun muhtevasına girmiş olması mümkün olduğu gibi, bu eliflamın "and" için olup, âyette vasıflan belirtilen belli kimselere bir işaret olması da mümkündür.

Bil ki başkasına iyilik, ya ona fayda vermek veya ondan zararı gidermek suretiyle otur. Ona fayda vermek, âyetteki "Onlar, bollukta ve darlıkta infâk|eden(7erciir)"'kısmı ile ifâde edilmiştir ki buna ilim İnfâk etmek de girer. Bu da, câhil insanlara ilim öğretmek ve sapıkları doğru yola çekmekle olur. Yine bu ifâdenin İçine, çeşitli hayır ve İbâdet yollarında mal infak etme de girer. Başkasından zararı gidermek ya dünyevî olur ki bu, kötülüğe kötülükle karşılık vermemekle olur. Âyetteki, "Öfkelerini yutan(lar)" kısmı ile ifâde edilen budur. Yahut zararı giderme uhrevî olur ki bu, insanın zimmetinin, âhirette çeşitli hesaplardan beri olmasıdır. Bu da, "İnsanları affedenlerdir" tabiri ile kastedilen husustur. Binaenaleyh bu âyet, bu bakımdan başkalarına iyilik yapmanın bütün yollarını göstermektedir. Bu üç şey, başkasına iyilik etmede müşterek olduğu için, Cenâb-ı Hak üçünün sevabını, "Allah iyilik edenleri sever" buyurarak ifâde etmiştir. Çünkü Allah'ın, kullarını sevmesi, hertürtü mükâfaat derecelerini içine alır. [149]

 

"Ve (Onlar) çirkin bir günah işledikleri, yahut nefislerine zulmettikleri vakit Allah'ı hatırlayarak, hemen günahlarının bağışlanmasını isteyenlerdir. Cünahları Allah'tan başka kim bağışlar! Bir de onlar, işledikleri (günah) üzerinde, bile bile ısrar etmeyenlerdir. İşte onların mükafaatı, Rab Taâlâ'dan bir bağışlanma ve altından ırmaklar akan cennetlerdir. (Onlar) orada ebedi kalıcıdırlar. (Böyle) yapanların mükafaatı ne güzeldir!" (Âl-i İmran, 135-136).

Bil ki, bu âyetlerin, önceki âyetlerle münasebeti şu iki bakımdandır:

1- Allah Teâlâ, cennetin müttakiler için hazırlandığını bildirince, müttakiterin iki kısma ayrıldığını da beyân etmiştir: Birincisi, tâat ve ibâdete yönelen kimselerdir ki Hak Teâlâ onları, bollukta ve darlıkta infâk eden, öfkelerini yutan ve insanları affeden kimseler olarak tavsif etmiştir. İkincisi, günah işleyip de sonra tevbekâr olanlardır ki, işte bunlar da kısmı ile anlatılan kimselerdir. Allah Teâlâ böy­lece, bu topluluğun da, birincisi gibi, muttakilerden olduğunu beyân etmiştir. Çünkü günahkâr, günahından tevbe ettiği zaman, durumu, Allah katında bir makam ile ikrama müstehak olmada, hiç günah işlememiş olan kimsenin durumu gibi olur.

2-  Allah Teâlâ, insanı önceki âyette başkalarına iyilik etmeye; bu âyette de kendisine iyilik etmeye teşvik etmiştir. Çünkü günahkâr tevbe ettiği zaman, kendisine iyilik yapmış olur. Âyetle ilgili birkaç mesele bulunmaktadır: [150]

 

Âl-i İmran 135-136 Âyetlerinin Nüzul Sebebi  

 

İbn Abbas (r.a) şunu rivayet etmiştir: Bu âyet, birisi ensardan, birisi de Sakil kabilesinden olan iki adam hakkında nazil olmuştur. Hz. Peygamber (s.a. s), bu iki müslümanı birbirlerine kardeş kılmıştı ve bunlar hiç bir­birlerinden ayrılmıyorlardı. Sakîf'li olan, kur'a neticesinde Hz. Peygamber (s.a.s) ile bir sefere gitti. Aralarında anlaşma olduğu için ensardan olan, onun ailesine bakmayı üzerine aldı ve bunu yerine getirdi. Sonra onu, hanımını öpmeye yeltendi. Kadıncağız ellerini yüzüne kapadı. Bunun üzerine adam pişman oldu. Sakîf'li olan Hz. Peygamber (s.a.s) ile seferden dönünce, ensarlı olanı göremedi. Ensarlı, tevbe etmek için başını alıp dağlara gitmişti. Hz. Peygamber (s.a.s) durumu öğrenince, bu âyet nazil oluncaya kadar bekledi, hiç birşey söylemedi.

İbn Mes'ûd (r.a) da şöyle demiştir: "Mü'minler Hz. Peygamber (s.a.s)'e, "jsrâiloğulları Allah katında bizden daha kıymetli. Çünkü onlardan biri bir günah işlediğinde, günahının keffâreti, evinin eşiğine, (mesela), "Burnunu kes, şöyle şöyle yap..." diye yazılması idf." dediler. İşte bunun üzerine Hak Teâlâ, bu âyeti indirip, böylece ümmet-i Muhammedin günahlarının keffâretinın tevbe olduğunu bildirerek, onların İsrâiloğullanndan daha şerefli olduğunu beyân buyurmuştur. [151]

 

Fahişe Kelimesinin Mânası    

 

Âyetteki "fahişe" kelimesi, mahzûf bir kelimenin sıfatıdır. takdiri ise, "çirkin bir fiil" şeklindedir. Âlimler,  âyetteki "fahişe" (çirkin günah) ile nefse zulmetme ara­sındaki farkı göstermek için şunları söylemişlerdir:

a) Keşşaf Sahibi şöyle demiştir: "Fahişe, yapılması tamamen çirkin olan bir şeydir. Nefse zulüm ise, insanın hesaba çekildiği herhangi bir günahtır."

b) "Fahişe", büyük günah, nefse zulüm ise küçük günah manasınadır. Küçük günahlardan istiğfar etmek, Hz. Peygamber (s,a.s)'in, "günahından dolayı istiğfar et" (Muhammed. 19) âyetiyle mağfiret talebinde bulunmakla emrolunmasından dolayı, vaciptir. Halbuki Hz. Peygamber (s.a.s)'in istiğfarı küçük günahlar için değil efdâl olanı bırakmadan (terk-i evlâ) dolayıdır.

c) "Fahişe", zina; nefse zulüm ise, öpme, dokunma ve bakmadır. Bu, âyeti İbn Abbas'dan rivayet ettiğimiz sebeb-i nüzule göre alanların görüşüne göredir. Bir de bunun sebebi şudur: Cenâb-ı Hak zinayı "fahişe" diye adlandırmış ve "Zinaya yaklaşmayın. Şüphesiz o, bfr "fahişe"dir" (isra. 32) buyurmuştur. [152]

 

Günahtan Sonra Allah'ı Hatırlama

 

HakTeâlâ'nın, "Allah'ı hatırlarlar" buyruğu hakkında şu iki izah yapıl­mıştır:

1- Bunun mânası, "Onlar, Allah'ın va'îdini veya ikâbını veyahut da Allah'ı saymayı ve O'ndan utanmayı gerektiren celâlini hatırlarlar" şeklindedir. Buna göre, bu ifâdedeki   "Allah"   lafzının   muzâfı   hazf edilmiştir.   Buradaki   "zikir",   "nisyan" (unutma)mn zıddıdır. Bu, Dahhâk, Mukâtil ve Vâkidî'nin görüşünün ifâde ettiği manadır. Çünkü Dahhâk şöyle demiştir: "Onlar, Allah'a karşı en büyük arzedilişi (yani kıyameti) hatırlarlar." Mukâtil ile Vâkidî ise, "Onlar, Allah'ın kendilerini hesaba çekeceğini düşünürler" demişlerdir. Bu böyledir. Çünkü Cenâb-ı Allah, bu kelimenin peşinden, "Hemen günahlarının bağışlanmasını isterler" buyurmuştur ki, bu da, bağışlanma isteyişin, o hatırlamanın bir neticesi ve eseri gibi olduğunu gösterir. İstiğfarı gerektiren hatırlamanın, ancak Allah'ın ikâbını, nehyini ve va'îdini hatırlama olacağı malumdur. Bu âyetin bir benzeri de "Takvaya erenler (yok mü?), işte onlara şeytandan herhangi bir vesvese iliştiği zaman, İyice düşünürler, bir de bakarsın ki onlar (gerçeği) görüp bilmişlerdir" (Arat, 201) âyetidir.

2- Bu âyetteki "zikir"den murad, Allah'ı medh-ü sena edip, zikretmektir. Çünkü Allah'tan bir şey isteyen kimseye, o isteğini ifâde etmeden önce Allah'ı hamd-ü sena etmesi gerekir. Burada da, murad onların günahlarının bağışlanmasını istemeleri olunca, onlar Önce Allah'ı hamd-ü sena edip, sonra da istiğfara yönelmişlerdir.

Daha sonra Allahü Teâlâ, "Hemen günahlarının bağışlanmasını isterler" buyurmuştur. Bundan murad, tevbeyi doğru bir şekilde yapmaktır. Bu da, gelecekte o günahın benzerini yapmamaya kesin kararlı olarak, yaptığı işe pişman olmaktır. İşte tevbentn hakikati budur. Dil ile istiğfar etmeye gelince, bunun günahı silmede bir tesiri yoktur. Fakat töhmeti kaldırmak ve Allah^a yöneldiğini ortaya koymak için, insanın dili ile açıktan istiğfar etmesi vaciptir. lâfzındaki lâm harf-i cerri, "günahlarından dolayı" manasınadır.

Daha sonra Cenâb-ı Hak, "Günahları, Allah'tan başka kim bağışlar" buyurmuştur ki bundan maksat, kulun, bağışlanmayı ancak Allah'tan isteyebileceğidir. Çünkü dünya ve âhirette insanları cezalandırmaya kadir olan Allah'tır. Binâenaleyh o günahın cezasını kaldırmaya kadir olan da O'dur. Öyle ise mağfiret ancak O'ndan talep edilebilir.

Sonra Cenâb-ı Allah: "Bir de onlar, işledikleri (günah) üze­rinde ısrar etmeyenlerdir" buyurmuştur. Bil ki âyetteki "Günahları, Allah'tan başka kim bağışlar" buyruğu, ma'tûf ile ma'tûfun aleyh arasına girmiş bir mu'tarıza (ara) cümlesidir. Buna göre takdir, "(Onlar) hemen günahlarının bağışlanmasını isteyenler ve işledikleri (günah) üzerinde ısrar etmeyenlerdir" şeklindedir.

Hak Teâlâ'nın, "Bile bile (bildikleri halde)" buyruğu hakkında da şu iki izah yapılmıştır:

a) Bu ifâde, fiilinin failinden "hal"dir. Takdiri ise, "Onlar, o günahın mahzurlu ve haram olduğunu bilip dururken, o günahta ısrar etmezler" şeklindedir. Çünkü bir İşin haram olduğunu bilmeyenler bazan mazur sayılabilirler. Fakat haram olduğunu bilenler, bile bile yaptıkları o işten dolayı kesinlikle mazur sayılmazlar.

b)  Bu tabirden maksat, akıl, temyiz (iyiyi kötüden ayırma) ve günahlardan kaçınabilme imkânı kastedilmiştir. Binaenaleyh, bu ifâde Hz. Peygamber (s.a.s)'in, "Üç kimseden kalem (mesuliyet) kaldırılmıştır..."[153] hadisinde ifâde ettiği şey'gibidir.

Daha sonra Hak Teâlâ, "İşte onların mükâfaatı, Rab Teâlâ dan bit bağışlanma (mağfiret) ve altlarından ırmaklar akan cennetlerdir. (Onlar) orada ebedi kalıcıdırlar. (Böyle) yapanların mükâfaatı ne güzeldir!" <âm imren, im) buyurmuştur. Bu, şu mânaya gelir: "Elde edilmek istenen (mutlûb) şey ikidir. Birincisi, Cenâb-ı Hakk'ın ikâbından emin olmak ki, Allah buna "Rab Taâlâ'dan bir bağışlanma" ifadesiyle işaret etmiştir. İkincisi ise, kullara mükâfaat vermesidir ki, bu da "Altlarından ırmaklar akan cennetler ki (onlar) orada ebedi kabadırlar" buyurmakla göstermiştir. Daha sonra Cenâb-ı Hak, "(Böyle) yapanların mükâfaatı negüzeldir!" diyerek, onlar için meydana gelen şeyin bir mağfiret olduğunu ve cennetlerin de onların amellerinin bir mükafaatı ve karşılığı olduğunu beyân etmiştir. Kâdr şöyle demiştir: "Bu ifâde, "mükâfaat, Allah'ın bir lütfudur, insanların amellerine karşı verilmiş bir karşılık değildir" diyenlerin görüşünü iptal eder." [154]

 

"Gerçekten, sizden evvel nice vak'alar, şeriatlar gelip geçti... Onun için Yeryüzünde gezip dolaşın ve (peygamberleri) yalanlayanların akıbetinin nasıl olmuş olduğunu görün. Bu, insanlar için bir beyan, müttaküer için bir hidayet ve öğüttür" (AM Imran. 137-138).

Bil ki Allah Teâlâ, taatta bulunanlara ve günahlarından tevbe edenlere bağışlamayı ve cenneti va'adedince, bunun peşinden, onları, taatlan yapıp günahlardan tevbe etmeye sevkedecek bir hususu zikretmiştir. Bu da, geçmiş ümmetlerden itaat veya isyan edenlerin hallerini düşünmektir. İşte bundan dolayı Cenâb-ı Allah, "Gerçekten, sizden önce nice vak'alar, şeriatlar gelip geçti..." buyurmuştur. Bu âyetle ilgili birkaç mesele vardır: [155]

 

Birinci Mesele

 

Vahidî şöyle demiştir: "Arapça'da  masdarının asıl manası "yalnızlık"tır. Meskun olmayan yerlere, "hâlî"

denilir. Bu kelime, geçmiş zaman mânasında da kullanılır. Çünkü geçen şey, varlık âleminden ayrılıp uzaklaşmış olur. Ümem-i haliye (geçmiş ümmetler) de, bu mânadadır. [156]

 

Sünnet Kelimesinin Mânası

 

"Sünnet", dosdoğru yol ve uyulan örnek demektir. Bu kelimenin iştikakı hususunda şu izahlar yapılmıştır:

1- Bu kelime, "Suyu peşpeşe dökme" manasında söylenilen (Suyu döktü) fiilinden, "fu'letün" vezninde bir kelimedir. "Suyu devamlı dökmek" manasınadır. Araplar, dosdoğru olan yolu, dökülen ve devamlı olan suya benzetmiştir. Çünkü su devamlı aktığı zaman, tek parça gibi olur. "Sünnet", ism-i mef'ûl manasında ve "fu'let" veznindedir.

2- Bu kelime, mızrağın ve bıçağın ucunu bilediğin zaman söylediğin tabirinden alınmıştır. Böylece Hz. Peygamber (s.a.s)'e nisbet edilen fiil, "yol kılmış olduğu bir şey" manasında "sünnet" diye adlandırılmıştır.

3) Bu kelimenin, Arapların, deveyi güzel otlattığı zaman söyledikleri ifâdesinden alınmıştır. Hz. Peygamber (s.a.s)'in her zaman yaptığı fiit, devamlı yapıp, güzelce riayet ettiği için "sünnet" diye adlandırılmıştır. [157]

 

İkinci Mesele

 

Bu âyetten maksat şudur: "Sizden önce, geçmiş ümmetler hakkında Allah'ın sünnetleri vardı." Âlimler Allah'ın sünnet­leri hususunda ihtilaf etmişlerdir. Müfessirlerin ekseriyeti bundan muradın, Cenâb-ı Hakk'ın, "Yalanlayanların akıbetinin nasıl olmuş olduğunu görün" ifâdesinin delaletiyle, helak etme ve kökünü kurutma kanunları olduğunu söylerler. Bu böyledir, çünkü onlar, dünyaya ve dünya lezzetlerini arzulamaya çok düşkün olmalarından dolayı nebî ve resullere muhalefet etmişler, sonra da yok olup giderek, onların dünyada herhangi bir izi ve eseri kalmamış; geriye dünyada onlara lanet, âhirette de şiddetli bir ceza kalmıştır. Böylece Cenâb-ı Hak, ümmet-i Muham-med'i, onları Allah'a ve peygamberlere imana şevketsin ve dünyada riyaset ve makam peşinde koşmaktan da yüz çevirsinler diye, geçmiş ümmetlerin hallerini düşünmeye teşvik etmiştir.

Müeahid ise bundan muradın, "Allah'ın gerek kâfir gerekse mü'minler hakkındaki değişmez kanunlarıdır. Çünkü dünya, ne mü'mine ne de kâfire kalır. Ancak, mü'min için geriye Ölümünden sonra dünyada güzel bir övgü, âhirette de bol mükâfaat; kâfir içinse dünyada lanet, âhirette de şiddetli bir azab kalır" şeklinde olduğunu söylemiştir.

Daha sonra Cenâb-ı Hak,  "Yalanlayanların akibe-tinin nasıl olmuş olduğunu görün" buyurmuştur. Çünkü bu iki kısımdan birinin halini düşünmek, öteki kısmın halini bilme konusunda yeterlidir. Yine bundan maksadın, kâfirleri küfürlerinden men etmek olduğu da söylenebilir. Bu da ancak, yalanlayıctların ve inatçıların hallerini düşünmekle bilinebilir. Bu âyetin bir benzeri de, Cenâb-ı Hakk'ın, "Andolsun ki gönderilen kullarımız (resullerimiz) hakkında bizim geçmiş bir (va 'adimiz) vardır: Muhakkak onlar, kesin mansur ve muzafferdirler. Muhakkak ki bizim ordumuz galip olacaktır" (Saffat. 171-173); "(Güzel) sonuç, müttaküerindir" f. 128) ve "Yeryüzüne ancak salih kullarım, mirasçı olur" (Enbiya, 105) âyetleridir. [158]

 

Üçüncü Mesele

 

Hak Teâlâ'nın, "Yeryüzünde gezip dolasın" buyruğundan maksadı, şüphesiz ki bunu emretmek değildir. Bilâkis bundan maksat, onların hallerini anlamak ve bilmektir. Yeryüzünde yürümeksizin bu bilgi meydana geldiği zaman, maksat yine hasıl olmuş olur. Yine, "Daha önce yaşamış olan kavimlerin durumlarını ve hallerini müşahede etmenin, onların hallerini dinlemeden daha fazla ve daha güçlü tesiri vardır" denilmesi de imkânsız değildir. Nitekim şair:

"Bizim eserlerimiz bize delâlet etmektedirler. Binâenaleyh senr bizden sonra bizim geriye bıraktığımız eserlere bakınız..." demiştir. [159]

 

Beyân ve Mev'izanın İzahı

 

Daha sonra Cenâb-ı Hak, "Bu, insanlar için bir beyân, müttakîler için bir hidâyet ve öğüttür" buyurmuştur. Cenâb-ı Hak,  (bu) ifadesiyle, daha önce geçmiş olan emri, nehyi, va'adi, vaîdi ve zikretmiş olduğu çeşitli delil ve mu'cizeleri kastetmektedir. Burada beyân, hidâyet ve öğüt kelimelerinin aralarındaki farkı belirtmek gerekir. Çünkü atf, başkalığı gerektirir. Buna göre biz deriz ki: Bu hususta şu iki izah yapılmıştır:

a) "Beyân", şüphe mevcut iken, onu izâle etmeyi ifâde eden bir delâlettir. Binaenaleyh fark, "beyân"ın, hangi mânada olursa olsun, o mânalar hakkında umûm ifâde etmesidir. "Hidayet", bir kimseye, sapıklık ve azgınlık yoluna uymasın diye, doğruluk yolunu izah etmek demektir. "Öğüt" ise, din hakkında uygun olmayan şeylerden men etmeyi ifâde eden bir sözdür, kelâmdır. Binâenaleyh, netice olarak diyebiliriz ki beyân, altında iki nev'i bulunan bir cinstir: Birincisi, dinî hususlarda uygun olan şeyleri yapmaya teşvik eden bir kelâmdır ki. bu ^-w ifadesidir. İkincisi ise. dinî bakımdan yapılması uygun olmayan şeylerden men eden kelâmdır ki, bu da tiâf-y ifadesidir.

b)Beyân, delâlet etmedir. Hidâyet ise hidayeti kabul etmeye götürme şartını taşıyan bir delâlettir. Bu konu, Cenâb-ı Hakk'ın Bakara süresindeki  Bakara  âyetinin tefsirinde geçmişti. [160]

 

Dördüncü Mesele

 

Âyette, beyân, hidâyet ve mevizenin muttakılere tahsis edilmesinin iki izahı vardır:

a) Bunlardan istifâde edenler, ancak müttakılerdir. Binâen­aleyh bu hususlar, müttakî olmayanlar için yok gibidir. Bunun benzeri olan âyetler de. Cenabı Hakk'ın, "Sen, ancak ondan (kıyametten) korkacak kimselere o tehlikeyi haber verensin" «Nâzıat. 45»; "Sen ancak, o zikre uyanı inzâr edeceksin" (Yasm. m ve Allah'dan, kullan içinde ancak âlimler korkar" (Fanr. 28) ifâdeleridir. Bu hususun zâhı, Cenâb-ı Hakk'ın, (Bakara. 2) âyetinin tefsirinde geçmişti.

b) Hak Teâlâ'nın, "Bu, insanlar için bir beyândır" buyruğu umumî bir sözdür. Müttakiler için bir hidâyet ve öğüttür" buyruğu ise müttakilere tahsis edilmiştir. Çünkü arzu edilene fclaştırıcı olması şartıyla delâlet etmeye denilir. Şüphe yok ki bu mana ancak müttakîler hakkında bulunmaktadır. Allah doğruyu en iyi bilendir.[161]

 

İnanıyorsanız Elbette Üstünsünüz

 

"Gevşemeyin, mahzarı olmayın. Siz, eğer mümin iseniz, en üstün olanlarsınız" (Âl-i imran, 139).

Bil ki, Cenâb-ı Hakk'ın, daha önce geçen "Gerçekten, sizden evvel nice vak'alar, şeriatlar gelip geçti..." (âı-i imran, 137) ifadesiyle, "Bu, insanlar için bir beyândır" (Am imran, 138) buyrukları, O'nun "Gevşemeyin, mahzun olmayın" (ân imran, 139) buyruğu için bir mukaddime gibidirler. Cenâb-ı Hak sanki şöyle demiştir: "Geçmiş milletlerin durumlarını incelediğinizde, her ne kadar bâtıla müntesib olan kimseler bazan başarı elde etmiş olsalar bile, işlerinin neticesinin güçsüzlük ve gevşekliğe müncer olduğunu; haktan yana olanların devlet ve ihtişamının yüce olup bâtıldan yana olanların başarılarının da silindiğini anlarsınız. Binâenaleyh, Uhud'da kâfirlerin size karşı bir başarı elde etmeleri, sizin kalbinizin zayıflamasına, korkmanıza ve acziyyete düşmenize sebebiyet vermesi yakışık almaz. Bilâkis sizin kalbinizin güçlenip kuvvetlenmesi gerekir. Çünkü üstünlük ve hakimiyet ancak sizin olacak, güç ve kudret ancak size yönelecektir."

Sonra biz deriz ki, Cenâb-ı Hakk'ın, hitabı "Cihada karşı gevşeklik göstermeyin ve zayıflamayın" demektir. Bu fiilin masdarı olan kelimesinin masdarı, zayıflık, güçsüzlük demektir. Nitekim Cenâb-ı Hak, Hz. Zekeriyya'dan naklen "Gerçekten ben... Benim kemiklerim zayıfladı, gevşedi" (Meryem, 4) buyurmuştur.

"(Sizden ölüp yaralananlar hakkında) mahzun olmayın" demektir.

Cenâb-ı Hakk'ın, "Sizler, en üstün olanlarsınız" buyruğu hakkında da şu izahlar yapılmıştır:

a) Öldürülme hususunda sizin durumunuz onlardan daha iyidir. Çünkü siz onları Bedir gününde; onların sizi Uhud gününde uğratmış oldukları musibetten daha şiddetli ve daha elîm bir musibete uğratmıştınız. Bu Cenâb-ı Hakk'ın tıpkı, "Sizer iki katını başlarına getirdiğiniz bir musibet gelip çatmış olduğu için mi, ' JBu, nereden (geldi)'' dediniz" <âı-i imran. 165) âyeti gibidir. Veya, "Sizin savaşınız Allah rızası için; onların savaşı ise şeytan içindir." Veyahut da,"onların savaşları bâtıl din, sizinkisi ise hak dini içindir. Bütün bunlar, sizin onlardan daha iyi olmanızı gerektirir."

b)  Bundan maksadın, "Siz hüccet, dine sarılma ve güzel neticelere ulaşma bakımından daha üstünsünüz" şeklinde olmasıdır.

c) Mananın, "Sizler, neticede onlara galip gelmeniz ve onlara üstün olmanız bakımından en üstünsünüz..." şeklinde olmasıdır. Bu izah, kendisinden önceki ifâdeye daha uygundur. Çünkü ashabın, bu gevşeklikten dolayı kalpleri kırılmıştı. Onlar, kalplerinde kuvvet, gönüllerinde inşirah ve ferahlık meydana getirecek şeylere muhtaç idiler. Böylece Allahu Teâlâ onları, işte bu şekilde müjdeledi.

Cenâb-ı Hakk'ın, "Siz eğermü'min iseniz" sözü hakkında da şu izahlar yapılmıştır:

a)"Siz, imanınızda devam ettiğiniz müddetçe, en üstünsünüz.." Bu ifâdenin maksadı ise, Allahu Teâlâ'nın, onların  İslâm'a sımsıkı sarılmalarından dolayı derecelerini yükseltmeyi tekeffül ettiğini beyân etmektir.

b)"Siz, üstünsünüz; o halde, Allah'ın size va'adettiği ve sizi kendisiyle müjdelediği galibiyeti tasdik ediyor iseniz, bu müjdeyi bihakkın tasdik ediniz.."

c) Takdirin, "Gevşemeyin, mahzun olmayın. Siz eğer mü'min iseniz, en üstün olanlarsınız. Çünkü Allahu Teâlâ, bu dine yardım edeceğini, onu muzaffer kılacağını va'adetmiştir. Eğer siz gerçekten mü'min iseniz, bu halin olduğu gibi devam etmeyeceğini;   devlet   ve   üstünlüğün   müslümanların   eline   geçeceğini   ve Müslümanların düşmanlara hükümran olacaklarını bilirsiniz" şeklinde olmasıdır. [162]

 

"Eğer siz bir yara almış iseniz, o kavim de o kadar yara almış idi. Biz, o günleri insanların arasında döndürür dururuz. Bu, Allah'ın iman edenleri bilmesi (ortaya çıkarması) ve içinizden şehtdler edinmesi, mü'minleri tertemiz yapıp kâfirleri de helak etmesi içindir. Allah zalimleri sevmez" (Âl-i İmran, 140-141).

Bil ki, bu söz, HakTeâlâ'nın "Gevşemeyin, mahzun olmayın. Siz, eğermü'min iseniz, en üstün olanlarsınız" (Aw imran, 139) âyetini tamamlayan bir sözdür. Böylece Cenâb-ı Hak, onlara isabet eden bu yara-berenin, onların düşmanla cihad etme hususundaki gayret ve çabalarını yok etmemesi gerektiğini beyân buyurmuştur. Çünkü, bu yara ve bereler müslümantara isabet ettiği gibi, bundan önce de, aynısı onların düşmanlarına da isabet etmişti. Onlar, kendi bâtıl inançları ve bunun kötü neticeleri yanında, kendilerine isabet eden yaralanma ve ölümlerden dolayı harb konusunda bir gevşeklik izhâr etmemişlerdi. Binaenaleyh, elde edeceğiniz güzel netice ve hakka sarılmış olmanız sebebiyle böyle bir gevşekliğin size arız olmaması daha evlâdır. Âyetle ilgili birkaç mesele vardır: [163]

 

Birinci Mesele

 

Hamza, KisaîveÂsım'ın ravisi Ebu Bekr, kâf harfinin dammesiyle  şeklinde okumuşlardır ki, aynı kıraat Cenâb-ı Hakk'tn, "kendilerine yara isabet ettikten sonra" (Âi-iimran, 172)âyeti için de geçerlidir. Diğer kıraat imamları ise, her iki yerde de kâf harfinin fethasıyla  şeklinde okumuşlardır. Onlar şu şekilde ihtilâf etmişlerdir:

a) İkisinin manası da bir olup, "Bolluk, zenginlik, vecd..." ve zayıflık kelimeleri iki kullanıştırlar.

b) Fetha ile okumak Tihâme ile Hicaz'ın; damme ile okumak ise, Necid'in okuyuş şeklidir.

c) Fetha ile okunursa masdar, damme ile okunursa isim olur.

d) Bu, Ferrâ'ntn görüşüdür. Buna göre fetha ile okunursa, bizzat yaranın kendisi; damme ile okunursa, yaranın acısı, sızısı anlamına gelir.

e) İbn Mıksem, bunların iki ayrı lügat olduğunu, ama ne var ki fethalı okunma-smm, bu kelimenin, kelimesinin çoğulu olmasını hatıra getirdiğini[164]

 

İkinci Mesele

 

Âyet hakkında şu iki izah yapılmıştır:

a) Size Uhud günü bir yara-bere, acı dokunduysa, Bedir'de de onlara bunlar isabet etmişti. Bu, Cenâb-ı Hakk'ın tıpkı, "Size, iki katını onların başlarına getirdiğiniz bir musibet gelip çatmış olduğu için mi, "Bu nereden (geldi)" dediniz" (Ah imran. i65) âyeti gibidir.

b) Uhud'da sizin başınıza gelen yaralanma ve Öldürülme gibi musibetlerin bir misli de, Bedir'de o kâfirlerin başına gelmişti. Çünkü onlardan yirmi küsur kimseyle sancakdartarı öldürülmüştü. Pekçoğu da yaralanmıştı. Bütün atlarıysa, oklanarak öldürülmüştü. Ve onlar gündüzün evvelinde hezimete uğratılmışlardı.

Buna göre eğer, "Uhud'da müslümanlann yarası müşriklerinki kadar olmadığı halde, niçin Cenâb-ı Hak, "Onun misli kadar bir yara" buyurmuştur?" denilirse biz deriz ki, buradaki, kelimesinin, ölülerin sayısıyla değil, sırf bozulma ve hezimete uğrama ile tefsir edilmesi gerekir. [165]

 

İlahî Hikmet Gâh Zafer, Gâh Mağlubiyet İster

 

Cenâb-ı Hak sonra, "diz o günleri insanların arasında döndürür dururuz" buyurmuştur. Bu hususta birkaç mesele vardır: ktüî kelimesi mübteda,  sıfat (müşârun ileyh), ifâdesi ise, mütbedânın haberidir. "O günler.." ifâdesinin, [166]

 

Birinci Mesele

 

kelimesi mübteda ve haber olduğu da söylenebilir. Bu senin, "Bu günlerdir ki, her yeniyi eskitirler" demen gibidir. Buna göre Hak Teâlâ'nın "o günler" tabiri şaşırtıcı bütün olayların günlerine işarettir. Böylece Cenâb-ı Hak, bu günlerin dönüp dolaştığını, bazan insan aleyhine, bazan de lehine olduğunu; harbteki muzafferiyetin nöbet nöbet olduğunu beyân etmiştir: [167]

 

İkinci Mesele

 

Kaffâl şöyle demektedir: kelimesi, bir şeyi bir kimseden başka bir kimseye nakletmektir. Nitekim, bir şey elden ele dolaştığında denilir. HakTeâiâ'nın, (Ha$r. 7) âyeti de böyledir. Yani, "Ta ki sizden sadece zenginler arasında dolaşan bir mal (devlet) olmasın" demektir. Yine denilir ki bu, dünyanın, bir toplumdan başka bir topluma, ondan da daha başka bir topluma... geçmesi demektir. Yine, zaman bir kimsenin lehine çalıştığında denilir. Buna göre, âyetin mânası şudur: Dünyanın günleri insanlar arasında dönüp dolaşır. O'nun ne sevinci, ne de tasası devamlı değildir. Bir gün, kişinin kendisi için sevinç, düşmanı içinse keder meydana gelirken, başka bir gündeyse bunun aksi olur. Dünyanın hiçbir durumu daima aynı kalmaz, hiçbir eseri de daima kalıcı olmaz..

Bil ki bu elden ele dolaşmadan maksad, Altahu Teâlâ'nın bazan mü'minlere, bazan da kâfirlere yardım etmesi değildir. Bu böyledir, çünkü Allah'ın yardımı şerefli bir makam ve büyük bir izzettir. Binaenaleyh, bu kâfire lâyık değildir, Bilâkis bu elden ele dolaştırmadan maksad, Cenâb-ı Hakk'ın, sıkıntı ve meşakkatleri bazan kâfirlere, bazan da mü'minlere çok vermesidir. Bunun faydası şunlardır:

a) Cenâb-ı Hak, şayet, her zaman kâfirlerin sıkıntısını arttırıp, mü'minterin de sıkıntısını gidermiş olsaydı, iman etmenin hak, etmemenin ise bâtıl olduğuna dair zarurî bir ilim meydana gelmiş olurdu. Eğer bu böyle olsaydı, o zaman da teklifin, mükâfaat ve cezanın anlamı kalmazdı. İşte bu sebepten dolayı, şüpheler bulunmaya devam etsin ve mükellef de, İslâm dininin gerçek olduğuna delâlet eden delilleri inceleyerek bu şüpheleri gidersin, böylece de Allah katındaki mükâfaatı büyüsün ve çoğalsın diye, mihnet ve sıkıntıyı bazan iman edenlere, bazan da kâfirlere musallat eder.

b) Mü'min, bazan isyan etmeye yeltenir. Böylece de, Allah'ın o kimseye dünyada şiddetli bir meşakkat ve mihnet vermiş olması, onun için Allah Tââlâ katında bir terbiye etme olmuş olur. Ama kâfirin sıkıntısını arttırması, Allah Teâlâ'nın ona olan gazabı ndand ir.

c) Dünyanın lezzet ve elemleri devamlı değil, onun muhtelif halleri sonlu ve sona ericidir. Devamlı olan saadetler, ancak Ahiret yurdunda tahakkuk eder. İşte bundan dolayı Cenâb-ı Hak, dirilttikten sonra canlıları öldürür; sıhhat verdikten sonra da hasta eder. Cenâb-ı Hakk'ın bu fiilleri güzel ve uygun olunca, O'nun sevinci sıkıntıya; kudreti acizliğe dönüştürmesi niçin güzel olmasın? Rivayet edildiğine göre Ebû Süfyan Uhud gününde hem dağa tırmanıyor, hem de "Nerede İbn Ebî Kebşe (Hz. Peygamber); nerede İbn Ebî Kuhâfe (Hz. Ebu Bekir) ve nerede İbnul-Hattâb (Hz. Ömer)?" diyordu. Bunun üzerine Hz. Ömer, "Şu, Allah'ın Resulü, şu Ebü Bekir; ben Ömer de işte!" dedi. Buna karşılık Ebû Süfyan, "Gün, güne mukabildir. Günler, insanlar arasında dönüp dolaşır. Harb (de muzafferiyet), nöbetleşedir" dedi. Buna mukabil, Hz. Ömer, "Hayır, bunlar birbirine denk değildir. Bizim ölülerimiz cennette, sizinkiler ise cehennemdedir" dedi. Ebû Süfyan da, "Eğer durum sizin iddia ettiğiniz gibiyse, biz muhakkak ki umduğumuzu bulamadık ve hüsrana uğradık demektir.." dedi.

Hak Teâlâ'nın "Bu, Allah'ın ilmini iman edenlere açıklaması  içindir" buyruğu hakkında birkaç mesele vardır: [168]

 

Birinci Mesele

 

lafzındaki lâm harfi, ya kendisinden önce, ya da kendisinden önce takdir edilen bir fiile mütealliktir. Kendi­sinden sonra takdir edilmesi halinde, ifâdenin takdiri, "Biz iman edenleri bildirelim, tanıtalım diye bu devlet ve hakimiyetin elden ele dolaşmasını yaptık, yarattık" şeklinde olur. Kendisinden önce takdir edilmesi halinde ifâdenin takdiri, "Biz şu sebeplerden dolayı, o günleri insanların arasında döndürüp durduk:

a) Allah iman edenleri bildirsin diye...

b) Sizden şehitler edinmek için..

c)  Mü'minleri tertemiz yapmak..,

d)  Kâfirleri helak etmek..

Bütün bunlar, zamanın döndürüp dolaştırılması için bir sebep ve illet gibidirler. [169]

 

"Allah Bilsin Diye Şöyle Yaptı" Tabirinin İzahı

 

HakTeâlâ'mn, sözünün başındaki vâv harfinin benzerleri Kur'ân-ı Kerim'de pek çoktur. Nitekim Cenâb-ı Hak

"Kesin time erenlerden olması İçin..." (Enâm,75)ve "Bir de, âhirete inanmayanların gönülleri ona meyletsin... diye" (En'âm, n3) buyurmuştur. Bu kelâmın takdiri ise, "şöyle şöyle olsun... ve bir de Allah bildirsin, tanıtsın diye o günleri biz insanlar arasında dönüp dolaştırıyoruz" şeklindedir. Burada, başlarına gelmiş olan musibetlerden dolayı onları teselli etmek, onlara, bu vakayı ve bu vakadaki durumlarını bildirmek ve bunda, bilmeleri halinde kendilerini mesrur edecek çeşitli faydaların mevcut olduğunu bildirmek ve bu döndürüp dolaştırmada sadece tek bir maslahatın bulunmadığını ihsas etmek için, ma'tufun aleyh hazfedilmiştir. [170]

 

Üçüncü Mesele

 

Hak Teâlâ'nın "Bu, Allah'ın timim iman edenlere açıklaması... içindir" buyruğunun zahiri, Allahu Teâlâ'nın bu döndürüp dolaştırmayı böyle bilgiyi elde etmek için yaptığını ihsas ettirmektedir. Halbuki, Allah hakkında böyle bir şeyin imkânsız olduğu malûmdur. Bir müşkillik arzetme bakımından bu âyetin benzeri ifâdeler, "Yoksa siz -Allah içinizden savaşanları belit etmeden- sebat edenleri belli etmeden cennete girivereceğinizi mi sandınız?" âm imran, U2), "Andolsun, biz onlardan evvelkileri de imtihan ettik. Allah muhakkak ki dosdoğru olanları da bilir, elbette yalancı olanları da bilir" (Ankebut, 3), "İki zümreden hangisi ne kadar beklediklerini daha iyi hesab edicidir, bilelim diye" (Kem, 12). "Ta ki sizden mücahidleri ve sabredenleri bilelim diye..." (Muhammed, 31), "O peygambere uyanları... bilelim içindir" (Bakara. 143) ve "Hanginizin daha güzel amel edeceğini imtihan etmek için..." (Müik, 2) âyetleridir. Hişam fbn Hakem, bu âyetlerin zahirine tutunarak, Allahu Teâlâ'nın, sadece meydana gelirken hadiseleri bildiğini iddia etmiş ve bütün bu âyetlerin, Allah Teâlâ'nın, eşya meydana gelirken onların meydana gelişlerini bildiğine delâlet ettiğini söylemiştir.

Kelâmcılar buna şu şekilde cevap vermişlerdir: "Aklî deliller, Allah Teâlâ'nın hadiseleri, vuku bulmadan önce bildiğine delâlet eder. Binâenaleyh Allah'ın ilminde bir değişmenin imkansız olacağı sabit olmuştur. Fakat "İlim" kelimesinin."malum" (bilinen); "kudret" kelimesinin de "makdûr" (güç yetirilen kudrete konu olan şey) mânasına kullanılması meşhur bir mecazdır. Meselâ bir insanın bildiği şeyler kastedilerek, "Bu, falancanın ilmidir"; yine gücünün yettiği şeyler kastedilerek, "Bu, falancanın kudretidir" denilir. Binâenaleyh yukarıda zikredilen her âyetin zahiri, Cenâb-ı Hakk'ın ilminin teceddüd ettiğini (yenilendiğini ve sanki değiştiğini) hissettirse bile, yenilenen ilmi değil, ilminin taalluk ettiği şeylerdir.

Bunu böylece kavradığın zaman biz deriz ki, bu âyeti tefsir için şu izahlar yapılmıştır:

a)  "İhlaslı olanı münafık olandan, mü'mini de kâfirden ayırıp ortaya koymak için...";

b)  "Allah (dostları) bilsin diye..." Böylece Cenâb-ı Hak bu işi yüceltmek için kendisine izafe etmiştir.

c)  "İmtiyazın (aralarında farklılığın) bulunduğunu göstermek için..." Böylece "ilim" kelimesi, imtiyazı gösterme manasında kullanılmıştır. Çünkü farklılığın olduğuna hükmetme ancak ilimden sonra olur.

d) "Bu vakıanın onlardan sudur edeceğini bildiği gibi, bizzat sudûrunu da bilmek ve görmek için..." Çünkü mücâzât ve rnükâfaat, gerçekleşmemiş bilgiye göre olmayıp, bizzat tahakkuk eden şeye göre olur. [171]

 

Dördüncü Mesele

 

"İlim" (bilmek) fiili bazan bir mef'ul alır. Meselâ, (Zeyd'i bildim) yani, "Zeyd'in kendisini bildim ve tanıdım" denilmesi gibi. Bu fiil,bazan da iki mef'ul alır. Meselâ, "Zeyd'i, (cömert tanıdım)" denilmesi gibi. Bu âyette murad edilen, bu ikinci şekildir. Fakat âyette ikinci mef'ul hazfedilmiştir ve takdiri şöyledir: "Allah, imân edenleri imanlarıyla başkalarından ayrılmış olduklarını bilsin ve görsün diye..." Yani, günleri insanlar arasında böyle dolaştırmanın hikmeti, iman edenlerin, sabırları ve İslâm'da sebatları ile, imân ettiklerini iddia eden münafıklardan ayrılmalarını temin etmedir." Buradaki "ilim" fiilinin, o insanların kendilerini bilme manasında, tek mef'ul alan (İlk) kısımdan olması da muhtemeldir. Buna göre mâna, "onların düşmanlarına karşı cihadda gösterdikleri sabır sebebiyle, Allah imân edenleri tanısın ve görsün diye..." yani, "onların bizzat kendilerini tanısın diye.." şeklinde olur. Fakat ne var ki, bu ilmin meydana gelmesinin sebebi olan şey, yani "sabrın ortaya çıkması" âyette hazfedilmiştir. [172]

 

Şehadet Mertebesinin Yüksekliği

 

Hak Teâlâ'nın, "ve içinizden şehtdler edinmesi (içindir)" buyruğundan murad, bu müdâvele (günleri döndürme)nin ikinci hikmetini zikratmektir. Bu tabirle ilgili birkaç mesele vardır: [173]

 

Birinci Mesele

 

Bu tabirin izahı hususunda şu iki görüş ileri sürülmüştür:

1- "Onlardan sâdır olan günah ve itaatsizlikler sebebiyle siz müslümanlardan, insanlara karşı şâhidler edinmek

için..." Çünkü müslümanların, insanlar aleyhine şâhid oluşları yüksek bir makam ve yüce bir derecedir.

2- Bundan maksad. "Allah bir topluluğa, şehidlikle ikramda bulunsun diye..." mânâsıdır. Çünkü müslümanlardan bir kısım, Bedir savaşında bulunamamışlardı. Onlar, düşmanla karşı karşıya gelmeyi ve kendileri için Bedir gibi bir gün gelip de düşmanla savaşıp şehid olmayı istiyorlardı. Hem Kur'ân, şehidlerin yüceliğini gösteren ifâdelerle doludur. Nitekim Cenâb-ı Hak, "Allah yolunda öldürülenleri sakın ölüler sanma. Bilakis onlar Rab Taâlâ katında diridirler.. (Cennet nimetleriyle) nzıklanıyor-lar" (âh tmran, 169). "Peygamberler ve şühedâ gei..ildi..." (Zümer.69) ve "Kim Allah'a ve Peygambere itaat ederse işte onlar, Allah 'in kendilerine nimet verdiği peygamberlerle, s iddik tarla, şühedâ ile ve sâlthlerle beraberdirler..." (Nisa, 69» buyurmuştur. Binâenaleyh bu makam, nübüvvetten sonra gelen üçüncü makamdır. Durum böyle olunca bu, bu müdâveleden elde edilmek istenen faydaların birisi de bazı mü'minler için şehidlik makamının elde edilmesi olmuş olur. [174]

 

İkinci Mesele

 

Âlimlerimiz bu âyeti, bütün hâdiselerin Allah'ın irâdesi ile olduğuna delil getirerek şöyle demişlerdir: "Sizin söylediği­nize göre şehâdet makamını, şayet kâfirleri mü'minlere musallat kılmaksızın elde etmek mümkün olsaydı "sizden şehitler çıkarmak için Allah böyle yaptı" ifâdesinde bildirilen sebep mânâsız olurdu. Yok, eğer mümkün olmaz ise, bu durumda, kâfirlerin mü'minleri öldürmesi, o şehâdetin ayrılmaz bir parçası olur. Binâenaleyh o şehâdetin kul için meydana gelmesi murad-ı İlâhî olması halinde, bu öldürüşün de Allah'ın istediği birşey olması gerekir. Yine Hak Teâlâ'nın "ve içinizden şehidler edinmesi (içindir)" buyruğu bu şehâdetin Allah'tan olduğunu gösteren bir nasstır. Bu da kulların fiillerini Allah'ın yarattığına delâlet eder. [175]

 

Şehid Kelimesinin Mânası       

 

"Şühedâ", "Küremâ" (Kerimler) ve "Zürefâ" (zarifler) vezninde olup, "şehid" kelimesinin cem'idir. Müslümanlardan, kâfirlerin silahıyla öldürülenlere "şehid" denilir. Bu

ismin neden verildiği hususunda da şu izahlar yapılmıştır:

1- Nadr İbn Şümeyl şöyle demiştir: "Şühedâ, "Bilâkis onlar Rableri katında diridirler... (cennet nimetleriyle) rızıklamyorlar" (âm imran, 169) âyetine göre, aslında diridir. Binâenaleyh onların ruhları hayatta olup, selâmet yurdu cennetlerdedirler. Onların dışındaki ölülerin ruhları ise cennette şâhid (hazır) değildirler."

2- İbnü'l-Enbârî şöyle demiştir: "Allah Teâlâ ve melekler, onların cennetlik olduklarına şahadet ederler. Binâenaleyh "şehîd" kelimesi, fa'îl vezninde olup mef'ul (yani şahadet edilen) manasındadır."

3- Şehitler, Kıyamet gününde peygamberler ve sıddîklarla birlikte bulunacakları için "şühedâ" diye adlandırılmışlardır. Nitekim Cenâb-ı Hak,  "İnsanlara karşi (gerçeğin) şâhidleri olasınız diye..." buyurmuştur.

4- Onlar, öldürüldükleri anda hemen cennete götürüldükleri için, bu adı almışlardır. Bunun delili, kâfirlerin (ruhlarının) ölür ölmez cehenneme atılmalarıdır. Nitekim Cenâb-ı Allah, "(Onlar) suda boğuldular ve hemen cehenneme atıldılar" (Nuh. 25) buyurmuştur. Burada da, Allah yolunda öldürülen o kimselerin, ölür ölmez hemen cennete sokulduklarının söylenmesi gerekir.

Sonra Cenâb-t Hak, "Allah zâlimleri sevmez" buyurmuştur. İbn Abbas (r.a), buradaki zalimlerin, "Şüphesiz ki şirk en büyük bir zulümdür" (Lokman. ıs) âyetinden dolayı, "müşrikler" manasında olduğunu söylemiştir ki bu ifade âyette sebepler arasında zikredilmiş bir cümle-i i'tirâziyye olmuş olur. Bu âyetle ilgili şu izahlar yapılmıştır:

a) Allah, imânda sebat etmeyen ve cihâdda sabır göstermeyenleri sevmez.

b)  Burada, Allah Teâiâ'nın, mü'minlere karşı, kâfirleri bazan güçlendiriyorsa, bunun az önce sıralanan hikmet ve faydalardan ötürü olup, kâfirleri sevmesinden ileri gelmediğine işaret vardır.

Sonra Cenâb-ı Allah,"Mü'minleri tertemiz yapıp kâfirleri de helak etmesi içindir..." buyurmuştur. Bu, "mü'minleri günahlardan temizleyip, o günahları mü'minlerden gidermesi.." demektir. Arapça'da keli­mesi, temizlemek; kelimesi ise, noksanlık demektir. Mufaddal birşeyin tamamen yok olup, geriye bir izinin görünmemesidir. Hak Teâiâ'nın, "Allah ribânm bereketini tamamen giderir" (Bakara, zrg buyruğu da bu mânadadır, yani, "kökünü kazır" demektir. Zeccâc, âyetin, "Allah Teâlâgünleri müslümantarla kâfirler arasında dönüp dolaşan birşey kılmıştır. Binâenaleyh eğer kâfirler galip gelirlerse, maksad-ı ilâhi mü'minlerin günahlarını temizlemektir. Yok eğer mü'minler galip gelirler ise, bu durumda maksad-ı ilâhi, kâfirlerin kökünü kazıyıp onları yok etmektir. Böylece Cenâb-ı Hak, mü'minleri günahlardan temizlemeyi, kâfirleri helak etmeye mukabil .kılmıştır. Çünkü mü'minleri günahlarını yok etmek suretiyle temizlemek, kâfirlerin bizzat kendilerini yok etmenin mukabilidir. Bu, mâna bakımından çok latîf ve güzel bir mukabeledir. Doğruya en yakın otan şudur: Buradaki kâfirlerden maksat, onlardan belli bir kısımdır ki bunlar Uhud günü, Hz. Peygamber (s.a.s)'e karşı savaşanlardır. Biz, Hak Teâiâ'nın, bütün kâfirleri mahvetmediğini, aksine çoğunun küfrüne devam ettiğini bildiğimiz için, bu mânayı verdik. Allah en iyisini bilendir. [176]

 

Cennet Ucuz Değildir

 

"Yoksa siz, Allah içinizden savaşanlarda savaşmayanlan) belli etmeden ve sabredenlerde sabretmeyenleri) ayırmadan cennete girivereceğinizi mi sandınız? Andolsun ki siz ölümle karşılaşmadan önce onu arzulamıştımz. İşte şimdi onu, gözlerinizle bakarak görüyorsunuz!"(Al-imran. 142-143).

Bil ki, Cenâb-ı Hak, birinci âyette bu günlerin insanlar arasında döndürülüp dolaştırılmasını icab ettiren gerekçelerden ve sebepterdenbahsedince, bu âyette bunun esas sebebinin ne olduğunu anlatarak, "Yoksa siz, maşakkatlara katlanmadan cennete girivereceğinizi mi sandınız?" buyurmuştur. Âyette birkaç mesele vardır: [177]

 

Birinci Mesele

 

Âyetin başında bulunan pl munkatıa'dır. Bunun ne manaya geldiği Bakara sûresi 108. âyetin tefsirinde geçmişti. Ebu Müslim, ifâdesinin, kınamak için olan harf-i istifhamla getirilmiş bir nehiy olduğunu söylemiştir ki bunu kısaca şu şekilde anlatabiliriz: "Sizden cihâd vuku bulmadıkça, cennete gireceğinizi sanmayınız!.." Bu Cenâb-ı Hakk'ın tıpta, "Elif, lâm, mim. İnsanlar, inandık demeleriyle bırakıhve-receklerini, kendilerinin imtihana çekilmeyeceklerini mi sandı?" (Ankebut, 1-2) âyeti gibidir. Cenâb-ı Hak, bu söze, Arapların çoğunlukla sözlerinde, bizzat fiilde değil de, fiilin kime vâki olduğu hususunda şüpheye düştüklerinde kullandıkları »' edatıyla başlamıştır. Mesela, Araplar, iki şahıstan birisinin dövüldüğüne kesinlikle inanmamakla beraber, hangisinin dövüldüğünü belirlemek için "Zeyd'i mi, yoksa Amr'ı mı dövdün?" derler. Ebû Müslim, sözüne devamla şöyle demektedir: "Arapların âdeti, istifhamın bu nev'ini tekid için getirmeleridir. Binâen­aleyh Cenâb-ı Hak, "Gevşemeyin, mahzun olmayın" (Al-i imran, 139) deyince, O sanki şöyle demek istemiştir: "Bunun, sizin kendisiyle emrolunduğunuz gibi mi olduğunu biliyorsunuz, yoksa cihâd etmeksizin, sabr ü metanet göstermeksizin cennete gireceğinizi mi sanıyorsunuz?" Cenâb-ı Hak bunu pek uzak bir ihtimal görmüştür, çünkü Cenâb-ı Hak bu hadiseden (Uhud) önce cihâdı ve onun sıkıntılarına, meşakkatlerine katlanma konusunda sabr göstermeyi farz Kiımış ve cihaddaki, g dinî gerekse dünyevî muhtelif faydaları beyan etmiştir. Durum böyle olunca, insanr bu tâati ihmâl ettiği halde saadet ve cennete naîl olması pek uzak bir ihtimakSr." [178]

 

İkinci mesele

 

Zeccac şöyle demektedir: Falanca yaptı" dendiğinde, buna "yapmadı" diye cevap verilir Ama. "Muhakkak ki falanca yaptı..." denildiğinde bunun cevabı, "Henüz yapmadı..." şeklindedir. Çünkü, kişi müsbet tara­fı edâtıyla tekid edince, hiç şüphesiz cevap veren kimse de olumsuz taraftı ile tekid etmiştir." [179]

 

Üçüncü Mesele

 

olmasıdır (Burada malum, cihaddtr). Buna göre ifâden  takdiri, "Yoksa sizden cihad sadır olmadığı sürece, cennete gireceğinizi m sanıyorsunuz?" şeklinde olur. Bunun izahı şöyledir: Malum hangi durumda bulunuyorsa o haliyle ilim maluma taalluk eder. Binâenaleyh ilimle malum arasında böyle bir mutabakat bulununca, şüphesiz bu iki kelimeden birisinin diğerinin yerine geçmiş olması güzel olmuştur. Bu husustaki sözün tamamı, daha önce geçmiş;

Cenâb-ı Hakk'ın, "Ve sabredenleri belli etmeden" buyruğuna gelince şunu bil ki: Hasan el-Basri, bu ifâdeyi cezm ile, HakTeâlâ'ntn, lâfzına atfederek şeklinde okumuştur. Bu fiilin nasb ile okunmasına gelince, bu durumda başında bir  edatı takdir edilerek okunur. Buradaki vâva "vâvu's-sarf" (men etme vâvı) denilir. Bu senin tıpkı, "Süt içerek balık yeme!" yani, "ikisini bir arada yapma.." demen gibidir. Bunun gibi burada da maksad, cennete girme ile cihada sabredememenin bir arada bulunamayan şeyler cümlesinden olmasıdır. Ebû Amr, bu kelimeyi, başındaki vâvı, hâliyye vâvı addederek ref ile şeklinde okumuştur. Buna göre sanki şöyle denilmek istenmiştir: "Sizler, sabırlı bir vaziyette cihad etmemişken..."

Bil ki, sözün neticesi şudur: Dünya sevgisi, âhiret mutluluğu ile birlikte buluna­maz. Bunlardan birisi arttıkça, diğeri de o nisbette azalır. Bu böyledir, çünkü dünya mutluluğu kalbin ancak dünyayı arzu etmesiyle elde edilir. Âhiretteki mutluluk ise, ancak kalbin Allah'tan başka her şeyden uzaklaşması ve Allah sevgisiyle dopdolu olmasıyla elde edilebilir. Bu iki husus ise birarada bulunamayacak şeylerdendir. İşte bu incelik ve sırdan dolayı bu âyette, bu iki hususun bir arada bulunamayacağı konusunda şiddetli bir redd ifâdesi yer almıştır. Yine, Allah ve âhiret sevgisi, iddia etmekle elde edilemez. O halde, Allah'ın dinini ikrar eden herkes sâdıklardan olamaz. Fakat bu konudaki esas ölçü, Allah'ın insanlara hem kötü, hem de sevilen şeyleri musallat kılmasıdır. Çünkü sevgi, cefâ ile noksanlaşmayan, vefa ile de artmayan sevgidir. Çünkü, çeşitli belâlar musallat kılındığında da sevgi devam ediyorsa, işte bu sevginin hakiki bir sevgi olduğu ortaya çıkmış olur. İşte bu sebepten dolayı Cenâb-ı Hak, "Allah sizi dhadla ve çok şiddetli belâ ve sıkıntılarla imtihan etmeden önce, sırf Peygamberi tasdik etmeniz sebebiyle, yoksa cennete gireceğinizi mi sandınız?" buyurmuştur. Allah en iyi bilendir. [180]

 

Uhud Savaşının Zor Anları

 

"Muhammed sadece bir peygamberdir. O'ndan önce daha nice peygamberler gelip geçmiştir. Şimdi o ölür, yahut öldürülürse topuklarınız üstünde (geri mi) döneceksiniz? Kim iki topuğu üzerinde geri dönerse, elbette Allah'a hiçbir şekilde zarar veremez. Allah şükredenlere mükâfaat verecektir"(Âl-i İmran, 144).

Burada birkaç mesele vardır: [181]

 

Birinci Mesele

 

İbn Abbas, Mücâhid ve Oahhâk şöyle demişlerdir: Hz. Peygamber (s.a.s) Uhud'a varınca, okçulara dağın eteğinde kalmalarını, durum (müslümanların) ister lehine isterse aleyhine olsun, oradan ayrılmamalarını emretti. Okçular orada kalıp, müslümanlar kâfirlere hücum edip, onları hizemete uğratıp Hz. Ali kâfirlerin sancaktarı olan Talha İbn Ebj Talha'yı öldürüp; Zübeyr ve Mikdâd da müşrikler üzerine iyice yüklenip, daha sonra Hz. Peygamber (s.a.s) ashabıyla beraber hücuma geçip, Ebu Süfyan'ı yenince, sonra okçulardan bazıları kâfirlerin hezimete uğradıklarını görünce hepsi birden ganimet elde etmek için yerlerini terkederek savaş meydanına koştular. Halid İbn Velid, kâfirlerin ordusunun sağ kanadını teşkil ediyordu. Okçuların yerlerini terkettiklerini görünce müslümanların üzerine hücum ederek onları hezimete uğrattı, birliklerini dağıttı ve müslümanlara ağır zayiatlar verdirdi. [182]

 

Hz. Peygamberin Öldürüldüğü Şayiası

 

Abdullah İbn Kumey'e el-Harisî, Allah'ın Resulüne taş atarak, onun mübarek dişini kırıp yüzünü yaraladı. Onu öldürmeye yeltendi. Gerek Bedir'de gerekse Uhud'da sancaktar olan Mus'ab İbn Umeyr (r.a) Hz. Peygamberi savundu. Derken İbn Kumey'e, Mus'ab'ı öldürdü. Allah'ın Resulünü öldürdüğünü sanarak, "Muhammed'i öldürdüm!" dedi. O esnada bir kimse, "iyi bilin ki Muhammed öldürüldü" diye bağırıyordu. Bu, şeytan idi. Bunun üzerine, insanlar arasında Hz. Muhammed'in öldürüldüğü haberi yayıldı. O zaman orada, müslümanlardan birisi, "Keşke Abdullah İbn Ubey, Ebu Süfyan'dan bizim için bir emân alsa.." dedi. Münafıklardan bir kısmı da, "Şayet o peygamber olsaydı, öldürülmezdi. O hatde, kardeşlerinize, dininize dönünüz" dedi. Bunun üzerine Enes İbn Mâlik'in amcası, Enes İbn Nadr (r.a), şöyie dedi: "Ey müslüman topluluğu! Eğer Hz. Muhammed öldürüldü ise, şüphesiz Muhammed'in Rabbi ölmeyen bir Hayy (diri)dir. Allah'ın Resulünden sonra, yaşayıp da ne yapacaksınız? O halde, O'nun savaştığı dava uğrunda savaşınız, ve O'nun öldüğü dava uğrunda ölünüz!" Daha sonra da: "Allah'ım, onların söylediği şeylerden dolayı, sana özür beyân ederim.." dedi, sonra kılıcını çekti, şehid edilinceye kadar savaştı. Derken muhacirlerden birisi, kanlar içinde kıvranıp duran bir ensâriye rastlayarak, "Ey falanca, Hz. Muhammed'in öldürüldüğünü duydun mu?" deyince, o kimse "Eğer o öldürüldüyse, muhakkak ki tebliğini yaptı.. O halde siz, dininiz uğrunda savaşın" dedi.

İbn Kumey'e Hz. Peygamber'in yüzünü yaralayıp, dişini kırınca, O'nu Talha İbn Ubeydullah sırtına aldı. Hz. Ebu Bekr, Hz. Ali ve onlarla beraber olan bir topluluk ise onu müdâfa ettiler. Sonra Hz. Peygamber nida etmeye başlayarak, "Ey Allah'ın kulları, bana geliniz,, banal..." dedi. Bunun üzerine ashabından bir grup, derhal O'nun etrafında toplandı. O da onları, bu kaçışlarından dolayı kınadı.. Bunun üzerine onlar da, "Ya Resûlellah! Babamız annemiz sana feda olsun.. Bize, senin öldürüldüğün haberi geldi. Bunun için korku kalblerimizt istila etti de, biz de korkup gerisin geriye kaçtık" dediler. Buna göre âyetin manası şöyledir: "Muhammed sadece bir peygamberdir. Ondan önce daha nice peygamberler gelip geçmiştir." Binaenaleyh, o gelip geçen peygamberler gibi, Muhammed de gelip geçecektir. O peygamberler­den sonra onlara tâbi olanlar, nasıl onların dinlerine sarılıp kalmışlarsa, sizin de Hz. Muhammed'in gelip geçmesinden sonra, O'nun dinine sımsıkı sarılmanız gerekir. Çünkü peygamber göndermenin maksadı, risâleti tebliğ ve gerekli olan hücceti getirmektir; yoksa o peygamberlerin, kavimleri arasında ebedî olarak bulunmaları değil.. [183]

 

İkinci Mesele

 

Ebu Ali şöyle der: "Resul" kelimesi iki manaya gelir:

a) Bu kelimeyle "mürsel" (gönderilen) manasının murad edilmesi;

b) Bununla "risaleî" manasının murad edilmesi.. Burada bu kelimeyle, Hak Teâlâ'nın, "Muhakkak ki sen, gönderilmişlerdensin" (Bakara. 252) âyetinin de delaletiyle "mürsel" (gönderilen) manası murad edilmiştir. Cenâb-ı Hakk'ın, "Ey resul tebliğ et!" (Mâide. 67) âyetindeki "resul" kelimesi feûl" vezninde olup, bazan bu kaltbla mef'ûl manası kastedilebilir. Meselâ ve kelimelerinin binilen şey ve sağılan süt hakkında kullanılmaları gibi... "Resul" kelimesi, risâlet manasına da gelir. Nitekim şair şöyle demiştir:

"Andolsun ki, dedikoducular yalan söyledi. Çünkü ben, onların yanında ne bir sim ifşa edip söyledim, ne de onlara bir "risale" (mektup) yolladım." Yani demektir.

Sonra Cenâb-ı Hak, "Şimdi o ölür, yahud öldürüiürse topuklarınız üstünde (geri mi) döneceksiniz" buyurmuştur. Bu ifâdede birkaç mesele vardır: [184]

 

Birinci Mesele

 

İstifham harfi olan hemze, şart cümlesinin başına gelmiştir. Hakikatteyse, ceza cümlesinin başında bulunmaktadır. Buna göre mâna, "Topuklarınız üzere geri mi döneceksiniz eğer Muhammed ölür ya da öldürülürse?" şeklindedir. Bunun bir benzeri de, Arapların  "Zeyd ayakta mı?" demesidir. Sen esasında bu ifâdelerle, Zeyd'in ayakta olup olmadığını soruyorsun; ama ne var ki istifham edatı olan  kelimesini isminin başına getirirsin.. Allah en iyi bilendir. [185]

 

İkinci Mesele

 

Allahu Teâlâ pekçok âyette, Hz. Peygamber (s.a.s)'in katledilmeyeceğini açıklamıştır. Cenâb-ı Allah, "Muhakkak sen de öleceksin, onlar da ölecekler" [186] (Zümer.30); "Allah seni insanlardan koruyacaktır" (Mâide,67) ve "... O dini her dine galip kılmak için..." (Tevbe.33)buyurmuştur. Binâenaleyh hiç kimse, çıkıp, "Allah, Hz. Peygamberin öldürülmeyeceğini bildiği halde niçin "yahut öldürülürse.." demiştir?" diyemez. Çünkü buna birkaç şekilde cevap verilir:

a) Şart kaziyyesinin doğru olması, şartın   her iki cüzünün de doğruluğunu gerektirmez. Meselâ sen, "Eğer beş sayısı, bir çift sayı olsaydı, iki eşit parçaya ayrılabilirdi" dersin. Burada şart kaziyyesi doğru olmakla birlikte iki cüzü de yalandır. Nitekim Cenâb-ı Allah, "Eğer (gökle ve yerde) Allah'tan başka tanrılar bulunsaydı, onların ikisi de muhakkak harap olurdu" (Enbiya. 22) buyurmuştur. Göklerde ve yerde tanrılar olmadığı ve bir harab oluş bulunmadığı halde, bu şart cümlesi doğrudur. Burada da böyledir.

b)Bu, ilzam (susturma) üslubuyla gelmiştir. Çünkü Musa (as.) ölmüş, fakat ümmeti O'nun getirdiğinden dönmemiştir. Hristiyanlar İsa (a.s)'nın öldürüldüğünü iddia etmişler, fakat O'nun dininden dönmemişlerdir. Burada da böyledir.

c) Peygamberin ölümü, ümmetin O'nun dininden dönmelerini gerektirmez. Aynen onun gibi peygamberin katledilmesi de ümmetin o dinden dönmelerini icâb ettirmemesi gerekir. Çünkü bu iki durum arasında bir fark yoktur. Bu mânaya dönüldüğünde, bundan makşad, dinin doğruluğu hususunda şüpheye düşen ve irtidad etmeye yeltenen kimseleri reddetmektir. [187]

 

Üçüncü Mesele

 

"Topuklarınız üstünde (geri) mi döneceksiniz" tabiri "İman ettikten sonra kâfir mi olacaksınız" manasındadtr. Daha önce üzerinde bulunduğu halden dönen herkes için  (arkasına döndü, geri döndü), (topuğu üstünde geri döndü), ve  (topukları üstünde gerisin geri döndü) denilir. Bu şöyle olmuştur: Münafıklar zayıf inançlı müslümanlara, "Muhammed öldürüldüğüne göre siz de eski (Müze ed\\et. Bunvm üzenne er\sai<ian baz\\au da\"' MuUammeü ö\dütü\ae de Muhammed'in Rabbi öldürülmez. Öyleyse haydin, Muhammed (s.a.s)"ın uğrunda çarpıştığı dava uğrunda siz de çarpışın" dediler. Sözün özü şudur: Allah Teâlâ Hz. Peygamber'in  öldürülmesinin,   iki  delilden  dolayı,   O'nun  dininde  bir  zayıflığı gerektirmediğini   beyan   etmiştir:   Birincisi,   diğer  peygamberlerin   ölümleri   ve öldürülmelerine kıyas ile.. İkincisi ise şudur: Peygambere, dini tebliğ için ihtiyaç vardır. Bunun dışında O'na ihtiyaç yoktur. Bundan dolayı peygamberin öldürülmesinden, dinin bozulup değişmesi gerekmez. En iyi, Allah bilir. [188]

 

Dördüncü Mesele

 

Hiç kimse, "Cenâb-ı Hakk'ın, "Oölür, yahutöidürülürse.." sözü şüphe ifâde eder. Bu ise Allah hakkında caiz değildir" diyemez. Çünkü biz diyoruz ki: Bu ifâdeden murad, "ister şu, ister bu meydana gelsin, her ikisi de birdir. Bundan dolayı dinin zayıflamasında ve dinden dönmeyi gerektirmede bunun hiçbir tesiri yoktur" mânâsıdır.

Sonra Cenâb-ı Hak, "Kim iki topuğu üzerinde geri dönerse, elbette Allah'a hiçbir şekilde zarar veremez" buyurmuştur. Bundan maksad, tehdidi te'kid etmektir. Çünkü aklı başında olan herkes, kâfirlerin küfrünün Allah'a zarar veremeyeceğini bilir. Daha doğrusu bu tabirle anlatılmak istenen, böyle bir kimsenin ancak kendisine zarar vereceğidir. Bu tıpkı, adamın çocuğuna, azarlarken "Bu senin yapttğın ister, ne göklere, ne yere zarar verir" demesine benzer. Bu ifadesiyle o adam, bu işlerin zararının ancak o çocuğun kendisine döneceğini kasteder. İşte burada da durum böyledir.

Hak Teâlâ bu va'îdin peşisıra va'adini (müjdesini) getirerek "Allah, şükredenlere mükafaat verecektir" buyurmuştur. Bundan maksad şudur: Bu hezimet sebebiyle, bazı müslümanların kalplerinde şüpheler meydana geldiği halde âlim ve kuvvetli mü'minlerin kalplerinde şüphe meydana gelmeyip, ontar imanda sebat edip, imana sımsıkı sarılabüdikleri için Allah'a şükredince, Cenâb-ı Mak da onları, "Allah, şükredenlere mükafaat verecektir" diye medhetmiştir. Muhammed İbn Cerîr et-Taberî'nin Hz. Ali (r.a)'den rivayet ettiğine göre, o, "Allah'ın bu âyetinde bahsedilen şükrederlerden murad, Hz. Ebû Bekir ve onun arkadaşlarıdır" demiştir. Hz. Ali'nin, "Ebû Bekir, şükredenlerdendir. O, Allah dostlarındandır" dediği de rivayet edilmiştir. Doğruyu en iyi Allah bilir. [189]

 

Ecel Gelmedikçe İnsan Ölmez

 

"Allah'ın izni olmadıkça hiç bir kimseye ölmek yoktur. O, va'desiyle yazılmış bir yazıdır. Kim dünya sevabını dilerse, kendisine ondan veririz. Kim de âhiret sevabını isterse, ona da bundan veririz. Biz şükredenleri mükafaatlandıracağız" (Âl-i İmran, 145).

Bu âyetle ilgili birkaç mesele vardır: [190]

 

Birinci Mesele

 

Bu âyetin, önceki âyetlerle irtibatı hususunda birkaç izah vardır:

1- Münafıklar, Hz. Muhammed (s.a.s)'in öldürüldüğü habe­rini yaymışlardı. Bundan dolayı Allah Teâlâ, hiç bir insanın Allah'ın izni, kaza ve kaderi olmaksızın ölmeyeceğini söylemiştir. Binâenaleyh Hz. Peygamber (s.a.s)'in öldürülmesi, ancak Allah'ın takdir ve tayin etmiş olduğu vakitte meydana gelebileceği için, vefat etmesi gibidir. O, nasıl evinde ölmüş olsaydı, bu onun dininin bozukluğuna delâlet etmeyecek idiyse, aynen bunun gibi, öldürülmesinin de dinin fesadını göstermede bir tesiri yoktur. Bundan maksad, münafıkların, zayıf müslümanlara, "Muhammed öldüğüne göre, daha önce benimsemiş olduğunuz dininize geri dönünüz" şeklindeki sözlerini iptal etmiştir.

2- Bu ifâdeden muradın, sakınmanın kaderi savuşturamayacağını, hiç kimsenin eceli   dolmadan  ölemeyeceğini,   ecel   geldiği   zaman   ölümü   hiçbirşeyin   geri çeviremeyeceğini,  binâenaleyh  korkunun ve korkaklığın ecele hiçbir faydası olmadığını bildirmek suretiyle müsiümanları cihâda teşvik etmektir.

3-Bu tabirden murad, Allah'ın Hz. Peygamber (s.a.s)'i koruması ve O'nu bu korkunç savaştan sağ salim kurtarmasıdır. Çünkü bu hadisede, hertürlü helak sebebi var idi. Ancak Cenâb-ı Hak koruyup muhafaza edince O'na hiçbirşey zarar verememiştir. Burada ashabın Hz. Peygamber (s.a.s)'i müdâfaada kusur ettiklerine bir dikkat çekme vardır.

4- Allah'ın izni olmadıkça kimse ölemez. O halde, Hz. Peygamber'in ölümü haberini yayan kimselerin bu asılsız haberlerinde, Hz. Peygamber'in ölümünü gerçekleştiren veyahut küfrün kuvvet bulmasına yardım eden birşey yoktur. Aksine Cenâb-ı Hak O'nu, İslâm dini bütün dinlere galip ve üstün gelinceye kadar, hayatta bırakmıştır.

5- Bu ifâdeden maksat, münafıkların sözlerine cevap vermektir. Çünkü sahabe, içlerinden bazıları öldürülmüş olduğu halde dönünce, münafıklar, "şayet onlar bizim yanımızda yer almış olsalardı, ne ölür ne de öldürülürlerdi" demişlerdir. Bunun üzerine Cenâb-ı Hak, ölümün ve Öldürülmenin ancak Allah'ın izni ve ecelin gelip çalmasıyla olduğunu haber vermiştir. Allah doğruyu en iyi bilendir. [191]

 

Ölüm Allah’ın İzniyle Olur  Sözünün Mânası

 

Âlimler âyette geçen "izin" kelimesinin tefsiri hakkında ihtilâf etmiş ve şu görüşleri belirtmişlerdir:

a) "Buradaki "izin", emir verme manasınadır." Bu, Ebû Müslim'in görüşüdür. Buna göre mâna, "Allah Teâlâ, ölüm meleğine ruhları almasını emreder ve herkes bu emir sebebiyle ölür" şeklindedir.

b) Bu kelimeden maksad, "Bir şeyin (olmasmı) dilediğimiz zaman sözümüz ancak ona "ol" dememizden ibarettir. O da hemen oluverir" (Nam, 40) âyetinde anlatılan husustur. Buna göre, "ol" emrinden maksad, Allah'ın tekvini, yaratması ve var etmesidir. Çünkü Allah'tan başka hiç kimse öldürmeye ve diriltmeye kadir olamaz. O halde bu âyetteki "izin"den maksat, "Herkes ancak Allah'ın öldürmesi ile ölecek" mânâsıdır.

c) Buradaki "izirV'den maksadın, salıverme, kendi haline bırakma, katır ve icbar ile men etmeyi bırakmaktır. (Yani birşeyi yapmaya müsaade etmektir.) Hak Teâlâ'nın, "Allah'ın izni olmadıkça onunla hiç bir kimseye zarar verici değillerdir" (Bakara, 102) âyeti de böyle tefsir edilmiştir, yani, "Allah'ın salıvermesi olmadıkça..." demektir. Çünkü Allah Teâlâ, onları bundan zorla engellemeye kadirdir. Buna göre âyetin mânası, "Hiç bir nefis, Allah'ın, katil ile maktul arasından çekilerek onlara müsaade etmedikçe, ölmeyecek şeklinde olur. Fakat Cenâb-ı Hak, peygamberini korur ve peygamberi ile gönderdiği dinin tebliği onun elinde tamamlansın diye, peygamberinin önüne ve arkasına koruyucu ve gözetleyici (melekler) kor. Yine Cenâb-ı Hak, insan için takdir ettiği ecel doluncaya kadar, o insan ile ölümü arasından çekilmez. Binâenaleyh bundan sonra savaş ve gazvelerinizde, "Hz. Muhammed öldürüldü" diye asılsız haber yayanların şayiaları ile hayal kırıklığına uğramayınız."

d) Buradaki "izin", ilim manasınadır. Buna göre âyet, "Herkes, ancak Allah'ın öleceğini bildiği zaman ölür. O vakit gelince, ölüm kaçınılmaz" manasındadır. Nitekim Cenâb-ı Hak, "(Ümmetlerin) ecelleri geldiği zaman, artık bir saat geri de kalamazlar, öne de geçemezler" (Yunus, 49) buyurmuştur.

e) İbn Abbas(r.a), buradaki "izin" kelimesinin, Allah'ın kaza ve kaderi manasına olduğunu söylemiştir Çünkü hiçbirşey, Allah'ın mesî'eti ve irâdesi olmadan meydana gelemez. Böylece bu, temsîlî olarak, sanki, Allah'ın izni olmadan kimsenin teşebbüs etmesinin uygun olmadığı bir fiil kılınmıştır. [192]

 

Üçüncü Mesele

 

Ahfeş ve Zeccâc, bu âyetteki lâm harfinin nefiy manasında olduğunu ve takdirinin, "Allah'ın izni olmadan hiç kimse ölmez" şeklinde olduğunu söylemişlerdir. [193]

 

Öldürülen İnsan da Eceliyle Ölür

 

Âyet-i kerime, öldürülen insanların da ecelleriyle öldüğüne ve ecellerin değişmesinin imkânsız olduğuna delalet eder, Allahu Teâlâ'nın, "(O) va'desiyle yazılmış bir yazı(dır)" buyruğu hakkında birkaç mesele bulunmak­tadır: [194]

 

Birinci Mesele

 

Bu tabir, makablinin delâlet ettiği (mahzûf) bir fiil ile mansubtur. Çünkü "Allah'ın izni olmadıkça hiçbir kimseye ölmek yoktur" âyeti, (Allah yazdı) sözünün yerine kâim olan bir ifâdedir. Buna! göre kelâmın takdiri, "Allah, vadesiyle yazılmış bir yazı olarak yazdı" şeklindedir. Bunun bir benzeri de, * Qi "Allah'ın size bir farzı olarak..." (nim^) âyetidir. Çünkü "Analarınız... size haram kıhndı.,." (Nisa, 23)âyetinde, bu haremliği yazıp farz kıldığına bir delâlet vardır. Kur'ân'dakİ  (Nemi, 68); (Rûm,6); (Rûm. 30) Ve (Bakara, 136) ifâdeleri de bunlar gibidir. [195]

 

İkinci Mesele

 

"Kitab-ı müeccel"den murad, ecelleri yazan kttapdır. Bunun Levh-i Mahfuz manasında olduğu da söylenmiştir. Nitekim hadiste, "Allah (kader) kalemine "yaz" dedi de, o da kıyamete kadar olacak herşeyi yazdı" diye bildirilmiştir.

Bil ki, bütün hadiselerin, Allah'ın malûmatı dahilinde olması gerekir. Alemin yaratma, rızık verme, ecel, saadet ve şekavet gibi bütün hâdiselerinin mutlaka Levh-i Mahfûz'da yazılmış olması gerekir. Binâenaleyh hâdiseler eğer Allah'ın ilminin aksine vuku bulacak olursa, ilm-i ilâhi, cehalete, bu kitap da (kader de) yalana dönüşmüş olur ki, bunlar imkânsızdır. Durum böyle olunca, herşeyin, ancak Allah'ın kaza ve kaderi ile meydana geldiği sabit olmuş olur. Âlimlerden birisi, bu manayı, bu ayetin tefsirinde zikrederek, bunu sâdık ve masdûk (doğru ve doğrulanmış) olan Hz. Peygamber'in şu meşhur hadisi ile te'kid etmiştir: "Hz. Adem, Musa'ya hüccet getirerekgâlib geldi."[196] Kâdî şöyle demiştir: "Ecel ve rızık Allah'a nisbet edilmiştir. Fakat küfür, fasıklık, iman ve taat, bütün bunlar kula nisbet edilmiştir. Allah bu gibi şeyleri takdir ettiğinde, kulun onları tercih edeceğini bildiği için takdir etmiştir. Bu da kulu, yerilmekten veya övülmekten kurtarmaz."

Bil ki, mes'elenin müşkil cihetini gözardı etmesi, burada Kâdî'den beklenir. Çünkü biz, Allah, kulun kâfir olacağını bilip, bunu Levh-i Mahfuz'a yazdığında, kul imân edecek olursa bu, iki zıddı birleştirmek olur. Çünkü onun kâfir olacağını bilmek ve kâfir olmayacağı halde onun kâfir olacağını doğru bir haber diye bildirmek, iki zıddı birleştirmek olur ki bu imkânsızdır. Meselede susturma (ilzam) yeri burası olunca, bu ilzam ile alakası olmayan yabancı kelimelerle meseleyi ifâde etmeye kaçma Kâdî'ye nereden fayda verecek?

Hak Teâlâ,  "Kim dünya sevabım dilerse, kendisine ondan veririz. Kim de âhiret sevabını isterse, ona da bundan veririz. Biz şükredenleri mükafaatlandıracağız" buyurmuştur.

Bil ki Uhud'da bulunan müslümanlar iki kısım idiler. Bir kısmı dünya menfaatini, bir kısmı da âhiret sevabını istiyorlardı. Bu, Cenâb-ı Hakk'ın bu sûrede, biraz ileride bahsettiği şekildedir. Dünya için savaşa katılanlar ganimet elde etmek ve şöhret kazanmak için katılmışlardı. Bunların mutlaka hezimete uğraması gerekiyordu. Din için katılanların ise, mutlaka yenilmemeleri gerekiyordu. Sonra Altahu Teâlâ, bu âyette dünyayı isteyenlerin maksadlarının bir kısmına ulaşacaklarını, âhireti isteyenlerin de aynı durumda olacaklarını beyân etmiştir. Bunu.Hz. Peygamber {s.a.s)*|in 'Ameller niyetlere göredir..."[197] hadis-i şerifi izah eder.

Bil ki bu âyet, bilhassa cihad hakkında ise de, bütün ameller hakkında umumî bir ifâdedir. Çünkü sevâb veya ikâba müstehak olmada müessir olan, amellerin zahiri değil, maksad ve niyetlerdir. Çünkü karşısında güneş varken öğleyin alnını yere koyan kimse, bu secdesi ile Allah'a ibâdet niyetinde olursa, bu İslâm'ın temel ibadetlerinden biri olmuş olur. Fakatbununla güneşe secde etmeyi kastederse, bu da tam bir küfür olur. Ebû Hureyre (r.a), Allahu Teâiâ'nın kıyamet günü, Ailah yolunda savaşan Kimseye, "Niçin savaştın?" diye soracağını, onun da, "Yolunda cihâd etmemizi emrettin, ben de savaştım ve öldürüldüm" diyeceğini, bunun üzerine Hak Teâlâ'nın "Yalan söylüyorsun! Aksine sen, "Falanca iyi savaşçıdır" desinler diye savaştın ve bu da senin için söylendi (artık benden alacağın bir mükâfaat kalmadı)" diyeceğini ve sonra onun cehenneme atılmasını emredeceğini rivayet emiştir. [198]

 

Önceki Peygamberlerle Beraber Mücahede Edenler

 

"Nice peygamberlerin yanında birçok âlimler muharebe ettiler ve Allah yolunda başlarına gelen (belâlardan) dolayı ne gevşeklik ne zayıflık gösterdiler, ne de düşmana boyun eğdiler. Allah sabredenleri sever" (Âl-i İmran, 146)

Bil ki Allah Teâlâ, müsiümanları terbiye edişinin bir tamamlayıcısı olarak, Uhud günü hezimete uğrayanlara "sizden önce geçmiş olan peygamberler ile onların ümmetlerinde, sizin için güzel bir örnek vardır. Geçmiş peygamberlere iman edenlerin yolu, cihâda sabır ve fîrâr etmeme olduğuna göre, bu ftrâr ve hezimet size nasıl yakışır?" buyurmuştur. Bu âyetle ilgili bazı meseleler vardır: [199]

 

Birinci Mesele

 

İbn Kesir, âyetin başını '^S vezni üzere, hemzeli, şeddesiz ve medli olarak *J& şeklinde  okumuştur. Diğer kıraat imamları ise, şeddeli olarak ve   vezninde şeklinde okumuşlardır. Bu, Kureyş lügatine göredir. Cerfr'in şu şiiri, birinci lügata (kıraate) göredir:

"Belâlara mübtelâ olan kendisi bile o/sa, bu engin vadilerde beni görüp gözeten nice dostlar vardır."

Mufaddal da şu şiiri nakletmiştir:

"Mahallede, akrabalık bağları bulunan nice kimse görürsün..." [200]

 

İkinci Mesele

 

İbn Kesir, Nflfîve Ebû Amr, şeklinde, diğer kıraat imamları ise, şeklinde okumuşlardır. Birinci kıraa­te göre âyetin manası, "Birçok peygamber öldürülmüş ve fakat onlardan sonra hayatta kalan mü'minler ise dinlerinde gevşeklik göstermemiş, aksine düşmanlara karşı cihâda ve dinlerine yardım etmeye devam etmişlerdir. Binâenaleyh, ey ümmet-i Muhammed, sizin de böyle olmanız gerekir" şeklinde olur. Kaffal (r.h) şöyle demiştir: "Bu açıklamaya göre vakf, Cenâb-ı Hakk'ın,  lafzı üzerinde yapılır. O'nun, 'Tanında birçok âlimler..." ifâdesi ise, haldir. Yani, "Yanında âlimler bulunduğu halde öldürüldü" demektir. Veyahut da mâna, takdim ve tedvire göre olur. Yani, "Nice peygamber vardır ki, yanında, öldürülen birçok âlim vardır. Bu denli çok öldürülmelerine rağmen bu âlimler zayıflık göstermemişlerdi" demektir.

Burada yapılacak bir başka izah da şudur: Bu da, mânanın, "nice peygamber vardır ki, kendisiyle birlikte ve de kendi dini üzere olan nice âlimler öldürülmüştür. Ama, geride kalanlar zayıflamamış ve öldürülen kardeşlerinden dolayı da öldürülmeye boyun eğmemiş, aksine cihad etmeye devam etmişlerdir. Binâenaleyh, sizin durumunuzun da böyle olması gerekir" şeklinde olmasıdır. Âyeti bu şekilde okumanın hücceti şudur: Bu âyeti bu şekilde okumanın maksadı, Ümmet-i Muhammed bu hususta kendilerinden öncekilere tâbi olsunlar, onlar gibi olsunlar diye, diğer peygamberlerin başına geleni nakletmektir. Hiç şüphesiz Cenâb-ı Hak, "Şimdi o ölür, yahut öldürülürse topuklarınız üstünde (geri mi) döneceksiniz?" (âh imran, ıw) buyurmuştur. Binâenaleyh burada zikredilen kıtalin, onların savaşması değil, diğer peygamberlerin öldürülmesi olması gerekir. Bu ifâdeyi i** JSti "Onunla beraber savaştı" şeklinde okuyanlara göre manâ, "Nice peygamber vardır ki, onunla birlikti çok sayıda ashabı savaşmtş, düşmanlarından onlara birçok yara-bere isabet etmiş ama onlar hiç gevşememişti. Çünkü onlara isabet edenler, ancak Allah yolunda, O'ru tâat, dinini ayakta tutma ve peygamberine yardım etme uğrunda isabet etmiştir Binâenaleyh, işte ey ümmet-i Muhammed, sizin de aynen böylece davranmanız gerekir" biçimindedir. Bu şekilde okuyanların hücceti de şudur: Bu âyetin maksadı, Hz. Peygamber'le beraber bulunanları, savaşa teşvik etmektir. Binâenaleyh, burada zikredilen şeyin savaşmak olması gerekir. Yine, Saîd İbn Cübeyr'den, "Savaşta bir peygamberin öldürüldüğünü hiç duymadım" dediği rivayet edilmiştir. [201]

 

Kelimesinin İzahı        

 

Vahidî şöyle demektedir: "Âlimler, burada bulunan"nice.." manasında olduğu hususunda ittifak etmişlerdir ki, bu tabirden maksad, sıfatları böyle olan peygamberlerin sayısının ne kadar çok olduğunu anlatmak­tır. Bunun benzeri ifâdeler de, "Nice memleket var ki bi/ onları helak ettik" (Hacc, 45) ve "Nice memleket var ki, biz onlara mühlet tanıdık" (Hacc.48)âyetleridir. Bu tabirin başındaki kâf harfi, istifham için kullanılan "hangisi" kelimesinin başına gelen teşbih, benzetme kâfidir. Bu, kelimesindeki kâf harfinin zâ harfine ve Otf deki kâfin da 'nin başına gelmesi gibi­dir. kelimesinde bir teşbih mânası olmadığı gibi,bu tabirde de bir teşbih manası yoktur. Nitekim sen, dersin ki, bunun mânası, "Benim, falancada şu kadar alacağım var.." demektir. Binâenaleyh, burada teşbih manası yoktur. Ancak ne var ki, bu kâf harfi, hazfedilmesi caiz olmayan, lâzım olan bir ziyâde ve ilâvedir. Şunu bil ki, tenvîn ancak, sadece bu harfte, bu şekilde yazılmıştır. Bu kelimenin kullanılması da böyledir; binâenaleyh bu tabir, çokluk ifâde etmek için vaz olunmuş olan tek bir kelimedir. [202]

 

Rıbbıyyûn Kelimesinin Mânası     

 

Keşşaf sahibi şöyle demiştir: " kelimesi demektir. Bu kelime râ harfinin üç türlü harekesiyle okunmuştur ki, fetha ile okunması kaideye göre okuyuştur. Rânın damme ve kesre ile okunuşu ise, nisbetin değişme­sinden dolayıdır." Vahidî, Ferrâ'nın şöyle dediğini nakletmiştir: " kelimesinin mânası, "evvelkiler" demektir." Zeccâc ise, bunların, "kalabalık cemaatlar" manasına geldiğini; kelimenin müfredinin ise olduğunu söylemiştir. İbn Kuteybe, bu kelimenin aslının, cemâat anlamına gelen iîjJ* kelimesi olduğunu söylemiştir. Sanki bu, kelimesine nisbet edilmiş gibi  denilmiştir. Ahfeş, "ribbiyyûn"un, Rabbe ibâdet ettikleri çin bu şekilde isimlendirildiklerini söylemiştir. Sa'leb ise bu konuda Ahfeş'i tenkid ederek, kelimesine nisbet edilebilmesi için bunun şeklinde söylenmesi gerektiğini söylemiştir. Ahfeş'in görüşünden yana olanlar buna cevap vererek şöyle demişlerdir: Araplar, bir şeyi bir şeye nisbet ettiklerinde o şeyin harekesini değiştirirler.. Nitekim Basra'ya nisbetle  "dehr"e nisbetle denilmektedir. İbn Zeyd şöyle demiştir: "Rabbâniyyûn", imamlar ve önderlerdir. "Ribbuyyûn" ise tebaadır; çünkü onlar "efendiye (Rabbe) mensubturlar."

Bil ki Allahu Teâlâ, "Ribbuyyûn" olanları iki çeşit sıfatla medhetmiştir:

a)  Menfî sıfatlarla.

b) Müsbet sıfatlarla. Cenâb-ı Hakk'tn onları olumsuz sıfatlarla medhi, O'nun "Allah  yolunda  başlarına gelen  (belâlardan)  dolayı  ne gevşeklik,   ne zayıflık gösterdiler; ne de düşmana boyun eğdiler' buyruğudur. Muhakkak ki bu üç vasıf arasında bir fark vardır. Keşşaf sahibi şöyle demiştir: "Peygamberin öldürülmesi sırasında gevşeklik göstermediler; ondan sonra cihâd etme konusunda zayıflık göstermediler; düşmana da boyun eğmediler.. Bu, münafıkların Hz. Peygamberin öldürüldüğü haberini yaydıkları sırada müslümanların göstermiş olduğu gevşeklik ve güç-kuvvetlerinin kırılması; bu sebeple müşriklerle cihad hususunda zayıflık gösterip, münafık Abdullah İbn Ubey'den yardım isteyip, onun vasıtasıyla Ebû Süfyân'dan emân dileyecek kadar, kâfirler karşısında boyun eğmeleri dolayısıyla onlara bir ta'rizde bulunmadır. Yine, gevşeklik göstermenin, onları korkunun istilâ etmesiyle; zayıflık göstermenin, imanlarının zayıflayıp kalblerine şek ve şüphelerin arız olmasıyla: "boyun eğme" ifâdesinin de kendi dinlerinden düşmanlarının dinlerine geçmekle tefsir edilmesi de muhtemeldir."

Burada üçüncü bir izah şekli daha vardır ki, bu da şudur: Gevşeklik, kalbe arız olan zayıflıktır. Mutlak mânada zayıflık ise, bedendeki kuvvet ve kudretin bozulup za'fa uğramasıdır. "Boyun eğme" ise. bu zayıflık ve acziyyeti izhar etmektir... İşte bütün bu açıklamalar güzel olup muhtemeldir. Vahidî ise, fc&îl/jl kelimesinin boyun eğmek anlamına geldiğini, bunun ise, her dilediğini kendisine yapması için başkasına boyun eğip itaat etmesi anlamına geldiğini söylemiştir.

Cenâb-ı Hak daha sonra,"Allah sabredenleri sever" buyur­muştur. Bunun mânası şudur: Allah yolunda meşakkatları sırtlanmaya kim sabreder, feryad ü figan, acztyyet ve sabırsızlık izhar etmezse, muhakkak ki Allah, böyie olan bir kimseyi sever. Allah'ın kulu sevmesi ise, kula izzet-u ikrâm'da bulunmayı, onu tazim etmeyi murad etmesinden; onun için sevap ve cennete hükmetmesinden ibarettir. Bu ise, arzu edilen şeylerin zirvesi ve en mükemmelidir. [203]

 

Müminlerin Yaptıkları Duâ

 

Sonra Cenâb-ı Hak, bunun peşinden onları müsbet sıfatlarla medhederek şöyle buyurmuştur: "İşte onların sözü: "Ey Rabb'imiz, bizim günahlarımızı ve işimizdeki taşkınlığımızı bağışla. Ayaklarımıza güç ve sebat ver. Kâfirler topluluğuna karşı bize yardım et" demelerinden başka bir şey değildi" (Âl-ı imran, 147).

Bu âyette iki mesele vardır: [204]

 

Birinci Mesele

 

Cenâb-ı Hakk'ın, "Ayaklarımıza güç ve sebat ver" duası kulun fiilini Allah'ın yarattığına delâlet eder. Mutezile ise, bunu, lütuf fiillerini îfâ etme, yapma mânasına hamletmişlerdir. [205]

 

İkinci Mesele

 

Allah Teâlâ, onların bu durumda duâ etmek ve Cenâb-ı Hakk'ın meded ve inayetini talep etmek suretiyle kendilerini sabra sevketmeye ve metanet göstermeye kabiliyetli ve ehil olduklarını beyân etmiştir. Cenâb-ı Hakk'ın bu buyruğundan maksadı ise, Ümmet-i Muhammed'in işte bu yolda, bu hususta onlara tabi olmasını temin etmektir. Çünkü kendi işlerini başarmak isteyen kimse nefsine güvenince, zelil ve hakir olur; Allah'a sığınan ve O'na sarılan kimse ise, gayesine ulaşır. Kadî şöyle demektedir: "Bu âyette bahsedilen kimseler, "Ey Rabb imiz, bizim günahlarımızı ve işimizdeki taşkınlığımızı bağışla. Ayaklarımıza güç ve sebat ver..." duasını önce zikretmişlerdir. Çünkü Cenâb-ı Hak mü'minlere yardım edeceğini kendi uhdesine alıp garanti edince; bu yardım işi de gerçekleşmeyip, aksine düşmanın hükümran olma emareleri ortaya çıkınca, bu mü'minterden bir günahın ve bir kusurun sadır olduğuna açıkça delâlet etmiş olur. İşte bu sebepten dolayı onların, önceden, tevbe ettiklerini ve istiğfarda bulunduklarını; Allah'dan yardtm talebinden önce zikretmeleri gerekmiştir. Böylece Allah Teâlâ, onların işe, her türlü günahtan tevbe etmekle başladıklarını beyan etmiştir ki, bu da onların, "Ey Rabb'imiz, bizim günahlarımızı bağışla..." niyazlarıyla kastedilen husustur. Böylece bu ifâdenin muhtevasına, ister büyük ister küçük olsun, bütün günahlar girmiş olur. Sonra onlar, büyük olmasından ve cezası da büyük olacağından dolayı, daha sonra özellikle büyük günahlarını zikretmişlerdir ki, bu da onların "ve işimizdeki taşkınlığımızı..." sözlerinden kastedilen husustur. Çünkü, herhangi bir şeyde israf etmek, onda aşırı gitmektir. Nitekim Cenâb-ı Hak, "De ki: "Ey kendilerinin aleyhinde haddi aşanlar..." (zomer, 53). "O da öldürmede israf etmesin" (isra. 33) ve "Yeyin, için, israf etmeyin" (A-raf. 31) buyurmuştur. Yine bir kimse harcamasında aşırı gidip israf ettiğinde, "Falanca müsriftir" denilir... Sonra bu kimseler, bu tür isteklerini sona erdirdikten sonra Rab Taâlâ'dan, kendilerini sâbit-kadem kılmasını istemişlerdir ki, bu da Cenâb-ı Hakk'ın, onların kalplerinden korkuyu ye gönüllerinden bozuk düşünceleri kaldırıp yok etmesiyle olur. Daha sonra da, Allah'tan kâfir topluluklara karşı yardım etmesini istemişlerdir. Çünkü Allah'ın bu nevi yardımında, onları sâbit-kadem kılmasından fazla olan bazı şeyler vardır. Bunlar da Cenâb-ı Hakk'ın, o kimselerin kalplerine korku salması, onların, yüzlerine gözlerine toz toprak dolduran rüzgarlar estirmesi ve bulundukları yerlere sel akıtmak gibi onların hezimete uğramalarına sebep olacak semavî veya arzî birtakım hâdiseleri yaratmasıdır. Sonra Kâdî şöyle demiştir: "Bu, ister cihad isterse başka hususlarda olsun, musibet ve sıkıntılar esnasında dualarla nasıl istekte bulunacakları hususunda Allah tarafından yapılan bir terbiyedir. [206]

 

O Müminlere Verilen Mükâfaat

 

"Allah da onlara hem dünya nimetini, hem de âhiret sevabının güzelliğini verdi. Allah ihsanda bulunanları sever" (Âl-i imran. 148).

Bil ki Allahu Teâlâ, sabır ve duâ hususunda "ribbiyyün"un yolunun ne olduğunu beyân edince, onlara buna mukabil gerek dünyada gerekse âhirette ne karşılık vereceğini de zikrederek, öj^H vıj* J-**\} V?*!1 *&9 ^ p4^ "Allah da onlara hem dünya nimetini hem de âhiret sevabının güzelliğini verdi" buyurmuştur. Bu hususta birkaç mesele vardır: [207]

 

Birinci Mesele

 

Bu ifâde, Allah'ın onlara iki şey verdiğini gösterir. Bunlar da dünya nimeti (sevâb), Allah'ın yardımı, ganimet, düş­mana galebe etme, güzel bir nam, imân nuru ile kalplerin ferahlanması, şüphe karanlıklarının giderilmesi, günah ve isyanlarının affedilmesidir. Âhiret sevabı ise, şüphesiz cennet ile cennetteki faydalar, lezzetler, çeşitli sevinç ve saygılardır. Halbuki bu, şu anda mevcut değildir. Binâenaleyh bundan murad, Allahu Teâlâ'nın âhirette bunların olacağını onlara kesin bildirmesidir. Cenâb-ı Hakk'ın bunun olacağını bildirmesi, bizzat olması yerine geçmiştir. Bu, Allah'ın va'adinde yalancı, adaletinde de zâlim olmasının imkânsız oluşu gibidir. Veya Cenâb-ı Hakk'ın "Allah... onlara verdi" beyânı, "Allah'ın emri geldi" (Nam, ııyani "gelecek", âyetinde olduğu gibi, "Allah onlara verecek" manasına hamledilir. Kâdî şöyle demiştir: "Bu âyetin sırf şehidlerle ilgili olması imkânsız değildir. Allah Teâlâ, şehidlerin bazılarının diri olup, Rab'leri yanında rızıklandırılmakta olduklarını haber vermiştir. Binâenaleyh bu "Ribbiyyûn"un durumları da böyle olur. Çünkü Hak Teâlâ, bu âyeti indirirken, gök cennetlerinde onlara âhiret mükâfaatının güzelini vermişti." [208]

 

İkinci Mesele

 

Cenâb-ı Hak, onların mükâfaatlarının ne kadar büyük olduğuna dikkat çekmek için, "âhiret sevabının güzelliği"

tabirini kullanmıştır. Çünkü âhiret sevabının hepsi son derece güzeldir. Cenâb-ı Hakk'ın "âhiret sevabının güzelliği" tabiri ile bu nev'in en güzeli diye seçtiği kısmın ne kadar güzel olacağını artık sen düşün! Allah Teâlâ, dünya sevabını (faydasını), azlığından, zararla karışık oluşundan ve sonlu oluşundan ötürü bu şekilde tavsif etmemiştir. Kaffâl (r.h), burada güzelliğin, "İnsanlara güzelliği, yani, güzel söyleyin" (Bakara, 83) âyetindeki "güzellik" kelimesi gibi olması da muhtemeldir. Bundan maksad, sözün güzel olmasını mübalağa ile ifâde etmektir. Sanki güzel şeyler, atabildiğine güzel oldukları için, adetâ "güzellik" olmuşlardır. Nitekim bir kimse cömertlik ve keremin zirvesine çıktığında, "Falanca (sanki) cömertlik ve keremin kendisidir" denilir. Allah en iyi bilendir. [209]

 

Üçüncü Mesele

 

Cenâb-ı Hak, daha önce, "Kim dünya sevabını dilerse, kendisine ondan veririz. Kim de âhiret sevabım isterse,

ona da bundan veririz" buyurmuş ve bu ifâdede "kısmen" oluşu ifâde eden j* (teb'iz) edatını zikretmiştir. Bu âyette de "Allah da onlara hem dünya nimetini, hem de âhiret sevabının güzelliğini verdi" buyurmuş, fakat bu lâfzı kullanmamıştır. Binâenaleyh bu iki ifâde arasındaki fark şudur: Âhiret sevabını isteyenler, bu sevaba nail olmak için, kullukla meşgul olmuşlar ve bundan dolayı onların kulluktaki dereceleri daha düşük olmuştur. Fakat burada zikredilenler, kendilerinde günah ve kusur bulunduğunu itiraf etmişlerdir ki bu, Hak Teâlâ'nın "Ey Rabb'imiz bizim günahlarımızı ve işimizdeki taşkınlığımızı bağışla" {âm Imran. 147) âyetinde anlatılan husustur. Onlar, tedbirin, yardımın ve zaferin sadece RabTaâlâ'dan olabileceğine inanmışlardır ki bu da, "Ayaklarımıza güç ve sebat ver. Kâfirler topluluğuna karşı bize yardım et" âyetinde anlatılan husustur. Binâenaleyh bunların kulluktaki makamı kemalin zirvesinde olmuş olur. Bu sebeple, önceki âyette bahsedilenler sevabın bir kısmını, bunlar ise tamamını elde etmişlerdir. Yine onlar Allah'ın mükafaatını istemişler, bunlar ise Allah'ın mükâfaatını değil, mevtalarına hizmet etmeyi istemişlerdir. Bundan dolayı, Allah'tan başka bütün varlıkların, Allah'ın hizmetine yönelen her insana hizmete yöneleceğini bildirmek için, öncekilerin bu sevaptan mahrum edildiği, bunlara ise sevabın tamamının verildiği bildirilmiştir.

Sonra Allah Teâlâ, "Allah insanda bulunanları sever" bu­yurmuştur. Bu ifâdede, bir güzel incelik vardır. Oda, bunların , "Ey Rabb imiz bizim günahlarımızı ve işimizdeki taşkınlığımızı bağışla" diyerek, kendilerinin hatalı olduklarını itiraf etmiş olmalarıdır. Onlar bu itirafta bulununca, Allah onları "muhsin" (iyilikte bulunan) diye adlandırmış ve sanki onlara şöyle demek istemiştir: "Sen hatanı ve aczini kabul edip, itiraf edince, kul için Allah'ın huzuruna ulaşmasının ancak zillet, meskenet ve acizliğini ortaya koyması ile mümkün olduğunu bilesin diye, seni ihsan ile tavsif ediyor ve kendime sevgili bir kul kılıyorum." Yine onlar cihâd etmek istediklerinde, Allah'ın dini uğrunda ayaklarını sâbit-kadem kılmasını ve düşmana karşı kendilerine yardım etmesini Allah'tan istedikleri için, Allah onları "muhsin" diye adlandırmıştır. Bu da kulun, bu güzel fiili yapmasının, ancak Allah'ın ona bu güzel fiili nasip edip yardımcı olduğu zaman mümkün olacağını gösterir. Hem sonra Cenâb-ı Allah, "İyiliğin mükâfaah ancak iyiliktir" {Rahman, eo) ve "İyi tş, güzel amel yapanlara, cennet ve bir de ziyâdesi vardır" (Yunus. 26) buyurmuştur. Bütün bunlar, kula o güzel fiili, Allah'ın nasip ettiğine ve bütün bunların Allah'tan ve Allah'ın yardımıyla olduğunu bilsin diye kulu mükâfaatlandırdığına delâlet eder. [210]

 

Kâfirler, Müminleri Dinden Çıkarmak İsterler

 

"Ey iman çdenler, eğer inkâr edenlere itaat ederseniz, onlar sizi ökçelerinizin üstünde (gerisin geri küfre) çevirirler de büyük zarara uğrayan kimselere dönersiniz. Hayır, sizin mevlânız Allah'tır. O, yardım edenlerin en hayırlısıdır" (Âl-i imran, 149-150).

Bil ki bu âyet, önceki âyetin devamı ve tamamlayıcısıdır. Çünkü kâfirler, Hz. Peygamber (s.a.s)'in öldürüldüğü haberini asılsız olarak yayıp, münafıklar da zayıf inançlı müslümanları kâfir olmaya çağırınca, Hak Teâ!â,.bu âyetle müslumanları, o münafıkların sözlerine iltifat etmekten men etmiş ve "Ey iman edenler, eğer küftedenlere itaat ederseniz..." buyurmuştur. Bu tabirle ilgili birkaç mesele vardır: [211]

 

Birinci Mesele

 

Bu ifâdede kastedilen kâfirlerin "Ebû Süfyan" olduğu söylenmiştir. Çünkü Ebû Süfyan (r.a), o gün kâfirlerin büyüğü ve reisi idi. Süddî de, bu ifâdeden maksadın, Ebû Süfyan olduğunu, çünkü onun, o zamanda fitne ağacı olduğunu söylemiştir. Başka âlimler ise, buradaki "inkâr edenler" tabirinden maksadın, Abdullah İbn Übey ve onun münafık arkadaşları olduğunu, bunların zayıf inançlı kimselerin kalplerine şüphe sokan ve "şayet Muhammed, Allah'ın peygamberi olsaydı, başına böyle birşey gelmezdi. O, diğer insanlar gibi bir insandır. Bazı günler lehine, bazı günler aleyhine olur. Binâenaleyh daha önceki dininize dönün" diyenler olduğunu söylemişlerdir. Bir ktsım âlimler de bundan muradın yahudiler olduğunu, çünkü Medine'de bir grup yahudinin mevcut olduğunu ve bunların, özellikle Uhud hâdisesinden sonra müslümanlann kalplerine şüphe attıklarını söylemişlerdir. Doğruya en yakın olan, bu ifâdenin bütün kâfirlere şamil olmasıdır. Çünkü âyetin lâfzı umûmidir, sebebin (sebeb-i nüzulün) hususî olması, âyetin umûmî manaya gelmesine mâni değildir. [212]

 

İkinci Mesele

 

Hak Teâlâ'nın "eğer İnkâr edenlere itaat ederseniz..." buyruğu, dedikleri her hususta kâfirlere itaat etme mâna­sına hamledilemez. Aksine bu ifâdeyi tahsîs (sınırlandır­mak) gerekir. Bundan dolayı, bunun "Uhud gününde, size İslâm'ı terketmenizi emretmelerinde eğer onlara itaat ederseniz..."; "Eğer siz, onlara emrettikleri dalâlet hususunda itaat ederseniz..."; müşavere hususunda veyahut da savaşı bırakma hususundaki bu onların "Bizim yanımızda olsalardı ölmez ve öldürülmezlerdt..." (Am imran. 156) şeklinde sözleridir,  "eğer onlara itaat ederseniz..." şekillerinde olabileceği söylenmiştir.

Sonra Allah Teâlâ,"Onlar sizi ökçelerinizin üstünde çevirir­ler" yani, "onlar sizi, imanınızdan sonra küfre dönderirler. Çünkü onların küfre davet hususundaki sözlerini kabul etmek küfürdür" buyurmuştur.

Daha sonra Cenâb-ı Hak, "Zarara uğrayan kimselere dönersiniz buyurmuştur.

Bil ki, lâfız umumî olunca, muhtevasına hem dünya hem de âhiret hüsranının girmesi gerekir. Dünya hüsranına gelince, dünyada insanlara en zor gelen şey, düşmana boyun eğip, ona tezellül edip, ona muhtaç duruma düşmektir. Âhiret hüsranına gelince bu, insanın ebedi olan mükâfaattan mahrum olması ve, ebedi ve daimî olan bir cezaya duçar olması demektir.

Sonra Cenâb-ı Hak, "Hayır, sizin mevtanız, Allah'tır. O, yardım edenlerin en hayırlısıdır" buyurmuştur. Bunun mânast, "Sizler, gayelerinize ulaşma hususunda onlar size yardım edip desteklesinler diye kâfirlere itaat ediyorsunuz; ama bu bir cehalettir. Çünkü onlar âciz ve şaşkın kimselerdir Akıllı olan, yardımı sadece Allah'tan talep eder. Çünkü o. size, düşmanınıza karşı yardım eden ve sizden düşmanlarınızın hile ve tuzaklarını savuşturan sadece O'dur. Sonra Cenâb-ı Hak kendisinin, "yardım edenlerin en hayırlısı" olduğunu beyân buyurmuştur. Eğer Cenâb-ı Hakk'ın, "Hayır, sizin mevtanız Allah'tır. O, yardım edenlerin en hayırlısıdır" buyruğu ile O'nun nusreti ve yardımı kastedilmiş olmasaydı, bunun peşinden "yardım edenlerin en hayırlısıdır" sözünü getirmesi uygun olmazdı.

Allah Teâlâ şu sebeplerden dolayı yardım edenlerin en hayırlısı olmuştur:

a) Allah Teâlâ, istediğin her hususta sana yardım etmeye bir kadir; kendisine, senin yalvarıp yakarmanın gizli kalamayacağı bir âlim; cömertlik konusunda cimrilik yapmayan bir kerîm varlıktır. Kulların, birbirlerine yardım etmeleri bütün bu sayılan hususlarda böyle değildir.

b) Allah Teâlâ sana, hem dünya hem de âhirette yardım eder. Halbuki başkaları böyle değildir.

c) O, sana, sen istemeden ve sen ihtiyacını bilmeden önce yardım eder. Nitekim O, "De ki "geceleyin ve gündüzün sizi... kim koruyabilir" (Enbiya, 42) buyurmuştur. Halbuki başkaları böyle değildir.

Bil ki âyetteki "O yardım edenlerin en hayırlısıdır" sözünün zahiri, bundan münezzeh olduğu halde Hak Teâlâ'nın diğer yardım eden varlıklar cinsinden olmasını gerektirir. Fakat burada söz, "Bu. Ona göre pek kolaydır" (Rum. 27) buyruğunda olduğu gibi, insanların örf ve anlayışlarına göre gelmiştir. [213]

 

Kâfirlerin Kalplerine Korku Salmanın Mânası

 

"Hakkında Allah'ın hiçbir hüccet indirmediği şeyleri Ona eş koştuklarından dolayı inkâr edenlerin kalplerine korku salacağız. Onların yurtları cehennemdir. Zâlimlerin dönüp varacağı yer ne kötüdür!" (Âl-ı imran. 151).                           

Bil ki bu âyet, daha önce geçen âyetlerin devamı ve tamamlayıcısıdır. Çünkü Cenâb-ı Hak, cihâda teşvik ve kâfirlere aldırış etmeme hususunda birçok hususlar zikretmiştir. Bunlardan biri de, bu âyette zikredilen, Allah'ın kâfirlerin kalplerine korku atttğı hususudur. Şüphe yok ki bu, müslümanlann kâfirlere üstün geleceğini gösteren hususlardandır. Bu âyetle ilgili birkaç mesele vardır: [214]

 

Birinci Mesele

 

Âlimler, bu ilahi va'adin sadece Uhud günü için mi olduğu. yoksa bütün zamanlar için umumî bir va'ad mi olduğu husu­sunda ihtilâf etmişlerdir. Müfessirlerden pek çoğu, bunun bu güne, yani Uhud gününe has olduğunu, çünkü daha önce geçmiş âyetlerin Uhud savaşı hakkında olduğunu söylemişlerdir. Sonra, bu görüşte olan âlimler, Allah Teâlâ'nın Uhud günü müşriklerin kalbine korku salısının nasıl olduğu hususunda iki izah yapmışlardır:

a) Kâfirler, müslümanlara (başlangıçta) üstün gelip onları hezimete uğratınca. Hak Teâlâ, kâfirlerin kalplerine bir korku düşürmüş ve onlar müslümanları bırakıp, hiç sebep yokken onlardan kaçmışlardır. Hatta rivayet edildiğine göre, Ebû Süfyan dağa çıktp, "İbn Ebî Kebşe (Hz. Peygamber) nerede! İbn Ebî Kuhâfe (Hz. Ebu Bekir) nerede? İbnu'l-Hattâb nerede?" diye bağırmıştı. Hz. Ömer (r.a)'de ona karşılık vermiş ve aralarında sözler geçmiş, ama Ebû Süfyan dağdan inip onların yanına varmaya cesaret edememişti.

b) Kâfirler, Mekke'ye dönerlerken, yolun yarısında, "Biz, hiçbirşey yapmadık. Onların pekçoğunu öldürdük ve sonra tam galibken onları bıraktık. Haydi dönüp, bunların kökünü tamamen kazıyalım" dediler. Onlar tam bunu kararlaştırırlarken, Allah Teâlâ, kalplerine bir korku attı.

Bu husustaki diğer görüşe göre, bu va'ad sadece Uhud günü ile ilgili olmayıp, umûmîdir. Kaffâl (r.h) şöyle demiştir: "Sanki şöyle denilmek istenmektedir: Bu hadise, her nekadar sizin için Uhud gününde vuku bulmuş ise de, Allahu Teâlâ, kâfirleri ezmek ve dininizi diğer dinlere üstün getirmek için, bundan sonra da kâfirlerin kalp­lerine siz müslümanların korkusunu atacaktır. Allah Teâlâ, bunu yapmıştır. Böylece İslâm dini, bütün din ve milletlere üstün gelmiştir." Bu âyetin bir benzeri de, Mz. Peygamber (s.a.s)'in, "Bir aylık mesafede iken, (Allah'ın, kâfirlere) korkumu vermesiyle yardım o/undum "[215] hadis-i şerifidir. [216]

 

İkinci Mesele

 

Bu kelimeyi, Kur'ân'ın her yerinde İbn Âmir ve Kisâî, ayn harfinin zammesiyle,  şeklinde; diğer kıraat imamları ise, aynın sükûnu ile, şeklinde okumuşlar­dır. Vahidî, her iki kıraatin de, kullanılan iki lügat (şekil) olduğunu söylemiştir.Nitekim denilir kelimesinin masdar, kelimesinin de bu masdardan bir isim olması da mümkündür. [217]

 

Üçüncü Mesele

 

Kalpte meydana gelen korku" manasınadır. Bunun asıl manası, "doldurmak'tır. Sel, vadileri ve nehirleri doldurduğunda  denilir. Korkuya da, kalbi korkuyla doldurduğu için, denilmiştir. [218]

 

Dördüncü Mesele

 

"İnkâr edenlerin kalplerine korku salacağız" tabirinin zahirî, bu korkunun bütün kâfirlerin kalplerine düşmüş ol­duğunu rtâöe eöei. İşte bundan dcAayı, baza âlimler bu âyeti zahiri manası ile almışlardır. Çünkü İslam'a karşı olan herkesin katbinae, ya savaşırken veya müslümanlarla tartışırlarken, m üsl uman I ara karşı bir tür korku bulunur.

Hak Teâlâ'nın, "İnkâr edenlerin kalplerine korku salacağız" ifâdesi, kâfirlerin kalbine hertürlü korkunun düştüğünü göstermez. Bu ifâde ancak, onların kalbine bazı bakımlardan bu korkunun düşmüş olmasını gerektirir. Müfessirlerden bir grup, bu korkunun o kâfirlere has olduğu kanaatinde-dirler.

HakTeâlâ'nın, "Allah a eş koştuklarından dolayı" buyruğuna gelince, bil ki buradaki U lâfzı, mâ-i masdariyye olup, manası, "Allah'a şirk koşmaları sebebiyle" şeklindedir. Bil ki bunun mâkûl bir şekilde izahı şöyledir: Dua, çaresiz kalma durumda iken kabule daha yakındır. Nitekim Cenâb-ı Hak, "Yoksa çaresiz kalmışa kendisine dua ettiği zaman icabet eden (Allah mı)" {Nemi, 62) buyurmuştur. Allah'ın, bir eşi ve benzeri bulunduğuna inanan kimse için, bir bunalma hali söz konusu değildir. Çünkü o "Eğer bu tanrı bana yardım etmezse, şu diğeri bana yardım eder" der. Eğer onun kalbinde böyle bir bunalma olmazsa, ne duası makbul olur, ne de yardım gerçekleşir. Bu olmayınca, onun kalbinde bir korku ve dehşetin olması gerekir. Binâenaleyh Allah'a ortak koşmanın, bir korkuyu gerektirdiği sabit olmuş olur. [219]

 

Sultan Kelimesinin Mânası

 

HakTeâlâ'nın, "Hakkında Allah'ın hiç bir hüccet indirmediği şeyleri... ' buyruğu hakkında birkaç mesele vardır: [220]

 

Birinci Mesele

 

Âyette geçen "sultân" kelimesinin manası, hüccet ve delil demektir. Bu kelimenin izahı hususunda şu görüşler ileri sürülmüştür:

a) Bu kelime, kendisiyle kandilin tutuşturulup yandığı "susam yağı" kelimesinden türemiştir. Kendileri sayesinde insanlar haklarını elde edebildikleri için hükümdarlara ve ümerâya "sultanlar" denilmiştir.

b) Arapçada "sultan" kelimesi hüccet demektir. Hüccet ve burhan sahibi olduğu için hükümdara da "sultân" denilmiştir.

c) Leys şöyle demiştir: "Sultan" kudret demektir. Çünkü bu kelime binası kelimesindendir. Bu izaha göreifâdesinin mânast, "Hükümdarın kuvvet ve kudreti" demektir. Bâtılı defedip savaştırmaya kudreti   olduğu için "burhân"a (aklî delile) de "sultân" adı verilmiştir.

d) İbn Dureyd şöyle demektedir: "Her şeyin sultanı, o şeyin keskinliği demektir. Bu kelime "keskin dil, tenkit edici dil" ifadesinden alınmıştır. kelimesi de keskinlik ve hiddet anlamındadır. [221]

 

Tabirinin Tefsiri

 

Hak  Teâlâ'nın, "Hakkında  Allah'ın  hiç bir hüccet indirmediği şeyleri..." buyruğu, bu hususta bir hüccetin bulunduğunu, ama ne var ki Cenâb-ı Hakk'ın onu indirip izhâr etmediği zannını uyandırırsa buna şöyle cevap verilir: Eğer bu böyle olsaydı, Allahu Teâlâ onunla ilgili bir hüccet indirirdi. Allah onunla ilgili bir hüccet indirmediğine göre, onun bulunmadığı sabit olur. Bu husustaki netice-i kelâm, kelâmcıların söylemiş olduğu şu sözlerdir: Bu, delili olmayan şeylerdendir. Binâenaleyh isbâtı caiz değildir. Bazı kelâmcılar biraz daha ileri giderek, "Bunun delili yoktur; binâenaleyh yokluğu gerekir" demişlerdir. Bazı kelâmcılar da bu yolla, Cenâb-ı Hakk'ın birliğine istidlal edip şöyle demişlerdir: "Yaratıcı ancak, "muhdes" varlıkların kendisine muhtaç olmasıyla isbat edilir. Bu ihtiyacın giderilmesi, bir yaratıcının isbâî edilmesi için kâfidir. Binaenaleyh birden fazla olanı isbât etmenin imkânı yoktur; bu sebeple de onu isbâta kalkışmak caiz değildir." [222]

 

Üçüncü Mesele

 

Bu âyet, taklîd'in bozukluğuna delâlet etmektedir. Bu böyledir,   çünkü   âyet,   şirkin   bir   hüccet  ve  delilinin

bulunmadığına delâlet eder. Binâenaleyh onun varlığına hükmetmenin bâtıl olması gerekir. Bu, ancak, varlığına dair delil bulunmayan şeyin isbât edilmesinin bâtıl olduğu söylendiği zaman doğru olur. Binâenaleyh taklidin geçerli olduğunu söylemenin fasid olması gerekir.

Sonra Cenâb-ı Hak, 'Onların yurttan cehennemdir" buyurmuştur.

Bil ki Cenâb-ı Hak, müşriklerin dünyadaki hallerini beyân etmiştir; ki bu halleri de onların kalplerine korku düşmesidir. Yine onların âhiretteki hallerini de beyan etmiştir ki bu da, onların varacakları yerin ve meskenlerinin cehennem olduğudur.

Sonra Cenâb-ı Hak, 'Zâlimlerin dönüp varacağı yer ne kötüdür!" buyurmuştur. Mesva kelimesi, insanın karar kılıp varacağı, yerleşeceği yer, mekân demektir. Bu kelime, Arapların tabirlerinden alınmıştır. Mesva kelimesinin çoğulu mesâvî "meskenler, barınaklar" şeklinde gelir. [223]

 

Allah'ın Zafer Vaadinin Bağlı Olduğu Şartlar

 

"Celâlim hakkı İçin: Allah size olan va'adint, -O'nun izni ile onlan öldüregeldtğtniz, hatta sevmekte olduğunuz (zafer)i de size gösterdiği zamana kadar yerine getirmişti. Sonra siz gevşeklik gösterdiniz, isyan ettiniz, işlerin idaresi hususunda çekiştiniz. İçinizden kimi dünyayı istiyor, içinizden Rtmi de

âhtreti arzuluyordu. Sonra Allah, sizi imtihan etmek İçin sizi onlardan geri çevirdi. Allah sizi muhakkak bağışladı da. Zaten Allah mü'minlere bol lûtfu inayet sahibidir" (Al-i İmran, 152).

Bil ki, bu âyetin daha önceki âyetlerle münasebeti pekçok bakımdandır:

a) Hz. Peygamber ve ashabı, Uhud'da başlarına gelen musibetle Medine'ye dönünce, ashâbtan bazıları, "Bu, bizim başımıza nederen geldi? Halbuki Allah bize yardım edeceğini va'adetmişti..." dediler. İşte bunun üzerine Allah Teâlâ bu âyeti inzal etti..

b) Ashâbtan bazıları şöyle demişlerdi: "Hz. Peygamber (s.a.s) rüyasında bir koç kestiğini görmüştü. Cenâb-ı Hak O'nun rüyasını, Uhud gününde müşriklerin sancakta­rı olan Talha İbn Osman ile, bundan sonra yine sancaktarlık yapan dokuz kişinin öldürülmesiyle gerçekleştirmişti ki, bü Cenâb-ı Hakk'ın "Andolsunki, Allah'ın size olan vaadi yerine geldi" buyruğunun manasıdır. Cenâb-ı Hak bu ifâdeyle, Resulü Hz. Muhammed (s.a.s)'in rüyasını doğrulayıp gerçekleştirmeyi kastetmiştir.

c) Bu va'adin, Hak Teâlâ'nın, "Evet, siz sabreder, sakınırsanız; onlar da ansızın üstünüze gelecek olurlarsa, Rabb iniz size yardım edecektir..." (Ah imran, 125) âyetinde zikretmiş olduğu husus olması da caizdir. Ancak ne var ki bu, sabretmek ve muttaki olmak şartına bağlanmıştır.

d) Bu va'din, Cenâb-ı Hakk'ın, "Dinine yardım edenlere elbet Allah da yardım edecektir" <Hacc.«) âyetinde belirttiği husus olması da caizdir. Ama ne var ki, bu da bir şartla kayıtlanmıştır.

e) Bu va'adin, "Hakkında Allah'ın hiç bir hüccet indirmediği şeyleri O'na eş koştuklarından dolayı, küfre girenlerin kalplerine korku salacağız..." (Aw İmran. 151) âyetinde belirtilen husus olması da caizdir.

f) Buradaki va'adtn, Hz. Peygamber (s.a.s)'tn okçulara, "Buradan ayrılmayın; çünkü biz, siz buradan ayrılmadığınız sürece mutlaka galip geleceğiz" şeklindeki sözleri olduğu da söylenmiştir.

g) Ebû Müslim şöyle demiştir: Cenâb-ı Hak, önceki âyette onlara, kâfirlerin kalplerine korku salacağını va'adedince, bu hususu, Uhud vakasında onlara yardım va'adini gerçekleştirdiğini hatırlatmakta te'kid etmiştir. Çünkü Cenâb-ı Hak, onlara, sabredip muttaki olmaları şartıyla yardım edeceğini va'adedip. onlar da bu şarta harfiyyen uyunca, şüphesiz Cenâb-t Hak meşrutu yerine getirmiş, onlara yardımını yapmıştı. Vaktâ ki onlar şartı ihlâl ettiler, meşrut olan (yardım da) ellerinden kaçtı. [224]

 

Okçuların Gevşeyip Yerlerini Bırakmaları   

 

Âyetin münasebet vecihlerini iyice kavrayınca şunu deriz ki, bu âyette birkaç mesele vardır:

Vahidî (r.h) şöyle demiştir:  fiili, iki mef'ûl alır. Meselâ sen,  "Ben ona olan vaîdi ve va'adi yerine getirdim" dersin... [225]

 

İkinci Mesele

 

Uhud vakasında, Hz. Peygamber (s.a.s)'in, Uhud'u arkasına alıp yüzünü Medine'ye doğru çevirdiğini, okçuları

dağın eteğine yerleştirdiğini ve onlara, "Burada kalın; savaş ister bizim lehimize isterse aleyhimize olsun, sakın yerinizden ayrılmayın..." şeklinde emir verdiğini'zikretmiştik. Müşrikler savaşa yöneldiğinde okçular onlara ok atmaya başladılar. Diğer müslümanlar da onlara kılıç darbeleri indiriyordu. Derken, müşrikler yenilgiye uğradılar. Müslümanlar da onların kökünü kazımak (hiss) için, onları takib ediyorlardı...

Leys, buradaki kelimesinin "geniş çaplı bir öldürme" anlamına geldiğini; binâenaleyh buradaki tabirinin mânasının, "Sizler onları çokça öldürüyor­dunuz" şeklinde olduğunu söylemiştir. Ebû Ubeyd, Zeccâc ve İbn Kuteybe de şöyle demektedir: kelimesi, öldürerek köklerini kazımak manasına gelir. Nitekim, soğuk kendilerini öldürdüğü zaman, "Ölmüş çekirgeler" denilir. Her şeyi kasıp kavurduğu zaman "kırıp geçiren kıtlık..." denilir. Buna göre  tabirinin mânası, "öldürerek onların kökünü kazıyordunuz.." şeklinde olur. İştikak âlimleri, bir kimse birisini öldürdüğünde, bunu ifâde için  lâfzının kullanıl­dığını söylemişlerdir. Çünkü o kimse, öldürmek suretiyle maktulü hissiz ve duyarsız bir hale getirmiştir. Bu, bir kimsenin karnı ağrıdığında *%j; başı ağrıdığında da denilmesi gibidir. Cenâb-ı Hakk'ın, sözünün mânası, "O'nun ilmiyle..." demektir. Buna göre bu tabirin mânası şudur: "Allahu Teâlâ, size muttaki olup tâatına sabrü sebat etmeniz şartıyla yardım edeceğini va'adedip, siz de bu şartı tastamam yerine getirdiğiniz için, O va'adini gerçekleştirdi ve düşmanlarınıza karşı size yardım etti. Ama ne zaman ki şartlara riâyet etmeyip Rabb'inizin emrine isyan ettiniz, hiç şüphesiz o zaman o ilahî yardım ve nusret de yok olup gitti, zail oldu. Cenâb-ı Hakk'ın, "Derken siz gevşeklik gösterdiniz; sevdiğiniz şeyi size gösterdikten sonra isyan ettintzr emr hususunda çekiştiniz" buyruğu hakkında birkaç mesele vardır: [226]

 

Birinci Mesele

 

Bir kimse şöyle diyebilir: "Hak Teâlâ'nın,  "Derken siz gevşeklik gösterdiniz" ifâdesi, zahirine göre şart cümlesi gibidir. Bunun   mutlaka bir cevabı olması gerekir; o halde bunun cevabı nerededir?"

Bil ki, âlimler bu konuda şu iki yolu izlemişlerdir:

Birinci yol: Bu ifade, bir şart cümlesi değildir. Aksine, buyruğunun mânası, "sizden bir gevşeklik ve emir konusunda bir münakaşa sadır oluncaya kadar, muhakkak ki Allah size yardım etmişti" şeklindedir. Çünkü Cenâb-ı Hak, onların müttakî olmaları ve tâatlara sabretmeleri şartıyla, onlara yardım edeceğini va'adetmişti. Binâenaleyh, onlar korkup, yılgınlık gösterip ve de isyan edince, Allah'ın yardımı sona erdi. Bu görüşe göre, lafzı, (...caya kadar) manasında olmak üzere, bir "gaye" ifâde eder. Binâenaleyh, âyetteki, terkibinin manası, (caya kadar) veya (yılgınlık gösterdiğiniz zamana, vakte kadar...) şeklinde olur.

İkinci yol: Cenâb-ı Hakk'ın, ,buyruğunun bir şart cümlesi olmaya elverişli olmasıdır. Bu görüşe göre âlimler, bu şartın cevabı hususunda ihtilâf edip şu izahları yapmışlardır:

a) Basralılann görüşü olup, buna göre buradaki şartın cevabı mahzûftur. Buna göre kelâmın takdiri ise, "Derken siz gevşeklik gösterip; Allah sevdiğiniz şeyi size gösterdikten sonra isyan ederek emr hususunda çekişince, Allah sizden yardımını çekti.." şeklinde olur. Hak Teâlâ'nın, "Celâlim hakkı için, Allah size olan va'adini yerine getirmişti" buyruğunun mânası, böyle bir cevabın takdir edileceğine delâlet ettiği için, bu cevabın hazfi güzel ve yerinde olmuştur. Bu nevi âyetler Kur'ân-ı Kerîm'de pekcoktur. Nitekim Cenâb-ı Hak, "Eğer yeryüzünde bir tünel, veya semâda bir merdiven bulabilir de, onlara bir mucizegetirebflirsen'' (Enam. 35) buyurmuştur ki bunun cevabı, (bunu yap!) emri olup şart, cevabın bu şekilde olacağına delâlet ettiği için hazf edilmiştir. Yine O, "Yoksa o, gecenin saatlerinde kıyam edip (namaz kılan) kimse mi?" (Zümw, 9) buyurmuştur ki, kelâmın takdiri, "Yoksa, kıyam eden kimse, böyle olmayan kimse gibi midir?"şeklindedir.

b) Kürelilerin görüşü, Ferrfi'nın da tercihi olup buna göre, bu ifâdenin cevabı, Cenâb-ı Hakk'ın,  "İsyan ettiniz" sözüdür. Bu ifâdenin başındaki vâv harfi zâiddir. Nitekim Cenâb-ı Hak, "Vakta ki ikisi de Allah'ın emrine teslim oldular, (İbrahim) onu alnı üzere yıktı. Biz ona... nida ettik" (Satfât, 103-104) buyurmuştur. Esasen mâna, vâv harfi olmaksızın  "Biz ona... nida ettik." şeklindedir. İşte burada da böyledir. Yılgınlık gösterme ve çekişme isyan etmeye sebep olunca kelâmın takdiri; "Derken siz gevşeklik gösterip emir hususunda çekişince, isyan etmiş oldunuz..." şeklinde olur. Buna göre buradaki vâv harfi zâid olmuştur. Bu görüşü destekleyenlerden bazıları, Hak Teâlâ'nın,  "Nihayet oraya vanp,kapılan açılınca..." (Zûmer, 73)âyetinin deliliyle, li sözünün cevabına vâv getirmenin, Arapların usûlü olduğunu iddia etmişlerdir. Buna göre âyetin takdiri, "Nihayet oraya vardıklarında, oranın kapıları açıldı" şeklinde olur. Buna göre eğer, "sizin yılgınlık gösterip çekişmeniz bir mâsiyettir. Bundan dolayı biz yılgınlık göstermeyi ve çekişmeyi mâsiyetin sebebi kabul eder isek, birşeyin yine kendisinin sebebi olması gerekir ki bu fasittir" denilir ise, biz deriz ki: "Buradaki isyandan murad, onların o yerden ayrılmalarıdır. Şüphesiz yılgınlık gösterme ve çekişme de, onların o yerlerinden çıkmalarını gerektiren şeylerdir. Binâenaleyh bunda, birşeyi yine kendisinin sebebi kılma yoktur." Bil ki Basralılar, bu cevabı kabul etmezler. Çünkü onların ekolüne göre, buradaki vâv harfini "zaide" kabul etmek caiz değildir.

c) Âyetin takdiri şöyle olabilir: "(Allah) size sevmekte olduğunuz (zafer)i gösterdikten sonra, siz gevşeklik gösterip isyan edip, emir (işlerin idaresi) hususunda çekişerek iki kısma ayrıldınız: Kiminiz dünyayı, kiminiz de âhireti istiyordu. "Binâenaleyh bu şartın cevabı, "iki kısma ayrıldınız..." ifadesidir. Fakat, âyetteki "içinizden kimi dünyayı istiyor, kimi de âhireti diliyordu" sözü, aynı faydayı sağlayıp, aynı manayı ifâde ettiği için, bu cevap sözde hazf edilmiştir. Çünkü  edatı teb'îz (kısmîtik) ifade eder ki bu da böyle bir bölünmeyi gösterir. Bu, hatırıma gelen bir ihtimaldir.

d) Ebû Müslim, "Bu ifâdenin cevabı, âyetteki "Sizi onlardan geri çevirdi" kısmıdır ve bunun takdiri, "Sonra siz yılgınlık gösterdiniz... Allah sizi imtihan etmek için, sizi onlardan geri çevirdi" şeklindedir. Bu sözün başındaki  (sonra) kelimesi sanki yok gibidir" demiştir. Ebû Müslim'in bu izahı, son derece uzak ihtimaldir. Allah en iyisini bilir. [227]

 

İkinci Mesele

 

Allah Teâlâ, bu âyette üç şey zikretmiştir:

Birincisi: Feşel (gevşeklik göstermedir ki bu zayıflık mana­sına gelir. "Fese!" kelimesinin, korkaklık manasına geldiği de söylenmiştir ki bu Hak Teâlâ'nın, "Çekişmeyin, yoksa zayıflar­sınız" (Enfai. 46» âyetinin delaletiyle bâtıldır. Çünkü burada bu kelimenin, "yoksa korkarsınız" manasına gelmesi uygun düşmez.

İkincisi: Emir (işlerini idaresi) hususunda çekişmedir ki bu konuyla ilgili şu iki bahis vardır:

1- Bu çekişmeden murad, şudur: Hz. Peygamber (s.a.s)'in, okçulara yerlerinden kesinlikte ayrılmam alarmı emredip, Abdullah İbn Cübeyr (r.a)'i onlara reis tayin edip müşrikler ortaya çıkınca, bunlar da onları bozguna uğrayıncaya kadar ok yağmuruna tutmuşlardı. Sonra bu okçular, müşriklerin kadınlarının dağa tırmanıp -ayaklarındaki halhallar görünecek şekilde- bacaklarının  açıldığını  gördüklerinde,  "Ganimet, Ganimet!" dediler. Bunun üzerine reisleri Abdullah (r.a), "Allah'ın Resulü bize buradan ayrılmamamızı tembih etti" deyince, onlar onu dinlememiş ve ganimet elde etmek için koşup gitmişlerdi. Geride Abdullah ile birlikte on kişiden daha az bir grup kalmıştı ki onların hepsini de müşrikler öldürmüşlerdi. İşte âyette bahsedilen "çekişme"den maksad budur.

2- Âyetteki "em/r hususunda" tabiri hakkında şu iki izah yapılmıştır:

a) Buradaki "emir", durum, hal ve vaziyet manasınadır. Yani, "İçinde olduğunuz durum hakkında..." demektir.

b) Buradaki "emir", nehyin zıddı olan emirdir.|Buna göre mana, "Sizler, Hz. Peygamber'in, yerinizden ayrılmama emri hususunda çekiştiniz" şeklindedir.

Üçüncüsü, Sevmekte olduğunuz (zafer)i size gösterdikten sonra isyan etmenizdir ki bundan maksat, "Bulunduğunuz yerde durmayıp, orayt terketmek suretiyle İsyan ettiniz" manasıdır.

Geriye, bu âyetle ilgili birkaç soru kalır:

1-  Allah Teâlâ, feşel, yani "gevşeklik gösterme"yi niçin "çekişme ve isyan etme"den önce zikretmiştir?

Cevap: Okçular, kâfirlerin bozguna uğradığını görüp, ganimet elde etme sevdasına düşünce, bu arzu yüzünden, gönüllerinde orada durma hususunda bir gevşeme meydana geldi. Sonra kendi kendilerine (vicdanlarında), "ganimet elde etmek için gidelim mi, gitmeyelim mi?" diye bir çekişme içine düştüler. Daha sonra da, ganimet elde etmekle meşgul oldular.

2- O yerden ayrılmak suretiyle işlenen bu isyan, onlardan sadece bir kısmına ait iken, hiçin âyetteki itâb (kınama), umûma yöneltilmiştir?

Cevap: Bu (isyan ettiniz) hitabı, hernekadar umûmî ise de, kendisinden sonra onu tahsîs eden (sınırlayan) bir ifâde gelmiştir. Bu da, "İçinizden kimidünyayı istiyor, içinizden kimi de âhireti diliyordu" sözüdür.

3-  Âyetteki, "arzu ettiğiniz (zafer)i de size gösterdikten sonra..." ifâdesinin mânası nedir?

Cevap: Bunun maksadı, isyanın büyüklüğüne dikkat çekmektir. Çünkü, Allah Teâlâ'nın, va'adini gerçekleştirmek suretiyle kendilerine ikram ettiğini müşahede ettiklerinde^ odlara böyle bir isyandan kaçınmak gerekirdi. Onlar, böyle bir günaha cesaret edip, bunu işleyince, Hak Teâlâ bu ikramını onlardan geri çekmiş ve onlara isyanlarının cezasını tattırmıştır.

Sonra Cenâb-ı Hak, "Sonra (Allah) sizi imtihan etmek içîn, sizi onlardan geri çevirdi" buyurmuştur. Bu âyetin tefsiri hususunda, bizim (Ehl-i sünnet) âlimleri ile Mu'tezile'nin görüşleri farklıdır. Çünkü Allah'ın onları kâfirlerden geri çevirmesi bir günahtır. Binâenaleyh Allah Teâlâ, bu geri çevirme işini kendisine nasıl nisbet etmiştir? Bizim âlimlerimize göre müşkilat yoktur. Çünkü âlimlerimize göre, hayır da şer de Allah'ın yaratması ve irâdesi iledir. Buna göre âlimlerimiz, bu âyetteki "geri çevirme"nin, "Allah Teâlâ müslümanlan kâfirlerden geri çevirdi, kalplerine bozgun fikrini attı ve kâfirleri onlara musallat kıldı" manasında ofduğunu söylemişlerdir. Bu, mtrtessırtefın

, bu mananın caiz olmadığını ve bunun caiz olmayacağına aklî delillerin de delâlet ettiğini söylemiştir. Onlar "Naktî delil,   Hakikaten, iki ordu karştiaşüğı gün, içinizden geri dönenler (yok mu), onları, yaptıkları bazı şeylerden dolayı ancak şeytan kaydırmak istedi..." <Aw taran, 155) âyetidir. Allah Teâlâ, bu âyette, onlardan sâdır olan şeyi şeytana nisbet etmiştir. Binâenaleyh bundan sonra bu şeyi artık nasıl olur da kendisine izafe edebilir? Aklî delil ise şudur: Allah Teâlâ, onları bu geri dönmeden dolayı kınamıştır. Allah'ın insanları boylarının uzunluğu veya kısalığmdan,hastalıklı veya sıhhatli olmalarından ötürü kınaması caiz olmadığı gibi, böyle bir filüden ötürü, bu insanları kınaması da caiz değildir" demişlerdir.

Daha sonra onlar, şu açıklamaları yapmışlardır:

a) Cübbaî şöyle der: "Okçular iki kısma ayrıldılar: Bir kısmı, ganimet elde etmek için mevzilerini terketmiş, bir kısmı ise orada kalmıştı. Sonra orada kalanları düşman kuşattı. Eğer yerlerini terkedenler de orada katmış olsalardı, şüphe yok ki, düşman onları da hiç faydasız yere öldürecekti. İşte bundan dolayı onların orayı terkedip, düşmandan korunabilecekleri bir yere çekilmeleri caizdir. Baksana, Hz. Peygamber (s.a.s) ashabından bir grup ile dağa doğru çekilip, sırtlarını dağa verip kendilerini muhafazaya almışlar ve böyle yapmakla âsî olmamışlardı. Böyle bir geri çekilme caiz olunca, "Allah'ın izni ve emriyle oldu" manasında, Hak Teâlâ bu işi kendisine nisbet etmiştir, Daha sonra da Hak Teâlâ, "Sizi imtihan etmek için..." buyurmuştur ki, bundan murad şudur: "Allah Teâiâ onları o yere döndürüp onlar da orada kendilerini muhafaza altına alınca, orada da cihad etmelerini ve geri kalan müslümanlan müdafaa etmelerini emretmiştir. Hezimete uğradıktan ve harb meydanında akrabaları ile dostlarının  öldürüldüğünü  gördükten  sonra,   müslümanların  yeniden  cihâda yönelmeleri, hiç şüphe yok ki en büyük bir imtihan olmuştur."

Şayet, "Bu izaha göre, Allah'ın kâfirlerden geri çevirdiği müslümanlar, günah işlemiş olmazlar. Öyle ise, daha niçin Cenâb-ı Hak, "Allahsizi muhakkak bağışladı.." buyurmuştur?" denilir ise, biz (Mu'tezile) deriz ki: "Âyet, bu geri dönme hususunda mazur olanları da olmayanları da içine almaktadır. Mazur olmayanlar, ilk önce bozgunu başlatıp, devam eden ve emre isyan edenlerdir. Binâenaleyh Allah'ın, "Sizi onlardan geri çevirdi" ifâdesi, mâzûr olanlarla ilgili olmuş olur. Çünkü âyet, iki kısma ve iki hükme şâmil olunca, her hüküm ilgili olduğu kısma âit olmuş olur. Bu âyetin bir benzeri de, Hak Teâlâ'nın, "(Resûlullah) ancak o iki (kişinin) ikincisi idi. Hani onlar mağarada idiler. Peygamber o vakit arkadaşı (Ebu Bekir'e), "Tasalanma, Allah hiç şüphe yok ki bizimle beraberdir" diyordu. Bunun üzerine Allah onun üzerine sekînesini indirdi" rrevt», 40) âyetidir. Burada, Hz. Peygamber (s.a.s)'in, kendisine "Tasalanma..." dediği, Hz. Ebû Bekir (r.a)'dir. Çünkü Hz. EbÛ Bekir (r.a), bu sözden önce korkuyordu. Bunu duyunca korkusu dindi ve sakinleşti. Cenâb-ı Hak daha sonra, "(Allah) O (peygamberi) görmediğiniz ordularla güçlendirmiştir" (Tevbe, 40) buyurmuştur ki bununla da Hz. Ebu Bekir (r.a)'i değil, Hz. Peygamber (s.a.s)'i kastetmiştir. Çünkü bunların ikisi birlikte zikredilmişlerdir." İşte Cübbâi'nin bu konuda söylediklerinin hepsi budur.

b) Ebû Müslim el-İsfehânî'nin söylediği şu izahtır: "Hak Teâlâ'nın, "Sizi onlardan geri çevirdi" buyruğundan maksad, "Müslümanların isyanlarına ve gevşeklik göstermelerine bir ceza olsun diye, kâfirlerin kalplerindeki müslümanlardan duydukları korkuyu giderdi" manasıdır. Sonra Cenâb-ı Hak,  "Sizi imtihan etmek İçin.." buyurmuştur ki bu, "Emrine muhalefet edip, ganimet elde etmeye yönelmeniz hususunda, Allah'a dönüp, O'na yönelerek, O'ndan mağfiret talep edesiniz diye, bu geri çevirmeyi size bir belâ kıldı" manasınadır. Daha sonra Hak Teâlâ onlara, kendilerini affettiğini bildirmiştir."

c)  Ka'bî bu ifâdenin, "sonra size birçok nimetler verip, yükünüzü hafifletmek suretiyle sizi imtihan etmek için, Allah Teâlâ hemen yeniden savaşa dönmenizi emretmemek suretiyle, sizi onlardan çevirmiştir" manasında olduğunu söylemiştir. Bu konuda, onların yaptığı izahlar işte bunlardır. Allah en iyisini bilendir.

Sonra Cenâb-ı Allah, "(Allah) sizi muhakkak bağışladı" buyur­muştur ki bu ifâdenin zahiri, onlardan daha önce bir günah sâdır olmasını gerektirir. Kâdî şöyle demiştir: "Eğer bu, küçük günahlardan ise, Cenâb-ı Hakk'ın onu tevbe edilmeden de affedebileceğini söylemek doğru olur. Eğer bu, büyük günahlardan ise,   büyük  günah   sahibi   olanların,   tevbe   etmeden   af  ve   mağfirete uğrayamayacaklarına delil bulunduğu için, onların mutlaka tevbe etmiş olduklarını kabul etmek gerekir."

Bil ki bu günah şüphesiz, bir büyük günahtır. Çünkü o okçular, Hz. Peygamber (s.a.s)'in nassının (hadisinin) açık manasına muhalefet etmişlerdir. Bu muhalefet, müslümanların bozulmasına ve ileri gelen bir çok müslümanın öldürülmesine sebeb olmuştur. Bütün bunların, günah-ı kebâir cinsinden olduğu herkesin malûmudur. Yine Hak Teâlâ'nın, "Kim böyle bir günde o (kâfirlere) arka çevirirse..." (Enfai, 16) âyetinin zahiri de, bu işin büyük günah olduğuna delâlet eder. Bu son âyetin, Bedir savaşındaki müslümanlara has olduğunu söyleyenlerin görüşü zayıftır. Çünkü âyetin lâfzı umûmîdir ve maksadda da bir farklılık yoktur. Binâenaleyh âyeti tahsis etmek (sınırlandırmak) imkânsızdır. Sonra bu âyetin zahiri, Hak Teâlâ'nın onlar