NİSA SÛRESİ 3

Kur’an’daki Sırası:4. 3

Nüzul Sırası:98. 3

Ayet Sayısı:176. 3

İndiği Dönem:Medine. 3

Sûrenin Tanıtımı 3

Kadın Ve Akraba Haklarına Riayet 4

Yetim Hakları 4

Teaddüdü Zevcat (Çok Evlilik) Meselesi 5

Odalık Cariye Bulundurma Üzerine. 7

Geçim Dayanağı Olan Malların, Sefihlere (Aklı Ermezlere) Verilmemesi 8

Mirasın Taksimi 9

Mirastan Düşen Paylar. 10

Fuhuş Yapanlara Uygulanacak Ceza. 14

Kadınlara Zorla Vâris Olma. 17

Mihirle Alakalı Mübalağa (Çok Verme) Meselesi 17

Üvey Anneyle Evlenmenin Haram Oluşu. 18

Nikahın Haram Olduğu Yakın Akrabalar. 20

Muta Nikahı Hakkında Şerh Ve Özet 22

Müslüman Kadın Ve İffet 24

Malları Batıl Yollarla Yememek. 27

Mirasa Kimler Varis Olabilirler?. 29

Erkeklerin Kadınların Koruyucuları Ve Yöneticileri Olmaları 30

Karı-Kocanin Arasının Düzeltilmesi 31

Kur'an'in Ailevi Halleri Açıklamasındaki Hikmet 32

Allah'a Hiçbir Şeyi Ortak Koşmamak. 33

Sarhoşken Namaza Yaklaşmanın Haram Oluşu Ve Abdestle İlgili Bazı Hükümler  36

Yahudilerin Sapkınlığı 40

Emaneti Ehil Olanlara Verme Ve İnsanlar Arasında Adil Olma. 42

Allah'a, Peygamber'e Ve Emir Sahiplerine İtaat 44

Tağuti Mahkemelere Başvurmak. 46

Ayetin Açıklaması 47

Kafirlerin Tutumu Karşısında Müslümanlara Yapılan Telkinler. 48

Münafıkların İkiyüzlü Tavırları 49

Kıtalin Önce Yasak, Sonra Farz Oluşu Meselesi 51

Yetki Sahibi Kimselerle İstişare Etmek. 52

Savaştan Kaçanlara Uyarı 53

Herkes Yaptığının Karşılığını Görecektir. 53

Münafıkların Zararlarına Karşı Müslümanlara Uyarı 57

Müslümanlar Ancak Güvenilir Kimselerle Barış İçinde Yaşayabilirler. 58

Katlin Çeşitleri Ve Cezaları 59

Ganimet Hırslısı Olmamak Ve Haddi Aşmamak. 61

Müslümanlar Canları Ve Mallarıyla Savaşmalıdırlar. 62

Allah Yolunda Bir İş Yapmaktan Kaçınanlara Uyarı 63

Kıtal Esnasında Müslümanlara Namaz Kılmada Kolaylık. 65

Müslümanlar Hiç Kimseyi Aldatmamalılar. 68

Başkalarının Hakkında Dedikodu Yapmak. 70

İcma Meselesi Ve Müslümanların Yolu. 70

Allah, Şirk Koşanları Kesinlikle Affetmez. 71

Kişinin Ahiretteki Akıbetini Amelleri Belirleyecektir. 73

Ayetlerde Mü'minlere Yönelik Emirler. 76

Müslümanlar Adil Şahitlikte Bulunmalıdırlar. 76

Mü'minlerin Dostu Ancak Mü'minlerdir. 77

Kafirler İşlerine Geldikleri Gibi İnanırlar. 80

Mesih'in Öldürülmesi Ve Yahudiler. 81

Peygamber Müjdeleyici Ve Sakındırıcı Olarak Gönderilmiştir. 84


NİSA SÛRESİ

 

Kur’an’daki Sırası:4

Nüzul Sırası:98

Ayet Sayısı:176

İndiği Dönem:Medine

 

 

Sûrenin Tanıtımı

 

Bu sûrede değişik birçok bölüm mevcuttur. Sûre, yetimler ve hakları, yetimlerin nikah-lanması, helal olan kadınlarla haram olan kadınlar, miras, evlilik münasebetleri, eşlerin birbirleri üzerindeki hakları, kadının şahsiyeti, korunması ve kadın haklarının tesbiti konu­sunda birtakım hükümleri, hukuki kuralları, emir ve tavsiyeleri içermektedir. Ayrıca bu süre, başkalarının hukukuna saygı göstermeye ilişkin sorumlulukları, güçsüz insanların haklarını gözetip onlara yardım etmeyi, teyemmüm, cünüplük ve sekaret (sarhoşluk) ile ilgili husus­ları, ulu'l-emrin otoritesinin sınırlarını, Kur'an ve sünnet hükümlerinin çeşitli meselelerde te­mel kaynak olarak alınıp merci kabul edilmesi gibi konularda hükümleri, kuralları, emir ve tavsiyeleri ihtiva eder.

Yine sürede; şu konularla ilgili hükümler yer alıyor: Fer'i meselelere ilişkin anlaşılması güç ve gerek Kur'an'da gerekse sünnette, hakkında açık nass bulunmayan meselelerde ulemaya, fakihlere ve ulu'l-emre ictihad selahiyetinin verilmesi, düşman karşısında dikkatli ve hazırlıklı olmanın yanısıra, zulme karşı ezilenler uğruna cihad ve mücadelenin gereklili­ği. Müslümanların birbirlerinin problemleriyle ilgilenmeleri ve birlik olmaları, bunlarsız is­lam davasının olamayacağı, müslümanların, müslüman olmayanlardan; tarafsızlar, müt­tefikler ve savaş halinde olanlarla aralarındaki siyasi ilişkilerin tanzimi, kasten ve kasıtsız adam öldürmenin hükmü, insanları olduğu gibi kabul etmenin gerekliliği, cihadın ganimet aracı olmadığı ve korku namazının gerekliliği.

Hakimin sorumlulukları, hüküm vermenin adabı ile hüküm verirken hiç bir ayrıcalık gö­zetmeden sadece hak ve adaletin göz önünde bulundurulması, münafıklar ve münafıkla­rın içinde bulundukları durumun sert bir dille yerilmesi, bütün nebilere ve rasullere iman etmenin farziyeti, Allah'ın rasulleri göndermekteki gayesi, Isa (a)'nın gerçek konumu ile ya-hudi ve hrıstiyanların isa (a) hakkındaki düşüncelerinin reddi, kitap ehli ve müşriklerden tüm insanların hakka ve Allah'ın sağlam yolunda yürümeye çağrılması gibi konular da bu sürenin ele aldığı mevzular arasında.Sûrenin bölümleri, Peygamber (s)'in yaşantısından birçok tabloyu gözler önüne ser­mekte; öğütler, çareler ve ileriye dönük telkinler sunmaktadır.

Süredeki bölümlerin içeriği ve akışı; bazı bölümlerin önce, bazılarının daha sonra nazil olduğunu, bir kısmının diğer bölümlerle zaman ve içerik yönünden bağlantılı, bir kısmının da bağlantısız olduğunu, yine bir kısmının daha önceki sûre ya da bölümlerden evvel nazil olduğunu, diğer bir kısmının da daha sonraki sûre ve bölümlerden sonra nazil olduğunu göstermektedir. Bütün bunlar gösteriyor ki, Nisa süresi, bölümlerinin tamamı nazil olduk­tan sonra sahifelere geçirilmiştir.

Nüzul sırası ile ilgili rivayetlerin çoğuna göre, Nisa süresi Medeni sûrelerin altıncısıdır. Bazı rivayetlere göre ise sekizinci sûredir[1]. Bu ihtilafın sebebi, giriş özelliği taşıyan ilk kısmın sûrenin başına alınmasıdır.

Sûrenin son ayeti, kelâle mirasının hükmü hakkındadır. Bu ayet, sûrenin bölümleri ya­zıldıktan sonra nazil olduğu için sûrenin sonuna konulmuştur. Zaten bu ayet sûrenin ihtiva ettiği miras hükümlerinin devamıdır. Nebinin yaşadığı Medine döneminin son zamanların­da sûre, Hz. Peygamberin rehberliğinde yazılmıştır. Bu hususta, elimizde kesin delil mev­cuttur. Bu delil bize göre diğer Medeni sûreler için de geçerlidir. Elbetteki Allah daha iyi bilir. [2]

 

Rahman ve Rahim Allah'ın adıyla

1- Ey insanlar, sizi bir tek nefisten yaratan ve ondan eşini yaratıp ikisinden birçok erkekler ve kadınlar üreten Rabb'inizden sakının. Rabb'inizden korkun; adına birbiri­nizden dilekte bulunduğunuz'[3]. Allah'tan ve akrabalık bağlarını'[4] (kesmekten) sakınınız. Şüphesiz Allah, üzeri­nizde gözetleyicidir.

 

Kadın Ve Akraba Haklarına Riayet

 

Ayetteki ifade açıktır ve insanlara yönelik bir hitap vardır. Bu hitapta insanlar, adına dilekte bulundukları, yemin ettikleri Allah'tan sakınmaya ve hatırına birbirinden talepte bulundukları akrabalık bağlarını korumaya, kesmemeye davet edilmekte, Allah'ın in­sanlar üzerinde gözetleyici olduğu ve bütün hareketlerinin O'nun tarafından kontrol edildiği hatırlatılmaktadır.

Müfessirler, ayetin nüzulü ile ilgili herhangi bir olay rivayet etmemişlerdir. Anlaşı­lan o ki, bu ayet adeta kadın ve akraba haklan hususunda bir dizi kanun ve kurallardan oluşan etkileyici bir başlangıçtır. Kadın ve akraba haklarına riayet konusunda insanlar Allah'tan korkmalı ve onlara karşı sorumluluklarını yerine getirmelidirler. İnsan toplu­luğu, ancak bu temel üzerinde sağlam ve güvenle kalabilir. Ayet, tek anne ve babadan kardeş olarak gelen bireyler arasında dayanışmayı ve sevgiyi kuvvetlendiriyor. Ayetin ruhundan anlaşılan o ki, hitab birinci derecede, Kur'an'a iman edip onu ölçü-rehber edi­nen ve Allah'tan sakınmaları istenen müslümanlara yöneliktir. Bununla birlikte, burada "insanlar" lafzının kullanılması, "haklar konusunda Allah'tan sakınması gerekenler" gi­bi daha genel ve ulvi bir mânâyı ifade etmektedir. Öyle ki, bu haklar büyük insan top­luluğunu oluşturan bireylerin tümü için ortak bir değerdir. İşte bu şekilde ayet; hem üs­lup hem de hitap sahası bakımından muhteşem bir etkiye sahip olduğunu ortaya koyu­yor. [5]

 

2- Öksüzlere mallarını verin, temizi pis olanla değiştirme­yin, onların mallarını sizin mallarınıza katarak yemeyin, çünkü bu büyük bir günahtır[6]'.

 

Ayetteki ifade gayet açıktır. Öksüzlerin mallarını vermek onların haklarını gözetmek ve yetim malını yemeyip, kötüye kullanmamak gerektiği hususunda Rabbani bir vazife­yi içeriyor. Aksi halde helal ve hoş olan mal pis olanla değiştirilmiş olur. Bunun ise, Al­lah katında büyük bir günah olduğu beyan ediliyor. [7]

 

Yetim Hakları

 

"Öksüzlere mallarını verin ..."

Bazı müfessirler bu ayetin, rüşdüne ermiş bir yetim ve onun malını vermekten kaçı­nan amcası hakkında nazil olduğunu rivayet etmişlerdir[8]. Yetim, durumunu Allah Rasu-lü'ne şikayet edince, Allah bu ayeti inzal buyurdu. Bunun üzerine yetimin amcası, bü­yük günahı işlemekten kaçındı. Bu rivayeti reddetmek istemiyoruz ancak, ayetin mutlak mânâda delaleti ve içeriği sadece yetim malını vermekten kaçınanlar değildir. Ayet, da­ha başka durumları da içermektedir. Bu ayetten sonraki ayetlerin yetim haklarını ısrarla gündeme getirmesi bizi, bu ayetin sadece sözkonusu olay için inmediği savına götür­mektedir. Zira ayet, yetimlerin mallan hakkında Allah'tan sakınmaya davetin yapıldığı önceki ayetlerin bir devamıdır. Aynı zamanda bu ayet, kendisinden sonraki ayetler ile de bağlantılıdır.

Ayet; bazı vasilerin (yetimlere bakanlar), gözetimi altındaki yetimlerin mallarını vermediklerine, onların mallarını kendi işlerinde kullandıklarına ve bu şekilde malı, he­lâlken çirkin bir ranta dönüştürdüklerine işaret etmektedir. Bu itibarla ilahi hikmet, aye­tin mutlak ifadesiyle çeşitli mevzuları içermesini gerekli kılmıştır.

Mekke'de inen ayetler, tekrar tekrar yetim malı ve yetim haklan hususunda Al­lah'tan sakınmayı emretmiştir. Bu emrin defalarca zikredilmesi, emre karşı gelip yetim malını suistimalin yaygınlaşmasına binaen olsa gerek. Medine'de, İslam'ın otoritesi güçlenince ilahi hikmet, meseleye hukuki bir statü kazandırarak Bakara sûresinin 220. ayetiyle bu meseleyi hayata aktarmıştır. İşte bu şekilde Kur'an'ın prensipleri İslam'ın gelişmesine paralel olarak Mekkisiyle Medenisiyle karşılıklı bir uyum içinde, uyan ma­hiyetindeki emirleri icra sahasına oturtmaktadır. [9]

 

3- Şayet yetim kızlar hakkında adaleti yerine getiremeye-ceğinizden[10] korkarsanız size helal olan kadınlardan iki­şer, üçer, dörder'[11] alın..Onlar arasında da adalet yapama­yacağınızdan korkarsanız bir tane alın. Yahut sahip oldu­ğunuz cariyelerle yetinin. Doğruluktan sapmamanız için bu daha uygundur'[12]'.

 

Yetim kızlara adil davranılması hususunda müslümanlar uyarılıyor. Eğer onlara adil davranmaktan dolayı bir endişeleri olursa, yetim kızlardan başka kızlar da var. Onlar­dan bir, iki, üç, hatta dört tane alabilirler. Akabinde müslümanlar bir defa daha uyarılı-yorlar. Eğer birden fazla kadınla evlendikleri taktirde eşler arasında adil olamayacakları ihtimali olursa, o zaman bir tane ile yetinmeleri ya da sadece yanlarındaki cariyelerle iktifa etmeleri gerekir. Bu, onların sapmamaları ve haksızlık etmemeleri için en uygun olanıdır. [13]

 

 

Teaddüdü Zevcat (Çok Evlilik) Meselesi

 

"Şayet yetim kızlar hakkında adaleti yerine getiremeyeceğinizden korkarsanız, size helal olan (başka) kadınlardan ikişer, üçer, dörder alın ..." ayetinin"nüzulü hakkında her­hangi bir rivayete rastlamadık. Bize göre bu ayet, yetim malını yemeyi meneden ve ye­tim kızların korunmasını konu alan bir önceki ayeti müteakip nazil olmuştur. Ayetin de­vamı ise, mevzuya uygun bir şekilde ayn bir meseleye geçmektedir.

Buhari ve Müslim, Urve'den şöyle rivayet etmiştir: "Aişe'ye 'Şayet yetim kızlar hakkında adaleti yerine getiremeyeceğinizden korkarsanız size helal olan kadınlardan ikişer, üçer, dörder alın' ayetini sordum şöyle dedi: 'Ey kızkardeşimin oğlu, burada bahsedilen yetim kız, vasinin evinde kalmakta olup, güzelliği ve malı onu etkileyen ve vasi'nin kendisiyle mihirsiz evlenmek istediği kızlardır. Müslümanlar, mihirlerini eksik­siz vermeleri hariç, bu durumdan menedilmiş ve onların, başka kadınlarla evlenmeleri emredilmiştir[14]. Taberi'nin Hişam bin Urve, O da babasından ve babası da Hz. Aişe'den rivayet ettiği bir başka hadiste de şöyle denilmiştir: "Birinci ayet, malı olup da hoşlan­madığı halde bir kimsenin malı için evlenmek istediği yetim kız hakkında nazil olmuş­tur. Ayette bunlar menedilmiştir." Bu hadisteki nehyin hikmeti, birinci hadisten daha nettir. Kuşkusuz ayette sözkonusu adaleti yerine getirememekten korkmak güzelliği ol­madığı halde sadece malı için bir yetim kız ile evlenmekten daha evladır. Hemen belir­telim ki, bu durum akrabalar için de geçerlidir. Akrabalarından birinin evinde kalan mal sahibi bir yetim kızın, malından dolayı yabancıyla evlenmekten alıkonulup, akrabası ya da akrabasının oğlu ile evlendirilmek istenmesi ve akabinde sığınacağı kadar bir güzelli­ğe de sahip olmayan yetim kızın eziyete duçar olması gibi. Bu mevzu mânâ yönünden aynı sûrenin 127. ayetinde daha açık bir şekilde ifade edilmiştir. Nitekim ayette şöyle buyuruluyor: "Senden, kadınlar hakkında fetva istiyorlar. De ki: "Allah size onlar hak­kında hükmünü açıklıyor: Kendilerine yazılmış olan (miras hakkın)ı vermeyip kendile­riyle evlenmek istediğiniz öksüz kadınlar, zavallı çocuklar ve öksüzlere karşı adaleti ye­rine getirmeniz hakkında işte size kitapta okunan hüküm: Yapacağınız her hayn muhak­kak ki, Allah bilir" .

"Şayet yetim kızlar hakkında..." ayetinin birinci bölümü böyledir. Ayetin ruhundan da anlaşılacağı gibi "Helal olan kadından başka kadınlardan ikişer, üçer, dörder alın" şeklindeki ikinci bölümde yer alan emir, yetim kızlarla evlenildiği taktirde onlara adil ve insaflı davranamama korkusu olduğu zaman geçerlidir. Bu korkunun olmaması ha­linde onlarla evlenmenin bir sakıncası yoktur.

Ayetin üçüncü bölümü olan "Onlar arasında da adalet yapamayacağınızdan kor-karsanız bir tane alın. Yahut sahibi olduğunuz cariyelerle yetinin. Bu, doğruluktan sap­mamanız için daha uygundur" cümlesi ise, zevceler arasında adaleti sağlamaktan kor­kulduğu taktirde, bu korkunun giderilmesi içindir. Zira ikinci bölümde birden fazla evli­lik erkeğe helal kılınmıştır. Ayetin üçüncü kısmındaki "Bu doğruluktan sapmamanız için daha uygundur" cümlesi, bir gerekçedir. Nitekim böyle bir korku varsa, tek kadınla evlenmek veya cariye ile yetinmek, haksızlığı ve doğruluktan ayrılmayı önleyici nitelik­tedir.

İşte böylece ayet, yetim kızları himaye edip birden fazla evlilik durumunda haksızlı­ğı önlemeyi amaçlamış oluyor. Gerek öksüzlerin korunması, gerekse eşler arasındaki haksızlığın giderilmesi Kur'an'da değişik üsluplarda tekrar edilmiştir. Daha önce de açıkladığımız gibi, Bakara sûresinin 221 ve 242. ayetlerinde boşanma ile ilgili hükümle­rin başında ve Nisa sûresinin diğer bölümlerinde aynı mevzu tekrarlanmıştır.

Sözkonusu ayetin ikinci bölümünde, erkekler için teaddüd-ü zevcat (çok evlilik) he­lal kılınmakla birlikte, evlilikteki sınırlama şer'i bir kural olmayıp, yetim kızlara haksız­lık yapılmaması için bir alternatiftir. İslam alimlerinin çoğu bu ayeti evliliğin en fazla dört kadınla olacağı şeklinde yorumlamışlardır. Nitekim, bu ayet nazil olmadan önce ve hatta İslam'dan önce dörtten daha fazla, zaman zaman ona kadar varan evlilikler vardı. Ayet nazil olduğunda Hz. Peygamberin yanında dokuz kadın bulunuyordu. Bu konuda, İmam Ahmed bin Hanbel'in rivayet ettiği hadiste şöyle deniliyor: "Giylan b. Seleme es-Sekafi müslüman olduğunda yanında on kadın vardı. Allah Rasulü O'na: "Kadınların­dan dördünü seç' dedi."[15] Ebu Davud'un Umeyre el-Esedi'den rivayet ettiği hadiste ise şöyle deniliyor: "Ben müslüman olduğumda yanımda sekiz kadın vardı. Bu durumu Ra-sulullah'a ilettiğimde 'dördünü seç' buyurdu"[16] İmam Şafi'nin Nevfel bin Muaviye ed-Deyli'den rivayet ettiği diğer bir hadiste şöyle deniliyor: "Müslüman olduğumda ya­nımda beş kadın vardı. Rasulullah bana 'dilediğin dördünü seç, diğerini bırak' dedi."[17] Ahzab sûresinin tefsirinde açıkladığımız gibi çeşitli sebeplerden dolayı, özel bir durum olarak dokuz kadının yanında bulunmasını Allah peygamberine helal kıldı.

Bu konuda farklı görüş ve mezhepler vardır[18]. Nitekim, bazıları ayetin ikinci bölü­münde kadında sınırlamanın olmadığını, sadece yetim kızlara zulmedilmesinin terkedil-mesine bir atıf olduğu görüşünü savunmuşlardır. Dolayısıyla bunlara göre bir erkek dörtten fazla istediği kadar kadın alabilir. Şia ile Kur'an'ı zahirine göre yorumlayan Za­hiriler, İbn Kesir'in zikrettiği gibi dokuz kadına kadar evlenmenin caiz olduğu görüşünü benimsemiş ve ikişer, üçer, dörder, kelimelerini iki, üç, dört, gibi algılayarak bu rakam­ları toplamış ve iki, üç ile dördün toplamı dokuz olduğundan böyle bir sonuca varmış­lardır. Müfessir Kasımı de Razi ve Şevkani'den uzunca nakiller yapmış ve dörtten fazla kadın alınabileceğini ve ayette sınırlamanın olmadığını savunmuştur. Yaptığı nakillerde yukarıda Giylan, Umeyre ve Nevfel hadislerinin zayıf olduğunu ve bunların illetlerini serdedip sahabinin hadisinin doğru da olsa delil olarak kabul etmeyenler için delil ola­mayacağını zikretmiş ve Peygamber'in özel anlamda dokuz kadının yanında olduğunu delilsiz bulmuştur.

Rasulullah ve Hulefa-i Raşidin devrinden beri, bir erkeğin dörtten fazla kadınla ev­lenmesinin caiz olmadığı fiili tevatür olarak uygulanmış ve sünni mezhepler ile hadis alimleri bunu delil olarak kabul etmişlerdir. Doğru olanda budur ve bu uygulamaya gö­re hareket etmek gerekir.

Rasulullah (s)'ın dokuz kadını yanında bulundurmasının O'na has bir mevzu olma­dığı tezi ise hakikatten uzaktır. Ahzab sûresinin 50. ayetinin özellikle: "Diğer mü'min-lere değil sırf sana mahsus olmak üzere biz, eşleri ve elleri altında bulunan cariyeleri hakkında mü'minlere yapmaları gereken şeyi bildirdik." cümlesinde, sadece Peygamber için sımrlamanın olmalına dair yadsınamaz nitelikte bir delil vanbr. Konuyu sûresinin 50 ila 52. ayetlennin tefsirinde daha geniş izah ettik.

Girişte sûredeki muhtevanın, bazı bölümlerin geçen sûredeki bölümlerden önce nazil olduğuna delalet ettiğim söylemiştik. Bu ayet de bu hususa bir örnektir. Oylekı, bu ayet Ahzab sûresinde Peygamber'e istisnai bir konum veren ayetten önce nazü olmuştur.

Ayet muhteva yönünden öncesi ve sonrasıyla aynı düzlemde olduğundan, bu bolü-mün tümden Ahzab süresindeki ayetlerden önce indiğini söylemek doğru olur. Çunku, Ahzab sûresinde bu konu ile ilgili ayetler başlı başına bir bölümdür. Eğer Kur'an'ın ter­tibiyle ilgili nakiller yapan alimler, Ahzab sûresini bu sûreden sonraya almış olsalardı, o taktirde makul ve uyumlu bir diziliş olurdu. Çünkü, bu kısım Ahzab süresindeki ayetler­den önce nazil olmuştur. Şayet, bu kısım, Ahzab ve Beni Kureyza vakalarından önce in­miş olsaydı o taktirde bunu, Nisa sûresinin Ahzab sûresinden önceye alınmasına bir ge­rekçe olarak görebilirdik.

İslam'ın çok evliliği helal kılmasını bazıları geveleyip dururlar. İnsaf doğrusu! Bu tip evliliğin kesinlikle faydalı olduğu durumlar da vardır, yine aynı evliliğin şüphe götür­mez şekilde zararlı olacağı durumlar da vardır. Fert ya da toplum neslin çokluğuna ihti­yaç duyabilir. Bu ihtiyaç gerek sosyal gerekse ekonomik sebeplerden kaynaklanabilir. Yine, kadının kısır olması, hasta olması ya da söz dinlemekten aciz aykırı bir tip olması halinde boşayıp derbeder etmekten (merhameti uyarınca) kaçınan bir koca bu tip evliliği düşünebilir. Yine, toplumda kadınların erkeklere oranla daha fazla olma ihtimali de var­dır. Bu durumda fitne, fuhuş ve sosyal çöküntü sözkonusudur. Yolculuk sebebiyle kişi­nin kendi karısını beraberinde götürememesi gibi durumlarda ya da diğer farklı neden­lerden ötürü çok evlilik caiz olduğu gibi vacip, hatta tavsiye edilebilecek bir hal alabilir.

Fakat bu durumların haricinde çok evlilik şüphesiz birtakım sıkıntıları beraberinde getirmektedir. Hanımlar arasında çekememezlik ve aile içi huzursuzluğa neden olabilir. Hayatın bu şekle gelmesi ile birlikte, kadınlar arasında eşit davranılmaması, gerek ilgi-alaka, gerek nafaka ve gerekse eşlerden bazılarının diğerlerinden kişisel ya da sosyo­ekonomik nedenlerden ötürü üstün tutulması kaçınılmaz bir duruma gelmektedir. İşte bütün bunlar birtakım problemlere, buğza ve aile içi şiddetli sürtüşmelere sebep olabilir.

Kur'an-ı Kerim'in; "Eğer adaleti sağlayamamaktan korkarsanız, bir tanesi yeter" şeklindeki uyarısı eşyanın tabiatıyla ve gerçeklerle tam bir uyum içindedir. Yine Nisa sûresinde 127 ila 130. ayetler erkeklerin, kadınlardan birine daha çok ilgi göstermesi ha­linde huzursuzluk ortamının meydana geleceğini hatırlatmakta ve bu konuyla ilgili ola- • rak bazı çözüm önerileri sunmakta tavsiyelerde bulunmaktadır. Bu ayetler, bahsettiği­miz gerekçelerden ötürü her ne kadar çok evliliği men etmiyorsa da ayet; ruhu itibariyle adaletin olmaması halinde -daha geniş açıklanacağı üzere- bir tane ile yetinilmesi gerek­tiğini vurgulamaktadır.

İşte bu şekilde, Kur'an'ın hukuk mantığı, çok evliliğin caiz olmasını murad etmiştir ki, varolan, geçerliliği devam eden ve çoğunluğun bu konuda yanlışlıklara, sapmalara düştüğü bu problem çözüme kavuşsun. Kaldı ki çok evlilik, yukarıda bahsettiğimiz du­rumlarda bir çıkar yol olmaktadır. Ancak, bu çok evlilik durumunda adaleti sağlamak bir zorunluluktur ve şayet adalet sağlanamazsa bir tane ile yetinmek gerekir. Bu meyan-da bir kadınla yetinmenin daha kuvvetle tavsiye edildiği söylenebilir. Çünkü çok evli­lik, çeşitli istisnai şartlarda tercih edilen bir alternatif olma özelliğine sahiptir. Burada adil olmama korku ve endişesi sözkonusudur. Nitekim Allah'ın hikmet ve vaadi, İslam hukuk kurallarının insanlığın kuralı haline gelmesini murad ediyor. Allah'ın bu vaadini birçok ayet pekiştirmektedir. Fetih sûresinin 28. ayetinde: "O, elçisini hidayet ve hak dinle gönderdi ki, (o hak dini) bütün dinlere üstün kılsın. Şahid olarak Allah yeter." bu-yurulmaktadır.

Böylelikle İslam şeriatı, değişik konuların çözümünde olduğu gibi bu konuda da bü­tün ortam ve şartlara uygun çözümler üretmiştir. Kural gereği bir kadınla evliliğin var olduğu çeşitli toplum ve beldelerde, sık sık bu kuralın çiğnenmesi yaygın bir hal almış­tır. Nitekim yasakların ihlali, gizli ya da açık kanun dışı davranışlar ve yasak cinsi iliş­kiler İslam hukukunun böylesi konularda koyduğu kurallarda ne denli haklı olduğunu ortaya koymaktadır[19].

Şunu da hatırlatmakta fayda var; ayet-i kerimede çok evlilik, bir gereklilik değil, va­rolan ve mutlak geçerliği olan bir mevzunun sınırlaması niteliğindedir. Kaldı ki, çok ev­lilikte adalet vurgulanmış, adil olmama ihtimalinin vukuu halinde ise tek kadınla evlilik sınırlaması getirilmiştir.

Bazı müfessirler bir kısım tabiine[20] nisbet ederek şöyle demişlerdir: Ayetteki "Te-ulü" (haksızlık etmek) kelimesi "âle" (fakir olmak) mânâsındadır. O taktirde cümlenin mânâsı şöyle olur: "Eğer evlad-u iyal bakımından fakir olmazsanız" Bu kelime "ailen" Duha sûresinde de "fakir" anlamında gelmiştir[21]. "Seni fakir gördü de zenginleştirdi." yine aynı kelimenin bir başka versiyonu olan "ile'"de Tevbe sûresinde fakirlik anlamın­dadır. "Eğer fakirlikten korkarsanız Allah, fazlından sizi zenginleştirir."

Bir kısım müfessirler de bu görüşü kelime ve gramer olarak eleştirmiştir. Ancak, cumhur-u ulema (alimlerin çoğunluğu), sözkonusu kelimenin "haksızlık etmek ve içle­rinden birine fazlaca meyletmek" mânâsında olduğu kanaatindedir[22]. Ayetin ruhu ve içeriği de, "haksızlık etmek ve daha fazla meyletmek" mânâsında olduğunu göstermek­tedir.

Bu şekildeki bir yoruma karşılık şu da söylenebilir: Eğer tek bir kadınla evlenmek­ten kasıt, fakirlik olsaydı o taktirde odalık cariyelerin kayıtsız ve şartsız olarak hür ka­dınların yerine alınması ayette tavsiye edilmezdi. Çünkü çocuk doğurma hususunda ca­riye ile hür kadınlar arasında bir fark yoktur. [23]

 

Odalık Cariye Bulundurma Üzerine

 

"Ya da sahip olduğunuz cariyelerinizle" ayeti şartsız olarak gelmiştir. Sahibi tara­fından alternatifsiz durumlarda dahi cariyelerin bulundurulmasının şartsız olarak zikre-dildiğini daha önce belirtmiştik.

Ayetin bu şekilde gelmesi süregelen bir geleneğe işaret etmektedir. Zira bu, yeni bir hüküm değildir. Ayette, hür kadınla evlenmek yerine cariyelerle evlenmenin tavsiye edilmesi, hür kadınlarla evlilikten doğabilecek sorunların daha çok olacağı espirisine dayanır. Bu mevzu, sûrede yeralan başka bir ayette daha açık bir ifade ile zikredilmiştir. "içinizden imanlı hür kadınlarla evlenmeye gücü yetmeyen kimse ellerinizin altında bu­lunan imanlı genç kızlarınız (sayılan) cariyelerinizden alsın." (Nisa, 25)

Alimlerin büyük bir çoğunluğu, hür bir müslümanın dört evlilikle birlikte sınırsız ca­riyeye sahip olmasında bir sakınca görmemişlerdir. Zira, eşler arasında adil davranma­ma gibi olağan problemler sadece hür kadınlar için zikredilmiş bir hükümdür. Dolayı­sıyla ilk anda çelişki gibi zannedilen bu durum gerçekte bir çelişki değildir.

Mutlak surette cariyelerle evlenmek her ne kadar -şu zamanda- garip kaçsa da ayetin indiği zaman gözönüne alındığında bu gariplik ortadan kalkar. Öncelikle cariyelerle ev­lilik, eşler arasında haksızlığı kaldırmak için bir yoldur. Kaldı ki, mutlak mânâda cariye­lerle evlilik, cariye kadının hür olması için de bir yöntem olarak değerlendirilebilir. Çünkü, cariyenin doğuracağı çocuk, ona nisbet edilecek ve böylece efendisinin ölmesi halinde çocuğun annesi olma hasebiyle hür kalacaktır. Daha sonraki mevzularda da de­ğineceğimiz gibi Kur'an'ın öngördüğü bu davranış, ayetin indiği andan itibaren köleliği kökünden söküp atmaya yönelik son derece anlamlı bir davranıştır.

Mü'minun süresindeki ilk ayetlerin tefsirinde, İslam'ın cariye edinmeyi belli şartlar­da caiz gördüğünü açıklamıştık. Tekrar etmeye her ne kadar gerek yoksa da burada cari­yenin müslüman olması şarttır. İşte bu şartı yine bu sûrede yeralan başka bir ayet açıkça ifade etmiştir. Allah müşrik kadınların nikahının haram olduğunu Bakara sûresinin 221. ayetinde beyan etmiştir. Binaenaleyh bu ayetteki müşrik tabiri hürleri kapsadığı gibi ca­riyeleri de içine alır. Ancak, bu konuda kitap ehlinden cariyelerle evlenmek ya da onla­rın odalık olarak alınması bir kavle göre caizdir. İleride bu konuya değineceğiz. [24]

 

4- "Kadınlara mihrlerini'[25] bir hak olarak[26]' verin. Eğer gö­nül hoşluğu ile size mihrin bir kısmını bağışlarlarsa onu da afiyetle yeyin."

 

İçerik olarak ayet açıktır. Müfessirler bu ayetin inişi hakkında herhangi bir rivayet zikretmemişlerdir. Ancak ayet, konusu itibariyle diğer ayetlerle bağlantılıdır. O halde erkeklerin hoşlarına giden kadınlarla (ki bunun sının daha önce belirtildi) evlenirken mihir olarak tayin edilen miktarı vermeleri vaciptir. Kadınların rızası olmaksızın, belir­lenen miktardan herhangi bir meblağ kesmeleri caiz olmaz. Ancak onların rızasıyla mi­hir olarak verilecek miktardan almaları caizdir. [27]

 

5- "Allah'ın geçiminize dayanak kıldığı[28]' mallarınızı aklı ermezlere'[29] vermeyin, o mallarla onları besleyin[30], giydi­rin ve onlara güzel söz söyleyin."

 

Geçim Dayanağı Olan Malların, Sefihlere (Aklı Ermezlere) Verilmemesi

 

"Allah'ın, geçiminize dayanak kıldığı mallarınızı ..."

hali hakkında fıkıhsal teşri (kanun) esasına yönelik olduğudur. İşte bu noktada ayet, bir önceki ile konusu ve siyak (geleceği) itibariyle uymuş oluyor. Bu mevzunun sorulması da bu mevzuya bir vesile kılınmıştır.

Ayet, yetimin evlenme yaşı, ihtilama ulaşması ve özellikle cinsi gücünün olduğuna güvenmesi hakkında, birbirinden aynlmaz iki önemli vesile ihtiva etmiştir. Bu iki şey­den ikincisi tasarruftaki olgunluğudur. Yani buluğ çağına ulaşması kafi değil, bilakis o-nun olgun olması ayırt edici olmasıdır. İşte bu durum başka sözleri çağrıştırıyor adeta. Yani buluğ çağına erse fakat olgunluk görülmese ya da rüştüne ermemiş olsa, üzerine veliyyü'1-emir (amir) tarafından tasarruflarına sınır koyma yetkisini doğuruyor. Buna bağlı olarak da malından üzerine onun müdahalesi olmamakla beraber infak gerekiyor ki, bu durum rüştüne (olgunluğa, iyiyi kötüden ayıracak seviyeye) gelinceye kadardır.

Yetimin hakkı ve malının kullanılması konuları üzerinde şiddetle duran Mekki ve Medeni ayetlerin ruhundan anlaşılacağı gibi o zaman yetimlerin velileri amca büyük kardeşler gibi yakın akrabalardan idi. Buna binaen ekinlerden, meyvelerden ve mallar­dan yakın akrabalarınkine karışık halde olanlar, o yetimlerin mallarını yeme, iyiyi kö­tüyle değiştirme noktasında töhmet altında oluyorlardı.

İşte burada Kur'an'ın bu mevzuları nasıl sıkı tuttuğunun hikmeti görülüyor. Çünkü bu durum gaibin durumu değildir. Zira gaip yakın akrabalar gibi, yetimin akrabaları ay­nı mecrada değildir.

Buhari ve Müslim'in Hz. Aişe'den naklettikleri bir rivayette "Zengin olanlar iffetli olsunlar, fakir olanlar da uygun bir şekilde yesinler." ayetinin nüzul sebebinin yetimin velisinin fakir olduğu zaman uygun bir şekilde hayatını idame ettirecek kadar yemesi olduğu belirtilmiştir[31]. Şöyle ki veli yani yetimin işlerini ve hayatını koordine eden so­rumlunun uygun bir şekilde onun malından yiyebileceğini ayet mubah kılmış ve caiz görülmüştür. "Yalnız bu durum elbette haddi aşmayacak tarzda olmalıdır" işareti de ve­rilmiştir ayet tarafından. Özellikle zengin olana "iffetli" olmayı emir buyurmuş ki, zaten zengin de ihtiyaç sahibi değildir. Bu noktada ayetin iniş hikmeti ve yetimi koruması da ayette geçen emirle uyuşmaktadır. Aynı zamanda yetimlerin velileri âdeten sülalelerin­den (akrabalarından) oluyorlardı.

Bazı müfessirler bu konuda hadisler rivayet etmişlerdir. Bunlardan bir tanesi de[32] "Bir adam Rasulullah'a "Benim malım yok ve bir yetim var." dedi. Rasulullah "O mal­dan (yetimin malından) ye fakat biriktirmeden, israf etmeden ve kendi malını koruyup sadece onun malını yemeden" buyurdu. Başka bir lafızda ise "Malını malı ile katıp ka­rıştırma" buyurdu.

Müfessirler, fakirin darlık halinde iken yetimin malından borç olarak alabileceğini, sonradan da o halden kurtulduğu zaman ödemesi hususunda tabiinden ve sahabeden ri­vayetler nakletmişlerdir. Bazıları fakirin o aldığı meblağ ya da mal borçtur demiştir, ba­zıları da yetimle ilgilenmesi karşılığında bir maldır demişlerdir. Ancak ikinci görüş da­ha tercihlidir. Çünkü ayetlerin ruhuyla ve Hz. Aişe'nin rivayet ettiği hadisle uygunluk içindedir.

Ayetteki hitap her ne kadar velilere yönelik olsa da bunun bizce "veliyyü'1-emir" ve hakimler için hükümleri tatbik etme noktasında, onların da yetimlerin isteğiyle ya da is­teği olmaksızın ayetin bir öncekiyle uygunluğunu göz önüne alarak onların denetimi al­tında olacağıdır. Bu ister yetimlerin isteği ve buluğa ermeyi sabit kılma, isterse yetimin akrabalarının onu gözetmesi ile ki, bu sayede yetimin malındaki yanlış tasarruflarını men etme imkanı olacaktır. İşte bu, kullar arasındaki Kur'ani hedefi belirlemekte ve tahkik etme noktasında bir görünümdür.

Olgunluğa (erginlik, rüşd çağına) erme hakkında birden fazla görüş ve delil vardır. Ancak biz bu hususta bir hadise rastlamadık. Bazı müfessirler bu konuda İbn Abbas ve Said ibn Cübeyr gibi sahabelere dayanarak bu yaşı şahsın malını koruyabilmesi ve dini­nin salahı olarak belirlemişlerdir. Buna mukabil bazıları da kötülükten sakınma, malını iyi yerde kullanma olarak tesbit etmişlerse de rivayet edilen bu sözlerde bu mevzunun Kur'an'da ve Sünnet'te tafsil edilmemesinden de anlaşıhyorki bu, zamana göre hakim­ler ve müslümanlara bırakılmıştır. Hatta bazıları da erginlik yaşının 17 ya da 18 olacağı­na ittiba etmişlerdir. Ayetin ruhundan da anlaşılacağı gibi "Kendilerinde olgunluğa (bu­luğ çağına ermeye) rastlarsanız" tabiri de erginlik çağına rastlarsanız ya da tesbit eder­seniz anlamındadır. Bu da yaşla olmayıp temyiz, idrak ve ahlakladır. Çocuk buluğa er-mişse ancak olgun halde değilse, onun malındaki tasarrufu sınırlı (mahcur) dır ki bunda cumhur ulemaca ittifak edilmiştir. [33]

 

7- "Ana babanın ve yakınların'[34] bıraktıklarından erkeklere bir hisse vardır. Ana babanın ve yakınların bıraktıkların­dan kadınlara'[35] da bir hisse vardır. Bunlar az veya çok be­lirli bir hissedir."sahipleri. İki ayn yerde kullanılması bakımından iki lafzın delâleti arasındaki fark dikkat çekicidir. İlk olarak mirasın gerçekleşmesine delâlet eden bir yer­de kullanıldı. Akrabalık mirasın verilmesini gerektiren yakınlığı ifade eder. İkinci durumda ise hîbe, vergi konumunda kullanılmıştır ki, bu da mirası ge­rekli kılmayan daha uzak bir yakınlığı/akrabalığı ifade eder.

8-  Taksimde (bölüşme) yetimler ve yakınlar bulunursa on­dan, onlara da verin, güzel sözler söyleyin.

9-  Arkalarında zayıf çocuklar bıraktığında bundan endişe edecek olanlar, haksızlık yapmaktan korksunlar ve Al­lah'tan sakınsınlar, dürüst söz söylesinler.

10-  Yetimlerin mallarını haksız yere yiyenler karınlarına ancak ateş tıkınmış olurlar. Zaten onlar çılgın aleve atıla­caklardır.

 

Mirasın Taksimi

 

Ayetin açık olan mânâsından da anlaşılacağı üzere, babalar ve yakın akrabaların bı­rakmış oldukları mallardan, kadınlara ve erkeklere verileceği yaklaşımı ayetin kapsa­mında Allah'tan kullara bir "nasip" olarak görülmektedir. Ayrıca ayet; miras alma ya­kınlığına ulaşmayan akrabalara, yoksullara ve yetimlere ihsan etme hakkını da içerir. Böylelikle ondaki hak sahiplerine paylaştırma ve gönüllerinin alınması sağlanmış olur. O halde bu emirleri uygulama ve hassasiyet gösterme Allah'ın takvasına bir çağrı niteli­ğindedir adeta. Bu arada bu çağrı iki önemli noktaya işaret ediyor: Birincisi, her birey öldükten sonra geride sıkıntıya düşecek olan, soyundan zayıf olanların halini düşünecek ve ona göre davranacak; onlara eza verecek herhangi bir sözden ya da fiilden sakınacak,

ancak kendisinin de hakkı olduğu sözler ve fiiller serdedecektir onların nezdinde. Son olarak da ayette önemli bir işaret vardır ki bu da yetimlerin mallarını yiyen, gereksiz ye­re harcayan, onların mallarını çarçur edip yiyenlere "Onlar yakında yakıcı ateşe gire­cekler, onlar ancak karınlarına ateş dolduruyorlar" deniliyor.

Müfessirler bu ayetin kocası ölüp geride üç yetim bırakan ve malı olan bir adamın karısının şikayeti ve amcasının oğlunun onun malını alması sonucu indiğini söylemiş­lerdir. Rasulullah onlara birisini gönderir onlar da o malın kendi hakları olduğunu iddia ederler. Çünkü o zaman Arap âdetine göre eğer ölü hiçbir erkek bırakmamış ise kadın­lara verasetin olamayacağı zannı vardır. Yani o zamanlar ister amca çocuğu olsun ister­se oğulları olsun kalan malı erkekler alıyordu bu hak kadınlar için yoktu.

Rasulullah ayetin inişinin akabinde onlara bir vekil gönderip, malda herhangi bir ta­sarrufa gitmemelerini, çünkü Allah'ın kadınlar için malda bir pay kıldığını emreder. Za­ten daha sonra, mevzuyu açıklığa kavuşturacaktır ki, miras ayetleri iner.

10. ayetin iniş sebebinde ikinci bir görüş daha vardır; bu, 'Gatafan kabilesinden bir adamın kardeşinin çocuğuna zulmü ve yetim olarak malını yemesi sonucu inmiştir' gö­rüşüdür[36]. Bu iki rivayet ayetlerle uygunluk arz etmesinden dolayı sahih olabilirler. An­cak bize öyle geliyor ki, ayetlerin bazılarının bazılarıyla ilişkisi olduğu gibi, aralarında maksat itibariyle de bir kopukluk yoktur. Özellikle de mevzusu ve siyakı itibariyle ara­larında bir ilişki mevcuttur.

Belirli pay ayeti de kendisinden sonrakinin bir işareti olmuş olur ki, kendisinden sonraki bu emir mirastaki payı belirlemiştir. Hatta bu ayetler beraber inmiş, rivayetlerin nakletmiş olduğu[37] olaylar da bu ayetlerin nüzulüne sebep olmuştur. İbn Abbas'a da­yandırılarak 8. ayetin miras ayeti ile nesh olduğu hakkında ise rivayetler farklıdır[38]. Ayetin ruhundan da anlaşılacağı üzere bu hüküm, mirasa akrabalık derecesi ulaşmayan ve buna bağlı olarak onlardan pay almayanların durumlarını şerhetmiş. O halde ayet 8. miras ayetiyle nesih olunmamıştır denilebilir.

Müfessirler, bazı tabiin ve ashaba dayanarak bu ayet, öldükten sonraki bu belirli fır­kalara (ayette geçen akraba) vasiyet edilmesinin isteği ve teşvik durumundadır demiş­lerdir[39]. Ayette mal sahibinin öldükten sonraki durumu belirtilmiştir.

Ayrıca ayetin üzerinde durmuş olduğu şey de, mirasta akraba oluşta ondan pay alma yakınlığı olmayanların, bir vakitte fakir olup sonradan terekeden pay alacak yetimlerin nzıklarına ehemmiyet gösterip teşvik etmesidir. Zira bu fırkalar miskinlerle zikrolu-nmuştur. Ayette, miskinlerin ve yetimlerin meyyitten geride kalmış "garipler" olduğu anlaşılacağı kadar mutlak, yani kayıtlı gelmemiştir.

Bazı müfessirler ise, "9. ayet, mal sahiplerini mallarını gerek savurganlık yoluyla, gerekse arkasında kalacak zürriyetini zor duruma sokacak şekilde hibe ve vasiyetten sa-

kındırmıştır demişlerdir[40]. Bazıları ise mal sahiplerinin ölmeden evvel, yetimler, mis­kinler ve akrabaları için vasiyette bulanmalarının vacip olduğu görüşündedirler[41]. Bazı­larına göre ayet, mal sahibine, zürriyetinin dışındakilere hibe ve vasiyette ileri gitme ko­nusunda ısrarla sakındırma sadedindedir. Adamın zürriyetini mahrum bırakmaya götü­ren şeye dikkat çekmiş, onları mahrum ve zayıf terkederlerse durumlarını düşünmeye, yoksunluk ve eziyet içermeyen maruf söz söylemeye davet etmiştir. Bu yorumlar geçer­lidir.

Bu konuda şunu zikredebiliriz, ayetin yetimlerin mallarını zulümle yiyenleri tahzir eden bir sonraki hükümle uyuşması sonucu son görüş daha evladır. Bir sonraki ayet ise onların Allah için takvaya yönelmesini, bunun da sözle, fiille ve korkuyla olacağını, on­lardan sonra kalan yetimlerin malsız mülksüz, zayıf olarak kalmamalarını öğütlemiştir. [42]

 

11- Allah çocuklarınız hakkında erkeğe, iki dişinin hissesi kadar tavsiye eder. Eğer kadınlar ikinin üstünde ise, bırakı­lanın üçte ikisi onlarındır. Şayet bir ise yarısı onundur. Ana babadan her birine, ölenin çocuğu'[43]' varsa yaptığı vasiyet­ten veya borcundan arta kalanının altıda biri, çocuğu yok­sa, ana babası ona varis olur, anasına üçte bir düşer. Kar­deşleri varsa altıda biri annenindir. Babalarınız ve oğulları­nızdan size menfaatçe hangisinin yakın olduğunu siz bile­mezsiniz. Bunlar Allah tarafından tesbit edilmiştir. Doğru­su Allah bilendir, hakim olandır."

12- Eğer çocukları yoksa, eşlerinizin yapacakları vasiyet­ten ve borçtan sonra geriye bıraktıkları mirasın yarısı sizin­dir. Çocukları varsa bıraktıklarının dörtte biri sizindir. Si­zin de çocuğunuz yoksa, yapacağınız vasiyyet ve borçtan sonra bıraktığınızın sekizde biri onlarındır. Eğer miras bı­rakan erkek veya kadının evladı ve ana babası olmayıp[44] bir erkek veya bir kız kardeşi varsa her birine altıda bir dü­şer. Bundan fazla iseler, üçte birine ortaktırlar. (Bu taksim) zarar verici olmayan vasiyyet ve borçtan sonra (uygulanır).

Bunlar Allah'tan (size) vasiyettir. Allah bilendir, halimdir.

13-  Bunlar Allah'ın sınırlarıdır. Kim Allah'a ve elçisine ita­at ederse Allah onu, altlarından ırmaklar akan, içinde sü­rekli kalacakları cennetlere sokar. İşte büyük başarı budur.

14-  Kim de Allah'a ve O'nun elçisine başkaldırır, O'nun sınırlarını aşarsa, Allah onu, sürekli kalacağı ateşe sokar. O'nun için alçaltıcı bir azap vardır.

 

Mirastan Düşen Paylar

 

"Allah size çocuklarınızın hakkında...." diye başlayan ayet ve sonradan gelecek üç ayet veraset hakkında şerh ve hükümleri ya da ayetlerdeki bu hükümlerin genişçe telki­nidir.

Ayette görüldüğü gibi, ölenlerin mallarında kadınlara ve erkeklere mirastan düşecek paylar anlatılıyor.

1 -Erkeğin payının (nasibinin) kadının iki katının olması.

2- Şayet ölen kişi baba ise ve sadece bir kızı varsa o halde kıza malının yarısının ve­rilmesi, şayet üç kız varsa onlara üçte birinin düştüğü.

3- Eğer ölen için ana-baba ve çocuklar varsa o taktirde ana babası için altıda bir na­sip vardır.

4- Eğer meyyitin çocukları yoksa, ana babası varsa, babası için üçte ikisi, anası için­se üçte bir pay vardır.

5- Ölünün ana babası olması halinde bir de kız kardeşi varsa ve de onun çocukları yoksa, babası için üçte bir, anası ve kız kardeşlerine de altıda bir pay verilir.

6- Koca için (şayet hanım ölmüşse) hanımının malının yansı pay vardır (Bu, eğer hanım için çocuk yoksa). Şayet varsa çocuğu için pay dörtte birdir.

7- Kocası ölmüş kadınlara kocalarının terekesinden çocuğu yoksa dörtte bir nasip vardır. Eğer babanın çocukları varsa kadınlara sekizde bir pay verilir.

8- Ölenin ana babası sağ değilse ve çocuklar da yoksa ancak erkek ve kız kardeşleri varsa terekenin altıda biri her birine verilir. Şayet erkek ve kız kardeşler birden fazla ise herkes için üçte bir pay olacaktır.

9-  Ölenin malı borçları kapatıldıktan sonra varisleri arasında paylaştınlacak, vasiy-yeti de uygulanacaktır.

Birinci ayet, bu taksimin nasıl olacağı hususunda bir mukaddime niteliği taşımakta­dır. O halde insanlar kimin daha faydalı olacağını bilemezler, bunlar babalan, kardeşleri olsa dahi ancak Allah en iyi bilendir. O, onlara en salih olanı vacip ve farz kılmıştır. O, işlerin hikmetini, içeriğini bilen ve doğruluğun, hikmetin olduğu şeyi emredendir.

İkinci ayet ise hiç kimseye ve hiç kimsenin hakkına kasten zarar verilmemesini tel­kin ederek bitmiştir.

O zaman bu taksim, bilen ve hilm sahibi olan Allah'ın bir emridir ki O, işlerin ge­reklerini bilen hilm sıfatı ile herkesin hakkını veren ve ona göre muamele edendir.

Son iki ayette Allah'ın koyduğu kanunları tenfiz etme noktasında, koyduğu şer'i ya­saların haddini aşmama, onlarla asla oynamamayı tenbih hususunda pekiştirmedir. Bu sebeple kim Allah'a ve Rasulü'ne itaat ederse kurtulacak, cennetine kavuşacak, kim de Allah'a ve Rasulü'ne isyan ederse, Allah onu cehenneme koyacaktır; o ne elim ve alçal-tıcı bir azaptır.

Ayetin nüzulü hakkında birden fazla hadis ve rivayet varid olmuştur. Bunlardan bir tanesi, Buhari, Tirmizi ve Ebu Davud'un müsnetlerinde vardır. Birisi Cabir'den rivayet olunan hadistir: "Rasulullah ve Ebu Bekir yanıma geldiler ve ben hiç bir şeyi akledemi-yordum (insanları seçemiyecek kadar kendimden geçmişim). Su istedi ve abdest aldı, sonra üzerime su serpti ve ayıldım. Akabinde 'Ya Rasulullah malım hususunda ne yap­mamı emredersin? diye sordum'. Sonra "Allah evlatlarınız hakkında erkeğe, iki dişinin hissesi kadar vermenizi tavsiye eder." ayeti nazil oldu."[45]

İkinci rivayet de İbn Abbas'tandır. Şöyle rivayet etmiştir ki: "Mal çocuk içindir, va­siyet de ana babaya aittir. Allah bunu nesh (hükmünü kaldırma) etti; erkek için dişinin payının iki misli verilmesini emretti, ebeveyn için ise her birisine altıda bir ve üçte bir payı takdir etti. Kadın için sekizde bir ve dörtte bir payı emir buyurdu, koca içinse ma­lın yansını ve dörtte birinin verilmesi hükmünü indirdi."[46]

Rivayetlerden birisi de şöyledir: "Kocası şehit olup, iki yedini bırakan bir kadın, am­casının oğlunun malına el koyması sonucu Rasulullah'a şikayet eder, ayetlerin inme­sinden sonra Rasulullah yetimlere üçte bir, anaya sekizde bir ve kalanın da amca oğluna verilmesini emir buyurdu."[47]

Bu husustaki rivayetlerden olan "Sedyi"nin nakili de şöyledir: "Cahiliyye ehli kızları ve zayıf olan oğlan çocuklarını hiç mirasa ortak etmiyorlardı. Adam savaşa gücü yet­meyen oğlunu hiç mirasçı etmez idi. Abdurrahman b. Sabit vefat etti, arkasında beş kızı ve bir karısı kaldı. Varisleri gelip bütün malını aldı ve kadın Rasulullah'a şikayette bu­lundu. Akabinde mezkûr olan ayetler indi[48].

Bizce geçmiş ayetlerle bu ayetler beraber inmiştir. Hatta kadınların haklarını, malla­rını, mihirlerini, aralarındaki adaleti, hak sahiplerinin terekedeki (geride kalan mal) hak­larını (kadınlardan ve erkeklerden) kapsayan bu ayetler ve teşri kanunlarını vazeden, ilişkilerdeki sınırı koyan bu sûrenin başından sonuna kadar müteselsil bir biçimde indi­ğini düşünüyoruz.

Tabi ki bu, nüzulde bir münasebetin olmamasını ve akabinde Rasulullah (s)'a iletil-memesini gerektirmez elbette. O halde bu durum O'ndan fetvalar istenebileceğini, zu­lümlerin şikayet edilebileceğini (ki bu rivayetlerde ve hadislerde geçmiştir) men etme­yecektir.

Çünkü bu nüzul, adil olmayan münasebetlerin tahakkuku sonucu, arka arkaya inişini doğurabilir. İşte bu da şer'i bir yargıyı getirir.

Birinci ayetin ilk bölümünde, iki kızın birisinin babasına varis olması ve hallerinin zikri; ikiden fazla kadının birden fazla kızın hakkının zikrindeki yetinme yönleriyle bir kapalılık, bir kesinti ve boşluk olduğunu düşündürebilir. İkinci bölümdeki varisin ana-baba olması ya da bir kız olmasındaki gibi, valideyn "altıda biri" alırlar. "Kız ise yansı­nı alır" zikrinde boşluk olduğu mülahaza olunabilir. Çocuğu olmayan bir kadının tereke­sinden ikinci yarıyı alma hakkının zikrindeki kapalılık, çocuğu olmayan kocanın tereke­sinden dördün üçe pay almasındaki bahsin kapalılığı ve son kalan üçte birin ikisinin hakkının zikredilmesindeki muğlaklık da göze çarpabilir.

Ancak herhâlükârda ayetler başlıca konulan ve esasları dile getirmiştir ki bu esaslar, nüzulündeki hikmetin keşfi durumundadır. İşte bu bölüme kadar olan bazı sünnetleri ve bazı kapalı olan ayetlerin hükümlerini tamamladık. Bu mevzulann hepsi birer fıkıh bah­sidir ki, İslam fıkhında önemli yeri olan feraiz ilmini teşkil etmiştir.

"Allah tarafından (bu) bir farizadır" cümlesi Allah'ın farz ve hükmünü belirlemiş ol­duğu ayetlerin beyanı konumundadır. Açıkça görüldüğü gibi "feraiz" kelimesi "fari-za"mn cemisi olup miras hükümlerini içine alır ki "Kur'an'ı ve Feraizi (ilmini) öğreni­niz.[49]" "Zira benim ömrüm tükenmiş olabilir" hadisi de bu hükümlerin öğrenilmesinin gerekliliğini işlemiştir açıkça, bu hükümler de O'nun zamanındaki veraset hükümlerini işlemektedir.Kardeş için, veraseti olmadan ölen kızın terekesinin hepsinin verilmesini, hiç varisi olmadan ölen erkek kardeşin terekesinin malının üçte ikisinin iki kız kardeşe pay edilmeşini, çok olmaları halinde bütün terekeyi, erkeğin payının kadınınkinden iki kat ol­ması şartıyla kız ve erkeklere verilmesinin hükümlerini içeren Nisa sûresinin son ayeti tamamlar mahiyette olmuştur. Böylece kapalılık ve hükümlerdeki muğlaklık giderilmiş­tir.Ayet "senden fetva istiyorlar" ifadesiyle başlamıştır. Bu şuna delildir: 12. ayetin iş­lemiş olduğu bölüm ve varissiz ölen şahsın kardeşi ve kız kardeşinin altıda bir, fazla olurlarsa üçte bir nasip alacağını işleyen bu ayetlerde bir iltibas meydana gelmiştir. Bu sebeple sûredeki son ayet, kardeşler arasındaki miras dağılımını beyan etmiş, bu miras dağılımı da anadan kardeş olanları da alınır. O halde 12. ayet anadan kardeş olanların cumhurun Rasulullah'ın ashabından ve tabiinden rivayette miras hükümlerini belirttiği zikrolunmuştur. Bu görüş üzerinde ittifak edilmiştir[50]. 10. ayetin birinci fıkrasındaki bi­rinci ayetten onuncu ayete kadar kapalılığın olması bu durumdandır. Zikrettiğimiz gibi bu ayetlerde iki kızın hükmünün zikrolunmasıydı. Nisa sûresinin son ayetinin ihtiva et­tiği hükme bu kıyas olunmuştur. Bununla beraber Rasulullah'ın, babalarının terekesin­den iki kız kardeşe üçte ikisini vermesini içeren hadis rivayet olunmuştur.

Müslümanlar ve kâfirler arasındaki miras paylaşımını yasaklayan hadislerden birisi "Kafir müslümana, müslüman da kafire varis olmaz" hadisidir[51]. Bu husustaki ikinci hadis "İki zıt millet (kafir ve müslüman) birbirine mirasçı olamaz"[52]. "Katil (öldüren ) mirasçı olamaz"[53]. "Köle bir kadınla ya da hür bir kadınla hangi erkek zina ederse ço­cuk zina çocuğudur, mirasçı olamaz ve olunamaz."[54]

İbn Abbas'tan rivayet olunmuştur. Kendisine kızından, oğulun kızından (torun) ve kız kardeşin haklarından (mirastaki paylarından) sorulmuştur. Rasulullah'ın verdiği hü­kümle hükmedeceğim buyurdu. Rasulullah kız için yarım, oğulun kızına altıda bir, kala­nı da kız kardeş için şeklinde hüküm vermiştir buyurdu[55]. Bu, babası hayatta iken ölen oğulun kızının, dedesine, başka oğlu olmazsa varis olabileceğinin delilidir. Bunun üze­rine oğulun oğlu da kıyas edilmiştir.

Zeyd bin Sabit'in rivayeti ise bu konuya daha da açıklık getiriyor. "Oğulların çocuk­ları, kendilerinden başka oğul yoksa onların (oğulların) konumundadır. Erkekleri erkek­leri gibi, kızları kızları gibi, babaları nasıl varis oluyorlarsa öylece varis olurlar. Başka­ları var da onların olmasıyla mirası engelliyorsa, onlar da babalarının hükümlerindedir-ler; (o halde ) oğulun çocuğu, başka bir oğulun varlığı halinde varis olamaz"[56]

Alimler tarafından bu hükmün, oğlun çocuğuna nispetle böyle[57] olduğu, kız çocuğunun çocuğuna nispetle olmadığı haber verilmiştir. Çünkü kızın oğlu mirasçılar hükmüne girmez. Bu hususta Rasulullah (s) bir adamla karısını "Lian (zina suçuyla yeminleşip ayrılma) sonucu, çocuğu anneye vermiş, onu anasının nesebi kendisine dayandırılan ba­banın mirasından da men etmiş, mirası da anası, varisleri ve çocuk arasında meşru kıl­mıştır[58].

Lian: Bu tabir İslami bir deyim olup, koca ile kadının şahitler olmaksızın zina suçu ile birbirlerinden yeminle ayrılmasıdır.

Buhari'den rivayetle Rasulullah Muaz'ı Yemen'e emir ve muallim olarak gönder­miş, bir adam öldükten sonra kız kardeşi ve kızı kalmış, bu vefat edenin terekesi hakkın­da sorulmuş; ve ikisine de (halaya ve kıza) malın yansım vermiştir[59]. Bu olay Rasulul-lah'ın zamanında olmuştur ki, Rasulullah (s)'ın fetvalarıyla bilerek bu hükmü vermiştir.

Torunu ölen dedeye altıda bir pay ile Rasulullah hükmetmiştir. Bunun yanısıra Ebu Bekir torunu ölen nineye (büyük anneye) altıda bir vermiş, Hz. Ömer de ölenin kardeş­leriyle birlikte dedeye üçte bir payı takdir etmiştir[60]. Görünen odur ki Rasulullah nine için ondan başka anne olmazsa altıda bir pay kılmıştır. O halde dede de, oğlu ölürse ya da babasının oğlu ölürse bu paya hak kazanır.

Buhari, Müslim, Ebu Davud ve Tirmizi'nin rivayetinde "Ben mevlası olmayanın (varisi olmayanın varisiyim) mevlasıyım, malına varisçi olurum, kölesini azad ederim. Aynı şekilde dayım varisi olmayanın varisidir. Mevlası (dostu varisi) olmayanın varisi olur, kölesini, (memlükünü) hürleştirir.[61]

Birinci fıkra mevlası (dostu ve varisi) olmayanın terekesinin bir kısmının beytül ma­la bırakıldığını tesbit ederken; ikinci fıkra ise dayıyı, ölenin kimsesi olmadığı halde iken ona varis kılıyor.

Bu mevzuda Ebu Davud, Tirmizi, Buhari ve Müslim'in rivayet ettiği hadiste "Geri­de kalan mallan (faraiz) ehline veriniz, kalanı da en yakın olana veriniz"[62] emrediyor ki, buradaki espri, ayetlerin de emrettiği gibi, maldan kalanlar tedricen yakın akrabalardan olanlara verilir, dayı ise bu sıranın sonuncusudur.

Ayrıca feraiz alimlerinin kullanmış olduklan şu mahiyette tabirler vardır: Hacip (ya­ni yakınların miras sıralamasında bir taifenin varlığı halinde diğer taifenin mirastan men edilmesi kaidesidir.) Yani birinci tabaka var iken ikinci ancak onun yokluğu halinde va­ris olabilir. Yine alimler bu meselede "hacip" (men etme) tabirini iki kısma ayırmışlar-

dır: (1) Hacbi noksan (mirasın tamamını terk değil de bir kısmının men olunması) (2) Hacbi Hirmen (Tamamının verilmemesi). Birinci kaideye göre, çocuk kadının tereke­sinden koca için olanının yarısından dörtte bire kadar engel (hacb) edebilir. Buna bina­en baba, üçte ikiyi hacbedip alırken, anne üçten altıda bire kadar hacbeder. Kardeşleri ise anayı üçte birden altıda bire kadar engelleyebilirler. İkinci kardeş ise kardeşlerin an­ne ve çocukları için hakkının düşmesi, baba ile dedenin hakkının düşmesi, çocuk ile oğulun hakkının düşmesi. Aynı şekilde kardeşlerin hakkının, annenin ve babanınkinin hakları karşısında düşmesi bu kaidelere örnektir.

Buraya kadar ayetlerde, gerekli kullanımlar, açıklamaların yapıldığı mülahazası ile burada bununla yetiniyoruz[63]. Çünkü gereksiz istinbat (hüküm çıkarma) ve gereksiz fer'i (ayrıntı) meselelere dalmak tefsirin gerektirdiği hedeften uzaktır.

Bu hususa değinmek istiyorum. Bu miras olayları ayetle sabit hükümler indirilme­den önce, haksızlık ve adaletsizlik olduğundan değiştirilmiştir. Yani ayetler nazil olunca bu taşkınlıklar değiştirilmiştir. Zira önce baba ve akrabaların haklan serbest iken ya da sabit değil iken, Bakara sûresinin 172-180. ayetleri vasiyetlerinde acele etmeyi ana-ba-ba ve akrabalar için emir buyurmuştur. Aynı şekilde kadınların hakları ister ana olsun­lar, ister zevce, isterse kızlar olsun çeşitli hallerde serbest, belirsiz, hakları zulme uğra­yabilir halde idi. Peşisıra ayetler ana babanın, kadının, akraba esasına paralel olarak ak­rabaların, sülaledeki akrabalığa göre haksızlık olmaksızın ister küçük, ister büyük, güç­lü ve kuvvetli olsalar dahi haklarını gözetmiş ve tesbit etmiştir.

Bu konuda erkeğe, dişinin iki katı hisse verilmesini misal vermek istiyoruz. Zira müsteşrikler İslam'ı, erkeğin mirastaki hakkının iki katı olup kadının ise bir misli olma­sı sebebiyle tenkit etmişler ve İslam'a saldırmışlardır. Ancak diyoruz ki, bu mesele ta­mamen ihsan (iyilik) ve tamamen adaletin de üstünde bir şey belki. Şöyle ki, kadın ya babası ya oğlu tarafından, veyahut da kocası tarafından garanti altındadır. Şayet böyle olmazsa o halde kendisi dışında mükellef olmayacaktır ki bu durum erkekte aksinedir. Çünkü o daima kadına intakla, ailesine bakmakla mükelleftir. Kaldı ki, Kur'an kadının hakkını bütünüyle korumuş, onu her türlü zayıflıktan ve adaletsizlikten, taşkınlıktan kurtarmıştır. Bu noktada büyük bir ihtimam görüyoruz Kur'an'da. Şimdi şunları söylü­yoruz: Bu paralelde (Kur'anî hakları gözetmedeki) çizgide, bir davranmak, göz yum­mak ve tenkit etmek, İslam şeriatının meziyetlerini görmemek, anlamamaktır. Beşeriyet ne kadar gelişirse gelişsin, hiç bir zaman kadının infak edici olduğu bir dönemin gelme­si düşünülemez ki bu sayede kadın eline bakılan, erkekte ona muhtaç olduğu tasavvur edilsin. Belki kadınların, bir taifesi kendi kesbi ile yetinip, yaşantısını zevce ile kayıt­landırmama gibi bir düşünceyle idame ettirebilirler; fakat bu çok azdır. Yani bu durum, bahsini ettiğimiz mevzudaki kararımızı asla sarsmaz, asla değiştirmez. Yine kadın erke­ğin sırtındadır.

İkinci olarak Kur'an'in kadına, vasiyetine ve uygulamadaki ihtimamına onun ehliye­tine, yaşamsal plandaki tasarruflarına, hakkına verdiği öneme; ayrıca erkekle bu nokta­lardaki eşitliğine de dikkati çekmek istiyoruz. Kadın varis olur, erkek de aynıdır, kadın vasiyet eder erkek de, kadın borçlanır erkek de borçlanır, kadın mal sahibidir, erkek de mal sahibi olur, bu saydığımız durumlar aynı zamanda izne de bağlı olmaz.

Kadın İslami perspektiften böyledir, onu bu hale sokan Kur'an'dır. Acaba vahiy nü­zul olmadan önce nasıldı? Haklarını kaybetmiş meta halindeydi. Hala günümüzde mo-dern(!) geçinen toplumlarda da aslında bu haklan yoktur. Böylece geniş bir ölçüde de­vam etmiştir. Ta ki yakın geçmişe kadar. Hatta yine bazı sözde modernizm safsatacıları­nın yanında kadın, Kur'an'ın kendisine verdiği yeri alamamıştır.

Tefsir alimleri, üzerinde durduğumuz Bakara süresindeki ölenin mallarından, akraba ve ana-babaya terekesinden belirli bir pay verilmesiyle alakalı emir bildiren ayetin nesh (hükmünün kaldırılmış) olduğunu zikretmişlerdir. Bu görüş de doğrudur.

Çünkü hadiste "varisin vasiyeti yoktur"[64] mânâsındaki hadis bu konuyu kuvvetlen­dirmiştir. Bu sebeple vasiyet hükmü, mirasta nasibi (payı hissesi) olmayana muhkem olarak kalmıştır. İşte doğru olan da budur. Yine zikri geçen hadis ve ayetteki vasiyyetin yerine getirilmesindeki vacibiyeti vasiyyetin mirastan payı olmayana ait olduğuna delil­dir.

Sünnet ise, vasiyyetin uygulanmasındaki te'kidin tekrarı, borçlarının ödenmesi ve özellikle bu noktanın varisçilerin haklarına takdim edilmesi vasiyyete önemin göstergesi olsa gerek ki bu hal, Kur'an'ın muhtelif münasebetlerle üzerinde durduğu hakları koru­ma, iyilik, mefhumları ile örtüşmektedir. Zaten bu mevzu yani terekeden borçların baş­kası için ait olması, vasiyetin de başkasına ait olması (verasenin dışında) tabi bir olgu­dur. Zira varis ancak terekeden kalan maldan fazla kalanı alacaktır.

"Gayri mudarrin" "zarar olmaksızın" tabiri mutlak (kayıtsız) dır. Buna rağmen bu tabir sadece ikinci ayette sabittir. Zira bu tabirin kullanımı bu ayette ve birinci ayette be­raber gelmesi itibariyle daha kapsamlıdır.

Ayrıca "zarar olmaksızın" ayetiyle sabit olan bu hüküm hakkında bu söz, miras bıra­kana yöneliktir kavli de uygun olacaktır. Çünkü vasiyet eden bazen borç edip bazen aşı­rı vasiyet edebilir. Aynı şekilde bu emir veraseye de yöneliktir. Çünkü onlar buna uya­rak, terekeden kalan payla borçlan ödeyip vasiyeti uygularken ve terekeyi taksim eder­lerken dikkatli olacaklardır.

Buraya kadar addettiğimiz meseleleri bu tabir içine alırken, özellikle de malı bıraka­nın hibe etmedeki aşırılığın olmaması, verasenin hakkını da hesap ederek borçlanması­nı, miskinlere ve yetimlere vasiyetlerini etmeyi unutmamasını, başkasına malının tama­mını vererek başkalarını bu sebeple taciz etmemesini de kapsar.

Bu tabirin vermek istediği imaj açıkça ortadadır. Şüphesiz bu, adalet ve insafın her insanın hayatında birincil olarak yer etmesinin Kur'anî ölçüsüdür. Bu bağlamda son iki ayetin, diğeF-Kur'anî hükümleri, nehyleri ve emirleri tekid noktasındaki sıkı bir üslûbu göze çarpıyor.

"Allah'ın hadlerini geçip tecavüz edenler" mânâsındaki ikinci ayette yer alan bu cümlenin zikri, hiç bir mü'minin hiç bir halde geçmemesini öğütleyen ayetleri ve hü­kümleri, Allah'ın birer hududu olarak değerlendiğini görüyoruz.

Bize malum olan odur ki, bu zikri geçen tabir, (Allah'ın sınırını geçme tabiri), ( Za­rar vermeksizin) hükmünü bir taraftan teyid ediyor, diğer taraftan da bazı mal sahipleri­nin mallarını sorumsuzca yetimin halini, evli kadınların halini düşünmeden vakıfta bu-, lunuyorlar ki bu, Kur'anî hükümlere de Rabb'ın katından tesbit edilmiş ve belirlenmiş­tir. Bu durum akabinde varisin ölülerinin mallarından pay almasını engellemekte, onla­rın nezdinde haklarını gözetmeme olmuş oluyor ki bunu Kur'an tabiri ile sınırlamıştır. Hatta şunu görüyoruz; Allah'ın şeriatının kaimleri olan hakimlere, bu taciz eden tasar­ruflara engel olmaları bir vecibedir. [65]

 

15- Kadınlarınızda fuhuş[66] yapanlara karşı içinizden dört şahit getirin. Eğer şahitlik ederlerse o kadınları ölüm alıp götürünceye yahut Allah onlara bir yol açıncaya kadar ev­lerinize hapsedin.

16- İçinizden fuhuş yapan her iki tarafa'[67] ceza verin, eğer tevbe eder, uslanırlarsa artık onlara ceza verip eziyet ver­mekten vazgeçin. Çünkü Allah tevbeleri çok kabul eden ve çok esirgeyendir.

17-  Allah'ın kabul edeceği tevbe, ancak bilmeden kötülük edip de sonra tez elden tevbe edenlerin tevbesidir. İşte Al­lah, bunların tevbesini kabul eder. Allah her şeyi bilendir, hikmet sahibidir.

18-  Yoksa kötülükleri yapıp yapıp da, içlerinden birine ölüm gelince "Ben şimdi tevbe ettim" diyen ve kafir olarak ölenler için (kabul edilecek) tevbe yoktur. Onlar için elim bir azap hazırlamışızdır.

 

İlk iki ayet cumhurun değerlendirmesine göre kadınlardan ya da erkeklerden zina yapanların hükümleri hakkında teşri (kanun) dır. Şayet kadınlar zinaya yaklaşırlar, bu­nun üzerine dört müslüman şahitlik ederlerse, şahitlik ettikleri zaman, evlerinde ölüm onları öldürünceye kadar ya da Allah haklarında yeni bir emir inzal edinceye kadar hap-solunurlar.

Buna karşın erkekler zinaya yaklaşırlarsa onlara eziyet vacip olur. Şayet tevbe eder­lerse, yani bu çirkin hali bırakırlarsa şüphesiz Allah tevbeleri kabul edendir. Onların (tevbecilerin) tevbelerini rahmetle kabul eder.

Son iki ayete gelince, bu ikisi tevbe hakkında yeni bir mevzuyu, günahı cahillikle iş­leyen sonradan da hatalannı zaman geçmeden önce anlayanlar ve hemen tevbe edenleri, Allah'ın hatalılar saymasını takrir ediyor. İşte onlar bu durumda tevbeleri kabul olacak olanlardır. Ancak helak edici günahı bilinçli olarak işleyenler, (aldırmadan) sonradan da ölüme kadar bu hal üzerine olup ölümü idrak edenler, arkasından "Ben şimdi tevbe et­tim." diyenler ya da kafirler olarak ölenlerin tevbeleri kabul olunmayacaktır. Onlara tev­be yoktur. Onlar için şiddetli bir azap vardır. [68]

 

 

Fuhuş Yapanlara Uygulanacak Ceza

 

"Kadınlarınızdan fuhuş yapanlara karşı" mealindeki ayet ve sonradan gelen üç ayetin mânâsı ve içeriği hakkındadır.

Bu ayetlerin nüzulü hakkında hususi olarak bir rivayete rastlamadık. Haram ve helal olarak kadınlarla evlenmeyi ve onlarla muamele esaslarını işleyen bu ayetlerden sonra gelen hükümlerde ve geçmiş olan ayetlerde, mevzu itibariyle uyum olduğunu mülahaza etmek mümkündür. O halde bu ayetlerin peşisıra teşri (kanun) olduğu, bu mevzuya şer'i açıklık getirme bağlamında ardarda gelen hükümler olduğu ve sonra indiğinin kanısına varıyoruz.

Mekki nüzul (Mekki olarak inen ayetler) özellikle Furkan 68-69. ayetler ve İsra 32. ayetlerde zinanın çirkin bir fiil olduğunu, faili hakkında cezanın olduğunu ve bu fiilin büyük helak edici (mübikat)lerden olduğunu zikrederek, ondan sakındırdığını ihtiva et­miş (işlemiş)tir. Bu üzerinde durduğumuz ayetler, teşri üslubuyla gelmiş, çünkü bu olay Medine döneminde mümkün bir hal almıştır. Zira ayetlerdeki teşri (fiillere ve sözlere ilahi sınır) birinci adımı teşkil ediyor. Nur sûresinde birinci ayette ve. hadislerde ise ikinci adımı (hükmü) geliyor ki, bu sûrenin başlangıcında bu mevzuların şerhi gelecek­tir.

"Azühüma", "Onlara eza edin, eziyet verin" mealindeki ayette geçen bu tabirin, er­keklere yönelik olduğunu mülâhaza etmek mümkün, "Onları (kadınları) evlerinde tutu-nuzta ki Allah onlara bir çıkış yolu ya da yeni bir emir getirinceye kadar" cümlesi ise kadınların hükmünü belirtmiştir.

Tefsirciler İbn Abbas'a dayanarak "onlara eziyet verin" cümlesinin darp (dövme) ve sakındırma mânâsına olduğunu naklet etmişlerdir. O zaman kadınların evde hapso-lunmalarındaki hikmet ve espiri, onların böylesi fahiş fiillere, ortaya çıkmaları, dolaş­maları nedeni ile tekrar mübaşir olmamaları nedeni iledir[69]. Bu da, ayetin ruhu ile uyuş­maktadır. Bununla birlikte şu nakil olunmuştur. Kadınlara bu şekilde davranmak ceza­dır mânâsına gelmez. Aslında bu durum şiddetli bir cezadır. Zira, onları ebedi ölüme kadar ebedi hapise tabi tutmak, ya da Allah'ın onlara yeni bir yol gösterinceye kadar hapsetmek, şiddetli bir cezalandırma anlamına gelmektedir.

Bu iki cezanın (yani kadının hapsolunması, erkeğin dövülmesi) erkeğin dışarı çıkıp rızık araması göz önüne alınarak, kadına ise böyle bir ihtiyacı olmaması dolayısıyla iki­sine de uygunluk arzeder. Yani erkek nzık kazanmaya mecburdur, bu yüzden ona eziyet öngörülmüş, kadın ise erkek gibi kazanmaya muhtaç olmadığından evde hapsolunması Kur'anî naslarla belirlenmiştir. Bu hükümde Allah ona yeni bir yol verinceye ya da ölü­müne kadar devam edecektir.

Müfessirler Ubade ibn Sabit'ten bir hadis rivayet etmişler: Dedi ki " Rasulullah vahiy indiği zaman onun eseri olarak yüzü değişir, sıkışırdı. Ne zaman ki Allah bir gün zi­na eden kadınlar hakkında hüküm indirdi, rahatladı ve dedi ki -işitin, Allah o kadınlar hakkında bir yol kıldı. Evli evliyle, bekar da bekarla zina ederse (buna göre) evli yüz değnek ve taşla recm olunacak, bekar ise değnek ve bir sene hapsolunacak[70]. Belki de hadis, Nur süresindeki zina eden erkek ve kadınlar için yüz değnek hükmünün eseri ola­bilir.

Müfessirler ve alimler[71], Nur süresindeki ikinci merhaledeki hüküm ve Nebevi ha­disler, üzerinde durduğumuz bu ayetleri nesh (hükmünü manen kaldırma) etmiştir görü­şü üzerindedir.

İkinci hüküm ki sınırlandırmayı ve şiddeti göz önüne alırsak, o zaman buna en uy­gun olan nesh değil, tadil olmaz mülahazası daha evlâdır. Aynı şekilde ikinci hükümde " şahidin şahitlik etmesi muhkem olarak kalmıştır. Ömer ibn Hattab, Buhari ve Müsned sahiplerinin rivayetlerine göre şöyle demiştir. "Evli kadın ve erkek zina ettiği zaman ve beyyine (delil) olduğu zaman recm onlar içindir. Ya da hamil olması veyahut birisi itiraf etmesidir.[72] İkinci ayette iki vesileyle bir katkı vardır bunlardan birincisi itiraf olunma­sı, ikincisi de hamile ile beyyine olması (açığa kavuşmasıdır) o halde şahitlerin dışında iki şey (itiraf ve hamile hali) delil içindir.

"Üzerlerine (zina eden kadın) şahit getirin, şayet şahitlik ederlerse..." mealiyle de­vam eden ayette sabit olan şahitlik, "şehadeti açık seçik olan bu suçu müşahade etmek mânâsı taşımakla beraber, haberinin olması mânâsına da gelir bizce. Hatta "gözüyle görmek"le, "Bir kadının zina işlediğini bilseniz, şahitle şahitlendirin; zayıf şahitlik eder­lerse"[73] mânâsındaki şahitlik kastolunur.

Bununla birlikte cumhur, şahitliğin -şehadeti ayan- yani açık ve seçik bir şekilde gö­rülmüş olması ve çıkarım sonucu ya da tahmin üzerine olmaması görüşü üzerine mütte­fiktir. Fakat bu mevzu ile alâkalı sarih olarak bir hadise rastlamadık. Rasulullah'ın zina olayı üzerine had uygulaması ise hep itiraf sonucudur[74].

Ömer bin Hattab'in rivayet ettiği "Eğer beyyine kaim ise" mânâsındaki rivayet ise, kesin görülmesi ile alakalı bir delil değildir. Buhari'nin rivayet ettiği bir hadiste şöyle diyor: "Ömer bin Hattab, Ebu Bekr, Şebl bin Mağbet, Nafi'yi Muğira'ya zina suçundan dolayı dört şahsın şahitlik etmemesi, diğerlerinin kadını gördüklerine şahitlik etmeleri sonucu üç kişiyi sopalatmıştır."[75] O halde zinanın sabit olduğu şehadet "âyân" yani açık seçik olmalıdır. Bunu iddia edenler de bu hadise dayanmışlardır. Yalnız bu hadis belirli bir hâdise akabinde onun hakkındadır. Şahitliği sınırlayıcı ya da belirleyici ko­numda değildir. Allah en iyi bilendir.

Bu noktadaki durum ne olursa olsun, şahitlikteki adetin belirlenmesindeki hikmet ve espiri, zinayı ispat etme durumunda dörttür ve bu açıktır. Özellikle cumhurun gittiği gö­rüşün ışığında şahitlik dört olmalı ve açıkça görülmüş olmalıdır. O halde şahid-i âyâniy-ye tabiri, cerimenin açıkça müşahede olunmasını ifade eder. Bu suç yani zina suçu, so­nucu toplumda sosyal yönden ve her yönden sarsılma, ailedeki bağların kopması çeşitli ortamlarda vahim sonuçlar doğurur. Bu sebeple zina suçu, ispatında şiddetli davranıl-malı ki bunların hepsini engellesin. Dört şahit şahitlik ederse açık ve net olarak bunun mânâsı, cerimeyi (zina suçunu) işleyenlerin, toplumun bu çirkin fiilin mânâsı ırzın sela­metini sarsmak manasınadır, bu yüzden onların bu kötü fiilleri, sosyal toplum için başka yönden ilan edilmesi bir maslahattır.

"Sizden" (minküm) kelimesi zina suçunun ispat edilmesindeki şahitlerin müslüman-lardan olmasının ifadesidir. Bundan dolayı ayetin iniş ortamı geniş boyutlarıyla bilin­melidir. Bu sayede kişi müslümanların, daha açıkçası mü'min bir müslümanın, faydasız şeylere müşahede etmenin tehlikesini, müslüman toplumda fahiş fiiller çıkarmanın mâ­nâsını bilecek ve sakınacaktır. Ayrıca, İslami sosyal toplumun çıkarlarını kendi çıkarları olarak telakki edecektir. Şahitliğin mesuliyetini Allah'ın katında hesaba çekileceğini bi­len müslüman, kardeşi hakkında şahitliğe hemence takdim olunmayacaktır.

Ya da şayet bu cerimeyi gizlerse yine Rabb'ının katında sorumlu duruma düşecektir. "Sizden" tabiri aynı şekilde kadınları ve erkekleri kapsar. Fakat cumhur ulema, şehade-tin sadece erkeklere mahsus olduğunu söylemişlerdir. Bununla alakalı sahih bir hadise rastlamadık. Sadece İmam Reşit Rıza'nın ayetin tefsirinde "Zühri" (tefsir alimlerinin bi­risi tabiinden) demiştir ki: "Rasulullah'tan ve sonradan da iki halifeden had cezalarında, kadınların şahitliği kabul olunmaz sünneti süregelmiştir" demiştir. Ancak biz, bu büyük cerime şayet bir kadının şahitliğine bağlı ise cezasız kalacağından dolayı hayret ediyo­ruz. Kadınların böylesi zina suçlarına erkeklerden daha fazla muttali olabilmelerini de düşünürsek, mesele daha da önemli bir konuma taşınıyor.

Kaldı ki, bizim üzerinde durduğumuz cümle içinde kadınların zikri, geçen ayette va­rit olmuştur. Ancak bu cümle fuhuş işleyen erkeklere de teşmil olunduğudur. Sonraki ayetlerde zikredilenlerden de anlaşılıyor. Ancak kendileri için olan ceza ispattan sonra geçerli olur ki bu da şehadet ile olur.

Bazı müfessirler, İbn Abbas'a ve tabiin alimlerine dayanarak[76] birinci ayette zikro-lunan kadınlar tabirinin mânâsının "dul kadınlar ve evlilerin" olduğu, "İçinizde fuhuş yapan iki tarafa eza verin" mealindeki ne de "evlenmemiş bekar olanlar" olarak zikret­mişler. Bazıları ise İbn Abbas'a ve tabiinden alimlere görüşünü isnat ederek, bu ayetin hem dul, hem de bakireyi içerdiğini savunmuşlardır.

Birinci ayette kadınlar zikrolunurlarken ikinci ayette erkekler zikrolunmuştur.Bazı müfessirlerde[77] İbn Abbas ve başkalarına dayanarak "içinizden iki taraf fuhuş yaparlarsa..." diye devam eden ayetten muradın, erkeğin erkekle livata yapmakla fuhuş mânâsını kapsadığını savunmuşlardır. Bazıları da bunun mânâsını, erkeğin kadınla zina yapması şeklinde değerlendirmişlerdir.

Ayet iki görüşü de -ki cumhur ikinci görüştendir- kapsamaktadır. İkisinin de ihtimali vardır. Buna delil olarak " Kimi Lut kavminin yaptığını yaparken görürseniz failide me-fulu de (ikisini de ) öldürün[78] mânâsındaki hadisi göstermişlerdir.Hadisin ayeti te'kid etmesi noktasında, ikincil bir şer'i hüküm niteliğinde olduğunu düşünüyoruz. "O ikisine (zina eden kadın ve erkek) eziyet verin" mânâsındaki emrin ise sadece erkeklere tevcih edilmediği açıktır. Yani sadece erkeklerin olması ihtimali yok­tur.

"Şayet tevbe ederlerse (iki taraf) uslanırlarsa, artık onlara eziyet etmekten vazge­çin" mânâsındaki ayet ise, onlardan tevbe zahir olursa, pişmanlık olursa artık eza veril­memesi, bu halden el çekilmesinin emridir. Pişman olmuş olmaları ise, tevbelerinin şartı durumundadır ki, biz bunu Furkan sûresinin tefsirinde genişçe, yeterli olarak açıkladık. Belki "Uslanırlarsa, sulh olunursa" mânâsındaki ayet, fahiş bir fiil olan zinadan doğan neticeleri telafi etme mânâsına olabilir, buna uygun geliyor.

17-18. ayetlerde suçluların tevbe hususunda acele etmelerinin, ölüm geldikten sonra nedametin ve tevbenin bir faidesi olmayacağını, artık bundan sonra doğruluğun, hatalara dikkat etmenin gerekliliğini ima ederek yeni bir biçimde arz ediyor. Bunda açık seçik bir telkinin olduğunu görüyoruz. Zira, tevbe kapısı açık, pişman olanlar tekrar düzeltsin­ler, doğru yola yönelsinler.

(Zina eden kadınların) "Üzerlerine şahit getirin" "evlerinizde tutunuz" "iki tarafa da eziyet verin" ve "eğer tevbe ederlerse eza etmekten vazgeçin" cümleleri her ne kadar müslümanlara yönelik ise de, birinci derecede asıl olarak müslümanların veliyyü'1-emri-ne, otorite sahiplerine hitaptır. Hazin tefsirinde bu konuda açıklama yapılmıştır. Bu hak, veliyyü'1-emir ve müslümanların hakimlerinin olmalıdır. Zira, onlar mü'minlerin işleri­ni tanzim ediyorlar. Şahitlik durumunda, emir vermede, nehyetmede onların talimatı ne­zaretinde olduğu içindir. Çünkü onlar kadınların suçunun sabit olduğunda ev hapsine, erkeklerin sopalanmasına emir çıkarıyorlar. Bu demektir ki, mü'minlerin işleri birinci derecede onlara bağlıdır. Müslümanların problemlerini onlara ulaştırmaları gereklidir. Şayet hayatlarında hata ve anarşi meydana gelmişse taşkınlık olmuşsa, veliyyü'1-emir ve hakimler nezaretinde hallolunmak, onların bilgi dahilinde hareket etmek gerekir. Münferit tasarruflar edemezler. [79]

 

19-  Ey iman edenler kadınlara zorla varis olmanız sizlere helal değildir, apaçık bir edepsizlik yapmadıkça onlara verdiğinizin bir kısmını elde etmek için kadınları sıkıştır­mayın. Onlarla iyi geçinin, eğer onlardan hoşlanmasanız (biliniz ki) Allah'ın hakkınızda çok hayırlı kılacağı bir şey­den de hoşlanmamış olabilirsiniz.

20-  Eğer bir eşi bırakıp yerine diğer bir eşi almak isterseniz, onlardan birine yüklerle mihir vermiş olsanız dahi, hiç bir şeyi geri almayın. Siz iftira ederek ve apaçık günah  işleyerek onları geri alır mısınız?

21-  Vaktiyle siz birbirinizle haşır neşir olduğunuz, onlar sizden sağlam bir teminat almış olduğu halde, onu nasıl geri alırsınız.

 

Ayetin İbaresi Açıktır, Buna Göre Şu Maddeleri İçeriyor;

 

1- Müslüman erkeklerin kadınlarını, mallarını (mihir) almak suretiyle kerhen, inatla ve istemeyerek tutmamalarını

2- Onlara bir taşkınlık yapıncaya kadar iyilikte bulunmalarını ve ihsan ile kadınla­rıyla iyi muamelede bulunmalarını; kadının nezdinde her şeyin kötü görülmemesi, belki iyi olabileceğini, Allah (c)'ın bu kerahete (kötü hale) bir çıkış yolu verebileceğini,

3-  Kadınları boşamak ve yerlerine başkalarını almak istedikleri zaman; vermiş ol­dukları mihirleri ne kadar çok olursa olsun geri almamalarım. Eğer yaparlarsa bunda bü­yük bir günahın ve zulmün olduğunu çünkü aralarında daha önce bir misak (anlaş­madın, nzanın, iyi ilişkilerin olduğunu,

4- Fuhuş (zina) durumunun istisnai bir vakıa olup, şayet olursa, belki kocanın verdi­ği malı, keraheten kızgınlıkla almaya yeltenmesi hatta ayrılmaya gitmesinin olacağını işlemiştir. [80]

 

Kadınlara Zorla Vâris Olma

 

"Ey iman edenler, kadınlara zorla varis olmanız sizlere helal değil, apaçık bir edep­sizlik yapmadıkça, onlara verdiğinizin bir kısmını almak için kadınları sıkıştırmayın..." Bu ve bundan sonra gelen iki ayet birtakım telkinleri kapsamaktadır.

Buhari, İbn Abbas'tan şöyle rivayet etmiştir: "Cahiliyyede adam öldüğü zaman akra­baları, onun karısı hakkında en fazla hak sahibi olanlardı. İsterlerse bazıları onunla evle­nir, isterlerse evlendirirler, isterlerse de evlenmezlerdi. Onlar kadın üzerinde ehlinde da­ha fazla tasarruf sahibidirler" sonra "Ey iman edenler kadınlarınıza zorla varis olmanız size helal değildir. Verdiğiniz şeyleri geri almak için onları sıkıştırmayınız..." mânâsın-daki ayet nazil oldu."[81]

Birinci ayetteki birinci bölüm, erkeklere kadınlarına nasıl muamele etmeleri konu­sunu işlerken, İbn Abbas'ın sebebi nüzulü hakkında garip rivayeti vardır (sahihin dışın­da).

Bu ayetten sonra babanın evlendiği kadınla evlenmeyi nehyeden ayet gelmektedir. Bu husustaki rivayet daha sahihtir.

"Ey iman edenler, kadınlarınıza zorla varis olmanız size helal değildir" tabiri hak­kında rivayetler alınabilir. Mesela, müfessirler bu tabirin tefsirinde, "Ey iman edenler, ölmüş birinizin akrabalarından zorla varis olmanız size helal değildir." Zemahşeri, bi­zim düşündüğümüzle paralellik arzeden tevilinde gördük: "Kadınlarınızın mallarına va­ris olma kastı ile, ölünceye kadar sizi kerih gördükleri halde ya da sizin onları kerih gör­menizde birlikte tutmayınız. Yani kadınlarınız hoşunuza gitmediği halde, onların da siz hoşunuza gitmediği halde mallarına varis olmak için yanınızda tutmayınız" tevi'lidir.

Ayetin bazı kadınların kocalarını Rasulullah'a şikayet etmesi sonucu nazil olduğunu düşünüyoruz. Bu, ayetlerdeki içerikten çıkarılabilir, (birinci ayet)

Bununla birlikte ayetler, kadınların konusu olması, onların himayesi, haklarını bah­setmesi aynı konulan tekid eden geçmiş ayetlerin tamamı konumunda yeni özel bir fa­sıldır.

O halde, her ne kadar nüzul yönüyle beraber olmasa da mevzu itibariyle ve münase­betiyle bu tertibe konulmuştur. Yani geçmiş ayetlerin peşisıra tertip olunmuştur.

Bakara süresindeki 222-240 ayetlerindeki sakındırma, vasiyetler ve kadınların mese­lelerini işleyen hükümlerle bu ayetler arasında bir benzerlik görülüyor. Ki bu konular zevcelerin aralarında geçen ezaları izale, birbirlerine karşı sorumluluk, mallarının so­rumlulukları, aralarında adalet, ahd vb. konulara parmak basmıştır. Bu ayetler de, bu hikmetleri (hükümleri) sanki tekid manasınadır, nehiyleri de nehyetme mânâsında teyit konumundadır, ki bu devamlılık arzediyor.

Ayetin üslubu hakikaten çok sıkı ve mükemmeldir. Kadınlara iyi muamele edilmesi­ni, aradaki bağların korunmasını dile getiren (ifade eden) en uygun ve en beliğ üsluplar­dır. Mallarından yani mihir olarak kadınlara verilen mallardan sakınma ifadesi, hatta nefsi zorda olsa onun üzerine o halde sabrettirme de kullanılan tabirler, kadınları boşa-mamak için çaba harcama, onları boş bırakmama ve ihmal etmeme ile alakalı mevzular şahane bir biçimde anlatılmış, telkin edilmiştir.

Bu mükemmel tabiri olan ayete, Mekki ve Medeni sûrelerin içerdiği meseleler izafe edilirse o zaman şu ortaya çıkar: Kur'an'ın diğer şeriatları içerdiği ve ebedi olarak dün­yaya şamil olduğu, İslam şeriatının yegane özelliğidir. [82]

Mihirle Alakalı Mübalağa (Çok Verme) Meselesi

 

Müfessirler 20. ayetin zikrinde Hz. Ömer'in meselesini anlatmışlardır: Bir gün Ömer hilafetinde insanlara hitap etmiş; "Kadınların mihrinde bu kadar aşırılık nedir? Rasulullah zamanındaki mihir sadece dörtyüz dirhem idi. Şayet mihri çok vermede Al­lah katında takva hasıl olsaydı ya da keramet olsaydı, onları geçemezdiniz. 400 dirhem­den bir şahsın geçtiğini bilmek istemiyorum" dedi ve indi. Arkasından Kureyş'ten bir kadın "Ey mü'minlerin emiri insanların mihirde 400 dirhemi aşmalarını engellediniz" dedi. Kadın, "Allah'ın indirdiğini işitmedin mi?" O, Onlara "kadınlara mihir olarak, yüklerle vermiş olsanız (dahi almayınız)" dedi. Bunun üzerine Ömer "Ya Rabbi affet bütün insanlar Ömer'den daha anlayışlı." dedi. Sonra tekrar minbere çıkıp "Ey insanlar, ben 400 dirhemin üzerinde mihir vermenizi yasaklamıştım. Herkes istediği miktarda ve­rebilir" buyurdu.

Başka rivayette de " Kim canının istediği kadar verirse versin" dedi. Bir başka riva­yette ise Ömer, "Kadınların mihirinde mübağalı bir biçimde (çok fazla) vermeyin, aşırı gitmeyin" dedi. Bunun üzerine bir kadın, "Ey Ömer sen bunu diyemezsin (hakkın yok) Allah 'Onlara yükler dolusu mihir verseniz de hiç bir şey almayın' diyor. Kadın, Ömer'le tartıştı ve onu yendi[83]. Üçüncü rivayette ise 'kadınların mihirlerin de aşırı git­meyin' buyurdu. Bunun akabinde bir kadın "Senin buna hakkın yoktur," Ömer: "Neden" dedi. Kadın, "Allah, onlara şayet yükler dolusu vermişseniz..." ayetini okudu. Ömer "Kadın isabet etti, adam da hata etti" dedi[84].

Rivayetlerin sıhhatine göre eğer böyleyse, bu Hulefa-i Raşidin zamanındaki mükem­mel ve harika bir konumu dile getiriyor. Kadınların ne kadar istimbat (hüküm çıkarma) yeteneğini, hak sözkonusu olduğunda yılmadan nasıl hakkı savunduklarını, erkeklerin de hatalı dahi olsa, onları böylesi durumlarda tasdik edip kabul ettiği hakikatini gözler önüne seriyor. Ayrıca Kur'anî hükümlerin istimbatı ve delilinde kadınların ne kadar ye­tenekli olduğunu, halife dahi olsa başlangıçta onları tasdik ettiklerini anlatıyor. Yine ha­life dahi olsa Kur'anî hükümlerdeki telkini yanlış algılama olabileceği ihtimaliyle, nasıl da hatasından tekebbür etmeden dönebiliyor. Bu rivayetler o zamanki harika konumu dile getiriyor.

Ancak biz şunu haber vermek isteriz ki, rivayetler, muhtelif kalıplarla varit olmuş olsa da sahih senetlerde (sahih hadis senetlerinde) yer almamıştır. Sahih senetlerde bu rivayetlerin yarısı varid olmuştur. O da -Sünen sahiplerinin Ucefe'den rivayetle "Ömer bize hitap etti ve dedi ki: Dikkat edin! Kadınların mihirlerini fazlalaştırmayın (aşırı git­meyin) Şayet bu dünyada ikram, Allah katında takva olsaydı, bunu yapmakta en önceniz Rasulullah olurdu. Zira O, kadınlarından birisine, kadınları da kızlarına on iki vekime (ölçü birimi)den fazla vermemiştir."[85]

Ömer'in Allah'a sığınması müslümanların maslahatı gündeme geldiği zaman içtihat­tır. İbn Hıbban, sahihinde İbn Abbas'dan rivayetle Rasulullah'in şöyle dediğini naklet-miştir. " Kadınların en hayırlısı, mihir (sıdak) yönüyle en hafif olanıdır."[86] İkinci hadisi ise Beyhaki, Ahmet ve Hakim rivayet etmişler: "Kadınların nişanı ve mihrini kolaylaş­tırması bir iyiliktir."[87] Ömer, bu hadisleri ve benzerlerini belki göz önünde bulundurdu ve bu hükmü çıkardı, sonra Allah'a sığındı.

Nur sûresinde kadınların evlendirilmesinde kolaylık, özellikle fakir tabakanın evlili­ğinde kolay davranılması ile alakalı kuvvetli emirler ve telkinler vardır. "Aranızdaki be­karları, kölelerinizden ve cariyelerinizden iyi davranışlı olanlarınızı evlendirin. Eğer bunlar fakir iseler Allah kendi lütfü ile onları zenginleştirir. Allah lütfü olan ve her şeyi bilendir." (Nur, 32)

Kadının hüccet getirmesindeki, Ömer'inde sonra dönüşü ve Allah'a sığınmasındaki rivayetler tam doğru olduğu farz edilse dahi bunun mânâsı, ayette geçen "yükler dolu­su" lafzının büyük bir mihir meblağı olduğu anlamına gelmez. Zira belki buradaki kasıt, kadının bütün hayatındaki aldığı hediyelerin tamamı olabilir. Ki bu sayede onu koru­muş olsun.

Ayrıca bu mânâ kadına mihir dışında verilen malları da almamayı ihtiva edebilir.

Nur sûresi, hadisler ve Hz. Ömer'in hükmünden dönüşü, Allah'a sığınması haddi zatın­da mihir konusunda belirli bir miktar ya da kontrol konulmasını gerektiyor. Yani aşın mihir, evlilikleri zorlaştıracak, buna bağlı olarak fakir olanlar evlenemeyecek ve şeriatın iktizası olmayan sonuçlar ortaya çıkacaktır.

Başka bir deyimle Nur sûresi, bu durumun gözetilmesini evliliğin itaat noktasında telkin edip, bu unsurun aşırı mihir meblağları sayesinde zedelenip, kadınların kölelerin ve erkeklerin bekar kalmaları telkinini vermiştir. Buraya kadar mihirde güç yetiremeye-cek olanların halinin göz önüne alındığı görüldü. Ancak zengin olup meblağı yüksek de olsa mihire güç yetirenlere de belirli bir sınır konulmamış, değinilmemiştir. Hatta mü-fessirler, kocası Habeşistan'da ölen ve sonra da orada Rasulullah'ın nikahladığı Ümmü Habibe binti Ebu Süfyan (Ebu süfyanın kızı Ümmü Habibe, Abdullah bin Cahş'ın karı­sının mihrini Necaşi dört bin dirhem, Rasulullah'tan üstlenmiş ve vermiştir[88]. Daha ön­ce de zikrettiğimiz gibi bunu da gözönüne almak lazımdır. [89]

 

22- Geçmişte olanlar hariç, babalarınızın evlendiği kadın­larla evlenmeyin, çünkü bu bir hayasızlıktır. İğrenç bir şeydir ve kötü bir yoldur.

 

Üvey Anneyle Evlenmenin Haram Oluşu

 

"Babalarınızın evlendikleriyle, geçmişteki bir yana (hariç) evlenmeyin"Ayetin ibaresi açıktır. Bu da müslümanlan cahili, çirkin bir fiilden nehyetmedir. Bu­nu hayatlarından silmeye yöneliktir.

Müfessirler[90] bu adetin, İslam'dan önceki Araplann adeti olduğunu, bazılarının da, kocası ölmüş bir kadının baliğ oğlu varsa kadının üzerine bir elbise attığı, bunun oğla­nın o kadına ilgi duyduğunun göstergesi olduğunu söylemişlerdir. Medine ehli Ayrıca bu durum, o kadın hakkında en fazla hak sahibi olduğuna da işarettir. İsterse ölen baba­sının oğlu karısıyla evlenir, isterse başkasıyla evlendirir. Ya da kadının vereceği fidye karşılığı serbest bırakır veyahut kadının bir hakkından vazgeçmesi karşılığı serbest olur, demişlerdir.

Tefsirciler bu rivayette, şunu da ekliyorlar. Ebu Gays bin Esleti Ensari'nin karısının,o öldükten sonra oğlu tarafından sözlenmesi (nişan) ve kadının Rasulullah'a bu durumu "onu ben oğlum gibi görüyor (oğlum sayıyor)dum" diye bildirmesi sonucu az sonra ne-hiy bildiren ayet indi, naklidir.

Ayrıca bu konuda başka rivayette de bulunmuşlardır. Kureyş'ten bazıları bunlardan "Safvan bin Ümeyye, Esved bin Half babalarının hanımlarını (öldükten sonra) almaları münasebetiyle nehiy bildiren Kur'ani hükümler inmiştir.Bütün bu naklolunanların sıhhati ile birlikte umumen ayetin, babalarının zevcelerini almama, nikahlamama ile ilgili ve bunun çok çirkin bir fiil olduğunu bildiğini mülahaza ediyoruz. Bu ayetten sonra, müslümanların evlenmeleriyle ilgili helal ve haram olanları bildiren ayet bir önceki ile siyak-sibak ve konu bütünlüğü ile gelecektir.

Ayetin üslubu konuyu ifade etmede hakikaten çok sıkı ve yasak bildirmede çok sert­tir. Buna göre geçmişte olan bu şekildeki evliliğin, zürriyet olmanın şer'i sahadaki meş­ruluğu (bu ana kadar) istisnai olarak, sonradan vaz edilen şer'i evlilikle eşit olduğunu ifade etmiş ve "geçmişteki bir yana hariç" tabiriyle bildirilmiştir. Bu da açıktır.

Bazı müfessirler[91] bu ayete nazaran ve iddialarını tabiine dayandırarak, babanın ni­kahlayıp evlendiği hür kadın ve cariyenin oğula haram olduğunu, ayrıca babanın zina ettiği ve boşadığı kadını hatta duhul (cima hali) olmadan dahi sadece nikahladığı kadı­nın da oğula haram olduğunu söylemişlerdir. Bazıları da bu mevzuda daha geniş davra­narak; Babanın cima hali olmadan, boşadığı kadının oğula haram olmadığını iddia et­mişler. Buradaki "baba" lafzı dedeyi, oğul lafzı da oğulun oğlunu içerip kapsadığını, ayetin ruhundan, içeriğinden anlamak da mümkündür.İmam Ahmet, Rasulullah'tan şöyle bir hadis rivayet etmiştir. Rasulullah bir ada-mı,Ebu Berda isimli birisini, babasının hanımı ile evlenmesi sebebiyle öldürmesi ve ma­lını da getirmesi için göndermiştir. Bu rivayet gösteriyor ki Rasulullah ayetin nüzulün­den sonra, tatbik için bu olay olmuştur[92].[93]

 

23- Analarınız, kızlarınız, kız kardeşleriniz, halalarınız, teyzeleriniz, kardeş kızları , kızkardeş kızları, sizi emziren analarınız, süt bacılarınız, eşlerinizin anaları, kendileriyle birleştiğiniz eşlerinizden olup evlerinizde'[94]' bulunan üvey kızlarınız'[95] size haram kılındı. Eğer onlarla (nikahlanıp da) henüz birleşmemişseniz kızlarını almanızda size bir beis yoktur. Kendi sulbünüzden olan oğullarınızın eşleri'[96]' ve iki kızkardeşi birden almak da size haram kılındı. An­cak geçen (hariç) geçmiştir. Allah çok bağışlayıcı ve esir­geyicidir.

24- (Harp esiri olarak) sahip olduğunuz cariyeler müstes­na, evli kadınlarla'[97]' (evlenmeniz) de haram kılındı. Al­lah'ın size emri budur. Bunlardan başkasını, namuslu ve zina etmemek üzere mallarınızla (mihirlerini vererek) iste­meniz hefal kılındı. Onlardan faydalanmanıza karşılık, ka­rarlaştırılmış'[98]' olan mihirleri verin. Mihir kesiminden son­ra (bir miktar kesinti için) karşılıklı anlaşmanızda size bir günah yoktur. Şüphesiz Allah hilim ve hikmet sahibidir.

 

Ayetteki hitap müslümanlara yöneliktir. İşleyeceğimiz üzere müslümanlara nikah konusunda haram ve helal olan kadınlar bildirilmiştir.

Üzerlerine haram olanlar : Anneleri, kızları, kız kardeşleri, halaları, teyzeleri, kız kardeşlerinin kızları, kardeşlerinin kızları, onları emziren ve anaları sayılan süt anneleri, süt annelerinin kızları -ki onların kardeşleri sayılırlar- zevcelerinin anneleri, onların dı­şında olan zevcelerinin kızları (başka erkekten kız) şayet kadınlarla duhul olmuşsa (ci­ma hasıl olmuşsa) başka erkekten olan kızı haramdır, ancak cima olmazsa o kızı istisnai olarak alabilir.Kendi sulbünden olan oğullarının zevcelerini almaları, iki kız kardeşi bir nikah altın­da bulundurmaları haramdır. Ancak bu fiil yani iki kardeşi bir nikah altında bulundur­mak ve evli kadınları cariyelerden mülkü yemin ile bulundurmak bu ayetin nüzulünden önce ne kadar hasıl olmuşsa da afvolunmuştur.

Onlara yani müslümanlara bu zikrolunan ve evlenilmesi haram olanlar dışındaki ka­dınlarla, zinadan korunma, iffet kastı ile evlenmeleri mubah kılınmıştır. Ayette (üzerine ittifak olunmuş, belirli bir mihir) tabiriyle de ifade olunmuştur. [99]

 

Nikahın Haram Olduğu Yakın Akrabalar

 

İki ayetin nüzul sebebi olarak hususi bir münasebete muttali olamadık. Ayetin içeri­ği genelde başlıca teşri (şer'i kanun) olması hasebiyle belki özel bir münasebeti iktiza etmemiş olabilir.

İki ayet arasındaki ve bu iki ayetin bir öncekindeki konu bütünlüğü ve münasebeti, i-ki ayet arasındaki umumî konu ortaklığı münasebeti açık bir cümledir. Bu iki ayet geç­miş siyakın arkasından fasılsız inmiş ve bu şekilde tertip olunup konu ve ortam uygun­luğundan dolayı yerlerine yerleştirilmiştir. Ya da mevzuya açık sınır getirmek için inmiş ve konuda uygunluk olduğu için bu tertipte konulmuştur.

Annenin, kızın, halanın, teyzenin, kardeş kızının, kız kardeşin kızının sulbünden olan oğulun zevcesinin, İslam'dan önce Araplar'da olduğuna dair herhangi bir ifade ve rivayete rastlamadık. Belki "Ancak geçen geçmiştir" mânâsındaki ayet babaların ha­nımlarını nikahlama ve iki kız kardeşi bir nikahta bulundurma ile alâkalı bir hükümdür. Burada bu duruma işaret eden karine de vardır. Zira İslam'dan önce de bu başlıca evlenilmesi zikrolunan kadınlar haram idi. Belki o sıralarda bu yasakların dışındaki süt an­nenin alınması, süt kardeşin ve rahibenin babanın zevcesi iki kız kardeşi aynı nikahta almak gibi yasak olan şeylerde kolayca davrandılar (aldırmadılar), bu olabilir.

Hatta onlar oğulların boşadığı kadınların alınmasındaki haramlıkta o kadar dikkatli de davranıyorlardı ki bu durum, oğulların boşadığı kadını almayı bile haram görmeleri­ne sebep oluyordu. O halde şunu söylüyoruz. Kur'anî hükümler insanın hayatında, bü­tün hallerini o kadar kapsamış ve sarmalamış ki, apaçık bir hükümler bütünü halini al­mış, naslar bildirilirken de çok beliğ (belağatlı) bir üslupla açıklanmıştır.

Sulbden oğulun zevcesinin alınması ve nikahlanması üzerine nass, rabibe'nin alın­masında annesine duhulün (cimanın) şart olmasına ve emzirme sonucu haramlıkla alâ­kalı bazı karineler ve hadisler getireceğiz ve bunlar konumuza ışık tutacaktır.

Sulbden gelen oğulun zevcesinin haramlığı hususundaki hüküm zikrolunduktan son­ra oğlunun zevcesinin haramlığı ortadan kalkmış oluyor. Bu belki evlatlık edinmenin ve buna devam etmenin iptalinin mahiyetindeki Ahzab sûresinden sonra inmiş olabilir. O halde Ahzab sûresi bu sûrenin üzerine nüzul ve rivayet tertibinde önceden konuldu.

Müfessirler[100] ayette zikrolunan baba (el-ebü) kelimesinin dedeyi ve el-ümmü (anne) kelimesinin ise büyükanne (nine)yi, oğul kelimesi oğulun oğulunu ve kızın oğlunu, kız tabirinin ise kızın kızını ve oğulun kızını içerdiğini söylemişlerdir. Ayrıca hala kelime­sinin, onun ana ve babasını, teyzenin ise anasını ve babasını da kast ettiğini naklet et­mişlerdir. Bu yönler (sözler) Arap lügati ve ayetin ruhu ile uyum içindedir. Buna ek ola-rakta, Ebu Hureyre'nin rivayeti olan " Rasulullah (s) kadın ile halasını ve kadın (zevce) ile teyzesini bir nikahta bulundurmamızı yasakladı" mânâsındaki hadise dayanarak, zevcenin halası ve teyzesi ile[101] aynı nikahta olamayacağını haber vermişlerdir.

Ayetlerde müslümanlann evleneceği kadınların dininin ne olacağı hakkında bir şey zikrolunmamıştır. Ancak, bu ayetin hemen arkasından gelen ayette sanki, mü'minlerin evleneceği kadınların yine mü'minlerden olmasının vücubiyetini ima etmiştir. Bakara sûresi 220. ayet ile de müşrik kadınların nikahlan, üzerinde durduğumuz gibi haram kı­lınmıştır. Maide sûresinde ise kitap ehli kadınlarla evlenmenin mubah olduğu zikredil­miştir. (Maide, 5)

Süt annenin nikahının haramlığı hususunda müsnet sahipleri (Ashabül mesenid) ve Buhari, Ebu Davud'un rivayeti olan Rasulullah'tan " Doğumdan (sulbden) haram olan emzirmeden de haram olur."[102] mânâsındaki hadisi rivayet etmişlerdir.Bu husustaki ikinci hadis ise Buhari ve Müslim'in rivayetidir. Rasulullah "Rahim­den (doğumdan) haram olan, emzirmede de (razağ) haram olur."[103]

Üçüncü hadis de şudur: Buhari, Müslim, Ebu Davut, Ahmet'in rivayetidir ki birgün Ümmü Habibe "Ya Rasulallah biz senin Durra bintü Ebu Seleme'yi nikahlayacağını ko­nuşuyoruz dedi. Rasulullah bintü Ümmü Seleme! (mi?) Kadın "Evet" dedi. Rasullulah bunun üzerine "Vallahi şayet hicrimde (Kefaletimde) olmasaydı bana helal olurdu. O (Ümmü Seleme'nin kızı) süt kardeşimin kızıdır. Zira Ebu Seleme ve beni bir meme em-zirmiştir."[104]

Dördüncü hadis: Buhari hariç diğer beş ravi tarafından rivayet edilmiştir. Rasululah bir iki kere emzirme ve bir iki kere dudakla emmek (nikahta) haram olmaz[105] (yani bir yahut iki defa emzirme kadının nikahlığında tahrimiyet ifade etmez)

Beşinci hadis: Buhari, Tirmizi Ukbe bin Haris'ten rivayet olmuştur. Ukbe bin Haris: "Bir kadınla evlendikten sonra yanımıza siyah bir kadın geldi ve dedi ki: "Ben ikinizi emzirdim". Bunun üzerine Rasulullah'a geldim "Kadın yalancıdır" dedim ve sırt çevir­dim. Sonra karşısına geçtim ve "O yalancıdır" dedim. Sonra Rasulullah: "Nasıl olur (kadın) sizin ikinizi emzirdiğini zannediyor". Bırak onu (zevceni) dedi[106]

Altıncı hadis: Tirmizi'nin rivayetidir. İbn Abbas bir gün bir adamın nikahındaki iki kadından birisinin cariye (kız), diğerinin de bir (oğlan) çocuk emzirdiğinde bunların iki­sinin birbirine helal olup olmadığı sorulur. O da "ikisinin de suyu (dibi) aynıdır"[107] bu­yurur.

Yedinci hadis: Tirmizi Ümmü Seleme'den rivayet etmiştir. Ümmü Seleme: "İnsan­lar ancak iki yıl müddetince emerse birbirlerine haram olur buyurdu". Hadislerde birinci ayette yer alan süt annesi ve kızını haram olduğu hükmü[108] bozan bir cümle ya da hü­küm yoktur bu zikrolunan hadislerde genişlik ve açıklama vardır.

Sekizinci hadis: Dârekutni İbn Abbas'dan rivayet etmiştir: "Rasulullah, iki yıl geç­meden emzirmeden dolayı kimse kimseye haram olmaz" buyurmuştur.[109]

O halde bu hadisler, ayetlerdeki mübhemliğe açıklık getirme cihetiyle alınabilir ki mesela emzirmenin ne kadarıyla haram olur sorusu hadislerin çerçevesinde cevaplanabi­lir. O da daha çok emdiği zaman süt anne o çocuğa haram olur hükmüdür. Buna bağlı olarak o çocuğa nikah haram olduğu gibi, aynı kendi anasının yakınlarından haram olanlar gibi süt annesinin de bu hükmü aldığı, artık süt annenin onun hakiki anası gibi bir mesabe kazandığı, nasıl kendisine annesi, kız kardeşi, teyzesi, halası, vb. yakın akra­balarının nikahı haram oluyorsa süt annenin cihetinden de bu isimler kendisine haram oluyor demektir. Eğer emzirilen kız ise emzirenin babası, çocukları, amcaları, kardeşle­ri, (erkek) dayıları, haram olur. Emzirilen çocukla beraber bir kız çocuğu süt anneden emmişse o (yabancı) kız da o çocuğa haramdır. Aynı şekilde süt anneden bir kızla beraber (yabancı) bir oğlan çocuğu emzirilmişse yine birbirine haram olur. Bu hususta bazı mezhepler ihtilafa düşmüşlerdir ancak burada bu kadar açıklık getirmekle yetiniyoruz.

Müsnet sahipleri, -Buhari hariç-, Hz. Aişe'den "Kur'an'da on (kere) emzirmenin (nikahta) haram olduğu hükmü vardı, bu beş emzirmeye kadar nesh olundu. Sonra Ra-sulullah vefat etti. Hala nesih (sonradan varit olan hüküm) okunur oldu."[110] hadisini ri­vayet etmişlerdir.

Biz bu hadis hakkında hayrete düşüyoruz doğrusu! Çünkü Hz. Aişe'in babası (Hz. Ebu Bekir) zamanında müslümanların mercii olması için ilk mushaf toplanmış ve tertip edilmiştir. Hz. Aişe'nin Kur'an'daki bir hükmü -ki bu da belirli beş (kere) emzirme ve nesih konusunda olan hükümdür- babası zamanında yazılan ve tertip edilen mushafa al­dırmaması düşünülemez.

Bu noktada sözün kısası, emzirmenin haram oluşunun bağlı olduğu şey, çok emziril­mek veya bir iki defa emmek değildir ki bu da hadislerde yer almaktadır.

"Elleriniz altında bulunan imanlı genç kızlarınız" cümlesi ile "Evli kadınlarla ev­lenmeniz size haram kılındı."[111] cümlesinin tevilinde müfessirler bir çok rivayette bulun­muşlardır. Bunlardan birisi de kafirlerin evli kadınları ile evlenilebileceği hususudur. Yani, kocası düşmanlardan olan kadınla evlenilebileceği, bu kadınların "ellerinin altın­da bulundurulan" "mülküyemin" hükmüne konulmuş olduğu mahiyetindedir. Hatta on­lar evli olmalarına rağmen cima (vatı) helal kılınmıştır hükmünü de irad ettiler. Saidi Hudri Rasulullah'tan rivayet ederek şöyle demiştir. "Rasulullah bir gün Avtas'a asker gönderdi. Orada kocaları müşrik olan esir kadınlar edindiler ve onları almayı kerih gör­düler (cima ve cariyelik için). Sonra Allah onların helal ve mubah olduğu hükmünü in­dirdi."[112]buyurdu.

Bazıları da bu ayetleri sadece efendisinin kontrolü altında bulunmuş, sonradan ya hibe edilmiş ya da satılmış ve yeni efendisinin üzerinde tasarruf ettiği cariye hakkında olduğunu söylediler.

Bazıları da cariyelerin sahipleri tarafından sınırsız (istifraş) odalık olarak tasarrufla­rının olduğunu, bunun da normal evlilik gibi olmadığı, mihirsiz ve adet kaydının bulun­madığını belirtmişledir. Birinci değerlendirme ve iddia cümle ile en fazla uygunluğa sa­hiptir. Ancak cümle ayetten bir cüzse, ayet de siyaktan bir cüzdür. Belki Evtas'a cihada giden mücahitlerin hadisi ayetin nüzulünden önce idi. Rasulullah onlara müşriklerin ev­li esir kadınlarını mubah kıldı ve ayet nüzulü ile bu hükmü teyid etti.

Bu sayede, efendisinin sattığı ya da hibe ettiği köle kadın ve esir olan -evli de olsa-(düşman) kadınlarının ancak rahimlerinin istibrasından (fercin temizlenmesi) sonra, efendileri tarafından ilişkiye girmesi ve istifraş hakkının olması mubah oldu. Müfessir-ler şöyle rivayet etmişlerdir: Rasulullah Hayber savaşında, müslümanların esir kadınları almaları üzerine "Allah'a ve ahiret gününe iman edenler, esir kadınlara istibra edip te­mizlenene kadar yaklaşmasın"[113] buyurdu.

Fukaha, rahimin temizlenmesi (istibraürrahim)'nin, boşanmış kadına kıyas ederek bir hayızla olacağını zikretmişlerdir. Bu konuyu Bakara 227. ayette şerh etmiştik[114].

"Geçen geçmiştir" ayetindeki bu istisnada iki kız kardeşin aynı anda nikahı, aynen oğulun babasının zevcesini alıp da istisnaya dahil olduğu gibidir ki böylece tabi olan ba­zı bozuklukların tesviyesi sağlanmış oluyor. Müfessirler, Ebu Davut'un Dıhak bin Fey-ruz'un babasından rivayet ettiği bir hadisi nakil etmişlerdir. Dıhak'ın babası Rasulul­lah'a "Müslüman oldum ve nikahım altında iki kız kardeş var" dedi. Rasulullah "Hangi­sini istersen birisini boşa." buyurdu. Bu da gösteriyor ki Rasulullah'ın bu hükmü, ayetin nüzulundan sonra onu tatbik mahiyetindedir.

Müfessirler, iki kız kardeşin nikah akti batıldır, şayet ikisi beraber olursa ikisi de ba­tıldır demişlerdir[115]. Eğer birinci nikahlı üzerine ikincinin nikah akti olunmuşsa ikincisi hükümsüz/batıldır. Aynı şekilde iki kız kardeşin nikah aktinin haramlığı, ilk yemini de içerisine alır. Bu hükümleri tabiine ve Rasulullah'ın ashabına dayandırmışlar ve demiş­ler ki, "efendinin iki kız kardeşi bir arada istifraş (odalık- cariye) etmesi haramdır." Bu mevzuda üçüncü bir durum vaz etmişler ve demişler ki; "kız kardeşlerin birisi hür birisi de mülkü yemin(cariye köle) hükmünde olursa caizdir."

Fakat müfessirlerin çoğu bu hükme karşıdır. Buna delil olarak İmam Malik'in tahriç ettiği bir hadisi rivayet etmişlerdir: "Bir adam Osman bin Afvan'a, bir adam himayesin­de iki köle kız kardeşi bulundurula bilir mi diye sordu. Osman bin Afvan dedi ki "İkisi­ni de ayet helal kılmıştı ve sonra ikisini de haram kıldı." Şimdi ben bunu yapmamı uy­gun görmüyorum dedi ve çıktı. Daha sonra Rasulullah'ın ashabından birisiyle karşılaştı, bir rivayete göre karşılaştığı şahıs Ali ibni Ebu Talip, bir rivayete göre de Zübeyr bin Avvam'dı. Ona sordu: "Eğer gücüm (otoritem) olsaydı bunu yapan hiç kimse bulmaz­dım. Şayet yapsaydı cezalandırırdım."[116] [117]

 

 

Muta Nikahı Hakkında Şerh Ve Özet

 

"Onlardan faydalanmanıza karşılık kararlaştırılmış olan mihirlerini verin. Mihir ke­siminden sonra (bir miktar kesinti için) karşılıklı anlaşmanızda size bir günah yoktur." cümlesi epeyce rivayet, ihtilaf ve tevil konusu oldu. Bu tevillerden birisi kadınlarınızı nikahla beraber erkeklerin[118] faydalanması mukabilinde belirlenmiş olan miktarı, rızaları sonucu ziyade veya noksanlaştırma hariç üzerine ittifak olunan mihirin verilmesinin va­cip olduğu şayet razı olurlarsa bu miktarın azaltılmasında ya da çoğaltılmasında (ortama binaen) bir günahın olmadığıdır.

Ayette geçen "istimta" metalanma, faydalanma mânâsındaki kelimenin vat'ı (ci-ma)dan kinaye olduğu, mihirden ve akitten sonra erkeklere kadının bu vech ile helal ol­duğudur.

Bu tevillerden birisi de bu cümlenin muta nikahını içerdiğidir. Bu nikahta kadın ve erkeğin ücret karşılığı belirli bir müddet akit yapıp, bu müddetçe erkeğin kadından fay­dalanması, dilerlerse bu müddeti ecir (para) karşılığı uzatabilecekleri, sonradan da bo­şanma olmaksızın kendi nzalanyla ayrılmalarıdır. Bu nikah da İslam'dan önce Araplar arasında var idi.Ayetin ibaresinden muta nikahının istimbatını (hükmü) çıkarmak mümkündür. An­cak önceden ve sonradan gelen ayetler hatta ayetin kendisi bu ihtimali ortadan kaldırı­yor. Bu tevil ilk bakışta bir vecihtir ancak şu hiç unutulmamalıdır. Mihirden kasıt ka­dından faydalanma mânâsında olmayıp, onun evlilik bağlarını, aktini sağlamlaştırma ni­teliği taşıdığıdır. Bütün müfessirler, bu ayetlerin sonunda muta nikahına değinmişlerdir.Muta nikahının mübahlığına delil bulmak için İbn Abbas'a dayanan çelişkili ve çar­pık epeyce rivayet nakil etmişlerdir. İbn Abbas "Onlardan faydalanmanıza karşılık..." mealindeki ayete "belli bir süreye kadar" cümlesini ekliyordu. Hatta, Ebu Nadra'nın "bu ayeti böyle okumam" demesi üzerine İbn Abbas'ın "Vallahi bu ayeti, Allah böyle indirdi" diye üç defa söylediğini nakletmişlerdir.

Tenakuz halinde olan iddialarından birisi de Ammar'ın ibn Abbas'a muta nikahını sorması üzerine İbn Abbas ona, "Muta ne cinsel ilişki, ne nikah, ne boşanma, ne de mi­rastır" demiştir. Diğer bir rivayette İbn Abbas'ın, "İnsanların mutanın müsbetliği nokta­sında sözlerinin artması ve mutanın yayılması sonunda demişki 'Ben fetva vermedim'. Ancak zorunlu olana nasıl ölü eti helal oluyorsa, ona da helal olur dedim" rivayetidir. Son olarak ise İbn Abbas'ın verdiği bu fetvadan döndüğü, aksine yani haramlığına dair fetva verdiği, Talak sûresinin birinci ayetinin onu nesh ettiğidir.

Bir yandan muta nikahının mübahlığına delil olan hadisler rivayet ederlerken, diğer yandan, haramlığına işaret eden hadisler irad ediyorlar. Bu rivayetlerin bazılarında muta nikahı Hayber Savaşı'na has bir olaydır denilirken, diğer bir yandan muta nikahı Hay-ber Savaşı'ndan iki yıl sonra gerçekleşen Mekke'nin fethindedir gibi çelişkiler vardır. Bu hadisler de Buhari ve Müslim'in Cabir ve Seleme'den rivayet ettiği hadislerdir. Ca-bir ve Seleme şöyle dediler. "Biz askerlerden idik. Rasulullah bize dedi ki " (Kadınlardan) size faydalanmanız izin verilmiştir, faydalanınız."[119] Yine bu rivayetlerden Müs­lim'in Sübra-i Cühen Rasulullah'la birlikte Mekke'nin fethinde gazveye katıldı ve dedi ki: " Onbeş gün Mekke'de ikamet ettik. Rasulullah mutada bize kadınlardan faydalan­maya izin verdi. Ben kavmimden olan bir adamla yola çıktım, benim güzellik olarak ona üstünlüğüm vardı, ikimizde de birer hırka vardı, benim hırkam daha eski, amcamın oğlunun hırkası yeni ve yumuşak idi. Sonra Mekke'nin altında ya da tam üstünde küçük yavru deve gibi (körpe) bir genç kızla karşılaştık dedik ki "Senden faydalanabilmemiz mümkün mü?" Genç kız "Ne vereceksiniz?" Her birimiz de hırkasını serdi, kız bu arada iki adama bakıyordu. Bana da yan gözüyle bakıyordu. Adamlardan birisi "Benim hır­kam yeni ve yumuşak (taze)dir, onun ki eskidir" dedi ve kız "Bunun hırkası da fena de­ğil?" dedi ve ondan faydalandım" dedi.

Bu rivayetlerden olan ve beş ravinin rivayet ettiği bir hadis de Ali bin Ebu Ta-lib'dendir. Dedi ki: "Rasulullah Hayber günü, eşek etinden ve muta nikahından nehyet-ti." Bir başka rivayeti de Müslim Seleme'den nakil etmişti: "Rasulullah kıtlık yılında üç defa mutaya ruhsat verdi, sonra da nehyetti." hadisidir.

Müslim, Ebu Davut ve Nesai'nin Sibra'dan rivayet ettiği hadis ise şudur: "Rasulul­lah'ı kapının arasında "Ey insanlar ben size kadınlardan faydalanmanıza (muta nikahı) izin vermiştim. Allah kıyamet gününe kadar onu haram kılmıştır. Kimin yanında (böyle­si) bir kadın varsa onu serbest bıraksın, eğer onlara bir şey vermişseniz almayınız"[120] bu-, yurdu. Bu konudaki Ömer bin Hattab'dan rivayet edilen hadis şöyledir: "Rasulullah mu­tadan nehyetti. Hangi kadın ve erkek (muta nikahını yapan kadın ve erkek) getirilirse onları taşlarla recmedeceğim." buyurdu.Önceden geçtiği gibi Ali bin Ebu Talib'in rivayeti "Rasulullah Hayber gününde mu­ta (nikahından)'dan nehyetti" idi. Ayrıca Ömer, mutadan içtihadı ile nehyetmiştir. Bu babta Ömer bin Husayn'dan rivayette de şöyle dedi: "Muta ayeti inzal olduktan sonra, bu ayeti nesh eden bir başka ayet nazil olmadı. Biz de Rasulullah'ın izniyle kadınlardan faydalandık. Rasulullah öldü ve bizi mutadan nehyetmedi. (Ömer'i kastederek) bir adam sonra kendi reyi ile nehyetti." Cabir tbn Abdullah'a mutadan soruldu. (Muta nikahı hak­kında soru tevcih olundu) Dedi ki: "Evet biz Rasulullah, Ebubekir, ve Ömer zamanında metaalandık (kadınlardan muta yoluyla faydalandık)." Hz. Ömer'de "Rasulullah muta­dan nehyetti" dedi ve devamla "İki muta Rasulullah zamanında helal idi. Bunlardan bi­risi mutadaki muta nikahı, ikincisi, hac mutasıdır." Bize görünen, bu hususta rivayetler arasındaki ihtilafları da göz önüne alarak İslam'da hizipsel ihtilaflar sadır olmuştur. Çünkü Hz. Ömer'e nisbet edilen son söz makul olmadığı gibi, Rasulullah zamanında helal olan bir şeyin haramlığını ilan etmeleri ya da bunun karşısında rıza göstermeleri mümkün değildir.

Bütün bunlara rağmen ehli sünnet alimleri ve imamları, mutanın haramlığı hususun­da görüş birliğine varmışlardır. Ehli Şia ise, mutanın cevazını devam ettirmiş. Haramlı-ğını bildiren hadisleri sabit kabul etmemiş, helalliğini, ifade eden hadisleri almıştır. İbn Abbas'ın muta ayetlerinin te'vili konusunda mutaya helal dediğini bir taraftan öne sü­rürken, öte yandan Hz. Ali, Ömer b. Husayn, Abdullah b. Cabir'in "Muta Hz. Peygam­ber, Ebubekir ve Ömer'in hilafetinin yansına kadar uygulanıyordu ve helaldi. Onu, Hz. Ömer haram kıldı" kavlini nakletmişlerdir[121]

Nefsin daha çok meyil ettiği görüş ehli sünnetin iddiasıdır. İlk ayetin varid olduğu ve mutaya delil gösterdiler ibare mutaya delil olmayıp, aile ve evlilik bağlarının nikah misakının aktini sağlamlaştırıcı niteliktedir. Aynca bu cümle, kadınlarla iyi muamele ve evlilik bağlarının tazimi konumundadır, kadınlara mihirin yer aldığı bu ayette geçen cümle özellikle, nikahın şehavet maksadıyla değil, kötülüklerden korunma cahiliyye adetlerini izale etme, iki kız kardeşi bir nikah altında bulundurmama gibi unsurları içe­rir.

Muta, ne olursa olsun asıl mânâ da nikah olmaz. Bu hileye dayalı aile bağlarının ol­madığı, ikili karı-koca alakasının tesisi mahiyetinde olmayan bir ilişkidir. Ayetlerin maksadının da dışındadır. Bizim bu husustaki görüşümüz, mutanın helal ve haramlığı ile ilgili hadislerdeki hükmünün açıklanması, Kur'ani hükümlerden daha da açıktır. O zaman mutanın hükmünü hadislerde aramak gerekir. Rasulullah'ın bir ortamda, bir du­rumda helal kılmış olmakla beraber sonradan da nehyetmesi muhtemeldir.

İmam Malik Muvattası'nda Urva bin Zübeyr'den şunu rivayet etmiştir. "Hakimin kızı Huvaylid (Huveylid binti Hakim) Ömer bin Hattab'ın yanına geldi ve dedi ki "Ra-bia bin Ümeyye bir adamdan faydalandı (muta esası ile) ve ondan hamile kaldı. Sonra elbisesini toplayarak ve bağırarak dışarı çıktı dedi ki: "Muhakkak ki bu mutadır. Şayet bunun yüzünden hükmolunsaydım, recm olunurdum." Müslim'in Urve'den rivayet etti­ği bir başka hadiste "Abdullah bin Zübeyr Mekke'de ikamet etti, dedi ki: "Allah'ın kalplerini de gözleri gibi kör ettiği bazı insanlar mutaya fetva veriyorlar". Bununla Ab­dullah ibn Abbas'ı kastediyordu. Ona seslenerek Abdullah dedi ki: "Sen ömrümün en kaba adamısın muta nikahı müttakilerin imamı (Rasulullah) zamanında helaldi, istersen kendini bir dene (muta için) vallahi şayet yaparsan seni taşlarla recmederim, dedi." Bu iki hadis mutanın haddi gerektiren zina olduğuna delildir. Ancak alimler, "Had cezaları­nı şüphelerle defedin" hadisindeki kaideye nazaran, muta nikahında had cezasının ol­mayacağını, çünkü kendisiyle helal haram noktasında şüphe vardır, mülahazasıyla hare­ket etmişlerdir. Bu görüş sünni alimlerindir[122]. Şia alimleri ise mutanın mübahlığını savunurken, hata olabileceğini göz önüne almadan ölçüsüzce davranmışlar, bu muta nika­hının mübahhğını bir hikmet noktasında algılamışlardır. [123]

 

25- İçinizden imanlı hür kadınlarla'[124] evlenmeye güç'[125] ye-tiremeyen kimse, ellerinizin altında bulunan genç kızları­nız (sayılan cariyelerinizden'[126] alsın. Allah sizin imanınızı daha iyi bilmektedir. Hepiniz aynı köktensiniz (İnsanlık bakımından aranızda fark yoktur). Öyle ise iffetli yaşama­ları, zina etmemeleri, ve gizli dost tutmamaları'[127] şartıyla, sahiplerinin izni ile onları (cariyeleri) nikahlayıp alın. Me-hirlerini de normal miktarda verin. Evlendikten sonra'[128]' da fuhuş yaparlarsa'[129]' onlara hür kadınların cezasının'[130]' yarı­sı verilir. Bu (cariye ile evlenme izni) içinizden günaha düşmekten'[131]' korkanlar içindir. Sabretmeniz sizin için da­ha da hayırlıdır.

26- Allah çok bağışlayıcı ve esirgeyicidir. Allah size (bil­mediklerinizi) açıklamak ve sizi, sizden önceki (iyi)lerin yoluna iletmek ve sizin günahlarınızı bağışlamak istiyor. Allah hakkıyla bilicidir ve yegane hikmet sahibidir.

27-  Allah, sizin tevbenizi kabul etmek ister şehvete uyan­lar, sizin sapıklığa girmenizi isterler.

28-  Allah sizden yükünüzü hafifletmek ister. Çünkü insan zayıf yaratılmıştır.

 

Müslüman Kadın Ve İffet

 

Birinci ayet, hür erkeklerin mü'min olan cariyelerle evlenmelerini içeriyor ki, hik­meti de bunu ima ediyor. Buradaki hitap müslümanlara olup, aşağıda geleceği üzere şu kararları onlara bildiriyor.

1- Mali gücü olmayıp hür kadınla bu yüzden evlenemeyenler, mü'mine olan cariye­lerle evlenebilirler.

2- Allah (c) herkesin imanını en iyi bilendir, kim yüksek, kim hür, kim mü'min iyi bilir.

3- Kim bunu, yani evlenmeyi isterse ehlinden izin alarak, ona belirlenmiş mihri ver­mek suretiyle akit yapacaktır.

4- Cariye hür bir erkekle evlendiği zaman zevce sayılır ve sıfah (zina)'dan korun­muş, gizli dost edinmekten uzak olmuş olur. Ona düşen artık üzerine vacip olan iffetli olma, kötü yola düşmemedir. Şayet evlendikten sonra zinaya düşerse, hür kadının ceza­sının yansı ona (cariyeye) terettüp eder.

Ayet bu rabbani izni, nefsinin kötülüğe, zinaya, fuhşa düşeceğinden endişelenen bir mü'minin, cariyelerle evlenebileceğini meşru kılmıştır. Bununla beraber şayet sabreder ve tahammül ederlerse daha hayırlı olacağını telkin ve tembih etmiştir. Son rabbani ha­berde yine Allah'ın mü'minleri (her halükarda) bağışlayıcı ve esirgeyici olduğu zikre­dilmiştir.

Son üç ayet ise, önceki hükümleri ve onları teyid etmektedir ki, bunu ayetin nassın-dan ve ruhundan anlarız. Yine bu ayetlerde hitap müslümanlara yöneltilmiştir. Buna gö­re ;

1- Allah, öncekilere nasıl iyi yolu gösterip, hidayet verip, helal ve haram yollarını beyan edip göstermişse onları da eskiler gibi o yola iletmek istediğini haber verir. Eğri ve doğruluk onlara gösterildikten sonra onlardan, kötü yolun getirdikleri hataları hafif­letmek istediğini açıklar. Allah'ın şer'i hükümlerinde hep onların salahı yer alıyor. O, işlerin gerçeklerini (yüzlerini) bilir, hakimdir ve içinde hikmetin serabının olduğu şeyi emreder.

2- Mü'minlere, Allah'ın yoluna ittiba etmelerini, şehvete uyanların yoluna uymama­ları ve onların vesveselerine kulak vermemelerini öğütlüyor. O kötü yoldaki şaşkınların isteği mü'minlerin de kendileri gibi olmaları ve yoldan sapmalarıdır.

Allah, insanın tabiatım bildiği için, bu yollara sapanların hatalarını onlardan kolay­latma ve hafifletmeyi istediğini bildiriyor."İçinizden imanlı kadınlarla evlenmeyenler, ellerinizin altında bulunan genç kızları­nız (sayılan) cariyelerinizle evlensin.

Ayetlerin iniş sebebi ile alakalı hususi bir münasebete rastlamadık. Bir önceki ayetle konu açısından uyuşması itibariyle beraber inmiş olabilir. 22. ayetten itibaren buraya kadar siyak birliği vardır.

"(Zina yapan cariyelerin) üzerlerine (hür) kadınların azabının yarısı vardır" cümle­si had cezasını koyan Nur sûresinin birinci ayetinden sonra inmiştir. Bu da 15-18. ayetlerin Nur sûresinden önce indiği zamandır ki, bu ayetler zinaya had cezasını vaz etmede birinci adım teşkil ederken, Nur sûresinde ikincil bir hükümdür.

Birinci ayetteki birinci fıkra, evlenilecek kadınların mü'mine olmalarını aynı şekilde evlenilecek cariyelerin mü'mine kadınlar olmalarını telkin etmiştir. Bu açıklama ve ka­yıtlar, Maide sûresinde, şu ayette genişçe açıklanmıştır.

"Bugün size temiz ve iyi şeyler helal kılınmıştır. Kendilerine kitap verilen (yahudi ve hristiyan vb) gibi yiyeceği size helaldir. Sizin yiyeceğiniz de onlara helaldir. Mü'min kadınlardan iffetli olanlar ile, kendilerine kitap verilenlerden iffetli olanlar da, namuslu olmak, zina etmemek ve gizli dost tutmamak üzere mihirlerini vermeniz karşılığında si­ze helaldir." (Maide 5)

Bu sûrede de mü'minler için, kitap ehlinden iffetli kadınlar da helal kılınmıştır. Bu konuda özellikle şunu diyoruz. Müfessirler[132] "muhsenat" kelimesinden maksadın "hür kadınlar" olduğunu vurgulamışlardır. Ayrıca bu kelimenin "İffetliler" mânâsında olup, kitap ehlinden bir cariyeyle evlenmenin mü'minlere caiz olmadığını söylemişlerdir. Bu husustaki ikinci bir görüş ise mü'minin ehli kitaptan bir kadınla mutlak (kayıtsız) mânâ­da evlenebileceği görüşüdür. İsterlerse bu kadın hürlerden olsun, isterse cariye olsun. İf­fetli olması kafidir. Bu kelimenin iki mânâda olması ihtimali vardır. Ancak ikinci görüş daha baskındır.

Bu hususta bir başka görüşte de[133], Ehli Kitab'tan olan kadınların, ancak müslüman olmalarından sonra helal kılındıkları, burada dikkate alınan özellik Ehli Kitab'tan olan kadınların müslüman olmadan önceki durumladır. Ancak görüşlerin çoğu bunun aksine­dir. Ayetin zahirinde mü'minlerden iffetli kadınlar, ehli kitaptan da iffetli kadınlar ola­rak zikrolunmuştur. Bu konunun zikrolunması onların da iffetli olmalarını telkin ediyor.

Ayetin nassından ve zahirinden anlaşılacağı üzere, cariyelerle evlenmek akitledir, efendinin elinin altında bulundurduğu cariyelerden odalık edinmede şart ve kayıt getire­mez.

Müfessirler[134], ayette geçen "ehlinden izin alarak" cümlesini "sahiplerinin izni ile" mânâsında tevil etmişlerdir ki, bu sebeple cariyelerin üzerlerinde sahiplerinin, evlendik­ten sonra dahi haklan olduğu, onlardan izinsiz cariyeler evlense, nikahlarının batıl oldu­ğu ayetin imasından anlaşılıyor.

Müfessirlerin ayrıca, cariyeler evlenip çocukları olduğunda annelerine nisbet edile­ceğini, annelerinin sahiplerinin mülkünün de onlara ait olacağını söylemişlerse de biz bu hususta nebevi bir esere, hulefa-i raşidine dayalı bir delil bulamadık.

Bu hususun hayretle üzerinde durulması gerektiğine inanıyoruz. Çünkü, Arapların adetinde çocuklar babalarına nisbet edilirler. "Onları (evlat edindiklerinizi) babalarına nısbet ederek çağırm" mealindeki Ahzab süresindeki 5. ayet de buna delildir Eğer baba hur ise oğulun da hür olması en isabetlidir, en doğrudur. Bu mevzudaki cariyelerin ço­cukları da bu kabilden olup, zikrettiğimiz mevzuya kıyas edilip cariyelerin çocukları da babaları vasıtasıyla hür olmaları gerekirdi.bununla kalmayıp annelerini de hürleşfırâMerinı, sahiplerinin "üzefıennûc savma. da kalkuğ.1 noktasında müttefiktirler. Cariyenin sahibinin ölmesi du­rumunda da onları hürleştiriyorlar ve onlara "ümmü veled" (çocuğun anası) isminde Yastı Rasulullah'tan naklettiği hadis de buna delildir. "Rasulullah -Hangi (cariye) kadımn efendisinden çocuğu olursa kadın peşisıra hürdür, azat olmuştur[135].

"İçinizden hür kadınlarla evlenmeye gücü yetmeyen kimse, ellerinizin altında bulu­nan genç kızlarınız (sayılan) cariyelerinizle evlensin" mealindeki ayet hür kadınlarla evlenemeyen mü'minlere, güçleri olmadığı zaman, ruhsat niteliğindedir. Aynı zamanda bu ayette, hür kadınlarla evlenmeye gücü yettiği halde cariye ile evlenmeyi nehyeden bir yaklaşım (takrir) vardır. Bu görüşüde birden fazla müfessir desteklemektedir. Bu mevzu şu "Bu durum (cariyelerle evlenme) nefsinden korkan içindir..." cümlesinden an­laşılmakta ve Kur'ani hükümlerin izalinin hikmeti de görünmektedir. Böylece, "Sizin sabır etmeniz daha hayırlıdır" cümlesi de cariyelerle evlenmekte, mü'minlerin acele et­memelerini, şehvetin azgınlığına mümkün olduğu kadar tahammül etmelerini telkin ed­er."İffetli yaşamaları, zina etmemeleri ve gizli dost tutmamaları şartıyla" cümlesi, ca­riyelerin zina cezasının, hür kadının zina cezasının yansının kılınması, "Hepiniz aynı köktensiniz" cümlesinden kastolunan kişiden tahtif (hafifletme mânâsı), cariyelerin hür kadınlara oranla daha da çok zinaya düştüklerini ima ediyor. Zaten Araplar da bundan dolayı yani cariyelerin daha çok zinaya düşme olasılığından dolayı onlarla birincil ola­rak evlenmekten kaçınırken, ikincil olarak da dengesizlikten dolayı evlenmiyorlardı. Araplar da cariyelerle evlenmemenin nedenlerinden birisi de, onların (cariyelerin) ev­lendikten sonra hâlâ efendilerinin onlar üzerinde tasarrufu olması, çocuklarının cariyele­rin halinden farklı olmaması, hatta çocuklarının efendilerine ait olmaları vb. den dolayı onlarla evlenmekten kaçınıyorlardı, ki zaten bunda zorluk ve ağırlık vardır.

Daha Önce dediğimiz gibi "Herbiriniz aynı köktensiniz" mânâsındaki ayetin, her ha­lükarda mü'minlerin aynı konumda eşit olduklarını, bu eşitliği köle, cariye, ya da hür olmanın değiştiremeyeceğini bu ayetten anlıyoruz. Ayette, bu noktadaki nefis bir unsur ve denge, Kur'ani ince bir üslup olmuş oluyor.

"Şayet evlendikten sonra zina ederlerse (zina eden cariyelerin) üzerlerine, hür kadın­ların cezasının yarısı vardır" ayeti, zina eden kadına ve erkeğe cezasının yüz değnek ol­masını tahdit eden Nur sûresi birinci ayetinden sonra inmiş olduğunu delillendirmiştik. Bunun mânâsı, evli cariyelerin zina yapması halinde cezası elli değnek olacaktır.Evli olmadan zina yapanların cezasının yüz değnek olarak ve bir yıl da sürgün ola­rak belirleyen hadisler, evlilerin de yüz değnek ve ölünceye kadar taşlarla recmedilme-sinin hükmünü vermişti[136]. Müfessirler, zina yapan evli cariyelerin cezasının hâlâ elli değnek ve yarım sene de sürgün etme olarak kaldığını zikrettiler. Çünkü, recm cezası yanm olunmaz[137]. Bu sözün Rasulullah zamanında yapıldığına dair eserlerden delillerle teyit edildiği zahirdir.

Ayetin metni, evlenen cariyenin zina yapması halinde hüre uygulanan cezanın yarısı olacağını bildiriyor. Evlenmeyen ve zina yapan cariyelerin cezası hakkında ulemanın sözleri ihtilaf arzediyor[138]. Bunlardan birincisi, zina yapan cariyenin cezası ister evli ol­sun ister bekar olsun elli değnektir. Müslim Sahihi'nde Ali bin Ebu Talib'den onun hi­tap (hutbe) ettiğini ve şöyle dediğini nakil etti: "Ey insanlar cariyelerinizden (zina eden­lere) ister evlensin ister evlenmesinler had cezasını uygulayın. Zira Rasulullah'ın cari­yesi zina etmişti de Rasulullah onu değneklememi emir buyurdu. Fakat kadın (cariye) nifas halinde idi ki şayet cezayı uygulasam ölürdü. Bu durumu Rasulullah'a zikrettim bana "- iyi yapmışsın" dedi. 'Onu iyileşinceye kadar (nifastan kurtuluncaya kadar) bı­rak. Eğer iyileşirse elli kere değnekle' buyurdu."[139] İkinci hadis: Ayyeş bin Ebu Rebia, Ömer bin Hattab'ın ona beytül malın cariyelerini (zina sonucu) ellişer değnekle ceza­landırılmasını emir buyurduğunu nakletti[140]. Ebu Hureyre de dedi ki: "Rasulullah'ı şayet birinizin cariyesi zina ederse onu hadla cezalandırsın. Fakat onu azarlamasın. İkinci kez zina ederse yine haddi uygulasın, azarlamasın. Şayet üçüncü kez zina ederse kıldan bir ip karşılığında da olsa, onu satsın"[141] buyurdu.

Ancak bir taraftan da, zina eden cariyenin, edeplenmesi için sınırsız dövülebileceği-ni, belirli bir sınırın ve adedin olmadığını söylemişlerdir. Bu görüş de İbn Abbas'a da­yandırılmıştır. İbn Kesir'in İbn Abbas'tan rivayet (nakil) ettiği hadiste Rasulullah şöyle dedi: "Cariye üzerine had cezası evleninceye dek yoktur." buyurdu.

Ubed bin Temim'den, o da amcasından rivayette Rasulullah'ın şöyle dediğini riva­yet etmiştir: "Cariye zina ederse onu değnekle cezalandırın (dövün) sonra yine zina ederse dövün (bunu üç defa tekrar etti ve ) şayet bir daha zina ederse onu bir ip (ya da saç) karşılığında da olsa satın"

Bütün bu görüşlere rağmen evlenmiş olan cariyenin zina halinde cezası, hürün ceza­sından az olacaktır. Bununla beraber evlenmemiş cariyenin evlenmiş cariyeden de ceza­sı az olacaktır. O halde ikinci söz bu hususta (ikinci görüş) daha mukaddemdir ki, İbn Kesir bu kanıya varmıştır.

Ayrıca bu kanı, ikinci görüşle, evli olmayanlara ceza olarak yüz değnek ve bir sene sürgün öngörülürken, zina yapan evli olmayan cariyenin de elli değnek olması ile bugün de uygunluk arz etmektedir. Allah en iyi bilendir.

"Evlendikten sonra fuhuş yaparlarsa" cümlesinin anlamı konusunda bazı müfessir-ler[142] "İslam olduktan ve durumlarını İslam'la sağlamlaştırdıktan sonra iffetli olmaları gerekir" şeklinde yorum yapmışlardır. Bunların dışında birçok müfessir ise durumlarını evlilikle sağlamlaştırdıklannda yani evlendiklerinde, şeklinde mânâlandırmışlardır. Ayetin gelişi bu görüşü teyid etmektedir. Zikrettiğimiz hadisler de ayetlerden esinlendi­ğimiz mânâyı teyid eder. Nitekim köleler fuhşa daha çok maruz kalırlar. [143]

 

29- Ey iman edenler mallarınızı aranızda karşılıklı rıza ile gerçekleştirdiğiniz ticaret yolu hariç, batıl yollarla yeme­yin. Ve kendinizi öldürmeyin. Şüphesiz ki Allah sizin için rahim olandır.

30- Kim düşmanlık ve haksızlık ile bunu yaparsa onu ate­şe sokacağız; bu ise Allah'a çok kolaydır.

31- Eğer yasaklandığınız büyük günahlardan kaçınırsanız küçük günahlarınızı örteriz ve sizi şerefli bir yere sokarız.

32- Allah'ın sizi birbirinizden üstün kıldığı şeyleri hasretle arzu etmeyin. Erkeklerin de kazandıklarından nasipleri var. Kadınların da çalıştıklarından nasipleri var. Allah'tan onun lütfunu isteyin. Şüphesiz Allah her şeyi bilmektedir.

 

Ayetteki ifadeler açıktır ve ayetlerdeki hitap müslümanlara yöneliktir. Ayetler şunları içeriyor.

1) Aralarında karşılıklı nza ve gerçekleştirdikleri ticaret yolu hariç birbirlerinin mal­larını yemeyi yasaklıyor.

2- Kendilerini öldürmeyi yasaklıyor.

3- Bu yasakların hemen arkasından Allah'ın acıyıcı olduğu ve helal rızkı onlara ko­laylaştırdığını ve onları rahmet ve yardımın kuşattığını belirtiyor. Birbirlerine haksızlık yapıp, birbirlerine zulmetmelerinin ve haddi aşmalarının caiz olmadığını belirtiyor.

Hayatta ve hayatın darlığında gelebilecek kriz ve zorluk sebebiyle ümitsizliğe düş­menin doğru olmadığını belirtiyor. Ve her kim böyle yaparsa Allah (c)'a kolay olan ce­hennem ateşiyle tehdit ediliyor.

4- Allah'ın yasakladığı büyük günahlardan sakınmanın gerektiği uyarısı yapılıyor. Her kim büyük günahlardan sakınırsa, kendinden sadır olabilecek küçük hataları affede­ceğini ve ona kolay bir çıkış sağlayacağını belirtiyor.

5- Allah'ın, insanların bir kısmını bir kısmına nzık, kâr, miras ve pay olarak üstün kılma hususunda çekememezlik, haset, ileri geri çekişmeyi yasaklıyor. Bununla, erkek­lerin koruduklarında ve kazandıklarında haklarını; kadınların da koruduklarında ve ka­zandıklarında haklarını ikrar ediyor.

Bunların hepsinin üzerlerine nimet verenin Allah (c) olduğunu ve insanların Alla­h'ın fazilet ve nimetlerini istemesi gerektiğini Allah'ın her şeyin muktezasını bildiği vurgulanıyor. [144]

 

Malları Batıl Yollarla Yememek

 

"Ey iman edenler mallarınızı aranızda batıl yollarla yemeyin..."

İlk üç ayetin iniş sebebi hususunda hususi bir sebeb bulamadık. Müfessirler[145] dör-düncü ayetin Ümmü Seleme'nin Rasulullah (s)'a: Erkekler savaşıyor, kadınlar savaşmı­yor ve kadınların payı erkeklerin yarısı kılınmıştır, sözü hakkında inmiştir. Bu rivayete benzer bir rivayet, Ümmü Üsame'den rivayet edilmiştir. Biz onu, Ali İmran sûresinin 195. ayeti \e Ahzab sûresinin 35. ayetinde belirtmiştik.

Ancak 4. ayetin diğer üç ayetten ayrılmadığı açıktır. Orada bir yasağın, diğer insan­ların diğer insanların mallarını batıl üzere yemesi meselesine bağlı olduğu açıktır. Dört ayeti beraberce zikretmemizin sebebi budur.

Dördüncü ayetin özünden ve diğer üç ayetle bağlantısından anlaşılıyor ki erkekler, fcadinfarın matfanm değişik yollarla e}âe etmeyi kendiierine adet edinmişler ve bu ayet de kadınların mallarının yenmesini yasaklıyor. Yine bu ayet ilk ayette gelen yasak mü­nasebetiyle kadınların haklarını kabullenmesi, düşmanlık ve zorbalığın yasaklılığını, başka bir üslupla genel yasağın altını ve büyük günahlan kapsamı altında ifade etmiştir.

Ümit ettiğimiz gibi bu yön doğruysa, bu dördüncü ayet kadınların ellerine değişik yollarla geçen meşru malları üzerindeki kadının hakkı ve o mal üzerindeki tasarruf hak­kı ve tasarruf hürriyetindeki ehliyeti, sonra da koruma ve kazanma ve bu husustaki ehli­yeti hakkında kesin bir uyarıda bulunmaktadır. Bilakis bu ayetin kapsamına da girmek­tedir.

Belirtiğimiz gibi dört ayette de tam bir birlik vardır. Kapsadıkları emirler, yasaklar, uyarılar, müjde ve tehditler, yüce telkinleri çeşitli konuların altında sürekli bir şekilde tekrar etmeye ihtiyaç bırakmayacak bir şekilde şerh etmiştik. Bunun gibi konuları çeşitli üsluplarla Mekki veya Medeni sûrelerde birçok fasılda tekrar etmiştik.

Çünkü kapsamı, insanların çeşitli işlerinin birbirleriyle olan bağlarının maslahatları­nın ve hayatlarının bir bütün içinde olduğundan dolayı inişteki hikmet de fasılların arka arkaya inmesini gerektirmiştir.

Bazı müfessirler[146] "Kendinizi öldürmeyin" cümlesinin zahirine hamletmişlerdir. Ba­zıları da insanların kendilerinin öldürülmeleri için başkalarının karşısına çıkmak veya engellerin karşısına çıkıp ölmekten yasaklandığını ifade etmişlerdir. Bize göre, yasak, ayetlerin konusuyla bağlantılıdır. Özellikle insanların birbirlerinin mallarını batıl yollar­la yemesini yasaklayan birinci ayetin bir parçasıdır. Ayet ya insanın kendini öldürme mânâsına gelen birbirlerinin mallarını batıl bir yolla yemek ve bununla Allah'ın cezası­na çarptırılma gibi bir manevi anlayışı taşımıştır. Ya da miras yolu ve müşkileleriyle nefse düşmanlık yapmayı yasaklamıştır. Özellikle miras sorunları çoğu kere isyan ve su­ça itmektedir. Yeni miras hukuku bazı kinleri çıkarmış, bazı insanları isyan ve düşman­lığa sevk etmiştir. 4. ayetin bu sebepten nefisleri sakinleştirmeyi, Allah'ın koyduğu hü­kümlere bağlanma konusunu hedef aldığı umulur.Bu bizim söylediğimiz görüş, cümlenin zahirine hamledilmesi görüşünü azaltmaz.

Çünkü insanların kendilerini öldürmesi, bazı insanların başlarına gelen maddi, nefsi kriz ve musibetten ötürü her yerde meydana gelen olaylardandır. Bu makamdaki hususlar­dan sonra gelen "Allah onlara acıyıcıdır" cümlesi sorun çözmeyi ve olayı sakinleştir­meyi hedefleyerek müslümanlara şu şekilde sesleniyor: Muhakkak Allah rahmetiyle on­ları kuşatıcıdır. Ümitsizliğe düşüp de kendilerini öldürmemeleri gerekir.

Müfessirler bu meyanda nebevi hadisler rivayet etmişlerdir. Ebu Hureyre'nin şu ha­disi bunlardandır. "Kim kendini bir demirle öldürürse onun demiri elindedir. Ebedi ola­rak cehennem ateşindedir. Ve kim kendini bir zehirle öldürürse onun zehiri elindedir. Ebedi olarak cehennem ateşindedir."[147]

Cündeb b. Abdullah el-Bedî hadisi de bundandır. "Rasulullah şöyle buyurdu: "Siz­den önceki devirlerde yaralı bir adam vardı. Bir bıçak alıp elini kesti kanı durmayıp öl­dü Allah (c) kulum kendini bana (ulaşmada) acele ettirdi, ben ona cenneti haram kıl­dım."[148]

Bunlar da ifade ediyor ki, kendini öldüren ebedi olarak cehennemliktir. Öyle ki insa­nın kendini öldürmesinin, şahsi bir iş olmadığına bir uyarıdır ve bu hususta insanın bir hürriyeti yoktur. O büyük bir suçtur. Onun cezasını Allah verecektir. Müslim, Ebu Da-vud, Tirmra, Nesei'nin Cabir b. Semere'den rivayet ettiklerine göre "Rasulullah (s)'e kendini mızrakla öldürmüş bir adam getirildi Rasulullah onun cenaze namazını kılma­dı."[149]

Ayetlerden üçüncüsünün uyardığı bu suçtan sakınmanın vacip olduğu ve bu suçun insanı büyük günahlara götüren bir suç olduğunda şüphe yotur. Her kim bu suçtan sakı­nırsa Allah ona iyi bir başlangıcı vadetmiştir.

Bazı müfessirler iyi başlangıcı kerim girişi cennetle tevil etmişlerdir. Bu te'vil Kur'an'in iyi bir başlangıç cümlesinin mutlaklığı hayatta da olması ihtimalini kuvvet­lendiriyor. Muhakkak muttakiler dünyada güzel bir hayatla vaad olunmuşlardır. Ahiret-te ise daha da güzeliyle -Nahl sûresinde geldiği gibi- vaad olunmuşlardır.

'Sakınanlara, Rabbiniz ne indirdi?' denildiğinde 'Hayır (indirdi)' derler. Bu dünya­da güzel davrananlara, güzel mükafat vardır. Ahiret yurdu ise onlar için daha hayırlıdır. Takva sahiplerinin yurdu gerçekten güzeldir!" (Nahl 30)[150] Şüphesiz ki büyük günahlardan sakınmak müslümana dünyada kıymetli, mutmain bir hayat sağladığı gibi ahirette de nimetler ve gönül huzurunu garanti ediyor. "Salandı-rıldığınız o büyük günahlardan kaçınırsanız" ibaresi ilk ayetin zikrettiklerine racidir. Çünkü direkt ona bitişik gelmiştir. Taberi, Abdullah b. Mesud'dan rivayet ettiğine göre bu ayet sûrenin başında zikredilen bütün yasakları içeriyor. Bununla beraber müfessirlerin çoğu bunu mutlak olarak almışlar, Allah ve Rasulü'nün yasakladığı şeylerden sakın­maya teşvik olarak itibar etmişlerdir. Bizim görüşümüze göre bu cümlenin zahir olarak anlaşılmasında bir uzaklık yoktur.

Büyük günahların beyanında birçok nebevi hadisler rivayet etmişlerdir. Bir çoğu u-fak farklılıklar olmakla beraber birbirine benzerdir. Bunların bir kısmı merfu, bir kısmı muttasıl senetlerle gelmiş bazıları sahih hadis kitaplannda helak ediciler vasfıyla zikre­dilmiştir. Bunlarda zikredilenler Allah'a şirk koşma, yetimin malını yeme, faiz yemek, iffetli kadınlara iftira, savaş meydanından kaçma, Beytullah'ın haramlığını helal görme, yalan yere yemin, ana babaya eziyet, içki, sihir, namazı terk, gamus yemin, zina, Al­lah'ın rahmetinden ümidini kesme, Allah hakkında suizan besleme, hırsızlık, ganimet malından çalmak, fazladan olan suya engel olma.[151]

Bu hususta iki nassla yetineceğiz. Diğerlerine örnek teşkil etmesi bakımından İbn Ömer'den rivayet edilen hadiste şunlar yer alıyor: "Rasulullah (s) minbere çıktı ve dedi ki, yemin olsun, yemin olsun, sonra inip buyurdu ki; "Müjdeleyin! Müjdeleyin! Kim beş vakit namaz kılar, yedi büyük günahtan sakınırsa cennet kapılarından selamla gir diye çağrılır." Hadisin ravisi buyuruyor ki Abdullah b. Ömer'e Rasulullah'ın bunları saydığı­nı işittim. Onun da evet dediğini işittim, (ana-babaya eziyet, Allaha şirk, insanı öldür­mek, iffetli kadınlara iftira, yetimin malını yemek, savaş meydanında kaçmak)

İkincisi de Umeyr b. Katade'den rivayet edilmiştir. "Rasulullah Veda haccında bu­yurdu ki: 'Ey namaz kılan Allah'ın dostları, Allah'ın farz kıldığı beş vakit namazı kılan­lar sevabını Allah'tan bekleyerek Ramazan orucunu tutan ve onu üzerinde bir hak ola­rak gören, malının zekatını veren ve sevabını Allah'tan bekleyen, Allah'ın yasakladığı büyük günahlardan sakınan' o sırada adamın biri 'ey Allah'ın Rasulü büyük günahlar nelerdir' diye sordu. Rasulullah da buyurdu ki; 'Dokuz tanedir: Allaha şirk, haksız ye­ren mü'min öldürmek, savaş meydanından kaçmak, yetimin malını yemek, faiz yemek, iffetli kadına iftira, müslüman ana babaya eziyet, haram olan Beytullah'ı helal görmek ölü ve dirilerden medet ummaktır. Ölmeden bu büyük günahları işlemeyip namaz kılan, zekat veren kimse altından yapılmış bir evde Peygamber'le beraberdir"[152]

Bu hususta hadislerde varid olanların hepsi Kur'an'ın yasaklayıp şiddetle tehdid ve uyanda bulunduğu hususlardır. Hadislerdeki çeşitlerden anlaşılıyorki, sınırlama yoluyla zikredilmemiştir. Kur'an'da bazı büyük günahlar vardır ki hadislerde zikredilmemiştir. Örnek olarak, yalan, kumar, zulüm, nifak, yeryüzünde fesad vs.

Geçen cümleden sonra gelen cümledeki "seyyietiküm" (kötülüklerinizi) kelimesini cümlenin ruhundan, mânâsından yararlanarak sonradan meydana gelen ikinci derecedeki günah ile tevil ettik. Bunun üzerine "yasakladığımız şeylerin büyüklerinden sakınır­sanız" cümlesinden sonra gelen "kötülüklerinizi örteceğiz" cümlesi mü'minler için müj­de ve onlardan yükünü hafifletme vardır. Bu ikisinin kapsamında yüce, Rabbani bir hik­met ve tedavi vardır.

Allah (c) insanın zayıflığını nefsi ve nevasının isteklerinden kökten kurtulmaya gü­cünün yetmeyeceğini bildiği için yine Allah biliyor, orada insanın genel olarak iyi ni­yetten veya gafletten veya günah, eza, muhalefet kasdı olmadan veya zarar ve ezası mahdul olan, sınırını anlayamayacağı şeyler olacak. Allah müslümanlara ilan ediyor ki mühim olan büyük günahlardan, insanı helak eden şeylerden ve kötülüklerden sakınma­larıdır. Uydukları Allah'a ve yarattıklarına yönelik üzerlerine düşen görevleri yerine ge­tirmelerini isbat edince Allah onların içine düştükleri hataları, ikinci derecedeki eksik­likleri kuşattığını belirtiyor. Bu mânâyı Necm sûresinin 31 ve 32. ayeti içeriyor: "Gök­lerde veyerde bulunanlar hep Allah'ındır. Bu Allah'ın kötülük edenleri yaptıklarıyla cezalandırması, güzel davrananları da daha güzeliyle mükafatlarndırması içindir. Ufak tefek kusurları dışında günahın büyüklerinden ve çirkin işlerden kaçınanlara gelince şüphesiz rabbin affı bol olandır" (31-32)

Bu ayetin tefsirinde anlattığımız gibi ve geçen iki hadisin nassı da iyi düşünüldü­ğünde yine bu mânâyı içerdiği görülecektir. [153]

 

33- (Erkek ve kadından) her biri için ana baba ve akraba­nın bıraktığından varisler'[154] kıldık. Yeminlerinizin bağladı­ğı kimselere de paylarını verin. Çünkü Allah her şeyi gör­mektedir.

 

Mirasa Kimler Varis Olabilirler?

 

"Her biri için ana, baba ve akrabalarınızın bıraktığından varisler kıldık..."

Bu ayetin nüzulü sebebi hakkında bir rivayete rastlamadık. Açık olan odur ki geçen ayetlerin devamıdır. Buradaki şahıs zamiri geçen ayetlerde hitabın yöneltildiği mü mın-lere dönmektedir.

Ayetin ilk parçasının anlamı hususunda müfessirler ihtilafa düşmüşlerdir. Bazılarına göre ayet her ölenin terk ettiği mal için mirasçı olacak kimseler vardır ve onlar da baba­lar, akrabalar ve anlaşma yapılanlardır. Bazılarına göre ise babaların, akrabaların, ve an­laşma yapılanların bıraktıkları mallara mirasçılar kılmıştır. "Her biri" kelimesi birinci mânâyı daha tercihli kılıyor. Buna göre cümlenin takdiri her bir ölü için terk ettiği mal­lara babalarından, akrabalarından ve anlaşma yapılanlardan mirasçılar kıldık. "Yeminle­rinizin bağladığı kimseler" cümlesinin delalet ettiğinde de müfessirler ihtilafa düşmüş­ler[155]. Bazıları bu cümleyle bir kimsenin yerine geçen halifi kastediliyor, öyle ki İs­lam'dan önce Arapların vurguladıkları cahiliye adetlerinden biri de, bireylerin dostluk veya sadakat anlaşmasıyla birbirlerinin ismine katılmalarıdır. Her biri diğerinin mirasına ortak olması hususunda anlaşırlar. Biri ölürse diğeri bıraktığı malın altıda birini alırdı demişlerdir.

Bazı müfessirler[156] ise onlar evlat edinmek suretiyle olan oğullardır. Öyleki oğul edinme dostluk akdine ve sadakat akdine benzer bir akidle gerçekleştiriliyordu. Bazı müfessirlere göre ise hicretin ilk yıllarında gerçekleştirilen ensarla muhacirin arasındaki kardeşlik ki, buna da dostluk ve yemin akdi mesabesinde itibar edilmiştir.

Bazıları ise mirasta karı kocanın hakkını kasdediyor. Öyleki evlilik kan koca arasın­da akidle gerçekleştirilmiştir. Ve her biri diğerinin bıraktığı mala varis olur[157]. Bu gö­rüşleri zikreden müfessirler, bu görüşleri sahabe, tabiin ve Rasulullah'a nisbet etmişler­dir.

Oğul edinme geleneği ve sonuçlan Ahzap süresindeki ayetlerle ilga edilmiştir. Bu sûrenin akışında anlattığımız gibi bunlardan biri de varis olmadır. Nisa sûresi 23. ayetin bu ayetten önce indiğini gösteriyor.

Ensarla muhacirin arasında mirasla ilgili rivayeti, Enfal sûresi 72.-75. ayet, Ahzab sûresi 6. ayetinin şerhine göre güvenilir değildir. Bu iki sûre, içinde bulunduğumuz ayetten önce inmiştir ve o ikisi akrabalar arasında mirasçı olmayı tekid etmiştir. Diğer kavillerden ikisi kalıyor. Dostluk akdi ve evlilik akdi. Bu ikisinden her biri bu cümlenin delaletinde varid olmuştur.

Geçen konularda Nebi'nin İslam'da yemini ilga ettiğini belirten bir hadis rivayet et­miştik. Bizim tercihimize göre cümle, kan kocalık akdi hakkında inmiştir. Allah miras ayetindeki mirası ana babalara, akrabalara (çocuklar, kardeşler ve kan koca) has kılmış­tır. Ana baba ve akrabaların zikredilmesinden cümlenin evlilik akdini kasdettiği ortaya çıkıyor. Bu ayetler miras ayetleriyle uyum içindedir.

Bu ayet her ölü için varis olacak mirasçılar kılmıştır ve onlar da kişinin ana babası, akrabaları karı kocası ve bunlardan her biri için bir hak vardır ki hiç kimse bunları mi­rastan menedemez ve ona mirasını vermek de vaciptir. Bu yönüyle miras hukukuna des­tektir. Geçen ayette belirtiğimiz gibi Allah'ın bir kısmını bir kısmı üzerine üstün kıldığı hususlarda temenni yasaklanmıştır ve aynı zamanda kadınlar ve erkeklerin her biri için kazandıkları ve ulaştıkları şeylerde haklarının olduğunu söyleyen ayete bir destekdir.

Bazı müfesirler[158] bazı sahabe ve tabiinden gelen rivayetlere dayanarak, bu ayetin miras ayetiyle neshedildiğini söylemişlerdir. Biz ise geçen şerhe binaen bunu uygun görmüyoruz. [159]

 

34- Allah'ın insanlardan bir kısmını diğer bir kısmına üs­tün kılması sebebiyle ve erkekler mallarından harcama yaptıkları için erkekler kadınların yöneticisi ve koruyucu-sudur. Onun için saliha kadınlar itaatkardır, Allah'ın ken­dilerini korumasına karşılık gizliyi koruyucudurlar. Baş kaldırmasından korktuğunuz kadınlara öğüt verin, onları yataklarında yalnız bırakın ve dövün. Eğer size itaat eder­lerse artık onların aleyhine başka bir yol aramayın, çünkü Allah yücedir, büyüktür.

 

Erkeklerin Kadınların Koruyucuları Ve Yöneticileri Olmaları

 

Bu ayetteki hitap, müslümanlara yöneliktir ve şu hususları içeriyor.

1- Erkeklerin kadınlar üzerinde yöneticilik ve gözetim haklarını sebep bildirerek açıklıyor. Allah erkekleri kadınlar üzerine özel meziyetlerinden dolayı üstün kılmıştır. Sonra mallarından infak etmeleri sebebiyle de saliha kadının özellikleri de anlatılıyor. O itaatkar ve güvenilir, erkeğin gıyabında Allah'ın korumakla emrettiği kocasının hakları­nın koruyucudur.

2- Bu özellikleri taşımayan kadına işaret vardır. Ondan görevlerine karşı bir uzlaşma ve isyan görülürse onu ilk önce öğüt vererek vazgeçirmesi gerekir. Eğer bundan öğüt'al-mazsa ve vazgeçmezse yataklarında yalnız bırakılır. Bu sonuç vermezse dövülür. Hanı­mından itaat ve kulak verme görülürse erkeğin bunlardan vazgeçip yumuşak bir şekilde davranması gerekir. Ayette Allah erkeklere, devamlı bir şekilde kadına karşı haksız yere ve zaruret dışında sırt dönmeyi yasaklamıştır. Allah'ın yüceliği herkesin üstündedir. Kendisinden korkulması ve itaat edilmesi vacip olan O'dur.

Müfessirlerin rivayetine göre[160] bu ayet, Ensardan birinin hanımını tokatlaması üze­rine babasının alıp onu Rasulullah'a getirerek şikayet etmesi üzerine nazil olmuştur. Peygamber (s) kısası emrediyor ikisi ayrıldıklarında ikisini tekrar çağırtıp şöyle buyuru­yor: " Cebrail bana şu ayeti getirdi. Şüphesiz biz bir işi kasdettik. Allah bir işi kasdetti. Allah'ın idare ettiği hayırlıdır."

Biz bu ayetin bu rivayetle tam bağımlı olduğunu, anlamının ve hedefinin bağlantılı olduğunu görmüyoruz. Bize göre bu ayet önceki ayetlerden ayrık, kopuk değildir. Ge­çen ayetler kadının mali ve evlilik, ile ilgili haklarını durumu yücelterek teyid ediyor. Bunlann itiraf edilmesini ve onlara saygı duyulmasını tavsiye ediyor. Bu ayet erkeklerin kadınlar üzerindeki haklarım düzeltmek/doğrulamak için gelmiştir.

"Erkekler kadınların yöneticisi ve koruyucusudur." cümlesi her ne kadar kocanın zevcesine dünyevi işlerde üstünlüğünü içeriyorsa da, başka işlerden ziyade evlilik haya­tında erkeklerin üstünlüğü ve idareciliğini kasdettiğini söylemek, ayetin nassı ve ruhu­nun uyuşması dolayısıyla uygundur. Kur'ani hükümlerde çeşitli ayetlerde şunları görü­yoruz. Kadının kendi malında tasarrufunun zikri, kendisini evlendirmesindeki selahiye-ti, mirastaki, maldaki hakkı ve ondaki tasarrufu, boşandıktan ve kocası öldükten sonra kendi nefsindeki tasarrufunu, mirastan kalan malını hibe ve borç verme, borç alma gibi konularda kadının müstakil hareket hakkım bu ayetlerde görüyoruz. Ama bununla bera­ber ihmal etmeksizin bu mevzularda erkeğin kontrolü altında olması gerektiğine daha önce zikretmiştik.

Kur'an kadının siyasi-sosyal faaliyetlerdeki fonksiyonu hakkında susmuşsa da bu­nun mânâsı, onun bu haklardan erkeklerin idareciliği ile mahrum bırakıldığı anlamında değildir. Bunun delili de Kur'an erkeğe düşünmeyi, hayrı tavsiye etmeyi, Allah yolunda infağı ve hicreti vb. teklifleri yüklemişse, kadına da aynı sorumlulukları yüklemiştir. Yani kadın mükellefiyet konusunda erkek ile aynıdır. Biz bu mevzuyu geçmiş münase­betlerimizde arzetmiştik[161].

Aynı şekilde kadının erkeğe olan müşareketini değişik münasebetlerle, naslarla zik­retmiştik. Kadına riayet hakkında bu sûrede ve Bakara sûresinde, çeşitli üsluplarla nas-lan da zikretmiştik. Bu geçen ayetlerde kadına iyi davranma, onunla iyi geçinme, ona haksızlık yapmama, ikili kan koca ilişkilerinde ve mallarında hakkını gözetme, malına tamah etmeme, onu aldatmama, zarar vermeme, erkeğin nasıl ihtiyacı varsa kadının da öylece ihtiyacı olduğu ve bunların hali, ev işlerinde onunla müşavere etme gibi konular üzerinde dikkatle durulmuştu. Ayrıca erkeğin, kadının bu ihtiyaçlarına eğilmesi, ona ri­ayet etmesi ölçüsünde, seçkin duruma geleceği çağdaşlığın hangi boyutuna ulaşırsa ulaşsın onun haklarının şer'i dairede korunmasında da zikri geçmişti.

Bazı müfessirler de erkeğin kadına infakının olmadığı zaman ya da yapmadığı za­manda "kavvame" (idare) ve üstünlük sıfatını yitireceğini söylemişlerdir. Bu iddia da ayetin ima ettiği mânâya uygunluk sağlamaktadır. Zira ayet erkeğe infak vazifesini yük­lemiştir.

O halde erkekler için (buna mebni olarak) kavvame sıfatını kadının Allah'ın emretti­ği, itaat, haklarını gözetme gibi vazifelerini ifa ettiği müddetçe kötüye kullanma hakkı yoktur.

Ayette erkeğe verilen çeşitli yollarla kadını edeplendirme işi de, kadının ahlaksızlığı ve itaatkarsızlığı yani hürmetsizliği (nüşuz) halinde meşrudur. O zaman da bu hakkını evlilik hayatında kullanabilir. Bu hakkı da kavvame sıfatına bağlıdır, onun içeriği ara­sındadır. Böylesi hallerde kadının çeşitli yollarla (şer'i) edeplendirümesi de hakikatte makuldür. Kadının şeriatın tahdit ettiği yollarla edeplendirümesi de tedrici olarak geli­şecektir. Öncelikle uyarı ve nasihat gelecek, buna rağmen devam ederse yataktan ayrıl­ması sözkonusu olacak -ki cumhur bundan maksadın kadının çımadan men'edilmesi ol­duğunu söyler- yüz yatakta ondan çevirecektir. Bu "Benim senden rızam yok" manası­nadır ve te'dip demektir.

Kadın hâlâ aynı hal üzerine ısrar ederse o halde üçüncül olarak, hadislerde sabit ol­duğu üzere onu elem verici olmaksızın dövmek prensibi de tesbit edilmiştir. Asi kadının edeplendirilmesindeki dövme unsurunu düşünürsek bunun, nasihattan sonra üçüncül bir prensib mânâsında yerini bulduğunu görürüz. Bir başka değişle kadın isyana, aşın itaat­sizlikte ısrar etsin ki dayak ya da aşın olmadan dövmek meşruiyet kazansın. Tabi şimdi eşler arasında cereyan eden bu olaylar hiç de garip görünmüyor. (Yani seri nasslar dik­kate alınmadığı için)Özellikle insanların tabiatlan göz önüne alındığında onların aynı olmadıklan, ayrı ayrı ortamlarda olayların yaşandığını düşünerek, dayağın da, dövmenin de belki özel bir vesile olduğu, edeplendirme ve uslandırma noktasında göze çarpar.

Hazin ve İbn Abbas edeplendirmek için kadının dövülmesindeki "darp" kelimesinin elem verici olmayacağını ve misvakla vb. olacağını tefsir etmiştir. Safi ise "(darb) dövme mubahı ir ancak terk efdaldir" demiştir. Bu hususta bir hadiste "Rasulullah kadını sopalarken (derneklerken) ve döverken yüzüne vurulmasını nehyetti." demiştir.

Bu husustaki hadisi nebevi de şuna işaret eder: "Kadınlar hakkında Allah'tan kor­kun. Zira siz onları emanet olarak aldınız. Onlara Allah'ın kelimesiyle ferçlerini helal ediniz. Onların sizin üzerinizde infak, giydirme gibi haklan vardır. Sizin de onların üze­rinde sizin yatağınıza sizden başka kimseyi almama (zina etmeme), yaptıklarında da ha­fif dayakla edeplendirme hakkınız vardır."[162]

Bu nasta dayağın eza verici olmaması tenbih edilirken, zina ve fahişelik olmadan, kocanın izni çerçevesinde ziyaretin olabileceğini de içine almıştır. Çünkü zina cezası Veda haccından sonra kararlaştırılmıştır. Rasulullah'ın zinayı kastetmesi mümkün ola­maz, sonradan da zinanın cezası hafif dayak olarak tespit edilmiştir.

35- Eğer kankocanın aralarının açılmasından korkuyorsa­nız'[163] erkeğin ailesinden ve kadının ailesinden bir hakem gönderin. Bunlar barıştırmak isterlerse Allah aralarını bu­lur. Şüphesiz Allah her şeyi bilen ve her şeyden haberdar olandır.

Ayetin ibaresi görüldüğü gibi açıktır. Ancak nüzul sebebi hakkında biz özel bir riva­yete ulaşamadık. Görünen odur ki, kadının erkek tarafından idare edileceğini, erkeğin kavvame sıfatını ve şayet itaatsizlik olursa nasıl halledileceğini belirten, bir önceki ayet­ten sonra ya da beraber inmiş olabilir.

Muhatab olan müsl umanlara şayet kan-koca arasında anlaşmazlık olursa, kadından bir hakem ve erkek tarafından bir hakem getirilmek suretiyle, istedikleri zaman araları­nın istedikleri zaman düzeltilmesini emrediyor. Eğer ıslaha uğraşırlarsa Allah aralarını düzelteceğini ve onları muvaffak edeceğini öğütlüyor. Ayetteki son bölümde araları düzeltme hususunda bir teşvik ve yöneltmeyi, ıslahı, daima düşünmeyi de ayetin telkin ve ima ettiğini düşünüyoruz. Bunu yaparken de yani ıslah ederken de kadının iradesine ri­ayet edilmesi gerektiğini Kur'ani naslarda işledik. [164]

 

Karı-Kocanin Arasının Düzeltilmesi

 

"Şayet aralarında (karı-koca) anlaşmazlıktan korkuyorsanız, kadının ehlinden bir hakem ve erkeğin ehlinden de bir hakem gönderiniz..."

Karı ve kocanın arasım düzeltmek ve eşlerin bu sayede evlilik bağlarının kopmasını önlemek için hakemler ikna edemeyip, aciz kaldıklarında karı-koca haklarının ne olaca­ğı hususunda görüşler çeşitlidir. Yine kadının erkekten mal karşılığı boşanması husu­sunda, hakemlerin de aralarını ayırmaya hükmettikten sonra bunun karı-kocaya mı, yoksa hakemlere mi bağlı olduğu hakkında birden çok rivayet vardır[165].

İbn Abbas'a buna benzer bir olay getirilmiş yani karı-kocanın ya da hakimlerin hükmünü tercih hakkında hakimlere şöyle demiştir. "Eğer ikiniz (kan ve koca tarafın­dan hakimlere) bu iki çiftin ayrılmasına karar verirseniz aralarım ayırın. Şayet düzelme­lerini ve yeniden başlamalarını dilerseniz ikisini birleştirin. Bunun üzerine kadın, 'Al­lah'ın kitabına razıyım bununla hüküm verin' adam da 'Ayrılmak mı? Hayır. Ancak ha­kimin hükmüne rıza gösteriyorum' dedi. Alimler bu konuda hakimlerle, hükümleri an­cak karı-kocayı birleştirme yönünde olursa uygulanacağına ittifak etmişlerdir. Bunu da müfessirler nakletmişlerdir"[166]. Ayrıca görüşlerden birisi de hakimler karı-kocayı ayırsa dahi hükümleri uygulanır demişlerdir.

Şimdi şu sonuç ortaya çıkıyor. Kan-kocanın arasının ayrılması görüşlerindeki çeşit­lilikle birlikte, ancak aralarını bulma ve düzeltme umudu olmadığı zaman ayırmak gere­kiyor. Çünkü ayetin konusu ve içeriği hep ıslah ve iyileştirmeye teşvik ediyor. Bu saye­de karı-koca ilişkisi devam edecek ve ailelerin bağları kuvvetlenecektir.

Özellikle Bakara 229. ayet, karı-koca arasındaki birlikteliği engelleyecek kadar an­laşmazlık olduğu zaman, kadın ve erkeğin arasının düzeltilmesinin de imkansız duruma geldiğinde bu ayet, kadının kocaya vereceği mal (hulg) karşılığında kocanın da ayrılma­sına cevaz vermiştir ki, Nisa sûresi de bundan sonra gelmiş, kadının itaatsizliği duru­munda ya da kadının kocasına vereceği fidye ile ayrılmanın şer'i esasları çizilmiştir.

Müfessirler, ayetten kaşıtın ve muhatabın Nebi (s) eşler ya da bu eşlerle ilgili alanlar olduğunu söylemişlerdir.[167] Biz de, üç cihetten (hakimler, ehli zevce ve zevce, Nebi) muhatap olduğunu görüyoruz. Kaldı ki, bu üç unsurun da evlilik hayatında girişimleri olabilir. Müdahale edebilirler. Ayetin sigası mutlak (kayıtsız) bütün ortamlarda Nebi'nin naibi konumunda olan, veliyyü'1-emir ya da kadı gözetiminde tatbik olunması için ilahi telkindir.

Bu şekilde üzerinde durduğumuz ayet, geçmiş ayetin devam: konumunda bulunmak­ta -ki bir önceki ayette zaten evlilik bağlarını ve ilişkilerinin devamını telkin ediyordu.-Koca, karısı tarafından taşkınlık yapılırsa hususi tesbit edilmiş vesilelerle hareket edip, ihtimam gösterecek, şayet kan koca arasındaki anlaşmazlık hali kaçınılmaz boyutlara ulaşırsa hakemler ve müslümanlann işleriyle uğraşanların hemen girişim ve müdahale­leri gereklidir.

Ayetin sığasına bağlantılı olarak hükmün önce Nebiye sonra da veliyyül emre ve o-nun naibi konumundaki şahısa aktarılmasının istimbatı çıkarılabilir. Bu hususta Ali bin Ebu Talib'ten aktarılan rivayette; karı -koca çekişmelerini ve taşkınlıklarını önce veliy­yül emre, sonra da onun naibine tedricen bildirilmesini emretmiş ve veriyyü'l-emirin ka-rı-koca arasındaki anlaşmazlığı işittiği zaman müdahale hakk vermiştir.

Hatta bundan da öte veliyyül emir için, karşılıklı kan-koca ilişkilerini tanzim edecek prensipler edinme -Kur'an ve hadis nasslarına uygunluk arzetmesi şartıyla- hakkı da vardır. Bu mevzuya işaret eden ayetler hakkında gerekli malumatı geçmiş münasebetler­le vermiştik.

Tefsirci Kasımi, muhaddis Hakim'e isnat ederek bu ayetin müslümanlardan bütün taifeler arasında uygulanacağını söylemiştir. Bu görüşü Hucurat süresindeki "Eğer siz­den iki grup savaş ederse onların aralarını ıslah edin"(Hucurat 9) mânâsındaki ayet de desteklemektedir. [168]

 

Kur'an'in Ailevi Halleri Açıklamasındaki Hikmet

 

Bu ayet çeşitli ailevi durumları içine alan uzun bir açıklamadır. Ayetlerinden bazıları arka arkaya inmiş ve bu şekilde konu ve içerikteki münasebetlerden dolayı yerine kon­muş ihtimali olduğu gibi.

Bazı ayetlerin de diğer ayetlerin ortamından farklı bir ortamda inmiş ve konudaki münasebetten dolayı mekanına koyulma ihtimali de olabilir. O halde bu bölüm ailesel halde ne kadar uzun açıklama yapmış ve teşri esaslarını tesis etmiştir. Sonuçta Kur'anî nassların bu durumlara geniş yer verdiği ortadadır. Bu konular daha önce geçen ayetler­de açıklandığı gibi, Bakara süresindeki 220-241. ayetlerde de uzunca zikri geçmiş ki bu konular kadının boşanmasını, mihri, kocasının ölmesi durumundaki halini, boşanmadan sonraki evlenme halini, emzirme konusunu vb. işlemiştir. Kur'an'da bu mevzuda inzal olan fasıllar sadece bu iki fasıl değildir. Ahzab sûresi ve Talak süresindeki tefsirler de bu kabildendir. Ayrıca Nur sûresinde birden fazla fasılla da bu mevzulara (kan-koca vb) yani hallere değinmiştir. Bütün bu mevzulann ayetlerde sabit olmasına bakılırsa görü­nen odur ki, ailevi hallerin baba, ana ve çocuklar nezdinde önemi vardır.

Başka bir deyişle bütün bireylerin aile olgusuyla direkt olarak ilişkileri vardır. Zira sosyal parçacılık ve taşkınlığın cürümlerin kaynağı olması, ailevi sorunlardan başlar. Bütün bu bozuk haller (ailenin sorunları), problemler, ailevi ızdıraba, sosyal ve iktisadi daralmaya vb. çeşitli çarpıklıklara yol açar, şayet sorun aileden hallolursa, bir sınır ko­nulursa sosyal parçalanmanın da nedenleri bitmiş olacak, sükunet ve bireylerin birbirin­den rızası, İslami toplum içerisinde yer bulacak huzur ve ferahın olduğu bir toplum ola­caktır. [169]

 

36- Allah'a ibadet edin ve ona hiç bir şeyi ortak koşmayın. Ana babaya, akrabaya, yetimlere, yoksullara, yakın kom­şuya[170]', uzak komşuya' [171]yanımızdaki arkadaşa[172], yolcu­ya[173], ellerinizin altında bulunan (cariye, köle ve hizmetçi vb.)'a iyi davranın. Allah kendini beğenen, böbürlenen kimseleri sevmez.

37-  Bunlar cimrilik eden ve insanlara da cimriliği tavsiye eden ve Allah'ın kendilerine lütfundan verdiğini gizleyen kimselerdir. Biz, kafirler için alçaltıcı bir azap hazırladık.

38- Allah'a ve ahiret gününe inanmadıkları halde mallarını insanlara gösteriş için sarfedenleri Allah sevmez. Şeytan bir kimseye arkadaş olursa o ne kötü bir arkadaştır.

39- Allah'a ve ahiret gününe iman edip de Allah'ın kendi­lerine verdiğinden O'nun yolundan harcasalardı ne olurdu sanki. Halbuki Allah onların durumunu hakkıyla bilicidir.

40- Şüphe yoktur ki, Allah zerre kadar haksızlık etmez. İyi­lik olursa onu katlar, (kat kat artırır) kendisinden de büyük mükafat verir.

41-  Her ümmetten bir şahit getirdiğimiz ve seni onlara şa­hit olarak gönderdiğimiz zaman durumları nasıl olacak.

42-  Küfür yoluna sapıp peygamberleri dinlemeyenler, o gün yerin dibine batırılmayı'[174] temenni ederler ve Al­lah'tan hiçbir haberi gizleyemezler.

 

Allah'a Hiçbir Şeyi Ortak Koşmamak

 

"Allah'a hiçbir şeyi ortak koşmadan ibadet edin..." ayeti ve bundan sonra gelen beş ayet müslümamn başkasına karşı ya da müslüman olmayan başka topluluklara karşı ko­numu hakkındaki telkinlerden ibarettir.

Ayetteki hitap geçmiş ayetlerde olduğu gibi müslümanlara yöneliktir. Buna göre şu hükümleri içeriyor:

1- Müslümanlara, Allah'a ibadetlerinde hangi şekilde olursa olsun ortak koşmalannı herhangi bir hedefi onun ibadetine ortak etmeyerek O'na bir olarak ibadet etmelerini öğütlerken ana-babaya, akrabaya, ellerinin altında bulunan kölelere ve cariyelere, ye­timlere, komşulara, yolculara miskinlere iyi davranmalarını ve iyi muamele etmelerini emretmektedir.

2- İnsanlara iyi davranmayıp, Allah'ın fazlından verdiği mallarını hayır yolunda har­camayarak fakirlere ve miskinlere vermekten gizleyen bunlarla da kalmayıp başkalarına da bunu tavsiye edip övünen mütekebbirlerin çirkin hallerini zemmederken, Allah'a imanın neticesi sonucu değil de, insanlara gösteriş mânâsında Allah'a ve ahiret gününe inanmadan mallarından veren gösterişçilerin de durumunun çirkinliğini dile getirirken, onlar şeytanın dostları, yalanlandır diyor. O halde kim şeytanın dostu olursa şeytanın ne kötü ve çirkin arkadaş olduğu zikrolunuyor.

3- Onların kendilerine isabet eden çirkin durumlarına soru üslubu ile ilgilerini çeke­rek mantıki ve akli yönden varlığı açık olan Allah'a inanıp onun yolunda infak etmele­rini öğütlüyor.

Ayrıca Allah'a ve ahiret gününe inandıktan sonra, O'nun var olduğunu bu sayede itiraf etsinler ve bilsinler ki O, onların bütün hallerini ve amellerini bilendir.

4-  Allah'ın kimseye zulmetmediğini, kimsenin hakkının zayi olmayacağı ve zerre miktarı da olsa amelinin hesap edileceği, bu amel hayır ameli ise katından ikiyüze katla­yacağı ve ona büyük bir ecir verileceği vurgulanıyor.

5-  Rasulullah'a yöneltilen, her ümmetten bir şahit getirildiği zaman insanların hali­nin ne olacağı, sorusu insanların içinde bulundukları durum hakkında bir uyarı ve sakın-dırmayı ifade ediyor. Sonra da Rasulullah'ın bütün ümmetlere bir şahit olarak getirile­ceği anlatılıyor.

6- Kafirlerin ve Rasul'e uymayanların, yanlan yerlerin içinde kalıp Allah'ın önünde hesaba durmak istemediklerini, bu vahim durumlannı ve pişmanlıklarını arka arkaya sakındırarak anlatıyor. O gün öyle bir gün olacak ki, onlar Allah karşısında ızdıraba düşe­cekler, bildikleri hakikatları hiç gizleyemeyecek, özellikle Allah'tan başka varlıklara şirk koşarak ibadetlerini açığa vuracaklar, zira orada her şey şahitlik edecektir. Ayetin iniş sebebi ile ilgili herhangi bir münasebete rastlamadık. Ancak bu ayet geçmiş ayetler­le bağlantılıdır. Geçmiş ayet kan-koca ve kadınların aralarındaki hukuku ve vacibatı içermiş, böylece Kur'anî nüzulün hikmeti, bu ayetlerin ana-babaya, komşuya, akrabaya, arkadaşa, miskinlere, gariplere, yetimlere ve kölelere iyilik etmeyi emrederken, bundan uzaklaşıp büyükleneni, malını bu çizilen yolda infak etmeyip, insanlara da bunu telkin edenlerin çirkin hallerine değinmiştir ki, burada görülen aile ve aile dışı uygunluğu Kur'an böylece sağlamış ve tanzim etmiştir.

Ayetin mükemmel üslubu, diğer ayetleri konusu itibariyle toplayıcı niteliktedir. Ya­ni diğer ayetlerde zikrolunan aynı konuların hepsini beraberce içine almıştır.

Bu ayette insanlara iyi davranma, bu iyiliğin toplumdaki çeşitli tabakalar arasında düzenin ve koordinenin sağlanarak, toplumdaki zayıflara hususi hisseler ve haklar, zen­ginlerin mallarından infak yoluyla ayrılmıştır. Şayet Allah'ın fazlı ile verdiği mallan ih­tiyaç sahiplerinden gizlerlerse, onların ne çirkin bir fiil işlediklerine değinirken, bunu ancak mütekebbirlerin yapacağı belirtilmiş, infak ederken de ihlas unsurunu hiç unut­mamalarını, nefis bir üslupla anlatmıştır. İnsanlara karşı infak edilirken onlann övgüle­rine mazhar olmak için değil, sırf Rabbının rızasını kazanmak için Kur'an'ın çeşitli ayetlerinde de bulunan aynı mevzu bu ayette yer almıştır ki böylece ayet, diğer Kur'anî öğütlerle Allah rızası hususunda uyuşmaktadır. Biz bu konuları değişik münasebetlerle açıklamıştık.

Ben bu mevzularla alakalı Rasulullah'tan emir ve nehiy bildiren eserler (haberler)e rastladım. Bu hadislerin bazıları sahih müsnetlerde, bazıları da İmam Ahmed ya da baş­ka yollarla rivayet olunmuştur. Hz. Aişe'den gelen bir rivayette Rasulullah şöyle dedi: "Cibril bana komşu hakkında o kadar vasiyet etti ki komşuyu komşuya mirasçı kılacağı­nı zannettim"[175] dedi. Yine Hz. Aişe bir gün Rasulullah'a "Ya Rasulullah benim iki komşum var hangisine hediye edebilirim" dedi. O da "kapına en yakın olana" buyur­du."[176] Ayrıca bu konuda Rasulullah "Cennete, komşusunun şerrinden emin olmayan kişi giremez." demiştir[177].

İmam Ahmed'in tahric ettiği dördüncü hadis de şudur: "Bir kimse komşusu aç iken tok kalamaz (doyamaz)" buyurmuştur[178]. Beşinci hadis "Bir adamın komşusunun halile-siyle (zevcesiyle) zina etmesi, başka on kadınla zina etmesinden daha kötüdür; bir ada­mın komşusunun evinden malını çalması, başkalarının on evinden mal çalmasından da­ha ağırdır."[179]

Altıncı hadis; "Komşu üç çeşittir. Bir komşu vardır ki onun bir hakkı, bir komşunun iki hakkı, bir başka komşunun üç hakkı vardır. Komşu müşrikse onun komşuluk hakkı vardır, müslümansa komşuluk hakkı ve İslami hakkı vardır. Komşusu olup üç b?.vk; olansa hem müslüman, hem akraba, hem de komşudur. Onun İslamlık, komşuluk ve sı-lahi rahim hakkı vardır."[180]

Yedinci hadiste Rasulullah şöyle dedi: "Kim Allah'a ve ahiret gününe inanıyorsa komşusuna eziyet etmesin."[181]

Komşuluk hakkı hususunda bir hadis daha vardır: "Allah katında arkadaşların en ha­yırlısı, arkadaşına ve komşularına iyi davranandır ve komşusuna hayırlı olandır"[182]

Bu konuda, sılayi rahim ve akrabalık hakkında Ebu Hureyre şu hadisi rivayet etmiş­tir. "Kim Allah'ın rızkını genişletmesini ve ecelini de onun eseri olarak tehir etmesini istiyorsa sıla-ı rahme devam etsin(yapsın)."[183] Yine Ebu Hureyre'den " Bir adam Rasu-lullah'a "Ya Rasulullah benim akrabalarım var, ben onlara sıla-ı rahimde bulunuyor, zi­yaret ediyorum. Onlar yapmıyorlar, onlara iyilik ediyorum, bana kötülük ediyorlar, on­lara yumuşak davranıyorum, bana cahilce kötülükle yaklaşıyorlar" dedi. Bunun üzerine Rasulullah "Şayet sen dediğin hal üzere isen Allah'tan bir yardımcı, onlara karşı bu hal üzere olduğun müddetçe sana yardımcı olacaktır" dedi.[184]

Bu hadislerden hizmetçi ve köleye davranışla alakalı hükümler de aşağıda gelmekte­dir. Birinci hadis Ubade bin Samit'tendir. Rasulullah'ı köleler ve cariyeler hakkında şöyle derken işitmiştir: "Onlara yediğinizden yedirin, giydiğinizden giydirin".[185] İkinci hadis Ebu Mesud'tandır: "Çocuğum (memlükünü)'u dövüyordum. Arkamdan bir ses işittim. Dediki: "Ey Ebu Mesud bil ki Allah onun üzerinde senden daha kadirdir." Bu­nun üzerine döndüm baktım ki Nebi idi. Dedim ki: "O Allah için hürdür ya Rasulal-lah." Sonra Rasulullah buyurdu: "Şayet yapmasaydın (hürleştirmeseydin) sana ateş isa­bet etmişti."[186]Üçüncü hadis Ebu Hureyre'den, Rasulullah şöyle demiştir: "Kim bir memlüküne (kölesine) iftirada bulunur ve o da ondan beri olursa, Kıyamet gününde had cezasıyla cezalandırılır."[187]

Dördüncü hadis; İbn Ömer'den rivayet olunmuştur. Dedi ki: "Bir adam Rasulullah'a gelerek şöyle dedi: "Ya Rasulullah, hizmetçi (köle)yi kaç defa affedeceğiz?" Üç defa tekrar etti, sonra Rasulullah sustu ve dedi ki: "Her gün yetmiş defa."

Beşinci hadis; Ebu Zerden Rasulullah şöyle dedi. "Size uyan (uyum sağlayan) kölenize yediğinizden yedirin, giydiğinizden giydirin. Şayet uyum sağlamazsa onu satınız. Allah'ın yaratıklarına azap etmeyiniz."126

Altıncı hadis, Rafiğ'den Rasulullah şöyle dedi. "Sahip olduğuna (köleye) iyilik iyi hallerden, kötü ahlak da çirkin hallerdendir127.

Yedinci hadis, Cabir'den Rasulullah: "Üç şey kimde bulunursa Allah (c) onu korur. Zayıfa nfgat, ana-babaya şefkat, sahip olduğuna (köleye) iyilik."128

Sekizinci hadis, Abdullah İbn Ömer'den Rasulullah (s)'ın şöyle dediği rivayet olun­muştur. "Kişiye, sahip olduğunun (köleye) yiyeceğini kesmesi günah olarak yeter."[188]

Dokuzuncu hadis Ebu Zer'dendir. Rasulullah şöyle dedi "Hizmetçileriniz (köleler, cariyeler) sizin kardeşlerinizdir. Allah onları ellerinizin altına (hizmetçi) kılmıştır. Ki­min eli altında kardeşi (kölesi vb) bulunursa giydiğinden giydirsin, yediğinden yedirsin. Onları güç yetiremeyeceği işlerle mükellef tutmasın. Şayet mükellef kılarsanız, onlara yardım ediniz."[189]

Onuncu hadis, Rasulullah ölümcül hastalık halindeyken şunları söylemiştir. "Na­maz! namaz! ellerinizin altında bulunanlar! Bunu, lisanı durgunlaşıncaya kadar tekrar etti."[190]

Onbirinci hadis, Ebu Hureyre'den. Rasulullah şöyle dedi: "Köleler ve cariyelerin haklan yiyecekleri ve giyecekleridir ve ancak güç yetirdikleri işlerle sorumlu tutulmala­rıdır."[191]

Bu hadislerden büyüklenmek hakkında da aşağıdaki rivayetler sabittir. Tirmizi ve Müslim'de Rasulullah "Cehenneme kalbinde hardal tanesi kadar iman olan girmeyecek­tir; cennete de kalbinde hardal tanesi kadar kibir olan giremez."[192] demiştir.

İkinci hadis, Tirmizi'den "Adam nefsini (kötülüğe) götürmekte devam eder ki so­nunda cebbar (büyüklenenlerden) yazılır."[193]

Üçüncü hadis, Tirmizi'den "Mütekebbirler, Kıyamet gününde, adamların suretinde küçük karınca kadar her tarafından aşağılık hali (rezalet) onu kuşatmış bir halde haşro-lunur."[194]

Cimrilik hakkında ki hadislerde şunlardır. Birinci hadisi Tirmizi Ebubekir (r)'den ri­vayet etmiştir: "Aldatıcı, cimri ve başa kakan cennete giremez."[195] Ebu Sair'den Tirmi-zi'nin rivayeti de şöyledir. "İki haslet mü'minde toplanmaz, cimrilik ve kötü ahlak"[196]. Bu konuyu kardeşi karşısında Ebu Hureyre'nin rivayet ettiği bir hadisle bitiriyoruz. Ra­sulullah şöyle buyurmuştur: "Birbirinize hasetlenmeyin, birbirinize buğz etmeyin, bazı­larınız bazılarınızın üstüne tekrar satış yapmasın, Allah'ın kardeş kulları olunuz. Müslü­man müslümanın kardeşidir. Ona zulüm etmez, onu alçaltıp küçük düşürmez, -göğsüne (kalbi) işaret ederek- takva buradadır." diye üç defa tekrarladı. Müslümana şer olarak kardeşini hakir görmesi yeter. Müslümanın müslümana malı, kanı, ırzı haramdır."[197]

Son olarak Nebevi telkinlerin, tabakası vasıfları ne olursa olsun bütün mü'minler arasındaki kardeşlik esasını dile getiren, insanlar arasındaki düzeni, muamelelerini onla­rın gidişatını, din farkı gözetmeksizin düzenleyen Kur'anî hükümlerle uyuştuğunu, ör-tüştüğünü görmek mümkündür. Abdullah'dan rivayet olunmuştur ki; Rasulullah O'na "Bana (Kur'an) oku" buyurdu. Bende dedim ki "Ben mi okuyayım (Kur'an) sana indi-nldi." dedim. Sonra "Ben başkasını dinlemeyi seviyorum" dedi. Bunun üzerine O'na Nisa sûresini okudum ve ne zaman ki "Her bir ümmetten bir şahit getirdiğimiz ve seni de onlara şahit olarak gösterdiğimiz zaman halleri nice olacaktır" (Nisa, 41). ayetine varınca "dur" dedi. Bir de baktım ki gözleri dolmuştu."[198]. Bu hadis Rasulullah'ın me­suliyet ve mühimmatında ne kadar şuurlu olduğunu ortaya koyuyor. Bunda Nisa sûresi­nin Rasulullah'ın hayatını tanzim ettiği ve tam olarak O'nun şahsiyetini ortaya koyduğu yönünde bir işaret bulmak mümkündür. [199]

 

43- Ey iman edenler siz sarhoş iken ne söylediğinizi bi I in­ceye kadar, cünüp iken de (yolcu olan müstesna) gusül edinceye kadar namaza yaklaşmayın. Eğer hasta olur ve bir yolculuk üzerinde bulunursanız, yahut biriniz ayak yo-lundan[200] gelirse, yahut da kadınlara dokunursa bir su bu-lamamışsanız o zaman temiz[201] bir toprakla'[202]' teyemmüm edin'[203]. Yüzlerinize ve ellerinize sürün. Şüphesiz Allah çok affedici ve bağışlayıcıdır.

 

a- Sarhoşken namazdan men olunmaları; çünkü sarhoş ne dediğini ne yaptığını bile­mez.

b- Başka bir nehiy de; cünüp olduklarında, namaza temizleninceye kadar yaklaşma­malarıdır. Bununla beraber yolcuya da ruhsat verilmiştir.

c- Mü'minlere, hacetlerini gördüklerinde, kadınlarla münasebetlerinde (dokundukla­rında) yıkanmaları ve abdest almaları; şayet hasta iseler ya da sefer halinde aramalarına rağmen su bulamadıklarında, temiz bir toprak bulup, ellerinin ve kollarının belirli kısım-lanyla yüzlerini meshetmelerinin yıkanma yerine kâfi geleceği belirtilmektedir. Allah onlardan bunu kabul eder, O herşeye güç yetirendir ve affedicidir. [204]

 

 

Sarhoşken Namaza Yaklaşmanın Haram Oluşu Ve Abdestle İlgili Bazı Hükümler

 

Birinci kısmın konusunda Ali bin Ebu Talib, Abdurrahman bin Avf'dan şunu rivayet etmiştir. "Abdurrahman bin Avf bizi davet etti, bizim için yemek hazırladı ve bize içki içirdi. Şarap bizi sarhoş etti. Bu sırada namaz vakti girdi. Beni namazda imamet için takdim ettiler. Ben de namazda, "Ey kafirler sizin ibadet ettiklerinize ibadet ederim" (A'budü ma ta'büdun) mânâsında Kafinin süresindeki ayeti okudum".

Biz ayetteki iki kısmın bir ayet niteliğinde olduğunu görüyoruz. Yani aralarında bir bağ olduğunu ve mevzusu olan namaz hususunda da aynı olduğunu düşünüyoruz. Aye­tin başından buraya kadar cenabet halinde, mescide girmeme, hastalık halinde teyem­müme ruhsat verilmesi ve yine cenabet halinde namazdan nehyetme gibi konularla riva­yet edilenler arasında bir alaka yoktur. O halde bu iki durum bizi, ayetin bir kerede inip birden fazla mevzuları içerdiği görüşünü seçmemize sürüklüyor. Bununla beraber ayetin nüzulündeki münasebetler tabi olarak sahih olabilir. Ayetin nüzulünü olmuş olaylar ola­rak teşkil edebilir. Bu münasebetler de mevzuları tamamlar mahiyette olması içindir.

Ayet bir fasıldan sonra yeni ve tam bir konudur. Bu tür teşrii ayetler Kur'an'ın Me­deni sûrelerinde pek nadir görülür. Bununla alakalı misaller Bakara sûresinde geçmişti. Bu ayetle geçmiş ayetler arasında, teşri bölümleri olması yönünden bir münasebet var­dır. Geçmiş ayetlerden ve bölümlerden sonra inmiş ve mevzusuna göre yerine tertip olunmuş olması ihtimali olduğu gibi, başka bir münasebetle inmiş ve mevzu itibariyle bir ilgi olmadığı açısından geçmiş ayetlerden sonra vazolunmuştur.

Sarhoşluk halinde namazdan nehyetme birinci, şarabı şer'i nas ile yasaklama da ikinci teşri adımını teşkil etmektedir. Bu husustaki birinci adım 219. ayette şarabın gü­nahının faydasından daha büyük olması zikrolunarak belirtilmiştir.

Mekki nüzulde Kur'an, dünyadaki şarabın zararlarının kesin yönlerine birden fazla yerde değinmiş, buna mukabil ahiret şarabının bu arazlardan tamamen uzak olduğunu da vasfetmiştir. Şarabı yasaklama konusundaki bu ikinci şer'i adım önceki gibi katiyyet bildirmemekte ancak, şaraptan doğan sarhoşluk halinde namaza yaklaşmamalarını tel­kin eden bir üslup kullanmaktadır. Şarabın kesin haram oluşunu Kur'an, kumar, fal oyunları ve putlar ile beraber zikretmiş bu ayetten sonra da haram olduğu Maide sûre­sinde bildirilmiştir. Bu yasaklamada, şer'i üsluplardaki kademeyi ve tederrücün görünü­münü izlemek mümkün. Şarabı her yönde satma, faydalanma ve iktisadi yönden yarar­lanmayı da içine alarak tederrüc esasına göre haram kılınmıştır. Dikkat edilirse, şarabın zikrinin geçtiği geçmiş ayetlerde abdest mevzuu dile getirilmemiş, ancak Maide sûre­sinde nüzul tertibinde zikrolunmuştur ki, abdestin Mekke zamanından bu yana müteva-tir olarak namazın erkanından olduğu da bilinmektedir. İmam Malik, Muvatta'da Zeyd İbn Haris'den rivayetle "Rasulullah'a Cibril'in ilk önce gelip öğrettiği (vahyettiği) ab-desttir."[205] hadisini zikreder. İbn Hişam da İbn İshak'tan, o da bazı ehli ilimden bazı zi­yadeler rivayet etmiştir[206]. Buna göre "Cibril abdest almış, sonra kalkıp namaz kılmış akabinde de Rasulullah (s) namaz kılmıştır." O halde abdest Mekki bir teşri'dir diyebili­riz. Burada abdest, toprakla meshetmeye bedel olarak ruhsat verilmiş ve bu hususta te­yemmümün başlıca gereklerinin (vaciplerin) abdestin yerine geçtiği itibariyle zikret­mekle yetinilmiştir.

Bu sözü yani teyemmümü cenabetle de zikretmek mümkündür. Zira bu hususta Übey İbn Kağu şöyle demiştir. "Anccflc su yüzünden, yani meninin çıkması sebebiyle gusül lazım gelir" diye verilen fetva bir ruhsattır ki, Peygamber İslam'ın ilk günlerinde kolaylık olsun diye böyle demiştir. Fakat sonra cima neticesinde inzal vaki olsun olma­sın gusül abdesti almayı emretti."[207] Hadisten ve şerhlerden istifadeye göre Rasulullah (s) suyun (meninin) inzalinden sonra cima yapma suretiyle guslü emrederken, sonra "ilk sünnetle karşılaşırsa" tabiriyle ifade ettiği yani inzal olmadan da erkek kadına yak­laşırsa yine emir buyurmuştur. O halde meninin inzalinden sonra Rasulullah'in guslü emretmesi Mekki bir teşri yani nebevi bir teşri olmuş oluyor. Zaten ayetin nüzulüyle de Kur'anî teşri olmuş oldu. Cenabet açıkça bilindiği gibi inzalle olur. Bu inzal ya cima ile ya da uyanıkken şehvetin artmasıyla cima olmadan vaki olduğu gibi, ihtilamla da vuku bulur. Rasulullah'tan gelen eserlerde, O'nun olunması halinde guslü emrettiği görülmektedir. Bu hususta Bu-hari ve Ebu Davud'un Ümmü Seleme'den rivayet ettiği hadis şöyledir: "Ümmü Siileym (Enes bin Malik'in validesi) Peygamber'e geldi ve dedi ki: "Ey Allah'ın Rasulü, Allah hakkı açıklamaktan sakınmaz, ihtilam olması yüzünden kadının abdest alması gerekir mi?" Rasulullah: "Evet, uyandıktan sonra menisini görürse" dedi[208]. Ayrıca Ebu Davud ve Tirmizi Aişe'den şöyle demiştir: "Peygamber'e ıslaklık görüp de ihtilam olduğunu hatırlamayan kimse hakkında sordular. O da: "Gusül abdesti alması gerekir" buyurdu. İhtilamı hatırlayıp ıslaklık görmeyen kimse hakkında soruldu. "Hayır gusletmesi lazım gelmez" buyurdu. Bunun üzerine Ümmü Süleym "Islaklık gören kadın gusül abdesti al­malı mıdır" diye sorunca Peygamber "Evet almalıdır; çünkü kadınlar şüphesiz erkeklere benzerler"[209] buyurdu.

O halde açık olan bir mevzu da, meninin uyanıklık halinde tahrik etme ile inzal ol­ması da buna kıyas edilebilir.

Biz ihtilamın arkasından gusledilmesi ile ilgili hükmün Mekki ya da Medeni teşri ol­duğuna işaret eden bir söze rastlamadık. Ancak Übey'in "su yüzünden su; yani gusül" mânâsındaki hadisine istinaden bu hükmün Mekki olduğu kanaatini seçiyoruz. O halde bu hüküm cimayı, ihtilamı ve uyanıklık halindeki tahrikle inzal oluşu da içine alır. Allah en iyi bilendir.

Abdestin ve gusülün hikmetinin uzun bir şerhe gerek duymadığı açıktır. Görünen uzuvların günde birden fazla yıkanmasında sağlık açısından faydaları olduğu görülmüş­tür. Cinsi yaklaşım ise insanın her şeyden bir lahza uzak olduğu bir andır ki yıkanma bu heyecanı ve durgunluğu giderip, nefse sükûnet ve cisme hareketlilik kazandırır.

Aynı şekilde cismin sırf temizlenmesi manasınadır da, o halde vücudun temizlenme­sinde de keşfedilen büyük faydalanyla olduğu malumumuzdur. Belki abdestin ve gusü­lün vacip olmasına bağlı olarak bu arada müslümanların ilzamına da işaret ettiği ihmal ve geri kalmadan gereklidir manasınadır. Hatta "Allah size zorluk yüklemek (zorlaştır­mak) değil sizi temizlemek istiyor" mânâsındaki ayetten de hareketle gusülün ve abdes­tin vucubiyeti anlaşılıyor. Buna son olarak şunu eklemek mümkündür. Yıkanma ve ab-destte namazda Rabbin huzuruna durmak için hazırlık (kutlanma) mânâsı var sanki. Zira temiz olarak Rabbin huzuruna duruş mü'minin imanına ve nefsini bütün zerreleriyle ona teslim etmesiyle uyuşuyor.

"Teyemmüm" ifadesi araştırın mânâsını lügat itibariyle ihtiva ederken, bu kelimeden ıstılahi olarakta temiz toprak da sudan bedel olarak büyük-küçük hadesin izalesi için, suyun bulunmadığı zamanda, seferde ve hastalık halinde meshetmektir" diye mânâsını bulmuştur.

O halde teyemmümdeki hikmet namazın vakitlerinin ve namaz yerlerinin ne kadar önemli olduğudur. Yani bu üç unsurun ta'zimi anlamındadır. Müslümana namaz beş de­fa tekrar edilmek suretiyle farzdır. Namaz İslam'ın rükunlanndan birisidir. Vakitlerinde eda etmek vaciptir (farzdır).

O halde madem ki namaz Rabbin huzurunda korkarak durmayı beş vakitte ifade edi­yorsa, su bulunması özürlü hale geldiğinde mü'min o kutlu ibadetini taviz vermeden va­kitlerinde, işaret olması bakımından temiz toprakla meshedecek, böylece herhangi bir hal onu ibadet üzerine olmaktan alıkoymayacaktır. Ayetin nassından teyemmüm hade-sü'l ekber (büyük pislik) diye tabir olunan gusülden (cenabet halinde, cimayla olan me­ninin inzalinde, erkek ve kadının cima olmadan meninin inzalinde) niyabeten kâfi geldi­ği de açıktır. Aynca ihtilam halinde meninin inzali ile de gusül gerektiğinde su özürlü halde olursa (şartlar tehakkuk ettiğinde) teyemmüm gusülün yerine geçer, kâfi gelir. Aynı şekilde teyemmüm, abdestin iki yoldan birisiyle bozulmasıyla (küçük ve büyük hacetiyle) bevletmekle, yel çıkmasıyla da abdestin bozulması halinde niyabeten kâfi­dir[210]. Bu da hadesi asğar diye tabir olunmuştur. Teyemmümün keyfiyetine gelince Ra-sulullah, Buhari, Müslim, İbn Mace, Ebu Davud ve Nesai'nin rivayet ettiğine göre O el­lerini temiz toprağa vurmuş ve üfledikten sonra yüzünü ve kollarını meshetmiştir[211]. Cabir'den gelen bir başka hadiste de şöyle denilmektedir: "Rasulullah ellerini toprak üzerine vurur, yüzünü elleriyle mesheder sonra tekrar vurur el parmaklarını ayırır ve dirseklere kadar mesheder"[212]

Bu mevzuda Rasulullah'tan rivayet edilen üçüncü hadis de şudur: "O bir duvara doğru yöneldi ve duvara ellerini vurdu, sonra iki eliyle yüzünü meshetti. Daha sonra bir darb daha yapıp kollarını meshetti."[213]

Bir başka hadiste de mü'min su bulamayıp da teyemmümle namaz kıldıktan sonra su bulmaları halinde namazı yenileyip yenilememe hakkında muhayyer bırakılmışlardır. Bu hususta, Ebu Davud ve Nesai'den rivayet olunmuştur ki, "İki adam sefere çıktılar ve namaz vakti girdi. Yanlarında da su yoktu. Sonra teyemmüm edip namazlarını eda etti­ler ve daha sonra su buldular. İki yolcudan birisi abdest alıp namazını iade etti, diğeri iade etmedi. İkisi de daha sonra Rasulullah'ın yanına geldiler. Rasulullah'a olup biteni zikrettiler. O da namazı kılmayana (iade etmeyene) "sünneti işledin" (isabet ettin) dedi. Namazını iade edene ise "Sana ecir iki keredir" dedi[214].Ali bin Ebu Talib ve İbn Abbas'tan rivayette de "Namazın teyemmümle ancak farz­larda caiz olduğu, bununla beraber sadece bir vakit kılınacağı rivayet olunmuştur. Yani her vakit farz namazı için mükellefin tekrar teyemmüm etmesi lazımdır" diye nakil ol­muştur.

Bu mevzuda tabiinden rivayet olunan ise mükellefin teyemmüm etmesi halin,de ay­nen abdest gibi olduğu, onunla teyemmümü abdesti bozan şeylerle bozulmadığı müd­detçe birden fazla namaz kılabileceğidir. Bu mesele ulema arasında ihtilaf sebebi olmuş­tur. Bazıları birinci (Ali bin Ebi Talib ve İbn Abbas) görüşü benimsemiş almışlardır. Bazıları da ikinci görüşü arka arkaya iki salatı mektübe (farz namazı) istediği kadar da nafile namazı kılabileceği şeklindeki kayıtla almışlardır[215].

Bazı fıkıh imamları ve müfessirler ise, suyun bulunması ancak aşırı çaba sonucu mümkün ise ve kullanımının özürlü olması da, suyun yokluğu mesabesindedir görüşün­dedirler. Ve devamla bir yerde kuyu olup o kuyudan mükellefin su çıkarmak için aleti yoksa, ya da kuyunun yanında düşman, yırtıcı hayvan gibi tehlikeler varsa, mü'min için teyemmüm etmesi caizdir[216]. Bu hususta ki söz ise zahirdir.

Amr bin As'tan rivayet olunmuştur. Dedi ki: "Soğuk bir gecede Zate'slesil Gazve­si'nde ihtilam oldum, soğuktan ölmeyeyim diye yıkanmaktan korktuğum için teyem­müm ettim. Sonra imam olarak arkadaşlarıma, sabah namazını kıldırdım. Bunun üzerine hadiseyi Peygamber (s)'e anlattıklarında şöyle buyurdu. "Ey Amr cünüp olduğun halde arkadaşlarına nasıl namaz kıldırdın? Yıkanmama sebebini (bana mani olan sebebi) ken­disine anlattım ve Allah Teala'nın "Ve kendinizi öldürmeyiniz şüphesiz, Allah size kar­şı merhametlidir" dediğini işittim de bunun için öyle yaptım deyince Rasulullah (s) gül­dü ve bir şey söylemedi."[217]

Yine Cabir'den rivayetle şöyle dedi: "Arkadaşlarımla sefere çıkmıştık. Arkamızdan birinin başına taş isabet etti ve başını yaraladı. Sonra aynı şahıs uykuda ihtilam olduğu için arkadaşlarına "Benim teyemmüm etmem için ruhsat var mı" diye sordu. Arkadaşla­rı "Hayır su bulundukça sana ruhsat yok, hem senin suyu kullanmaya gücün yetiyor" dediler. Bunun üzerine adam gusül abdesti aldı ve (açılmış olan yaraya su değmesiyle) öldü. Peygamber'in huzuruna geldiklerinde olayı anlattılar. Bunun üzerine Rasulullah (s) "Adamı öldürmüşler, Allah da onları öldürsün" buyurdu ve biliniyorlarsa sorsalardı ya; cehlin ilacı sorudur, ona teyemmüm etmek kâfi gelirdi. Yarasına bir bez parçası ko­yar, üzerine mesheder ve vücudunun öteki kısımlarını yıkardı" dedi[218].

Kısaca ayetin metnine ve rivayet olunan iki hadise itibarla müslüman zararı ölçüsün­de suyu az kullanacak, abdest alacak ya da gusül edecek, yani yarası varsa zarar verme­yecek şekilde kullanacaktır. Eğer zan gelip de suyu kullandığı zaman tehlike ya da açık­ça zarar görecekse, onun için teyemmüm etmesi caizdir. Ya da yara üzerine bez koyarak bezin üstüne meshetmekle yetinmesi caizdir.

Ayette geçen "me'ulamese" (kadına dokunma) mânâsında ihtilaf vardır. Bazıları mülamese kelimesinin cimadan kinaye olduğunu iddia ederlerken bazıları da, erkeğin kadının hangi cüzündeki et parçasına (buna fere de dahil) dokunursa abdesti bozulur" demişler. Bu görüşe muhalefet edenler de (bazıları) bu şekilde abdest bozulmaz diyerek muhalefet etmişlerdir[219].

Kur'an Bakara 236-237., Ahzab 49. ayetlerde "mes" (dokunma) anlamında "vafı" cimadan kinaye olarak kullanmıştır. O halde "mes" kelimesinin "mülamese" kelimesiy­le eşit olduğu hatta bu mevzumuzda "mülamese" (dokunma) kelimesinin cima mânâsın­da olduğunu söylememiz doğru olur. Allah en iyi bilendir.

"Cünüp halinde namaza yaklaşmayın, ancak yıkanırsanız..." mânâsındaki ayetin te­vilinde görüşler çeşitlidir[220]. Bu hususta bazıları "Namaza cünüp iken yaklaşmayın, an­cak misafir (seferde) olup da su bulamazsanız, susuz namazınızı kılınız" mânâsındadır demişler, bazıları da "Namazın mekanı olan mescide cünüp olarak yaklaşmayın, ancak yolu aşmış (seferde) iseniz o müstesna" mânâsında olduğunu nakletmişlerdir. Müfessir-ler ikinci mânâ hakkında teyit ederek şunu söylemişler: Rasulullah'ın ashabından bazı­sının ve muhacirlerin evleri Rasulullah'ın mescidinin karşısında idi ve buradan pazara ulaşmak için mecbur kalıyorlardı. Bu arada cünüp halinde olurlarsa onlara (teyemmüm için) ruhsat verilmiştir"

Tirmizi, Buhari ve Müslim'in rivayet ettiği bir hadiste Rasulullah şöyle buyuruyor: "Gerek arkadaşlığı gerek malı ile Ebubekir kendisine en çok minnettar olduğum kimse­dir. Allah'tan (Rabbimden) başka dost (halil) edinseydim Ebu Bekr'i edinirdim. Fakat İslam kardeşliği her şeyden üstündür. Mescidde Ebubekir'in kapısından başka kapan­mamış kapı kalmayacaktır." [221] Ve yine bu hususta sadece Ali bin Ebu Talib'in kapısı haricindeki kapıların kapanması ile alakalı emir bildiren hadisler de vardır.

Bunlardan birisi "Rasulullah Hz. Ali'ye "Ey Ali cünüp olduğun halde mescide yürü­mek benden ve senden başkasına helal olmaz[222]." Bu hadislerde "Camiuz zaid'de bazı ravilerin siga, bazılarının da zayıf olduğu haber verilmiş. Hatta bazılarının meçhul ve hadislerinde mürsel olduğunun haberi verilmiştir.

Bütün bu hadislerin mânâsı ne olursa olsun Kur'anî ibaresi iki mânâdadır. Biz ikinci mânâyı seçiyoruz. Kesin bir bilgiye göre Rasulullah'ın evleri mescidin yakınında olup orada oturanlar için, dışarı çıkmak istediklerinde mescitten başka kullanacakları kapı yoktu. Dışarıdan gelenlere de mescidden başka giriş yoktur. Aynı zamanda mescid Ra­sulullah'ın dışarıdan onu ziyarete gelip de, O'nu görmek isteyenlerin namaz vakitleri dışında O'nu görebilmek için oturdukları yerdir. Dışarıdan O'nu görmek için gelenlere, eğer cenabet halinde iseler geçmeleri, için ruhsat verilmiştir ki, bu kolaylaştırma Kur'anî nüzulün bir hikmeti ve siret-i nebeviyyenin özelliklerindendir. [223]

44-  Kendilerine Kitap'tan nasip verilenleri görüyor musun? Sapıklığı satın alıyorlar da sizin de yoldan çıkmanızı isti­yorlar.

45-  Allah düşmanlarınızı sizden daha iyi bilir. Gerçek bir dost olarak Allah yeter, bir yardımcı olarak da Allah kafi­dir.

46-  Yahudilerden bir kısmı kelimeleri yerlerinden değişti­rirler, dillerini eğerek, bükerek ve dine saldırarak "işittik ve karşı geldik" "dinle dinlemez olası[224]' "raina"[225] derler. "Eğer onlar işittik, itaat ettik dinle ve bizi gözet" deselerdi şüphesiz kendileri için daha hayırlı ve daha doğru olacak­tı. Fakat küfürleri (gerçeği kabul etmemeleri) sebebiyle Al­lah onları lanetlemiştir. Artık pek az inanırlar."

47-  "Ey kitap ehli, biz birtakım yüzler silip dümdüz ederek arkalarına çevirmeden, yahut onları cumartesi adamları gi­bi lanetlemeden önce (davranarak) size gelenleri doğrulamak üzere indirdiğimize (Kitab'a) iman edin; Allah'ın emri mutlaka yerine gelecektir."

48- "Allah kendisine ortak koşulmasını asla bağışlamaz, bundan başkasını dilediği kimse için bağışlar. Allah'a or­tak koşan kimse büyük bir günah (ile) iftira etmiş olur.

49- Kendilerini temize çıkaranları gördün mü? Hayır, Allah dilediğini temize çıkarır ve hiç kimse kıl kadar haksızlık görmez[226].

50-  Bak nasıl da Allah üzerine yalan uyduruyorlar; apaçık bir günah olarak bu (onlara) yeter!

51-  Kendilerine kitaptan nasip verilenleri görmedin mi; putlara ve batıl (tanrılar)a[227] iman ediyorlar, sonra da kafir­ler için "Bunlar Allah'a iman edenlerden daha doğru yol­dadır" diyorlar.

52-  Bunlar, Allah'ın lanetlediği kimselerdir. Allah'ın rah­metinden uzaklaştırdığı (lanetli) kimseye gerçek bir yar­dımcı bulamazsın.

53-  Yoksa onların mülkten bir nasipleri mi var? Öyle ol­saydı insanlara çekirdek filizi[228] (kadar bir şey) bile ver­mezlerdi.

54-  Yoksa onlar, Allah'ın lütfundan verdiği şeylerden in­sanlara hased mi ediyorlar. Oysa İbrahim soyuna Kitab'ı ve hikmeti verdik ve onlara büyük bir hükümranlık bahşet­tik.

55-  Onlardan bir kısmı İbrahim'e inandı kimi de onlardan yüz çevirdi; (onlara) çılgın alevli cehennem yeter.

56-  Şüphesiz ayetlerimizi inkar edenleri yakında bir ateşe sokacağız. Onların derileri pişip acı duymayacak hale gel­dikçe, derilerini başka derilerle değiştiririz ki acı duysun­lar; Allah daima üstün ve hakimdir.

57-  İnanıp iyi işler yapanları da içinde ebediyyen kalmak üzere girecekleri, altlarından ırmaklar akan cennetlere so­kacağız. Orada da onlar için tertemiz eşler vardır ve onları koyu/tatlı bir gölgeye koyarız.

 

Yahudilerin Sapkınlığı

 

"Kendilerine Kitap'tan nasip verilenleri görüyor musun? Onlar sapıklığı satın alı­yorlar, sizin de yoldan sapmanızı istiyorlar..."

Ayetlerin ibareleri açıktır. Bu ayetlerde yahudilerden gelecek tehditlere, provakas-yonlara, isyanlara, küfre ve onlardan çıkacak çeşitli entrikalara tekrar tekrar işaretler vardır. Bu davranışların onlardan sadır olması itibariyle korkunç bir hamle ve onların kerih tabiatlarını deşifre etme bağlamında çeşitli üsluplar, tembihler vardır. Onların bu yönlerini anlatırken yine ayrı bir üslupla, imanda onlarla bulunanları doğrulayan Mu-hammed'in risaletini tasdiğe ve artık ihlas, sulh yolunda yürümelerine çağrı vardır. On­lardan "ehli sebf'e Allah gazabını hatırlatarak, doğru yolu seçip, Rabbin davasına icabet etmezlerse onlara da benzer bir gazabın ve ahirette korkunç daimi ateşin olduğunu ha­tırlatmıştır.

Bu hükümler (bizce) yeni bir fasıldır, geçmiş bölümlerle bir bağlantısı yoktur. Mü-fessirlerden nüzul münasebeti ile alakalı birden fazla rivayet naklolunmuştur.[229] Bazıla­rı ilk üç ayetin, yahudilerin dini alaya alarak bazı kelimeleri dillerine dolamaları, hitap şekillerinde ve bazı kelimelerde Rasulullah'ı "madem ki nebidir mânâsını bilsin" iddi­asıyla alaya almaları sonucu nazil olduğunu söylemişlerdir. Dördüncü ayetin ise, Yahu­di ruhbanlarını Beni Kaynuka yahudilerini ve onların babalarını imana davet niteliğinde nazil olduğunu söylemişlerdir.

Beşinci ayet ise Habeşli Vahşi (Hz. Hamza'yı şehit eden)'nin arkadaşlarının "Al­lah'ın rahmeti madem ki günahları için geniştir" diyerek O'nu Rasulullah'a tabi kılmak isteme/eri hakkında nazil olmuştur.

Bir başka rivayet ise müslümanlardan bir adamın Rasulullah'a: "Ey nefislerine zulmeden kullarım, Allah'ın rahmetinden ümit kesmeyiniz. O şüphesiz bütün günahları ba­ğışlayıcıdır" ayetin münasebetiyle nazil olmuştur, demişlerdir.

Altıncı ve yedinci ayetlerin nüzul sebebi olarak şu ileri sürülmüştür: Yahudilerin Ra-sulullah'a çocuklarını getirip "Bunlara günah var mı?" derler. Bunun üzerine Rasulullah "Hayır" der. Yahudiler "Biz ancak onlann heyetindeniz, gündüz keffaret olunur. Çünkü, bizler Allah'ın ahbabıyız (sevgili kullarıyız)" dediler.

Sekizinci ve dokuzuncu ayetler ise, şu sebeple inmiştir: Yahudilerden bazı elçilerin Mekke'ye giderek orada Kureyş kabilesini Nebi'nin aleyhine kışkırtmışlar. Kureyşliler yahudilerin putlarına secde etmeleri halinde isteklerini yerine getireceklerini bildirip il­im, kitap ehli sıfatıyla "Muhammed mi en hidayetlidir (hidayettedir), yoksa biz mi?" de­mişler. Yahudilerin onların hidayette (doğru yolda) olduklarını ikrar etmeleri üzerine Nebi aleyhine onlarla (yahudilerle) anlaşmışlardır.

Onuncu ayet Yahudi bir şahsın "Rasulullah'ı kendisinin zayıflıktan kuvvete ve yet­kili kılınmasıyla O'nu tenkit etmesi üzerine nazil olmuştur." denilmiştir.

Bu naklettiğimiz rivayetler isnat açısından güvenilir değildir. Zaten ayetlerin mevzu-larıyla da uyumu görülmüyor, nazil olduğu ortamlarda uyuşma yoktur. Her ne kadar ba­zıları kısaca ayetlerin içeriğine uysa da.

Bize göre bu üzerinde durduğumuz ayetler, yahudiler hakkında bir defada bir fasıl niteliğinde nazil olmuştur. Bu, yahudilerden hiç bir davranışın çıkıp rivayetlerdeki gibi naklolunmasına mani değildir. Ayetler onlann davranış biçimlerini açığa vurarak, sakın­dırarak gelmiştir. Bu arada biz bu irad ettiğimiz rivayetlerden birisini seçemiyoruz, an­cak zannımızca yahudilerin Kureyş'e gidip müslümanların ve Rasulullah'ın aleyhine kışkırtmada bulunmaları, onlar ve putları hakkında söylemiş oldukları sözler üzerine na­zil olduğu kanısındayız. Bu rivayet 51. ayetin içeriğine uymaktadır. Zaten bu ayet şedid bir üslupla, kesin bir biçimde onları korkutmuş, üzerlerine bariz bir hamle olmuş ki bu en şiddetli üsluplardandır. Belki ilk bakışta 48. ayetin yahudilerle alakasının olmadığı düşünülüyor, ancak zikrolunan münasebet onlarla alakasının olduğunu gösteriyor, hatta şiddetle bağlılık olduğu imajını veriyor.

Yahudiler ve Kureyşliler putlarına övgüler sunmuşlar, hatta putlarına imanlarını açıklamışlar ve secde etmişlerdir. Allah'ın birliğine ve güzel ahlaka çağıran Muhammed (s)'den kendilerinin daha da çok hidayette olduğunu Kureyş'e söylemişler. Böylece if-sad anlayışlarını tenfiz etme imkanı bulmuşlardır. O halde ayet şirki dile getirerek onla­nn çirkin bir şirk ortamında bulunduklarını, Allah'ın bütün günahları affedeceğini ayet­lerle bildirdiğini ancak şirk günahını asla bağışlamayacağını belirtmiştir.

Bu bölüm, yahudilerin o günden yani Rasulullah'ın zamanından günümüze kadar aynı çizgide, aynı ortamda bulunduklarına işaret ediyor. Zira onlar Rasulullah'ı daima ilerleyen davasından engellemeye çalışmışlar, çeşitli entrikalarla, övünmelerle, alaylarla Allah 'in davasını şüphelerle ve vesveselerle durdurmaya çalışmışlardır.

Böylece sadece bu ayetlerde değil Ali İmran sûresinde, Bakara'da onlara karşı Rab-bın gazabını ve onların (yahudilerin) hangi ortamda çıkış yaptıklarını, Allah'a bir davet, çağrı, olduğu zaman, kalplerinin rahatsızlığı artıp onları fiiliyata itmiş olduğunu genişçe işlemiştir. Onlar İslami yapılanmayı bulandırmakla kalmamışlar, hatta Rasulullah'a ve müslümanlara eza göstermişlerdir. Belki ayetlerin onları vasıflamasındaki en çirkin ve korkunç hal putlara iman etmeleri, hem de bunu hasetle, kızgınlıkla yapmış olmaları, utanmadan da bu facir olanlara karşı imanlarım yani putçulara karşı kolayca izhar etme­leri, bununla da kalmayıp Kureyş'in müslümanlardan daha da doğru yolda ve hidayette olduklarını zikretmeleri, yaptıkları en çirkin hal olarak tenkid edilmiş ve zikrolunmuştur.

Yahudilerin Medine'de Beni Kaynuka, Beni Nadir ve Beni Kureyza olmak üzere üç kabileden oluştuğunu biliyoruz. Medine'den ikinci senede ayrılan ilk yahudi kabilesi Beni Kaynuka'dır. Üçüncü senede Beni Nadir kabilesi, beşinci senede ise Beni Kurayza kabilesi Medine'den ayrılmışlardır. Burada şunu açıklamakta yarar vardır. Zikrettiğimiz ayetlerdeki bölümler, yahudilerin Medine'de beraberce ikamet ettikleri zamanda Rasu­lullah'a ve müslümanlara saldırdıkları anda nazil olmuştur. Yani ayetlerin nazil olduğu anda bütün yahudi kabileleri Medine'de idiler ve İslam aleyhine uğraşları vardı. Zira ayetlerde dile getirilen onların aleyhine yapılan SlklŞüma ve hamleler yahudiler Medi­ne'de yok iken olamazdı. Yahudi elçilerinin (delege) Mekke'ye gitmesi rivayeti onların (Beni Nadr)'ın çıktıktan sonra Hayber'e yerleşip oradaki yahudilere önder olmalarını i-ma ediyor. Zaten onların Hayber'e yerleşmelerinden sonra Beni Kurayza'nın Medi­ne'ye karşı gösteri yapmasının sonucu olarak, ya da diğer hiziplerin Medine'ye baskı yapmasındaki etkinlikleri daha da artmıştır. Biz bunlarla alakalı malumatları Ahzab sû­resinde vermiştik. Bu hususta şunu diyebiliriz:

Bu fasıl en azından (ayetler) Beni Kurayza'ya gazaptan önce inmiş, ancak Hayber yetkililerini ve onlara önderlik eden bu güruhun da, yani Beni Kurayza'yi da bu tenkit ve inzar kapsamıştır. Hatta bu ayetler, Beni Nadr kabilesi Medine'den ayrılmadan önce inmiş de olabilir. Mekke'ye giden yahudi elçi de başka münasebetle oraya gitmiş olabi­lir. Allah en iyi bilendir.

Bu bölümlerin sûrenin burasına konulmuş olmasının hikmeti bizce malum değildir. Zira ne önceki ne de sonraki ayetlerle bir bağı yoktur. Direkt olarak, ancak geçmiş ayet­ten sonra bu fasıl nazil olmuş sonra da Rasulullah bu yere ortam uygunluğundan dolayı konulmasını emir buyurmuştur. Teyemmüm ayeti bize Hz. Aişe'nin akdinin (gerdanlı­ğının) kaybolduğu Müreysi gazvesini (Ahzab sûresinden önce olmuştur) hatırlatıyor. Bu gazve Beni Kurayza'ya gazaptan ve Ahzab sûresinden önce olmuştur[230]. Bununla ala­kalı karine (işaret) vardır.

Sûrenin başında telifinin keyfiyetini zikrettiğimiz gibi bunda başka bir misal vardır. O halde bu fasıl Ahzab sûresinde de zikrolunduğu gibi Ahzab vakası ve Beni Kurayza olayından önce nazil olmuştur ki Ahzab sûresi nüzul sırasında bu sûreden önce gelir.

Bu ayetlerde geçen fasıllarda (bölümlerde) önceden de belirtiğimiz gibi bu ayetlerin çeşitli bölümlerinde, Rasulullah (s)'la yaşayan yahudi toplumunun kötü ahlakından, hangi seviyede olursa olsun hayırlara karşı hasedinden, hangi nimete olursa olsun isyan­larından, başkalarına verilen fazilet ve hayıra karşı olan selbi tutumlarından, onların dı­şındakilere karşı hangi boyutta olursa olsun zarar vermelerinden sert üslupla bahsetmiş­tir.Yahudi toplumunun bu davranışları ve bozguncu yaklaşımları sadece bir zamanla sı­nırlı olmayıp, selefleriyle de aynı paralelde davranışla anlatılmıştır.

İşte bu fiiller yüzünden insanlığın en kötüleri, en çirkin ahlaklıları olarak geçmişten günümüze kadar hatırlanacak kimselerden olmuşlardır.

47-55. ayetlerde her ne kadar Yahudi grubun çirkin tabiatlarıyla hareket ettiği görül­se de, iffetinden az birgrub iman esasianna göre hareket edip hakkı gözetip, O'na ittiba ettikleri, Nebi'nin risaletine hüsnüniyetle iman edip tasdik ettiklerinin zikri geçmiştir. O zaman, insaf sahibi kim olursa olsun, müslümanların haricinde de olsa, onlara karşı takı­nılan Kur'anî yaklaşımı görebiliyor, müslümanların dışındaki kişilerin yahudiler nezdin-deki Kur'anî vasıflarını telakki edebiliyoruz. Bunu söylerkn, şer'i nizamla övünüyoruz ve ona en derin imanla bağlanıyoruz.

Araf sûresi 163-168. ve Bakara 65-66. ayetlerde Cumartesi günü balık avlamalarına yani yevmü's-sebte tecavüz etmeleri sonucu kendilerine gelen Rabbani gazaba işaret edilmiştir. Bakara 47. ayette ise onları, uyarmış Allah'ın lanetinin onların üzerine oldu­ğuna işaret edilmiştir.

Biz bu mevzuları değişik münasebetlerle dile getirmiştik. Ancak şunu söylemekte yarar görüyoruz. Buradaki uyarma (inzar) üslubu sert ve korkunçtur. Belki bu inzar Hz. Muhammed'in davasına çağrı ile birlikte onlara yöneltilmiş son bir hitabı dile getiriyor. Çünkü Nebi önce Beni Kaynuka sonra Beni Nadr kabilesini Medine'den ayırmış, az bir zaman sonra da Beni Kureyza kabilesinin Medine'de pislikleri ortaya çıkmıştır.

İbn Kesir 48. ayetle ilgili olarak Allah'ın şirk dışındaki günahları affedeceğine dair çeşitli hadisler irad etmiştir. Biz burada konumuza ve ayetin mevzusuna da sıkı bağı ol­ması hasebiyle bazılarını zikredeceğiz.

Enes bin Malik'ten Rasulullah şöyle dedi: "Zulüm üç türlüdür. Bir zulüm vardır ki, Allah onu affetmez, bir zulmü de affeder, üçüncüsü de bir zulüm ki Allah hiç bir eser bırakmaz. Hiç affetmediği zulüm, şirktir, ikinci affettiği zulüm kulların kendilerine, ara­larında ve Rabblerine yaptıkları zulümdür. Üçüncü ve bırakmadığı zulüm ise, kulların bazılarının bazılarına yaptığı zulümdür ki birbirinden hesaplaşıncaya kadar bırakmaz."

İkinci hadis Muaviye'dendir Rasulullah dedi ki: "Umulur ki her günahı Allah affedebi­lir ancak, kafir olarak ölen adamı ve kasten mü'min öldüreni affetmez." Ebu Zerr'in ri­vayet ettiği hadis ise şöyledir: Rasulullah'ı şöyle derken işittim: "Hiç bir kul yoktur ki, La ilahe illallah desin de sonra ölsün cennete girmesin (La ilahe illallah diyen cennete girer) Ebu Zerr "Hırsızlık ve zina yapsa da mı?" dedim. Rasulullah "hırsızlık yapsa da, zina etse de" buyurdu. Sonra üç defa dediğimi tekrar ettim; dördüncüde "Ebu Zerr'e (karşı çıkmasına) rağmen, hırsızlık yapsa da, zina etse de" buyurmuştur[231]. Burada "rağme enfi" tabiri, buna rağmen, karışmasına, müdahalesine rağmen mânâsındadır.

Cabir'den rivayet olunmuştur. Rasulullah'a bir adam geldi ve dedi ki: "Ya Rasulul­lah "mucibeteyn" (yani cennet ve cehennem) nedir?" Rasulullah "Kim Allah'a şirk koş­madan ölürse cennet ona vacip olmuştur. Kim de Allah'a şirk koşarak ölürse cehennem ona vacip olmuştur."

Cabir bin Abdullah'tan rivayet olunmuştur. Rasulullah şöyle dedi:. "Hiç bir müslü-man yoktur ki, şirk koşmadan ölsün de Allah'ın mağfireti ona isabet etmesin, Allah is­terse bağışlar isterse de azabeder. Allah kendisine şirk koşulmayı bağışlamaz ancak o-nun dışındakini isterse bağışlar."[232]

İbn Ömer'den, dedi ki: "Biz Allah Rasulü'nün ashabıydık, nefsi katletme, yetim ma­lı yeme, boş ilim meclislerinde faydasız sözlere katılma hakkında -yani bu fiilleri yapa­nın cehennemlik olduklarını düşünüyorlardı -şüphelenmiyorduk. Ne zaman bu ayet in­di, işimizi Allah'a havale ettik ve bu zannımızdan vaz geçtik. (Sözkonusu ayet "Allah kendisine şirk dışında her günahı dilerse affeder" mealindeki hükümdür.)

Bu hadislerde Allah'ın affını ve rahmetini düşünme ve hesap etme hakkında ruha ra­hatlık veren üsluplar vardır. Buna göre mü'min iman esaslarına ters düşmeyecek doğ­rultuda olduğu müddetçe, günahları imana zarar vermeyecek ve haramları helal sayma­yacak durumda ise, ona Rabbi mağfiret ile muamele edebilir. Belki de bu hadislerden birinci olarak rivayet ettiğimiz Enes'in hadisi bu konuda ana kaynağı teşkil etmektedir.

Allah şirki imanla ve tevbeyle birlikte, şirkin dışındaki günahları da tevbeyle kabul edeceğini haber vermesiyle alakalı ayetin tefsirinde Hazin[233] şöyle demiştir: "Dilediğini bağışlar" (limen yeşa) mealindeki cümle tevhid ehlinden tevbe etmeden ölenleri içine alır. Bu sebeple büyük-küçük günah sahipleri öldüğü ve tevbe etmediği zaman onun işi Rabbani iradeye kalmış olur.

Bununla birlikte ayetlerde hususi olarak övünme, insanlara haset, enaniyet (bencil­lik) özellikle de Allah'ın fazlı ile genişlik ve rahatlık bahşedilmiş olanların hasedi ve davranış biçimleri çirkin addedilmiş ve yerilmiştir.

Ayrıca bu ayetlerde, kötü ahlakı insanlarla alay etmeyi, tekebbür etmeyi, düşmana oyun yapmak için (onu aldatmak) iman ve din esaslarından sapma ve uzaklaşmayı zem­meden, kötüleyen Kur'anî hükümler de vardır. [234]

 

58- Allah size emanetleri ehil olanlara vermenizi ve insan­lar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emreder. Allah size ne kadar güzel öğüt veriyor. Şüphesiz Allah her şeyi işitici, her şeyi görücüdür.

 

Ayette müslüman olanlara, müslüman olduklarını ilham ederek emanetlerin ehil olanlara ve sahiplerine korunduktan sonra iade edilmesi, insanlar arasında sorunlar hak­kında hüküm verdiklerinde adaletle hükmetmelerini ve bu iki işin öneminin büyüklüğü­ne işaret ederek hitap etmektedir. Son olarak da Allah'ın gören ve işiten olduğunu, bun­dan dolayı her işte, herhalükarda, onun murakabesinin olduğunu bilmelerini ayette emir buyuruyor. [235]

 

Emaneti Ehil Olanlara Verme Ve İnsanlar Arasında Adil Olma

 

"Allah emanetleri ehil olanlara vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emreder..."

Müfessirler[236] bu ayetin Mekke'nin fethinde ve şu ortamda indiğini rivayet ederler: Kabe'nin hadimi olan Osman bin Şeyb'in elinde olan anahtarı Rasulullah almış, sonra­dan da amcası Abbas şikayet (hacıları sulama görevi) ve Kabe hizmetini elinde bulun­durmak için anahtarı istemişti. Bunun üzerine Rasulullah anahtarı Osman'a iade etmişti. Onun ve zürriyetinin elinde kalmasını, anahtarı ancak zalim bir kimsenin onun elinden alacağını söylemiştir.

Taberi de şu rivayeti aktarmış, İbn Abbas ve başkalarından da bu ayetin, emaneti ve haklan sahiplerine iade etme, insanlar arasında hakla ve adaletle hükmetme ve "kanun" konusunda nazil olduğu ve buradaki hitabın müslümanlardan olan veliyyü'-emre yöne­lik olduğu rivayet olunmuştur.

Birinci rivayet nüzul sebebi daha uyumludur. İkinci söz ise zahirdir. Ya rivayet sahih olup ayet kanun olarak itibar olunmuştur ya da asıl olarak kanun mahiyetindedir. Yalnız biz bunun yani ikinci görüşün, umumi teşri mahiyetinde olduğunu iki sebepten dolayı tercih ediyoruz. Böyle birinci yön; birinci rivayet yani Mekke'nin fethi ve devam eden münasebet uygunluk arzetmemektedir. Çünkü Mekke'nin fethi geç vakitte vaki ol­muştur. Bu da ayetin nüzul sebebi olarak bulunan ortama uzaktır.

İkinci yön ise, bu ve sonradan gelen ayetin, mevzu ve ortam yönüyle benzeşmesi se­bebiyle bir üslup benzerliği ortaya çıkar ki bu iki ayet bir durumda ve kanun mânâsında tek bir hedef için nazil olmuş denilebilir. Bu yüzden, bu ayetin umumi anlamda teşri (kanun) anlamını taşıdığı görüşünü seçiyoruz.

Ayet ya yeni bir konudan bir bölümdür, ya da başlıca bir yeni konudur ve bir sonra­ki ayetle beraber nazil olmuştur. Kısaca bu ayet yeni bir konu ve bölümdür ve muhkem ayetlerdendir bu yüzden biz bunu burada ele alıyoruz.

Ayette çoğul kipinin kullanılarak hitabı birinci olarak tevcih etmesi, ikinci olarak ayetin bu sigası yani çoğulu mânâda zikrolunması, hükmün müslümanları, her zaman ve mekanda, dostuyla ve düşmamyla birlikte hepsini içine aldığını gösteriyor.

Birinci olarak bu üslubun (cemi sigasının) kullanılması ikincil olarak da "nas" (in­sanlar) tabirinin zikri, insanların hangi sıfatta olursa olsunlar tabaka farkı olmadan dost-akraba ayrımına gitmeden, kimseye itibar etmeden aralarında adaletle, hakla hükmedil-mesini, hakların ve emanetlerin korunmasının ve müslümanlara iade edilmesini ince ve daimi bir tarzda telkin ediyor. İşte bu üslup ebedi İslam şeriatinin ince görünümlerin-dendir, tabiatındandır. Bu üsluplar gelmiş ve gelecek bir dizi Kur'anî hükümlerde tekrar tekrar kullanılmıştır.

Maide sûresinde de bu üslupla müslümanlara, hangi ortamda olursa olsun düşmanlık ve buğzun onları adaletle hükmetmekten alıkoymaması emredilmiştir. "Ey iman eden­ler, Allah için hakkı ayakta tutan, adaletle şahitlik eden kimseler olun. Bir topluluğa duyduğunuz kin, sizi adil davranmamaya itmesin, adaletli olun. Bu Allah korkusuna da­ha çok yakışan bir davranıştır. Allah'a isyandan sakının, Allah yaptıklarınızı hakkıyla bilmektedir." (Maide, 8)Rasulullah'a ikinci emir de, yahudilerin çeşitli oyun ve isyanına rağmen O'nu arala­rında hükmettirirlerse adaletle hükmetmesi hakkındadır. Bu emir şudur: "Hep yalana kulak verir, durmadan da haram yerler, sana gelirlerse ister aralarında hüküm ver ister­sen onlardan yüz çevir. Eğer onlardan yüz çevirirsen sana hiç bir zarar veremezler ve eğer hüküm verirsen aralarında adaletle hükmet, Allah adaletten ayrılmayanları sever." (Maide, 42)

Bu iki ayette de, bizim üzerinde durduğumuz ayetlerde olduğu gibi hangi durum olursa olsun insanlar arasında adaletle hükmedilmesi emrediliyor.

Rasulullah (s), rivayet edilen bir hadiste şöyle demiştir. "İyiye ve kötüye iade edilmesi lazım olan emanet dışında cahiliyyenin her şeyi, şu iki ayaklarımın altındadır."[237] buyurmuştur.

İkinci hadis Abdullah bin Mesud'dan rivayet olunmuştur. Rasulullah şöyle dedi: "Allah yolunda öldürülmek, emanet haricindeki bütün günahları örter (bütün günahlara keffarettir. Ancak emanet müstesnadır. Zira emanetin sahibi Kıyamet gününde getirilip ona "Emanetini, iade et buyrulur, o da "-Yarabbi nasıl eda (iade) edeyim ki, dünya yok artık, dünyam gitmiş" der. İkinci kez "Emanetini eda (iade) et" denilİF. O da "Yarabbi dünya gitmiş nasıl iade edeyim" diyerek mukabele eder. Sonra cevap tekrarlanarak "Onu cehenneme götürün" denilip oradan aşağı cehennemin dibine kadar atılır. Orada emanetini aynı hey'etinde bulup alır ve cehennemin kıyısına kadar onu boynunda taşır ta ki onu görüp çıkardığını zanneder ancak ayakları kayıp yeniden aşağı cehennemin di­bine yuvarlanır. Bu hal ve bu işi üzerine ebediyyen böylece devam eder."[238]

Üçüncü hadis: Abdullah bin Ömer'den; Rasulullah dedi ki: "Eğer dört şey (haslet) sende varsa dünyadan geçen diğer şeylerden üzerine bir şey kalmaz (yani bunların dışın­da dünyadaki şeylerden sorgu olmaz). Bu dört şey emanete sahip olup koruma, doğru­luk, güzel ahlak, kötülüğe çağıranlara karşı iffettir"[239] buyurdu.

Dördüncü hadis: Enes bin Malik rivayet etmiştir. Dedi ki, Rasulullah bize hutbe irad etti ve dedi ki "Emaneti olmayan (emanet ehli)ın imanı, ahde vefa göstermeyenin de di­ni olmaz."[240]Ayrıca Ebu Hureyre'nin de emaneti koruma ve işlerin ehline verilmesiyle alakalı Rasulullah'tan rivayet ettiği bir hadis vardır[241].

59- Ey iman edenler Allah'a itaat edin, Peygamber'e ve sizden olan emir sahiplerine de itaat edin. Eğer bir hususta anlaşmazlığa düşerseniz; Allah'a ve ahirete gerçekten ina­nıyorsanız, onu Allah'a ve Rasul'e götürün. Bu hem hayır­lı, hem de netice bakımından daha iyidir. [242]

 

Allah'a, Peygamber'e Ve Emir Sahiplerine İtaat

 

"Ey iman edenler, Allah'a itaat edin. Peygambere ve sizden olan emir sahiplerine de itaat edin".

Bu meyanda hüküm ve prensibler:

Ayetin ibaresi açıktır. Müslümanların Allah'a, Rasule ve onlardan olan emir sahip­lerine itaat emrini içeriyor.Hangi hususta olursa olsun, her türlü ihtilafın ve çekişmenin Allaha ve Rasul'e götürülmesini söylüyor.

Şüphesiz bu ayet müslümanın, Allah'a ve ahiret gününe imanının sıhhatinin şartı ve delili kılınmıştır. Bu hususta hayır, en güzel çözüm ve çıkış yolu ve hükümlerin olduğu­nu belirtmiştir.

Müfessirler bu ayetin cihad seriyyelerinden biri hakkında nazil olduğunu rivayet et­mişlerdir[243]. Bu seriyyedeki mücahidlerin biri müslümanlığını ilan etmiş bir şahsı emi-rin izni olmadığı halde himayesine aldığını ilan etmesi üzerine seriyye Peygamber aley-hisselama dönünce olay Rasulullah'a götürülür. Rasulullah himayeyi kabul eder. Fakat bunun gibi bir olayın emirin izni olmadan tekrarlanmasını yasaklar. Bunun üzerine bu ayet nazil olur. Rivayetlerden biri komutan olarak Halid bin Velid'in ismini diğer bir ri­vayet Abdullah bin Huzafe'nin ismini zikreder.

Bizce açık olan odur ki, ayet bu rivayetlerin ifadesinden daha genel bir olay için in­miştir. Bu yönüyle geçen ayetlerle bağlantılıdır ve bu iki ayet kendinden sonra gelen ayetler için Peygamber (s)'in emirlerini uygulamada bir mukaddimedir. Bu rivayette geçtiği gibi bir olayın meydana gelmesine engel değildir. İniş hikmeti emir sahiplerinin sultasının ve onlara itaatin genel bir suretle belirtilmesidir.

Herhalükarda ayet, geçen ayet gibi tabii hüküm ayetidir. Mutlak olarak gelmesi muhtevasının her zaman ve mekanda müslümanlar için devamlılık ifade eden bir hü­küm olduğunu ifade ediyor.

Cumhurun ittifakına göre Allah'a itaat, Kur'an'a itaat ve Kur'an'daki hadlere, hü­kümlere, prensiblere, emirlere ve yasaklara uymayla; Rasulü'ne uyulması ise emirleri­ne, yasaklarına, öğretilerine, irşadlarına, hayatına uymakla, vefatından sonra ise sünne­tine uymakla ifade edilir.

Aynı zamanda ayetin içeriğinden Kur'an ve sünnetin başlı başına iki kaynak olduğu, müslümanların kendi aralarındaki her türlü çekişmede o ikisine müracaatın vacip oldu­ğu, eğer o ikisinde bir sınır çizilmişse o sınırda durulması gerektiği anlaşılıyor. Bu va­cip müslümanlara ve onlardan olan emir sahiplerini de terettüp etmektedir. Bu çekişme kendi aralarında olsun veya onlarla emir sahipleri arasında olsun fark etmez, eşittir.

Kur'an ve sünnette sınırlı hükümler, genel prensip, telkin ve yönlendirmeler vardır.

Her ikisinin de dönüşü diğerine tabii olarak doğru geldiği gibi, buna da doğru gelmekte­dir. Şüphesiz ki Kur'an ve sünnetteki muhkem olmaya devam eden sınırlı bir hükümde içtihad ve değişiklik caiz değildir. Bunun dışındaki yerlerde Kur'anî ve Nebevi prensip, telkinler, yöneltiler ve genel hatların dairesinde içtihad yapmak caizdir. Bu içtihad işte iyice düşünüldükten sonra, ehli hal ve'l akdin istişaresinden sonra emir sahipleriyle sı­nırlıdır. Bu sürede de olayı güçlendirecek, pekiştirecek şu ayet vardır.

"Hem o münafıklara iman ordusunun zafer ve felaketine dair eminlik veya korku ha­beri geldiği zaman onu yayarlar. Halbuki o haberi, Peygamber'e ve mü'minlerden ku­mandanlara iletseler elbette onun yayılıp yayılmaması gerektiğini onlardan öğrenirler­di."

Yine bu işte ilimleri, akılları, tecrübeleri, hükümleri, kaynaklarından misallerden, örften ve müslümanların maslahatından çıkarılabilecek kişilerle sınırlıdır. Bunun her yer ve her zaman için geçerli olduğu gayet tabiidir.

Usûl alimlerinin kabul ettiği ve bu münasebetle burada getirilmesi sahih olan görüş o dur ki; Kur'an veya sünnette sarih ve mahdut bir hükmü olmayan meselelerde müslü-man alimlerinin icmasına uygun hareket edilir. Bu hususta icma da yoksa kıyasın gerek­tiğine göre hareket edilir. Kendisinde kıyasın da bulunmadığı hususlarda sırasına göre istihsanla amel edilir. Ancak bu kaviller üzerine icma edilen görüşler değildir. Kıyasın kabulünde ve ona itibar etmedeki ölçüde; istihsanda, kaynağında ve icmanın hüccet olup olmasında ihtilaf edilmiştir. Bazı alimler icmanın sadece İslam'ın ilk döneminde ve Ra-sulullah'ın ashabı tarafından gerçekleştirildiğini söylemişlerdir. Çünkü bu devrin müçte-hid ve alimleri az ve dağılmış idiler. Çünkü insanlar dağıldığında icmanın vuku buldu­ğuna vakıf olmak zordur. Bu ihtilaflar bir yana diğer bir tarafta ise meydana gelen olay­lar üzerindeki içtihadlar ve hükümler hadislerin dereceleri, istihsan, kıyas ve bu ikisini kabul etmeme İslami fıkhi mezheplerin çoğalmasının sebeplerindendir. Bu kadarlıkla yetineceğiz. Çünkü bu konuyu genişletmek buraya uygun düşmez.

Apaçıktır ki ayet, Allah'a, Rasulü'ne, Kıyamet gününe iman; Allah'a, Rasul'e ve bunların temsil ettiği Kur'an ve sünnete itaatin kayıtsız ve şartsız gereklerindendir. Ama Rasulullah'ın hayatında ve ölümünden sonra emir sahipleri hakkında onlara itaat, müs­lümanların maslahatıyla sınırlıdır ve Kur'an ve sünnette bulunan emirler, nehiyler ve hadlerle çelişmemesi gerektiği hususunda birçok hadis rivayet edilmiştir. Herhangi bir masiyet durumunda onlara itaat edilmez. Müslümanlar için bir maslahat olmayan husus­larda ve Kur'an ve sünnetle çelişen durumlarda onlara itaat edilmez. Bu rivayetlerden biri İbn Ömer'in rivayet ettiği şu hadistir: Rasulullah şöyle buyurdu: "Müslüman kişiye hoşlandığı veya hoşlanmadığı durumlarda dinleyip itaat etmesi gerekir. Ancak masiyetle emredilirse hariç. Masiyetle emredilirse dinleyip itaat etme yoktur[244]. "İkinci bir hadis Enes bin Malik rivayet etmektedir. Allah Rasulü buyurdu ki: "Başı kuru üzüm gibi Ha-beşli bir köle de üzerinize emir yapılsa Allah'ın kitabıyla aranızda hükmettiği müddetçe işitip itaat ediniz."[245]

Üçüncü bir hadisi bize Ubade b. Samit rivayet etmektedir. Rasulullah (s)'a istediği­miz veya istemediğimiz durumlarda, zorluğumuzda ve kolaylığımızda işitip, itaat husu­sunda bey'at ettik. Sizin için Allah bir delili olan apaçık bir küfür hariç, emir sahibine emre karşı çıkmamak üzere beyat ettik"[246]. Dördüncü bir hadisi Ümmül Hesin, Rasulul­lah (s)'ın Veda Haccı'nda hutbe okurken işittiğini rivayet etmektedir: "Şayet size Al­lah'ın kitabıyla hükmeden Habeşli bir köle de olsa onu dinleyip itaat edin.[247]

Beşinci bir hadisi Ebu Hureyre rivayet ediyor. Rasulullah (s) şöyle buyurdu "Ben­den sonra üzerlerinize bazı facirliklikleriyle facirler ve Berberiler vali olacaklardır. On­ları naklolan bütün hususlarda dinleyip, itaat edin. Onların arkasından namaz kılın, on­lar iyi olurlarsa bu siz ve onlar için iyidir. Eğer kötü olurlarsa sizin lehinize onların ise aleyhinedir.[248]

Mümtehine süresindeki ayet[249], Peygamber efendimize mü'min kadınlarla beyatlaş-mayı emrediyor. "Ey Peygamber! İnanmış kadınlar, Allah'a hiç bir şeyi ortak koşma­mak, hırsızlık yapmamak, zina etmemek, çocuklarını öldürmemek, elleriyle ayakları arasında bir iftira uydurup getirmemek, iyi iş yapmakta sana karşı gelmemek hususunda sana bey'at etmeye geldikleri zaman biatlannı kabul et." Delil burada son bölümdedir. Öyleki burada onlardan, üzerinde hayır ve salahın bilindiği hususlarda İslam'a itaat edip söz alınmasını emretmektedir[250]. Enfal sûresinde de insanları ihya edecek şeye Allah ve Rasulü davet ederse müslümanlann itaat etmesini emreden ayet geçti. Bu her iki ayette de açık olduğu üzere hadisi nebevilerde geleni teyid vardır.

"Minküm" (sizden) olan kelimesi, müslümanlann üzerine itaat edilmesi vacip olan­ların müslümanlardan olması gerektiğini kastediyor. Bir müslümanın, müslüman olma­yan, sultan veya emire itaatinin caiz olmadığını içeriyor.

Bu ayette yüce bir telkin vardır ki o da, yabancı bir hükme rıza göstermemek, onun hükmüne boyun eğmemek ve onların kurduğu tahakkümden kurtulmaya çalışmak ve bütün gücünü bu hususta harcamaktır. Bu sûrede bu telkini teyid edecek ayetler var­dır[251]. Buralarda zalimlere, yabancı hakimlere boyun eğenlere karşı bir uyarı vardır. Bu onlara karşı durmaya ve çeşitli vesilelerle onlara karşı çıkmaya yöneltiyor. Bundan sonra da şerhi geleceği üzere müfessirler emir sahipleri hususunda İbn Abbas'tan ve bazı tabiinden, itaat edilmesi vacip olanların ilim ve fıkıh sahibi olanlar olduğu hususunda görüşler rivayet etmişlerdir. Yine bazı tabiinden olanların valiler ve hakimler olduğu hu­susunda değişik görüşler rivayet etmişlerdir. Bu görüşleri rivayet eden Taberi, birincinin değil ikincinin daha önce zikrettiğimiz hadislere binaen doğru olduğunu söylüyor. Bizce de doğru olan budur.

Özellikle Peygamberimiz zamanında bir ayınm yoktur. Ondan sonra kısa olmayan bir müddet sonra ilim ve fıkıhla meşgul olanlar alimler, fakihler diye çağrılmaya başlan­dılar. [252]

 

60- Sana indirilene ve senden önce indirilenlere inandık­larını ileri sürenleri görmedin mi? Zira şeytana inanma­maları, kendilerine emrolunduğu halde tağutun[253] önün­de muhakemeleşmek istiyorlar. Halbuki şeytan onları

büsbütün saptırmak istiyor.

61-  Onlara "Allah'ın indirdiğine ve Rasul'e gelin" denildi­ği zaman münafıkların senden iyice uzaklaştıklarını görür­sün.

62- Ya nasıl elleriyle yaptıkları yüzünden başlarına bir fela­ket gelince hemen sana gelirler de "Biz yalnızca iyilik et­mek ve arayı bulmak istedik" diye Allah'a yemin ederler.

63-  Onlar Allah'ın kalplerindekini bildiği kimselerdir. On­lara aldırma, kendilerine öğüt ver ve onlara kendileri hak­kında tesirli söz söyle!

64-  Biz her Peygamber'i ancak Allah'ın izniyle kendilerine itaat edilmesi için gönderdik. Eğer onlar kendilerine zul­mettikleri zaman sana gelseler de Allah'tan bağışlanmayı dileseler, Rasul de onlar için istiğfar etseydi, Allah'ı ziya­desiyle affedici, esirgeyici bulurlardı.

65-  Hayır: Rabbine andolsun ki, aralarında çıkan anlaşl-mazlık'[254] hususunda seni hakem kılıp, sonra da verdiğin hükümden içlerinde hiç bir sıkıntı duymaksızın tam manâ­sıyla kabullenmedikçe iman etmiş olmazlar.

 

Ayetlerdeki hitap Rasulullah'a olup şunları içermektedir:

 

1- Nebi'ye indirilene iman ettiklerini iddia eden müslümanlardan bir fırka sorgulan­maktadır. Öyle ki bu fırka bu iddiasıyla beraber kendi nefislerinde çelişkiye düşüp inkar etmekle emrolunduklan tağuti mahkemelere başvuruyor. Böylece kendilerini hak ve hi­dayetten uzaklaştıran şeytanın vesveselerine teslim oluyorlar.

2- Bu ayetler, korkudan dolayı Nebi'ye müracaat eden ve kendi nefislerinde yaptı­kları tahriften dolayı musibetlere uğramaları sebebiyle rezillik duygusunu hisseden bu kişileri sorgulamaktadır. Onlar öyle kimseler ki Nebi'ye gelip yemin ederek yaptıkları bu fiileriyle inkar ve saptırma kasdetmediklerini, aksine iyilik ve güzellik istediklerini ve niyetlerinin de güzel olduğunu iddia ediyorlardı.

3-  Yukarıda geçen aynı fırkaya azarlama yoluyla şu gerçek işaret edilmektedir: Al­lah onların kalplerinde olan kötü niyetleri bilmektedir. Bunun üzerine Nebi'nin onların yaptıkları bu fiilere karşı üzülmemesi ve onlara nasihat etmesi ve onlara güçlü bir üslup­la yaptıklarının çirkinliğini haber vermesi gerekmektedir.

4- Rabbani bir tesbitle şu gerçeğe işaret edilmektedir. Allah Teala hiç bir nebi gön­dermemiş ki ona itaati vacip kılmasın. Bu gerçekten hareketle, İşte Nebi'ye iman ettik­lerini iddia edip de imanında sadık olmayanların aralarındaki tüm meselelerde Rasulul-lah'a baş vurup, neticedeki hükme durum ne olursa olsun hiçbir tereddüt hissetmeden boyun eğmeleri gerekir.

5- İşte yukarıda zikri geçen bu fırkanın yapması gereken şudur: Evet işte onlar ni­yetlerinde ve sözlerinde sadık kimseler iseler yaptıklarının kötülüğünü anlayarak Ne­bi'ye gelip af dilemeleri, pişman olmaları ve Nebi'den kendileri için Allah'tan af iste­meleri gerekir. Eğer onlar bunu yaparlarsa Allah Tela'yı affedici ve tövbeleri kabul edi­ci olarak bulacaklardır. [255]

 

 

Tağuti Mahkemelere Başvurmak

 

Bu ayetler hususunda müfessirlerden[256] birçok rivayet vardır. Rivayet olunduğuna göre; bir yahudi ve münafık arasında husumet meydana gelmişti. Yahudi, peygamber huzurunda muhakeme olmayı istemiş, münafık ise yahudilerden şair olup ve müslüman-larca tağut diye isimlendirilen Kaab b. Eşref yanında muhakeme olmayı istemiştir ki bu yahudi, Peygamber'e şiddetli düşmanlığı ile biliniyordu. Başka bir görüşe göre ise bu ayetler müslüman gibi görünen münafık bir yahudi topluluğu ile müslümanlardan Haz-reç kabilesi ile aralarında çıkan bir diyet meselesindeki ihtilaflarından dolayı inmişir. Münafık olan yahudiler bu olay karşısında hakem olarak ismi Ebu Burde el-Eslemi olan kadına gidelim demişler, müslümanlar ise Peygamberimiz'e gitmeyi istemişlerdir. Baş­ka bir görüşe göre ise son ayet, Peygamber'in amcasının oğlu olan Zübeyr bin Avvam ile onun komşusu bir Ensarlının arasında çıkan bir meseleden dolayı Peygamber'in Zü­beyr lehine hükmetmesi ve Ensarlının Peygamber'in bu hükmünde de taraf tuttuğu iddi­ası üzerine inmiştir[257].

Bu görüşlerden biri de bu ayet, iki şahsın Peygamber'in huzurunda bir işten dolayı muhakeme olunması ve aleyhine hükmedilenin bu hükme razı olmayıp, Ebubekir'e git­meyi istemesi üzerine inmiştir. O ikisi ona gidince Ebu Bekr de Allah Rasulü'nün verdi­ği hükmü verince o adam Ömer'in hakem olmasını istemiştir. Hz. Ömer o ikisinin kela­mını dinleyince evine girip kılıcını kuşandıktan sonra dışarı çıkmış ve peygamberin hükmünü kabul etmeyenin boynunu vurup öldürmüştür.

"Sana indirilenlere ve senden önce indirilenlere iman ettiklerini ileri sürenleri gör-i mi?" cümlesi Araplar'dan çok yahudileri kasdediyor. Bu da yahudilerden müna-İftfcfc yapıp, müslümanlar gibi görünenler hakkında indiği rivayetini destekliyor[258]. Do-inkarla emrolunduklan tağut, sonra cahiliye hükmüyle hükmedecek olan ka-

Son ayetin diğerlerinin neticesi olduğu apaçıktır. Ayetler arasında bir bütünlük var-afimr ve önceki ayetlerle konu olarak bağı açıktır. Ayetlerin içeriğini nüzul sebebi olarak Bİfaedilen iki rivayetle ayet ve rivayetlere göz attığımızda uyum sağlamadıklarını görü-

Birinci rivayet Buhari ve Tirmizi'nin rivayetlerindendir. İkinci rivayet ise sahih hadis müsnedlerinde rivayet edilmemiştir. Buhari ve Tirmizi'nin rivayetlerinin nüzul se-"ifribifle kesin bir ilgisi yoktur.

Öyle ki, olayı Zübeyr kendisi rivayet ediyor ve sonunda "Allah'a yemin ederim bu jşcan bu münasebetle indiğini zannediyorum" diyor.

Belki de Ensarlı, Peygamber'in hükmünü kabul etmeyince bu ayet kendisine cevap olsun diye okunmuştur ki, Allah'a ve ahiret gününe iman edenin peygamberi hakem ta-wm edip, onun verdiği hükme razı olması ve teslim olmasından başka bir yolu yoktur. Bunu ilan etmek için bu ayeti okumuş olabilir.

Her halükarda ayetler de Peygamber'in hüküm gücünün yerleştirmesinin hedef alın-afe açıktır. Bundan dolayı bu ayetlerin geçen iki ayetle bağının kesik olmadığını kabul airyonız. O iki ayette genel prensiplere yer vermek bu ayetler için bir hazırlık mahiyeaiaedır.

Ayetler hedef aldığı konuda gayet kesin ve sağlamdır. Bu ayetlerde Medine'de Ne-lorî siretin bir sureti sahnelenmektedir. Ve Medine'de Peygamber'in karşılaştığı sıkın­alar anlatılmakta ve özellikle münafıklar ve kalplerinde hastalık bulunanlar belirtilmek-mür. Bu ayetler, açık belağatlı bir üslupla; içinde şiddet, yalanlama, öğütle uyarı, nfk, (iijindürme, iyiliğe rağbet gibi üsluplarla tedavi, yüce ahlaki ve sosyal telkinler içer­mekledir. Özellikle yönetilenler siyasetine ve onlar için gerekli olan hükümlere işaret «aiiıiuşür. Bunlara ek olarak ayetlerde kalbi hasta olanların, adalet ve hakka karşı hile *e «lesiseleri işlenmiştir ki bunlar, her yer ve zamanda olabilecek olaylardır. [259]

 

66-  Eğer onlara kendinizi öldürün yahut yurtlarınızdan çı­kın diye emretmiş olsaydık, içlerinden pek azı müstesna, bunu yapmazlardı. Eğer kendilerine verilen öğüdü yerine getirselerdi, onlar için hem daha hayırlı hem de daha pe-kiştirici olurdu.

67-  O zaman elbette kendilerine nezdimizden büyük mü­kafat verirdik.

68- Ve onları dosdoğru bir yola iletirdik.

69-  Kim Allah'a ve Rasul'e itaat ederse işte onlar Allah'ın kendilerine lütuflarda bulunduğu peygamberler, sıddıklar, şehidler ve salih kişilerle beraberdir. Bunlar ne güzel arka­daştır.

70-  Bu lütuf Allah'tandır. Bilici olarak Allah yeter.

 

Birinci ayette ilk olarak şu gerçeğe işaret edilmektedir: Şayet Allah, geçen ayette bahsedilenlere kendilerini öldürmeyi veya memleketlerinden çıkmayı farz kılsaydı, on­lardan azı müstesna kimse buna icabet etmeyecekti. Fakat ayetin geri kalan kısım ve di­ğer ayetler Allah ve Rasulü'ne itaate teşvik ve bu ikisinin emrettiklerine icabet edilmesi­ni içermektedir ki;

1- İman ve görev bunu gerektiriyor.

2- Bu konumda olanlar kendilerine emredileni yapsalardı kendileri için daha hayırlı ve faydalı olurdu. İmanlarında sabitleşip, Allah'ın rızasına ve büyük ecrine nail olmuş olurlardı. Allah'ın tevfiki ve hidayeti, kendileri için her ne faydalı ve uygun ise onlann hepsini kapsamış olurdu. Çünkü Allah'a ve Rasulü'ne itaat edenler peygamberlerin, sıd-dıkların, şehitlerin ve salihlerin arkadaşlarıdır. Bu arkadaşlık ne güzeldir. Müslümanla­rın birbirleriyle yarışacakları fazilet işte budur. [260]

 

Ayetin Açıklaması

 

Müfessirlerin rivayet ettiğine göre[261] bir müslüman ve kibirli bir yahudi şöyle demistir: "Allah bize kendinizi öldürün diye emretti, biz de kendimizi öldürdük." Buna karşı olan müslüman şöyle dedi: "Allah'a yemin olsun, Allah bize bunu emretseydi biz bunu yapardık." Bunun üzerine Allah birinci ayeti veya ikinci bölümünü indirdi.

Yine rivayet ettiklerine göre Peygamber, Ensar'dan birini üzüntülü ollarak görür ve üzüntüsünün sebebini sorduğunda O'na der ki: "Biz senin yanına gelip, gidiyoruz. Se­nin yüzüne bakıyoruz ve seninle oturuyoruz ve yarın sen peygamberlerle yükseleceksin, biz ise sana ulaşamayız ve bu da beni üzüyor. Bunun üzerine bu ayetlerin üçüncüsü na­zil oldu ve Peygamber Ensar'dan birini gönderip onu müjdeledi. Bu konuda başka bir rivayet vardır ki bu, Ensari'den rivayet edilen veya buna benzer bir olay Rasulullah'ın ashabından bir cemaatta da vuku bulduğunu haber vermektedir.

Bu rivayetler sahih hadis kaynaklarında varid olmamıştır. Ayetlerde, görüldüğü gibi bir bütünlük vardır. Müfessirlerin dediğine göre üçüncü çoğul şahıs zamiri geçmiş ayet­lerin konusu olan münafıklara dönmektedir. Bu ise doğru bir görüştür.

Bu ayetlerin, geçen ayetlerin hemen akabinde geldiği doğrudur ve bu ayetler Allah'a ve Rasulü'ne itaati vacip kılmayı ve Rasul'e muhakeme olunmayı, hükümlerine teslim olmayı desteklemektedir. Ve bunu yapanların ise yüceltildiği ve yapmayanların ise şid­detli bir şekilde uyarıldığı haberini vermektedir.Bu ise her iki rivayet için bir asıl olmadığına ve iki ayetten her birinin rivayet edilen münasebet için tatbik üzere okunmuş olmasına engel değildir. [262]

 

71- Ey iman edenler! İhtiyatlı davranın bölük bölük'[263]' sa­vaşa çıkın yahut topyekün savaşın.

72- İçinizden bazıları vardır ki pek yavaş davranırlar[264]. Eğer size bir felaket erişirse Allah bana lütfetti de onlarla beraber bulunmadım der.

73- Eğer Allah'tan size bir iütuf erişirse -sanki sizinle onun arasında bir dostluk yokmuş gibi -Keşke onlarla beraber ol­saydım da ben de büyük bir başarı kazansaydım der.

74- O halde dünya hayatını ahiret karşılığında satanlar, Al­lah yolunda savaşsınlar. Kim Allah yolunda savaşır da öl­dürülür veya galib gelirse, biz ona yakında büyük bir mü­kafat vereceğiz.

75- Size ne oldu da Allah yolunda ve "Rabbimiz! Bizi hal­kı zalim olan bu şehirden çıkar, bize katından bir koruyu­cu gönder, bize katından bir yardımcı yolla" diyen zavallı erkekler, kadınlar ve çocuklar uğrunda savaş mıyorsunuz?

76- İman edenler Allah yolunda savaşırlar, inanmayanlar ise tağut yolunda savaşırlar. O halde şeytanın dostlarına karşı savaşın, şüphe yok ki şeytanın düzeni ve tuzağı zayıf­tır.

 

Bu ayetlerde;

 

1- Müslümanlara yönelik bir nida vardır. Ayetler düşmana karşı sakınmayı ve onlara karşı hazırlık yapmayı, bölük bölük veya toplu olarak cihada katılmayı emrediyor.

2- Ayetler, müslümanların cihad gayretlerini durdurmaya çalışan bir topluluğu eleş­tirmekte ve şu gerçeğe işaret etmektedir: Onlar öyle kimseler ki, mücahidlerinrinden birine bir yenilgi veya musibet isabet ettiği zaman, kendisi bu seriyeye katılma­dığı için gıbtasını ve sevincini ortaya koyar ve bunu da Allah'ın kendileri üzerindeki bir nimeti ve yardımı olarak sayarlar. Sonra o kimseler ki, müslümanların Allah'ın yardımı ile elde ettiği ganimete ve zafere hased etmekten utanmazlar ve o seriyyede kendilerinin de olmalarını temenni ederler ve sanki müslümanların kazandığı zafere kendileri katıl­madıklarından dolayı bunu bir hezimet ve musibet sayarlar.

3- Müslümanlardan ahireti dünyaya karşı, Allah indinde olanı hayatta olana tercih edenler Allah yolunda savaşa teşvik edilmektedir. İster savaşıp şehit olarak ölmüş ol­sun, ister düşmana galip gelip zafer elde etmiş olsunlar Allah onlara büyük ecirler hazır­lamıştır.

4- Müslümanlardan evlerinde oturup Allah yolunda cihada katılmayanlara ve müslü-manlardan zayıf olup da Mekke'de kalan ve Mekke'de kafirlerin üzerlerine musallat ol­duğu ve kendilerine yapılan zulüm neticesinde, Allah'a yalvarıp O'ndan vurgudan dile­yenlerle beraber cihada katılmayanlara rezil edici bir eleştiri vardır.

5- Yine müslümanları teşvik için, savaştaki müslümanlarla kafirlerin haletini beyan vardır. Müslümanlar savaştıkları zaman Allah yolunda savaşırlar ve onlar için Allah'tan bir ecir vardır. Kafirler ise şeytanları yolunda savaşırlar. Müslümanlara düşen kafirler­den korkmamalarıdır. Çünkü onlar şeytanın dostlarıyla savaşıyorlar, şeytanın hilesi ise zayıftır. Allah'ın zaferi ve teyidi karşısında duramaz. [265]

 

Kafirlerin Tutumu Karşısında Müslümanlara Yapılan Telkinler

 

Ayetler yeni bir bölümdür. Başka bir deyişle bu ayetler, yeni bölümün bir parçasıdır. Çünkü bundan sonraki ayetler bu ayetlerin bir devamı niteliğindedir. Geçmiş ayetler, önceden belirttiğimiz gibi Rasulullah'ın hükmü karşısında duran müslüman bir toplu­luktan bahsetmişti. Bu ayetler ise cihad karşısında olumsuz tavırlar takınan bir başka müslüman gruptan bahsetmektedir. Bu bağlamda, bu ayetlerle geçmiş ayetler arasında her ne kadar bir bağlantı görülse de, aslında böyle bir bağlantı ve ilişki yoktur.

Bu ayetlerin nüzul sebebi ile ilgili müfessirlerden gelen özel bir rivayete rastlama-i ayetlerin mânâsının işaretine göre -ki bizce de öyle görünüyor- ayetler Mek-ı ve akrabaları tarafından hicretten men edilerek ceza ve işkence gören mus-ı taberJerinİD JSfehi (s)'ye gelmeye haşladığı ivir zamanda inmeye başlamıştır. «rivayetleri ve bu mustazaflardan bazılarının ismini zikretmiştim[266].Peygamber Allah yolunda cihad etmek için ve Mekke'deki kafirleri aciz bırakıp ı kurtarmak için müslümanları harekete geçirdi. Kalplerinde hastalık bulunanlar Münafıklardan bir topluluk, bu harekete karşı çıkma ve vazgeçirme konumundaydılar.işte tüm bunların hepsi ayetlerin iniş sebebiydi. Bunların hepsinde de Peygamberimizin Medine zamanındaki sahneleri görülmektedir. Ayetlerde, onların indiği vakti sınırlamaya yardımcı olacak bir şey yoktur. Her ne kadar bu ve bundan sonraki ayetler­de erken bir vakitte indiğine dair ip uçları bulunsa da.Hususi bir zamanda inen ayetlerde yüce, devamlı ve genel telkinler gözlenmektedir ve müslümanlar üzerine daimi vacipler getirmiş ve onları destekleyecek ruhi çözümleri içermiştir:Düşmana karşı cihad etmek ve onları gözetleyecek devriyeler hazırlamak vaciptir. Onun için hazırlık yapmak, ondan sakınmak onlarda bazı zamanlarda görünen sükunete güvenmemek vaciptir. Bulundukları şartlar onlara düşmanların ellerine düşen mustazaf müslümanları, bu tağut ve azgınların ellerinden kurtarmalarını vacip kılmıştır. Tüm bu vaciplerden tembellik ise, Allah'ı öfkelendirecek bir eksikliktir.

Bundan vazgeçirmek de Allah indinde münker sayılacak bir günahtır. Bunun üzerine yönelme ise iman ve İhlasın adresidir. Bunun üzerine yönelenler Allah'ın yardımıyla güçlendirilmişler ve O'nun katında büyük bir ecre nail olmuşlardır. Onların düşmanları için devamlı sabretmeye yardımcı olacak bir ruhi kuvvetleri yoktur. Çünkü onlar şeyta­nın vesveseleriyle yürüyorlar. Bu kuvvet ancak müslümanların elinde bulunmaktadır. Çünkü onlar Allah yolunda cihad ediyorlar. Onlar için yenseler de, yenilip öldürülseler de her halükarda devamlı bir kurtuluş vardır.Tüm bunlara ek olarak ayetlerin münafıklar, kalplerinde hastalık bulunanlar ve kor­kaklar için çizdiği şekillerde daimi bir telkin bulunmaktadır. Çünkü bu sahneler her ci­had çatışma zamanlarında ortaya çıkar. Çünkü bu topluluk vazgeçirmeyi, engel olmayı ve korkutmayı hedeflemiş, zafer ve kurtuluş olduğu zaman dahi hasedlerini izhar et­mekten geri durmamış, yenilgi ve musibet olduğu zaman ise gıpta ve sevinç göstermiş­lerdir. Kur'an bütün bu topluluğun çirkinliğini, kötülüğünü ortaya koymuş ve müslü­manları onların ahlâklarından sakındırmış ve onlara karşı tutumlarının şiddetli olmasını istemiştir. [267]

 

77- Kendilerine ellerinizi savaştan çekin, namazı kılın ve zekatı verin" denilen kimseleri görmedin mi? Üzerlerine savaş yazılınca içlerinden bir grup insanlardan, Allah'tan korkar gibi yahut daha fazla korkuyla korkmaya başladılar da "Rabbimiz savaşı bize niye yazdın! Bizi yakın bir süre­ye kadar ertelesen olmaz mıydı?" dediler. Onlara de ki: Dünya menfaati önemsizdir. Allah'tan korkanlar için ahi-ret daha hayırlıdır, size kıl kadar haksızlık edilmez.

78- Nerede olursanız olun ölüm size ulaşır, sarp ve sağ­lam kalelerde olsanız bile! Kendilerine bir iyilik'[268]' dokun-sa "bu Allah'tan" derler; başlarına bir kötülük'[269]' gelince de, "bu senden" derler, "Hepsi Allah'tandır" de! Bu adamlara ne oluyor ki bi türlü laf anlamıyorlar.

79- Sana gelen iyilik Allah'tandır başına gelen kötülük ise nefsindendir. Seni insanlara elçi gönderdik, buna şahid olarak da Allah yeter.

80- Kim Rasul'e itaat ederse, Allah'a itaat etmiş olur. Yüz çevirene gelince seni onların başına bekçi göndermedik!

 

Bu ayetlerde;

 

1) Şaşırtıcı ve inkari bir üslupla müslümanlardan bir grup, kınama ve eleştiri şeklin­de sorgulanmaktadır. Evet müslümanlardan bir grubun, kendilerine Allah yolunda sa­vaşmaları emredilince bu emirden şikayetçi olmalarından bahsedilmektedir. Onlar öyle kimseler ki, bu emir karşısında insanlardan Allah'tan korkar gibi veya daha şiddetli bir şekilde korkuyorlar ve içlerinde bazıları kendilerine izin verilmediği halde savaş konu­sunda acele ediyorlar, savaş yazılınca da "Ey Rabbimiz, bu emri biraz daha geciktirsey-din" diye temennide bulunuyorlar. Halbuki onlara namaz ve zekatı emretmiş ve savaş­maktan ellerini çekmelerini istemişti.

2) Nebi'ye tatmin edici bir üslupla dünya hayatının kısalığı ve dünyevi malların da fâniliği belirtilmektedir. Ahiret, Allah'tan korkan için daha kalıcı ve daha hayırlıdır. On­ların yani üzerine düşen vacipleri yapanların, hak yolunda yürüdükleri müddetçe ecirle­rinden asla kısılmayacak, bir noksanlık olmayacaktır. Ölüm onları nerede olurlarsa ol­sunlar bulacaktır ve ölüm haktır.

3) Kendilerine bir iyilik dokunduğunda "bu Allah'tandır" ve kendilerine bir kötülük dokunduğunda da "bu Nebi'nin hareket ve emirlerinden dolayıdır" diyenlere şiddetli bir azarlama vardır. Bu tutum karşısında Nebi'ye onların bu sözlerini "bunların hepsi Al­lah'tandır ve bu tip sözler ancak laf anlamayan insanlardan sadır olur" diyerek cevap vermesini emretmektedir.

4)  Yine bu ayetlerde Kur'anî bir tesbit ortaya çıkmaktadır. Nebi'ye yöneltilmiş bir hitapta, "eğer sana bir iyilik dokunursa Allah karındandır ve eğer kötülük dokunursa bu senin kendi nefsindendir" şeklinde buyurulmaktadır. Ve Allah onu kendi elçisi olarak göndermiştir. O şahid olarak yeterlidir. Rasulullah onlara Allah'ın emirlerini tebliğ eder, eğer icabet ederlerse o ancak Allah'a itaat etmiş olur. Eğer yüz çevirirlerse Nebi onlar­dan sorumlu değildir, mesul de olamaz. [270]

 

Münafıkların İkiyüzlü Tavırları

 

Müfessirlerin[271] birinci ayetle ilgili rivayetlerin ifadesine göre sahabinin büyükleri ve kuvvetlilerinden Abdurrahman bin Afv, Sa'd bin Ebu Vakkas ve Mikdad bin Esved Nebi'den, Mekke'de kalıp, onlara kendilerine ve müslümanlara karşı yaptıkları eziyet ve işkencelere karşılık vermek üzere izin istediler. Nebi izin vermedi. Çünkü Allah Te-ala O'nu cihadla emir buyurmamıştı. Onlara namaz kılmayı ve zekat vermeyi, başların­daki bu eziyetlere karşı da sebat gösterip sabretmeyi emretmişti. Ne zamanki hicretten sonra savaşmak müslümanlara farz kılındı ve Nebi onları davet etmeye başladı; izin is­teyenlerden bazıları savaşa gitmekten çekindiler. Ayeti kerimenin ifade ettiği gibi du­rumları ortaya çıkıverdi. Bu rivayeti zikredenlerden bazıları, savaş için izin isteyenlerin Nebi'nin ashabının ilkleri olduğunu, itirazın da münafıklardan çıktığını söylediler. Bazı­ları da itirazın cihad farz kılındığı zaman ortaya çıktığını ve itiraz edenlerin sonra tevbe edip Nebi'nin davetine münafıklar hariç cevap verdiklerini söylemektedirler. İkinci aye­tle ilgili rivayete gelince[272] ayetteki ilk bölüm münafıklara cevap olarak inmiştir. Öyle ki onlar Uhud Savaşı'nda öldürülenler için "eğer onlar savaşa çıkmasalardı ölmezlerdi"demişlerdir ve ayetteki ikinci bölüme gelince münafıkların ve yahudilerin şu sözlerine reddiye olarak gelmiştir. Onlar, "Muhammed buraya geldiğinden beri (yani Medine'ye) onunla beraber musibetler geldi" demişlerdi. Çünkü o zamanlar Medine'de zorluk, ku­raklık ve kıtlık vardı. Son ayet onların, Bedir'in Allah'ın yardımı ve nassı ile gerçekleş­tiğini ve Uhud'daki hezimetin de iyi tedbir alınmaması dolayısıyla ortaya çıktığını an­latmaktadır.

Bizim muhtevasından anladığımız kadarıyla bu ayetler birbirleriyle tam bir uygun­luk ifade etmektedirler. Zikredildiği gibi yani rivayetlerin ifade ettiği gibi ayetler birbir­lerinden farklı mânâlar ve meseleler içermemektedir. Aksine ayetlerin öncesi ve sonrası birbirleriyle mündemiç tam bir uygunluk arz etmektedir. Ve bu ayetlerde, geçmiş ayet­lerin konusu olan cihadın farziyetine Karşı insanlann takındıkları olumsuz tavırdan bah­sedilmektedir. Ayetler bu tavrı münafık ve hasta kalplilerin fiili olarak geçmiş ayetlerde bahsedildiği gibi yine bu tutumlarını ortaya koymaktadır. Bu ayetler cihadın farziyeti ve çağrısı karşısında müslüman olduklarını söyleyip de icabet etmeyenlere karşı cihadın farziyetini tekid etmektedir. Rivayetlerde varid olduğu üzere, hicretten sonra ve Uhud savaşından önceki cihad hareketlerine yalnızca muhacirlerin katıldığı görülmektedir. Çünkü Nebi Ensardan yalnızca kendisini muhafaza sözü almıştı.

Bundan dolayıdır ki Nebi Bedir Savaşı'ndan önce bazı müslümanlarla istişare etti ve sonuçta yukarda zikrettiğimiz güzel ve muntazam tavır ortaya çıktı ki biz bu mevzuyu Bakara sûresi 190-194. ve 215-218 ayetlerinin ve Enfal sûresinin tefsiri esnasında şer-

Birinci ayetin birinci bölümünde ilk başlarda Ensar grubu, zekat ve namaz vacipleri dışında harp ve savaş teklifleri ile mükellef kılınmamıştır. Savaş farz kılındığında ayet­lerin ifade ettiği gibi münafıklar, bu olumsuz tutumlarını ortaya koyunca ayetler onların bu durumlarını eleştirmek üzere indi. Muhammed sûresinde bir ayet bu tavrın sahipleri­nin münafıklar olduğunu kesin bir şekilde ortaya koyuyor:. "İman etmiş olanlar 'keşke cihad hakkında bir sûre indirilmliş olsaydı!' derler. Ama hükmü açık bir sûre indirilip de onda savaştan söz edilince kalplerinde hastalık olanların ölüm baygınlığı geçiren kimsenin bakışı gibi sana baktıklarını görürsün. Korktukları başlarına gelsin" (Muham­med, 20). İşte bu ayet açık bir şekilde ifade ediyor ki ihlaslı mü'minler, Medine döne­minin ilk zamanlarında Allah Teala'nın kendilerine savaş izninin verilmesini bekliyor­lardı. Münafıkların ise, konumuz olan ayetin de ifade ettiği gibi savaşın farziyeti hak­kında bir ayet hükmü indiği vakit, ölüm baygınlığı geçirenler gibi şiddetli bir şekilde korktukları görülmüştür.

Bunlara binaen kesinlikle diyebiliriz ki; rivayetler, Mekke'de eziyet ve düşmanlıklar nedeniyle müşriklerle karşılaşmak için Peygamber'dcn izin isteyen müslümanların var­lığını anlatmaktadır. Fakat onlara izin verilmemiştir. Casiye sûresinde geçenler gibi bazı Mekki ayetlerin tefsiri sırasında rivayetlerin anlattığı kişiler bunlardandır. Bazıları da Allah mü'minlere cihad yazdığında korkuyor ve itiraz ediyorlardı. Özellikle Bedir Sava­şı öncesinde gerçekleşen cihad hareketleri ve seriyyeleri kapsayan rivayetler de bunlar­dandır.

Mümkündür ki bu ayetler öncesindekiler gibi erken dönemde indi. Belki Bedir veya Uhud Savaşı'ndan önce indi. Bu durum sûrenin sıralanmasında bazı şeylerin öncelen-mesi sebeplerinden olabilir.

"Onlara bir iyilik dokunursa 'bu Allah katındandır' ve onlara bir kötülük dokunursa bu da 'senden dolayıdır' derler. De ki: 'Hepsi Allah katındandır'. 'Sana bir iyilik doku­nursa Allah'tandır ve sana bir kötülük dokunursa kendi nefsindendir."

Bu iki cümle, kendilerine bir iyilik dokunduğunda "bu Allah'tandır" ve bir kötülük dokunduğunda da "bu Nebi'nin kendisindendir" diyenlere reddiye olarak, "hepsi Al­lah'tandır" cevabı verilmesi bakımından, cedel ve kelami bir mevzudur. Yine bu iki ayet ikinci olarak başka bir hüküm ortaya koymaktadır ki o da; Nebi (s)'ye "iyilik adına ne dokunursa Allah katından veya kendine bir kötülük dokunursa da kendi nefsinden" ol­duğudur. Bu bakımdan bu iki cümle arasında bir tenakuz vehmi ortaya çıkmaktadır[273].

Müfessir Hazin, bu iki Kur'anî cümlenin birbirine uygunluğunu bulmaya çalışarak şöyle demektedir: "Her şeyin Allah Teala'ya izafeti hakikat üzeredir. Ve kötülüğün in­sanlara izafesi ise mecaz üzere alınır ki bunun böyle olması insanın ya işlediği bir günah sebebi iledir ya da ondaki bir noksanlık dolayısıyladır. Bu meseleyi Şuara sûresinin 80. ayetinde geçen İbrahim peygamberin dile getirdiği şu Kur'anî cümle kabilinde alabili­riz: "Eğer hasta olursam O beni iyileştirir". Öyle ki, hastalık burada İbrahim peygambe­re, buna karşılık şifa ise Allah'a nisbet edilmektedir. Seyyid Reşid Rıza bu konuyla ilgi­li şunları söylemektedir:

Burada iki hakikat ortaya çıkmaktadır. Bunlardan birincisi Allah Teala'nın zararlı ve faydalı temel unsurları olan eşyaları yarattığı dünyada mevcut nizamı koyduğu insanın gayret ve çalışması ile eşyalara kavuşmak için sünnetleri yani takip edilmesi gerekli yol­ları yarattığı ortaya çıkmaktadır. İkinci olarak, insanoğlunun hoş görmediği bir şeye düşmesinin ancak onun bu takip edilmesi gerekli yolları ve sebepleri bilmedeki eksikli­ğinden kaynaklanır. Her ne olursa olsun ayetlerin siyak ve mânâsında şaşırtıcı ve cedele sebep olacak bir şey görülmediği gibi, yine bu ayetler kelami bir usulü de tesbit etmek­tedir. Ayetlerde gördüğümüz reddiyeler ise Kelam'in siyakı ve mevcut olan durum ve zamanın gereğinden dolayıdır. Bununla beraber ayetler insanın yaptığı amelden sorumlu olduğunu ve insanın uğradığı musibetlerde kendisindeki noksanlıkların etkin olduğunu ortaya koymaktadır. İşte bu noktada, her ne kadar Mekki ve Medeni Kur'an'da konuyla ilgili açık, sarih muhkem tesbitler varsa da evet işte bu noktada cedel çoğalmaktadır.

İbarelerin ihtiva ettiği ve bazı ayetlerde mutlaklık ifade eden ve kesinlik ifade etmeyen ayetlerdeki kural, Kelam'ın siyak ve indiği zaman ve duruma vakıf olmak gerekir. Bun­dan sonraki ayetler, Kur'an'da tenakuz olmadığını ifade eder. Ayetlerde münafıklara reddiye olarak şöyle buyrulmaktadır: "Eğer Kur'an Allah katından olmasaydı onda çok ihtilaf ve tenakuzlar olurdu."

Ayetler, nebevi siretin Medine dönemine has olmakla birlikte ihtiva ettikleri genel kaideler bütün zamanlara şamildir. Bunlar, kesinliği bütün insanlar için geçerli olan ölü­mü hesap etmeden Allah yolunda savaşma ve ilerlemenin gerekliliği, işlerin neticesinin Allah Teala'ya bırakılmasının gerektiğinin vurgulanması ve aynı zamanda kalpleri has­ta olanların çirkinliği ve onlardan kaçınmanın gerekliliğinin ortaya konmasıdır. [274]

 

81- Sana baş üstüne diyorlar'[275]' sonra yanından çıktıkların-da[276] içlerinden birtakımı dediklerinin aksini kurarak gece­lerini geçirmektedirler[277]. Allah da gece kurduklarını yaz­makta ve vahiyle sana bildirmektedir. Onun için sen onla­ra aldırış etme ve Allah'a tevekkül et. Allah vekil olarak yeter.

82- Onlar hâlâ Kur'an'ı gereği gibi düşünüp anlamaya ça­lışmazlar mı? Eğer Kur'an Allah'tan başkası tarafından olsa idi, elbette içinde birçok çelişkiler bulurlardı.

 

Bu iki ayetin içerdiği mevzular:

 

1- Geçmiş ayetlerde, azarlama konusu olan grup üzerine yine eleştiri ve kınama var­dır ki, onlar Nebi'nin emrettiğine "işittik ve itaat ettik" dediklerini, sonra çok geçmeden yanından ayrılınca söz verdikleri ve Nebi'ye muvafık oldukları şeyin aksine hareket edip, düşündüklerini belirtmektedirler.

2- Onlar için bu Rabbani bir eleştiridir, Allah onları murakabe etmektedir. Onların niyetlerini ve amellerini net bir şekilde ortaya çıkartacaktır ve onları müstehak oldukları bir şekilde cezalandıncaktır.

3- Nebi için teselli ve onların tuzaklarının düşüklüğü ve basitliği vardır. Nebi'nin onlann tuzaklarını ve sözlerini umursaması gerekmez ve onların bu hareketlerinden et­kilenip üzülmesi gerekmez. Buna karşın Allah'a itimat etmeli, O'na tevekkül etmelidir. O ne güzel bir vekil ve ne güzel bir dayanaktır.

4- Şiddetli bir üslupla azarlama ve onlann yaptıklarının şaşırtıcı olduğu şu şekilde ifade edilmektedir: Nebi onlara Allah'ın  vahyettiğini okumaktadır ve onlara Allah'ın emri gereği hareket etmelerinin gerekliliğini bildirmektedir. Eğer bunu biraz düşünse­ler, onlara okunan şeyler ve emredilenler de  bir ihtilaf ve tenakuz bulamayacaklardır. Şayet bu Kur'an Allah katından gelmiş olmasaydı, onda birçok ihtilaf bulacaklardı.

Müfessirlerden, bu iki ayetin nüzul sebebi ile ilgili özel bir rivayete rastlamadık. Ak­la ilk gelen, bu iki ayetin geçmiş ayetlerle siyak ve mevzu itibariyle muttasıl olup, geç­miş ayetler için bir devamlılığın olmasıdır. Bu ayetlerde de geçmiş ayetlerin mevzuu olan münafıklardan bahsedilmektedir. Bu iki ayette cevap meydan okuma, Nebi için tat­min ve teselli vardır.

Ve ikinci ayetin, münafıkların Nebi'nin söylediklerini kendi nefsinden söylediğini ve Nebi'nin onlann üzerine Kur'an'daki fasılaları çeşitli üsluplarla okumasından dolayı düştükleri şek ve şüphelerden bahsetmektedir. Bundan dolayı yani onlann düşünmeksi­zin ve bakmaksızın şek, şüphe ve zanna kapılmalarını ayetler kınıyor, eleştiriyor ve azarlıyor. Ve ayet son olarak onlara: Eğer düşünseler ve baksalar O'nda herhangi bir ih­tilaf bulamayacaklardır ve eğer bu Kur'an Allah katından olmasaydı, mutlak onda tena­kuzlar ve ihtilaflar olacaktı, hükmünün hakikatini beyan ediyor. [278]

 

Kıtalin Önce Yasak, Sonra Farz Oluşu Meselesi

 

Müfessirlerin "ihtilaf kelimesi üzerindeki tefsirleri çeşitlidir. İşte bu ihtilafı müfes-sirler karışıklık, tenakuz, hak-batıl arasındaki çelişki, hayır-şer arasında, doğru ve yanlış arasında tenakuz olacaktır ve Kur'an, fesahat ve belagatta farklılık arzedecektir. Gaybi haberlerle kevni tesbitler arasında çelişki olacaktı. Helallar ile haramlar, ilkelerle mak-sadlar arasındaki bu çelişkiler ortaya çıkacaktı, şeklinde beyan ettiler. Bu açıklamalann çoğu İbn Abbas'a ve Rasulullah'ın ashabına nisbet edilmiştir.

Yukarıda dile getirdiklerimizin çoğu, ayetlerin tefsiri sadedindedir. Bu iki ayeti ön­ceden belirttiğimiz gibi münafıklar, Rasulullah'ın önce savaşı yasak etmesi ve sonra emredip davet etmesi durumunu kendilerince, Rasulullah tarafından kaynaklanan bir te­nakuz ve çelişki şeklinde algılamışlardı. Dolayısıyla bu ayetler de bu bakımdan geçmiş ayetlerle bağlantılıdır. Ki geçmiş ayetlerde kuvvetli bir üslûpla reddedilmiş ve şüphe götürmez bir şekilde ortaya konmuştur.

Bu tespit geçen mevzuu ile doğrudan bağlantılı olmakla beraber buradaki red ve meydan okuma, mutlak ve genel bir üslupla Mekki ve Medeni olan ayetleri kapsayıcı­dır. Eğer bu durumda düşünülerek, Kur'an'ın en yüksek hedefine yükselerek, gösteriş ve lafızlarla oynamaya dalmayarak, basit meseleler ve müteşabih konularla ilgilenme­den Kur'an'a bakılınca, Kur'an'daki ilkeler ve hedeflerin imani, ahlaki ve toplumsal tespitlerin hepsinin birbirleri ile tam olarak bağlantılı olup, bir paralellik arzettiği görül­mektedir ve aralarında hiç bir ihtilaf ve tenakuz da yoktur. Eğer bazı konularda çeşitlilik ve değişiklik görüyorsak bu, Kur'an'ın indiği topluma ve davetin gerektirdiği seyre gö­re hareket, şer'i gelişim ve ilerlemeden başka bir şey değildir. Bu bir tenakuz ve donuk­luk değil, Kur'an'daki ilke, hedef ve esaslarla paralellik ve bağımlılıktan başka bir şey değildir. [279]

 

83- Onlara güven ve korkuya dair bir haber gelince he­men onu yayarlar'[280]; halbuki onu Rasul'e ve aralarında yetki sahibi kimselere götürselerdi, onların arasında işin iç yüzünü anlayanlar, onun ne olduğunu bilirlerdi'[281].

 

Al­lah'ın size lütuf ve merhameti olmasaydı, pek azınız müs­tesna çoğunuz şeytana uyardınız.

1- Bu ayette, geçmiş ayetlerde de sözkonusu olan münafıkların başka bir sıfatından bahsedilmektedir. Bu da kendilerine ulaşan gizli veya açık harp ve siyaset konusunda ya da korku ve güven konusunda herhangi bir haberi insanlar arasında ifşa edip yaymaları­dır.

2- Onların üzerine böyle bir durumda meseleyi Nebi (s)'ye veya kendilerindeki ilim sahibi kişilere götürmeleri ve onların bu mesele hakkında maslahata göre vereceği ka­rarları beklemelerinin gerekliliği beyan edilmektedir.

3-  Müslümanlara ise Allah'ın rahmeti, fazileti ve inayeti hatırlatılmaktadır. Eğer o-nun bu fazileti olmasaydı insanların çoğu şeytana uyup delâlete düşeceklerdi. [282]

 

Yetki Sahibi Kimselerle İstişare Etmek

 

Bu ayetin nüzulü ile ilgili olarak müfessirler özel bir rivayete rastlamamışlardır. Bu ayetin geçmiş ayetlerle bir bütünlük ve uygunluk arzettiği göze çarpmaktadır. Yine bu ayetlerde münafıkların diğer kötü sıfatlarından bahsedilmektedir. Rasulullah (s)'ın, emir sahiplerinin ve ilim adamlarının yetkili hüccet oluşları pekiştirilmekte, müslümanlara bu hususta yapmaları gerekli olan konulardan ve bu üsluba muhalif olanların kınanmaların­dan ve azarlanmasından bahsedilmektedir.

Ulu'l-emr'in, Rasul'den sonra zikredilmesindeki maksad, akla ilk gelen şey Ra-sul'ün olmadığı yerde meseleyi Ulu'l-emr'e ve yöneticilere götürmek veya Nebi (s) za­manında seriyyelerde komutanlık yapan ve "emirler" şeklinde lakaplandırılan kişilere meseleleri götürmektir[283].

Ayetlerde, zaman itibariyle has olmakla beraber, her zaman ve her mekan için geçer­lilik arzeden ve müslümanlara da gerek ferd ve gerekse Ulu'1-emr olsun, onların üzerine gerekli olan görevlerinden bahsedilmektedir. Ferdlerin, devletin selamet ve güvenliğini ilgilendiren konularda tek başına aldıkları bilgi ve haberleri kendi Ulul emirlerine götür­meleri gerekir. Ulu'l-emrin ise, kendisine gelen devletin selamet ve güvenliği ili ilgili meseleleri, mütehassıs ilim sahiplerine bırakması veya onlarla istişare etmesi, beraberce hareket etmeleri gerekir. Çünkü onlar, olaylardaki hakikati ve gerçeği anlamaya ve me­seleler hakkında sahih olanı, gerçek ve en güzelini çıkarmaya, anlamaya kadir kimse­lerdir. Bu genel kaideden şu teferruatlar ortaya çıkar: Fertler, devletin emniyet ve gü­venliğini ilgilendiren konularda tek başına hareket edemezler. Bu, Ulu'1-emr ve yöneti­ciler için de geçerli olan bir kuraldır. Yönetilen durumundaki fertler ise, kendilerine bu konuda bir mevzu zahir olduğunda bu tip meseleleri yöneticilerine götürmeleri ve onları dinleyip itaat etmeleri gerekir. İşte böyle durumlarda tek başına hareket, yanlış olmak­tan öte taşkınlığa, çatışmaya ve fitneye sebep olur.

Müfessirler bu sûrenin 59. ayetinde geçen "Ulu'1-emr" cümlesini, bu dinin fukaha ve alimleri diye tevil etmişlerdir. Ve kişiler her meseleyi fukaha ve alimlere götürmeli ve onların çıkardığı hükümlere göre hareket etmelidirler, demişlerdir[284].

Kur'anî ifade burada, bu cümledeki maksadın, hakimler, yöneticiler ve komutanlar olduğu konusunda daha açık ve nettir. Bu durumda fertlerin, güvenlik ve emniyetle ilgi­li meseleleri bu kişilere götürmeleri gereklidir.

Bu ayetin muhtevası, bütün meselelerin ilim sahiplerine götürülmesinin ve onların içtihadına göre hareket edilmesinin -ki buna, fıkhi, toplumsal, siyasi ve savaşla ilgili bü­tün meseleler girer- gerekliliği bakımından kıyas konusu olabilir.

Hasılı bunların hepsi, yukarda zikrettiğimiz sınıfın ilim, akıl, bilgi ve tecrübeleriyle ilgili olup bütün zamanlar için geçerlidir. [285]

 

84- Artık Allah yolunda savaş, sen kendinden başkasıyla (sebebiyle) sorumlu tutulmazsın. Mü'minleri de teşvik et. Umulur ki Allah, kafirlerin gücünü kırar. Allah'ın görevi daha çetin ve cezası daha şiddetlidir.

 

Bu ayeti kerimede hitap Nebi'ye yöneltilerek ayette şu tespitler yapılmaktadır:

1-  Üzerine vacip olan kişiler, Allah yolunda savaşması gerekir ve Nebi bu konuda kimseyi zorlamakla mesul değildir, bununla beraber mü'minleri savaşa teşvik etmelidir.

2- Mü'minleri ve Nebi'yi düşünmeye sevk vardır. Eğer onlar düşmanlarına karşı ha­zırlıklı bulunup cihad konumunda olup bu tutumla hareket edelerse, umulur ki Allah onlann zararlarını ve şiddetlerini engelleyecektir. Çünkü O buna kadirdir ve O'nun gü­cü daha çetin, cezası daha şiddetlidir. [286]

 

Savaştan Kaçanlara Uyarı

 

Müfessirlerin rivayetlerine göre bu ayeti kerime, Nebi (s)'nin Uhud Savaşı'ndan bir yıl sonra Ebu Süfyan'a söz verdiği yerde tekrar karşılaşmak için müslümanları daveti münasebeti ile inmiştir. Bunun üzerine, yani ayetin inmesi üzerine Nebi (s) Ebu Süfyan'a vaadettiği yere gideceğini, tek de kalsa bu işi yapacağını belirtti. Bunun üzerine kendisine ashabından yetmiş kişi kadar katıldı ve söz verilen yere yani Bedir'e geldiler. Ama Ebu Süfyan "kuraklık" bahanesi ile gelmedi[287].

Biz bu rivayetin sıhhatini uzak görmüyoruz. Belki de cihadla ilgili olan ayet yetmi­şinci ayetten beri bu konuyla ilgili olabilir. Bir ihtimal müslüman olanlardan bir grup veya kalplerinde hastalık bulunanlardan bir kesim imanları kökleşmeyenlerdir. Bu tip kişiler, Uhud savaşında alınan yenilgi üzerine bir kez daha Nebi'nin Ebu Süfyan'la va-adleştiği yerde savaşmak için yaptığı çağnya icabet etmekten geri durdular ve çekindi­ler. Bunun üzerine ayetler, onların bu tutum ve davranışlarını kınayıcı, eleştirici, hatırla-tıcı ve vaaz edici bir üslupla indi ve son gelen ayet, (yani şu anda mevzu bahsimiz olan ayet) bu konuda kesin hükmü belirtti ve Nebi (s)'nin tek başına da olsa savaşa çıkmasını emredip, başkalarından mesul olmadığını bildirdi ve mü'minleri de savaşa teşvik etmek­le mükelleflendirdi.

Bu ayet ve yetmişinci ayetten buraya kadar geçen önceki ayetler, görüldüğü gibi, ayetlerin indiği zamanki cihad durumunu belirtiyor. Eğer tabir doğruysa (sahihse) o dö­nemde Nebi (s)'nin zorunlu bir askerlik gücü oluşturmadığı görülüyor. Bu durumun ha­yatı boyunca devam ettiği birçok ayetlerde görülmektedir. Bu durumu Tebuk Gazvesi dolayısıyla hicretin dokuzuncu senesinde inen Tevbe sûresinin uzun bir bölümünde gör­mekteyiz. Belki de bu hal, Arapların sosyal yaşantıları ile ilgilidir. Ancak münafıklar, bazı Medine ve çölde yaşayan müslümanlar bu durum karşısında Nebi (s)'nin davetine yani cihad çağrısına karşın olumsuz bir şekilde yerlerinde oturuyorlar veya tereddüt ha­linde duruyorlardı ve bu hal de Nebi'yi üzüyor ve O'na acı bir şekilde tesir ediyordu. Bunun üzerine birçok ayet bu durumları eleştirici, kınayıcı ve uyancı olarak inmiştir. Bu konuda inmiş en kuvvetli ayetleri Saf sûresinde görmekteyiz. "Ey iman edenler! Yap­mayacağınız şeyi niçin söylüyorsunuz? Yapmayacağınızı söylemeniz, Allah yanında şid­detli bir buğza sebep olur. Allah, kendi yolunda kenetlenmiş bir duvar gibi saf bağlaya­rak savaşanları sever."(Saf 2-4) Burada şu durumu ek olarak belirtelim ki, bildiğimiz ve inandığımız kadarıyla müslümanlardan gücü yetenleri İslam'ın askerliğe, düşmanlık ve taşkınlığa karşı savaşmaya zorlamadığını söylemeliyiz. Cihad öyleyse İslam'ın farz­larından bir farzdır. Zekat gibi cihadın farzı kifaye olması onu farzlıktan çıkarmaz. Da­vetin üslubu gereği Rasulullah zamanında zekatın edası, konusu, tergib, terhib ve teşvik boyutları çevresinde dönmüştür ki zekat o zamanda toplumsal hayat ve maişetle bağlan­tılı idi. Daha sonra İslami sulta, zekatı yapılması, eda edilmesi zorunlu bir sistem haline getirdi ki bu hali Ebubekir döneminde görmekteyiz ve ondan sonraki dönemlerde de böyle devam etmiştir. Hatta Ebubekir zekatı engelleyenlerle yani vermeyenlerle savaş­mış ve onları İslam'dan irtidat edenler vasfı ile nitelendirmiştir. O halde İslami yöneti­min maksadı, zulüm ve düşmanlığın sona ermesi ve müslümanlann hürriyetinin kazanıl-

ması gibi durumlarda cihadı da zekata kıyas ederek, müslümanlan cihada zorlamasında bir engel yoktur.. Tevbe sûresinin 122. ayeti müslümanların dönüşümlü olarak savaşa katılmalarım, toptan katılmalarını emrediyor. "(Bununla beraber) Mü'minlerin hepsinin toptan sefere çıkmaları doğru değildir. Onlardan her topluluktan bir grup, dinde geniş bir bilgi elde etmek ve kavimlerine döndüklerinde uyarmak için geri kalmalıdır. Umulur ki, dikkatli olurlar."

İşte ayetin zamanla hususi ve nebevi siretle bağlantılı olmasından dolayı, Nebi'nin şahsı ile bağlantılı olmasına rağmen bu ayette yüce ve kapsayıcı bir telkin vardır. Eğer Ulu'1-emr ve müslümanlardan derece sahibi olan kimseler, diğer vacipler gibi cihadın da İslam'ın ve müslümanların emniyeti ve selameti, kuvveti ve izzeti için kendilerini güzel bir örnek olmak için takdim etmeli ve herkesten önce bu işe kendilerini vermeli­dirler. [288]

 

85- Kim iyi bir işe aracılık ederse onun da o işten bir nasi­bi'[289] olur. Kim kötü bir işe aracılık ederse onun da ondan bir payı olur. Allah her şeyin karşılığını vericidir[290]'.

 

Bu ayeti kerime hayra davet eden, destekleyen ve yardımcı olan kişinin neticede iyi­lik kazanacağını, buna karşın şerre davet edip ona yardımcı olanın da neticede kötülük kazanacağını ve Allah'ın her şeye kadir olup ve her şeyi hakkıyla cezalandıracağını ifa­de etmektedir. [291]

 

Herkes Yaptığının Karşılığını Görecektir

 

Müfessirler bu ayetin nüzulü ile ilgili özel bir rivayete rastlamamışlardır. Fakat tabi­inden olan bazı kimselerden[292] rivayet ettiklerine göre bu ayet, insanların birbirlerine yardım etmeleri konusunda inmiştir.

Taberi, iyiliğe yardımı, Allah yolunda kafirlere karşı savaşmaya davet mânâsında al­mış, kötülüğe yardımı da müslümanlar karşısında kafirlere yardım mânâsında almıştır. Bu durumda bu ayetin önceki ayeti takip etmekte olduğu göze çarpıyor. Öyleyse iyiliğe aracılıktan kasıt cihada davet ve ona destek, kötülüğe aracılıktan kasıt kötülüğe çağrı ve cihada karşı koymadır. İşte bu mânâlar geçmiş ayetin kapsadığı eleştiri ve kınamanın içine girmektedir. Bu ayetin arkasından gelecek olan ayetler de, geçmiş konularda mev­zubahis olan münafıklar aleyhine hamle ve karşı koymaya teşvikler vardır. Bu da, bu ayetin geçmiş ayetlerle bağlantılı ve ilişkili olduğunu ve onların devamı olduğunu gös­termektedir.

Bu ayette süreklilik ifade eden ve hayra davet edip bu uğurda çalışanların neticesinin güzelliği ve şerre davet edip bu uğurda çalışanların çirkinliği telkin edilmektedir. Ve her iki yolda çalışan ve çağıranlar uyarılmaktadır.

Müfessirler bu ayetin tefsiri ışığında daha önce de söylediğimiz gibi, insanlann mas­lahatlarının yerine getirilmesi hususunda ve bazılarının zararlarını bazılarının yüklenme­si hususunda aracılık mânâsında almışlardır. Kur'anî tabir bu mânâyı taşımaktadır. Ve bu konuda zikredilen bir hadis, insanları aracılık yapmaya teşvik etmektedir. Ebu Mu­sa'dan gelen hadise göre Nebi şöyle buyurmuştur:

Bir adam Nebi'ye gelip soru soruyordu ve Rasulullah bize yönelip şöyle dedi: "Ara­cı olun (iyilikte) ecrini, karşılığını alasınız. Allah, Rasulü'nün lisanı üzerine dilediğini takdir eder."[293] [294]

 

86- Bir selam ile selamlandığınız zaman siz de ondan da­ha güzeli ile selamlayın, yahut aynı ile karşılık verin. Şüp­hesiz Allah her şeyin hesabını arayandır.

 

Ayetteki hitap müslümanlara yönelik olup, kendilerine selam verildiğinde ondan da­ha güzel bir selam ile selamlamak veya en azından onun gibi karşılık vermek hususunda uyarı ve tenbih vardır.

Müfessirler bu ayetin nüzul sebebi ile ilgili özel bir rivayet görmemişlerdir. Müfes­sirler bu ayetin İslam'ın sadedinden müslümanların talim ve terbiyesi ile ilgili müstakil bir ayet olduğunu söylemişlerdir. Bu ayet de yine geçmiş ayetleri takip eden, nasihat edip temsil içeren diğer ayetlerle bağlantılı ve ilgilidir. Müslümanları cihada çağırmış­lardır ve bu hayra davettir.

Münafıklar ise bu davete muarız bir tavırla karşı koymuşlar, daveti engellemişlerdir. Müslümanların görevi ise bu davete icabet etmeleri, karşı durmamaları ve selamda ol­duğu gibi geri durmamalarıdır. Aksine bu gibi hallerde daha güzel bir tevil olup müslü-manların selam konusunda yapmaları gerekeni telkin etmektedir. Ve ayetin mânâsında-ki bu yüce telkin selamı,güzel sözü, güzel çağrıyı ve güzel işi kapsamaktadır. Ve müslü-manların üzerine her iyi, güzel, faydalı iyiliğe karşı güzel mukabelede bulunmayı vacip kılmıştır.

Kur'anî cümledeki kapsayıcı durum ve meçhul siga buradaki emrin genel kapsayıcı olduğunu ve her din, millet ve cinsten herkesi içine aldığını göstermektedir.

Müfessirler selam ve adabı konusunda birçok Nebevi hadisler rivayet etmişlerdir.

Ebu Davud, Tirmizi ve Müslim'in Ebu Hureyre'den rivayet ettiği hadise göre Nebi şöyle buyurdu " Nefsim elinde olana yemin ederim ki iman etmedikçe cennete giremez­siniz, birbirinizi sevmedikçe iman etmiş sayılmazsınız. Size bir şey getireyim mi? Şayet yaparsanız birbirinizi sevmiş olursunuz: Selamı aranızda yayınız"[295]

Tirmizi'nin Ebu Hureyre'den rivayet ettiği hadise göre Nebi (s) şöyle buyurdu: "Rahman'a kulluk ediniz ve selamı yayınız."[296]

Buhari, Müslim, Ebu Davud ve Tirmizi'nin Ebu Hureyre'den rivayet ettikleri hadise göre Nebi şöyle buyurdu: "Binekte olan yaya olana, yürüyen oturana ve az olan çok olana selam versin."[297] Yine Enes'den rivayet ettikleri hadise göre Nebi bana şöyle de­di: "Ey oğulcuk! Ailenin yanma gittiğin zaman selam ver. Bu sana ve ehline bereket olur."[298]Yine Sünen sahiplerinin Seyyar'dan rivayet ettiklerine göre Seyyar şöyle dedi: "Ben Sabit Elbennani ile yürüyordum. O çocukların yanından geçti ve onlara selam ver­di ve dedi ki; bu Enes ile yürüyordum, çocuklara rastladık ve o (Enes) çocuklara selam verdi ve dedi ki ben Nebi ile yürüyordum, yolda çocuklara rastladık. Nebi onlara selam verdi."[299] Yine Ebu Davud ve Tirmizi'nin Esma binti Zeyd'den rivayet ettiğine göre, şöyle dedi. "Nebi biz kadınlar topluluğu mescidde oturduğumuz bir halde bize rastladı ve elini sallayarak selam verdi."[300] Buhari ve Tirmizi'nin Usame bin Zeyd'den rivayet ettikleri hadise göre, "Nebi, içinde müslümanlar ve yahudilerin olduğu bir topluluğa uğ­radı ve onlara selam verdi."[301] Ebu Davud'un Ali'den rivayet ettikleri hadise göre Nebi şöyle buyuruyor. "Bir cemaatta bir kişi selam verdiği zaman diğerleri de karşılığını alır ve bir toplulukta bir kişi selamı karşılaşırsa diğerleri karşılığını alırlar."[302] Ashab-ı Sü-nen'in Ebu Hureyre'den rivayet ettikleri hadise göre Nebi şöyle dedi. "Sizden biri meclise rastladığında selam versin. Kalktığı zaman da selam versin. Birinci selam ikinciden daha öncelikli değildir."[303]

Yine Tirmizi'nin Ebu Cerra'dan rivayet ettikleri hadise göre Nebi şöyle dedi: "Kişi müslüman kardeşlerine rastladığı zaman "Esselamu aleykum ve rahmetullahi" desin." Selam kelamdan öncedir."[304] Ve Cabir'den gelen bir hadise göre Nebi "Bir kimse selam vermedikçe yemeğe çağırma" dedi. Her iki hadisi de Tirmizi bir sened ile rivayet etmiş­tir. Tirmizi ve Ebu Davud'un rivayet ettiklerine göre "Rasulullah'a şöyle denildi: "İki adam karşılaştıkları zaman hangisi daha önce selam verir?" "Allah için en önce, evvel olan" buyurdu[305]. İbn Abbas'tan gelen bir hadise göre "Allah'ın yaratıklarından hangisi sana selam verirse selamının karşılığını ver, ta ki mecusi bile olsa."[306]

Cumhuru ulema ittifak etmişlerdir. Selam vermek müstehap sünnettir ve karşılığını vermek ise vaciptir. Selam vermeyen ise günahkardır."[307] Bu görüş ayetin ruhu ve içeri­ği ile bağlantılıdır.

Ebu Davud ve Müslim'in rivayet ettikleri bir hadise göre Rasulullah'ın ashabından bazısı; "Ehli Kitab'dan bazıları bize selam veriyor; nasıl karşılayalım" dediler. "Sizin de üzerinize" deyin dedi"[308]. Bu hadislerle beraber yine açıklama mahiyetinde başka hadisler de gelmiştir. Buhari, Müslim ve Ebu Davud'un İbn Ömer'den rivayet ettikleri hadise göre Nebi şöyle buyurdu. "Yahudiler size selam verdiğinde size ancak (Essamu) derler, siz de onlara "sizin üzerinize olsun" deyin."[309]

Yine Buhari, Müslim ve Tirmizi'nin Aişe'den rivayet ettikleri hadise göre, Aişe şöy­le dedi. "Yahudilerden bir topluluk Rasullulah'ın yanına geldi ve 'Essâmu (ölüm) aley-ke' dediler. Aişe 'Lanet olsun' dedi. Rasulullah 'Yavaş ya Aişe, Allah her işte yumuşak olmayı sever' dedi. Rasulullah: 'Sen de onlara ve aleykum, yani sizin üzerinize de' de­di". Müslim'in başka bir rivayetinde "Aişe'yi işittim ki onlara sövdü. Rasulullah "Yavaş ol ey Aişe. Allah kötüyü sevmez, kötülük yapanı da sevmez."[310] Burada şu açıktır ki, Nebevi öğretim yahudilerin tuzakçı, eziyetçi ve düşmani tavır ve tutumları ile bağlantılı ve ilişkilidir. Şöyle ki müslüman selamı, karşıdakinin selamı gayri müslim de olsa tuzak ve alaydan beri olduğu müddetçe en güzel şekli ile vermekten geri duramaz. Bunun de­lilini Mümtehine sûresi 8. ayetten anlıyoruz: "Allah, sizinle din uğrunda savaşmayan ve sizi yurtlarınızdan çıkarmayanlara iyilik yapmanızı ve adil davranmanızı yasaklamaz. Çünkü Allah adaletli olanları sever." Hatta Buhari ve Müslim'in rivayet ettiği hadise göre, Ehli Kitab'a veya içinde Ehli Kitab'ın bulunduğu bir cemaate selam verebilir. [311]

 

87- Allah, ki O'ndan başka hiç bir ilah yoktur, elbette sizi Kıyamet günü toplayacaktır. Bunda asla şüphe yoktur. Söz bakımından Allah'tan daha doğru kim vardır?

 

Ayette Allah Teala'nın insanları toplayacağının kesinliği ve asla ihtimal ve şüphe götürmezliği belirtiliyor. Allah vadinden asla dönmez. O ancak doğruyu söyler.

Yine müfessirler bu ayetin nüzul sebebi ile ilgili özel bir rivayete muttali olmuş de­ğildirler. Ancak yine bu ayetin önceki ayetlerle bağlantılı olduğu ve onları takip ettiği görülmektedir. Geçmiş ayetler Allah Teala'nın cennet ve cehennem vadini belirttiği ve Allah'ın herşeye kadir olduğu, hesap görücü ve her şeyi kapsayıcı olduğu ve amellerin karşılığını hakkıyla vereceği belirtildi ve bu ayette insanların Kıyamet günü tamamının toplatılacağı, hesap ve cezanın kesinliği tekid edildi. [312]

 

88- Size ne oldu da, münafıklar hakkında iki gruba ayrıldı­nız? Halbuki Allah onları kendi ettikleri yüzünden baş aşa­ğı (tepetaklak)'[313] etmiştir. Allah'ın saptırdığını'[314] doğru yola mı getirmek mi istiyorsunuz? Allah'ın saptırdığı kimse için asla (doğruya) yol bulamazsınız!

89- Sizin de kendileri gibi inkâr etmenizi istediler ki onlar­la eşit olasınız. O halde Allah yolunda göç edinceye kadar onlardan hiç birini dost edinmeyin. Eğer yüz çevirirlerse onları yakalayın, bulduğunuz yerde öldürün ve hiç birini dost ve yardımcı edinmeyin.

 

Bu iki ayette elde edilen tespitler;

 

1- Münafıkların hakettikleri alçaklık, yardımsız bırakılma ve delâletleri gibi açık ni­fak halleri olduğu halde, böyle bir topluluk hakkında iki fırkaya aynlan mü'minlere yö­neltilmiş inkar ve şaşırma içeren sorgulama vardır.

2- Yine mü'minlerin Allah'ın başaşağı çevirdiği, rezil ve alçak bıraktığı ve sapıklık­tan ile terkettiği bir insan ve gurup hakkında, onları hidayete erdirme zan ve isteklerinin asla mümkün olamayacağını açık bir üslupla belirtmektedir.

3-  Münafıkların, mü'minler hakkındaki vakıa olan niyetleri belirtilmektedir. Onlar isterler ki, mü'minler de kendileri gibi inkar etsinler ki mü'minler de alçak, rezil, Allah katında yardımsız ve tepetaklak terkedilmiş olsunlar ve durumları eşit olsun.

4- Mü'minlerin onlan dost edinmeleri ve yardım etmeleri onlar hicret edinceye; ih-lasla üzerlerine düşeni yapıncaya kadar yasak edilmiştir.

5- Eğer münafıklar bu hallerinden, dönmez de hilelerine devam ederlerse, mü'minle­rin onları buldukları yerde öldürmeleri onları dost ve yardımcı edinmemeleri gerekir.

Müfessirler bu ayetlerin nüzul sebebi ile ilgili üç rivayet belirtmişlerdir[315]. Bunlar­dan birincisine göre bu ayetler, müslüman olan, Medine'ye hicret eden sonra Medine'de ikamet etmeyi kendilerine ağır görme bahanesi ile darul küfre geri dönen bir grup hak­kında inmiştir. Bir görüşe göre ayetler, müslüman olan, fakat hicrete güçleri yettiği hal­de hicret etmeyen bir grup hakkında inmiştir. Üçüncü bir rivayete göre ayetler, müslü-manların gruplara ayrılıp haklarında öldürüp öldürmeme hususunda ihtilaf ettikleri, Uhud savaşında müslümanları yardımsız bırakan Medine münafıkları hakkında inmiştir. Müfessirlere göre (hicret edinceye kadar) kelimesi Medine'ye gitme ve müslümanlara katılma, müslüman olma, Allah ve Rasulü'ne itaat etme, ihlasla müslümanlara ve Ne­bi'ye katılma mânâlarına gelmektedir. Yine müslümanlar ve Nebi ile beraber Allah yo­lunda savaş mânâsına da gelir.

Ayetler, geçmiş ayetleri takip ettiğini ifade eden "fe" harfi ile başlamaktadır. Geçmiş ayetler cihada çağırıp, cihada karşı koyanlara mütereddid davrananlara ve vaadlcrinden dönenlere ki, müfessirler bunların Medine münafıkları olduklarını söylemektedirler.

Evet, işte ayetler bu gruplara karşı koymaya davet etmekte idi. Bu bağlamda bu ayetle­rin de mevzusunun münafıklar ve cihad olduğunu buna bağlı olarak da (zikri geçen) üçüncü rivayetin ayetlerin nüzul sebebi ile daha çok ilgili olduğunu, ayetlerde geçen "hicret" kelimesinde savaş, Allah ve Rasulü'ne itaat olduğunu görmekteyiz. Ve ayetler­de geçen "Sizlerin de onlar gibi inkar etmenizi isterler ki, sizler de onlarla eşit olasınız." cümlesinin, özellikle üçüncü rivayette olduğu gibi Medine münafıklarına çok daha mu­tabık ve uygun olduğunu, görmekteyiz. Buhari ve Tirmizi'nin tefsir faslındaki Zeyd bin Sabit'den gelen bir rivayete göre "Rasulullah'ın ashabından bazı insanlar Uhud savaşın­dan geri döndüler. İnsanların bu dönen münafıklar hakkında görüşleri iki kısma ayrılı­yordu. Bazıları "onları öldürelim" diyorlar bazıları da "hayır" diyordu. Bunun üzerine "Size ne oluyor da münafıklar hakkında iki kısma ayrılıyorsunuz?" ayeti nazil oldu[316].

İşte bu ayetler, müslümanların bu ihtilaflarına karşı (Medine münafıklarına karşı) eğer onlar bu tutumlanna devam eder, cihaddan da yüz çevirir, Allah ve Rasulü'ne ita-atta ihlaslı olmazlarsa, nerede bulunursa bulunsunlar onların öldürülmeleri, onlardan dost ve yardımcı edinmemeleri emredilmektedir.

Böylece ikinci bir sefer olarak Kur'an müslümanlara, münafıkları nerede bulurlarsa öldürmelerini emrediyor. İlk olarak bu emir Ahzab sûresinin 60. ayetinde "Eğer müna­fıklar bu hallerini bırakmazlarsa" tabiri ile, bu ayetle de "Eğer yüz çevirirlerse" tabiri ile gelmiştir.

Bu mesele ile Ahzab süresindeki ayetlerde gerekli açıklamada bulunduk bundan do­layı tekrarı uygun görmüyoruz.

Ayet her döneme hitap eden ve süreklilik ifade eden yüce telkinler içermektedir. Bu­nun üzerine kim ki müslüman olduğunu iddia ediyor, fakat sıkıntı, kriz anlarında müslü­manlara katılmıyor, bununla birlikte bir delil getiremiyor, aksine düştüğü alçak ve rezil duruma müslümanların da düşmesini isteyip yardımsız bırakılmalarını istiyor -ki böyle durumlar müslümanların kritik birçok durumlarında her zaman ve mekanda olagelmiş­tir-. İşte bu tutumlara karşı ayetler şiddetle karşı koymayı, böyle insanları tardetmeyi ve bu alçaklara ders vermeyi emretmiştir. [317]

 

90- Ancak aranızda anlaşma bulunan bir topluluğa sığı­nanlar ne sizinle ne de kendi toplumlarıyla savaşmaktan (istemediklerinden) yürekleri sıkılarak[318]' size gelenler müs­tesna. Allah dileseydi onları başınıza bela ederdi de sizinle savaşırlardı. Artık onlar sizi bırakıp bir tarafa çekilir de si­zinle savaşmazlar ve barışı'[319]' size bırakırlarsa, bu durumda Allah size onların da aleyhinde bir yola girme hakkı ver­memiştir.

 

Bu ayetlerde geçmiş olan iki ayetin hükmünde müslümanlarla aralarında barış ve an­laşma bulunan bir topluluğa sığınanlar veya müslümanlara gelerek özür dileyip müslü­manlarla ve kendi kavimleri ile savaşmayı istemeyen kişilerin durumu istisna edilip geç­miş iki ayetin hükmünden çıkarılmaktadır. Şayet onlar müslümanlara karşı böyle barış tutumu ile hareket ederlerse müslümanlar için onlar aleyhinde düşmanlık ve savaş konu­sunda bir yol yoktur. "Allah dileseydi onları başınıza bela ederdi de sizinle savaşırlar­dı" antrparantez cümlesi olarak gelip Allah Teala'nın müslümanlar için fazlında onlara ilham ettiği barışla ve müslümanlara da onlar aleyhine bir yol bırakmamakla belirtmek ortaya koymaktadır. [320]

 

Münafıkların Zararlarına Karşı Müslümanlara Uyarı

 

Müfessirler birinci fırkada kastın Hilal İbn Uveymur Es-selmi olduğunu söylemişler­dir[321]. Bu adam Rasulullah ile karşılıklı olarak birbirlerine geçenlere zulmetmemek üze­re anlaşma yaptılar. Ya da burada birinci fırkadan kasıt, Suraka bin Malik Elmedle-ci'dir. Ki bu adam Rasulullah ile kavminin savaşmaması üzerine ve şayet onlar müslü-man olurlarsa müslüman olacakları üzerine anlaşma yapmıştır. İkinci fırkadan kasıt ise Esca kabilesi olduğunu söylemişlerdir ki bu topluluk, Medine'ye yediyüz kişi olarak ge­lip Medine'nin birçok yerine dağılmışlardır. Bunun üzerine Rasulullah onlara ziyafet olarak hurma göndermiş ve onların geliş sebebini onlara sormuştu. Onlar da "Bizim görmemiz ve bizimle Beni Damre kabilesi arasındaki harpten dolayı size geldik ve si­zinle anlaşma yapmayı istiyoruz" demişlerdi. Nebi onlarla anlaşmayı kabul etti.

Bu rivayetlere ek olarak başka bir rivayette geldiğine göre, Kureyş'le anlaşma yapan Beni Bekr ve Nebi ile anlaşma yapan Beni Huzaa kabileleri hakkında inmiştir. Bunlar Mekke tarafında anlaşmalı iki kabiledir. Nebi Kureyşlilerle maruf olan Hudeybiye an­laşmasını yapınca bir iki kabileyi muhayyer bırakmıştır. Bunun üzerine Beni Bekr Ku-reyşlerle, Beni Huzaa da müslümanlarla olmayı tercih etmişlerdir.

Böylece Beni Huzaa ile Nebi ve müslümanlar arasında bir anlaşma olmuş, Beni Bekr'in Kureyş'le olan anlaşmalarından dolayı da yine müslümanlar ve Nebi ile arala­rında bir anlaşma olmuştu.

Bu ayet geçmiş ayetlerle bağlantılıdır ve biz bu ayetin erken bir vakitte indiğini zan­nediyoruz. Bu bağlamda bu ayetin, Beni Bekr ve Beni Huzaa hakkında indiği ihtimalini uzak görüyoruz. Çünkü Hudeybiye antlaşması hicretin altıncı senesinde vaki olmuştur. Ayetin mânâsı, buradaki istisnanın anlaşmalı insanlara haya ederek savaşmaktan çeki­nen ve anlaşma isteyen insanlara işaret etmektedir. Bu ve diğer görüş birinci ve ikinci rivayete mutabıktır. Ancak ayetteki istisna burada kastın, müslüman olduklarını iddia e-den münafıklar ya da kafirler olması durumunda sorun ortaya çıkıyor. İstisna sigasının ifadesine göre istisna edilenler geçmiş ayetlerde hadis konusu olan münafıklar ya da münafık olarak itibar edilenlerdir. Çünkü onlar iman üzerine bir delil getirmemişler, müslümanlarla savaşa katılmamışlar ve ihlasla da Allah ve Rasulü'ne itaatte bulunma­mışlardır. Ancak ayetin konusu ve mânâsı istisna edilenlerin gayri müslimler olduğu ih­timaline işaret etmektedir. Mücahede yapanlar, müslümanların kıtalinde göğüsleri sıkı­lanlar ve Allah Teala'nın "eğer dileseydik onları size musallat ederdik" diye vasıflan­dırdığı kimseler tabiatıyla müslüman olamazlar, "veya size geldiklerinde" tabiri (anlaş­mazlığı) daha da artırıyor. Bu durumda onlardan bazıları müslüman olarak gelip müslü-manlara katıldılar, fakat kendi kavimleri ile savaşmaktan haya ettiler. Ayet böyle bir ifade ile anlaşılabilir. Nasıl ki onların özürlerini beyan edip hayalarını ilan ederek gel­meleri anlaşılacağı gibi, ayetin mânâsı ifade ediyor ki Kur'an'ın hikmeti onları bu tu­tumlarından dolayı özürlü buluyor. Müfessirlerin bu konudaki görüşleri bizi doyuracak derecede değildir.

Bununla beraber hadiste mevzu olan iki fırkanın gayri müslimler olduğu tercihini seçmekle mutmain olmaktayız. Ve umulur ki, bu istisna, geçmiş ayette öldürme emrini nehyeden son bölüme dönmektedir. Temenni ettiğimiz gibi eğer bu doğru olursa, orta­dan işkal kalkar ve bu ayette istidradi bir cümle, bölüm olarak kabul edilir.

Durum ne olursa olsun ayet müslümanları, kendilerinin anlaşma yaptıkları ile savaş­mayı veya onları öldürmeyi yahut müslümanlarla muahede yapmış olanlara sığınanları öldürme ve onlarla savaşmayı ya da müslümanlarla barış tutumu ile hareket edip fakat müslümanlarla savaş halinde olan kimselere sığınanları öldürmeyi ve onlarla savaşmayı kesinlikle nehyetmekte, yasaklamaktadır. Böylece bu ayet müslümanlarla gayri müslim-ler arasındaki siyasi alakayı belirtmektedir. Ve gayri müslimler Uç sınıf olarak belirtil­mektedir.

1- Anlaşmalılar.

2- Sözleşme yapıp kontrollerine girenler, koruma allına alınanlar.

3-  Tarafsızlar, bunlar da müslümanlara karşı barış tutumu ile hareket eden müslii-manla savaşan kavimlerle birlikte olmayıp müslümanlara karşı durmayanlar. Böylece ayet bu üç grupla savaşmayı nehyetmiştir. İşte bu durumda görüldüğü gibi, müslüman-lar, gayri müslimlerle olan alakalarım, tarih boyunca hak, adalet ve insaf üzerine koy­muştur.

Müfessirler[322] bu ayetin, Tevbe sûresinin beşinci ayetini yani müşriklerin katlini emreden ayeti neshettiğini söylemişlerdir. Ayetin metni şöyledir: "Haram aylar çıkınca müşrikleri bulduğunuz yerde öldürün, onları yakalayın, onları hapsedin ve onları gözet­leme yerinde oturup bekleyin. Eğer tevbe eder, namazı dosdoğru kılar, zekatı da verir­lerse artık yollarını serbest bırakın. Çünkü Allah çok bağışlayan, çok esirgeyendir."

Tevbe sûresinin bu ayetinden önce gelen ayetler ve sonrakiler, müslümanlarla mu­ahede (ahidleşme) yapanları istisna etmektedir. Ve onlara ahidlerinde dosdoğru olmala­rını emredip ahidlerini müddeti bitinceye kadar tamamlamalarını ve ona riayet etmeleri­ni emrediyor. Buna bağlı olarak neshedildiğini söyleyen kavle göre, özellikle muahede yapan kişilere göre bu kavil (görüş) görüş, garip ve yersizdir. Bazıları bu durumu müla­haza etmiş[323]' ve bu görüşü inkarcı bir tavırla soruşturmuşlardır. Bu bağlamda mülahaza edenler bu ayeti mensuh olarak kabul etmiş olsa bu ayet anlaşma yapanlarla da nakz et­miş, çelişki etmiş olurdu. Ve mülahaza da gerçekten hak bir mülahazadır.

Bu mesele ile ilgili yeterli açıklamaları geçmiş münasebetlerden dolayı yaptık[324]. Eğer burada fazla olarak bir şey söyleyecek olursak o da, bu ayetin muhkem bir ayet ol­duğudur. Konuyla ilgili olarak nebevi bazı hadislerin ifadesine göre fakihler, zimminin hata ile öldürülmesi durumunda üzerine diyetin vacip olduğunu, bir görüşe göre ağır di­yet ya da kısas uygulamasının da kasdi adam öldürmede olduğuna karar vermişlerdir[325].

İşte burada ayetin muhkemliğinin kesinleştiği görülmektedir. Zımmi tabiri muahid tabiri ile muradiftir. Muahid isimlendirmesi onların Allah'ın, Rasulü'nün ve müslüman-lann zimmetine girmesinden dolayıdır. Yani böylece onlara kefil olunup, güvenlikleri teminat altına alınmaktadır. Buhari ve Tirmizi'nin rivayet ettiklerine göre Nebi şöyle buyurdu: "Kim muahid (anlaşmalı) bir kimseyi öldürürse, cennet kokusunu alamaz. Ancak kokusu ona kırk yıllık bir mesafeden gelir."[326]

İşte bu hadis yukarıda tespit ettiğimizin vesikasıdır. Bu hadiste barış yapan ve taraf­sızların, muahidlcr üzerine kıyas yapmasına bir mani de yoktur. Bu durumda ayet mu-ahid, barış yapan ve tarafsızları da içine almaktadır.Allah en iyi bilendir.

Özet olarak şunu diyebiliriz. Ayetin hükmü istisna edilen üç sınıfa giren gerek fert ve gerekse cemaat olsun merkez için geçerlidir. Onlarla ne savaşılır ne de öldürülürler. Ayet Kur'an'ın genel esasları ile tam olarak bağlantılıdır. (Bir günahkar diğerinin güna­hından sorumlu değildir) [327]

 

91- Başka birtakım insanlar da bulacaksınız ki, hem siz­den, hem de kendi toplumlarından emin olmak isterler. A-ma ne zaman fitneye götürülseler, fitnenin içine başaşağı atılırlar. Eğer onlar sizden uzak durmazlar, sizinle barış içinde yaşamak istemezler, ellerini (savaştan) çekmezlerse onları yakalayın ve nerede bulursanız öldürün! İşte öylele­rine karşı size açık bir yetki verdik.

Bu ayeti kerime hem müslümanlardan ve hem de kendi toplumlarından emin olmak isteyen ve müslümanların düşmanlarına sığınan başka bir toplumdan bahsetmektedir. Fakat bu topluluk, istikrarlı olmayan "müzebzib" yani bir oraya bir buraya hareket e-den, hangi fitneye itilseler, içine dalan bir topluluktur. İşte böyle vasıflara sahip olan bir topluluk karşısında müslümanlar, onların sevgi gösterilerine veya tarafsız tutumları­na güvenemezler. Ancak onlar sebat ve doğrulukla müsliimanlara saldırmaz, açık bir şekilde barış ilan eder ve miislümanlara sığındıklarına dair açık bir delil getirirlerse, bu durumda onlara güven duyulabilir. Eğer bunu yapmazlarsa, hükümleri kendi toplumla­rının hükümleri gibi olur. Müslümanlar onları nerede bulurlarsa öldürebilirler, savaşa­bilirler. Allah Teala onlar aleyhine müslümanlara bu konuda hüccet ve yetki vermiştir. [328]

 

Müslümanlar Ancak Güvenilir Kimselerle Barış İçinde Yaşayabilirler

 

"Müfessirler, ayette kasdedilen grubun Gatafan ve Esed kabilelerinden bir topluluk olduğunu söylemişlerdir. Onlardan bir topluluk Medine'ye geldiklerinde müslüman ol­duklarını söylüyor kavimlerine döndüklerinde de şirk ve düşmanlıklarını ortaya koyu­yorlardı. Bunu yaparken de kavimlerinden korunma ve güvenli olma düşüncesiyle yapı­yorlardı. Bu konuda zikredilen başka rivayetlerde de bunu yapanların Kureyş'den bir topluluk veya başka kabileler olduğunu belirtmektedir[329].

Ayetin mevzuu, geçmiş ayetlerle mevzu ve siyak birlikteliğine işaret etmektedir. Bu halde, rivayetlerin Mekke müşrikleri veya Esed ve Gatafan kabileleri hakkında yahut da başkaları hakkında olmasına engel değildir. Buna bağlı olarak ayet, şer'i bir hüküm içe-rip münafıklar, muahidler, barış yapanlar ve çıkarsamalar hakkında şer'i silsileyi ta­mamlamak münasebetiyle inmiştir.

Açıkça görüldüğü gibi hükmün üzerine bina edildiği delil güçlü, dosdoğru, hak ve insafla hareket etmektir. Ve bu telkin bu halleri temsil eden bütün durumlar için geçerli­liğini ve sürekliliğini ortaya koymaktadır. Ayetin ortaya koyduğu telkin şudur: Müslü­manların gerçekten doğru ve tarafsız olduklarında, mutmain oldukları kimselerle barışla hareket etmeleri, düşmanlık ve savaş yapmamaları, savaşan düşman bir topluluk içinde de olsalar, bu hallerine devam ettikleri sürece müslümanlannda başka cevap vermeme­leri gereklidir. [330]

 

92-  Yanlışlıkla olması dışında bir mü'minin bir mü'mini öldürmeye hakkı olamaz. Yanlışlıkla bir mü'mini öldüren kimsenin mü'min bir köle azad etmesi ve ölenin ailesine teslim edilecek bir diyet vermesi gereklidir. Meğer ki ölü­nün ailesi o diyeti bağışlamış ola!. Eğer ölen mü'min oldu­ğu halde size düşman olan bir toplumdan ise mü'min bir köle aza.d etmek lazımdır. Eğer kendileriyle aranızda an­laşma bulunan bir toplumdan ise ailesine teslim edilecek bir diyet ve mü'min bir köleyi azad etmek gerekir. Bunları bulamayan kimsenin, Allah tarafından tevbesinin kabulü için iki ay peşpeşe oruç tutması lazımdır. Allah her şeyi bi­lendir, hikmet sahibidir.

93-  Kim bir mü'mini kasten öldürürse cezası, içinde ebe-diyyen kalacağı cehennemdir. Allah ona gazab etmiş, ona lanet etmiş ve onun için büyük bir azap hazırlamıştır.

 

Katlin Çeşitleri Ve Cezaları

 

Ayetin metni açıktır, burada;

A- Hata olması hariç mü'minin mü'mini öldürmesinin kesinlikle yasak olduğunu, bu olayın vaki olmasına ihtimal vermeksizin anlatıyor.

B- Kasten adam öldüren için şiddetli bir uyan ve sakındırma vardır. Şu gelecek ka­ideler ve esaslar çerçevesinde hatayla mü'min öldürmenin cezalarını (fıkıh kaidelerini) beyan ediyor.

1-  Bir mü'min diğer bir mü'mini hatalı olarak öldürdüğü zaman öldürülenin ailesi­nin de mü'min olmaları durumunda, öldüren kişinin üzerine işlediği suça kefaret olarak mü'min bir köleyi azad etmesi ve Allah'a tevbe etmesi gerekmektedir. Aynı zamanda öldürülenin ailesinin affetmesi hali hariç, öldürenin Allah rızası için maktulün ailesine sadaka vermesi gerekir.

2- Bir mü'min diğer bir mü'mini hatalı olarak öldürdüğünde maktulün (öldürülenin) ailesi de kafir ve müslümanlann düşmanı ise, katilin (öldüren), işlediği suça tevbe ve kefaret olarak bir köle azad etmesi gerekir.

3- Yine bir mü'min diğer bir mü'mini hatayla öldürdüğünde maktulün akrabaları ka­firler ve müslümanlarla anlaşmalı iseler, buradaki hüküm de birinci maddenin hükmü gibidir. Yani ailesine (maktulün) diyet verilmesi ve köle azad edilmesidir.

4- Eğer katil bir şey bulamazsa ve mü'min bir köle azad etmeye güç yetiremezse bu durumda keffaret olarak ödenecek bedel, art arda tutulacak oruçtur.

Müfessirler iki ayetten her ayet için muhtelif rivayetler zikretmişlerdir. Birinci aye­tin münasebeti hakkında, Ayyaş isminde bir müslümanın, kendisine saldınlması ve iş­kence edilmesinden dolayı bir şahsı, fırsat bulunca öldürmeye yemin ettikten sonra öl­dürmesi sonucu inmiştir ki Ayyaş bu adamı, onun Mekke'den Medine'ye hicreti esna­sında mü'min olmasını bilmeden öldürmüştür. Aynı zamanda bu ayet hakkında ikinci bir rivayet daha vardır. O da ayetin Ebu Derda hakkında indiğidir. Ebu Derda bir cihat esnasında koyunlarını otlatmakta olan bir adama rastladı, adam kelime-i tevhidi ikrar et­mesine rağmen Ebu Derda adamı öldürdü ve koyunlarını aldı.

İkinci ayetin münasebetine gelince Beni Neccar mahallesinde kardeşini ölü bulan bir şahıs hakkında Medine'de inmiştir. Bunun üzerine adam Rasulullah'a başvurdu. Rasu-lullah da o adamla beraber katilin kim olduğunun tespit etti ve kısas için teslimi emriyle mükellef bir adamı Beni Neccar'a gönderdi. Bunun üzerine, şayet katil bilinmiyorsa maktulün kardeşlerine diyet ödemelerini emretti. Onlar da katili bilmediklerini belirttiler ve diyeti kardeşine ödediler. Maktulün kardeşi diyeti aldıktan sonra Rasulullah'ın gön­derdiği Neccarlı şahısla beraber dönerken bu şahsı kardeşinin kanına bedel olarak öldür­dü ve böylece kafir ve mürted olarak Medine'ye döndü. Daha sonra Rasulullah onu Mekke'nin fethi yılında öldürtmüş ve tevbesini de kabul etmemiştir.

Rivayetler iki ayetin ayn ayrı olduğunu ve münasebetlerinin farklı olduğunu işaret etse de, bu iki ayete bakıldığında ayetlerin birbirine bağlı ve uygun olduğunu söylemek mümkündür. Başka bir yönde ise bu iki ayetin diğer ayetlerden farklı olduğu ve birbirle­riyle ilgili oldukları görülmektedir.

Zikri geçen ayetler, müslümanların gayri müslimler karşısında tutumlarını ve gayri müslümlerin de müslümanlar karşısındaki tutumlarını beyan etmiştir. Üzerinde durdu­ğumuz bu iki ayet de mü'minin mü'min bir kimseyi öldürmesinin hükmünü açıklamış­tır.

Bu iki ayet geçmiş iki ayetten sonra inmiş ve mevzulanndaki uygunluk itibariyle geçmiş ayetlerden sonra zikredilmiştir. Tabii ki bu durum doğal olarak, bu iki ayetin in­mesinden önce bu iki ayet için zikredilen rivayetlere uygun olayların ve münasebetlerin ortaya çıkmasına engel değildir. İşte bu uygun münasebetlerin ortaya çıkmasından dola­yı Kur'an'ın hikmeti bu konudaki genel hükmü beyan etmek için vahyi indirmiştir.

Öncelikle bu iki ayette hedef olarak mü'minin kanının diğer bir mü'min üzerindeki öneminin büyüklüğüne -hatayla da olsa- ve bu olayın vehametine işaret ediliyor. Daha sonra, eğer öldürme kasdı ile olursa, öldürme suçunun büyüklüğüne işaret ediliyor. Umulur ki bu korkutma ve uyan, günahların hafiflemesine, mü'minin kulak vermesine ve korkmasına sebep olur. Bunun için Kur'an-ı Kerim'in hikmeti bu makamda bu hede-

fi tekid etmek için, özellikle bu suçun azameti üzerinde durdu ve aynı durumda hata ile öldürmenin şer'i hükmünü beyan etmekle yetindi ki o da, katilin Allahu Teala'nın ken­disini affetmesi için Allahu Teala'ya tevbe etmesi ve maktulün ehline kefaret ödemesi­dir.

Ve açıktır ki, bu ayet-i kerimeyle Allahu Teala mü'minin, kardeşinin kanı için özen ' göstermesinin gerekliliğine kasıttan öte hatayla da olsa mü'minin kanını dökmekten sa-kındırmaya şiddetle işaret edilmektedir.

Mü'minin kanının diğer bir mü'min üzerindeki önemi ve bu günahın azameti konu­sunda Peygamberimizden birçok hadis zikredilmiştir.

Bu hadislerden birincisi Buhari, Müslim, Ebu Davud ve Tirmizi tarafından rivayet edilmiştir.

Peygamber şöyle buyurdu. "Kıyamet günü kan, insanların kendi aralarında Allah Teala'nın ilk hükmettiği şeydir." Başka bir rivayete göre de kulun ilk hesap vereceği şey namazdır ve aralarında ilk hükmedilecek şey kan dökmek hakkındadır[331]. İkincisi Buhari ve Ebu Davud'tan rivayet olunmuştur. "Mü'min birisi haram kan akıtmadığı müddetçe dinde geniş ve rahattır".[332] Üçüncü bir rivayet Ebu Davud ve Nesai tarafın­dan rivayet edilmiştir. "Mü'minin mü'min bir kimseyi kasdi olarak öldürmesi veya kişi­nin müşrik olarak ölmesi hariç, umulur ki Allah Teala bütün günahları affeder."[333]

Dördüncü hadisi de Tirmizi ve Nesai rivayet etmiştir. "Allah katında müslüman bir adamın öldürülmesi, dünyanın helak olmasından daha kötüdür."[334] Beşinci olarak da yine Tirmizi'den rivayet olunan hadise göre: "Eğer gökyüzü ehli ve yeryüzü ehli bir mü'minin kanının dökülmesine iştirak etseler, Allah Teala onları ateşe atar."[335]

Şuna da işaret edelim ki kasdi öldürmek, kendisi hakkında hüküm belirtilmemiş ola­rak terkedilmedi. İşte bu hüküm kısastır; yani nefse karşı nefsin öldürülmesi. İşte bu hü­küm İsra sûresinin 33. ayetinde "Allah'ın haram kıldığı cana haksız yere kıymayın. Haksız yere öldürülenin velisine bir yetki tanımışızdır. Artık o da öldürmekte aşırı git­mesin, zira o da yardım görmüştür" şeklinde beyan edilmiştir. Ve yine ayrıca tefsiri ve şerhi geçen Bakara süresindeki (178-179) ayetlerde beyan edilmiştir. Sonra bu hüküm (kısas) Rasulullah'tan gelen bir sünnettir. Şöyle ki Rasulullah maktulün yakınlarını di­yet almak veya kısası tercih etmek noktasında serbest bırakmıştır[336].

Rasulullah'ın bu hükmü, aynı zamanda şerhi geçen Bakara sûresinin 178. ayetinde açıkça beyan edilmiştir.

Bazı müfessirler, "eğer öldürülen, sizinle onlar arasında bir anlaşma bulunan bir kavimden ise" cümlesinde kastın, öldürülenin mü'minlerle kafirler arasında anlaşması bulunan bir topluluktan olmasıdır dediler[337]. Bazıları da buradaki kasıt öldürülenin mü'min olup mü'minlerle anlaşması olan bir kavimden olmasıdır dediler[338]. Ayet-i ke­rime hatayla adam öldürme sadedinde olduğu için ikinci görüş mânâya daha uygundur. Ki biz onu meseleyle ilgili önceki şerhimizde almıştık. Ve onun gerçekten doğru olaca­ğını temenni ediyoruz.

İşte bu kaviller arasındaki ihtilafın sebebi de olaylar ve hadislerin farklı olması ve aynı zamanda olaylarla ilgili şahısların farklı olmasından kaynaklanmaktadır.

"Eğer öldürülen sizinle onlar arasında anlaşma bulunan bir kavimden ise "Bu ayet-i kerime anlaşmalılardan hata ile öldürülenleri de içermektedir" görüşüne binaen alimler, zımminin ve anlaşmalının diyetinde ihtilaf etmişlerdir.

Alimlerden bazıları bu konudaki rivayet edilen hadislere göre bu diyetin, müslüman bir kişinin diyeti gibi olduğunu söylemişlerdir. Bazıları da bu miktarın yansı kadar ol­duğunu söylemişlerdir[339].

Burada başka bir konu daha vardır ki o da taş, sopa veya kamçı ile öldürmeden dola­yı ortaya çıkan "kasti öldürmeye" benzer öldürme çeşididir. Müfessirlerin rivayet ettiği bir hadise göre bu tip öldürme, karşı tarafın öldürülmesini gerektirmeyip ancak ağır di­yeti gerektirmektedir. O da hata ile öldürmedeki diyetin ikiye katlanması ya da dörtte bir ziyade veya üçte bir ziyade ile yani mevcut çeşitli rivayetlere göre değişmektedir.

Müfessirler; bu konuda zikredilen görüşlere ve hadislere istinaden, eğer maktulün ta­raftarları kısastan bedel olarak diyeti kabul ederlerse, yine diyetin muğlıza (ağır) oldu­ğunu belirttiler[340].

İşte bu konuda zikrettiğimiz geniş açıklama ve rivayetlerle yetinmekle beraber, şunu da belirtelim ki bu konuyla ilgili geniş bilgi fıkıh kitaplarında açıkça beyan edilmiştir.

İkinci ayetteki kesin üsluba göre, kasti adam öldürenin tevbesinin kabul edilip edil­memesi bakımından ve cehennemde ebedi kalıp kalmaması bakımından bu mesele de araştırma ve tartışma konusu olmuştur.

Şöyle ki bazıları nebevi hadislere göre kasten adam öldürenin tevbesinin kabul edil­meyeceğini ve cehennemde ebediyen kalacağını söylemişlerdir[341].

Bazıları da nebevi hadislere ve Kur'an ayetlerine dayanarak, Allahu Teala'nın diler­se tevbeyi kabul edeceğini ve o kişinin öldüğü zaman kelime-i tevhidi ikrar ediyorsa ebediyyen ateşte kalmayacağını söylemişlerdir[342].

Birinci görüş hususunda Ebu Davud ve Nesai'den gelen bir rivayete göre "Umulur ki Allah her günahı affeder. Ancak müşrik olarak ölen ve kasten bir mü'mini öldüren

hariç"[343]. Buhari ve Müslim Said bin Cübeyr'den rivayet ettiğine göre, "İbn Abbas'a kasten bir mü'min öldüren kişiye tevbe var mıdır?" dedim. "Hayır" dedi. Sonra bunun üzerine Furkan sûresinden "Ancak tevbe eden" cümlesine kadar okudu ve bu Mekki'dir ve Medeni olan "Kim bir mü'mini kasten öldürürse cezası ebedi olarak cehennemdir" ayeti neshetmiştir dedi[344].

İkinci görüşle, ilgili varid olan "Muhakkak ki Allah kendisine şirk koşmayı affetmez bundan başkasını dilerse affeder." "De ki Ey kendi nefisleri aleyhine haddi aşan kulla­rım! Allah'ın rahmetinden ümit kesmeyin! Çünkü Allah bütün günahları bağışlar. Şüp­hesiz ki O, çok bağışlayan, çok esirgeyendir." (Zümer 53). Buhari, Müslim ve Tirmi-. zi'nin Ebu Zer'den rivayet ettiği bir hadiste Nebi (s) dedi ki: "Cibril bana geldi ve beni şöyle müjdeledi: "Kim ki senin ümmetinden şirk koşmaza, cennete girer." Dedim ki : "Zina etse ve hırsızlık yapsa da mı?" Dedi ki: "Zina etse de, çalsa da." Ben tekrar sor­dum. O yine aynı cevabı verdi"[345]. Yine Buhari, Müslim ve Tirmizi'nin rivayet ettiği ikinci bir hadiste: "Hiç bir kimse yok ki Allah'tan başka bir ilah olmadığına, Muham-med'in de O'nun Rasulü olduğuna kendi kalbinden dosdoğru şehadet ederse Allah ona ateşi haram kılar."[346] Müslim'in Enes'den, o da Rasulullah'tan rivayet ettiği üçüncü bir hadise göre: "Her kimin kalbinde arpa tanesi ağırlığında imanı varsa ve "Allah'tan baş­ka ilah yoktur" diyorsa ateşten çıkar"[347]. Ve "Her kim ki kalbinden mısır tanesi ağırlı­ğında iman var ve Allah'tan başka ilah yoktur" diyorsa ateşten çıkar." Müslim'in riva­yet ettiği dördüncü bir hadise göre Rasulullah'a bir adam geldi ve dedi ki: "İki icab etti­rici (yani cennete- ve cehenneme girmeyi) gerektirici şey nedir? "Rasulullah dedi ki: "Kim ki Allah'a şirk koşmadan ölürse Cennete girer. Kim ki şirk koşarak ölürse Cehen­neme girer." Buhari ve Müslim, Said İbn Cübeyr'den rivayet ettikleri hadise bir tamam­lamada bulundular. Buna göre bu soru onun tarafından İbn Abbas'a değil, müfessirlerin ve tabiinin büyüklerinden.olan Mücahid'e sorulmuştur ve hadis ondan işitilmiştir dedi­ler. Bu tamamlayıcı da "ancak pişman olan" şeklinde ifade edilmiştir[348].

Açıktır ki her iki kavlin yani görüşün de senedleri ve dayanakları vardır. Biz bunları zikretmekle yetiniyor ve diyoruz ki, buradaki ayetin asıl ana hedefi kasten mü'min öl­dürme fiilinin büyüklüğünü ve Allah katındaki günahını belirtmektir. Beş müsned sahi­binin İbn Abbas'tan rivayetine göre "Bir kul zina ettiği anda mü'min olarak zina yap­maz. Bir mü'min hırsızlık yaptığı anda mü'min bir mü'mini öldürdüğü olamaz, bir mü'min içki içtiği anda mü'min olamaz. Bir mü'min öldürdüğü anda mü'min olamaz" Ebu Hureyre bu hadis üzerine şunu ziyade etmiştir. "Tevbe ise, henüz kabul edilir[349]. Umulur ki, bu hadis ve tamamlayıcı ile geçen iki kavil arasında bir uyuşma kurulabilir.

Her kim ki katli helal görürse kafir olarak ölür ve cehennemde ebedi kalır. Kim ki öldü­rür ama helal görmez, pişman olur ve tevbe ederse cehennemde ebedi olarak kalmaz. [350]

 

94- Ey iman edenler! Allah yolunda savaşa çıktığınız za­man'[351] iyi anlayın, dinleyin'[352]. Size selam[353]' verene, dünya hayatının geçici menfaatine göz dikerek "Sen mü'min de­ğilsin" demeyin. Çünkü Allah nezdinde sayısız nimetler vardır. Önceden siz de böyle iken Allah size lütfetti. O halde iyi anlayıp dinleyin. Şüphesiz Allah bütün yaptıkları­nızdan haberdardır.

 

Ganimet Hırslısı Olmamak Ve Haddi Aşmamak

 

Ayet-i kerimede hitap müslümanlara yöneltilmektedir ve ayet-i kerime şunları içer­mektedir.

1- Ayet-i kerime müslümanlara Allah yolunda savaşa çıktıklarında insanların haki­katleri konusunda yani müslüman olup olmadıkları hususunda kesin sonuca varıncaya kadar araştırıp soruşturmalarını, kafir düşman haricindekilerle savaşmamalarını ve onla­rı öldürmemelerini ve kendilerine selam veren veya barış ve uzlaşma teklif eden yahut da müslüman olduğunu ifade edenlere karşı onların yanındaki mal ve ganimeti arzuladı­ğı için kendi kendine içtihad ederek "sen müslüman değilsin" gibi yanlış hareket ve ifa­delerden sakınmalarını emretmektedir.

2- Allahu Teala bu ayeti kerime ile müslümanlara şunu hatırlatmaktadır: İhlas sahip­leri için Allah katında dünyevi ve uhrevi mal ve ganimet çoktur. İnsanların soruşturması konusunda dünya hayatı, arzusu onları Haktan ayırıcı ve onları şaşkına çevirici bir et­ken olmamahdır. Ve şunu hatırlamalıdır ki: Onlar da bir zamanlar müslüman değillerdi ama Allahu Teala' nın fazl-ı keremi ve hidayeti ile müslüman oldular ve mümkündür ki onlar da yine Allahu Teala'nın hidayeti ve fazlı ile müslüman olabilirler.

3- Ayeti kerime ikinci olarak müslümanları, Allahu Teala'nın onların yaptıklarını ve niyet ettiklerini bildiği ifadesini kullanarak tespit ve soruşturma konusunda uyarıyor.

Müfessirler bu ayetin nüzul sebebindeki olay ve şahıslar hakkında, mevzuları ortak olan muhtelif rivayetler zikretmişlerdir[354].

Bu rivayetlerin özeti: Müslümanlardan bazıları bir cihad seriyyesine çıktılar ve ya­nında mal ve koyun bulunan bir şahsa rastladılar. Bu şahıs onları hemen selamladı ve hemen arkasından Kelime-i Tevhidi getirdi. Fakat müslümanlar bu adamın getirdiği Ke-lime-i Tevhid'den o şahsın takiyye yaptığı ve onları aldattığı zannına binaen bu adamı tasdik etmediler. Tam aksine adamı öldürüp malına el koydular. İşte bu olay Rasulul-lah'ın kızgınlığına ve onları o şahsın malına göz dikmekle suçlamasına sebep oldu. Hat­ta onlar Peygamberimiz'den özür dilediklerinde onları azarlayarak "karnını yarıp da baksaydınız" dedi. Çok geçmeden ayet indi. Peygamberimiz, onlara maktulun diyetinin ödenmesini, malının ve koyunlarının geri verilmesini emretti ve bu öldürme şeklini de hata ile öldürmek şeklinde kabul edip, öldüren şahsa da bir köle azat etmesini emretti.

Ayrıca bu konuda müfessirlerin zikrettiği rivayetlere uygun olarak Buhari, Müslim, Ebu Davud ve Tirmizi de İbn Abbas'tan bir hadis rivayet etmişlerdir: "Bir adam, Pey­gamberimizin ashabından olan bir topluluğa uğradı ve bu adamın yanında koyunlar var­dı. Adam o topluluğa selam verdi. Onlar, 'bu adam sizden korunmak için size selam verdi' dediler. Bunun üzerine kalkıp adamı öldürdüler ve koyunları ile birlikte Rasulul-lah'a getirdiler ve bunun üzerine ayet indi[355].

Rivayetlerdeki farklılık ve çeşitliliği bir kenara bıraktığımızda, gerçekten ayetin ri­vayetlerle uygunluk arzettiğini görebiliriz, ki bu uygunluk şunu söylememizi caiz kılmaktadır: Rivayetlerde gelen benzer bir olay, ayetin sebebi nüzulüdür.

Geçmiş ayetlerle bu ayet arasında konu itibariyle bir münasebet görülmektedir. Şöy­le ki, bu ayet ya diğer ayetlerden sonra inmiş ve onların tertibine göre dizilmiştir, ya da bu ayet sınırlar içermiş, diğer ayetlerle (mevzu itibariyle) uygunluk gösterdiği için diğer ayetlerin tertibine göre dizilmiştir.

Bu ayet haddi zatında bir şer'i hükümler topluluğudur. Evet, işte bu ayet mükemmel bir hüküm, bir ders ve bir yön verme, yöneltme içermektedir. İşte bu ifadeler sırasıyla:

1- Ganimetler cihadın esas cevheri, ana hedefi olmamalıdır.

2-  İnsanların, fiili olarak kendilerini yalanlayacak bir durumları olmadıkça zahirleri ile kabul edilmeleri, özellikle de bu duruma selam, barış ve uzlaşma veya kişinin müs-lüman olduğunu ilan ettiği hallerde dikkat edilmelidir. [356]

 

95-  Mü'minlerden özür sahibi olanlardan başka'[357] oturan­lar ile, malları ve canlarıyla Allah yolunda cihad edenler bir olmaz. Allah malları ve canlan ile cihad edenleri, dere­ce bakımından oturanlardan üstün kıldı. Gerçi Allah hepsi­ne de güzellik (cennet) vadetmiştir, ama mücahitleri otu­ranlardan çok büyük bir ecirle üstün kılmıştır.

96-  Kendinden dereceler, bağışlama ve rahmet vermiştir. Allah çok bağışlayıcı ve esirgeyicidir.

 

Müslümanlar Canları Ve Mallarıyla Savaşmalıdırlar

 

Mü'mirilerden bazı kimselerin, özürleri olmadığı halde cihaddan geri durmalarına rağmen günaha girmemelerinden ve zorlanmamalarından anlaşılıyor ki, durumlar ve şartlar bundan gayrisini götürmüyordu. İşte bu sebepten dolayı Kur'an'ın hikmeti bu ayeti (bu durumların) hemen arkasından getirdi. Bu dediğimizi, cihadı önceden farz olu­şu ve Peygamberimizin hayatı boyunca cihat ayetlerinin terhib, terğib ve azarlama çer­çevesinde dönüşü teyid etmektedir.

Bununla beraber ayet-i kerime, her ne kadar zahiren kuvvetli olmasa da "kaçmak için yalan söyleyip özür beyan etmek suretiyle olmadan" özür dileyen ihlas sahiplerinin, özürlerinin kabulü süresince .onlara sürekli bir telkinden uzak değildir. Ve insanlann gerçekten her ne kadar özürleri kuvvetli olmasa da cihada iştirak noktasında her zaman durumları aynı değildir. Yine burada cihadi hareketlere iştirak etmese de, durumu hak­kında, ihlaslı ve hüsni niyet sahibi olduğu bilinen kişiler hususunda sürekli bir telkin ve uyarı vardır.

Ama özür sahiplerinin istisnasına gelince buradaki hikmet açık ve nettir ki bu durum Fetih sûresinin 15-17. ayetleri arasında ve Tevbe sûresinin 91. ayetlerinde belirtilmiştir. Bu ayetler sırasıyla "Siz ganimetleri almak için gittiğinizde geri kalanlar "bırakın biz de arkanıza düşelim" diyeceklerdir. Onlar Allah'ın sözünü değiştirmek isterler. De ki: "Siz bizimle gelemeyeceksiniz. Allah daha önce böyle buyurmuştur." Onlar size "Bizi kıska­nıyorsunuz" diyeceklerdir. Bilakis onlar pek az anlayan kimselerdir. Bedevilerden geri kalmış olanlara de ki: "Siz yakında çok kuvvetli bir kavme karşı savaşmaya çağrılacak­sınız. Onlarla savaşırsanız veya müslüman olurlar. Eğer itaat ederseniz Allah size güzel bir mükafat verir. Ama önceden döndüğünüz gibi yine dönecek olursanız sizi acıklı bir azaba uğratır."

"Köre vebal yoktur, topala da vebal yoktur, hastaya da vebal yoktur. Bunlar savaşa katılmak zorunda değiller. Kim Allah'a ve Peygamberlerine itaat ederse Allah onu al­tından ırmaklar akan cennetlere sokar. Kim de geri kalırsa onu acı bir azaba uğratır."

"Allah ve Rasulü için (insanlara) öğüt verdikleri taktirde zayıflara, hastalara, ve (sa­vaşta) harcayacak bir şey bulamayanlara bir günah yoktur. Zira iyilik edenlerin aleyhin­de bir yol yoktur. Çünkü Allah çok bağışlayan çok esirgeyendir."(Tevbe 91)

Rasulullah'tan gelen bir hadis, özürlüler cümlesinden olan bazı özür sahiplerinin ci­haddan geri kalmalarına rağmen, derece olarak cihad edenlerin derecesinden geri kal­madıklarını ifade etmektedir.

Enes'den rivayet edildiğine göre Peygamber bir gazvede idi ve şöyle dedi: "Biz bir vadiyi geçmedik ki, arkamızda Medine'de özürden dolayı geri kalan topluluklar bizimle beraber olmasınlar."[358] Bu hadis başka bir siga ile şöyle rivayet edilmiştir. "Medine'de öyle topluluklar bıraktınız ki, geçtiğiniz her vadide, yürüdüğünüz her yerde ve infak et­tiğiniz her şeyde onlar sizinle beraberdirler." Dediler ki: "Ey Allah'ın Rasulü nasıl olu­yor da onlar bizimle beraber oluyorlar?" Peygamber dedi ki: "Evet, özürleri onları hap­setmiştir. (alıkoymuştur.)"[359]

Kütüb-ü Hamse'de birinci ayetin nüzulü hakkında Zeyd bin Sabit'den rivayet edilen bir hadiste şöyle denmiştir: "Peygamber 'Mü'minlerden Allah yolunda cihad edenlerle oturanlar eşit değildirler' ayetini bana yazdırdı. Peygamberimiz yazdırdığı esnada tbn Mektum ona geldi ve şöyle dedi. 'Ey Allah'ın Rasulü eğer güç yetirseydim Allah yolun­da cihad ederdim' dedi -kendisi âmâ idi- ve hemen arkasından Allahu Teala, Rasulü üzerine üç ayet indirdi. 'Özrü olmayanlar'.[360]

Kur'ani hikmet bu âmânın nidasına cevap verdi ve ayeti kerime özür sahiplerini is­tisna etmekle bu âma ve bu gibi sorumluluk sahibi olan diğer-özür sahiplerinin durumla­rını kapsamaktadır.

Bununla beraber bu hadis Kur'an'ın ortaya koyduğu sahnelerden bir sahne olması bakımından büyük bir önem ve ciddiyet içermektedir. Diğer bir açıdan ise bu olay Kur'an'm nüzulünün hemen akabinde tedvin edildiğine delil arzetmektedir. [361]

 

97- Kendilerine yazık eden kimselere melekler canlarını alırken'[362] "Ne işte idiniz" dediler. Bunlar "Biz yeryüzünde çaresizdik" diye cevap verdiler. Melekler de "Allah'ın yeri geniş değil miydi? Hicret etseydiniz ya!" dediler. İşte onların barınağı cehennemdir. Orası ne kötü bir gidiş yeridir.

98-  "Çaresiz kalan, yol bulamayan zavallı erkek, kadın ve çocuklar müstesnadır".

99-  Umulur ki, Allah bunları affeder. Allah affedici bağış­layıcıdır.

100- Allah yolunda hicret eden kimse, gidecek çok yer ve bolluk bulur'[363]. Kim Allah ve Rasulü uğrunda hicret ederek evinden çıkar da sonra kendisine ölüm yetişirse artık onun mükafatı Allah'a düşer. Allah da çok bağışlayıcı ve esirge­yicidir.

 

Allah Yolunda Bir İş Yapmaktan Kaçınanlara Uyarı

 

İfadesi açık olması hasebiyle ayet şu mânâları içermektedir:

1- Mustazaf olduklarını özür olarak belirtip, şirk beldesinde kalmayı hicrete tercih e-den müslümanlardan bir fırkaya eleştiri ve kınama vardır. Ve bu müslümanlann öne sürdükleri özürler ise kabul edilir değildir. Yine bu ayetler, müslümanlann bu kötü ter­cihleriyle nefislerine zulmettiklerini ve uhrevi hayatlarının netice olarak kötü olacağını ifade etmektedir.

2- Yukarıda zikrettiğimiz eleştiri, kınama ve uyandan, erkeklerden zayıf olanlar, ka­dınlar ve çocuklar yani hakkıyla mustazaf olanlar ve kurtuluşa güç yetiremeyenlerin bu ayetlerde istisnası beyan edilmiştir. Ve Allah bu ayetlerle onlan affedeceğini beyan et­miştir.

3- Şirk diyanndan göçüp gitmenin, hicrete icap etmenin önemi ve faidesi vurgulan­mış ve teşvik edilmiştir. Gerçekten Allah yolunda hicret edenler birçok sebepler, vesile­ler ve geniş nzk kapıları bulurlar.

Her kim ki Allah ve Rasulü için evinden çıkıp hicret eder de bu yolda ölürse, bu ki­şinin ecri Allah Teala üzerinde haktır. Allah gafurdur, rahimdir.

Yukarıda zikri geçen ayetler yeni bir bölüm ifade etmektedir. Bununla beraber geç­miş ayetlerle siyak ve sibak bakımından bir uygunluk vardır. Bu ayetler ya geçmiş ayet­lerden sonra inmiş, mevzu ve konu birliği itibariyle ittifak ettiği için tertip sırasına göre diğer ayetlerin arkasından getirilmiştir, ya da diğer ayetlerle mevzu birliğinden dolayı onlardan sonra getirilmiştir.

Bu ayetlerle ilgili olarak müfessirler tarafından birçok rivayet zikredilmiştir[364]. Mü-fessirlerin rivayetine göre birinci ayet müslümanlardan Mekke'de kalıp müslümanlıkla-nnı gizleyen ve Bedir Savaşı'na müşriklerin yanında girenler hakkında inmiştir. Bu bağ­lamda rivayete göre Peygamberimizin amcası ve onun amcası oğlu Ukeyl, müşriklerle beraber bu savaşa çıkanlar ve esir olanlar arasında idi. Peygamberimiz Abbas'ın kendi­sinden fidye istediği zaman Abbas, Peygamberimize "Nasıl olur biz şehadet getiriyor ve namaz kılıyoruz" dedi. Peygamberimiz ona: "Siz savaştınız ve mağlup oldunuz" dedi ve bunun üzerine ayet indi. Burada anlaşılan ayetin Bedir savacından önce indiğidir. Bu da itikadımıza göre uzak bir ihtimaldir. Sahihi Buhari'nin tefsir bölümünde İbn Abbas'dan gelen rivayete göre: "Müslümanlardan bazıları savaş esnasında müşriklerin yanında bu­lunuyor ve Peygamber'e karşı onların kalabalığını artırıyorlardı. Bu durumda kimine ok isabet edip ölüyor, kimi de dövülüp öldürülüyordu. Bunun üzerine Allah Teala "Kendi nefislerine zulmeden oldukları halde meleklerin kendilerini öldürmüş olduğu kimseler... "(Nisa 97) ayeti celilesini inzal etti. Sonra Allah Teala müşriklerle beraber kalan zayıf­ların durumunu hafifletti ve ancak Mekke'den çıkma çaresi ile Medine'ye gitme yolunu bulamayan erkekler, kadınlar ve çocuklardan ibaret olan zayıfları müstesna kıldı. İşte onları Allah'ın affetmesi umulur. Allah affedicidir, mağfiret edicidir. (Nisa 98-99) İbn Abbas demiştir ki: "Ben ve anam (ayette zikredilen) acizlerden idik." Bir rivayette şöyle gelmiştir: "Ben ve anam Allah'ın kendilerini mazur saydığı kimselerdendik."[365]

Yine ikinci rivayete göre durumları zayıf olan ve içlerinde Velid Seleme bin Hişam ve Ayyeş bin Rebia'nın bulunduğu bir cemaat hakkında inmişti[366]. Ve "Her kim ki evin­den Allah ve Rasulü'ne hicret için çıkarsa" üçüncü ayetin sonuna kadar hepsi Medine'de oturan yaşlı bir adam hakkında inmiştir. Rivayete göre bu adam Beni Leys'den olup aye­tin nüzulü kendisine bildirildiği vakit ehline: "Ben artık yanınızda gecelemeyeceğim" de­yip hasta olduğu halde yola çıkmış ve yolda vefat etmiştir. Rasulullah'ın ashabı bu kişi­nin durumunda ihtilaf edince zikredilen ayetlerin tamamı inmiştir. Yine rivayet edildiği­ne göre Muhacirler, birinci ayet inince Mekke'den çıkmışlar ama arkadan müşrikler on­lara yetişmişler ve onlardan bir kısmını öldürmüşler, bazıları da kurtulmuşlardır.

Ve zikredilen bu rivayetler ayetlerin farklı farklı durumlarda indiklerini iktiza et­mektedir ve hatta ayetlerdeki bazı cümleler arasında tam bir uygunluk olmasına rağmen belli hallerin hadlerinin sınırlarını belirtmek için inmiştir.

Buna ek olarak rivayetlerdeki, (geride kalan) müslümanlann Bedir Savaşı'na, müş­riklerin tarafında katıldığını destekleyecek ve bunun sıhhatına teslim olunacak bir du­rum gözükmemektedir. Ve rivayetlerin hepsinde de açık bir şekilde onların mustazaf ol­dukları ve geride kaldıkları için de özür dilediklerini ifade edilmektedir. Bu sûredeki (88-89) ayetler, müslümanlarla cihada katılmadıkları için münafıkların kanının boşa ak­tığını bildirmiş ve (şerhettiğimiz gibi) onları kafirler diye nitelendirmiştir. Bu durumda, geride kalan müslümanlar hakkında hikaye edilen rivayetlerin ifadesi daha kötü ve daha şiddetlidir.

Bunların hepsine ek olarak dediğimiz gibi ayetlerin hepsi mutlak, kapsamlı ve bir­birleriyle tam bir uyum oluşturmaktadırlar. Ve akla ilk gelen veya göze çarpan; Pey­gamberimizin ashabından bazıları (Muhacirlerden) herhangi bir sebeple Mekke'de kalıp müslümanlarla hicret etmeyenlerin durumunu zikrettiler veya onların durumlarını ve akıbetlerini hatırlattılar. Belki de münafıkların, müslümanlarla beraber hicret etmedikle­ri ve bu sebepten dolayı da kanlarının akmasının heder olduğunu ifade eden bu sûredeki 88-89'uncu ayetler Kur'ani hikmet gereği yukarda zikredildiği üslûp ve tarzla vahyo-lunmuştur. Biz vakıa bakımından, gelen ve sahih olan ve bu rivayetlerin ayetler üzerin­deki yorumu tatbiki olsun diye bu görüşe meylediyoruz. Ve bunun açık suret örnekleri nebevi siretle Medine döneminde görülmektedir.

Herhalükarda birinci ayet müslümanlardan bazılarının ya dünya hayatını ve malını sevmekten, ya tembellikten veya korkaklıktan dolayı Peygamberimize ve müslümanlara katılmayarak (güçleri yetmekle beraber) hicretten geri durduklarına delalet etmektedir. İkinci ayet ise, yukarıda zikrettiklerimizin yanında gerçekten zayıf ve güçsüz oldukla­rından bahsetmektedir. Bu konudaki başka ayetler bu durumu teyid etmektedir. Bunlar­dan Enfal sûresinin 72. ayetinde şöyle buyrulmaktadır: "Doğrusu inanıp hicret edenler, Allah yolunda canlarıyla, mallarıyla cihad edenler ve muhacirleri barındırıp onlara yar­dım edenler, işte bunlar birbirlerinin dostudurlar. İnanıp hicret etmeyenlerle hicret ede­ne kadar sizin dostluğunuz yoktur. Fakat din uğrunda yardım isterlerse, aranızda anlaş­ma olan topluluktan başkasına karşı onlara yardım etmeniz gerekir. Allah işlediklerinizi görür"

Bu konuda F~tih sûresinin 25. ayetinde ise şöyle buyrulmaktadır. "Onlar inkar eden­lerdir. Sizi Mescid-i Haram'ı ziyaretten ve bağlı kurbanları yerlerine gitmekten alıko­yanlardır. Eğer orada henüz tanımadığınız inanmış erkeklerle inanmış kadınları bilme­yerek ezmek suretiyle üzüntüye kapılmanız ihtimali olmasaydı Allah savaşı önlemezdi. Allah dilediklerine rahmet etmek için böyle yapmıştır..."

Ve Mumtehine sûresinin 10. ayetinde ise şöyle buyrulmaktadır. "Ey inananlar! İnan­mış kadınlar size hicret ederek gelirlerse onları deneyin, hicret sebebini inceleyin. Allah onların imanlarını çok iyi bilir. Onların mü'min kadınlar olduklarını öğrenirseniz inkar­cılara geri çevirmeyin."

Birinci ayet, ilah-i kelimetullah'ın yolunda hicreti terkedip zulüm ve bağy diyarında kalanların ve bu zulme, taşkınlığa, azgınlığa razı olup sessiz kalanların durumunu tesbit ve tayin etmektedir. Hatta onlar için "İşte onların dönüş yeri cehennemdir. O ne kötü dönüş yeridir" ifadesini kullanarak, onların İslami kimliklerinin düştüğünü tayin ve tak­rir etmektedir. Ve burada onların İslamlıklarının sıhhati için hicrete icabet etmelerinin gerekliliği ifade edilmektedir. Ve bunların hepsinde nebevi siretteki zuruflara nisbetle şer'i bir evrim ve gelişme vardır.

Çünkü biraz önce nassını zikrettiğimiz Enfal sûresinde işaret edilen bu fırka için ayet onları suçlamadı, uyarmadı ve hicreti gerekli kılmadı. Aksine eğer onlar yardım is­terlerse onlara yardım etmenin müslümanların üzerine gerekli olduğu vurgulandı. Birin­ci ayetin muhkemliği Mekke'nin fethine kadar olmuştur ki Mekke'nin fethi hicretin 8. yılında gerçekleşmiştir. Evet, bu durumda Buhari ve Müslim'in İbn Abbas'tan rivayet ettikleri bir hadise göre şöyle buyrulmuştur. "Fetihten sonra hicret yoktur. Fakat cihad ve niyet vardır"[367]. Ama bundan sonra hicret ihtiyari bir hale dönüşmüştür. Sahih müs-netlerde olmayan ve Peygamberimizden gelen bir hadise göre -ki bu hadis ayetle bağ­lantılıdır- Peygamber şöyle buyurmuştur: "Ben müşriklerin arasında kalanlardan beri­yim ve ben müşrikle beraber olan her müslümandan beriyim"[368]. İlk etapta bu hadisin Fetihten önce varid olduğu gözlenmektedir.

"Fetihten sonra hicret yoktur" hadisinin kapsadığı ayetler zamanı açısından hususi olmalarıyla birlikte, birinci ve dördüncü ayetler özellikle her zaman ve devri kapsayan kesin ve açık telkinler içermektedir. İşte bu iki ayet müslümanların küfür diyarında kal­mamalarını küfre, zulme ve taşkınlığa karşı sessiz kalmamalarını, bu tip diyarlarda dur­madan, göç etmelerini ve gidecekleri yerde bütün zorlukların ve sorunların Allahu Te-ala'nın vaadi ile kolaylaşacağını ve bu kişiler için büyük ecirlerin olduğunu ifade et­mektedir.

Ama ikinci ve üçüncü ayetlere gelince, bu iki ayet Kur'an'ın genel esaslarıyla bağlan­tılı olup gerçekten güç yetiremeyen müslümanların özrünün kabul edileceğini ve bunların bir mesuliyetlerinin olmadığını (güç yetiremedikleri şeylerde) beyan etmektedir. [369]

 

101-103- Yolculuk ettiğinizde, kafirlerin size bir fenalık yapmasından korkarsamz'[370] namazı kısaltmanızda'[371]' size bir sorumluluk yoktur. Zira kafirler size apaçık düşmandır­lar. Sen içlerinde olup da namazlarını kıldırdığın zaman bir kısmı seninle beraber namaza dursun ve silahlarını da yanlarına alsınlar'[372], secdeyi yaptıktan sonra onlar arkanı­za geçsinler, kılmayan öbür kısım gelsin seninle beraber kılsınlar[373]', tedbirli olsunlar, silahlarını alsınlar[374]. Kafirler size ansızın bir baskın vermek için silah ve eşyanızdan ay­rılmış bulunmanızı dilerler. Yağmurda zarar görecekseniz veya hasta olursanız silahları bırakmanıza engel yoktur. Fakat dikkatli olun. Allah kafirlere şüphesiz ağır bir azap hazırlamıştır. Namazı kıldıktan başka, Allah'ı ayakta iken, otururken, yan yatarken de anın. Emniyete kavuştuğunuz­da namazı gereğince kılın. Namaz şüphesiz inananlara belirli vakitlerde farz kılınmıştır[375]

 

Kıtal Esnasında Müslümanlara Namaz Kılmada Kolaylık

 

Ayet-i kerimenin ibaresi açık olup, şu hükümleri içermektedir:

1 - Müslümanlar kafir düşmanlarla savaşmak için çıktıklarında, namaz esnasında on­ların tuzaklarına maruz kalma korkusundan dolayı namazı kısaltabilirler.

2- Nebi'ye korku esnasında nasıl namaz kılınması gerektiğinin keyfiyeti öğretilmek­tedir.

3-  Müslümanlar için silahlarının muhafazası (namaz esnasında) konusunda uyarı ve her halükarda eğer yağmur ve hastalık gibi bir engel olmazsa kafirlerden korunmak için tedbirlerini almaları gerekliliği vurgulanmaktadır.

4- Her halükarda Allahu Teala'yı zikretmeleri ve tam bir emniyet içinde oldukların­da namazı vaktinde kılmaları emredilmektedir.

Bu ayetler yeni bir bölümün başlangıcıdır. Fakat bu ayetlerle geçmiş ayetler arasında bir uygunluk vardır. Bu ayetler ya diğer ayetlerden sonra inmiş olup mevzu itibariyle uygunluk gösterdiği için hemen arkasına konulmuştur ya da onlarla mevzu birlikteliğin­den dolayı diğer ayetlerden sonra getirilmiştir.

Hazin, bu ayetlerin nüzul sebebi hakkında şöyle bir rivayet aktarmıştır: "Asfan deni­len yerde, müslümanların başında Peygamberimiz bulunuyordu ve önlerinde ise Halid bin Velid komutanlığında müşrikler vardı. Peygamber öğle namazını kıldırdı. Müşrikler bu durum karşısında "Gerçekten kaçınlmaz bir fırsat bulduk, onlar şu an namazda iken üzerlerine saldıralım" dediler. Bunun üzerine bu ayetler indi. Peygamberimiz de ikinci ayette belirtildiği gibi onlara korku namazını kıldırdı".

Tirmizi de az bir farklılıkla bu rivayeti Ebu Hureyre'den, bu ayetlerin sebeb-i nüzu­lü olduğunu belirtmeksizin zikretmiştir. "Peygamberimiz Asfan ve Decnan denilen yere indi. Müşrikler (müslümanlar için) 'Onların kendileri için babalanndan ve oğullarından daha sevgili olan bir namazı vardır, o da ikindi namazı. Bütün gücünüzü toplayın ve üzerlerine toptan hareket edin' dediler. Cibril Peygamberimize gelip, ashabını iki kısma ayırmasını ve ayet-i kerimede belirttiği gibi namazı kıldırmasını emretti."[376]

Taberi'nin rivayetine göre tüccarlardan bir topluluk, sefere çıktıklarında nasıl namaz kılacaklarını sordular. Bunun üzerine Allah "Yeryüzünde sefere çıktığınızda namazı kı­saltmanızda bir günah yoktur" ayetini (yalnızca bu ayeti) indirdi. Vahiy kesildi, hattta bir yıl geçti. Peygamber bir savaşa çıktı ve bu savaş esnasında Peygamber ashabına öğle namazı kıldırdı. Bu durumu gören müşrikler "Muhammed ve ashabı kendilerine saldır­mamız için bize imkan verdiler. Onların üzerlerine bu namazdan sonra başka bir namaz olan ikindi namazında saldırın" dediler. Bunun üzerine Allah Teala geri kalan ayetleri indirdi. Ve ikindi namazı iki rekat kılındı. Müslümanlar iki saf oluşturdular ve hepsi Peygamberimizle namaza durdular. Birinci saftakiler secde edince ikinci saftakiler gö­zetici olarak kaldılar. Sonra ikinci saftakiler secde edince birinci saftakiler beklediler ve Peygamberimiz oturunca onlar da oturup namazı tamamladılar.

Tüccarların sualiyle ilgili rivayet, garib bir rivayet. Çünkü bu ayetten sonra gelen i-ki ayet bu ayetle tam bir uygunluk ve münasebet gösteriyor ve bu rivayet de birinci aye­ti iki kısma bölüyor. Asfan rivayeti ise Hudeybiye vakıası ile bağlantılıdır. Biz bu ayet­lerin bu vakıadan önce indiği görüşünü tercih ediyoruz. Ve ben bu vakıyayı arkada ge­len sûrelerde zikrettim.

Medine döneminde gazveler Nebi'nin komutanlığında, seriyyeler de ashabın komu-—tajılığında birbirleriyle bitişik olarak idi.

Ayetlerin içeriğinde, korku ve tehlike durumunda dahi olsa namazın vaktinde kılın­masının ve onun hafife alınmamasının (kısaltmaya izin vermekle beraber) önemi göze çarpıyor ve bu durum ayetler ışığında tekidli olarak ifade ediliyor. İşte bu durumda Alak sûresinin tefsirinde geçtiği gibi Allah Teala'nın namaza verdiği önemi ve onun Al­lah katındaki azametini görmekteyiz.

Bu ayetlerde zikredilen hadisler ışığında birçok fıkhi bahisler mevcuttur. Tefsir metodu bu durum için yeterli olmamakla beraber tam bir bağlılık ifade ettiği için genel fık-hi meseleleri zikretmekte bir beis görmedik.

İşte bu konuda zikredilen fıkhi meselelerden biri namazın korku ve tehlike anlannda kısaltılması ve kısaltmanın bu duruma has edilmesidir. Ancak dört rekatlı bir namazın sefer anında iki rekat şeklinde kılınması, nebevi mütevatir bir sünnet olup bu konuda zikredilen birçok hadisle sabittir. Bu konuda Müslim, Tirmizi, Ebu Davud ve Nesai'nin Yala bin İmeyye'den rivayet ettiği hadise göre dedi ki: "Ben, Ömer bin Hattab'a dedim ki: 'Yeryüzünde sefere çıktığınız vakit, kafirlerin size fenalık yapmasından korkarsanız namazı kısaltmanızda bir mahzur yoktur', Yüce Allah böyle buyurmuştur. Ama şimdi insanlar emniyet içindedir. Ömer de: 'Bu Allah'ın size bir lütfü, ihsanıdır. Allah'ın lüt-funu kabul edin' buyurmuştur."[377] Ebu Vedak'tan rivayete göre: "İbn Ömer'e seferde i-ki rekat namaz kılmaktan sordum, o bir ruhsattır, gökten inmiştir. Eğer isterseniz yap­mayın"[378] dedi. İbn Abbas'dan gelen bir rivayette şöyle buyuruldu: "Biz Rasulullah (s) ile beraber Mekke ve Medine arasında namaz kıldık ve güven içinde idik. Hiç bir şey­den korkmuyorduk ve namazları iki iki eda ettik"[379].

Harise bin Vehb, başka bir rivayette şöyle demiştir: "Rasulullah (s) emin bir yer olan Mina'da bu namazı iki rekatlı kıldırdı"[380]. Bu konuda yine bazı hadisler vardır ki bu ha­disler ruhsat namazı kasrdan öte başka konularda (mesela şiddetli korku esnasında bi­nekte, ayakta, rüku ve sücuddan bedel olarak) ruhsatlar vermektedir. Ashab-ı sünenin İbn Ömer'den rivayet ettiği bir hadise göre Rasulullah şöyle dedi: "Eğer bundan daha çok korku olursa namazı ayakta, binekte ima ile kıl"[381].

Seferi olarak namazın müddeti konusunda Buhari, Ebu Davud ve Tirmizi 'nin İbn Abbas'tan rivayet ettiği bir hadise göre İbn Abbas şöyle dedi: "Peygamber farzları kısal­tıp ikişer rekat kılarak Mekke'de ondokuz gün kaldı. Bunun için biz de on dokuz gün misafir kaldığımız zaman ikişer rekat kılar, fazla kaldığımız zaman da dört rekatı tam kılardık"[382]. Buhari şöyle rivayet etmiştir: "İbn Ömer ve İbn Abbas, on altı fersahtan ibaret olan dört konaklık (yani takriben yüzyirmisekiz km) mesafede namazı kısaltır ve ^)ruç tutmazlardı[383]. Müslim, Ebu Davud ve Ahmed'in Yahya el-Henai'den rivayet et­tiklerine göre: "Enes bin Malik'ten namazı kısaltmak hususunda sordum da Enes bin Malik: "Peygamber üç mil yahut üç fersahlık yola çıktığı vakit farzları kısaltarak iki re­kat kılardı" dedi[384].

Hadislerde zikredilen mesafenin 16 fersah veya 50 mil ile 3 fersah veya 3 mil arasında değişmesi dikkat çekicidir. Bu konudaki ruhsatın; cehd, meşakket, zorluk, yolun coğrafi yapısı, su meselesi vb. seferle ilgili durumlarla doğrudan bağlantılı olmasından ve namazdaki kasr olayının buna göre değişmesinden dolayı bu konuda zikredilen ve farklılık gösteren bu hadisler sahihdir diyebiliriz. Ve takvasıyla başbaşa bırakılmasıdır ki, eğer yolculuk kişiye ağır gelirse, onu zorlarsa kısa mesafede dahi olsa namazı kısalt­ması caizdir. Allah Teala her şeyi en iyi bilendir. [385]

 

104- O (düşman) topluluğu takip etmekte gevşeklik göster­meyin. Eğer siz acı çekiyorsanız onlar da sizin çektiğiniz gibi acı çekmektedir. Üstelik siz Allah'tan onların ümit edemeyeceği şeyleri umuyorsunuz. Allah alim ve hikmet sahibidir.

 

Ayet-i kerime müslümanlara düşmanlarını takip etme ve onları yakalama hususunda zayıf ve gevşek davranmamalarını emrediyor. İşte bu emirle onlarda şu ruh hasıl olu­yor: Her ne kadar bu yolda kendilerine zorluk, meşakkat, elem ve keder dokunuyorsa da düşmanlarıyla kendi aralarındaki korkunç farklılığa rağmen aynı şeye yani acı ve üzün­tü bakımından onlarda bu durumlara maruz kalıyorlar. Bu farklılık da kendilerinin, (düşmanlarının asla sahip olamayacağı) Allah'tan yardım ve kuvvet ummaları ve her halükârda Allah'tan ecir beklemeleridir. Allah alimdir, hakimdir. Her işin geleceğini bi­lir ve ancak doğruyu ve hikmetli olanı emreder.

Müfessirler bu ayetin nüzul sebebi hakkında şöyle demişlerdir: Peygamberimiz, Uhud gazasının hemen arkasından Kureyş'li düşmanlarından korkmadıklarını açıkça belirtmek için müslümanlan onların arkasından gitmekle görevlendirdi. Ya da bu ayet bazı müslümanlann Ebu Sufyan'a mezkur vakıadan sonra "gelecek yıl karşılaşırız" va-adlerini yerine getirmek için Bedr'e gitmek hususunda, elem ve meşakkatten dolayı geri durmaları sebebiyle inmiştir[386].

Biz Al-i İmran sûresinde Uhud Savaşı'yla ilgili ayetlerinin tefsirinde bu meseleyi zikretmiştik. Ve bu ayetin bu rivayetlerle bir münasebetini görmüyoruz. Ancak görü­nen o dur ki, bu ayetler de diğer geçmiş ayetler gibi cihad, hicret ve düşmandan ko­runma gibi emir ve yasakları içermektedir. Bu bağlamda geçmiş ayetlerden kesik ve

bağlantısız değildir. Ve bu ayetleri takip ederek onları destekler mahiyettedir. [387]

 

105-  Allah'ın sana gösterdiği şekilde insanlar arasında hükmedesin diye sana Kitabı hak olarak indirdik ki hain­lerden taraf olma![388]

106-  Allah'tan mağfiret iste çünkü Allah gafurdur, rahim­dir.

107-  Kendilerine hainlik edenleri'[389] savunma çünkü Allah hainliği meslek edinmiş günahkârları sevmez.

108-  İnsanlardan gizlerler de Allah'tan gizlemezler. Hal­buki geceleyin O'nun razı olmadığı sözü düzüp kurarken O, onlarla beraber idi. Allah yaptıklarını kuşatıcıdır.

109-  Haydi siz dünya hayatında onlara taraf çıkıp savun­dunuz, ya kıyamet günü Allah'a karşı onları kim savuna­cak yahut onlara kim vekil olacak?

110-  Kim bir kötülük işler yahut da nefsine zulmeder de sonra Allah'tan mağfiret dilerse Allah'ı çok bağışlayıcı ve esirgeyici bulacaktır.

111-  Kim bir günah'[390] kazanırsa ancak kendi aleyhine ka­zanmış olur. Allah her şeyi bilicidir, büyük hikmet sahibi­dir.

112-  Kim kasıtlı ya da kasıtsız bir günah kazanır da sonra onu bir suçsuzun üzerine atarsa muhakkak ki büyük bir if­tira ve apaçık bir günah yüklenmiş olur.

113-Allah'ın sana lütfü ve esirgemesi olmasaydı, onlardan bir güruh seni saptırmaya yeltenmişti. Onlar yalnızca ken­dilerini saptırırlar sana hiç bir zarar veremezler. Allah sana Kitabı ve hikmeti indirmiş ve sana bilmediğini öğretmiştir. Allah'ın lütfü sana gerçekten büyük olmuştur.

 

Zikri geçen bu ayetlerde;

 

1- Peygamber'e yönelik bu hitaplarda: Allah Teala Rasulü'ne kendisini seçtiğini, bu Kitabı kendisine insanlar arasında Allah Teala'mn öğrettiği şekilde adaletle hükmetme­si için indirdiğini haber veriyor ve bu ayetlerle Allah Teala, Rasulü'nü kendi nefislerine zulmeden hainleri savunmaktan ve onlar için mücadele etmekten nehyediyor ve aksine düşebileceği böyle bir durumdan dolayı istiğfar etmesi gerektiğini belirtiyor.

2- Bu ayetler Allah'a karşı günah işleyen, Allah'tan korkması ve utanması gerekirken, aksine insanlardan utanan ve günahlarını gizleyen hainleri yermektedir. Çünkü on­lar Allah'tan, yaptıkları hata ve günahları gizleyemezler. Onlar, gizlilikle fesat ve entri­ka için yaptıkları cürümleri gizlerken bilmeleri gerekir ki, Allah onları ilmiyle tamamen ihata etmiştir.

3- Nebi ve müslümanlann dikkatini çeken azarlama ve uyarılar vardır bu hitaplarda.

Her ne kadar müslümanlar bu hainleri savunsa ve onların dünyevi bir cezadan kur­tulmalarını sağlasalar da, kıyamet günü onları, bu yaptıklarında her şeyi ilmiyle ihata e-den Allah'ın karşısında kim kurtaracak ve onların vekili kim olacaktır?

4- İlk üç ayetin içeriğinden çıkarılan sonuçlar:

A- Kim bir kötülük işler veya nefsine zulmederse (iftira günahı ile) sonra bu hatasını anlar ve pişman olursa ve Allah'tan tevbe dilerse, Allah Teala rahmetiyle ve affedici sı­fatıyla onu affeder.

B- Kim bir günah işlerse hakikatte bu kişi ancak kendi nefsine zarar verir. Çünkü kendisinden hak ve hikmetten başka bir şey mümkün olmayan Allah her şeyi bilir.

C- Kim bir suç işler (küçük veya büyük) sonra bu suçunu başkasına atarsa, iki günah işlemiş olur ki, birisi bu günahı işlemek, ikincisi bu yaptığını başkası üzerine yüklemek­tir.

Son ayet ise diğer ayetleri takip ederek Nebi (s)'nin dikkatini şuna çekmektedir: Al­lah Teala rahmeti ve fazlı ile onu kapsamıştır ve her şeyi görmektedir. Eğer bu olmasay­dı bazıları onu saptırmaya, aldatmaya ve sözleri ve zanları ile karışıklık çıkarmaya çalı­şacaklardı. Fakat onlar asla kendilerinden başkasını aldatamazlar ve kendilerinden baş­kasına asla zarar veremezler. Bunlann hepsi Allah'ın fazlı iledir ve Rasulü için Kitap'ta ne gelmiş ve O'na ilimden ve hikmetten ne vermişse Nebi bunları önceden bilmiyordu. [391]

 

Müslümanlar Hiç Kimseyi Aldatmamalılar

 

Burada zikredilen ayetlerin, yine yeni bir bölüm olmakla birlikte bazı grupların kötü tutumlarını ve konumlarını anlatan diğer ayetlerle de bağlantısı vardır. Buradaki ayetler tertip sırasıyla diğer ayetlerden sonra inmiş ve hemen arkasına konulmamış olsa dahi di­ğer ayetlerle zikrettiğimiz tenasüb ve mevzu birlikteliğinden dolayı geçmiş olan diğer ayetlerden hemen sonra getirilmiştir.

Müfessirlerin, ayetlerin nüzul münasebeti ile ilgili zikrettikleri rivayete göre[392] müs-lümanlardan ismi Ta'ma veya Ebu Ta'ma olan birisi başka bir müslümanın zırhını çaldı ve onu da götürüp bir yahudiye emanet olarak bıraktı. Zırhın sahibi ise izi takip edip Ta'ma'nın evine geldi ve Ta'ma'dan zırhını sordu. O da, yanında olmadığını söyleyerek inkar etti. Bunun üzerine yine izi takip etti ve yahudinin yanına gitti. Yahudi de bu zırhı

Ta'ma'dan aldığını söyledi. Durum Peygamberimize intikal etti. Ta'ma ve onun kavmi Peygamberimize gelip Ta'ma'nın hırsız olmadığını hırsızın bu yahudi olduğunu söyle­diler ve Peygamberimizden Ta'ma'nın beraatini istediler. Hatta Peygamberimizi yemin­leri, süslü ve aldatıcı sözleri ve müslümanlıklarını övmeleri ile ikna edeceklerdi ve Pey­gamberimiz de nerdeyse bu yahudinin elinin kesilmesi hükmünü verecekti ki çok geç­meden Allah Teala, Peygamberimize bu yanlış duruma düşmekten koruyup, O'na yahu­dinin beraatini beyan eden ve Ta'ma'nın hırsızlığını, hainliğini ve kavminin olayı sap­tırmalarını beyan eden ayetleri indirdi. Rivayette geldiğine göre Ta'ma'nın ihaneti orta­ya çıkınca Peygamber onun elini kesmek istedi ama o Medine'den kaçıp irtidat etti ve şirke döndü.

Bu rivayete benzer başka bir rivayeti Tirmizi zikretmektedir[393]. Rivayette geldiğine göre Ubeyrik bin Beşir -ki bu adam yukarıdaki rivayette zikredilen adamın kendisi, yani Ebu Ta'ma'dır- müslümanlardan birinin yemeğini ve silahını çalmıştı. Bu müslümannın ismi de Rifaa idi. Durum Peygamberimize intikal etti ve Rifaa, Nebi (s)'den silahının verilmesini istedi. Peygamberimiz, 'bu hususta düşüneyim' dedi. Bunu işiten Ubeyriko-ğulları Peygamberimize kendilerinden bir adam gönderdiler. Bu adam Nebi'ye gelip, "Ey Allah'ın Rasulü biz Ubeyrikoğulları iyi ve müslüman bir aileyiz.. Ortada bir delil yokken bize hırsızlık isnad ediliyor" dedi. Peygamberimiz de birinci şikayetçiyi azarla­dı ve ona kızdı. Fakat çok geçmeden hakkı beyan eden, yani Ta'ma'nın hırsızlığını açıklayan ayetler indi. Zikrettiğimiz bu iki rivayet, herhâlükârda ayetlerin anlam ve içe­riği ile bağlantılı olup ikisinden birinin sahih olması muhtemeldir.

Durum ne olursa olsun ayetler, disiplin, tertip, talim, tahzir, vaaz, uyan, ikaz, Allah Teala'nın murakabesini düşündürmek ve kalplerde Allah korkusunu yerleştirmek gibi hükümler içermektedir. Peygamberimize vahyedilen bu ayetlerle kendisinin azarlanma­sı Nebevi ismetin mükemmel bir suretini ortaya çıkarmaktadır. Bu ayetler aynı zamanda yüksek telkinler, uyarılar, yüksek ahlak kuralları, temel esaslar içermektedir. Ve bu hâ­dise bütün bunlar için vesiledir. İşte bu temel esasları şöyle sıralayabiliriz.

1-  Hakimin bütün konumlarda ve davranışlarda doğruluk ve Hakk'ı hedef tutması gerekir. Kendisine sunulan bütün meseleleri inceden inceye araştırması meselelerin za-hirleriyle uğraşmaması ve hasımların süslü kelamlarına aldanmaması gereklidir. Aynı zamanda olayların örtbas edilmesinden sakınması ve ancak hakikat, adalet ve hakla ha­reket etmesi gerekmektedir. Kadı (Hakim), bir fırkayı doğrulamada ve onun beraatini kabul etmede hızlı davranmamalı ve hatası zahir olunca bu hatasından dönmelidir.

2-  Müslüman daima hatırlamalıdır ki, Allah Teala her şeye muttalidir. O'na hiç bir şey gizli kalmaz. Müslüman, hak ile batılı birbirine katmamalı ve bu hususta insanları aldatmamah ve bilmeli ki, bu durumlar ancak günahını artırır.

Ve müslüman daima hatırlamalıdır ki, kendisini hiç bir kimsenin savunamayacağı bir günde Allah'a hesap verecektir.

3- Kim bir günah işlerse ancak kendine zarar verir.

4- Bir günah işleyen için en güzel şey, günahını itiraf etmesi, pişman olması ve Al­lah'tan af dilemesidir. İşte bu durumda Allah Teala'yı affedici ve merhametli bulacaktır.

5- Günah ve suç işleyip de sonra onu, bu günahtan beri olan bir kimse üzerine atan i-ki suç işlemiş olur; suçu işleme günahı ve iftira günahı.

6-  Bütün müslümanlann cürümleri, ihanetleri reddetmeleri gerekir. Ve bu durumda olanlara, aralarındaki ilişkiler ne olursa olsun, sebepler nasıl olursa olsun onları savun­mak ve suçlarını gizlemek gibi hususlarda asla yardım etmemeleri gerekir.

İbn Kesir bu ayetler ışığında Ümmü Seleme'den şu hadisi rivayet etmiştir: "Rasulul-lah odasının kapısı önünde vaki olan bir tartışma ve yaygara duydu. Onların yanlarına çıkıp şöyle dedi: "Dikkat edin! Ben ancak bir beşerim, işittiğime göre hükmederim. Kim ki delillerinden kendi tarafına (kazanmak için) meyilli konuşursa onun lehine hük­mederim. Ve kim ki bir müslümanın hakkını alarak kendi lehine hükmedilmişse bu hak ancak bir ateş parçasıdır. Bu durumda ya bu ateşi taşısın ya da söndürsün".

Ümmü Seleme'den gelen başka bir rivayet de Rasulullah'ın hitap ettiği Ensar'dan i-ki adamdır. Bu iki adam, miras konusunda Rasulullah'a kendi aralarındaki husumetten dolayı şikayette bulunmuşlar. Rivayete göre; Rasulullah'ı dinledikten sonra ikisi de ağ­ladı. Ve o ikisinden her biri "benim hakkımı kardeşime veriyorum" dedi. Peygamberi­miz onlara bu mirası aralarında eşit olarak kardeşçe bölmelerini ve sonra haklarını bir­birlerine helal etmelerini söyledi. İşte bu iki hadiste, Peygamberimizin yüce ahlakını açık bir şekilde önümüzde sergileyen yüce bir telkini görmekteyiz. Bu iki hadisede Pey­gamberimiz, gördüğümüz gibi kendisine gelen şikayetlerde iki tarafı dinledikten sonra hükmetmiştir.

Mütekellimlerden bazıları, Allah Teala'nınn 106. ayetteki Rasulullah'a olan istiğfar emri üzerinde durmuşlardır. Mütekellimler, ayetin ifadesine göre Peygamber'in günah işleyeceğine cevaz vermemişlerdir. Çünkü ayette belirtilen istiğfar olayında ise Peygam­ber'in bir günaha düşmediğini, bu olaydaki konumunda bir Kadı konumunda olduğunu ve herhangi bir kadının yapılan yeminlerden ve uydurma sözlerden dolayı aldanabilece-ğini böylece suçsuz birine suçlu, suçlu birine suçsuz hükmünü verebileceğini söylemiş­lerdir[394]. Bu durumda verilen hükmün günah olmadığını, Allah Teala'nm bu ayetlerde Rasulullah'tan tevbe istemesinin sebebi, O'nun olabilecek bir hata yani yanlış hüküm vermesındeki ihtimaldir. Bu ise günah değildir. Bu durumda ise görüldüğü gibi bu olay, için en hak olanı ve en doğru olanıdır. Allah Teala Rasulü'nü günahtan ve masiyetten korumuştur. Rasulullah tarafından bir olay hakkında bir içtihad yapılmış ve bu içtihad

en doğrusu ve en güzeli değilse, Allah Teala Rasulü'nü hemen uyararak bu hadisede en güzel ve en doğruyu belirtmiştir. Bunun misalleri ise Enfal, Ahzab ve Abese sûrelerinde geçmiştir. [395]

 

114-  Onların fısıldamalarının'[396] bir çoğunda hayır yoktur. Ancak bir sadaka yahut bir iyilik yahut da insanların arası­nı düzeltmeyi isteyen (in fısıldaşması) müstesna. Kim Al­lah'ın rızasını elde etmek için onu yaparsa, biz ona yakın­da büyük bir menfaat vereceğiz.

115-  Kendisi için doğru yol belli olduktan sonra, kim Pey-gamber'e karşı çıkar ve mü'minlerin yolundan başka bir yola giderse onu o yolda bırakırız ve cehenneme sokarız. O ne kötü bir yerdir.

 

Bu iki ayette vaaz ve sakındırma yoluyla, bir sadaka durumu, bir iyilik veya insanla­rın aralarını düzeltmek gibi durumlar hariç, gözlerden uzak yapılan gizli toplantılarda hayır olmadığı belirtilmektedir. Ama gizli toplantılarında, söylediğimiz hayırları hedef­leyenler için Allah katından büyük ecirler vardır. Ama toplantılarında kendilerine hak zahir olduktan sonra Nebi'ye tuzak düşünenler ve salihlerin yolundan ve dosdoğru yol­dan ayrılanların dönüş yeri cehennemdir. O ne kötü bir dönüş yeridir. [397]

 

Başkalarının Hakkında Dedikodu Yapmak

 

Müfessirler bu iki ayetin zikri geçen ve hırsız olduğu beyan edilen Ta'ma ve kavmiyle ilgili olduğunu, dolayısıyla bu iki ayetin mevzu itibariyle geçmiş ayetleri takip et­tiğini söylemişlerdir.[398]

Ancak biz bu iki ayetten ikincisinin, bu hadiseden daha genel bir durum için olduğu­nu görüyoruz. Bu iki ayetin, bundan sonra gelecek ayetlerle ilişkileri, bağlantıları olup, yeni bir bölüm olması da mümkündür. Her halükârda bu iki ayette Medine'deki Nebevi dönemin görüntülerini sergileyen, kalpleri, nefisleri hasta olan ve sürekli İslam için tu­zaklar kurup toplananlardan bahsedilmektedir. Bu bakımdan bu iki ayetle geçmiş ayet­ler arasında, şayet müfessirlerin dediği gibi (yani Ta'ma hadisesi ile) bağlantı yoksa, bi­zim zikrettiğimiz bağlantıdan dolayı bu ayetler mevcut olan yerlerine konulmuştur de­riz.

Bu iki ayette; müslümanlann genel ve umumi toplantılarında, gizli ve açık meclisle­rinde onların ahlaklarını tehzib eden, kalplerini temizleyen, Hakka, doğruya, ıslaha, iyi­liğe ve marufa yönelten talimatlar vardır. Aynı zamanda müslümanlan, sapmadan ve kendilerine zarar verecek toplantı ve tuzaklardan tahzir eden, sakındıran telkinler bu iki ayette yer almaktadır. Ve bu ayetlerde müslümanlann üzerinde bulunduğu doğru yoldan sapmanın çirkinliğini ve gizli toplantıların da fesat, entrika, tuzak vb. hoş olmayan du­rumlara benzeyişini ifade eden ve müslümanlan bu konuda uyaran tenbihler vardır. [399]

 

İcma Meselesi Ve Müslümanların Yolu

 

Müfessir Hazin, 8. ayetin bağlamında İmam Şafii'nin; bu ayeti, icmanın gerekliliği ve muhalefet etmenin caiz olmadığının delili olarak gördüğünü söylemiştir. Bununla a-maç icmanın lügat mânâsı değildir. Çünkü ayetin, müslümanlann birleştiği noktalarda muhalefeti yasaklaması mânâsı açıktır. Bu yasaklama ayetlerin yapanı uyardığı ve sa­kındırdığı, "mü'minlerin yolunun dışında bir yola tâbi olmak" noktasındadır. Burada maksad, İslami teşrii usulünden üçüncüsü olan müslümanlann alim ve müctehidlerinin (yani hüküm çıkarma yetisine sahip olanlar) icmasıdır. Üzerinde icma edilen bir şeye muhalefette, ayetin kapsadığı uyan ve muamelatla bağlantılı durumlarda Kur'an ve sün­nette kesin belirli bir nass olmasa da bu, böyledir.

Bu şüphesiz geçerlidir. Çünkü "mü'minlerin yolu" tabiri kapsamına girmesi müm­kündür. Bu tabir müslümanlann siyasi, askeri ve maslahat olduğu yerlerdeki düzenle­melerle ilgili durumlarda ittifak ettikleri şeyleri kapsar. Belki de Kur'ani ibarenin en te­mel maksadı budur.

Bu vesileyle zikredilmeye değer bir husus da şudur: Alimlerin araştırmalannda anla­tıldığına göre, ittifakıyla icmanın gerçekleşeceği cemaatin vasıflan ve icmamn şartları konusunda bir ittifak sözkonusu değildir. Yukanda ifade edilen ıstılahı icma kavramı te­oriktir ve teorik kalacaktır. Pratik olarak gerçekleşmemiştir ve bu pek mümkün değildir.

Neredeyse hiçbir fıkhî mesele yoktur ki, üzerinde ihtilaf olmasın. Bu nedenle müslü-manlar ibadet ve muamelatla ilgili konularda pekçok mezheplere bölünmüşlerdir. Sünni ve şii camia ayrıca bugüne dek yaşayan Harici camiası sayılabilir. Bazısı bazısının ge­rekli gördüğünü gerekli görmemiş, bazısı bazısının caiz gördüğünü, mubah gördüğünü caiz görmemiş mekruh saymıştır. Bu, haram saymadaki farklılığa kadar gitmiş, bazısı bazısını fâsık hatta kafir görebilmiştir.

Tüm bunlara binaen müslümanların uyması gereken ve ayrılınmaması konusunda ayetin uyarıda bulunduğu "yol"un belirlenmesi zorunlu oluyor. Ki bu yol, hususunda Kur'an ve sünnette bir şey olmayan müslümanların ibadet, muamelat, siyaset, askeri vb. durumlarıyla ilgili her yer ve zamanda bağlayıcı olan konular da gerçekleşecektir.

Müslümanların bu konuda farklı mezhep ve gruplarda kalması gerçekten zararlıdır. Kur'an'in ve nebevi sünnetin beyanatlarına aykırıdır ve müslümanların uyması gereken yolu belirlemede atıl bırakıcı niteliktedir. Şüphesiz çoğunluğun ittifak ettiği şeylerin alınmasından başka çıkar yol yoktur. Bunun da yolu Şura sûresinde müslümanların va­sıfları olarak tarif edilmiş Şura/istişaredir.

Bu, sözkonusu vasfın gerçekleşebilmesi için en kapsamlı pozisyondur. Şöyle ki; fık-hi mezhep temsilcileri özel bir mecliste toplanır, ibadet ve muamelat konularında ihti­laflı meseleleri araştırırlar. Üzerinde çoğunluğun ittifak ettiği, Kur'an ve sünnetle çeliş­meyen şeyler müslümanların yolunu oluşturur. Bu meselelerde alınan karara uymak va-cib olur. Dünyevi, siyasi, askeri konularda da aynı şey sözkonusudur.

Dini ve dünyevi konularda şura meclisinin olması gereklidir. Çünkü İslam dini ve dünyevi işleri birleştiren mütekâmil bir dindir. (Allah daha iyi bilir). [400]

 

116- Allah kendisine ortak koşulmasını elbette bağışlamaz. Ondan başka günahları dilediği kimse için bağışlar, kim Allah'a ortak koşarsa büsbütün sapmıştır.

117-Onlar(müşrikler) O'nu bırakıp yalnızca birtakım kişi­lerden (dişi isimli tanrılardan)'[401] istiyorlar, ancak inatçı[402]' şeytandan dilekte bulunuyorlar.

118- Allah onu (şeytanı) lanetledi; O da "Yemin ederim ki kullarından bir pay edineceğim" dedi.

119-Onları mutlaka saptıracağım, muhakkak onları boş kuruntulara boğacağım, kesin olarak onlara emredeceğim de, hayvanların kulaklarını yaracaklar (putlar için nişanlı-yacaklar)[403], şüphesiz onlara emredeceğim de, Allah'ın ya­rattıklarını değiştirecekler[404] (dedi) Kim Allah'ı bırakıp da şeytanı dost edinirse, elbette apaçık bir ziyana düşmüştür.

120-(Şeytan) onlara söz verir, onları ümitlendirir, halbuki şeytanın onlara söz vermesi aldatmacadan başka bir şey değildir.

121- İşte onların yeri cehennemdir, ondan kaçıp kurtula­cak bir yer'[405] de bulamayacaklardır.

122-İman eden ve iyi işler yapanları içinde ebedi kalacak­ları, zemininden ırmaklar akan cennetlere koyacağız. Al­lah, O söylenenleri hak bir söz olarak vadetti. Söz verme ve onu tutma bakımından kim Allah'tan daha doğru söz­lü'[406] olabilir?

 

Allah, Şirk Koşanları Kesinlikle Affetmez

 

Ayetlerin ibaresi açık olup, Allah Teala'nın şirk hariç diğer günahları dilerse affede­ceği beyan ediliyor ve şirk koşmanın akıbetinin hüsran sapıklık ve alçaklık olduğu şid­detle vurgulanıyor.

Çünkü müşrik, kendisinde hayat olmayan, kudreti, gücü, faydası ve zararı olmayan varlıklara yani putlara yöneliyor. Hatta o, bunu yapmakla Allah'a isyan eden ve kendi nefsi üzerine "Slenin kullarını boş kuruntularla aldatacağım" diye yemin eden şeytana yönelip, onu çağınyor. Bu ayetler de devamla şeytana kulluk yapanların, ona aldananla-nn ve Allah'tan başkasına yalvaranların neticelerinin cehennem olduğunu, bunun aksi­ne yalnızca Allah'a kulluk edenlerin ve şeytanın aldatmalarına kapılmayanların ve sa-lih amel işleyenlerin neticelerinin de cennet olduğu apaçık bir şekilde vurgulanıyor.

Müfessirler birinci ayetin, zikri geçen Ta'ma hadisesi ile ilgili olduğunu söyledikleri gibi bu ayetin Peygamberimize gelip, "Ben yalnızca Allah'a iman eden ve şirk koşma­yan biriyim ama günahlarım çok, imanım bana fayda verir mi?" diyen bir ihtiyar Arapla ilgili olduğunu da söylemişlerdir. Her iki rivayetin de bu ayetle ilişkisi muhtemeldir. Her iki ihtimalde de bu ayet, kendisinden sonra gelen ayetlerden konu bakımından fark­lı olup fikrin çirkinliğini, müşriklerin ahmaklığını, onların şeytanla güçlü ilişkisini, bu­na mukabil olarak da yalnızca Allah'a iman edip, salih amel işleyenlerin övgüsünü be­yan etmektedir.

Hayvanlann kulaklarının yarılması ve Allah Teala'nın yarattıklarını yakıp dağlama, hayvanları hadım etme ve dövme yaptırma cahiliyyeden kalma Arapların âdetlerinden-di. Belki de bir olay veya sual, geçmiş ayetlerin nüzulünde bu âdetler hakkında varid olunca, Kur'ani hikmet bu adetlerin şirkle alakasını ve bu adetlerin değersizliğini, saç­malığını, şeytanın vesveselerini ve bu adetlerin İslam gölgesinden men edilmesi için bu konulara işaret ederek indi.

Hayvanların kulaklarının yarılması hususundaki âdeti Maide sûresinde "bahîre" yani "kulağın yarılması" tabiriyle zikredip, ayeti kerimenin ifadesiyle, kafirlerin sandığı gibi bu âdetlerin Rabbani emirlerle alakasının olmadığını belirttim. "Allah, bahire, şaibe, va­sile ve ham diye bir şey yapmamıştır. Fakat inkar edenler, Allah'a yalan uyduruyolar ve çokları da akıl erdiremiyorlar. (Maide, 103)[407]

Ama "onlara Allah'in yarattıklarını değiştirmeleri için emredeceğim" ayeti ile ilgili İbn Abbas'a ve onun haricindeki sahabi ve tabiine nisbet edilen kaviller çoktur. Bunlar­dan birincisine göre, ayet-i kerimeden kasıt Allah'ın dininin ve insanların üzerine yara­tıldığı İslam fıtratının değişmesidir.

İkinci ihtimale göre bu ayette kasıt; yanağın yarılması, dövme yaptırma, hayvan ve insanlann hadım edilmesi, kılların yolunması, dişlerin aralanması ve saç üzerine peruk takılması gibi cahili âdetlerdir.

Açıktır ki bu saydıklarımızın hepsi sabittir ve bu kaçınılması gereken şeytanın süsle­meleridir. Taberi birinci görüşü seçmiştir. Ancak diğer fiiller mânâ bakımından, Al­lah'ın yarattıklarını değiştirme mânâsına çok daha münasiptir.

Nebi, rivayet edilen bir hadiste şöyle buyurmuştur: "Dövme yapanlara ve yaptıranla­ra, kıllarını yolanlara ve yolduranlara, güzellik için dişlerinin arasını açanlara lanet ol­sun, bunların hepsi Allah'ın yarattıklarını değiştirmektir.[408] Bu fiilleri nehy çerçevesin­de başka hadislerde rivayet edilmiştir. İmam Ahmed b. Hanbel'in rivayet ettiği hadis bunlardandır. "Rasulullah atların ve hayvanlann hadım edilmesini nehyetmiştir"[409]. Ta-berani'nin İbn Mesud'dan rivayet ettiğine göre Rasulullah Ademoğlu'nun hadım edil­mesini nehyetti[410]. Abdullah'ın rivayetine göre "Allah yanaklarını yaranlara lanet et­miştir"[411]. Esma'nın rivayetine göre Nebi "Peruk yapana da yaptırana da lanet etmiş­tir"[412]. Hadım konusundaki nehyin hikmeti açıktır. Çünkü bu fiil, fiili olarak Allah'ın yarattıklarını değiştirme ve Allah'ın neslin devamı için emanet ettiği üreme özelliklerini insanlar ve hayvanlarda yok etmektir.

Ama bunun dışında kalan dövme yaptırma, el, ayak, bacak ve yüzdeki kılların alınması ve dişlerin aralarının açılmasının gerçekten bizce hikmeti belli değildir.

Özellikle vücuttaki kılların yolunması, uzayan tırnak ve saçın kısaltılmasına benze­mesi yakındır ki bu konuda gelen eserlere göre Nebi zamanında, sürme ve güzel koku yapıyorlardı ki bu konuda da bir yasak ve engel beyan eden bir sıkıntı yoktu.

Bu konuyla ilgili hadisleri şöylece sıralayabiliriz. Buhari, Müslim, Ebu Davud ve Tirmizi'nin Ümmü Atıyye'den rivayetine göre şöyle dedi. "Bir ölü üzerine üç günden fazla yas tutmaktan nehyedildik. Ancak kocası ölmüş olan kadının kocası üzerine yas tutması dört ay on gündür. Bu durumda iken süslenmez, güzel koku sürmez ve renkli el­bise giymezdik."[413] Hz. Aişe'nin rivayet ettiği bir hadise göre "Bir kadın perde arkasın­da Peygamberimize bir kitap uzattı. Bu kadının elini gören Nebi kadının eli için, 'bu ka­dın eli midir yoksa erkek mi?' diye soruşunca kadın, 'kadın elidir' cevabını verdi. Nebi de, 'eğer bu bir kadın eli ise tırnakların kınalı olması gereklidir' dedi."[414] Buhari, Müs­lim ve Tirmizi'nin rivayet ettikleri başka bir hadise göre de Peygamberimiz, "kadınlarla münasebet konusunda geceleyin acele etmeyin" diye buyurmuş ve "onlara taranmaları ve saçlarını toplamaları için fırsat verin" diye buyurmuştur. Ve "Rasulullah adamın ai­lesinin yanına ansızın varmasını hoş karşılamazdı"[415]. Bu durum bizi, kadının süslen­mede mübalağalı davranması hariç, zikri geçen ve Buhari'nin zikrettiği hadis, "Dövme yapanlara ve yaptıranlara, kıllarını yolanlara ve yolduranlara, güzellik için dişlerini açtı­ranlara lanet olsun"[416] hadisi karşısında tereddüt içinde bırakmıştır. Taberi'nin rivayeti­ne göre "Bir adam Hasen'e: "Yüzünün derisini değiştiren kadın hakkında ne diyorsun" diye sorunca: "Allah, yarattıklarını değiştirenlere lanet etmiştir" cevabını verdi. Ki bu Taberi'nin rivayetine göre bazı kadınlar yüzlerinin kıllarını almakta aşın gidiyorlar ve hatta yüzlerinin derilerini değiştiriyorlardı.

Her halükârda bunların hepsi, aşırı gidildiği taktirde yaratılışı değiştirip çirkinleştir­me tehlikesinden dolayı, bunların hepsinin Kur'anî kural ve yasalar olması sahihtir, doğrudur. Burada saçın boyanması meselesinin yukarda zikri geçen ve nehyedilen me­selelerin dışında kaldığına da işaret edilmiştir. Bu konuda Buhari ve Ebu Davud'un İbn Ömer'den rivayet ettiği bir hadise göre: "Nebi (s) nalın giyer, sakalına safran sürerdi".

Sünen sahiplerinin rivayet ettiği bir hadise göre Ebu Ramise dedi ki: "Ben ve babam Peygamberimize geldik. O da sakalını kına ile boyamıştı"[417] Yine onların Ebu Zer'den rivayet ettikleri hadise göre Peygamber: "Bu ihtiyarlığı en güzel bir şekilde değiştirecek şey kına ile gizlemektir" diye buyurmuştur[418]. Allah Teala en iyi bilendir. Bu sûredeki 116. ayet, 46. ayetin tekrarı durumundadır. Kur'anî hikmet, gerekli bir münasebetten dolayı bunun tekrarını gerektirmiştir. Bunun birçok misali geçen ayetlerde görülmüştür.

Biz 46. ayetle ilgili olarak yani Allah Teala'nın müşrikler haricindekileri affedece-ğiyle ilgili olarak çok sayıda rivayet zikretmiştik. Bundan dolayı tekrara ihtiyaç görmü­yoruz. [419]

 

123- Ne sizin kuruntularınız ne de Ehli Kitab'ın kuruntuları (gerçektir); kim bir kötülük yaparsa onun cezasını görür ve kendisi için Allah'tan başka dost da , yardımcı da bula­maz.

124- Erkek olsun kadın olsun her kim mü'min olarak iyi iş­ler yaparsa işte onlar cennete girerler ve zerre kadar hak­sızlığa uğratılmazlar.

125-  İşlerinde doğru olarak kendini Allah'a veren ve İbra­him'in Allah'ı bir tanıyan dinine tabi olan kişiden daha gü­zel kim vardır? Allah İbrahim'i kendine dost edinmişti.

126- Göklerde ve yerde ne varsa hepsi Allah'ındır ve Allah her şeyi kuşatmıştır. (Hiçbir şey Onun ilim ve kudretinin dışında kalmaz).

 

Ayetteki tespitler,

 

1- İnsanların ahiretteki akıbetleri ne müslümanlann, ne de Ehli Kitab'ın zanlanna ve boş kuruntularına göre değişecek değildir. Ayetler ifade ediyor ki, kim kötülük işlerse o kötülüğüne göre Allah'tan başka veli ve yardımcı bulmaksızın cezalandırılacaktır ve her kim Allah'a iman eder, salih amel işlerse (ister erkek olsun isterse kadın) hakkından hiç­bir şey kısılmaksızın cennete girecektir.

2- Ayetlerdeki ikinci tesbite gelince, ayetler istitradı (konudan konuya geçiş yaparak göndermede bulunarak) olarak şunu vurgulamaktadır: Müslümanlardan dini, menheci en güzel olan, yüzünü Allah'a çeviren, ihlaslı olan ve Allah'ın kendisine dost kıldığı İb­rahim'in dinine tabi olan kişidir.

3- Yine ayetler istidradı olarak geçmiş ayetlerin hemen arkasından ifade ediyor ki : Allah Teala gerçekten gökte ve yerde ne varsa hepsinin sahibidir. O herşeyi kuşatmıştır. O'na hiç bir şey gizli kalmaz. O'ndan hiç bir şey kaçmaz .

Bu ayetlerle geçmiş ayetler arasında bir bağlantının olduğunu görebiliyoruz. Bu ayetler, ya geçmiş ayetlerden sonra inmiş olup, mevzu birlikteliğinden dolayı diğer ayetlerin arkasına dizilmiştir ya da sırf mevzu münasebetinden dolayı Kur'an'da bulun­duğu yere konmuştur. [420]

 

Kişinin Ahiretteki Akıbetini Amelleri Belirleyecektir

 

Müfessirler[421] ayetlerin, müslümanlardan bir fırka ile Ehli Kitab'tan bir fırkanın ara­larında çıkan biz "Allah'a daha yakınız" mevzusunda tartışmalarından dolayı indiğini rivayet etmişlerdir[422]. Ehli Kitab, "bizler sizlerden daha öncülüz ve daha evlayız" dedi. Müslümanlara; "Bizim nebimiz Nebilerin en sonuncusu, şeriatımız şeriatların en genişi ve biz sizin de bizim de kitap ve Nebilerimize iman ediyoruz. O halde biz sizden daha evlayız" dediler.

Zikredilen rivayet, ayetlerin konusu, mevzusu ile ve Ehli Kitab'in birbirleri üzerine övünmeleri konusunda zikredilen birçok ayetlerin mevzuu ile mutabıktır. Bunun misali Bakara sûresinde 111. ayette şöyle zikrediliyor: "Dediler ki: 'Kimse asla cennete gire­meyecektir. Ancak yahudi ve hnstiyan olanlar hariç.' Bu onların ancak kuruntularıdır. De ki: 'Eğer sadıklar iseniz delilinizi getirin." Bakara sûresinin bir başka ayetinde yine şöyle buyurulmaktadır: "Dediler ki 'yahudi ve hırıstiyan olun ki hidayete eresiniz'. De ki: 'Bilakis hanif olarak yaşamış İbrahim'in dinine uyarız. O, müşriklerden değildi.' Maide sûresinin 18. ayetinde de şöyle buyurulmaktadır: "Yahudiler ve hristiyanlar: 'Biz Allah'ın oğulları ve sevgilileriyiz' dediler. De ki: 'Öyleyse günahlardan dolayı size ni­çin azap ediyor?' Doğrusu siz de O'nun yarattığı insanlardansınız. O, dilediğini bağışlar ve dilediğine azap eder. Göklerde, yerde ve ikisinin arasında ne varsa mülkiyeti Allah'a aittir. Sonunda dönüş de ancak O'nadır."

Böylece ayetler, karşılıklı övünme ve tartışma konumunda bulunan iki fırka arasın­daki hakkı beyan etmekte olup şuna işaret etmektedir; Allah'ın rızasına ve rahmetine ancak iman ve güzel amelle kavuşulur. Övünme, kuruntu ve cedelle değil.

Muhtemeldir ki bu cedel "İbrahim'in dini" konusunda gelişti. Bunun üzerine nazil olan ayetlerde şu belirtildi: "Gerçekten İbrahim'in dini müstakim hanif dinidir. Kurtulan kişi ise ancak ona tâbi olandır. Bu konuda Âli İmran sûresinde şu ayetler varid olmuş­tur: "Ey Ehli Kitap! İbrahim hakkında niçin tartışırsınız? Halbuki Tevrat ve İncil kesin­likle ondan sonra indirildi. Siz hiç düşünmez misiniz?" (65-68)

İşte siz böyle kimselersiniz. Çünkü az bir miktar bilginiz olan şey hakkında münaka­şa ettiniz. Hal böyle iken hiç bilginiz olmayan bir hususta niçin tartışırsınız. Oysaki Al­lah her şeyi bilir, siz ise bilemezsiniz.

"İbrahim, ne yahudi ne de hiristiyan idi. Fakat o, Allah'ı bir olarak tanıyan dosdoğru bir müslüman idi, müşriklerden de değildi."

"İnsanların İbrahim'e en yakın olanı ona uyanlar, şu peygamber ve ona iman eden­lerdir. Allah mü'minlerin dostudur."

Görüldüğü gibi ayetler İbrahim dininin yahudilik ve hristiyanhk ile ilişkisini nefyet­mektedir. İbrahim'e en yakın olanları ona uyanlar, Nebi ve iman edenler diye tanıtmış­tır.

Herhâlükârda ayetler ifade ve tabir bakımından açıkça görüldüğü gibi, kesin, açık, net ve vurgulayıcıdır. Bir kişinin intisap,zahir ve propagandaya dayanması doğru değil­dir. Her insan, kesinlikle bilmelidir ki amelinin karşılığını görecektir. Hayırsa hayır, kö­tüyse kötü. Bu konuda en doğru metod kişinin Allah için müslüman olması, bunun hari-cindekileri bırakması, salih amel işlemesi ve İbrahim'in dini olan dosdoğru İslam dinine tabi olmasıdır. [423]

 

127-  Kadınlar hakkında senden fetva isterler, de ki: "Onlar hakkında fetvayı size Allah veriyor. Bu fetva, kendilerine yazılan şeyi vermediğiniz ve kendileriyle evlenmeyi arzu­ladığınız yetim kadınlara ve bir de zavallı çocuklara ve ye­timlere doğrulukla bakmanız   hususunda Kitap'ta size okunandır." Neviyilik yaparsanız Allah onu şüphesiz bilir.

128-  Eğer kadın, kocasının serkeşliğinden veya aldırışsızlı-ğından endişe ederse, aralarında anlaşmaya çalışmaların­da kendilerine bir engel yoktur. Anlaşmak daha hayırlıdır. Nefisler kıskançlığa meyyaldir'[424]. Eğer iyi davranır ve hak­sızlıktan sakınırsanız bilin ki, Allah işlediklerinizden şüp­hesiz haberdardır.

129-  Adil hareket etmeye ne kadar uğraşsanız, kadınlar arasında eşitlik yapamayacaksanız, bari bir tarafa kalben tamamen meyletmeyin ki, diğerini askıdaymış gibi bırak­mış olmayasınız. İşleri düzeltir ve haksızlıktan sakınırsanız bilin ki, Allah şüphesiz bağışlayan ve merhamet edendir.

130-  Ayrılırlarsa, Allah her birinin nimetinin genişliğiyle yoksulluktan kurtarır, Allah her şeyi kaplayandır, hakim­dir.

 

1- Müslümanlardan bazılarının, kadınların durumu hakkında fetva istemeleri hikaye edilmektedir.

2- Kadınların durumu hakkında muhakkak ki Allah'tan sonra fetvaların beyan edile­ceği cevaplanmaktadır. Aynı zamanda Allah Teala'nın kitapta indirdiği, kadınların yetim olup da erkeklerin onlarla evlenmesi ve bir de onların haklarını vermek istemeleri konu­sunda cevaplar vardır. Daha sonra da mustazafların evladları konusu cevaplanmaktadır.

3- Bu fetvalar erkeklere, yetimlerin haklan konusunda adaletli olmaları ve herhâlü-karda onlara zulmetmemelerini bildirmektedir.

4- Allah Teala onların bütün amellerini ve niyetlerini bilmektedir.

İkinci ayet ve daha sonraki ayetler, kadınların durumu hakkında meselelerin tamamı­nın cevapları olup, aşağıda geldiği gibidir.

1- Eğer bir kadın kocasının yüz çevirmesinden korkarsa veya kocası onu ihmal eder­se, herhâlükârda sulh daha hayırlı olduğundan kendi aralarında sulh yapmalarında her­hangi bir engel, mani yoktur, her ne kadar insanların tabiatında cimrilik ve müsamaha­karlık olmamış olsa da. Allah Teala bu durumu tahzir yoluyla, Allah'ın her şeyden ha­berdar olduğunu belirterek, bu gibi hallerde kan-kocanın Allah'tan korkmalarının ve iyilikle amel etmelerinin gerekliliği ve vücûbiyetini haber veriyor.

2-  Kocalar, eşleri arasında tam bir adaleti asla sağlayamayacaklarına göre bu   du­rumda kadınlardan birisine fazla ilgi gösterip, diğerini sanki kocası yokmuş gibi evlilik-le-boşanmışlık durumu arasında bırakmak caiz değildir. Aksine kocaların üzerine düşen, kadınları arasında takva ve barışla hareket etmektir ki eğer bunu yaparlarsa, Gafur ve Rahim olan Allah, onlarda ortaya çıkacak bazı küçük kayma ve meyilleri de affedecek­tir.

3- Karı koca arasındaki ilişki mümkün olduğunca sağlam, adaletli ve ıslahla sağlıklı bir şekilde devam etmiyorsa, ikisi için de en hayırlı olan birbirlerinden ayrılmalarıdır. Herşeyi kuşatan ve Hakim olan Allah, her ikisini birbirine muhtaç etmeyecek şekilde iş­lerini kolaylaştıracaktır

Ayetler yeni bir bölüm olup muhtemel olan, geçmiş ayetlerden sonra indiği ve kendi yerine durum ve hal ilişkisinden dolayı konulduğudur.

Müfessirler[425] ayetlerin nüzulü sadedinde birçok rivayet zikretmişlerdir. Bunlardan birisini Hz. Aişe şöyle rivayet etmiştir: Bazı müslümanlar, Nebi'den sûrenin başında bulunan "Yetimler hususunda adaletli davranmamaktan korkar sanız" ayeti sebebiyle fetva istemelerinden dolayı, Allah Teala birinci ayeti bu durumu tenkit etmek için, yani yetimlerin hakkında adaletli olmanın vücûbiyetini kesinleştirmek için indirmiştir. Başka bir rivayete göre bazı müslümanlar peygamberimize inen miras ayetlerinin, o güne ka­dar süre gelen, kadınlara ve çocuklara miras bırakmama adetlerini nakzetmesinden dola­yı soru sormaları üzerine inmiştir. Bunun üzerine zikredilen hak sahiplerinin hakkının, kesinlikle verilmesinin gerekliliğini tekit etmek için inmiştir.

Başka bir rivayete göre: Peygamber mü'minlerin annesi Sevde'yi boşamak isteyince Şevde O'na "Beni boşarsan, benim kendi payıma düşen kısmetimden sen, sana göre ba­na ver" dedi. Başka bir rivayete göre de Rafi'nin eski karısı kendisini boşamasını istedi, o da karısını bir talakla boşadı. İddet müddetinin sonu yaklaşınca Rafi onu, boşanmakla talaktan geri dönüp yeni karısının kendisi üzerine sabretmek tercihi arasında bırakınca,

o da (eski karısı) ayrılıktan vazgeçip ikinci durumu tercih etmiştir. İkinci ayetin nüzulü (' hakkında Buhari ve Müslim'in sahihlerinde tefsir bölümünde Hz. Aişe'den şu rivayet ''gelmiştir: Hz. Aişe şöyle dedi: Bir adama göre kadın meşakkatli veya fazla görünmü­yorsa ve adam da onu ayırmak istiyor ve kocasına "benim durumum hakkında seni öz-

iı gür bırakıyorum" dediğinde meselenin durumu nasıl olur, hali üzerine ayet inmiştir. v Tirmizi'den gelen bir hadise göre Şevde, Nebi (s)'nin kendisini boşamasından korkunca Peygamberimize "beni boşama ve benim seninle olan günümü Aişe'ye bırak dedi.[426]

Gerek Aişe'den gelen rivayetler olsun, gerekse Rafi'den gelen rivayet olsun her ne î kadar ayetlerin tamamını tefsir etmiyorsa da onlarla bağlantılı ve içiçedir.

Birinci ayette varid olduğuna göre kadınların yetimleri hakkında sorumlu bulunan "kişilerin zorluklarının hafifleştirildiği göze çarpıyor. "Yetimler hakkında adaletli dav-B ranmaktan korkarsanız" ayetinde yetimlere zulmetmekten sakındırmak ve onların hak-"- lannı ve mallarını sömürmekten uzak tutmak için emirler varid olmuştur. Eğer böyle bir 'zulüm sözkonusu değilse, onlarla evlilik konusunda bir engel yoktur. Bununla birlikte

ikinci bir defa eğer evlenirse onlara zulmetmemek ve adaletli davranmak meselesi vur-"' gulanmaktadır. İşte burada yetimlerin emri ve haklan konusunda Kur'anî gözeticilik "-jgöze çarpmaktadır.

Bazı müfessirler "kendileri için yazılmış (kitapta)" ayeti mehirleri ve mirasları kap­samaktadır demişlerdir. Çünkü bu konudaki sorumluluk sahipleri (yetimler hakkında) «'kontrolü altında tuttukları yetim kadınlara bir şey vermeyip onlarla ya kendileri evleni--> yor veya mihir olarak verilen mallan tasarruf etmek için evlatları ile evlendiriyorlardı. -Bu kavil mümtaz olmakla birlikte ayet-i kerimeler de bu mânâyı taşımaktadır.

Bahsettiğimiz rivayetlerden birinde zikredildiğine göre; Araplar küçük erkek çocuk­larını mirastan mahrum bırakıyorlar ve haklannı büyüklere veriyorlardı. İşte "Çocuklar--i-dan mustazaf olanlar" ayeti tekid yoluyla onlann gerekli olan haklarını belirtmek için *>' zikredilmiştir. Ayet-i kerime bu mânâyı tahmil etmektedir. Onlann hepsi her halükarda yetimlerdir ve ayet-i kerimede yetimler hakkındaki tekidli ifadeler hem kadınları, hem 5 de çocukları kapsamaktadır.

'" İkinci, üçüncü ve dördüncü ayetlerde açıkça görüldüğü gibi bazı evlilik ilişkilerini düzenleyen durumlar, hükümler görüyoruz. Bu sûrede varid olan bazı ayetler, kadının kocasına karşı itaatsizliğini ve karşı gelme ihtimalini ifade ediyor ve bunun karşısında gerekli tavsiyeler veriliyor. Yine bu ayetler, kocanın karısına karşı haksızlık etmesi ihti­malini ve bu gibi durumda gerekli olan tavsiyeleri zikrediyor. Eğer zikri geçen Rafi me­selesi sahih ise, bu durumda bu mesele tüm benzeri meseleler için her zaman bir çözüm vesilesi olur.

Müfessirler Rafi'nin meselesine göre sulhu, birinci karısının talaktan dönerek ikinci kadının kendisi üzerine tercihli olmasına rağmen sabırla beklemesidir, diye tevil ettiler. Buna ek olarak sulhu, kadının talaktan dönerek sahip olduğu haklardan (bazılarından) vazgeçmesidir diye tanımladılar. İşte bu mânâ ayetin ayetin kastına tam olarak uygun düşmektedir.

Bu durumda "Zaten nefislerde kıskançlık hazırdır" ifadesi nefislerin tabiatında olan cimrilik, kıskançlık, müsamahakar olmamak ve tenazul etmenin kolaylığı ve hafifliğini ifade eden iknaî bir cümledir.

Buradaki üç ayetin de, bu sûrenin üçüncü ayetiyle mevzu bakımından bağlantılı ol­duğu göze çarpıyor. "Eğer kendileriyle evlendiğiniz taktirde yetimlerin haklarına riayet etmemekten korkarsanız beğendiğiniz kadınlardan ikişer, üçer, dörder alın. Haksızlık yapmaktan korkarsanız bir tane alın; yahut da sahip olduğunuz (cariyeİerle)la yetinin. Bu adaletten ayrılmamanız için daha hayırlıdır." Bu ayeti kerime, kişiye adaletli olduğu taktirde ikinci, üçüncü veya dördüncü bir kadınla evlenme serbestisi vermiş ve onu zu­lümden sakınması için tek evliliğe çağırmıştır. Bu ayetler ise kişileri bu durumlardan sa­kındırdığı şeylerden bahsetmektedir. Fakat bu ayetler, bir kere çok evliliği menetme-mektedir. Çünkü böyle bir durumu gerektiren zaruri bir hal olabilir. Çok evlilik duru­munda ise bu sûrenin üçüncü ayetinin şerhinde bahsettiğimiz gibi evlendiği kadınlardan herhangi birine (aşırı şekilde) meyletmemesini ve diğerlerini terketmemesini tavsiye et­mektedir. İşte burada yüce bir hikmet ve telkin vardır.

Rafi'nin hadisesi, bizim için bu zaruri durumun açık örneklerinden biridir. Kendisi, büyük karısı çekici olmadığı için küçük bir kadınla evlenmekte bir olumsuzluk görmü­yor. Bu durum karşısında büyük karısı, talak yerine kendi bazı haklarından vazgeçip ev­li olarak kalmayı tercih ediyor.

Kur'anî cümle, burada her ne kadar çok evliliği menetmiyorsa da bu durumu zaruri hallere has kıldığı gözden kaçmıyor. Kur'an burada, zevceler arasındaki adaletin ne ka­dar isteseler de mümkün olamayacağını ve bu sûrenin üçüncü ayeti, bir kadınla evlen­meyi (adaletli olmamak muhtemel veya gayri mümkünse) emrediyor.

Ayetlerin özellikle ihsan, takva ve ıslah üzerine teşvik etmesi ve nefsin meyline göre hareket etmemeye teşvik etmesi dikkat çekmektedir. İşte bu durum Kur'an'da tekidli bir şekilde tekrar edilip evlilik bağına önem veriliyor ve herhangi bir vesile ile evlilik bağı­nın devamlılığı için, bütün vesileler bitmedikçe teşvik vardır ki bu durumda yani de­vamlılık için gerekli vesileler yetersiz kaldığında ayrılık, her iki taraf için de hayırlıdır. Bu hal son ayetin son fırkasında beliğ bir üslûpla, yani bu ayrılığın acısının hafifliğini her iki tarafında Allah'ın rahmeti ve fazlı ile düşünmelerini hedefleyerek beyan ediliyor.

İkinci ayetle ilgili olarak birçok rivayet varid olmuştur. İşte Ebu Hureyre'den ge­len bir rivayete göre Nebi şöyle demiştir: "İki zevcesi olup da birine meyleden ve digerini ihmal eden kimse, kıyamet gününde bir yanı felçli olarak kalkar."[427]

Hz. Aişe'den gelen ikinci bir hadiste şöyle buyrulmaktadır. Peygamber kadınlar ara­sında taksim yaparken adalet gösterir ve şöyle derdi: "Ya Rabbi bu benim malik oldu­ğum şeylerdeki taksimimdir. Bunun için senin malik olup da benim malik olmadığım hususta beni azarlama"[428]. Yine Hz. Aişe'den gelen bir hadiste şöyle buyurulmaktadır: "Peygamber zevceleri arasında taksim yaparken yanımızda kalmakta bir tercih yapmaz­dı. Az gün olur ki hepimizi ziyaret etmiş olmasın. Cinsi münasebette bulunmadan her zevcesine gelir, sonra sırası olan kadına gider ve onun yanında geceyi geçirirdi.[429]

İşte ayetlerde de görüldüğü gibi bu konuda Kur'ani telkinler, Nebevi telkinlerle aynı paralelde gitmektedir. [430]

 

131- Göklerde ve yerde ne varsa hepsi Allah'ındır. Sizden önce kendilerine Kitap verilenlere ve size "Allah'tan kor­kun" diye emrettik.Eğer inkar ederseniz (biliniz ki) gökler­de ve yerde ne varsa Allah'ındır. Allah hudutsuz zengin­dir, ziyadesiyle övgüye layıktır.

132-  Göklerde ve yerde olanlar Allah'ındır. Vekil olarak Allah yeter.

133-  Ey insanlar! Allah dilerse sizi yokluğa gönderip baş­kalarını getirir, Allah ona kadirdir.

134-  Kim dünya mükafatını isterse (bilsin ki) dünyanın da, ahiretin de mükafatı Allah katındadır. Allah her şeyi işiten ve herşeyi görendir.

 

Yukarıda zikri geçen ayetlerin ibaresi açıktır ve bu ayetlerde özel bir mevzudan bah-sedilmemektedir. Müfessirler bu ayetlerin nüzulü ile ilgili bir şey zikretmemişlerdir. İlk bakışta bu ayetlerin önceki ayetleri takip ettiği görülmekte, önceki ayetlerde müslüman-lara kendilerinden öncekilere takva tavsiye edildiği gibi, şu an kendilerine de takva tav­siyesi tekidli bir şekilde yapılmaktadır. Eğer insanlar Allah'tan korkmaz ve inkar eder­lerse, Allah'ın insanlardan müstağni olduğu vurgulanmaktadır. Aynı zamanda eğer in­sanlar ihlaslı olup Allah'tan korkarlarsa, Allah onlar için övücüdür. Gökte ve yerde ne varsa O'nundur. O'nun her şeye gücü yeter, isterse yeryüzündeki bütün insanları kaldı­rıp yerine başkalarını getirebilir. Eğer insanlardan bazıları sırf dünya menfaatlerini dü- -sunuyorsa, Allah Teala yanında hem dünya nimetlerin fazlasıyla da ahiret nimetleri var­dır. Hal böyle iken insanların iki dünyada da saadet içinde olmaları için ihlasla Al­lah'tan korkup sakınmaları, onlar için daha evlâdır.

Açıkça görüldüğü gibi ayetler bütün amellerde takvalı olmanın vucubiyetini kesin­leştirmeyi hedeflemiş, bunu yapanların da dünya ve ahirette mükafatlarını alacaklarını belirtmiştir. Bu ifade Kur'an'ın genel tesbitleri ile bağlantılıdır ve ayetlerin üslubu, kalplere ve akıllara aynı anda yönelik olması bakımından çok etkileyici ve dikkat çeki­cidir. [431]

 

135- Ey iman edenler! Adaleti titizlikle ayakta tutun, ken­diniz, ana babanız ve akrabanız aleyhinde de olsa Allah için şahidiik eden kimseler olun. Haklarında şahitlik ettik­leriniz zengin olsun, fakir olsun Allah onlara sizden daha yakındır. Hislerinize uyup adaletten sapmayın. Şahitliği eğer büker, yahut şahitlik etmekten kaçınırsanız biliniz ki Allah yaptıklarınızdan haberdardır.

 

Ayetlerde Mü'minlere Yönelik Emirler

 

1- Mü'minlerden hak ve adalet hususunda gerekli ihtimamı şiddetli bir şekilde göstermeleri, her halükarda gerek şahadet talebinde ve gerekse söz talebinde hak ve adalet üzerine olmaları istenmektedir.

2-  Hak ve adalet hususundaki şehadet esnasında kişilerin yakınlığına, zenginliğine ve fakirliğine bakılmaksızın hatta kendi nefisleri aleyhine de olsa yalnız Allah'tan kor­kup O'nun murakebesini unutmamaları gerekir.

3- Bu hal üzerine, heva ve heveslerine uymadan, hak ve adaleti hiç bir şeyin etkisin­de bırakmadan, devam etmeleri gerekir. Mü'minler bilmelidirler ki Allah bütün işlerin gizlisini ve açığını ve bütün niyetleri bilir. Buna göre Allah'tan korkmaları, O'ndan sa­kınmaları, şehadeti her halükarda değiştirmemeleri, tahrif etmemeleri, hak ve adaletten yüz çevirmemeleri gerekir. [432]

 

Müslümanlar Adil Şahitlikte Bulunmalıdırlar

 

Taberi ve Hazin ayetin, Nebi'nin yanında münakaşa eden bir fakir ve zengin husu­sunda, fakirin zengine zulmetmeyeceğini düşünerek fakir şahsa meyletmesinden dolayı te'dib amacıyla indiğini rivayet etmişlerdir. Yine Hazin ayetin Ta'ma İbn Ubeyrik ve kavminin, kendi lehine yaptığı yalancı şehadeti üzerine indiğini söylemişlerdir.

Bu ayetin Ta'ma hadisesi ile ilişkisinin olmadığı, o hadisenin fasılalar önce bittiğine bakılarak Ta'ma da açıkça gözlenebilir. Eseda'nın rivayetini mülahaza ettiğimizde şunu görmekteyiz. Eğer ayet Nebi'nin bir zenginle fakir arasında geçen husumetteki tutu­mundan dolayı inmiş olsaydı, bu ayetteki hitap da Ta'ma hadisesinde olduğu gibi direk Nebi (s)'ye olacaktı.

Ancak görünen odur ki bu ayet, kadınlar ve onların yetimleri hakkında fetva isteme­leri ile ilgili ayetleri, takip etmekte olup, kendi rolü ve devri ile Allah'tan korkmanın vucubiyetini tekid edip, O'nun murakabesini gözetmeyi ve insanların hakları ile hangi sebeple olursa olsun oynamamayı, hafife almamayı ifade etmektedir.

Kendi babında Kur'an'ın anası olan bu muhkem ayetler yüce ve korkutucu olması bakımından şu mânâları ve telkinleri ihtiva etmektedir. İslam şeriatı cephesinde kadın­ların ince, heyecanlı, zayıf olduğu belirtilip ayetler keskin kuvvetli ve etkileyici bir üs­lûpla müslümanların akıl ve kalplerine aynı anda şunları hitap etmektedir:

Her zaman ve her yerde ister ferdi ister toplumsal olsun ve isterse hükmedenler açı­sından olsun hak sözlü olmaları, Hakka şehadet etmeleri ve Hakkın yücelmesi için ça­lışmaları, hiç bir korku ve etki altında kalmadan her halükarda hak üzerine çalışmaları üzerlerine vaciptir. Bu konudaki güvence, güvencelerin en kuvvetlisi ve en önemlisidir. Çünkü toplumsal binanın, toplumsal güvenliğin, fertlerin ve cemaatlerin maslahatı bu güvenceye ve tazminata bağlıdır. Çünkü toplumdaki her ferdin her halükarda insaf gö­revini elinde tutması, toplumun saadetinin kuvvetlenmesi ve ıslah edilmesinin en kuv­vetli direği ve dayanağıdır. [433]

 

136- Ey iman edenler! Allah'a peygamberine, peygamberi­ne indirdiği kitaba ve daha önce indirdiği kitaba iman (da sebat) ediniz. Kim Allah'ı, meleklerini, kitaplarını, pey­gamberlerini ve kıyamet gününü[434] inkar ederse tam manâ­sıyla sapıtmıştır.

137-  Onlar ki inandılar, sonra inkar ettiler; daha sonra yi­ne inandılar, yine inkar ettiler, sonra inkarları arttı; işte Al­lah onları ne bağışlayacak, ne de doğru yola iletecektir.

138-  Münafıklara kendileri için acı bir azap olduğunu müjdele.

139- Mü'minleri bırakıp da kafirleri dost edinenler, onların yanında izzet (güç ve şeref) mi arıyorlar? Bilsinler ki bütün izzet yalnızca Allah'a aittir.

140-  O, Kitapta size indirmiştir ki, Allah'ın ayetlerinin in­kar edildiğini, yahut onlarla alay edildiğini işittiğiniz za­man, onlar bundan başka bir söze dalıncaya kadar kafir­lerle beraber oturmayın; yoksa siz de onlar gibi olursunuz. Elbette Allah münafıkları ve kafirleri cehennemde biraraya getirecektir.

141-  Sizi gözetleyip duranlar; eğer size Allah'tan bir zafer (nasip) olursa "Sizinle beraber değilmiydik" derler. Kafirle­rin (zaferden) bir nasipleri olursa (bu seferde onlara) "Sizi yenip (öldürebileceğimiz halde) mü'minlerden korumadık mı" derler. Artık Allah kıyamet gününde aranızda hükme­decektir ve kafirler için mü'minler aleyhine asla bir yol vermeyecektir.

142-  Şüphesiz münafıklar Allah'a oyun etmeye kalkışıyor­lar; halbuki Allah onların oyunlarını başlarına çevirmekte­dir. Onlar namaza kalktıkları zaman üşenerek [435]kalkarlar, in­sanlara gösteriş yaparlar. Allah'ı da pek az hatıra getirirler.

143-  Bunların arasında bocalayıp durmaktalar;   ne onlara bağlanıyorlar ne bunlara. Allah'ın şaşırttığı kimseye asla bir çıkar yol bulamazsınız.

144-  Ey iman edenler! Mü'minleri[436] bırakıp da kafirleri dost edinmeyin; (bunu yaparak) Allah'a aleyhinize apaçık bir delil mi vermek istiyorsunuz?

145-  Şüphe yok ki münafıklar cehennemin en alt katında-dırlar. Artık onlara asla bir yardımcı bulamazsın.

146- Ancak tevbe edip hallerini düzeltenler, Allah'a sımsı­kı sarılıp dinlerini (ibadetlerini) yalnız O'nun için yapanlar başkadır. İşte bunlar (gerçekten) mü'minlerle beraberdirler ve Allah mü'minlere yakında büyük mükafat verecektir.

147-  Eğer siz iman eder ve şükrederseniz Allah size neden azap etsin? Allah, şükre karşılık veren ve her şeyi bilendir.

 

Mü'minlerin Dostu Ancak Mü'minlerdir

 

Ayetler yeni bir fasılla, mü'minlere yönelik bir hitapla başlıyor ki geçmiş ayet de bu şekilde başlamıştı. Bu ayetlerin geçmiş ayetlerle zarfi münasebetine kati nazardan, sonra lafzi münasebetini mülahaza ettiğimizde bu sebeple bu ayetler, önceki ayetin hemen arkasından gelmiştir diyebiliriz. Çünkü büyük bir ihtimalle ayetlerde zikredi­len konum ve tutumlar ileride şerhi geleceği gibi erken bir vakitte ve zikredilen ceza,vazgeçirmenin Medine'de Yahudilerin tamamını kapsamasından önce inmiştir.

Müfessirlerin rivayetine göre birinci ayet Abdullah bin Selam ve arkadaşı Yahudi Meslema'nın sözü üzerine inmiştir. Rivayete göre onlar şöyle demiştir: "Biz Kur'an'a ve yalnızca Musa'nın kitabına iman ediyoruz. Bunun üzerine ayet mü'min kimseyi bu Kitab'a ve bundan önceki kitaplara imanla tanımlamıştır. Çünkü bu Kur'an'ın kendisi­nin emrettiği şeydir. İkinci ayet ise yine Musa'ya iman eden sonra inkar edip buzağıya tapan, sonra tekrar iman edip tekrar inkar eden Yahudiler hakkında inmiştir. Yine bu ayetin Musa ve sonraki peygamberlere iman eden, fakat Muhammed'e iman etmeyen Nasraniler hakkında indiğini rivayet ettikleri gibi bu ayetin münafıklar hakkında indiği­ni rivayet edenler de olmuştur.

140.  ayetin, Allah'ın ayetleri ile alay eden Yahudi rahiplerle oturan, onların meclis­lerine giren münafıkları nehyetmek için (onlarla oturmaktan) indiğini rivayet etmişler­dir. Müfessirlerden bazıları 139-141 ve 144. ayetlerdeki "kafirler"'den maksadın müş­rikler olduğunu söyledikleri gibi, buradaki maksadın "Yahudiler" olduğunu da söyle­yenler olmuştur.[437]

Ayetlerin içeriğine ve ruhuna baktığımızda, ayetlerin birinci derecede münafıklar hakkında indiğini görebiliyoruz ki, birinci ve ikinci ayet bu duruma hazırlık için gelmiş­tir. Ayetlerdeki "Kafirler" kelimesinin Yahudiler diye tevil edilmesi en güzel vecihtir. 140. ayetteki muhataplar ise müslümanlardan ihlas sahibi bir fırka, bir bölüktür. Bu ayet ve 144. ayet işte bu fırkayı uyarmak için istidradi olarak gelmiştir. Yani münafıklarla veya yahudilerle birlikte oturmaktan nehyetmek için ve mü'minleri bırakıp yahudileri dost edinenleri sakındırmak için gelmiştir. Ayetlerin nüzul sebebine gelince o da evve-len münafıkların yahudilerle, mü'minler aleyhine tuzaklar kurmaları ve müslümanlarla. yahudiler arasında gelip gitmekte kalmalarından dolayı inmiştir. İkinci olarak görüldü­ğü gibi ihlaslı mü'minlerden bir kesimin, münafıklarla veya yahudilerle dost olmaların­dan ve onlara karışmalarından dolayı inmiştir. Allah en iyi bilendir.

Yahudilerden Beni Kurayza, Medine'de en son cezalandırılanlardandı ki, Beni Kay-nuka ve Beni Nadr kabilelerinin işi, onlardan önce hicretin beşinci senesi sona ermeden bitirilmiştir.

Bunun üzerine en azından bu ayetler Beni Kurayza kabilesinin cezalandırılmasında inmiş olduğu görülüyor ki, Beni Kurayza'nın cezalandırılması Uhud vakıasından sonra meydana gelen Beni Nadr'in sürülmesinden önce olmasa da Hendek vakıasından sonra olmuştur. Biz bunun şerhini Haşr ve Ahzab sûrelerinin tefsirleri esnasında belirtmiştik.

141. ayetin ihtiva ettiği suret münafıkların üzerinde bulunduğu alçaklığı ve kötülüğü sergilemektedir. Münafıklar, ayetin ifadesine göre muhlislerle kafirler arasında dönüp duruyorlardı. Eğer muhlisler tarafında bir yardım varsa "biz sizinle beraberiz" diyorlar şayet yardım, zafer kafirler tarafında olursa "sizleri mü'mirilerden korumadık mı" der­ler.

139. ayet, ihtivası ile münafıkların hep kuvvetle beraber olduklarını (ister müslü-manlardan olsun, ister yahudilerden) dostluğu ve beraberliği kuvvete göre ayarladıkları­nı dürtücü bir üslûpla sorgulayıp, ayıplarını ortaya çıkarıyor. İzzet ve şerefin ancak ih-laslı mü'minlerde olacağını ifade ediyor.

Muhlislerden bir kesim (bir racih görüşe göre onlar Ensardır) aynı şekilde dostluk ve beraberlik bakımından, münafıklardan olan akrabalarına uymalarından veya asabiyetten dolayı yahudi ve müslümanlar arasında hareket ediyorlardı. Bunun üzerine 144. ayet bu kesimi sakındırmak için inmiştir.

Yine müslümanlardan bir kesim, münafıkların ileri gelenleri ile akrabalıklarından dolayı veya onlarla anlaşmalarından dolayı onlarla birlikte oluyorlardı. Yahudiler ise onlarla beraber bulundukları esnada Allah'ın ayetleri ile alay ediyorlardı. Buna karşın müslümanlar bu duruma karşı geliniyorlardı .Bunun üzerine 140. ayet bunun yanlışlığı­nı ve Kitab'a muhalefetini belirtmek için inmiştir. Bunun benzeri bir hüküm En'am sû­resinde şöyle zikredilmektedir. "Ayetlerimiz hakkında (ileri geri konuşmaya) dalanları gördüğünde onlar başka bir söze geçinceye kadar onlardan uzak dur (meclislerini ter-ket). Eğer şeytan sana unutturursa hatırladıktan sonra (hemen kalk) o zalimler topluluğu ile oturma."

Bu ayetlerin hepsinde, Medine dönemindeki Nebevi siretin suretlerini görüyoruz. İlk zamanlarda ayetlerin ifadesine göre münafık ve yahudilerin bazı şeylerde üstün oldukla­rı gözleniyor.

142. ayetin ifadesine göre münafıklar namaz kılıyorlardı. Ancak ayet şu durumu da ifade ediyor ki onlar namaza kalktıklarında gösteriş yaparak ve tembel bir şekilde kalkı­yorlardı. Ki bu hal ihlaslı kişilerin nifaklarını ölçmek için bir durumdur.

İşte bu tutum ve davranışlar üzerine ayetler onlar için korkunç uyarılar içermektedir. Onlar için elem verici azap vardır. Allah onları kafirlerle beraber toplayacaktır. Allah'ın affını ve tevfikini elde edemeyeceklerdir. İçlerinde tevbe edenler, ihlaslı ve mü'minlerle olanlar hariç onlar cehennemin en alt tabakasında olacaklardır.

Ayetlerin sonucu takip ve terğip mânâsı içermekle şu mânâları ifade etmektedir: Al­lah Tealanın insanları azaplandırmasında ve cezalandırmasında kendisi için bir gaye ve amaç yoktur. Eğer onları cezalandırıyorsa ancak onların yaptıkları günah ve taşkınlıktan dolayıdır. Allah Teala'yı razı edecek şey onların iman etmeleri, şükretmeleri, yasaklara bağlı kalıp, vacipleri eda etmelerine bağlıdır. İşte onlann davet edilmeleri ve uyarılma-larındaki amaç azap yerine ecir, gazap yerine övgüye hak içindir. O her yaptıklarını hakkıyla bilir.

İşte böylece ayetler, inişi esnasında münafıkların tutumlarını tescil ediyor. Ve onlara 230 rahmet ve affedilmeleri için kapı açıyor. Ayetler, azap ve ahiretteki alçaklığın bu kötü tutumlarında ısrar edenler için olduğunu beyan ediyor.

141. ayet, müslümanlar için kuvvetli bir şekilde ve tatmin edici bir üslûpla, kafirler için müslümanlar aleyhine asla bir yol vermeyeceğini kesin bir şekilde ifade ediyor.

Ayetler, içinde bulunduğu zamana has olmakla birlikte süreklilik ifade eden toplum­sal, ahlaki, imani, beliğ vaazlar ihtiva etmektedir. Bunları şöyle sıralayabiliriz.

1- Gerçek mü'min O Muhammed ve enbiyanın lisanı ile Allah katından gelen her şeye iman eder.

2- Bunlardan birşeyi inkar etmek, sapmanın ve hak olan imanın bozulmasının ta kendisidir.

3-  Bir mü'mine izzet ve yardımı Allah'tan başkasından, iman ve itilasının haricin­den, özellikle de kafirlerden araması asla yakışmaz. Mü'minleri bırakıp da onlarla dost­luk yapması veya onlardan yardım dilemesi asla kabul edilmez.

4- Allah'ın ayetlerine dalan ve onlarla alay edenlerin toplumunda ve meclislerinde bulunmak nifak suretlerinden biri olup (ki bu da Allah'ın gazabına müstehak olmaya se­bep olur.) ihlaslı mü'mine asla yakışmaz.

5-Yukarıda zikrettiğimiz suretlerden bir başkası da bu mü'minlerin, düşmanları ile mücadelesinde müslümanlarla beraber olmamaları ve herhangi bir sebep ve şekilde on­lara yaranmaya çalışmalarıdır.

6- İhlaslı mü'minler kafir ve münafıklara karşı yardım ve kuvveti Allah'tan bekler­ler. Kuvvet ve sabırlarını kafir ve münafıklardan ilişkilerini kestikleri bir zamanda, her zaman ve durumda imanlarından alırlar.

7- Kur'an daima insanların ıslahını gözetip tevbe kapısını, kafir, münafık ve günah­karların tevbe etmeleri, ıslah olmaları ve bulundukları halden dönmeleri için açık bıra­kır.

8-İnsanlar iman edip şükrettiklerinde, Allah'ın insanları azaplandırmasının O'nun maksadı olduğunu söylemekten O'nu tenzih ederiz. [438]

 

148-  Allah fena sözün açıklanmasını sevmez. Ancak zul­me uğrayanlar başkadır. Allah işiticiclir, bilicidir.

149-  Bir hayrı açıklar veya gizlerseniz yahut bir kötülüğü affederseniz, şüphe yok ki Allah çok affedicidir, çok güçlü­dür.

 

Her iki ayetin ibaresi açıktır ve ayetlerde geçmiş ayetlerle münasebetinin olduğuna dair işaret göze çarpmaktadır Bu iki ayet geçmiş ayetlerden sonra geliş sebebinin bu münasebetten dolayı olduğu akla gelmektedir.

Müfessirler birinci ayetin Hz. Peygamber'in huzurunda bir adamın Hz. Ebubekir'e hücum etmesinden dolayı indiğini rivayet etmişlerdir. Adamın hücum etmesine karşılık Ebubekir biraz sukut edip sonra cevap verince, Peygamber'in bu cevaba razı olmadığı görülmüştür. Bunun üzerine Ebubekr: " Ey Allah'ın Rasulü, bu adam bana şefmedince cevap vermeye kalktım sen hemen kalktın" deyince Peygamber ona "bir melek ona sen­den bedel olarak karşılık veriyordu ne zaman ki sen cevap vermeye kaktın melek gitti şeytan geldi" buyurdu ve çok geçmeden bu olay üzerine ayet indi. İkinci ayete gelince onun birinci ayetle bağlantılı olduğu görüldüğünden, bu ikinci ayetinde aynı hadise üze­rine veya benzeri bir hadise üzerine indiği akla gelmektedir.

Her iki ayet de her zaman devamlılık ifade eden telkinler ve vaazlar içermektedir. Bunlar sırasıyla;

1- Kötülük ne olursa olsun ister sövmek, ister tariz, ister alay, ister kötülüğü yayma, ister azarlama, ister kışkırtma, ister tahrik etme, kısacası kötülüğün her türlüsünü (onun ifşasını) Allah Teala sevmez. Bunun müslümanlar arasında yayılması çirkin bir şeydir Allah Teala bunu da sevmez.

2- Yukarıda zikrettiğimiz durumda mazlumun hali yani red konumunda bulunan ki­şinin hali hariç

3-  Bununla beraber müslümanların böyle bir konumda olan bir kişiyi Allah Te-ala'nın geniş hilmi ile insanların affetmesine iktida ederek, intikam ve karşı koyma ko­numunda iken affetmek daha hayırlıdır. İnsanlar bilsinler ki Allah Teala, gizleseler de, açığa vursalar da kendilerinden sadır olan her şeyi bilir. Onların üzerine her zaman hayır yapmak düşer affetmek ise en hayırlı işlerdendir.

Peygamberimizden gelen bir haberde Allah Teala şöyle buyurmaktadır: "Bir mal sa­dakadan dolayı azalmaz. Allah Teala bir kulunu kulun affetmesinden dolayı ancak izze­tini yükseltir. Kim Allah için mütevazi olursa Allah onu yükseltir"[439].

Böylece nebevi telkin ile Kur'ani telkinin bu meselede aynı paralelde olduğunu gör­mekteyiz.

Müfessirler cevap verme konumunda bulunan mazlum kişinin mukabelede- bulunur­ken aşın giderek kazif, iftira, düşmanlık, kötü söz ve bedduada bulunmasına cevaz vermediler. Ve bu konuyla ilgili bir hadis zikrettiler. "Karşılıklı birbirine söven iki kişinin sözleri bu iki kişiden sövmeye başlayanın aleyhine olur, şayet mazlum durumunda bu­lunan kişi haddini aşmaz, aşın gitmezse"[440]. Hasan Basri'den rivayet ettikleri bir hadise göre, ayetin mazlum kişi haddini aşıp aşın gitmediği taktirde zalim aleyhine bedduada bulunabilir, diye ruhsat verdiğini söylediler. Ebu Hureyre'den gelen bir rivayete göre: "Bir adam Peygambere geldi ve şöyle dedi: 'Benim bir komşum var ve bana eziyet edi­yor'. Nebi ona, 'eşyalannı evden çıkarıp yolun ortasına koy' dedi. Bu adam da denileni yapıp eşyalannı yolun ortasına terketti. Gelip geçenler bu adama 'niçin böyle yaptın' deyince adam; 'Benim bir komşum var bana eziyet ediyor' diye cevap veriyor. Sormak­ta olanlar ise, 'Ey Allah'ım o adama lanet et ve onu rezil et' diyorlardı. Çok geçmeden eziyet veren adam gelip ondan evine dönmesini istedi ve ona 'sana asla zulmetmeyece­ğim' dedi[441].

Hasılı ayetteki "Allah kötü sözün açığa vurulmasını sevmez" tabiri nass ile kötülü­ğün açığa vurulmasını açıkça söylenmesini nehyedip İslam toplumu için bir terbiye ve disiplini hedeflemektedir. Tabi bu demek değildir ki Allah Teala kötülüğün özel bir top­lulukta açığa vurulmasını veya göğüslerde gizli kalmasını sevmektedir veya razı olmak­tadır. Çünkü bu konudaki birçok ayet ister açık ister gizli kötülüğün her türlüsünü neh-yetmektedir.

Mesela En'am sûresinin 120. ayetinde olduğu gibi "Günahın açığını da gizlisini de bırakın! Çünkü günah kazananlar yaptıklannın cezasım mutlaka göreceklerdir". Yine bu sûreden önce geçen bir ayette (123. ayette) şöyle buyrulmaktadır: "Ne sizin kuruntu­larınız ne de ehli kitabın kuruntulan gerçektir. Kim bir kötülük yaparsa onun cezasını görür ve kendisi için Allah'tan başka dost da yardımcı da bulamaz" . Ve bu sûrenin yine 108. ayetinde şöyle buyrulmaktadır: "İnsanlardan gizleseler de Allah'tan gizleyemezler. O, onlarla beraber idi. Allah yaptıklannızı kuşatıcıdır. (O'nun ilminden hiç bir şeyi giz­leyemezler). [442]

 

150- Allah'ı ve peygamberlerini inkar edenler ve (inanma hususunda) Allah'la peygamberlerini birbirinden ayırıp "Bir kısmına iman ederiz ama bir kısmına inanmayız" di­yenler ve bunlar (iman ile küfür) arasında bir yo! tutmak is­teyenler yok mu;

151-152- İşte gerçekten kafirler bunlardır. Ve biz kafirlere alçaltıcı bir azap hazırlamışızdır. Allah'a ve peygamberle­rine iman eden ve onlardan hiç birisini diğerlerinden ayır-mayanlara (gelince) işte Allah onlara mükafatlarını yakında verecektir. Allah çok bağışlayıcı ve esirgeyicidir.

 

Kafirler İşlerine Geldikleri Gibi İnanırlar

 

Ayetler kafirleri Allah'ı ve Rasulunü inkar eden ve iman noktasında birbirini ayırıp "bazılarına iman ediyor bazılarını inkar ediyoruz" diyenler diye tanıtıp onların hakkıyla kafirler olduklarını ve azaba hakkıyla müstehak olduklarını beyan etmektedir. Aynı za­manda mü'minleri de, Allah ve Rasulune iman edip ikisini birbirinden ayırmayanlar ol­duğunu ve onların hakkıyla mü'minler olduğuna ve gerçekten Gafur ve Rahim olan Al­lah katında ecirlere müstehak olduklarını beyan etmektedir.

Ayetler yeni bir bölüm. Geçmiş ayetlerle bu ayetler arasında bir bağlantı göze çarp­maktadır. Özellikle geçmiş bölümdeki 136. ayet bu münasebete işaret etmektedir ki bu münasebetden dolayı bu ayetler diğer geçmiş bölümün arkasından gelmektedir. Şayet bu ayetlerin geçmiş ayetlerden sonra indiğini söylemezsek.

Müfessirler ayetlerin nüzul sebepleri ile ilgili özel bir rivayet zikretmemiştir. Bu ko­nuda zikredilenlerin hepsini şöyle özetleyebiliriz. Hazin'in dediğine göre: "Denildi ki ayetler yahudiler hakkında indi. Çünkü onlar Musa'ya (kendi peygamberlerine) ve ki­taplarına iman ediyorlar fakat İsa'ya İncil'e, Muhammed'e ve Kur'an'a iman etmiyor­lardı". Başka bir rivayete göre ayetler Muhammed ve Kur'an'a iman etmeyen Nasrani-ler hakkında inmiştir. Taberi ve İbn Kesir bu ayetlerin hem Yahudiler hem de hıristiyan-lar hakkında indiğini söylemiştir. Çünkü onların hepsi bazı peygamberlere ve kitaplara iman ediyor bazılarını da inkar ediyorlardı.

Ayetler içerik bakımından bu rivayeterin hepsini kapsamaktadır. Ancak biraz sonra gelecek bir ayet Yahudilere yönelik bir hamle yapıyor. Ayetin ifadesine göre özellikle Yahudiler Nebi'nin risaletini inkar ediyor, ona meydan okuyorlar, yalanlıyorlar ve önce­ki nebileri katletmekle suçlanıyorlar. Bu da gösteriyor ki bu ayetlerle yukarıda içeriğini zikrettiğimiz ayetler arasında mevzu bakımından bir bağlantı vardır ve bu geçen ayetler sanki bir sonraki ayetler için bir uyarıya hazırlık teşkil etmektedir.

Ayetler ilgili olduğu konum ve tutumlarla hususi olmasına rağmen bu ayetler aynı zamanda genelde iman esaslarından bir esas, özelde de İslam dininin esaslarından bir e-sas içerdiğini beyan etmektedir. Buna göre, Musa'ya ve diğer peygamberlere iman edip de O'na iman etmeyenlerin imanın karşılığını mükafatını Allah Teala vermeyecektir. Musa, İsa ve diğer peygamberlere iman edip de Muhammed döneminde yaşayan veya sonra gelip de O'na iman etmeyenlerin imanının yine mükafatları verilmeyecektir. Mu-hammed'e iman diğer nebileri iman ile beraber değilse yine bu imanın mükafatı yoktur. Hak din, Allah Teala'nın bütün peygamberleri ve resullerine imandır. Hiç birini diğe­rinden ayırmayanlar hakkıyla mü'min olanlardır. Müslümanlar, onlar Allah'ın bütün re­sul ve nebilerine ve kitaplarına iman edenlerdir. Bunun dışındakiler ise onlar katında kafirlerin ta kendileridir. [443]

 

153- Ehli Kitap senden, kendilerine gökten bir kitap indir­melerini istiyor. Onlar Musa'dan bundan daha büyüğünü istemişler de : Bize Allah'ı apaçık göstersin demişlerdi. Zu­lümleri sebebiyle hemen onları yıldırım çarptı. Bilahare kendilerine apaçık deliller geldikten sonra buzağıyı (tanrı) edindiler. Bundan dolayı da onları affettik. Ve Musa'ya apaçık delil (ve yetki) verdik.

154- Söz vermeleri (ni takviye) için Tûr'u başlarına diktik ve onlara "Baş eğerek kapıdan girin" dedik. "Cumartesi günü sınırı aşmayın" dedik. Kendilerinden sağlam söz al­dık.

155- Sözlerinden dönmeleri, Allah'ın ayetlerini inkar et­meleri, haksız yere peygamberleri öldürmeleri ve "kalple­rimiz kilitlenmiştir" demeleri sebebiyle başlarına belalar getirdik. Hayır aksine küfürleri sebebiyle Allah onların kalpleri üzerine mühür vurmuştur. Artık pek az inanırlar.

156- Bir de inkar etmelerinden ve Meryem'in üzerine bü­yük bir iftira atmalarından;

157- Ve "Allah elçisi İsa'yı öldürdük" demeleri yüzünden .... Halbuki onu ne öldürdüler ne de astılar. Fakat (öldür­dükleri) onlara İsa gibi gösterildi. Onun hakkında ihtilafa düşenler bundan dolayı tam bir kararsızlık içine girdiler.Bu hususta zanna uymak dışında hiç bir bilgileri yoktur ve ke­sin olarak öldürmediler.

158-  Bilakis Allah O'nu kendi nezdine kaldırmıştır. Allah büyük izzet ve hikmet sahibidir.

159-  Ehli Kitap'tan her biri ölümünden önce ona iman edecektir. Kıyamet günü de onlara şahit olacaktır.

160- Yahudilerin yaptıkları zulümden çok kimseyi Allah yolundan çevirmelerinden dolayı kendilerine helal kılınmış temiz ve hoş şeyleri onlara yasakladık.

161- Menedildikleri halde faiz almalarından ve haksız ye­re insanların mallarını yemelerinden ötürü (böyle yaptık). İçlerinden inkar edenlere de acı bir azap hazırladık.Ayetlerde başından sonuna kadar yahudilerin inkarcı tutumlarına karşı hamleler var­dır. Aynı zamanda bu ayetlerde istidradi olarak Mesih'in çarmıha gerilmesi meselesini çürütücü bilgiler vardır.

 

Birinci ayetin birinci bölümü ileride açıkça belirtileceği gibi, yahudilerin Peygam­ber'i taciz etmek için kendisinden gökten açıkça bir kitap indirmesini istemelerinden bahsediyor. Ayetler ikinci bölümde Yahudiler üzerine hamle yapıp onların o gün Pey-gamber'i inkar ve taciz çabalarıyla onların atalarının Musa'dan Allah Teala'yı açıkça görmek istemeleri, buzağıya tapınmaları, Allah'ın emir ve yasaklarını tahrif etmeleri sözlerinden dönmeleri, peygamberleri öldürmeleri, İsa'yı yalanlamaları ve annesine ifti­rada bulunanlar konularında bir bağlantı kurulmakta ve daha sonra onların yaptıkları bu zulümlerine karşılık Allah Teala'mn onlara bazı helal ve temiz şeyleri haram kıldığını, birçok kimseyi Allah yolundan saptırdıkları, faizi ve haksız yere insanların mallarını ye­dikleri için de onlara büyük bir azap hazırladığını beyan etmektedir.

. Müfessirlerin rivayetine göre[444] Ka'b bin Eşref, Nebi'ye bir toplulukla beraber gelip dediler ki: "Eğer sen bir nebi isen Musa Tevrat'ta geldiği gibi sen de bize gökten bir ki­tap getir." başka bir rivayete göre "gökten özellikle bize hitap eden bir kitap getir". Baş­ka bir rivayete göre de "her birimiz için hitap eden bir kitap getir" dediler. Bunun üzeri­ne ayetler onlara cevap vererek indi.

Rivayet, birinci ayetin birinci bölüm ile bağlantılıdır. Geriden gelen ayetler önceki­lerin devamı niteliğinde olup, red konumundaki ayetleri desteklemektedir. Geçmiş ayet­ler Allah'ın bazı nebilerini inkar edenlerin küfründen bahsetmişti. Bu ayetler ise onların bu tutumlarını Muhammed, İsa ve başka nebiler karşısında takındıkları inkari tavırlarını ve bununla da kalmayıp bazı nebileri katlettiklerini açıkça tasvir ediyor. Dolayısıyla geçmiş ayetler bu ayetler için bir giriş ve hazırlık mahiyetindendir diyebiliriz. Bu da bi­zim, bu ayetlerin birinci bölümünde bahsedildiği gibi yahudilerin soruları üzerine in­miştir dememize engel değildir.

Bu ayetler, geçmiş yahudilerin inkarcı, tacizci ve tahrif edici tutumlan ile Nebi za­manındaki Yahudiler arasında bağlantı kurulmakta. Bu meseleden en geniş şekli ile Ba­kara ve Al-i İmran sûrelerinde bahsedilmektedir. Bu iki sûrenin tefsirinde konuyla ilgili gerekli bilgileri belirttiğimiz için ziyade ve iade zarureti görmüyoruz. [445]

 

Mesih'in Öldürülmesi Ve Yahudiler

 

Bu konudaki açıklamaları şöylece sıralayabiliriz:

Birinci olarak Kur'anî ibare bu konuya daha önceki ayetlerin devamı olarak değinip yahudilerin ahlak ve fiillerine delalet etse de bir müslüman bir müslümanın Kur'an'ın isbat ettiği gibi bu hakikate iman etmesi gerekir.

İkinci olarak: Biz inanıyoruz ki Peygamber zamanında daha başka hakikatlerinde ötesinde bu hakikate iman eden bazı taifeler (Nasranilerden) vardı. Nasranilerdeki Ruh­ban ve Kıssıslerin, Nebi ve Kur'an'a imanları Maide sûresinde belirtildiği gibi bu konu­daki hakkı bildikleri içindir. Maide sûresinin 82-84. ayetleri bu konuda kesin delillerdir. "İnsanların, iman edenlere düşmanlık bakımından en şiddetlisini, yahudilerle, şirk ko­şanları bulacaksın. Onlardan iman edenlere sevgi bakımından en yakın olarak "biz hıris-tiyanlanz" diyenleri bulacaksın. Çünkü onların içinde keşişler ve rahipler vardır ve on­lar büyüklük taslamazlar.

Rasule indirileni duydukları vakit tanıdıkları gerçekten dolayı gözlerinden yaşlar bo­şandığını görürsün. Derler ki: "Rabbimiz iman ettik. Bizi şehidlerle beraber yaz. Rabbi-mizin bizi iyiler arasına katmasını umup dururken niçin Allah'a ve bize gelen gerçeğe i-man etmeyelim."

Bu ayetlerin tefsiri konusunda Seyyid Reşit Rıza söyle demiştir: "Mesih'in çarmıha gerilmesini inkar eden geçmiş Nasrani fırkalarından bir fırka olup şehid Yustinyus'un öğrencisi Tatanus'un tabileridir. Bu konuda sunuda hikaye etti. Futyus denen adam için­de Mesih'in havarileri olan Polis, Turna, Endirves, Yuhanna ve Petrus'un haberleri olan ve Rasullerin rihleti diye nitelendirilen bir kitap okudu. Bu kitapta Mesih çarmıha geril­medi fakat onun yerine asılmaya gelen başka birisinin çarmıha gerildiği aşağıda yer alı­yordu. Milattan sonra ikinci asırda İbon ismindeki Nasrani Rahip şöyle diyordu. Mesih, Yusuf ve Uzra'dan doğdu. Fakat nasıl ve ne zaman ecelinin sona erdiğini bilmiyoruz. Buradan anlaşılıyor ki Kur'an'da bu konuda aynı paralelde olup bu ve benzeri hakikat-ları isbat eden fakat kilise adamlarının yaptığı birçok eski kitap vardı. Eğer bugünkü uy­durulmuş İndiler Mesih'in çarmıha gerilmesini ifade ediyorsa bu da gösteriyor ki, bu İndiler İsa'dan sonra herhangi bir zamanda yazılmıştır. Mesela ravilerden işitilerek ya­zılan Mesih'in hayatı gibi.

Mesih'in çarmıha gerilmesi konusundaki yazdıklarının kesinlik ve doğruluk ifade et­mesi mümkün değildir. Bununla beraber yangından kaçırılmış havarilere nisbet edilen bir İncil'e yine çarmıha gerilme olayını kabul etmeyip Kur'an'ın isbat ettiği birçok haki­kati isbat etmektedir. Hıristiyanların bu İncil'i kabul etmemeleri bu hakikatin batıl olu­şunu ispatlamaz.

Kur'an'a ve Nebi'ye iman edenleri bildikleri ve tanıdıkları hakikatler sebebiyle iman edenleri açıklayan Maide sûresinin ayetleri, onların iman etmelerini açıklayan tek sebep değildir. Mekki ve Medeni olmak üzere birçok ayet Ehli Kitaptan birçok cemaat ve top­luluğun iman ettiğini açıklıyor. Bu konudan bahseden sûreler şunlardır. Kasas 52-55, İs-ra 107-108, Rad 35, En'am 20-114 ve Ankebut 47. Başkaları ve biz inanıyoruzki, bu se­beple çok kısa zamanda Irak, Şam, Mısır ve Kuzey Afrika ve Endülüs'deki hrıstiyan âlemi îslam'a bölük bölük girdiler.

Reşid Rıza'nın kendi tefsir kitabında bu ayetlerin tefsiriyle ilgili geniş bir bahis bu­lunmaktadır. Bu konuda Mesih'in çarmıha gerilmediğini isbat eden delilleri tedavülde bulunan İncillerdeki karine ve delillerle ortaya koymaktadır. Nasraniler yanında çarmı­ha germe akidesi içeriği hakkında tafsilatıyla garib ve acaip olan bilgileri zikretmekte­dir. Onların büyük toplantılanndaki davetçilerden şöyle dediklerini işitmiştir:

Adem ne zamanki Allah Teala'ın nehyettiği ağaçtan yeyip Allah'a isyan etti ve do­layısıyla bu halden dolayı o ve onun zürriyeti günahkar oldu o zaman ahiretteki cezaya müstehak oldular. Allah Teala ne zaman ki adalet ve rahmet sıfatıyla vasfoldu. Adem'in isyanından, sonra bir sorun ortaya çıktı ki, o da eğer Adem'i ve zürriyetini cezalandırır-sa bu O'nun rahmetine münafi olur. Eğer cezalandırmazsa bu sefer O'nun adaletine mü-nafi olur. Sanki O, bu durumu Adem'in isyanından, beri bin senedir düşünmekte idi. Ancak bir yolu bu bin seneden sonra bulabildi. Bu çıkış yoluda kendi oğlunu ki (o da kendi nefsidir) Adem'in zürriyetinden bir kadının karnına hulul etmesiyle olacaktı böy­lece onun karnındaki ceninle iltihad edecek ve o kadından bu oğul doğacaktı. Böylece olay gelişti ve bu çocuk kamil insan olması bakımından ve o kadının kamil ilah olması bakımındanda Allah Sübhanehu ve Teala'nın oğlu idi ki, bu oğul onun nefsi idi. Bu şe­kildeki bir çocuk ise Adem bütün günahlarında masum idi. Bu çocuk onların içinde ya­şadı onların yedikleri ve içtikleri şeylerden yeyip içip, lezzet ve acı duydukları şeyler­den oda duydu. Daha sonra düşmanlarına kendini öldürüp çarmıha germeleri için boyun eğdi. O da korkunç bir şekilde öldürüldü ve çarmıha gerildi ki bunu yapan kişi ilahi ki­taptan lanetlenmiş bir kişi idi. Böylece Mesih hem lanetlenme ile hem de çarmıha geril­meyle beşeriyet için kendini feda etti. Yuhânna'nın birinci risalesinde olduğu gibi o bü­tün günahları ve hataları yüklenmiş oldu. (Sübhane rabbike rabbil izzeti amme yasifun)Seyyid Reşid Rıza bu iddia üzerine birçok reddiyeler getirmekte ki bu reddiyeler fi­ili, cedeli ve akli yönlerden çok dikkat çekicidir. Sonra birçok kitapta ilahlardan birinin hatalarından dolayı kendini kurban olarak feda edip kurtuluş tasavvuru Hind bölgelerin­de ve putçuluk dinlerinden kalma çok eski bir adetti. Bu konuda bu kadar bilgi ile yeti­niyoruz ve daha geniş bilgi isteyenler Seyyid Reşid Rıza'nın tefsirinin altıncı cüzüne bakabilir diyoruz.

Müfessirlerin[446] "Onu yakını olarak öldürmediler bilakis Allah onu katına yükselt­ti" cümlesinin tefsiri ile Âli İmran sûresinin 55. ayetindeki "Allah, ey İsa ben seni öldüreceğim ve kendi katıma yükselteceğim" ayeti arasında ve Maide sûresinin 110. ayetin­de "Ben onların içinde bulunduğum sürece onlann üzerinde şahidim. Ne zaman ki beni öldürdün sen onları murakabe etmekte idin." ifadeleri arasında teviller çoğalmıştır. Al-i İmran sûresinde bu konuyla ilgili açıklamalarda bulunduk. Burada eğer bir şey söyle­mek gerekiyorsa o da buradaki 159. ayetin ibaresi ile Al-i İmran süresindeki ayetin cümlesi ve Maide sûresinin ayeti arasında bir tenakuz mevcut değildir.

Yine müfessirlerin 160. ayet için tevilleri farklılık göstermektedir[447]. "Muhakkak ki Ehli Kitaptan ölmeden önce ona iman edecekler olacaktır". Bazıları buradaki zamirin Nebi Muhammed'e ait olduğunu söylemişlerdir. Bazıları da buradaki maksadın Ehli Ki-tab'tan herkesin ölmeden önce Kur'an'da isbatlandığı şekilde ona iman edeceklerini fa­kat bu imanları ölüm anındaki tevbe kabilinde olduğu için onlara fayda vermeyeceğini söylemişlerdir. Bazıları da buradaki maksadı, İsa, dünyanın son zamanlarına doğru yer­yüzüne ineceğini ve Kitabilerin hepsinin ona iman edeceğini söylemişlerdir. Bu konuda gelen nebevi hadislerden bir tanesi şöyledir. Buhari, Müslim ve Tirmizi, Ebu Hurey-re'den rivayet etmiştir. "Rasulullah şöyle buyurmuştur. 'Meryemoğlu İsa hakem, adalet dağıtıcı ve adil bir imam olarak nazil olmadıkça kıyamet kopmaz. Öyleki o haçı kırar, domuzu öldürür, cizyeyi kaldırır, malda çok artar ve onu kabul ettirecek kimse bulun­maz'. Sonra Ebu Hureyre isterseniz şu ayeti okuyun dedi. 'Muhakkak ki Ehli Kitab'tan ölmeden önce ona iman edecekler olacaktır ve kıyamet günü o da onlann üzerinde şahid olacaktır"[448].

Son görüş ayetin ifade ettiği mânâyla bağlantılı değildir. Çünkü ayetin ifadesi mut­lak olarak Ehli Kitap'tan herkesin iman edeceğini ifade ediyor. Bu ifade kalacak ise Ehli Kitab'ın hepsini İsa'nın yaşadığı andan dünyanın sonuna kadar kapsamaktadır. Ebu Hu-reyre'nin bu tatbiki kendi içtihadı olup Nebi'den gelen bir hadis değildir. Birinci görüşte ayetle aynı paralelde değildir. Çünkü söz ondan önce İsa çevresindendir. Dolayısıyla ikinci görüş geriye kalıyor. Bu görüşü müfessirlerin çoğu tasvip etmiştir. Bazıları da bu görüşü İbn Abbas'a nisbet etmişlerdir. Zemahşeri'nin rivayetine göre kendi zamanının din adamlarından olan Şehr bin Havşeb'e: "Ne zaman bu ayeti okusam kendi nefsimde bir şeyler (şüphe vehim) hissediyorum" dedi. O da ben Muhammed bin Hanefiye'den duydum (O da Hz. Ali'nin oğludur); diyor ki: Bu ayetin sadedi hakkında Yahudi'ye ölüm geldiği vakit Melekler yüzüne ve arkasına vurur ve derdi ki: 'Ey Allah'ın düşma­nı, İsa sana Nebi olarak geldi ama sen onu yalanladın'. Yahudi de, 'Ben ona iman ettim, O bir nebi ve Allah'ın kuludur' der. Nasraniye ölüm geldiğinde melekler yahudiye yaptığını buna da yaparlar ve derler ki: 'İsa sana nebi olarak geldi ama sen onu Allah veya Allah'ın oğlu zannettin". Nasrani de, 'Ben de O'na iman ettim, ki o bir nebi ve kuldur'. Fakat onların imanları ölüm anındaki tevbe kabilinde olduğu için onlara fayda vermez. İşte bunların hepsinde Kur'ani ibarenin ikinci görüşte beyan edildiği gibi İslam'ın ilk zamanlarında anlaşıldığına dair deliller vardır.

Ama bu görüşün mahiyetine gelince bu mesele gaybi imanın sınırları içine girer. Çünkü bu Kur'an'ın haber verdiği olaylardan (gaybi) birisidir. Eğer isbatı maddi olarak mümkün değilse batıl oluşunun isbatını yapmak mümkün değildir. Allah Teala her şeyi en iyi bilendir.

Müfessirler bu sûrenin 160. ayetinde Yahudiler aleyhine haram kılınan şeylerin En'am sûresinin 146. ayetinde açıklandığını söylemişlerdir. Ve bu söz yerinde bir gö­rüştür. "Yahudilere (deve, yırtıcı hayvanlar ve kuşlar gibi) bütün tırnaklı hayvanları ha­ram ettik. Sırtlarının, yahut barsaklarının taşıdığı ya da kemiğe kansan yağlar hariç, sı­ğır ve koyunun iç yağlarını da haram kıldık. Böylece onları zulümleri yüzünden ceza­landırdık. Biz elbette doğru söyleyenleriz". Ve bazı ayetler bu görüşü desteklemektedir. Çünkü bu hanımlar onların zulümlerine ceza olarak verilmişti ki bunu 160. ayet zikret­mektedir. Bu mesele ile ilgili gerekli bilgiyi En'am sûresinde verdik. Tekrara gerek gör­müyoruz[449].

160 ve 161. ayetlerin mânâları kendilerine nehyedildiği halde Yahudilerin riba ye­mesinden ve insanların mallarını batıl yollarla yemesinden ve Medine'deki peygamberi­miz zamanında yahudilerin Allah yolundan saptırmasından bahsetmektedir. Bu sûrede, Bakara ve Al-i İmran süresindeki birçok ayet onların Allah yolunda saptırmalarında şid­detle bahsetmektedir. Al-i İmran sûresinin 75. ayeti onların "ümmilerin mallarını aldı­ğımızda bize herhangi bir vebal yoktur" dediklerini anlatmaktadır. "İşte bu fikirle onlar insanların mallarını helal görüyor, onlara ihanet ediyorlar ve onların mallarını batıl yol­la yemeleri" ayeti kerimesi ifade etmektedir ki, onların kitapları onları, garibin malını yememek, ona zulmetmemek ve onu zor durumda bırakmamakla vasıflandırıyor[450]. Bu­nun üzerine ayetlerdeki son bölüm onlara şöyle hükmetmektedir. "Onlar bildikleri halde Allah adına yalan söylüyorlar."

Denilebilir ki yahudiler ribanın alınmasının nehyi konusunda ancak kendi kardeşle­rinden nehyedilmişlerdi; yabancılardan değil.[451] Bu nehiy de Tevrat'ta belirtilmiştir. Lakin, madem ki Kur'an onların nehyedildileri ribayı aldıklarını belirtiyor; o halde on­lar ya bu haddi aşmışlar dolayısıyla da onları kardeşlerinden aldıkları ortaya çıkıyor ya da onlar bu hükmü yabancılardan riba almak için değiştirerek yalnızca kendi kardeşlerinden almaya has kıldılar. Dolayısıyla kendi kardeşlerinden riba alıp yabancılardan al­mıyorlardı. Böylelikle nehyedilen yasağı çiğnemiş oluyorlardı.

Bu ayetlerin hepsinden anlaşılıyor ki ayetler Medine'de güç ve kudret sahibi yahudi-lerin ikamet ettiği bir zamanda inmiştir. Başka bir değişle bu ayetler erken bir dönemde inmiştir. Yani Beni Kureyza'nın, Ahzab sûresinde bahsedildiği gibi sürgün edilmesin­den önce idi ki bu meseleyi 44-56. ayetlerde bahsettik. Ve tefsirinde 139-143. ayetlerin (bu sûrenin) de bu meseleyle ilgili bilgiler verdik. [452]

 

162- Fakat içlerinde ilimde derinleşmiş olanlar ve mü'minler, sana indirilene ve senden önce indirilene iman eder­ler. Namazı kılanlar, zekatı verenler, Allah'a ve ahiret gü­nüne inananlar var ya İşte onlara pek yakında büyük mü­kafat vereceğiz.

 

Bu ayetler yahudilerden ve başkalarından ilim sahipleri olanlar, Nebi'ye iman eden­ler namazı kılanlar, zekatı verenler, Allah'a ve ahiret gününe iman edenleri istisna ede­rek onlan müjdelemektedir. Onlar Nebi'ye indirilenlere, geçmiş enbiyalara indirilenlere iman ederler ve Allah onların ecirlerini sonra verecektir.

İbn Abbas'tan rivayet edildiğine göre bu ayet Abdullah bin Selem, Sa'lebe bin Sa'ye, Esed bin Sa'ye ve Esed bin Ubeyd hakkında inmiştir.[453]

Açıkça görüldüğü gibi ayet geçmiş siyak ile sıkı bir şekilde bağlantılıdır. Ayeti keri­me rivayette zikredildiği gibi yahudilerden müslüman olanlar ve onlann misallerine geçmiş ayetler de yahudilerin durumuna işaret ediyor.

Bu ayette geçmiş mânâlara ek olarak Peygamber teselli edilmekte ve konumunu des­tekleme hedeflenmektedir ki (sana: ileyke) buradaki zamirin muhatabı bu mânânın kas-dedildiğinin karinesidir. O halde onun kederlenmesine ve üzülüp acı duymasına gerek yoktur. Her ne kadar Yahudiler Nebi'ye taciz ve meydan okuma tutumu ile hareket etse-lerde onlar da istisnai olarak hareket edip aksine Peygamber'e iman edenler, güzel niyet sahipleri kişiler de vardır. İşte bu ayetlerde yahudilerle Nebi arasında mevcut olan tu­tum ve davranışlar beyan edilmektedir.

Şunu belirtelim ki yukarıda zikrettiğimiz Yahudilerin istisnai durumu önceden de birçok ayette geçmişti. Mesela bunun benzeri Al-i İmran ve Bakara sûresinde olduğu gibi. Bu tip misallerin hepsinde yahudiler ve başkalarının iyi niyetli olan alimlerinin ri-salete imanlarını büyüklük ve inat yapmaksızın kabul ettiklerini görmekteyiz. Bu da gösteriyor ki Muhammedi risaletin içeriğinde kabul etmeye yönelik kuvvetli unsurlar vardır. Ancak kötü niyet sahipleri hariç biz bunları geçmiş ayetlerde haber verdik. [454]

 

163- Biz Nuh'a ve ondan sonraki peygamberlere vahyetti-ğimiz gibi sana da vahyettik. Ve (nitekim İbrahim'e, İsma­il'e, İshak'a, Yakub'a, oğullara, İsa'ya, Eyyüb'e, Yunus'a, Harun'a ve Süleyman'a vahyettik. Davud'a Zebur'u verdik.

164- Bir kısım peygamberleri sana daha önce anlattık. Bir kısmını ise anlatmadık. Ve Allah Musa ile gerçekten ko­nuştu.

165- (Yerine göre) müjdeleyici ve sakındırıcı olarak pey­gamberler gönderdik ki insanların peygamberlerden sonra Allah'a karşı bir bahaneleri olmasın. Allah izzet ve hikmet sahibidir.

166- Fakat Allah sana indirdiğine şahidlik eder, onu kendi ilmi ile indirdi. Melekler de (buna) şahidlik ederler.

Ve şa-hid olarak Allah kâfidir.

 

Ayetlerde Peygamber'e yöneltilmiş hitaplar bulunmaktadır ve şu tespitleri içermek­tedir:

1- Allah Teala Nuh'a ve Kur'an'da zikri geçen veya geçmeyen ondan sonraki nebi­lere vahyettiği gibi sanada vahyetti.

2- Allah, mazeretleri olmasın diye rasullerini insanlara müjdeleyici ve uyarıcı olarak hak ve hidayet yollarını göstermek, dalaletten sakındırmak için göndermiştir.

3- Allah Teala ve meleklerde O'nunla beraber şahittirler ki Rasul'e indirilen O'nun tarafından O'nun ilmiyle inmiştir. Allah'ın şehadeti en güçlü şehadettir ve O'da şahid olarak kafidir. [455]

 

Peygamber Müjdeleyici Ve Sakındırıcı Olarak Gönderilmiştir

 

Müfessirler birinci ayetin yahudilerin'Peygamber için söyledikleri söz üzerine indi­ğini rivayet etmişlerdir[456]. Yahudiler Nebi'ye geçmiş ayetleri onlara okuyunca onlar Ne-bi'ye Allah bir beşer üzerine hiç bir şey indirmemiştir demişlerdir. Son ayette Peygam­berini onlara "Ben biliyorum ki, siz gerçekten biliyorsunuz ki ben Allah'ın elçisiyim" demesi ve onların biz böyle bir şey bilmiyoruz demeleri üzerine inmiştir.

Bu ayetler, yahudilerin Peygamber karşısında ki tutumlarının bâtıllığını ifade eden ve tatmin ve teselli konumunda olan geçmiş ayetlerle bağlantılıdır. Ve onların Nebi'den gökten bir kitap indirmesini istemeleri onların, O'nun davetine icabeti değildir. Allah Teala Nebi'ye vahyetmiştir. Nasıl ki ondan önceki peygamberlere vahyedilmişti ve na­sıl ki onların davetleri söz değildi. Nebi'nin davetide söz, kural dışı, tuhaf, sapık ve yal­nız değildir. Yahudiler Allah'ın bu geçmiş Nebilere vahyettiği şeyi bu Nebi'ye vahyetti ve onlar geçmiş nebilere vahyedilene iman ettiler. Onların daveti Onun davetine, Onun daveti de onların davetine mutabıktır. Yahudilerin onun risaletini inkar edip çeşitli istek­lerle meydan okumalarına gelince, bu onların kötü niyetleri olup, onlar ve daha önceki ataları da bu vasıflarla tanınmışlardı. Allah Teala'nın O'nun destekleyici ve şahididir. O destekçisi ve şahid olarak yeter.

Tabiatıyla bu, rivayetlerin sıhhatini son ayetin nüzul sebebi olmaksızın nefyetmekte­dir. Çünkü ayetler birbirleriyle tam olarak bağlantılıdır. Allah Teala en iyi bilendir.

Ayetler ihtiva ettiği mânâlar, destekler ve deliller bakımından açıkça görüldüğü gibi üslubu kuvvetli ve dikkat çekicidir. Kalpleri temiz ve niyetleri güzel olanların güveninin kanaatkar olmaksızın ve mutmain olmalarını harekete geçirmekte ve canlandırmaktadır. Ve bu ayetlerin üslûpları Kur'an'a, akla ve kalbe hitap edip nübüvvet ve risaleti destek­leyen, tabi doğal olan şaşırma ve inkari gerektirmeyen tekrar eden üslûplardır.

"Rasullerden sonra insanlar için Allah üzerine bir hüccet olmasın diye" cümlesi Kur'an'ın kesin, kati ibarelerinden biridir. İnsanları zulümden, serden, delaletten ve ba­tıldan, adaleti, hayrı, hidayeti, ve hak yolu açmak için gönderilen elçilerin ve şeriatların hikmetini belirten ve böylece insanların bu iki yoldan birisini seçmesiyle ceza görecek­lerini açıklayan genel Kur'ani tesbitlerden biridir.

Denilebilir ki herşeyden yüce, Halik, Bari, yarattıkları üzerinde mutlak tasarruf yet­kisine sahip olan Allah için insanlar, nasıl O'nun aleyhine hüccetle karşı gelebilirler? Cevap olarak deriz ki, o halde insanların dünya ve ahirette yaptıklarından dolayı hesaba çekilmelerinin mânâsı, hikmeti nedir? Rasullerin onlara gönderilmesinden sonra ve kendilerine alışılmış bir üslûpla uyarıcı olan kitapların indirilmesinden sonra insanların artık bir hücceti ve Allah'a karşı bir özürlerinin olmadığını belirten ilanın hikmeti ne­dir?

Nebilerin Kur'an'dan varid olan isimleri değişik yerlerde zikredilmiştir. Ve adetleri yirmi üç kadardır. Onlar: Adem, İdris, Nuh, Hud, Salih, İbrahim, Lut, İsmail, İshak, Ya-kup, Yusuf, Eyyüb, Şuayb, Musa, Harun, Yunus, Davud, Süleyman, İlyas, Elyesa, Ze-keriyya, Yahya, İsa ve Zülküfl. Ayette geçen oğullardan kasıt, Yakub'un çocuklarıdır. Ayetin ifadesinden ve mânâsından ve bu tabirin (oğullar) birçok yerde zikredilmesinden bunların da nebiler içinden, sınıfından zikredildiğini gösteriyor. İbn Kesir bu ayetlerin yorumuyla ilgili birçok nebevi hadis zikretmiştir. Ebu Zer'den rivayet edilen uzun bir hadise göre şöyle denmiştir: "Ey Allah'ın Rasulü kaç enbiya vardır?". "Yüzyirmidört bin" dedi. "Onlardan kaçı rasuldür?" dedim. "Üç yüzonüç büyük bir topluluk". "Ey Al­lah'ın Rasulü, Adem Nebi mürsel midir?" dedim. "Evet" dedi. Sonra "Ey Ebu Zer! On­ların dördü Süryanidir. Onlar Adem, Şit, Nuh ve Hanuh o da İdris'tir. Ve onların dördü Araptır. Onlar Hud, Salih, Şuayb, ve senin Nebin. Beni İsrailin ilk nebisi Musa, sonun­cusu İsa, nebilerin ilki Adem sonuncusu senin Nebindirv. dedi. Enes bin Malik'den ge­len başka rivayette ise şöyle buyurulmuştur. "Nebi dedi ki: Sekiz bin nebinin izi üzerine gönderildim. Onların dörtbini İsrailoğulları'ndandır."

Bu iki hadis sahih hadis kitaplarından varid olmamıştır. Ve Ebu Zer'in zikrettiği ha­diste açık bir şekilde bir gedik, zayıflık göze çarpmaktadır. O da Musa'nın nübüvvetinin İsrailoğullan'nın ilki olmasıdır ki tefsirini yapmakta olduğumuz ayetin ifadesine göre "oğullar" İsrailoğullan'ndan olup Musa'dan önce gelen onların nebileridir. Yusuf'un is­mi de onlardan bir Nebi olarak En'am ve Gafır sûrelerinde zikredilmiştir. Bununla bera­ber bu iki hadiste zikredilen nebiler arasında çok büyük fark görülmektedir. Ve birinci hadiste Adem, Süryanilerden sayılmıştır ki bu ifadeler hadislerde tevakkufu gerektir­mektedir.

; Mutezililer ve ondan olan özellikle Zemahşeri "Allah, Musa ile gerçekten konuştu" cümlesindeki "kelam" yani konuşma mânâsında olmasını inkar edip kabul etmediler. Zemahşeri bunu kelam manasında almanın tefsirlerin bidatlanndan olduğunu söyledi.

Bu cümlenin mânâsı da (Allah Musa'yı imtihanların tırnakları ile ve fitnelerin pençeleri ile onun adaletini isbat etti. Zabtını ortaya koydu.) Bu tevilin sebebi de, Allah Teala'yı direk olarak kelamı yani konuşmayı nisbet etmekten sakınmak içindir. Çünkü onlar Al­lah Teala için böyle bir sıfatı kabul etmiyorlar. Müfessirler bu tevile kayıt getirdiler.[457] ve "Ne zaman ki Musa huzurumuza geldi, Rabbi onunla konuştu" cümlesin de Allah Teala'nın kelamı üzerine delil olarak getirdiler.

Fakat biz Zemahşeri'nin tevilinde tekellüf zorlama görmekteyiz ve bu görüşün aksi­ni isbat edenlerden de doğruluk görmekteyiz. Buradaki ve Araf süresindeki mezkur cümle açıkça Allah'ın Musa ile konuştuğunu ifade etmektedir. Ama bu nasıl olur bu mesele Allah'ın sırn ve sıfatıyla bağlantılıdır. Buradaki Kur'ani kural kaide "Onun misli gibi bir şey yoktur O semi, basirdir" (Şûra, 9) "İlmini hiç bir şey ihata edemez" (Taha, 110), "Gözler onu göremez ama o gözleri görür"(En'am, 103). Ve bu konudaki Selefi kurala gelince o da bu konuda Kur'anda ayetlerde varid olan her şeye kesin iman etmek ve geçmiş ayetlerde belirtiğimiz gibi Vacibü'l Vücud'un sırrı ile bağlantılı olan mahiyet ve keyfiyetlere dalmamaktır. [458]

 

167- İnkar eden ve (başkalarını da ) Allah yolunda alıko­yanlar şüphesiz doğru yoldan çok uzaklaşmışlardır.

168- İnkar edip zulmedenleri, Allah asla bağışlayacak de­ğildir. Onları (başka) bir yola iletecek de değildir.

169- Ancak orada ebedi kalmak üzere cehennem yoluna (onları iletecektir) Bu da Allah'a çok kolaydır.

 

Ayetlerin ibaresi açıktır. Bu ayetler de uyarı ve takip bakımından kendinden önceki ayetlerle bağlantılıdır. Buna bağlı olarak ayetler yahudilerden bahsetmektedir. Ayetler onların İslam davetinin durmasını önlemek için yaptıkları desiseler ve şüphe oluşturma gibi çalışma ve uğraşılarını beyan etmektedir.

"İnkar edenler ve zulmedenler" tâbiri ile bundan önce geçen "İnkar edenler ve Allah yolundan saptıranlar" tabirleri yahudilerin Nebi'nin risaletini inkar edip, insanları hidayet yolundan alıkoymakla yetinmeyip bunu da geçerek taşkınlık ve düşmanlık ettikleri­ni ifade etmektedir. Bu ayetten anlaşılıyor ki ayetler yahudilerin kuvvet sahibi oldukları bir dönemde inmiştir.

Mutlak olan, ayetlerin üsluplarında tabii olarak bu tutum ve davranışlarda bulunan­lar için şeddetli, sürekli ve uyarıcı ifadeler vardır ki bu Kur'an nazmının süregelen üs-lûplarındandir. [459]

 

170- Ey iman edenler! Rasul size Rabbinizden gerçeği ge­tirdi, (bunda şüphe yoktur) şu halde kendi yararınıza olarak (ona) iman edin. Eğer inkar ederseniz göklerde ve yerde ne varsa şüphesiz hepsi Allah'ındır. (O'nun sizin inanmanıza ihtiyacı yoktur.) Allah geniş ilim ve hikmet sahibidir.

 

Bu ayetin ibaresi de diğerleri gibi açıktır. Nüzul sebebiyle ilgili bir rivayete rastla­madık. Muhtemelen bu ayette geçmiş ayetlerle bağlantılıdır. İkinci bir ihtimalde bu ayet kendinden sonra gelen ayetler için taktim ve hazırlık bakımından onlarla bağlantılıdır. Her halükarda ayetin ifadesi güçlü etkileyici, akla ve kalbe aynı anda hitap etmektedir. Ve bu hitap her milleti, cinsi, fikri ve dini kapsamaktadır. Rabbinden onlara Hakkı geti­ren Rasulün risaleti, insanları Allah için biraraya getirmek, dünya ve ahiret saadetini sağlamak, ıslah ve hayır yollarını çoğaltmaya davettir. Bu risalete iman, onların hayrı ve maslahatları içindir. Çünkü Allah onlann inkar etmesinde fanidir. (Onların inkarları ona zarar vermez) Gökte ve yerde ne varsa O'nundur O alimdir, her şeyi bilir ve kendi­sinden hikmet ve doğruluktan başka bir şeyi emretmeyen her şeyin hâkimidir. [460]

 

171- Ey Ehli Kitab! Dininizde aşırı gitmeyin ve Allah hak­kında, gerçekten başkasını söylemeyin. Mesih ancak Mer­yem'in oğlu İsa'dır. (O) Allah'ın rasulüdür, Meryem'e ulaş­tırdığı kelimesi(nin eseri)dir. O'ndan bir ruhtur. Buna göre Allah'a ve peygamberlerine iman edin." "(Tanrı) üçtür" demeyin, sizin için hayırlı olmak üzere bundan vazgeçin Allah ancak bir tek ilahtır. O çocuğu olmaktan münezzeh­tir. Göklerde ve yerde ne varsa hepsi O'nundur. Vekil ola­rak Allah yeter.

172- Ne Mesih ve nede Allah'a yakın melekler, Allah'ın kulu olmaktan çekinirler. O'na kulluktan çekinip[461] büyük kimselerin hepsini (Allah) yakında huzurunda toplayacaktır.

173- İman edip iyi işler yapanlara (Allah) ecirelerini tam olarak verecek ve onlara lutfundan daha fazlasını da ihsan edecektir. Kulluğundan yüz çevirene ve kibirlenenlere ge­lince, onlara acı bir şekilde azap edecektir. Onlar, kendile­ri için Allah'tan başka ne bir dost ve ne de bir yardımcı bulurlar.

 

Ayetlerdeki hitap Ehli Kitab'a, onlardan da Nasranilere yöneltilmektedir ve ibareler açıktır ve ayet şunları içermektedir:

1- Mesih hakkındaki akidelerinden aşırı gitmeleri ve "Allah üçtür" sözünden kaçın­maları,

2- Mesih'in O'ndan bir ruh ve Meryem'e ilka ettiği bir kelime (kun) olarak mey­dana gelen veladet Rabbani bir mucize olduğunun hakikati ispatlanmaktadır.

3- (Allah hakkında) Sahih olan akide Allah'ın bir tek olduğudur. O'na bir çocuk is-nad etmekten münezzehtir. Gökte ve yerde ne varsa O'nundur. İşte bu sahih akide kesin bir şekilde isbat edilmektedir.

4- Mesih'in Allah Teala karşısındaki tutumu ve konumuna gelince; nasıl ki Allah'a yakın olan melekler O'na kulluk etmekten çekinmiyorlar, büyüklenmiyorlar, Mesih'de O'na kulluk yapmaktan çekinmeyen bir kuldur.

5- Ayetler mü'minler için müjdeci, kulluktan sakınan ve büyüklenenler için korku­tucu ve uyarıcı niteliğindendir. Her şeyden müstağni olan Allah insanların hepsini bir gün toplayacaktır huzurunda. Ve iman edenlerin ve salih amel işleyenlerin ecri O'nun fazlından artırılarak verilecektir ve Allah'a kulluktan sakınan ve kibirlenenlere gelince onları hiç bir yardımcı ve dostu kurtaramayacağı bir azapla azaplandınlacaktır.

Hazinin tefsirinin 172. ayeti hakkındaki rivayeti hariç bu ayetler hakkındaki nüzul sebebiyle ilgili özel bir rivayete rastlanmamaktadır. Necran elçileri dediler ki: "Ey Mu-hammed! Sen bizim sahibimiz hakkında (mesih) O Allah'ın kuludur" demekle ayıp edi­yorsun" Nebi onlara "Onun Allah'a kul olması onun için bir ayıp değildir" dedi ve bu­nun üzerine ayet indi.

Biz bu rivayeti yersiz görüyoruz. Daha önce Al-i İmran sûresinde Nebi ve Necran elçileri ile aralarında geçenlere işaret edilmişti. Ayetler birbirleriyle tam olarak bağlan­tılıdır. Hatta ilk gelen ve göze çarpan şudur ki bu ayetleri istidradi olarak İsa hakkındaki hakikati beyan etmek, onları ve başkalarını dinlerinde aşın gitmek, İsa ve Allah Teala hakkındaki hak dışı sözlerinden vazgeçirmek için gelmiştir. Ve onları herhangi bir tevi­le Allah Teala hakkında çokluktan sakındırma ve tek ilaha imana çağırmak için gelmiş­tir. Ve bu ayetler önceki ayetlerin Yahudilerin İsa ve annesi hakkındaki akidelerinin yanlışlığına işaret edip azarladıktan sonra, ve insanlar arasındaki İsa'nın durumu hak­kındaki zan üzerine kaim olan ihtilafa, Muhammedi risaletin, tabiatın, sünnetullahın Ra-sulleri uyarıcı ve müjdeci olarak insanların Allah'a karşı hüccetleri olmamasındaki hik­mete ve Ehli Kitab'dan, ilimde derinleşenlerin iman edip sıhhatına tekid etmesine işaret ettikten sonra Hakla gelen Muhammedi risalete icabete davet etmektedir.

Kur'anî nazımda bu tür istidradi yani anti parantez meselelere alışılmış ve bunun ör­nekleri birçok münasebetten geçmişti.Ayetlerin üslûpları kuvvetli, çekici ve etkileyici olup, akıl ve kalplere birlikte hitap etmektedir.

Ayetlerdeki varid olan ibarelerin Mesih'in doğumu hakkındaki mucize başka ayet­lerde varid olanlara yakındır. "Melekler 'Ey Meryem Allah seni ismi Mesih, Merye-moğlu İsa olan kendisinden bir kelime ile müjdelemektedir?" Bu cümle Ali İmran sûresinin 45. ayetinde varid olmuştur. Buradaki "kelime" ifadesi ile Âli İmran süresindeki "kelime" ifadesi bir mânâda olup Allah'ın iradesini temsil eden ve aynı sûrenin içinde bulunan ve Cumhurun kabul ettiği bir görüş olan (Ol der hemen oluverir) cümlesini teş­kil etmektedir. Ve bu cümle 46. ayetin belirttiği gibi Meryem'in kendisine bir erkek do­kunmamasına karşılık bir çocuk doğurmasını garipsemesine sanki cevap olarak inmiştir. Cumhur'un kabul gördüğü gibi, Enbiya sûresinin 91. ayetindeki "ırzının iffetle korumuş olanı (Meryem'i de) ona biz ruhumuzdan üfledik; onu ve oğlunu cümle alem için bir ib­ret kıldık", "üfledik" kelimesi buradaki (O'ndan bir ruhtur) ifadesi mânâsındadir.

Geçmiş münasebetlerden dolayı bu ibarelerle ilgili açıklamalarda bulunduğumuz için tekrar açıklamaya gerek duymuyoruz.

İlk defa burada geçen (üç demeyiniz) ayetinde hristiyanlann teslis akidesine işarettir. Bu akideleri (Allah hakkında) üç işaretle örnekliyorlar bunlarda Baba, Oğul, Ruhul Ku­düs. Ayetlerdeki Kur'an ifadesi bunu birden fazla ilah olarak ifade ediyor. Maide sûresi 73. ayetinde "Allah üçün üçünsüdür diyenler kafir olmuşlardır. "Bu ayet hrıstiyanların kasdettiği üçleme akidesi hususunda varid olmuştur.

Seyyid Reşid Rıza Menar tefsirinde, teslis akidesi hakkında bir fasıl ayırmıştır. Bu­rada bu ayetlerin tefsirinde araştırmacıların çeşitli görüşlerini alarak bu teslis akidesinin yeni olmadığını İndilerde gelen İsa'nın sözlerinin tevili neticesinin olduğunu ve bunun eski olup Hnstiyanlıktan asırlarca önce milletlerin bunu kullandığını ve bu görüş Mısır­lıların, Farslılann, Yunanlıların, Rumların, Brahmanist ve Budistlerin bunu kullandı­ğı[462] ve bu görüşün hristiyanlığa da İsa'nın yaşadığı samanlarda ve ondan sonra uzun bir zamana kadar Şam beldelerinde hüküm süren Rumlar yoluyla sirayet ettiğini yaz­mıştır. Biz buna işaretle yetineceğiz. [463]

 

174-175- Ey insanlar! Şüphesiz size Rabbinizden kesin bir delil geldi ve size apaçık bir nur indirdik. Allah'a iman edip O'na sımsıkı sarılanlara gelince, Allah onları kendin­den bir rahmet ve lütuf içine daldıracak ve onları kendine doğru (giden) bir yola götürecektir.

 

Her iki ayetin ibaresi de açıktır. Burada ikinci bir defa Rasulunun lisanı üzere insan­lara Allah'tan bir delil ve nur geldiğini ifade etmektedir. Onların üzerine yürümeleri va­cip olan hak yolda hakikatlerden kapalı hiçbir şey kalmamıştır. Ve burada Allah ve Ra-sulune icabetten dolayı Allah'a iman edip sadece ona yapışanlara müjde vardır. İşte on­ları Allah rahmetine girdiriyor ve kendi müstakim yoluna ulaştırıyor.

Bu iki ayetin kendinden önceki ayetlerle mevzu ve birbirini takip etme olarak birbi­rine bağlı olduğu apaçıktır. Ayetlerin üslubu, akıl ve kalplere yönelik etkileyici ve güç­lüdür. Umulur ki iman etmeyenler ve ona sanlmayanlann zikredilmemesi önemli bir şeyden dolayıdır ve o da Allah'a icabet edip sarılanların ehemmiyetinden dolayı ve ica­bet ve sarılmaya teşvikten dolayıdır.

' Bu ve bunun özeti olarak diyebiliriz ki, bu ayetler ve bundan önceki hnstiyanlara, yahudilere ve insanlara yöneltilen ayetler Muhammedi davet cinsleri ve fikirleri ne olursa olsun bütün insanlığı kapsadığı hususunda kesin ve kati bir dalaleti içermektedir. Önceden geçen münasebetlerde de tenbih ettiğimiz gibi bu umumiyetle Mekki naslarda ve bundan başka Medeni sûrelerde de bulunmaktadır.                   ,

Bunlarda Muhammedi davetin umumi olması açık değildir. En azından sonradan oluşmuştur diye zann etmeleri kendilerine tatlı gelen müsteşriklere bir cevaptır. [464]

 

176- Senden fetva isterler. De ki: "Allah babası ve çocuğu olmayan kimsenin mirası hakkındaki hükmü şöyle açıklı-yor: Eğer çocuğu olmayan bir kimse ölürde onun bir kız kardeşi bulunursa bıraktığının yarısı onundur. Kız kardeş ölüp çocuğu olmazsa erkek kardeş de ona varis olur. Kız kardeşler iki tane olursa (erkek kardeşlerinin) bıraktığının üçte ikisi onlarındır. Eğer erkekli kadınlı daha fazla kardeş  mevcut ise erkeğin hakkı, iki kadın payı kadardır. Şaşırma-manız için Allah size açıklama yapıyor. Allah her şeyi bil­mektedir.

 

"Senden fetva isterler; de ki: 'Allah babası ve çocuğu olmayan kimsenin mirası hak­im ki hükmü açıklıyor..." ayetinde, fetva isteme meselesirii Rasulullah üzerine ölüp babası ve çocuğu olmayanların mirası hakkında varid olmuştur. Bu hususta Allah'ın hü­kümran açıklaması şu kaideleri içeriyor.

1- Ölenin babası ve çocuğu yoksa ve erkek ise ve bir bacısı varsa onun bıraktığı ve­rilir iki kız kardeş varsa onlara üçte iki verilir.

2- Ölen kadın ise bir erkek kardeşi varsa malın hepsi verilir.

3- Ölü erkek olsun kadın olsun çok kız kardeşleri ve erkek kardeşleri varsa erkeğin payı kadının payının iki misli olması şartıyla paylaştırılır.

Müfessirler rivayet etmişlerdir ki[465] bu ayet Cabir b. Abdullah'ın hastalığı esnasında ve kendisininde sadece kız kardeşleri vardı sorusuna binaen inmiştir. Yine rivayet et­mişlerdir ki bu ayet genel bir sorunun cevabı olarak inmiştir. Bu sûrenin 12. ayeti kelale mirası hakkındaydı. Fakat toplayıcı değildi. Rivayetlerin hepsi ihtimallidir her ne kadar ikinci rivayet ihtimali sebep belirtme bakımından da güçlüysede.

Üzerine icma edilen görüşe göre 12. ayet ölüp, baba ve çocuğu olmayanın aynı ana­dan erkek veya kız kardeşi veya erkek veya kız kardeşleri olanlar hakkındadır. Bu riva­yet ise kız ve erkek kardeşleri aynı ana babadan veya aynı babadan olanlar hakkında­dır[466].

İki ayetin kapsamı bunu teyid etmektedir. Aynı babadan olan kız kardeşler veya aynı ana babadan olan kardeşler ölüye daha yakındırlar. Bundan dolayı bunların payı mirasın hepsidir. Ama anneleri bir kardeşlerin mirası 12. ayette de geldiği üzere üçte biri geç­mez.

Bir kız kardeş veya iki kız kardeş erkek kardeşlerinden mirası aldıktan sonra geriye mirasta arta kalan olduğu anlaşılıyor. Birinci durumda mirasın yansı ikinci durumda üç­te biri kalmaktadır. Bu arta kalan miras diğer arta kalan miraslar gibi dağıtılır.

11-12. ayetlerin tefsirinde getirdiğimiz hadislere muvafık olarak, böylelikle ortaya çıkmaktadır ki burda inişteki hikmet oradaki iniş hikmetinin aynısıdır. Sadece ayet me­selenin cevherini açıklıyor sünnet ise geri kalanın açıklamasını üstleniyor.Bu ayetin iniş zamanı ve konusu hususunda birçok kavil söylenmiş, birçok rivayet aktarılmıştır. Bu hususta Buhari, Müslim, Tirmizi'nin, Rasulullah'ın sahabelerinden biri olan Beraa'dan rivayet ettiği (son inen sûre Tevbe sûresi) son inen ayet ise "senden fet­va istiyorlar de ki: "Allah babası ve çocukları olmayan kimseler hakkındaki hükmünü açıklıyor" ayetidir[467]. Bu hadisin durumu ne olursa olsun çünkü son inen ayet ve sûre hususunda rivayet edilen başka hadisler vardır ve akla ilk gelen Kur'an'da inen son ayettir[468]. Rasulullah Nisa sûresinin sonuna konulmasını emretmesi mirasın indiği sûre­ye ilhak edilmesi içindir.

Ayetlerin ve sûrelerin tertibi için bu önemli bir noktadır. Bunda Kur'an ayetleri ve sûrelerinin Rasulullah'ın hayatında ve O'nun emriyle tertip edildiğini ifade eden rivayet ve kavillerin sahihliği için güçlü bir delildir. Nisa sûresinin ayetleri tertip edilmiş idi. Rasulullah bu ayetin bu sûrenin sonuna konulmasıyla herhangi bir bozukluğun meydana gelmediğini miras ayetlerinin siyakada bu sûrenin sonuna ilhak edilmesini emrettiği or­taya çıkıyor. Şayet bazı alimlerin Rasulullah'ın ashabında içtihadla dedikleri gibi Pey-gamber'den sonra olsaydı bu ayetin diğer ayetlerin arkasına konulması daha makul ola­caktı[469]. Allah daha iyi bilir. [470]

 



[1] Bkz. Kitabımız Siretü'r-Rasul c. 2., s. 9 ve el-İtkan c.1, s. 10-12 62

[2] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları: 6/61-62.

[3] Tesaelune bih Birbirinizden dilekte bulunursunuz, "sin" harfi şeddeli olarak da okunmuştur. Her iki durumda da mânâ aynıdır. O Al­lah ki onunla haklarınızı dilemekte ve O'nun üzerine bazılarınız yeminleş-

mektesiniz. Araplar bir konuda tam olarak emin olabilmek için "Allah aşkına senden sorarım" veya "Allah aşkına senden isterim" derler.

[4] el-Erham Bu kelime alimlerin çoğuna göre "bihi"nin mahalli­ne matuftur. Bu durumda mânâ şöyle olur: Ve o akrabalık bağlarından da sa­kınınız ki onun üzerine yemin edip, onunla birbirinizden istekte bulunmakta­sınız. Yine Araplarda, bir kimseden ricada bulunduklarında veya bir kimseye yemin ettiklerinde "akrabalık hürmetine senden rica ettim" veya "akrabalık aşkına senden isterim" demek adettir. el-Erham kelimesinin "Allah"a matuf ,  olduğu da söylenir. Bu durumda ise mânâ; "Akrabalık bağlarını kesmekten sakınınız" şeklinde olur.

[5] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları: 6/63.

[6] Huben Günah ya da suç anlamındadır.

[7] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları: 6/64.

[8] Bkz. ibn Kesir, Hazin Tefsiri.

[9] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları: 6/64

[10] Ella tuksitu Adil davranmamanız.

[11] Mesna-sülase-rubae İkişer, üçer, dörder...

[12] Zelike edne ella teulu Doğruluktan sapmamanız için bu daha uygundur.

[13] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları: 6/65.

[14] Tac. c. 4, s. 79-80

[15] Bu rivayetler İbn Kesir'in tefsirinden nakledilmiştir ve başka tefsir kitaplarında da geçmiştir. Bkz. Taberi, Tabresi, Beğavi ve Hazin

[16] Bu rivayetler İbn Kesir'in tefsirinden nakledilmiştir ve başka tefsir kitaplarında da geçmiştir. Bkz. Taberi, Tabresi, Beğavi ve Hazin

[17] Bu rivayetler İbn Kesir'in tefsirinden nakledilmiştir ve başka tefsir kitaplarında da geçmiştir. Bkz. Taberi, Tabresi, Beğavi ve Hazin

[18] Bu rivayetler İbn Kesir'in tefsirinden nakledilmiştir ve başka tefsir kitaplarında da geçmiştir. Bkz. Taberi, Tabresi, Beğavi ve Hazin

[19] Bkz. Menar Tefsiri, ilgili ayetler, imam Reşid Rıza ve imam Muhammed Abduh hiçbir insaflı ve akıllı kim­senin karşı çıkamayacağı ikna edici delilleri kapsayan yorum ve açıklamalara yer veriyorlar. Bunları bizim açıkladıklarımızla tam bir uyum içerisindedir.

[20] Bkz. Taberi Tefsiri

[21] Bkz. Taberi, Beğavi, Hazin, ibn Kesir, Zemahşeri ve Tabresi

[22] Bkz. Tabresi, Hazin ve Zemahşeri.

[23] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları: 6/65-70.

[24] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları: 6/70.

[25] Sadukatihinne Mihirlerini.

[26] Nihleten Bir gereklilik olarak veya mutlaka verilmesi gerekli bir hediye olarak.

[27] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları: 6/71.

[28] Elleti cealallahu lekum kıyamen Geçiminiz için Allah'ın size dayanak kıldığı.

[29] Es-Süfehau Aklı ermezler.

[30] Urzukuhum fiha Ondan besleyin.

[31] Bkz. Taca 4 s. 80.

[32] Bkz. Ibn Kesir. Müfessir bu konuda başka hadisler de rivayet etmiştir. Ancak biz bu kadarıyla yetiniyo­ruz. Ayrıca bkz. Hazin, Zemahşeri, Taberi, Tabresi ve hadiste geçen "gayr-ı mütessil"in anlamı; biriktirme­den yığmadandır.

[33] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları: 6/71-73.

[34] el Akrabun ve ûlûl kurbâ Akrabalar ve yakınlık

[35] er-Rical ve'n-nisa Ayetin ruhuna ve metnine uygun olan; buluğa ermiş ve ermemiş erkek ve kadınlar.

[36] Ayetlerin tefsiri için bkz. Taberi, Tabresi, Hazin ve ibn Kesir Tefsirleri.

[37] Ayetlerin tefsiri için bkz. Taberi, Tabresi, Hazin ve ibn Kesir Tefsirleri.

[38] Ayetlerin tefsiri için bkz. Taberi, Tabresi, Hazin ve ibn Kesir Tefsirleri.

[39] Ayetlerin tefsiri için bkz. Taberi, Tabresi, Hazin ve ibn Kesir Tefsirleri.

[40] Ayetlerin tefsiri için bkz. Taberi, Tabresi, Hazin ve İbn Kesir Tefsirleri.

[41] Ayetlerin tefsiri için bkz. Zemahşeri, Hazin, Tabresi, Beğavi.

[42] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları: 6/*****

[43] Kelâle Babası annesi veya çocuğu olmayan, soyundan kendi­sinden önce (anne, baba, dede gibi) ve sonra (evlat, torun gibi) mirasçısı ol­mayan ölü demektir. Kelâl güçsüzlük, zaaf ve acz demektir. Sanki Kelâle ke­limesi; ölenin, önceden babasını ve evladını kaybetmesiyle acz ve zaaf içinde bulunduğunun mecazî bir ifadesidir. Müfessirlerin çoğunluğuna göre eğer ölü, torun bırakırsa kelâle sayılmaz.

[44] Veledün Bu lafız ve onun çoğulu ayetlerde hem erkek hem de dişi anlamlarında kullanılmıştır.

[45] Tac c. 4 s. 80 ve Bkz. Hazin, İbn Kesir ve Taberi Tefsirleri

[46] Tac c. 4 s. 80 ve Bkz. Hazin, İbn Kesir ve Taberi Tefsirleri

[47] Tac, c. 2, s. 230 ve zikredilen diğer kitaplar.

[48] Hazin Tefsiri

<