Mâide, 38; Kavram, 174

 

 

H I R S I Z L I K

 

Hırsızlık; Anlam ve Mâhiyeti

Hırsızlığın Cezâsı

Hadler; Hırsızlık ve Yol Kesme Cezâları

Kur’ân-ı Kerim’de Hırsızlık Kavramı

Hadis-i Şeriflerde Hırsızlık Kavramı

Malı Koruma

Lukata; Yitik Malı Bulma

Hırsızlığa Giden Yolun Kapanması ve Müslümanın Mala/Paraya Bakışı

Rızıktaki Farklılığın Hikmetleri

Rızık Darlığı İmtihanı Karşısında Müslümanın Tutumu

Haramdan, Hırsızlıkla Oluşmuş Hakdan Temizlenmek

Farklı Hırsızlıklara Örnekler (Dolandırıcılık, Üçkâğıtçılık, Kleptomani,

İntihâl, Yol Kesme, Soygun, Zimmet, Rüşvet, Kumar...)

Hırsızlık ve Günümüz

Hırsızlığın Günümüzdeki Bin Bir Çeşidi...

 

 

 

بِسْمِ اللهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيم

وَالسَّارِقُ وَالسَّارِقَةُ فَاقْطَعُواْ أَيْدِيَهُمَا جَزَاء بِمَا كَسَبَا نَكَالاً مِّنَ اللّهِ وَاللّهُ عَزِيزٌ حَكِيمٌ فَمَن تَابَ مِن بَعْدِ ظُلْمِهِ وَأَصْلَحَ فَإِنَّ اللّهَ يَتُوبُ عَلَيْهِ إِنَّ اللّهَ غَفُورٌ رَّحِيمٌ

أَلَمْ تَعْلَمْ أَنَّ اللّهَ لَهُ مُلْكُ السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضِ يُعَذِّبُ مَن يَشَاءُ وَيَغْفِرُ لِمَن يَشَاءُ وَاللّهُ

عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ

 

 

"Hırsızlık eden erkek ve kadının, yaptıklarına karşılık bir cezâ ve Allah'tan, (başkalarına) bir ibret olmak üzere ellerini kesin. Allah izzet ve hikmet sahibidir. Kim (bu) haksız davranışından sonra tevbe eder ve durumunu düzeltirse şüphesiz Allah onun tevbesini kabul eder. Allah çok bağışlayan ve merhamet edendir. Bilmez misin ki, göklerde ve yerde ne varsa hepsinin mülkiyeti Allah'a âittir; dilediğine azap eder ve dilediğini bağışlar. Allah her şeye hakkıyla kaadirdir." (5/Mâide, 38-40)

 

 

 

 

Hırsızlık; Anlam ve Mâhiyeti

Hırsızlık eski Türkçe'de uğrulama, Arapça'da sirkat ve serika kelimeleriyle ifâde edilmiş, hırsız için de eski Türkçe'de uğru, Arapça'da sârik ve lıss kelimeleri kullanılmıştır. Sirkat sözlükte ve örfte "başkasının malını gizlice çalma" mânâsında olup Kur'an'da, bu anlam çerçevesinde mecâzî bir kullanım olarak "başkasının konuştuğunu gizlice dinleme" mânâsında "istirâku's-sem'a" tâbiri geçer (15/Hıcr, 18). Hadislerde namazın rükûn ve şartlarını eksik bırakmaya "namazdan hırsızlık" (Dârimî, Salât 78; Şevkânî, Neylu'l-Evtâr, II/299) denilmiştir. Arap dilinde "kaçamak bakış" anlamında "bakış hırsızlığı" (müsârakatu'n-nazar) denilmesi, Arap edebiyatında bir şâirin başkasının şiirini kendisininmiş gibi ifâde etmesine "sirkat" tâbir edilmesi de böyledir. Hukuk dilinde hırsızlığın terim anlamı, ayrıntı teşkil eden farlılıklar gözardı edilirse hemen hemen bütün hukuk sistemlerinde aynı olup kelimenin sözlük ve örfteki anlamından farklı değildir. Toplumlar ve medeniyetler arası farklılıklar, hırsızlığın suç teşkil ettiği ve çeşitli müeyyide ve tedbirlerle önlenmesi gerektiği noktasında değil, suçu önleyecek tedbirlerin seçimi, suçun oluşma şartları ve suça uygulanacak müeyyide/yaptırım husûsunda yoğunlaşır.

İnsanlık tarihi kadar uzun bir geçmişi olan hırsızlık suçu, bireysel boyutta ve şahsî öç alma aracı bir eylem olarak kalmamış, kamu düzenini ihlâl eden bir suç sayılarak ilk toplumlardan itibaren cezâlandırılması cihetine gidilmiştir. Hırsızlığın bütün toplumlarda suç olarak görüldüğü, fakat hangi tür eylemin hırsızlık sayılacağı ve ne tür bir yaptırım ile cezâlandırılacağı husûsunun toplumlara ve dönemlere göre değişiklik gösterdiği bir vâkıadır.

İslâm hukukunda hırsızlığın, mezheplerin kendi yaklaşımlarını ve eylemin had cezâsını gerektiren bir suç teşkil etmesi konusundaki özel şartlarını yansıtır tarzda birbirinden kısmen farklı birçok tanımı yapılmışsa da, hukukî bir terim olarak hırsızlık eylemi "başkasına âit bir malın mülk edinme kastıyla muhâfaza edildiği yerden gizlice alınması" şeklinde tanımlanabilir ve suçun tanımında ana unsuru (rükûn) malın gizlice alınması teşkil eder. Klasik fıkıh literatüründe tanımla ilgili olarak yer verilen "cezâî ehliyeti hâiz kimsenin nisab miktarı mütekavvim bir malı mülkiyet şüphesi bulunmaksızın kendi isteğiyle alması" gibi ilâve kayıtlar, suçun oluşması için aranan şartları tanıma dâhil etme çabasının ürünüdür.

Cezâî müeyyidesinin Kur'an ve Sünnet'te belirlenmiş olması sebebiyle hırsızlık İslâm cezâ hukukunun had, kısas-diyet ve ta'zîr şeklindeki üçlü ayrımının had grubunda yer alır. Özellikle Hanefî literatüründe bazen hırsızlığın ikiye ayrılıp eşkıyâlık, silâhlı gasp ve soygun suçuna "büyük hırsızlık" (es-serikatü'l-kübrâ), basit hırsızlığa da "küçük hırsızlık" (es-serikatü's-suğrâ) denildiği olur. Ancak "sirkat" ve "serika" kelimeleri yalın kullanıldığında kural olarak basit hırsızlık kastedilir. Hırsızlık suçunun tanımında yer alan unsurlar, onu benzeri suç ve eylemlerden ayırmaya yarayan birer kriter görevi de görür. Nitekim eşkıyâlık ve gasp suçları, cebir, şiddet ve tehdit kullanılarak işlenmeleri yönüyle; yankesicilik, dolandırıcılık, zimmet ve emniyeti sûistimal suçları da ele geçirilen malın nisap miktarı olması, muhâfaza altında bulunması veya gizlice alınması şartlarının eksik olabilmesi yönlerinden hırsızlıktan ayrılır.

Eski Çin ve Hint'ten Asurlular ve Hititler'e kadar kadim toplumlarda ve dinlerde (meselâ Brahmanizm, Konfüçyanizm) hırsızlığın büyük suç ve günahlardan sayıldığı ve değişik müeyyidelerle cezâlandırıldığı, meselâ eski İran'da, Sumerler'de ve Hammurabi kanunlarında hırsızlığa karşı, çalınan malın birkaç katının ödenmesinden hırsızın öldürülmesine kadar çeşitli ağır cezâların öngörüldüğü bilinmektedir. Eski Yunan'da gasp ve yağmacılığın hırsızlık kapsamında görülmeyip kahramanlık ve beceri örneği sayıldığına dair bilgileri, o toplumun genel telâkkîsi şeklinde değil; topluluklar arası düşmanca ilişkilerle sınırlı bir yargı olarak algılamak gerekir. Ahd-i Atîk'te (Tevrat'ta) yer alan "on emir"den biri "çalmayacaksın"dırıkış, 20/15). Hırsızlara verilen genel cezâ, çalınan malın misliyle ödetilmesidir (Çıkış, 22/1-5). Eğer çalan kişinin malı yoksa köle olarak satılır (Çıkış, 22/3). İsrâiloğulları'na ve eti yenen hayvanlara karşı işlenen hırsızlık üzerinde özellikle durulur. Tevrat'taki bu ilk ögeler Talmud hukukunda başka suçlarla irtibatlandırılarak daha genişletilmiş, eğer kişi hırsızlığı şabatta (Cumartesi) yapmışsa o zaman ölüm cezâsına kadar giden bir anlayış hâkim olmuştur (Ketubbot 31a; Yadayim Genevah 3/1-2). Roma hukukunda geniş bir anlam içeren "furtum" hırsızlığın yanı sıra dolandırıcılık, emniyeti sûistimal, zimmet, ihtilâs gibi mal aleyhine işlenen diğer suçları da kapsar. İlk dönemlerden itibaren, mâbedlere ve devlete âit malın çalınması ile kişire âit malın çalınması arasında ayrım yapılmış, ikinci nevi hırsızlık şahsî bir suç sayılarak suç mağdûruna, uğradığı zararı tazmin ettirmekten fâili köle edinmeye veya öldürmeye kadar varan bir dizi hak tanınmıştı. XII. Levha Kanunu'ndan sonra, suçüstü yakalanmasına ve köle olmasına da bağlı olarak hırsız ölümle cezâlandırılabilir, değilse köle statüsüne geçirilebilir veya çaldığının iki katı ödetilebilirdi.

Kaynaklarda hakkında pek az bilgi bulunan eski Türk hukukunda meselâ Hunlar'da hırsızın, sayısı yedi ile 700 arasında değişen sopa cezâsıyla veya çaldığının dokuz katını ödemekle cezâlandırıldığı, at vb. şeyleri çalanların veya ikinci defa hırsızlık yapanların öldürüldüğü bilinmektedir.

Hıristiyanlıkta da hırsızlığın yasak olduğu bildirilmekle beraber Ahd-i Atîk'teki gibi açık bir cezâ öngörülmemiş, Pavlus'un, "Hırsızlık yapan artık hırsızlık yapmasın" şeklindeki dinî-ahlâkî çerçevedeki öğüdü (Efesoslular'a Mektup, 4/28) esas olmuştur. Kilise hukukunda başlangıçta hıristiyan ahlâkiyâtının da etkisiyle, gizli hırsızlıkla tabiî ihtiyaçları karşılamaya mâtuf basit ve alenî hırsızlığı birbirinden ayırıp ikinci tür hırsızlara şefkatle yaklaşma ve daha hafif cezâ uygulama düşüncesi hâkim olmuşsa da orta ve ileri dönemlerde Roma cezâ hukukuna, kanonik hukuka ve mahallî örf ve âdet hukukuna dayanan ve yaklaşık 18. yüzyılın ortalarına kadar süren müşterek Avrupa cezâ hukukunda hırsızlık ağır bir şekilde cezâlandırılmış, hırsızın bazı organlarının kesilmesi ve damgalanması gibi cezâlar getirilmiştir. Bu tarihten sonra Batı'da fikir akımlarının ve hürriyet mücâdelesinin açık etkisiyle, biraz da bu ağır cezâ uygulamasına tepki olarak hırsızlık suçunu daha hafif şekilde cezâlandırma düşüncesi hâkim olmuş ve kanunlarda diğer birçok suç gibi bunun da prensip itibarıyla hapisle cezâlandırılması cihetine gidilmiştir.

İslâmiyet'ten önce Hicaz-Arap toplumunda hırsızlık, kural olarak ayıp ve suç sayılmakla birlikte, merkezî bir siyasî otorite bulunmadığından suçun düzenli bir tâkibâta ve cezâlandırmaya mâruz kaldığı söylenemez. Meselâ göçebe Araplar kabile fertlerine, dost kabilelere, mâbedlere ve kamuya âit malın çalınmasını suç sayarken, diğer kabilelerden çalınan malı -ki bunlar genelde deve ve giyeceklerdir- ganimet sayar, bu tür eylemleri de ces3aret ve beceriyi simgeleyen davranışlar olarak görürlerdi. Öte yandan hırsızın sosyal konumu ve kabilesinin gücü de cezâlandırılmasında önemli farklılıklar doğuruyordu. Kaynaklar, câhiliyye Arapları arasında hırsızlığın bir hayli yaygın olduğundan söz eder. Öyle ki hırsızlık, Araplar'da sosyal hayatın aynası durumunda bulunan Arap edebiyatının da ana temalarından birini teşkil etmiş, Araplar arasındaki meşhur hırsızlar ve hırsızlık vak'aları etrafında oluşan çeşitli şiir, darb-ı mesel ve menkıbeyi konu alan bir literatür türü ortaya çıkmıştır (Bu konuda geniş bilgi ve örnekler için bk. Abdülmuîn el-Mellûhî, Eş'âru'l-Üsûs ve Ahbâruhum, Dımaşk 1987, s. 11-14, 15 vd.; Yûsuf Halîf, eş-Şuarâü's-Saâlik fî Asri'l-Câhilî, Kahire 1986, s. 7-17). Câhiliyye toplumunda da hırsızlığın hapis, el kesme, kabile himâyesinden çıkarma, dayak gibi çeşitli yaptırımlarla önlenmeye çalışıldığı ve bu dönemde bazı münferit olaylarda hırsızın elinin kesildiği bilinmekle birlikte, bu uygulamanın uzunca bir geçmişinin bulunmadığı, hatta hırsızlık için el kesme cezâsını ilk koyanın Abdülmuttalib veya Velîd bin Muğîre olduğu rivâyetleri vardır.

 

 

 

Hırsızlığın Cezâsı

Hırsızlık, başkasının koruma altındaki malını gizlice almak, temyiz gücüne sahip, büluğ çağına gelmiş bir kimsenin, başkasının korunan ve bozulmayan şeylerden olan ve miktarı on dirhem gümüş para veya bunun değeri kadar bir malını gizlice çalmak anlamına gelir.

Hırsızlık; Kitap, Sünnet ve icmâ delilleriyle yasaklanmıştır. Kur'ân'da şöyle buyurulur: "Hırsızlık yapan erkek ve kadının ellerini kesiniz" (5/Mâide, 38). Hz. Peygamberimiz de şöyle buyurmuştur: "Sizden öncekiler şu sebeple helâk oldular, Onlar, şerefli bir kimse hırsızlık yaptığı zaman, hırsızı serbest bırakırlar. Güçsüz bir kimse hırsızlık yapınca da, ona cezâ uygularlardı" (eş-Şevkânî, Neylü'l-Evtâr, VII,131,136). Hırsızlık sâbit olunca, el kesme (had cezâsı) uygulanır. Had cezâsı gerekli olmayan durumlarda ise zararın tazmîni yoluna gidilir.

Had cezâsı uygulandıktan sonra, çalınan mal elde bulunuyorsa, bu malın Mâlikîne iâde edilmesi gerektiğinde İslâm hukukçuları arasında görüş birliği vardır. Ancak çalınan mal telef olmuşsa, tazmîni (ödemesi) gerekip gerekmediği ihtilâflıdır.

Hanefîlere göre, çalınan mal helâk olmuşsa, had cezâsı uygulandığı takdirde ayrıca malın tazmîni gerekmez. Yani had'le tazmîn bir kişide toplanmaz. Eğer, malın sahibi, mahkemeye başvurmazdan önce çalınan malın tazmînini talep etmişse, hırsıza el kesme cezâsı uygulanamaz. Eğer haddin uygulanmasını hâkimden istemişse, artık hırsızın, helâk olan malı tazmîni gerekmez. Çünkü yukarıdaki âyetçe yalnız had cezâsından söz edilmiş, ayrıca tazmînata yer verilmemiştir. Diğer yandan Nebî (s.a.s.); "Hırsıza had cezâsı uygulandığı zaman, artık malı tazmîn etmesi istenemez" (Zeylaî, Nasbu'r-Râye, Mısır,1938, III, 375) buyurur. Mâlikîlere göre, hırsız zenginse hem had, hem de telef olan malın tazmîn cezâsı birlikte uygulanır. Yoksulsa yalnız had uygulanır. Şâfiî ve Hanbelîlere göre ise, hırsız zengin olsun, yoksul bulunsun had ve tazmîn cezâsı birlikte uygulanır. Çalınan mal misli ise, misliyle kıyemî ise kıymetiyle tazmîn ettirilir. Çünkü had cezâsı Allah hakkı, tazmîn cezâsı ise kul hakkı niteliğindedir. Diyet ve keffârette olduğu gibi, bunlardan birisi diğerine engel teşkil etmez (İbn Rüşd, Bidâyetü'l-Müctehid, Mısır; ts., II, 408 vd.; İbn Kudâme, el-Muğnî, VIII, 270; eş-Şîrâzî, el-Mühezzeb, II, 284; ez-Zühaylî, el-Fıkhu'l-İslâmî ve Edilletüh, VI, 95, 96).

Hırsızlığın tekrarı hâlinde, İslâm hukukçuları, ilk hırsızlıkta hırsızın sağ elinin, ikincisinde ise sol ayağının kesileceği konusunda görüş birliği içindedir. Hanefî ve Hanbelîlere göre, üçüncü ve daha sonraki hırsızlıklarda, çalınan malın tazmîni, ta'zir (Devletin koyacağı cezâ) ve pişmanlık gösterinceye kadar hapis cezâsı gibi cezâlar uygulanır. Hz. Ali'nin uygulaması böyle olduğu gibi, Hz. Ömer'den de benzer uygulama nakledilmiştir. Ashâb-ı kiramın gözü önünde yapılan bu uygulamalara, karşı çıkan olmadığı için, konu hakkında icmâ (ittifak) meydana geldiği söylenmiştir (el-Kâsânî, Bedâyiu's-Sanâyi', 2. baskı, Beyrut 1394/1974, VII, 86; İbnü'l-Hümâm, Fethu'l-Kadîr,1. baskı, Bulak 1316/1898, IV, 248; İbn Kudâme a.g.e., VIII, 264). Mâlikî ve Şâfiîler, üçüncü ve dördüncü hırsızlık suçunda sol elin ve sağ ayağın kesileceği görüşünü benimsemişlerse de, bu konuda dayandıkları Ebû Hüreyre'den rivâyet edilen hadisin zayıf olduğu belirlenmiştir (İbn Rüşd, a.g.e., 409 vd.; Zeylaî, a.g.e., III, 368).

Hırsızlık cezâsının uygulanabilmesi için, hırsızda veya çalınan malda birtakım şartların bulunması gerekir.

Hırsızla İlgili Şartlar Şunlardır:

Hırsızın had cezâsına ehil olması gerekir. Bu da, onun akıllı ve erginlik çağına ulaşmış olmasını gerektirir. Bu yüzden küçük çocuklarla akıl hastalarına hırsızlık had cezâsı uygulanmaz. Nebî (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: "Üç kişiden kalem kaldırılmıştır; ergenlik çağına kadar çocuktan, iyileşinceye kadar akıl hastasından ve uyanıncaya kadar uyuyandan" (Buhârî, Hudûd, 22, Talak;11; Ebû Dâvud, Hudûd,17; Tirmîzî, Hudûd,1). Had cezâsı, fiilin suç işleme kastıyla işlenmesini gerektirir. Küçük veya akıl hastasının fiili suç olarak nitelendirilemez. Hatta Ebû Hanîfe ve Züfer'e göre, toplu hırsızlıkta hırsızların arasında küçük ve akıl hastası bulunsa, hiçbirisine had (el kesme) cezâsı uygulanamaz. Ebû Yûsuf'a göre ise, bu konuda topluluktan, malı fiilen çalan hangisi ise ona göre hüküm verilir (el-Kâsânî, a.g.e., VI, 67; İbnü'l-Hümâm, a.g.e., IV, 220).

Çalınan Malla İlgili Şartlar:

1) Malın mütekavvim olması. İnsanların değer verdiği, tecâvüz yoluyla telef edildiğinde tazmîni gereken ve İslâm hukukuna göre alım-satımı meşrû olan şeye "mütekavvim mal" denir. Buna göre, bir kimse hür bir insanı çalsa, hırsızlık cezâsı uygulanmaz. Çünkü hür insan bir mal değildir. Ancak tâzir cezâsı verilir. Şarap veya domuzu çalma hâlinde de hüküm böyledir. Çünkü şarap ve domuz, müslüman hakkında kıymetli mal sayılmaz (İbnü'l-Hümâm, a.g.e., IV, 230).

2) Malın nisap miktarında olması. Hanefîlere göre, hırsızlık nisâbı bir dînâr (yaklaşık 4 gr. altın para) veya on dirhem (toplam 28 gr. gümüş para) yahut bu ikisine denk kıymetteki mal veya paradır. Hz. Peygamber devrinde 1 dinâr veya 10 dirhem para, iki tane kurbanlık koyun alabilecek kadar satın alma gücüne sahiptir (es-Serahsî, el-Mebsût, 3. baskı, Beyrut 1398/1978, IX,137; el-Kâsânî, a.g.e., VII, 77; İbnü'l-Hümâm, a.g.e., IV, 220). Delil şu hadislerdir: "On dirhemden az olan şeylerde el kesme yoktur" (Nesaî, Sârık, 10; Zeylaî, a.g.e., III, 359). "El kesme, ancak bir dinâr veya on dirhem parayı çalma hâlinde olur." (Zeylaî, a.g.e., III, 360, III, 358). "Hırsıza ancak kalkanın satış bedeli kadarını çalması halinde had uygulanır. Hz. Peygamber devrinde bu kıymet, on dirhem idi" (Zeylaî, a.g.e., III, 359).

Çoğunluk İslâm hukukçularına göre, hırsızlık nisâbı, altından dinarın dörtte biri, veya hâlis gümüşten üç dirhem yahut bunların kıymetidir. Dayandıkları delil şu hadislerdir: "Dinarın dörtte biri ve daha fazlası kadar hırsızlıkta had cezâsı uygulanır" (Şevkânî, a.g.e., VII,124). "Kıymeti üç dirhem olan kalkanda hırsızlık had'di uygulanır ki bu da dinarın dörtte biri kadardır" (Zeylaî, a.g.e., III, 355; İbn Rüşd, a.g.e., II, 408; İbn Kudâme, a.g.e., VIII, 240).

Burada, iki görüşün dayanağı olan hadisteki kalkanı Hanefîler on dirhem kıymetinde kabul ederken, diğerleri dörtte bir dinar veya üç dirhem olarak kabul etmişlerdir. Çalınan malın kıymetinin, hırsızlık tarihinden cezânın uygulanacağı vakte kadar on dirhemden aşağıya düşmemesi gerekir. Ancak mal, bir ayıp isâbet etmesi veya telef olması yüzünden eksilmiş veya tamamen zâyi olmuşsa bu durum had cezâsına engel teşkil etmez (el-Kâsânî, a.g.e., VII, 79; el-Bâcî, el-Müntekâ ale'l-Muvatta', VII, 158). Çoğunluğa göre ise, malın korunma yeri (hırz altı)nden çalındığı tarihe göre işlem yapılır. İslâm hukukçuları, toplu hırsızlıkta çalınan mal, her birine bölündüğünde nisâbı aşıyorsa hepsi için had cezâsı uygulanacağı konusunda görüş birliği içindedir. Nisâbın altına düşüyorsa Ebû Hanîfe ve Şâfiî'ye göre, hiç birine had uygulanmaz. Çünkü herbiri nisap kadar mal çalmamış sayılır (el-Kâsânî, a.g.e., VII, 78; İbnü'l-Hümâm, a.g.e., IV, 225).

3) Çalınan şeyin koruma (hırz) altında olması. Hırz, sözlükte; bir şeyin korunduğu yer, demektir. Bir terim olarak; ev, dükkân ve çadır gibi, âdetler bakımından insanların mallarını korumak için yapılan yerleri ifâde eder. Hadiste: "Ağaçtaki meyve ve hurma gibi şeylerde el kesme yoktur" (Şevkânî, a.g.e., VII, 127; A. b. Hanbel, Müsned, III, 464) buyurulur. Hırz ikiye ayrılır:

a) Kendi başına hırz sayılan yerler. Bunlar, malları korumak için hazırlanan yerler olup, izinsiz girmek yasaklanmıştır. Ev, dükkân, han, kasa, sandık gibi. Bunlarda bekçi bulunsun veya bulunmasın, kapı açık veya kapalı olsun hırz niteliği devam eder. Çünkü bina veya yer hırz amacıyla yapılmıştır.

b) Başkası sebebiyle hırz sayılan yerler. Bunlar mal saklamak için yapılmamış olan yerler olup, kendisine izinsiz olarak girilebilir ve giriş yasağı bulunmaz. Mescidler, yollar, resmî daireler gibi. Bunların hükmü, bekçisi bulunmadığı takdirde herkese açık olan kır, mera ve sahra hükmündedir. Bunlarda mala yakın yerde bekçi bulunursa, bekçi uykuda olsun uyanık bulunsun, hırz yeri sayılır. Çünkü Nebî (s.a.s.) uykuda bulunan Safvân'ın paltosunu çalan hırsıza had cezâsı uygulamıştır (es-Serahsî, a.g.e., IX,150 vd.; İbnü'l-Hümâm, a.g.e., IV, 240; el-Kâsânî, a.g.e., VII, 73). Mal, koruma yerinden tam olarak ayrılmadıkça had cezâsı gerekmez.

Yankesicinin (tarrâr), başkasının cebinden el çabukluğu ile parasını çalması hâlinde, had cezâsının uygulanacağı konusunda görüş birliği vardır. Mezardan kefen, altın diş vb. şeyler çalanın (nebbâş) hükmü ise ihtilâflıdır. Ebû Hanîfe ve İmam Muhammed'e göre, mezar hırsızına hırsızlık cezâsı uygulanmaz. Çünkü mezarlıklar kendi başına mal saklanan ve hırı altında bulunan yerler değildir (es-Serahsî, IX, 159; el-Kasânî, a.g.e., VII, 69). Çoğunluk İslâm hukukçularına göre ise, mezar hırsızına da had cezâsı uygulanır. Çünkü kefen de kendisine göre koruma altındadır. O da ölünün mülkü sayılır. Ölünün mirasçıları, nebbâşın kefeni geri vermesini ve cezâlandırılmasını isterler (Ebû Zehra, Usulü'l-Fıkh, Mısır ts, s. 126, 127). Hz. Âişe'den şöyle nakledilmiştir: "Bizim ölülerimizi çalan dirilerimizi çalan kimse gibidir" (Zeylaî, a.g.e., III, 366).

Çarşı ve pazar yerlerinde umûmun güvenine terkedilen mallara gelince, Hanefîlere göre; bunlar geceleyin çalınırsa hırsızlık cezâsı uygulanır. Gündüz çalınırsa had uygulanmaz. Çünkü gündüz, buraya girme izni bulunduğu için hırz (koruma) şartı gerçekleşmez. Şâfiî ve Mâlikîlere göre ise, esnafın kendine ait bölme ve tezgâhında veya teneke, küp, çuval gibi kaplarda bulunan şeyler örf bakımından hırz altında sayılır ve bunları çalanlara had uygulanır. Ahmed b. Hanbel'e göre ise çarşı ve pazar yerinde bekçi varsa veya malın yanında gözetleyici bir kimse bulunursa hırsıza had cezâsı verilir (İbnü'l-Hümâm, a.g.e., IV, 242; İbn Kudâme, a.g.e., VIII, 249-250).

4) Çalınan malın biriktirmeye elverişli olması, çabuk bozulacak şeylerden olmaması. Ebû Hanîfe ve İmam Muhammed'e göre; kıymeti nisap miktarından çok olsa bile, çabuk bozulan şeylerde hırsızlık cezâsı uygulanmaz. Üzüm, incir, nar, elma, baklagiller, ekmek, yaş veya kuru et, meşrûbât, süt, yoğurt ve benzeri gıda maddeleri gibi. Bunlar uzun süre bekletmeye elverişli olmadığı için, hırz (koruma) altında olsun veya olmasınlar, bunları çalana had uygulanmaz. Delil şu hadistir: "Ağaçtaki meyve ve hurma gibi şeylerde el kesme yoktur" (Ahmed b. Hanbel, Müsned, III, 464). Bir yıldan fazla biriktirilebilen dayanıklı tüketim mallarında ise hırsızlık suçu oluşabilir. Ceviz, badem, kuru hurma; kuru meyve ve sirke gibi. Ebû Yûsuf'a göre, biriktirmeye elverişli olmasa bile, gerçekte meşrû olarak, yararlanılabilen herşey maldır ve bunu çalana hırsızlık cezâsı uygulanır. Meselâ günümüzde dayanıklı olmadığı halde meyveler önemli mallardan olmuştur. Diğer üç mezhebe göre, mal olarak edinilebilen ve alım satımı meşrû olan her çeşit malda hırsızlık suçu söz konusu olur. Gıda maddesi, kumaş, hayvan, kıymetli taş veya maden, av ve şişe bunlar arasında sayılabilir. Çünkü; "Hırsızlık yapan erkek ve kadınım ellerini kesin" (5/Mâide, 38) âyeti genel anlam ifâde eder.

5) Çalınan malın, aslı itibariyle mubah olmaması. Bir şeyin aslı; kuş, odun, kamış, av hayvanı ve balık gibi mubah mallardan ise, Ebû Hanîfe'ye göre, bunlar dâru'l-İslâm'da bulunuyorsa el kesme cezâsı uygulanmaz. Diğer üç mezhebe göre aslı mubah olsun veya olmasın, bu malı çalana had uygulanır (Zühaylî, a.g.e" VI; 116, I 17).

6) Çalınan malda, hırsızın alma hakkının bulunmaması gerekir (el-Kâsânî, a.g:e, VII, 70-72; İbnü'l-Hümâm, a.g.e., IV, 229. vd.; es-Serahsî, a.g.e., IX, 152, 178).

7) Hırsız için çalınan malda, bir mülk, mülk te'vili veya mülk şüphesinin bulunması. Bu prensip gereğince hırsız, âriyet verdiği, rehnettiği veya kiraya verdiği şeyi çalmakla el kesme cezâsı uygulanmaz. Yine hırsız, beytülmalden (hazine, devlet malı) bir şeyi çalsa, kendisinin de bu toplum malında hissesi bulunduğundan had cezâsı uygulanmaz. Nitekim Hz. Ömer, Beytülmalden bir şeyler çalana had cezâsı uygulamamıştır. Bir zekât memuru, Hz. Ömer'e mektup yazarak Devlet hazinesinden çalanın hükmünü sordu. Hz. Ömer şöyle cevap verdi: "Onun elini kesme, çünkü, hiçbir kimse yoktur ki, kendisi için beytülmâlde bir hak bulunmasın". Diğer yandan, Hz. Ali de Devlet malı çalana had cezâsı uygulamamıştır. Dayandığı prensip, Devlet malının bütün tebeaya ait ortak mal sayılmasıdır, eğer gayri müslim tebeadan (zımmî) birisi devlet malını çalsa had uygulanır. Çünkü O'nun beytülmalde hakkı yoktur. Yoksul bir kimse, yoksulların yararlandığı bir vakıftan çalsa, had uygulanmaz. Zengin çalarsa uygulanır. Çünkü onun bu vakıfta hakkı yoktur. Sonuç olarak şüphe bulunan yerde had cezâsı uygulanmaz. Nitekim Nebî (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: "Şüphe bulununca, gücünüzün yettiği kadar hadleri düşürünüz" (Ebû Dâvud, Salât, 14; Tirmizî, Hudûd, 2).

8) Hırsızın, koruma altındaki yere girmek için izinli sayılmaması gerekir. Bir kimse, mahrem hısımlarından veya eşinden bir şeyler çalsa, hırsızlık haddi uygulanmaz. Çünkü hısımlarının bulunduğu yere, örfe göre izinsiz girebilir. Eşlerin birbirinin malını almada örf de cereyan edebilir. Bu yüzden hırz (koruma) şartı gerçekleşmez. Yine bir topluluğun hizmetçisi, bunların eşyasından, misafir ev sahibinden, işçi girmeye izinli olduğu iş yerinden bir şey çalsa, el kesme cezâsı uygulanmaz. Çünkü, bir yere giriş hakkının bulunması, bu yeri onun hakkında hırz ortamı olmaktan çıkarır (es-serahsî, a. g. e., IX, 151; el-Kasanî, a.g.e., VII, 70, 75; İbn Âbidin, Reddü'l-Muhtâr, III, 221). Şâfiîlerde daha kuvvetli görüşe göre usûl ve furû dışında, diğer hısımlardan ve eşlerden birinin diğerinden, hırz altındaki malını çalması hafinde hırsızlık had cezâsı uygulanır. Delil, hırsızlık cezâsını bildiren âyetin umûm anlamıdır.

Malı Çalınanda Bulunması Gereken Şartlar:

Malı çalınan kimsenin, bu mal üzerindeki elinin hukuken geçerli olması gerekir. Bu el, üçe ayrılır: a) Mülk eli, b) Emânet eli. Vedîa ve âriyet alanın ve mudârabe (emek-sermâye) ortaklığında işletmecinin (mudârib) eli gibi. c) Dımân eli. Gasbedenin, pazarlık sonucu malı kabzedenin eli ile rehin alanın rehin üzerindeki eli gibi. Bütün bunlardan bir şey çalan kimseye had uygulanır. Hırsızdan tekrar başka birisi çalsa had uygulanmaz. Çünkü hırsızın eli, hukuken geçerli bir el koyma değildir, ondan almak, yoldan almak gibidir (el-Kâsânî, a.g.e., VII, 80; eş-Şîrâzî, el-Mühezzeb, II, 281).

Hırsızlığın dâru'l-adl'de yapılmış olması da had uygulaması için şarttır. Bir müslüman dâru'l-harb veya dâru'l-bağy'de hırsızlık yapsa had cezâsı uygulanmaz. Çünkü dâru'l-adl dışında, Devlet başkanı için velâyet yetkisi yoktur (el-Kasanî, a.g.e., VII, 79).

Hırsızlığın İsbâtı:

Mahkemede hırsızlığın isbâtı beyyine veya ikrar ile sâbit olur. Beyyinenin kabulü için, şâhitlik gibi genel, hadler ve kısas gibi özel şartlar gerekir.

a) Erkeklik: Hırsızlıkta, kadınların şâhitliği geçerli değildir.

b) Adâlet: Fâsıkların şâhitliği kabul edilmez.

c) Asâlet: Şüphe sebebiyle, şehâdet üzerine şehâdet kabul edilemez.

d) Zaman aşımına uğramaması: Hırsızlık için bir süre sonra şâhitlik yapılsa, şüphe yüzünden kabul edilmez.

e) Husûmet veya dâvâ açılmış olması. Dâvâyı mal üzerinde hukukî ele sahip olan kimsenin açması gerekir. Husûmet ehliyeti çalınan mal üzerinde ya mülk sahibi veya emânet yahut da dımân eline sahip olmakla gerçekleşir (es-Serahsî, IX,169; el-Kâsânî, a.g.e., VII, 81; İbn'l-Hümâm, a.g.e., IV, 223, 252).

İkrarın Şartları:

Hırsızlık hâkim önünde ikrarla da sâbit olur. Çünkü insan ikrarından dolayı itham altında sayılmaz. Çoğunluk hukukçulara göre, bir defa ikrar yeterlidir. Ebû Yusuf ve Hanbelîlere göre, ancak iki defa ikrarla hırsızlık sâbit sayılır. Çünkü şâhitlerin sayısı da iki tanedir (es-Serahsî, a.g.e., IX,182; eş-Şirâzî, a.g.e., II, 282).

Hırsızlık cezâsını Düşüren Haller:

1) Malı çalınan kimsenin, hırsızın ikrarını yalanlanması. "Benim malımı çalmadı" demesi gibi.

2) Malı çalınanın, beyyinesini (delil) yalanlaması. "Şâhitlerim yalancı şâhittir" demesi gibi.

3) Hırsızın ikrarından dönmesi. Bu durumda had cezâsı uygulanmaz. Fakat malı tazmîn etmesi gerekir. Çünkü ikrardan dönmek, hadler konusunda kabul edilir, fakat mâlî konuda kabul edilmez. Bu, ikrarda şüphe meydana getirir. Had şüphe ile düşer, fakat mal düşmez.

4) Hırsızın, çaldığı malı, mahkemeye başvurulmazdan önce mâlikine geri vermesi.

5) Hırsızın, çaldığı mala dâvâdan önce hukukî bir yolla mâlik olması. Mal sahibi çalınan malı, hırsıza hibe etse veya satsa bu mal hukukî yolla intikal etmiş olur. Artık had cezâsı da uygulanmaz. Hatta Ebû Hanîfe ve İmam Muhammed'e göre, dâvâ açılmış olsa bile, mahkeme sonuna kadar, mal hibe veya satma gibi bir yolla hırsıza geçse had cezâsı düşer. Diğer çoğunluk hukukçulara göre ise, mahkemeye başvurulduktan sonra artık hibe veya satışla mülkiyet hırsıza geçse bile had cezâsı düşmez. Çünkü Nebî (s.a.s.) Savfan'ın paltosunu çalan hırsızın elinin kesilmesini emrettiği zaman, Safvan şöyle dedi: "Ben bunu istemedim. Palto ona sadaka olsun. Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurdu: "Onu bana getirmezden önce, bunu yapman gerekmez miydi?" (el-Bâcî, a.g. e., VII, 162; el-Kâsânî, a. g. e., VII, 88 vd.; İbnü'l-Hümâm, a.g.e., IV, 255 vd.).

Sonuç olarak had cezâlarından maksat, kamu düzenini sağlamak ve bu suçların toplumda açacağı yaraları sarmak olduğuna göre, hırsızın, mala sahip olması, özellikle malı çalınan kimsenin dâvâsından vazgeçmesi halinde, had cezâsının düşmesi amaca daha uygun görünmektedir. (2)

Suçun ispatı, dâvânın karara bağlanması prosedürünün önemli bir parçasını teşkil eder. İslâm hukukunda hırsızlık suçunun tesbitinde, günümüz (câhilî) cezâ hukukundaki her şeyin delil olabilmesi ve bütün delillerin hâkim tarafından serbestçe değerlendirilmesi mânâsında olan vicdânî delil sisteminin aksine kanunî deliller esas alınmış, ağır cezâyı gerektiren had cezâlarının ispatı daha zor şartlara bağlanmıştır. Doktrinde ve uygulamada kişilerin kural olarak borçsuz ve suçsuz oluşu esas alındığından (Mecelle, madde 8) suçun işlendiği kesinlikle ispat edilmedikçe kişinin cezâlandırılmaması ilkesi hâkim olmuştur.

İslâm muhâkeme hukukunda ispat yükü kural olarak dâvâcıya âittir. Nitekim Hz. Peygamber bir husûsu iddia eden kimsenin beyyine (delil) getirmesi, dâvâlı konumundaki kişinin de yemin etmesi gerektiğini belirtmiş (Buhârî, Rehin 6; Müslim, Akdıye 1; Tirmizî, Ahkâm 12; İbn Mâce, Ahkâm 7) ve bu yargılama hukukunda genel bir ilke olmuştur (Mecelle, madde 76). Bu sebeple klasik doktrinde yerleşik prosedüre göre hırsızlık suçu ya beyyine/delil, ya da ikrar/itiraf yoluyla ispatlanabilmektedir.

Gerek hukuk gerekse cezâ yargılama usûlünde en başta gelen ispat vâsıtası şâhitliktir. Literatürde "beyyine" tâbiriyle genelde şâhitliğin kastedilmesi de şâhitliğin her dönem ve toplum için geçerli en yaygın ve tabiî ispat vâsıtası olması sebebiyledir. Hırsızlık suçunun ispatında beyyine, kural olarak en az iki şâhidin suçun işlenişiyle ve fâilin kimliğini tespitle ilgili kesin isnat ve şâhitliğinden ibârettir. Suçun ispatında tereddüde yer bırakmamak için şâhitlerin akıllı, bülûğa ermiş, erkek ve dürüst olması aranır; kadınların, doğru sözlülüğünden emin olunamayan, fısk ile tanınan kimselerin ve başkasından naklen şâhitlikte bulunanların şâhitlikleri hadlerde kabul edilmez. Fâsığın şâhitliğinin kabul edilmeyişi yalan söyleme ihtimalinin yüksek olmasıyla, kadınlarınki ise duygusal davranmalarının, etki altında kalmalarının veya algılama ve anlatım yanlışlığı yapmalarının erkeklere nisbetle daha çok muhtemel olmasıyla açıklanır. Telâfî edilmesi mümkün olmayan sonuçları bulunduğu için had ve cinâyet dâvâlarında şüpheli, en azından ilgililerin şüpheyle karşılayacağı durumların olmamasına özen gösterildiği, suçun ispatında şüphenin bulunması halinde haddin düşmesi kuralının da bu anlayışın sonucu olduğu söylenebilir. Ayrıca şâhitlerin cezânın infâzında hazır bulundurulabilmesi ihtimalinden dolayı kadınlar hem bu ortamdan, hem de bu tür dâvâlarda taraflar arasındaki çekişmelerden uzak tutularak korunmak istenmiştir. Buna karşılık kadınların aynı dâvâda hadlerin ispatı dışında kalan hususlarda, meselâ mal hakkında yaptıkları şâhitlikleri geçerlidir.

Yapılan şâhitliğin geçerli olabilmesi için iki şâhidin de olayı bizzat müşâhede etmesi, kamuoyu tarafından dürüst kimseler olarak bilinmesi, yapacakları şâhitlikte kendilerine vey yakınlarına menfaat sağlama veya bunları zarardan koruma gibi bir ithamın objektif olarak fazla muhtemel olmaması ve ifâdeleri arasında çeşişki bulunmaması büyük önem taşır. Duruşmada hâkim şâhitlerin adâletlerini re'sen tetkik eder. Suçun ispatı halinde telâfîsi mümkün olmayan bir cezâ verileceğinden şâhitler tezkiye edilmedikçe, yani dürüst ve doğru sözlü kimseler olduğu belirlenmedikçe dinlenmezler. Hâkim şâhitlere, iddiâ edilen suçun işlenişiyle ilgili önemli gördüğü ayrıntıları sorar. Tezkiye ve şâhitlik esnâsında kaçma ihtimaline karşılık hırsızlıkla itham edilen kişi ihtiyâten hapsedilebilir.

Suçun ispatında ikinci yol, hırsızın bizzat ikrarda bulunmasıdır. Bu da, hırsızlık yapan mükellef bir şahsın suçunu kendiliğinden veya yapılan isnat üzerine itiraf etmesi şeklinde olur. İkrar, hadlerde ikinci sırada bir ispat vâsıtası kabul edilirken, şahsın kendi aleyhine yalan yerde ikrarda bulunmasının söz konusu olmayacağı noktasından hareket edilmiştir. Ancak ikrarın sayısı konusunda doktrinde farklı görüşler vardır. Had cezâsı verilebilmesi için Ebû Hanîfe, İmam Muhammed, Mâlik ve Şâfiî bir defa ikrarı yeterli görürken Ebû Yusuf ile Ahmed bin Hanbel, şâhitlerin sayısı iki olduğundan hareketle ancak iki defa ikrarla had cezâsının verilebileceği görüşündedir. Suçlunun ikrarının tek başına yeterli olup olmadığı da İslâm hukukçuları arasında tartışmalıdır. Ebû Hanîfe, Şâfiî ve Ahmed bin Hanbel, suçlunun ikrarına ilâve olarak suç mağdurunun dâvâcı olmasını da şart koşarlar. Buna göre gâlip bir şahsın malını çaldığını ikrar eden kişiye bu ikrar üzerine had cezâsı verilmez. Ancak Ebû Yûsuf, hiç kimsenin kendi aleyhine ikrarıyla ithamda bulunmayacağından hareketle suçlunun ikrarını tek başına yeterli görür ve böyle bir ikrara istinâden had cezâsının verileceğini ileri sürer. İmam Mâlik de hırsızlık ister şâhitlikle ister ikrarla ispatlanmış olsun, had cezâsının verilebilmesi için suç mağduru şahsın dâvâ açmasını şart koşmadığından sonuç itibarıyla aynı görüştedir. Hırsızlıkta suçlu ikrar eder, fakat daha sonra ikrarından vazgeçerse had uygulanmaz. Çünkü ikrardan dönme ikrarın doğruluğu konusunda şüphenin bulunduğunu gösterir.

İkrarın sahih ve kabule şâyân olabilmesi için ikrar edenin hiçbir dış etki ve baskı altında kalmaksızın gönül rızâsıyla ikrarda bulunması şarttır. Mecelle'de yer alan, "ikrarda mukırrın (ikrarcının) rızâsı şarttır. Binâenaleyh, cebir ve ikrâh ile vâki olan ikrar sahih olmaz" (Madde 1575) kuralının da anlatmak istediği budur. İslâm hukukçuları zor ve tehditle, maddî ve mânevî işkence ile sanığın ikrarda bulunması durumunda bu ikrarı yok saymışlardır. Nitekim Hz. Ömer, "İşkence, tehdit, hapis yoluyla kendi aleyhine ikrarda bulunan kişinin bu itirafına güvenilmez" demiş, Şam'da hırsızlık ithamı ile yakalanan ve ikrar edinceye kadar dövülen kişinin durumu Abdullah bin Ömer'e haber verilince İbn Ömer böyle bir kişiye had tatbik edilemeyeceğini belirtmiştir (Serahsî, IX/184-185). Gerek Hz. Peygamber'in uygulamasında (Ebû Dâvud, Hudûd 9; İbn Mâce, Hudûd 29), gerekse fıkıh doktrininde (Serahsî, IX/93, 102); Kâsânî, VII/49), suçunu itiraf eden sanığa bu itirafından istiyorsa vazgeçebileceği telkinatının yapılması ve suçun ispatında şüphe olması durumunda haddin düşmesi ilkeleri önemle vurgulanır. Bu yaklaşım da baskı altında suçunu ikrar ve itiraf eden sanığın bu beyanının kabul edilmeyeceği ilkesinin bir diğer uzantısıdır. (3)

Cezânın Uygulanması: Bir fiilin hırsızlık olarak nitelendirilmesi, suçun oluşması ve ispat edilmesinde aranan şartlar, ayrıca suçluya verilecek cezâ konularında Hz. Peygamber ve sahâbe dönemi uygulamaları, daha sonraki dönemi uygulamaları, daha sonra dönemde oluşan klasik fıkıh doktrininin ana malzemesini teşkil ettiği gibi Emevîler'den itibaren çeşitli İslâm toplumlarındaki uygulama örnekleri de doktriner görüşlerin uç noktalarını ve yapılabilecek yorum çeşitlerini örneklendirmesi bakımından önem taşır.

Hz. Peygamber döneminde hırsızlık yaptığı için el kesme cezâsı verilen ilk erkeğin Hıyâr bin Nevfel, ilk kadınında Benî Mahzûm kabîlesinden Mürre bint Ebû Süfyan bin Abdülesed olduğu rivâyet edilir. Bir başka olayda Rasûl-i Ekrem, hırsızlık yapan soylu bir kadının affedilmesi yönünde ashaptan gelen bir isteğe şiddetle karşı koymuş ve geçmiş ümmetlerin helâk olmasının başlıca sebeplerinden birinin cezâların sadece fakir ve zayıf kimselere tatbik edilip zengin, soylu ve güçlülerin affedilmesi olduğunu söylemiş, ardından da, "Allah'a yemin ederim ki eğer hırsızlık yapan Muhammed'in kızı Fâtıma olsaydı onun da elini keserdim" diyerek had cezâsını uygulamıştır (Buhârî, Enbiyâ 54, Hudûd 12; Müslim, Hudûd 8-9; Ebû Dâvud, Hudûd 4). Bu hadis, suçluların tâkibi ve cezâlandırılması konusunda devlete düşen kararlılık ve sorumluluğu ifâde etmesinin yanı sıra kanun önünde herkesin eşitliği prensibini vurgulaması yönüyle de önem taşır. Bir başka zamanda da sahâbeden Safvân bin Ümeyye'nin ridâsını çalan ve yapılan muhâkeme sonunda suçu sâbit görülen hırsıza el kesme cezâsı vermiştir (İbn Mâce, Hudûd, B. 28, h. no: 2595; Ebû Dâvud, Hudûd, B: 14, h. no: 4394; Nesâî, Kat'u's-Sârik, B: 5, h. no: 4852-4855; Dârimî, Hudûd, B. 3, h. no: 2304; Muvattâ, Hudûd, 28). Yine hadis mecmualarında, başkasına âit bir malı çalıp muhâkemesi esnâsında çaldığını itiraf eden birkişinin aynı şekilde elinin kesildiği rivâyeti (İbn Mâce, Hudûd 24) veya değişik hırsızlık olaylarında suçu sâbit görülen hırsızlara Rasûl-i Ekrem'in tâlimâtıyla veya bilgisi dâhilinde el kesme cezâsının verildiğini aktaran rivâyetler uygulama örneklerinin birkaç olayla sınırlı kalmadığını göstermektedir. Bununla birlikte Hz. Peygamber'in suçun oluşmasında, ispatında ve cezânın infâzında suçlu lehine son derece titiz davrandığı, şikâyetçisi bulunmayan veya kamuoyuna mal olmamış suçları görmezlikten geldiği, affetmeyi ve sulhu tavsiye ettiği, savaş ve yolculuk esnâsında işlenen hırsızlıklara had cezâsının uygulanmasını doğru bulmadığı da bilinmektedir (Tirmizî, Hudûd 20; Nesâî, Sârık 16).

Kaynaklarda Rasûl-i Ekrem'in vefatından sonra Hulefâ-yı Râşidîn döneminde de hırsızlık olaylarının sayısında İslâm öncesi döneme nisbetle açık bir düşüş görülmekle birlikte çeşitli hırsızlık vak'alarının meydana geldiği, suçun sâbit görülmesi ve gerekli diğer şartların mevcûdiyeti halinde ilke olarak hırsızlara el kesme cezâsının uygulandığı yönünde bilgiler vardır (Muvattâ, Hudûd 25-26; Ebû Yûsuf, el-Harâc, Beyrut, 1979, s. 167-177; Şevkânî, Neylu'l-Evtâr, VII/141-145). Bu uygulamaların yanı sıra, Hz. Ömer'in aç bırakıldıkları için hırsızlık yapan kölelere had cezâsı vermeyip sahiplerine çalınan malı değerinin iki katıyla tazmin ettirdiği (İbn Kayyim el-Cevziyye, İ'lâmu'l-Muvakkıîn, III/10-11), beytu'l-malden veya efendisinin malından çalanlara ve kıtlık yılında işlenen hırsızlık suçlarına had uygulamadığı, yine bu dönemde -büyük bir ihtimalle suçun sübûtunda veya haddin infâzında tereddütlü durumların bulunması sebebiyle- bazı olaylarda da hırsızlara ta'zir nevinden dayak veya hapis cezâsının verildiği bilinmektedir. Hz. Osman'ın hırsızlık suçunu işleyen Dâbi' bin Hâris adlı kişiyi müebbet hapis cezâsına çarptırdığı ve bu kişinin hapishanede öldüğü kaynaklarda zikredilir (Hassâf, EdEbû'l-Kadı, Bağdad, 1397-1398, II/345; İbn Ferhûn, Tebsıratu'l-Hukkâm, Beyrut, 1301, II/216)

Emevîler döneminde yargı teşkilâtında önemli bir değişikliğin yapılmadığı, fkıh gibi yargı alanındaki gelişmelerin de toplumun iç dinamizmine bırakıldığı, onun sadece münferit olay ve dönemlerde siyasî tesir altına alındığı söylenebilir. Anca Halife Ömer bin Abdülaziz'in adliye teşkilâtının geliştirilmesinde aktif bir rol oynadığı, toplumda suç oranının azaltılması ve suçluların cezâlandırılması yönünde bir dizi tedbir aldığı, hadlerin uygulanmasının namaz ve zekâtın edâsıyla aynı öneme sahip olduğunu ifâde edip öldürme veya el kesme cezâlarında kendisine kararın temyiz ettirilip izin alınmadan infâza gidilmesini yasakladığı da kaydedilir (İbn Sa'd, it-Tabakat, V/378; Fahrettin Atar, İslâm Adliye Teşkilâtı, DİB Y., Ankara, 1979, s. 77, 151). Dönemin Musul valisi Yahyâ el-Gassânî, bölgede vali olarak göreve başladığnda hırsızlığın hayli yaygın olduğunu, muhâkeme ve infâz hukukunda takip edilen genel politika neticesinde hırsızlığın en alt düzeye indiğini ifâde etmektedir (Süyûtî, Târîhu'l-Hulefâ, s. 237-238). Emevî halifelerinden Hişam bin Abdülmelik'in de adliye ve cezâ siyaseti alanında bazı iyileştirici tedbirler aldığı, bir yıl müddetle had cezâsını kaldırdığı, fakat hırsızlığın iki kat daha artıp insanların can ve mal emniyetinin azalması üzerine bu cezâyı tekrar uygulama alanına koyduğu kaydedilir (Ali Mansûr, Nizâmu'l-Tecrîm ve'l-Ikab fi'l-İslâm, Medine 1976, I/314).

Abbâsîler döneminde adliye teşkilâtında, yargılama ve infâz hukukunda önceki dönemlere nazaran önemli gelişmeler kaydedildiği, Hârunurreşid zamanında kadı'l-kudâtlık müessesesi ihdas edilip merkezî denetimin güçlendirildiği, bu dönemden itibaren hukukî istikrarın ve uygulama birliğinin daha iyi korunduğu, kadıların yetki ve görevleri arttırılıp her merkeze bir kadı tâyin edilmesine çalışıldığı, bu arada suçların tâkibi ve suçluların cezâlandırılmasında mezâlim mahkemelerinin ve muhtesiplerin de aktif rol üstelndikleri bilinmektedir. Bununla birlikte Ebû Yûsuf'un mevcut durumdan şikâyetlerini de içeren ifâde ve taleplerinden, döneminde hadlerin uygulanmasında zaafa düşüldüğü, hapishanelerde hırsızlık suçundan dolayı birçok kimsenin bulunduğu anlaşılmaktadır (Ebû Yûsuf, el-Harac, s. 149-153). Hicrî II. (milâdî VII.) yüzyıldan itibaren tedvin edilmeye başlanan klasik fıkıh literatüründe, İslâm toplumlarındaki uygulama örneklerini ve farklılıklarını aynen yansıtmak veya tartışmaya açmak yerine, hukuk eğitimi ve uygulama için model oluşturma ve istikrarı sağlama gâyesi hâkim olduğundan bu kaynaklarda orta ve ileri dönemlerin uygulama örneklerini, hatta bu alandaki problemlerini görmek bir hayli zordur. Bu sebeple, klasik fıkıh doktrininin esas itibarıyla dönemlerindeki İslâm toplumunun geleneğini ve porblemlerini dile getirmekten ziyâde ilk dönemlerden devralınan hukuk kültürünü yansıttığını ve doktriner tartışmaların bu zeminde cereyan ettiğini söylemek mümkündür. Bunun sonucu olarak Abbâsîler dönemi de dâhil orta dönem İslâm toplumlarında sosyokültürel şartların ve geleneğin, ilk dönemlerin İslâm toplumuyla önemli birçok ortak paydaya sahip olması oranında hadlerin, bu arada hırsızlık suç ve cezâsının tâkip ve tatbikinin ana hatlarıyla klasik doktrinde yer alan çizgide seyrettiği, farklı kültür ve geleneğe sahip toplumlarda ise doktrinle uygulama arasındaki farkın açıldığı söylenebilir. Bu konuda ileri dönem İslâm toplumlarında, özellikle de Osmanlı Devleti'nde bazı farlı yorumların ve uygulama örneklerinin görülmesi bu toplumların kısmen farklı sosyal şartlara, hukuk kültürüne ve siyaset geleneğine sahip bulunmasıyla açıklanabilir ve bu örnekler İslâm hukuku açısından da ayrı bir önem taşır.

Osmanlı hukukunda hırsızlık suçuyla hükümleri ihtivâ eden ilk yazılı kanunî metnin Fâtih Sultan Mehmed devrinde yürürlüğe konduğu ve Fâtih kanunnâmesi olarak bilinen bu metnin üçüncü faslının hırsızlık suçuna dâir hükümlere ayrıldığı bilinmektedir (Ahmet Akgündüz, Osmanlı Kanunnâmeleri ve Hukukî Tahlilleri, İst. 1990-1992, I/349-350). II. Bayezid devri kanunnâmelerinde de hırsızlık suçuyla ilgili hükümlere yer verilmiş ve bu kanunnâmenin 241 ve 243. maddelerinde hırsızların kadı huzuruna çıkarılmadan cezâlandırılmamaları gerektiği belirtilmiş, ayrıca hırsızlığı örfî hukuk kurallarına göre sâbit olan kimse için kadının hüccet verip aradan çekilmesi ve ehl-i örfün cezâlandırmasına engel olunmaması da emredilmiştir. Bu döneme âit Aydın ili siyâsetnâmesinde, adı geçen sancakta İslâm hukukuna göre sâbit olan hırsızlıklarda "emr-i şer' nice ise" onun uygulanması, örf ile sâbit olan hırsızlık suçlarının ise siyâsetnâme gereği cezâlandırılması hükmü yer alır (a.g.e., II/42-44, 75-76, 169). Yavuz Sultan Selim kanunnâmelerinde hırsızlık suçu 26-35. maddeler arasında ele alınmış ve bu kanunnâmede, bulunduğu yer halkı tarafından istenmeyen bir hırsızın, mahallesinden sürülebileceği belirtilmiştir. Bu döneme âit Manisa sancağı siyâsetnâmesinde de birkaç defa hırsızlığı sâbit olan kimsenin asılacağına dâir hüküm getirilmiştir (a.g.e., III/91-93, 106, 192).

Kanunî döneminde yapılan kanunlaştırma, gerek kendi zamanı içinde, gerekse sonraki zamanları etkilemesi yönüyle modern anlamda sistematize edilmiş bir kanunlaştırma hareketidir ve bu kanunnâmenin üçüncü faslı hırsızlık suçlarına ayrılmıştır. Kendisinden önceki kanunnâmelere nisbetle daha geniş bir içeriğe sahip bulunan kanunnâmede livâta, yalan yere şâhitlik, sahtekârlık, kalpazanlık gibi daha önceki kanunnâmelerin yer vermediği birçok yeni suçtan ve cezâî müeyyidelerinden söz edilmiş ve muhtesib tarafından cezâlandırılan bazı suçlarla ilgili hükümler yer almıştır. Ayrıca eski Türkçe terimler yerine klasik fıkıh literatüründeki Arapça kelime ve terimlerin kullanıldığı, bununla beraber eski Türkçe olan ve hırsızlık mânâsına gelen "uğrulama" kelimesinin Kanûnî, hatta III. Murad ve I. Ahmed devri metinlerinde "serika" kelimesiyle birlikte kullanılmaya devam edildiği görülür (U. Heyd, Studies in Old Ottoman Criminal Law, Oxford 1973, s. 72-81; Akgündüz, a.g.e., III/192, IV/301-303).

Bu kanunnâmelerde hırsızlık suçu için konulmuş olan müeyyideleri, Batılı ve yerli bazı yazarların iddiâ ettiği gibi İslâm hukukunun hırsızlıkla ilgili hükümlerinin iptâli ve engellenmesi şeklinde değil; şer'î hukukla örfî hukukun birbirini tamamlaması olarak görmek mümkündür. Nitekim Fâtih Kanunnâmesi'nde yer alan, "Eğer at uğrulasa elin keseler, kesmezler ise iki yüz akçe cürüm alına" maddesinin (Akgündüz, a.g.e., I/349) veya diğer kanunnâmelerdeki benzeri maddelerin (Barkan, Kanunlar, s. 120), sâbit olan bir hırsızlık suçu için yargıya iki cezâ türünden birini seçme hakkı tanıdığını söylemek de mümkün olmakla birlikte, suçun unsurlarında veya ispat şartlarında bir eksikliğin bulunması sebebiyle had cezâsının uygulanamadığı durumlarda daha alt bir cezânın uygulanabilmesi imkânını getirdiğini söylemek daha isâbetli görünmektedir. Meselâ hırsızlıkta çalınan malın nisab miktarına ulaşması haddin uygulanabilmesi için şarttır. Kanunnâmelerde bu miktara ulaşmayan hırsızlıklar için para cezâları getirilmiştir. Fâtih Kanunnâmesi'nde kaz ve ördek çalana ta'zîr cezâsının verilmesi, ayrıca koyun ve kovan çalandan on beş akçe cürüm alınmasına dâir hükümler (a.g.e., s. 389), çalınan malın nisab miktarına ulaşmaması sebebiyle daha alt bir cezâ uygulanmasının örnekleri olabilir. Hırsızlık suçunun unsurlarından olan, çalınan malın koruma altında bulunması şartının gerçekleşmemiş olması da ta'zîr cezâsının verilmesinine yol açan sebeplerdendir. Nitekim Kanûnî dönemi cezâ kanunnâmesinin farklı bir nüshasında hırsızlığın gerçekleşmesi için malın koruma altına alınmış olmasının şart olduğu, bu sebeple mer'ada (hayvan güdülen otlakda) meydana gelen bir hırsızlığın ta'zîr grubuna gireceği, doktrindeki bir başka şartın gereği olarak da âile efrâdı arasında cereyan eden hırsızlığa ta'zîr cezâsının uygulanacağı hükümleri yer almaktadır (a.g.e., s. 389; U. Heyd, Studies in Old Ottoman Criminal Law, Oxford 1973, s. 73).

Kanunnâmelerde, sâbit olan hırsızlık suçu için öngörülen ve "... Her sârikın ki kat-ı yed oluna, eğer aynıyla sirkat ettiği davar durursa alınıp sahibine verile, durmaz ise tazmin olunmaya"; "Eğer at uğrularsa (çalarsa) elin keseler"; "Kat-ı yed olmazsa ... altın alına"; "Kat-ı yede ve hadde ve ta'zîre müstahık olanlara ukubatların ve siyasetlerin edip nesnelerini almayanlar"; "Şer'an kesmek lâzım olmasa cürm alına" şeklindeki ifâdelerle belirtilen el kesme cezâsının (Barkan, Kanunlar, s. 120, 274, 397; Selâmi Pulaha-Yaşar Yücel, I. Selim Kanunnâmesi ve 16. Yüzyılın İkinci Yarısının Kimi Kanunları, Ankara 1988, s. 19; Akgündüz, a.g.e., I/349). Osmanlı toplumunda sıkça ve düzenli biçimde uygulandığını söylemek mümkün olmayacağı gibi, nâdiren tatbik edildiğini veya hiç tatbik edilmediğini söylemek de isâbetli değildir.

Osmanlı hukukunda dâvânın sonuca bağlanması şer'î mahkemelere (ehl-i şer'), mahkemenin verdiği kararın infâzı ise ehl-i örfe âit olduğundan arşiv belgelerinde cezânın infâzı hakkında herhangi bir bilgi yer almamaktadır. Bu bilgilere ilâve olarak, Osmanlı belge ve kaynarlarında, suçu sâbit görülen hırsızlara ta'zîr cezâsı nevinden ölüm, hapis, çeşitli para cezâları, küreğe mahkûm olma, kalebentlik ve sürgün cezâlarının uygulandığına dair birhayli bilginin bulunduğu, uygulanan cezâ türlerinin de hem dönemlere, hem de suçun ağırlık derecesine göre değişiklikler gösterdiği söylenebilir. Bu cezâlar arasında para cezâları önemli bir yer tutmakta ve bunun miktarı kanunnâmelerde bazen açıkça belirlenirken, bazen de hâkimin takdirine bırakılmaktadır.

Günümüzde cezâ hukuku alanında Batı hukukunu iktibas yoluyla kanunlaştırmaya giden halkının çoğu müslüman olan ülkelerde hırsızlık suçu, Türkiye'de olduğu gibi basit ve mevsuf hırsızlık şeklinde iki kategoride ele alınmakta ve kural olarak hapis cezâsıyla cezâlandırılmaktadır. Bu konuda İslâm hukukunun klasik doktrini çerçevesinde kanunlaştırmaya giden Pakistan, Libya, Sudan, İran, Suudi Arabistan gibi azınlığı teşkil eden halkının çoğu müslüman olan ülkelerde ise suçun oluşumu ve cezânın infâzı hususunda aralarında yaklaşım ve prosedür farklılığı bulunmakla birlikte, belirli bir değerin üzerindeki malı çalanlara kural olarak had cezâsının uygulandığı ve cezânın infaz şeklinde de İran örneğinde olduğu gibi bazı uygulama farklılıklarının bulunduğu bilinmektedir. Bununla birlikte el kesme cezâsının sıkça, hatta milletlerarası örgütleri harekete geçirecek bir yoğunlukta uygulandığı Sudan hâriç tutulursa, bu ülkelerde gerek maddî hukuk gerekse usûl hukuku bakımından bu konuda hayli titiz davranıldığını ve uygulama örneklerinin çok sınırlı kaldığını, Pakistan örneğinde olduğu gibi âdeta infâza imkân vermeyen bir çekimserliği bulunduğunu da kaydetmek gerekir.

İslâmî öğretinin cezânın tatbikinden ziyâde, toplumsal huzur ve güven ortamının tesisine, suçun önlenmesine ve kişilerin bu yönde eğitim ve ıslahına önem verdiği, ayrıca Hz. Peygamber'in suçun kamuoyuna malolması, suçlunun itirafında veya mağdûrun şikâyetinde ısrar etmesi gibi hallerde son çare olarak hadlerin uygulanmasına yöneldiği bilinmektedir. Bunun yanında el kesmenin, geri dönüşü bulunmayan ağır bir cezâ olduğu da açıktır. Bu ve benzeri sebeplerle olmalıdır ki İslâm'ın ilk dönemlerinden itibaren yöneticilerin bu cezâyı uygulamada genelde ihtiyatlı hatta isteksiz davrandıkları görülür. Rasûl-i Ekrem ve Hulefâ-yı Râşidîn devrinde bu izlenimi veren bir hayli uygulama örneğine rastlandığı gibi, sosyal refah ve barışın belirgin şekilde iyileştiği Abbâsîler döneminden itibaren bu tavrın âdetâ çekimserliğe dönüştüğü dahi söylenebilir. Ancak klasik fıkıh doktrini, ilk dönemlerden devralınan hukuk kültürü etrafında oluştuğu, mezhepleşme süreciyle birlikte entelektüel tartışma ve hukuk eğitimi aracı olma özelliği ön plana çıktığı için belli bir dönemden sonra uygulamadan bağımsız bir gelişme kaydetmeye başlamıştır. Bunun bir sonucu olarak el kesme cezâsının tatbik imkânı ve şartları konusunda klasik fıkıh kaynaklarındaki bilgilerde orta ve ileri dönemlerin uygulamasını etkileyen söz konusu çekimserliği görmek pek mümkün değildir. Bununla birlikte yukarıda temas edildiği gibi başta Hanefî ve Şiî fakîhleri olmak üzere bir kısım İslâm hukukçusunun hırsızlık suçunun oluşması ve ispatı konusunda doktrinde yeni tartışmalar açıp geleneksel hukuk kültüründeki mevcut hoşgörüye ilâve olarak sanık lehine yeni yorumlar geliştirdiği, Hz. Peygamber ve sahâbe dönemindeki bazı uygulama örneklerini genişletici yoruma ve metodolojik tenkide tâbi tutup cezânın uygulanmasına sınırlama getirdikleri de bilinmektedir. Onların bu yaklaşımında, yukarıda sözü edilen genel mülâhazanın yanında kısmen farklı sosyokültürel şartlar içinde bulunmalarının da etkili olduğu açıktır. Yine klasik dönem fakîhlerinin hırsızın sadece el veya ayak parmaklarının kesilmesi, el kesme cezâsının suçun ilk defa işlenmesinde değil; tekerrürü halinde veya âdet haline getirildiğinde uygulanması gerektiği yolundaki telâkkîsine, çoğunluk tarafından şâz bir görüş olarak bakılsa bile literatürde yer verilir. Öte yandan, klasik doktrinde el kesme cezâsını mümkün olduğu ölçüde zorlaştırmaya ve alternatif cezâ arayışına ilişkin zayıf çizgi, İslâm toplumlarının ileri dönem uygulamalarında daha belirgin hale gelmiştir. Nitekim Osmanlı toplumunda, cezâ hukuku alanında da fıkıh doktrininin yukarıda belirtilen sebeplerle klasik çizgide seyretmesine ve hırsızlık suçunun el kesme ile cezâlandırılmasının hukukî metinlerde ilke olarak korunmasına karşılık uygulamanın örfî hukuk çatısı altında ayrı bir kategori oluşturduğu, yoğunluk ve keyfiyet tartışmalı olsa da hırsızlık suçuna para, hapis, sürgün, kürek mahkûmiyeti gibi cezâların da uygulandığı bilinmektedir. Bu farklı uygulamanın temel âmilini, Osmanlı toplumunun ilk ve orta dönem İslâm toplumlarına nisbetle daha farklı sosyokültürel şartlara, farklı bir hukuk ve siyaset geleneğine sahip olması teşkil etmiştir.

Önceki yüzyıllara oranla hızlı bir değişimin ve kültürel etkileşimin yaşandığı 19. ve 20. yüzyıllarda, İslâm hukuk doktrinindeki cezâî müeyyidelerin ne ölçüde ve nasıl bir yoruma tâbî tutulabileceği ve hangi şekilde uygulandığında hem nassa uygunluğun sağlanacağı, hem de toplumsal sağduyunun adâlet beklentisinin karşılanmış olacağı konusu müslüman hukukçuları yakından meşgul etmiştir. Hırsızın elinin kesilmesi bu tartışmanın yoğunlaştığı alanlardan biridir. 20. yüzyılın ilk yarısında Mısır'da hırsızlık suçuna başlangıçta değil, suçun tekerrürü halinde el kesme cezâsının verilmesinin İslâm hukukuna uygun olacağının ileri sürülüp bu yönde kanunlaştırma teklifinin gündeme gelmesi bunun bir örneğidir (M. Selim, el Avvâ, Fî Usûli'n-nizâmi'l-Cinâiyyi'l-İslâmî, Kahire 1983, s. 182-186). Yine günümüzde müslüman hukukçular tarafından -zayıf bir sesle de olsa- ilgili âyette geçen "elin kesilmesi" ifâdesine lafzî değil; mecâzî bir anlam yüklenebileceği ve âyette hırsızlığa uzanan ele engel olunmasının istendiği, İslâm'ın ilk dönemlerine nisbetle sosyal yapının, ekonomik ve kültürel değerlerin değişimine, suç ve cezâ anlayışındaki gelişmelere paralel olarak hırsızlık suçunun cezâsının da değişebileceği, buna ilâve olarak âyette tekrara delâlet eden ism-i fâil kalıbı kullanılarak cezâdan söz edilmesinden, sünnette ve sahâbe tatbikatında hırsıza ancak tekerrürü halinde el kesme cezâsının uygulandığı izlenimini veren örneklerin bulunmasından (İbn Hazm, el-Muhallâ, Kahire 1972, XIII/68-69, 391; M. Ebû Zehre, el-Ukube, Kahire 1974, s. 147-148) hareketle, bu cezânın hırsızlığı ilk defa işleyenlere değil; mükerreren işleyenlere veya bunu âdet haline getirenlere verilmesi gerektiği şeklinde özetlenebilecek yeni görüşlerin de gündeme getirildini belirtmek gerekir (Fazlurrahman, Islamic Modernism, IJMES I, 1970, s. 330; ayrıca bk. M. Ebû Zehre, el-Ukube, Kahire 1974, s. 146-147; M. Selîm el-Avvâ, Fî Usûli'n-nizâmi'l-Cinâiyyi'l-İslâmî, Kahire 1983, s. 182-187). Klasik doktrindeki hâkim çizgiyi bir hayli zorlayan bu yeni görüşlerin arka planında, hırsızın elinin kesilmesiyle ilgili hükmün, mâhiyeti itibarıyla dinin inanç ve ibâdet gibi taabbudî hükümlerinden olmayıp cezâlandırmanın amacıyla ve sosyal bağlamla ta'lîl edilebileceği, böyle olunca da bu cezânın öncelikli olarak o dönemin ve toplumun cezâlandırma konusundaki genel kabullerine uygun düştüğü ve kamu vicdanının adâlet beklentisini tatmin edici bir çözüm önerisi olarak algılanabileceği, el kesme cezâsı alternatif bir cezâ, nihâî bir çözüm veya bir tehdit unsuru olarak teoride mevcûdiyetini korusa bile, günümüzde hırsızlığa yukarıda işâret edilen amaçlara ve beklentilere uygun başka cezâların da uygulanabileceği fikri yatmaktadır. (4)

Bu son dönemlerdeki bazı modern din araştırıcılarında ortaya çıkan hırsıza karşı aşırı merhamet gösterilip ona küçük cezâların yeterli görülmesinde Batının ve gayri İslâmî düzen ve kanunlarının etkisinin inkâr edilemeyecek düzeyde olduğunu belirtmek gerekir. Kur'an'ın bu konudaki açık hükmüne (5/Mâide, 38) rağmen, şartları gerektiği halde hâlâ mağdûrdan yana değil, hırsızdan yana yer alır gibi tavır almak, caydırıcı ağır cezâ olmayınca toplumda hırsızlığın ve buna dayalı şiddet ve ölümlerin artmasına sebep olmak gibi çok tehlikeli neticeler verdiği görülmek istenmemektedir. Müslüman olduğunu iddiâ eden çağdaş İslâm hukukçularının Kur'ânî hükümlerin uygulanması için altyapı oluşturacaklarına ve Kur'an'dan tâviz vermeyen bir yaklaşıma sahip olacaklarına, bazılarının İslâm dışı ve tâğûtî mevcut sosyal ve siyasal yapının dini baskı altında tutup yönlendirmesine seyirci kalmanın da ötesinde destek olma gaflet ve ihâneti yattığını söylemek ağır olmasa gerektir.

 

Hadler; Hırsızlık ve Yol Kesme Cezâları

Had; Sınır çekmek, bilemek dikkatle bakmak, ayırmak ve cezâ tatbik etmek anlamına gelir. Bir isim olarak; sınır, son, bıçak vb. ağzı, tarif ve şer'î cezâ demektir. Had kelimesinin çoğulu 'hudûd'dur. Bir hukuk terimi olarak hadler; İslâmî ölçüler, İslâm Dininin ortaya koyduğu helâl-haram sınırları, miktarı ve niteliği nasslarda belirlenmiş olan şer'î cezâlar demektir.

Mükellef, yani akıllı ve ergin kişilerin yaptığı işlerin Allah ve Rasûlünün rızâsına uygun olup olmadığını gösteren ölçüler vardır. Bu ölçüler Kur'ân ve Sünnetle bildirilmiştir. İslâm'da mükelleflerin yaptığı işlerin (ef'âl-i mükellefîn) değer hükmünü gösteren ölçüler şunlardır: Farz, vâcip, sünnet, müstehap, helâl, mubah, mekruh, haram, sahih, fâsit, bâtıl. Mükellefin yaptığı her iş, şer'î sınırları gösteren bu ölçülere göre değerlendirilir. Sonuçta ona göre cezâ veya mükâfaat alır; yapılan iş ya geçerli (sahih) veya geçersiz (fâsid, bâtıl) olur.

Şer'î hadlerin genel anlamı Allah'ın koyduğu helâl-haram ölçüleridir. Bu mana aşağıdaki âyet ve hadislerden anlaşılmaktadır: Nisâ suresi 12. âyette mirasla ilgili hükümler açıklandıktan sonra şöyle buyurulmaktadır: "Bunlar Allah'ın sınırlarıdır, Kim Allah'a ve elçisine itaat ederse Allah onu, altından ırmaklar akan cennetlere sokar, orada ebedî kalırlar. İşte büyük kurtuluş budur. Kim de Allah'â ve O'nun Elçisine karşı gelir, O'nun sınırlarını aşarsa, Allah onu ebedi kalacağı ateşe sokar. Onun için alçaltıcı bir azab vardır" (4/Nisâ, 13, 14). Burada Allah'ın emirleri "Hudûdullah, O'nun sınırları" olarak ifâde edilmiş, bu sınırları aşanların cezâ ile karşılaşacakları haber verilmiştir.

"Allah'ın yasak sınırına uyup o sınırı aşmayanlar kendilerine Cennet va'dedilen mutlu kişilerdir. Allah onlarla alış-veriş yapmış, Cennet karşılığında mallarını ve canlarını satın almıştır (9/Tevbe, 111). "(Bu alışverişi yapanlar), tevbe eden, ibadet eden, hamdeden, rükû' eden, secde eden, iyiliği emredip kötülükten meneden ve Allah'ın (yasak) sınırlarını koruyan (onları çiğnemeyen) insanlardır. O mü'minleri müjdele" (9/Tevbe, 112). Allah'ın yasak sınırları, şüphesiz O'nun haram kıldığı işlerdir. Allah'ın haram kıldığı fiiller yani günahlar, büyük ve küçük olmak üzere ikiye ayrılır (bkz. 53/Necm, 32; 18/Kehf, 49). Büyük günahların sayısı hakkında kesin bir rakam yoktur, (âlimler arasında farklı sayılar verilir).

Hadis-i Şerifte Allah'ın haram kıldığı şeyler "Allah'ın korusu" olarak nitelendirilmiştir: "Muhakkak helâl belli, haram da bellidir. İkisinin arasında çok kimselerin bilemeyecekleri (birtakım) şüpheli şeyler vardır. Kim şüpheli şeylerden sakınırsa dinini ve ırzını kurtarmış olur. Kim şüpheli şeylere dolarsa, korunun etrafında (sürüsünü) otlatan çoban gibi, çok sürmez içine düşer. Haberdar olun!. Her hükümdârın bir korusu vardır. Dikkat edin Allah'ın yeryüzündeki korusu da haram kıldığı şeylerdir. Haberiniz olsun! Cesed içinde bir parça et vardır ki o iyi olursa bütün cesed iyi olur. O bozuk olursa bütün cesed bozuk olur. Biliniz ki o, (et parçası) kalbdir" (Riyâzü's-Sâlihîn, 419, 420, M. Emre terc.).

İslâm cezâ hukuku (Ukûbat) terimi olarak hadler; "belirli bazı suçlara İslâm'ın tayin ettiği cezâlar" dır. Bu cezâyı gerektiren suçlar beş tanedir: zinâ , hırsızlık, içki içmek, kazf (namuslu kadına zinâ iftirası) ve yol kesme (hırâbe).

İslâm cezâ hukukunda "had"ler "Allah hakkı" olarak kabul edilmiştir. Yani haddi (İslâm'ın tesbit ettiği cezâyı) gerektiren suçlar amme hukukuna tecâvüz anlamı taşımaktadır. Kısas kul hakkı olduğu için buna had denilmemiştir. Haddin dışında kalan yani Kur'an ve Sünnetle tayin edilmeyip hâkimin takdirine bırakılmış cezâlara ta'zir cezâları denir. Hapis, teşhir, sürgün vb. (ez-Zühaylî, el-Fıkhu'l-İslâmî ve Edilletüh, 2. baskı, Dimaşk 1405/1985, IV, 284 vd.). İçki içme cezâsı dışındaki hadler Kur'an'la, içki içme cezâsı ise Sünnetle sâbittir.

Hırsızlık cezâsı (hadd-i sirkat): "Akıllı ve ergin (bâliğ) bir kimsenin nisab miktarı bir malı bulunduğu yerden çalması"na hırsızlık denir. Cezâsı Kur'ân-ı Kerîm'de bildirilmiştir: "Hırsızlık eden erkek ve kadının, yaptıklarına karşılık Allah'tan bir cezâ olarak ellerini kesin! Allah daima üstündür, hikmet sahibidir" (5/Mâide, 38).

El kesme cezâsının tatbik edilebilmesi için iki âdil şâhidin şâhitlik yapması ve hâkimin de sorgulaması (muhâkemesi) neticesinde suçun sâbit olduğuna kanaat getirmesi gerekir. Hâkim şâhitlere sırasıyla; hırsızlığın mâhiyetini, çalınan malın cinsini, kıymetini, nasıl çalındığını, hırsızlık yerini, hırsızlığın ne zaman yapıldığım, malı çalan şahsın kim olduğunu sorar.

Hırsızlığın nisâbı (el kesme cezâsını gerektirecek en az miktarı) Hanefî mezhebine göre on dirhemdir. Cezânın tatbik edildiği dönemdeki dirhemin değeri esas alınır (bk. el-Kâsânî, Bedâyiu's-Sanâyî', VI, 67; İbnü'l-Hümâm, Fethu'l-Kadîr; IV, 220, 230; Nesaî, Sârık, 10; Zeylaî, Nasbu'r-Râye, III, 359, 360).

El kesme cezâsı tatbikatına örnek olarak ve Allah hakkı olan bu cezâda herhangi bir şefaatçinin kabul edilemeyeceği konusunda şu hadisi zikredebiliriz: "Mahzum kabilesine mensup bir kadının hali Kureyş (kabilesin)i üzdü. Onlar: 'Kim Rasûlullah'a (gidip de) bu kadın (a şefaat) için konuşacak?' dediler. Bir kısmı da: 'Bu işe Rasûlullah'ın sevgili (sahâbî)si Üsâme b. Zeyd'den başkası cesâret edemez' dediler. Üsâme (kadına şefaat için) Rasûl-i Ekrem'le konuştu. Bunun üzerine Rasûlullah buyurdular ki: "Yüce Allah'ın hadlerinden bir hadd(in yapılmaması) hususunda şefaat mi ediyorsun?" Sonra kalkıp bize bir hutbe îrâd etti. Daha sonra buyurdu: "Sizden evvelkilerden (şerefli bir kimse hırsızlık yaptığında (suçluyu) bırakırlardı. (Şeref itibarıyla) zayıf olan kimse çaldığında haddi tatbik ederlerdi. Allah'a and olsun ki, Muhammed'in kızı hırsızlık yapmış olsaydı elbette onun elini de keserdim." (Eş-Şevkânî, Neylü'l-Evtâr, VII,' 131, 136).

Yol kesme cezâsı: Yoldan geçenlerin önünü kesmek, kuvvet kullanarak geçişi engellemek ve yolcuları soymak. Yol kesme suçu, tek kişiyle veya topluluk halinde, silâhlı veya silâhsız, meskûn alanda veya kırda, yahut şehir içinde ya da şehir dışında işlenmiş olabilir. Bütün bu durumlarda suç işlenmiş sayılır ve şu âyette belirlenen cezâ uygulanabilir: "Allah ve Rasûlüne karşı savaşan ve yeryüzünde fesat çıkarmaya çalışanların cezâsı, ancak öldürülmeleri veya asılmaları, yahut ayak ve ellerinin çaprazlama kesilmesi ya da yeryüzünde başka bir yere sürgün edilmeleridir. Bu, dünyada onlar için bir zillettir. Âhirette ise, onlar için büyük bir azap vardır. Ancak kendilerini yakalamanızdan önce tevbe edenler olursa, bilin ki, Allah, "Gafûr'dur, Rahîmdir" çok bağışlayan ve çok merhamet edendir" (5/Mâide, 33-34).Bu âyete ve İslâm hukukçularının bundan çıkardığı hükümlere göre, yol kesenin cezâsı şu şekilde belirlenmiştir.

a) Soygun yapıp, adam öldürmüşse, yol kesici öldürülür ve ibret için asılır.

b) Yalnız adam öldürmüş olup, soyguna katılmamış bulunursa, asılmaksızın öldürülür.

c) Adam öldürmeksizin, yalnız soygun yapmışsa, çapraz bir şekilde eli ve ayağı kesilir.

d) Adam öldürmeden ve soygun da yapmaksızın, yalnız yolda korku ve terör meydana getirenlere "sürgün cezâsı" uygulanır Mâlikîlere göre ise; yalnız soygun yapılmışsa Devlet başkanı öldürme, asma ve çapraz kesim konusunda seçimlik hakka sahiptir. Yolda öldürme soygun yapmaksızın yalnız korku ve terör yaratırsa, Devlet başkanı, öldürme, asma, çapraz kesim ve sürgün için seçimlik hakka sahip olur (İbn Teymiyye es-Siyâsetü'ş-Şer'iyye, Mısır 1951, s. 82, 83; İbn Kudâme, el-Muğnî,1367, y.y. VIII, 228).

İslâm'ın koyduğu bu cezâları uygulamakta titiz davranılması ve kesinlikle taviz verilmemesi gerektiği birçok hadis-i şerifle bildirilmiştir. Bu konuda acıma duygusuna kapılınmaması uyarısı da yukarıda ilgili âyet meâlinde geçmiştir. Hadlerin uygulanması konusunda bazı hadisler: "Allah'ın hadlerini yakında ve uzakta yerine getiriniz. Hiçbir kınayanın kınaması sizi Allah'ın hakkını yerine getirmekten alıkoymasın." "Allah'ın yasaklarına uyan kimseyle o yasakları (hudûdu) ihlâl eden kimse, bir gemiye binip, kur'a çekerek bir kısmı alt kata bir kısmı üst kata yerleşen topluluk gibidir. Aşağı katta olanlar su almak istedikleri zaman yukarı katta olanlara gidip: 'Sizi zarara sokmadan biz kendi katımızda bir delik açsak!' derler. Eğer yukarıdakiler onları serbest bırakırsa hepsi helâk olur, engel olursa hepsi kurtulur." (et-Terğib ve't-Terhib, 4/25, 27).

Şer'î hadlerin tatbiki konusunda gözden uzak tutulmaması gereken bazı hususlar vardır: Her şeyden önce had cezâları bütün müessese ve kurumlarıyla işleyen İslâm Devletinde ve Devletin hakiminin kararlarıyla uygulanır. Toplumda suça sebeb olabilecek bütün unsurların ortadan kaldırılmış olması, insanların islâmî eğitimle yetiştirilmiş olması, fertlerin maddî manevî ihtiyaçlarını devlet tarafından eksiksiz giderilmiş olması gerekir. Suça götüren yolların tamamen kapatılamaması, şüphelerden sanığın faydalanması, suçun sübut bulması için gerekli şartların tam teşekkül etmemesi gibi sebeplerle geçmişte had cezâları nadir olarak uygulanmıştır. Buna, yöneticilerin bu cezâları uygulamakta gösterdikleri ihmal, acz ve gevşekliği, kayıtsızlığı da eklemek gerekir.

Hadis-i Şerifte: "Şüphelerden dolayı hadleri kaldırınız (uygulamayanız)." (Ebû Dâvud, Salât 14; Tirmizî, Hudûd 2) buyurulmuştur. İslâm cezâ hukukunda bu önemli bir prensiptir. Bu prensibe göre, Hz. Ömer'in tatbikatıyla, kıtlık yılında hırsızlık yapanın eli kesilmemiş; efendisinin veya akrabasının malından çalan kimseye de, o malda hakkı olabileceği şüphesiyle, bu had uygulanmamıştır. Aşağıdaki örnekler de bu prensiple ilgilidir:

Dört kişi bir şahsın zinâ ettiğine şehâdette bulunur; ancak bunlardan ikisi gönüllü diğer ikisi ise gönülsüz olarak şahitlik yaparlarsa Ebû Hanife'ye göre, bunların hiçbirine yani erkeğe, kadına ve şahitlere had tatbik edilmez. Suçluya celde (dayak cezâsı) uygulanırken şâhitlerden birisi şehâdetinden dönse, kalan kırbaçlar vurulmaz. İki kişiden birisi bir şahsın "içki içtiğine", diğeri ise, o şahsın "içki içtiğini ikrar ettiğine" şehâdette bulunurlarsa yine sarhoşluk haddi uygulanmaz.

Aynen bunlar gibi, bir kimse önce hırsızlık yaptığını ikrar eder; sonra bu ikrarından döner ve daha sonra da bu malın bir kısmını çaldığını tekrar ederse eli kesilmez (Geniş bilgi iç in bkz. Cevat Akşit, İslâm Cezâ Hukuku ve İnsanî Esasları, İst. 1987, 2. baskı). (5)

 

 

 

Kur'ân-ı Kerim'de Hırsızlık Kavramı

Kur'ân-ı Kerim'de hırsızlık anlamına gelen "sirkat" ve türleri toplam 9 yerde kullanılır (5/Mâide, 38, 38; 12/Yûsuf, 70, 73, 77, 77, 81; 15/Hıcr, 18; 60/Mümtehıne, 12).

Kur'ân-ı Kerim'de, örfte ve hukuk dilindeki ortak anlamıyla hırsızlığa birkaç yönden temas edilir. Birinci grup âyetlerde, Hz. Yûsuf ile kardeşleri arasında geçen olaylar sırasında su kabının çalınması ve hırsızın mal sahibinin yanında alıkonma cezâsı anlatılır (12/Yûsuf, 70, 73, 77, 81). Mekke'nin fethedildiği gün inen âyette, İslâm'a girenlerin Hz. Peygamber'e yaptığı ve içinde "hırsızlık etmeme" taahhüdünün de bulunduğu biattan söz edilir (60/Mümtehıne, 12). Mülkiyet hakkının korunmasına ilişkin genel ilkelerden bahseden âyetler hâriç tutulursa Mâide sûresinin 38-39. âyetleri, hırsızlığın hukukî ve dinî hükmüyle ilgili özel açıklama getirmesi yönünden ayrı bir öneme sahiptir.

"Hırsızlık eden erkek ve kadının, yaptıklarına karşılık bir cezâ ve Allah'tan (başkalarına) bir ibret olmak üzere ellerini kesin. Allah izzet ve hikmet sahibidir. Kim (bu) haksız davranışından sonra tevbe eder ve durumunu düzeltirse şüphesiz Allah onun tevbesini kabul eder. Allah çok bağışlayan ve merhamet edendir. Bilmez misin ki, göklerde ve yerde ne varsa hepsinin mülkiyeti Allah'a âittir; dilediğine azap eder ve dilediğini bağışlar. Allah her şeye hakkıyla kaadirdir." (5/Mâide, 38-40)

"Ey Peygamber! Mü'mine kadınlar, Allah'a hiçbir şeyi şirk/ortak koşmamak, hırsızlık yapmamak, zinâ etmemek, çocukları öldürmemek, elleriyle ayakları arasında bir iftira uydurup getirmemek (gayri meşrû bir çocuk dünyaya getirip, onu kocasına nisbet ederek iftira etmemek), ma'rûf/iyi işi işlemekte sana karşı gelip isyan etmemek husûsunda sana biat etmeye geldikleri zaman, biatlarını kabul et ve onlar için Allah'tan mağfiret dile. Şüphesiz Allah, çok mağfiret edip bağışlayan, çok merhamet edendir." (60/Mümtehıne, 12)

"De ki: Mülkün gerçek sahibi olan Allah'ım! Sen mülkü dilediğine verirsin ve mülkü dilediğinden geri alırsın. Dilediğini yüceltir, dilediğini de alçaltırsın. Her türlü hayır/iyilik Senin elindedir. Gerçekten Sen her şeye kaadirsin." (3/Âl- İmrân, 26)

"Ey iman edenler! Aranızda karşılıklı rızâya dayanan ticaret olması hali müstesna, mallarınızı, bâtıl (haksız ve haram yollar) ile aranızda (alıp vererek) yemeyin. Ve kendinizi öldürmeyin. Şüphesiz Allah size merhametlidir. Kim düşmanlık ve haksızlık ile bunu yaparsa (bilsin ki) onu ateşe sokacağız; bu ise Allah'a çok kolaydır." (4/Nisâ, 29-30)

"Allah, güven (ve) huzur içinde olan bir şehri misal verir ki, o şehrin (halkının) rızkı her taraftan bol bol gelirdi. Fakat, Allah'ın nimetlerine nankörlük ettiler de yapmakta oldukları şeylerden dolayı Allah, onlara açlık ve korku elbisesini tattırdı. Andolsun ki, onlara kendilerinden peygamber geldi de onu yalanladılar. Onlar (kendilerine) zulmederlerken azap onları hemen yakalayıverdi." (16/Nahl, 112-113)

"Allah, kullarından dilediği kimsenin rızkını genişletir ve dilediğine de kısar. Şüphesiz Allah her şeyi hakkıyla bilir." (29/AnkEbût, 82)

“Allah, kullarına rızkı bollaştırsaydı, yeryüzünde taşkınlık yapar azarlardı. Fakat dilediği ölçüde indiriyor. Çünkü O, kullarından haberdardır, her şeyi görendir.” (42/Şûrâ, 27)

“Rabbının rahmetini onlar mı bölüştürüyorlar? Dünya hayatında onların geçimliklerini aralarında Biz taksim ettik ve onlardan kimini ötekine derecelerle üstün kıldık ki, biri diğerine iş gördürebilsin. Rabbının rahmeti, onların toplayıp yığdıklarından daha hayırlıdır.” (43/Zuhruf, 32)

“İnsanlar bir tek ümmet olacak olmasaydı, Rahman’ı inkâr edenlerin evlerine gümüşten tavanlar ve üzerine binip çıkacakları merdiven yapardık. Ve evlerine kapılar ve üzerine yaslanacakları koltuklar, kanepeler ve süsler verirdik. Bütün bunlar, sadece dünya metâından ibarettir. Âhiret ise, Rabbının katında takvâ sahiplerine, (günahlardan) sakınanlara mahsustur.” (43/Zuhruf, 33-35)

"İnsanlardan alırken ölçüp tarttıklarında tam, onlara vermek için ölçüp tarttıklarında ise noksan yapan hilekârlara yazıklar olsun!" (83/Mutaffifîn, 1-3)

“Fakat insan böyledir; Rabbı ne zaman kendisini imtihan edip ona ikramda bulunur, ona nimet verirse; ‘Rabbım bana ikram etti’ der. Ama Rabbı onu imtihan edip rızkını daraltırsa; ‘Rabbım bana ihânet etti, beni küçük düşürdü’ der. Hayır, doğrusu siz, yetime ikram etmiyorsunuz. Yoksula yemek vermeye teşvik etmiyorsunuz. Mirası, helâl-haram demeden yiyorsunuz. Malı da pek çok seviyorsunuz.” (89/Fecr, 15-20)

 

 

 

Hadis-i Şeriflerde Hırsızlık Kavramı

Peygamberimiz'in sünnetinde hırsızlık, dünyevî ve uhrevî bir dizi müeyyide/yaptırım ve sorumluluğu gerektiren ağır bir suç ve büyük bir günah olarak nitelendirilmiş, suçu sâbit görülen hırsızlara câhiliyye döneminde de var olan el kesme cezâsı uygulanmış, ayrıca suçun önlenmesi, oluşması, cezânın tatbik esasları konusunda birtakım hukukî ve insanî açıklamalar geterilmiş, uygulama örnekleri sergilenmiştir.

Abbad bin Şurahbil (r.a.), şöyle anlatır: "Ben, yoksul ve açtım. Bunun üzerine Medine'nin bahçelerinden bir bahçeye girip bir (miktar) başağı ovalayıp yedim. (Bir kısmını da) elbisemin içerisine koydum. Az sonra bahçenin sahibi çıkageldi, beni dövdü ve elbisemi aldı. Bunun üzerine Rasûlullah (s.a.s.)'a vardım (durumu, O'na haber verdim). Bunun üzerine (Rasûlullah (s.a.s.)'a vardım (durumu, O'na haber verdim). Bunun üzerine (Rasûlullah s.a.s.), ona: "Sen, (bu adama) bir şey öğretmedin, o câhildi. Ve onu doyurmadın, o açtı" buyurdu.. Ona, elbisemi geri vermesini emretti. (Bahçe sahibi de) bana, bir vesk, yahut yarım vesk buğday verdi." (Ebû Dâvud, Cihad 85, h. no: 2620; Nesâî, Âdâbu'l-Kudât 21, h. no: 5374; İbn Mâce, Ticâret 67, h. no: 2298) (Bir vesk: 19 kilo 960 gramdır.)

"(Komşusu açken tok yatan,) komşusu aç olduğu halde karnını doyuran kimse mü'min değildir." (Buhârî, EdEbû'l-Müfred, 112)

"Emâneti, sana emânet eden kişiye ver ve sana hiyânet eden kişiye sen hiyânet etme!" (Tirmizî, Büyû' 38, h. no: 1280)

"Allah, şöyle buyurdu: 'Üç sınıf insan vardır ki, kıyâmet gününde Ben, onların hasmıyım: Biri, Benim adıma yemin edip (ahd eder de) ahdini bozar. İkincisi, hür bir insanı köle diye satar da parasını yer. Üçüncüsü, bir işçiyi ücretle tutar, onu çalıştırıp işi tam yaptırır da, onun ücretini vermez." (Buhârî, Büyû', 170; İbn Mâce, Rehine, 4, h. no: 2442)

"İşçiye, ücretini teri kurumadan veriniz." (İbn Mâce, Rehine 4, h. no: 2443)

“Ben kıyâmet gününde üç kişinin hasmıyım. Bana verdiği sözden cayanın, hür bir kimseyi satıp hakkını yiyenin, bir işçiyi çalıştırıp hakkını tam olarak vermeyenin.” (İbn Mâce, hadis no: 2442)

"Muhakkak insanlara öyle bir zaman gelecek ki, o vakit kişi eline geçirdiği malı helâlden mi, yoksa haramdan mı kazandığını düşünmeyecektir." (Buhârî, Büyû', 35; Nesâî, Büyû', B. 2, h. no: 4432)

"Ey insanlar, sizin aranızda bana birtakım haklar geçmiş bulunuyor. Kimin sırtına vurmuş isem, işte sırtım, aynı şekilde kısas yapsın. Kimin nâmus ve şerefine dil uzattıysam, işte benim nâmus ve şerefim, gelsin ondan öcünü alsın (aynı şekilde dil uzatsın). Kimin malından bir şey aldıysam, işte malım, gelsin ondan alsın. Ben ona, düşmanlık ederim diye asla çekinmesin. Çünkü bu, benim yapabileceğim bir şey değildir. Şunu biliniz ki, benim en sevdiğim kişi, bende hakkı varsa, hakkını alan ya da helâl eden kişidir. Böylelikle ben, nefsim rahat ve huzur içerisinde Rabbime kavuşmuş olurum." (İbnu'l-Esîr, el-Kâmil fi't-Târîh Tercümesi -İslâm Tarihi-, Çev. M. Beşir Eryarsoy, İst. 1985, c. 2, s. 292; İbn Kesîr, el-Bidâye ve'n-Nihâye, Büyük İslâm Tarihi, Çev. Mehmet Keskin, İst. 1994, c. 5, s. 398 vd.)

"Hiçbir kimse elinin emeğinden daha hayırlı yiyecek yememiştir ve Allah'ın peygamberi Dâvud da el emeğini yerdi." (Buhârî, Büyû' 15)

“Gerçekten Allah, çalışıp kazanan mü’min kulunu sever.” (İbn Kesir, c. 4, s. 397)

“İnsanların yediği şeylerin en temizi (helâli), kendi kazancından olanıdır ve kişinin çocuğu onun kazancındandır.” (Ebû Dâvud, Büyû’ 77, hadis no: 3528; İbn Mâce, Ticâre 1, hadis no: 2137-2138; Nesâî, Büyû’ 1, hadis no: 4427-4430; Tirmizî Ahkâm 22, hadis no: 1372; Dârimî, Büyû’ 6, hadis no: 2540)

“Kim, bildiği halde hırsızlık eşyayı satın alırsa onun günahına ve şerefsizliğine katılmış olur.” (Beyhakî, Sünenu’l-Kübra, V/336)

“Haramla beslenen vücut (cennete girmez;) ona ancak ateş yaraşır.” (Mişkâtu’l Mesâbih, hadis no: 2787; Keşfu’l Hafâ, hadis no: 2632)

“... Allah helâl maldan verilen sadakadan başka hiçbir sadakayı kabul etmez...” (Buhârî, Zekât 14, Tevhid, 57; Müslim, Zekât 63; Tirmizî, Zekât, 28, hadis no: 656; Nesâî, Zekât 48, hadis no: 2515; İbn Mâce, Zekât 28, hadis no: 1842)

“Allah, haramdan verilen hiçbir sadakayı ve abdestsiz (su veya toprakla temizlenmeden) de hiçbir namazı kabul etmez.” (Ebû Dâvud, Tahâre 31, hadis no: 59; Nesâî, Zekât 104, hadis no: 139; İbn Mâce, Tahâre 2, hadis no: 271-274; Dârimî, Tahâre 21, hadis no: 692)

"...Bir kimse ellerini semâya kaldırarak: 'Ya Rabbi, ya Rabbi, diye duâ eder. Halbuki, yediği haram, içtiği haram, giydiği haram, kendisi haramla beslenmiş olursa, duâsı nasıl kabul edilir?" (Müslim, Zekât, 65; Tirmizî, Tefsîru'l-Kur'an, 3173; Dârimî, Rikak 2720)

“Kimin üzerinde din kardeşinin ırzı, namusu veya malıyla ilgili bir zulüm varsa altın ve gümüşün bulunmayacağı kıyâmet günü gelmeden önce o kimseyle helâlleşsin. Yoksa kendisinin sâlih amelleri varsa, yaptığı zulüm miktarınca sevaplarından alınır, (hak sahibine verilir.) Şayet iyilikleri yoksa, kendisine zulüm yaptığı kardeşinin günahlarından alınarak onun üzerine yükletilir.” (Buhârî, Mezâlim 10, Rikak 48)

"Bir sürüye salınan iki aç kurdun sürüye verdiği zarar, kişinin mal ve şeref hırsıyla dine verdiği zarardan daha fazla değildir." (Tirmizî, Zühd 43, h. no: 2377)

"Beyyine (delil) getirmek, (birine suç isnâd edip) iddiâ eden kimse üzerine; yemin de inkâr eden (dâvâlı konumundaki) kişinin üzerinedir." (Buhârî, Rehin 6; Müslim, Akdıye 1; Tirmizî, Ahkâm 12; İbn Mâce, Ahkâm 7)

"Kim (başkalarının kusurlarını teşhir edip herkese) duyurursa, Allah da (onun kusurlarını) duyurur. Kim de riyâ yaparsa Allah da onun riyâsını ortaya çıkarır." (Buhârî, rikak 36; Müslim, Zühd 48, h. no: 2987)

"Allah size, verilmesi gereken borcunuzu men etmeyi ve almaya hakkınız olmayan şeyi almayı haram kıldı." (Buhârî, İstikrâz, 22; Müslim, Akdıyye 10-14)

"Kimin malının yanına (gasbetmek veya çalmak için) gidilir, bu maksatla mal sahibiyle mukatele edilir ve mal sahibi malını savunduğu için öldürülürse, o kimse şehittir ve ona cennet vardır." (Ahmed bin Hanbel, II/221-223)

"Kim apaçık bir şekilde malı gasbederse (veya cebir kullanarak yağmalarsa) o kimse, Bizden değildir." (İbn Mâce, Fiten B. 3, h. no: 3935-3937; Ebû Dâvud, Cihad, B. 128, h. no: 2703-2705)

"Zânî (zinâ yapan) bir kimse, zinâ yaptığı sırada mü'min olarak zinâ yapmaz, hırsız da çaldığı sırada mü'min olarak hırsızlık yapmaz. İçkici içki içtiği sırada mü'min olduğu halde içki içmez. İnsanların, onun yüzünden gözlerini kendine kaldıracakları kadar nazarlarında kıymetli olan bir şeyi mü'min olarak yağmalamaz." (Buhârî, Mezâlim 30, Eşribe 1, 20; Müslim, İman 100, h. no: 57; Ebû Dâvud, Sünnet 16, h. no: 4689; Tirmizî, İman 11, h. no: 2627; Nesâî, Sârık, 1, 8, 64)

"...Hırsız da, hırsızlık yaptığı sırada, mü'min olduğu halde hırsızlık etmez..." (Buhârî, Hudûd, 1; Müslim, İman 100; Ebû Dâvud, Sünnet, 16, h. no: 4689; Tirmizî, İman 11, h. no: 2760; Nesâî, Eşribe, 42, h. no: 5626; İbn Mâce, Fiten 3, h. no: 3936; Dârimî, Eşribe 4, h. no: 2112)

"Bir kavimde gulûl (denen devlet malından hırsızlık) zuhûr ederse, Allah o kavmin kalplerine korku atar. Bir kavim içinde zinâ yayılırsa orada ölümler artar. Bir kavim, ölçü ve tartılarda (hile yaparak) miktarı azaltırsa Allah ondan rızkı keser. Bir kavmin (mahkemelerinde) haksız yere hükümler verilirse, o kavimde mutlaka kan yaygınlaşır. Bir kavim ahdinden dönüp gadre yer verirse, Allah onlara mutlaka düşmanlarını musallat eder." (Muvattâ, Cihad 26, h. no: 2, 460)

"Siz Allah'a hakkıyla tevekkül edebilseydiniz, sizleri de, kuşları rızıklandırdığı gibi rızıklandırırdı: Sabahleyin aç çıkar, akşama tok dönerdiniz." (Tirmizî, Zühd 33, hadis no: 2345)

"Öyle devir gelecek ki, insanoğlu, aldığı şeyin helâlden mi, haramdan mı olduğuna hiç aldırmayacak." (Buhârî, Büyû' 7, 23; Nesâî, Büyû' 2, -7, 243-). Rezîn şu ziyâdede bulunmuştur: "Böylelerinin hiçbir duâsı kabul edilmez."

“İnsanların üzerine öyle bir zaman gelecek ki, o zamanda ancak öldürmekle ve zorla mülke erişilir, ancak gasb ve cimrilikle zengin olunur, ancak dinden çıkmak ve hevâya uymakla sevgi kazanılır; kim bu zamana ulaşır da zengin olmaya gücü yettiği halde fakirliğe sabreder, sevgi kazanmaya gücü yettiği halde buğz olunmaya sabreder, izzete gücü yettiği halde alçaltılmaya sabrederse Allah kendisine beni doğrulayan elli doğrulayıcı sevabı verir.” (Naklen: Ali Ünal, Kur’an’da Temel Kavramlar, s. 444-445)

"Bir kısım insan vardır, Allah'ın mülkünden haksız bir sûrette mal elde etmeye girişirler. Halbuki bu, kıyâmet günü onlara bir ateştir, başka değil." (Buhârî, Hums 7; Tirmizî, Zühd 41, hadis no: 2375)

Rasûlullah (s.a.s.), seferi uzatıp saçı başı dağınık, toz toprak içinde kalan ve elini semâya kaldırıp: "Ey Rabbim, ey Rabbim" diye duâ eden bir yolcuyu zikredip dedi ki: "Bu yolcunun yediği haram, içtiği haram, giydiği haramdır ve (netice itibariyle) haramla beslenmektedir. Peki böyle bir kimsenin duasına nasıl icabet edilir?" buyurdular." (Müslim, Zekât 65, hadis no: 1015; Timizî, Tefsir Bakara, hadis no: 2992)

"Kimin malı zulüm yoluyla elinden alınmak istenir ve bu yolda öldürülürse, o kimse şehiddir." (Kütüb-i Sitte Tercüme ve Şerhi, 17/320)

"Birisinin malını kapıp kaçan kimsenin elini kesmek yoktur. Açıkta bulunan bir malı kapıp kaçan bir kimse, Bizden değildir." (Ebû Dâvud, Hudûd, B. 13, h. no: 4391)

“(Kişi ve toplum haklarını kendi zimmetine geçirmek için) Rüşvet alana, verene ve aracı olana Allah lânet etsin!” (Câmiu’s Sağîr, 2/124)

"Allah'ın lâneti rüşvet verenin ve alanın üzerinedir (veya üzerine olsun)!" (İbn M3ace, Ahkâm B. 2, h. no: 2313; Tirmizî, Ahkâm B. 9, h. no: 1351-1352; Ebû Dâvud, Akdıyye, B. 4, h. no: 3580)

"On dirhemden aşağısında el kesilmez." (Ahmed bin Hanbel, II/204)

"El, bir dinar veya on dirhem miktarı olan hırsızlık kesilir." (Ebû Dâvud, Hudûd 12; Tirmizî, Hudûd 16)

"El, ancak kalkanın kıymetine denk bir miktardaki hırsızlıkta kesilir." (Buhârî, Hudûd, 13; Müslim, Hudûd 5; Şevkânî, Neylu'l-Evtâr, VII/140)

Hz. Aişe (r. anhâ) anlatıyor: "Rasûlullah (s.a.s.) zamanında, hırsızın eli, bir deri kalkanın değerinden daha düşük bir eşya için kesilmezdi. Kalkan, türs veya hacefe diye iki çeşitti, ikisinin de belli bir değeri vardı." (Buhârî, Hudûd 13; Müslim, Hudûd 5, h. no: 1684; Muvattâ, Hudûd 24, h. no: 2, 832; Tirmizî, Hudûd 16, h. no: 1445; Ebû Dâvud, Hudûd 11, h. no: 4383; Nesâî, Sârik 9, h. no: 8, 77-81).

İbn Ömer (r.a.) anlatıyor: "Rasûlullah (s.a.s.) üç dirhem kıymetindeki bir kalkanı çalan hırsızın elini kesti." (Buhârî, Hudûd 13; Müslim, Hudûd 6, h. no: 1684; Muvattâ, Hudûd 24, h. no: 2, 832; Tirmizî, Hudûd 16, h. no: 1445; Ebû Dâvud, Hudûd 11, h. no: 4484; Nesâî, Sârik 9, h. no: 8,77-82; Şevkânî, Neylu'l-Evtâr, VII/140)

"Allah, bir yumurta çalıp da eli kesilen, bir ip çalıp da eli kesilen hırsıza lânet etsin." (Buhârî, Hudûd 13, 29; Müslim, Hudûd, 7, h. no: 1687; Nesâî, Sârik 1, h. no: 4844, 7, 65; İbn Mâce, Hudûd, 22, h. no: 2583). (A'meş der ki: "Buradaki yumurtadan maksadın demir topağı olduğu, bazı iplerin de üç ve daha fazla dirhem ettiği kanaatinde idiler.")

Âişe (r. anhâ)'nin bir şeyi çalınmıştı, hırsız aleyhinde (bed)duâ ediyordu. Rasûlullah (s.a.s.) ona: "Hırsız aleyhinde yaptığın duâyı hafifletme" buyurdu. (Ebû Dâvud, Edeb 54, h. no: 4909)

Ümeyye el-Mahzûmî (r.a.) anlatıyor: "Rasûlullah (s.a.s.)'a bir hırsız getirildi. Suçunu itiraf etmişti. Ancak çaldığı eşya beraberinde bulunmadı. Rasûlullah (s.a.s.), (hadden kurtarmak maksadıyla): "Senin çaldığını zannetmiyorum"dedi. Hırsız: "Hayır çaldım" diye te'yid etti. (Rasûlullah) sözlerini aynı şekilde iki veya üç kere tekrar etti. Sonunda, elinin kesilmesini emretti ve kesildi. Sonra hırsız Rasûlullah (s.a.s.)'a getirildi. Efendimiz: "Allah'a tevbe ve istiğfarda bulun!" diye nasihat etti. Adamcağız: "Allah'a tevbe ediyor, O'ndan mağfiret diliyorum" dedi. Bunun üzerine Rasûlullah (s.a.s.) da: "Allahım, onu mağfiret et!"diyerek üç kere duâda bulundu." (Ebû Dâvud, Hudûd 8, h. no: 4380; Nesâî, Sârik 3, h. no: 8, 67)

"Kalem üç kişiden kaldırılmıştır: Uyanıncaya kadar uyuyandan, ihtilâm oluncaya kadar çocuktan, aklı erinceye kadar mecnundan." (Ebû Dâvud, Hudûd 16, h. no: 4398, 4403; Tirmizî, Hudûd 7, h. no: 1423; Nesâî, Talâk 21, h. no: 6, 156) (Ebû Dâvud, diğer bir rivâyette şu ziyâdeyi kaydetmiştir: "...yaş sebebiyle aklı fesâda uğrayandan..."

Ebû Ümâme (r.a.) anlatıyor: "Rasûlullah (s.a.s.) ile beraber mescidde idik. O esnada bir adam geldi ve: "Ey Allah'ın Rasûlü, ben bir hadd işledim, bana cezasını ver!" dedi, Rasûlullah adama cevap vermedi. Adam talebini tekrar etti. (s.a.s.) yine sükut buyurdu. Derken (namaz vakti girdi ve) namaz kılındı. Rasûlullah (s.a.s.) namazdan çıkınca adam yine peşine düştü, ben de adamı takip ettim. Ona ne cevap vereceğini işitmek istiyordum. Efendimiz adama: "Evinden çıkınca abdest almış, abdestini de güzel yapmış mıydın?" buyurdu. O: "Evet ey Allah'ın Rasûlü!" dedi. Efendimiz: "Sonra da bizimle namaz kıldın mı?" diye sordu. Adam: "Evet ey Allah'ın Rasûlü!" deyince, Efendimiz: "Öyleyse Allah Teâlâ haddini -veya günahını demişti- affetti" buyurdu." (Buhârî, Hudûd 27; Müslim, Tevbe 44, 45, h. no: 2764, 2765; Ebû Dâvud, Hudûd 9, h. no: 4381)

Enes (r.a.) anlatıyor: "Ben Rasûlullah (s.a.s.)'ın yanında idim. Bir adam huzuruna gelerek: "Ey Allah'ın Rasûlü, dedi, ben bir hadd (suçu) işledim, cezasını tatbik et!" Rasûlullah (s.a.s.) adama (birşey) sormadı. Derken namaz vakti girdi. Rasûlullah'la birlikte o da namaz kıldı. (s.a.s.) namazını tamamlayınca, adam yanına geldi ve: "Ey Allah'ın Rasûlü! dedi, ben hadd (çeşidine giren bir suç) işledim. Bana Allah'ın Kitabını tatbik et!" Efendimiz: "Sen bizimle birlikte namazını eda etmedin mi?" diye sordu. Adam: "Evet!" dedi. Efendimiz: "Öyleyse git. Zîra Allah, senin günahını affetti" veya "hadd'ini affetti" dedi." (Buhârî, Hudûd 17; Müslim, Tevbe 44, 45, h. no: 2764, 2765, Hudûd 24, h. no: 1696)

Nu'man İbn Mürre (r.a.) anlatıyor: "Rasûlullah (s.a.s.): "İçki içen, zinâ yapan ve hırsızlıkta bulunan kimse hakkında ne dersiniz?" diye sordu. Bu sual, bunlar hakkında henüz hadd cezası gelmezden önce sorulmuştu. "Allah ve Rasûlü daha iyi bilir!" diye cevap verdiler. (s.a.s.): "Bu fiiller ağır suçtur, onlar hakkında ceza vardır. Hırsızlığın en kötüsü de namazını çalmaktır" buyurdu. Bunun üzerine: "Yâ Rasûlullah, kişi namazını nasıl çalar?" diye sordular. Şu cevabı verdi: "Rükûsunu ve secdelerini tamamlamaz." (Muvattâ, Kasru's-Salât 72, h. no: 1,167)

Âişe (r. anhâ) şöyle anlatır: "Kureyş'in Mahzun soyundan olup da hırsızlık etmiş bulunan bir kadının durumu, Kureyş'e hayli üzüntü vermişti. Onlar: 'Bu kadını cezâdan af husûsunda Rasûlullah ile kim konuşabilir? Bu hususta kelâm etmeye Rasûlullah'ın sevgili (ashâbı) olan Usâme'den başka kim cesâret edebilir ki?' dediler. Nihâyet Usâme, bu hususta Rasûlullah ile konuştu. Bunun üzerine Rasûlullah (s.a.s.): "Allah'ın tâyin ettiği cezâlardan bir cezâ husûsunda şefaat mi ediyorsun?" buyurdu. Sonra ayağa kalkıp bir hutbe/hitâbe yaparak şöyle buyurdu: "Ey insanlar, sizden evvelki (ümmet)ler, ancak şu sebepten sapmışlardır: Onlar, aralarında şerefli bir kimse çaldığı zaman onu, bırakırlardı da, zayıf olan çaldığı zaman ona, cezâ uygularlardı. Allah'a yemin ederim ki, eğer Muhammed'in kızı Fâtıma çalmış olsaydı, muhakkak onun elini de keserdim!" (Buhârî, Hudûd 12, Enbiyâ 54, Fedâilu Ashâb 77; Müslim, Hudûd 8, 9; Nesâî, Kat'u's-Sârik Bâb 6, h. no: 4864-4873; Ebû Dâvud, Hudûd 4, h. no: 4396-4397; Tirmizî, Hudûd, B 6, h. no: 1454; İbn Mâce, Hudûd, B. 6, h. no: 2547-2548)

Mes'ud İbn'l-Esved (r.a.) anlatıyor: "(Fâtıma isimli) kadın, Rasûlullah (s.a.s.)'ın evinden kadifeyi çalınca biz bunu büyük bir hadise olarak değerlendirdik. Kadın Kureyş'ten (taşınmış) birisiydi. Lehinde konuşmak üzere Rasûlullah'a geldik: "Biz onun cezasına mukabil kırk okiyyelik fidye verelim" dedik. (s.a.s.): "Cezasını çekerek temizlenmesi onun için daha hayırlıdır" buyurdular. Biz Rasûlullah (s.a.s.)'ın sözündeki yumuşaklığı görünce, Üsâme'ye geldik ve: "Git, kadın lehine Rasûlullah'a konuş (da eli kesilmesin)" dedik. Rasûlullah (s.a.s.) bu hali görünce (sertleşti ve) hutbe irad etmek üzere ayağa kalktı, şöyle söyledi: "Aziz ve Celil olan Allah'ın câriyelerinden bir câriyeye terettüp eden Allah'ın haddlerinden birini (tatbik etmemem için) üzerimde niye bu kadar ısrar ediyorsunuz? Muhammed'in nefsini kudret elinde tutan Zât-ı Zülcelâl'e yemin olsun! Eğer o kadının tenezzül ettiği şeye (hırsızlığa) Muhammed'in kızı Fâtıma tenezzül etseydi Muhammed (hiç çekinmeden) onun elini mutlaka keserdi."

"Kimin şefaati, Allah'ın emri olan haddlerden birinin yerine gelmesine engel olursa, Allah'ın emrine zıt hareket etmiş olur ve kim haksız olduğunu bile bile bir şeyde mücâdele ederse, bu mücâdeleden vazgeçinceye kadar Allah'ın gazabındadır. Bir kimse, mü'minde olmayan bir sıfatı, mü'min hakkında söylerse Allah onu, bu sözden tevbe edinceye kadar ateşte yananların vücudundan akan pislikle çamurlanmış yerde yerleştirir." (Ebû Dâvud, Akdıyye B. 14, h. no: 3597)

Urve bin Zübeyr, şunu anlatır: "Bir kadın, Fetih Gazvesinde hırsızlık yapmıştı. Akabinde bu kadın, Rasûlullah'a getirildi. Sonra Rasûlullah emretti de, kadının eli kesildi. Âişe (r. anhâ) dedi ki: 'Sonra bu kadının tevbesi güzel oldu ve evlendi. Bu kadın, bundan sonra bana gelirdi. Ben de, onun hâcetini Rasûlullah'a yükseltirdim (arz ederdim)." (Buhârî, Şehâdet 13; Nesâî, Kat'u's-Sârik B. 6, h. no: 4873)

Enes (r.a.) anlatıyor: "Ukl ve Ureyne kabilelerinden bir grup insan Rasûlullah (s.a.s.)'ın yanına gelip: 'Ey Allah'ın Resûlü! Biz hayvancılıkla uğraşıp sütle beslenen (çöl) insanlarıyız, (çift-çubukla uğraşan) köylüler değiliz" dediler. Bu sözleriyle, Medine'nin havasının kendilerine iyi gelmediğini ifàde ettiler. Rasûlullah, onlara (hazineye ait) develerin ve çobanın (bulunduğu yeri) tavsiye etti. Kendilerine oraya gitmelerini, develerin sütlerinden ve bevillerinden içmelerini söyledi. Gittiler, Harra bölgesine varınca, İslâm'dan irtidâd ettiler. Hz. Peygamber (s.a.s.)'ın çobanını da öldürüp develeri sürdüler. Haber, Hz. Peygamber (s.a.s.)'e ulaştı. Rasûlullah, derhal arkadaşlarından takipçi çıkardı (yakalanıp getirildiler). Gözlerinin oyulmasını, ellerinin kesilmesini ve Harra'nın bir kenarına atılmalarını ve o şekilde ölüme terkedilmelerini emretti." (Buhârî, Muhâribin 16, 17, 18, Diyât 22, Vudû' 66, Zekât 68, Cihâd 152, Meğâzî 36, Tefsir, Mâide 5, Tıbb 5, 6, 29; Müslim, Kasâme 9, h. no: 1671; Tirmizî, Tahâret 55, h. no: 72, At'ıme 38, h. no: 1846; Ebû Dâvud, Hudûd 3, h. no: 4364-4371; Nesâî, Tahrimu'd-Dem 7, h. no: 7, 93-98; İbn Mâce, Hudûd 20, h. no: 2578)

Ebû'z-Zinâd (merhum) anlatıyor: "Rasûlullah (s.a.s.) develerini çalanların (el ve ayaklarını) kestiği, gözlerini de ateşle oyduğu zaman, Allah Zülcelâl, Hz. Peygamber'i itab etti ve bu mesele üzerine şu âyeti inzâl buyurdu: "Allah ve Resûlü'ne harp açanların cezası..:" (5/Mâide, 33). (Ebû Dâvud, Hudûd 3, h. no: 4370; Nesâî, Tahrîmu'd-Dem 7, h. no: 7,100).

Fudâle bin Ubeyd diyor ki: "Rasûlullah (s.a.s.)'a bir hırsız getirilerek (suçu sâbit olması üzerine) eli kesildi ve sonra verilen emre binâen o kesik el, hırsızın boynuna takıldı." (Tirmizî, Hudûd, B. 17, h. no: 1473; Ebû Dâvud, Hudûd B. 21, h. no: 4411; İbn Mâce, Hudûd B. 22, h. no: 2587; Nesâî, Kat'u's-Sârik, B. 18, h. no: 4949-4950)

Safvân (bin Umeyye r.a.)'ın anlattığına göre: Bir kere kendisi, Mescid-i Nebevî'de ridâsını (abasını) başına yastık edip uyumuş ve ridâsı, başının altından alınmıştı. Sonra Safvân, hırsızı yakalayıp Rasûlullah (s.a.s.)'a götürmüş, Rasûlullah (s.a.s.) da, (suçu sâbit görülen) hırsızın elinin kesilmesini emretmiştir. Bunun üzerine Safvân: 'Yâ Rasûlallah, ben bunu (yani elinin kesilmesini), istemedim. Ridam ona sadaka olsun' deyince, Rasûlullah (s.a.s.), Safvân'a: "Adamı, bana getirmeden önce (bu işi) yapmalıydın)." buyurdu. (Ve hırsızın elini kestirdi.) (İbn Mâce, Hudûd, B. 28, h. no: 2595; Ebû Dâvud, Hudûd, B: 14, h. no: 4394; Nesâî, Kat'u's-Sârik, B: 5, h. no: 4852-4855; Dârimî, Hudûd, B. 3, h. no: 2304; Muvattâ, Hudûd, 28)

"Had (muayyen cezâ) icap eden dâvâlarınızda -huzuruma gelmeden- kendi aranızda anlaşın. Bu dâvâlar, bana getirilince hüküm vermem vâcip olur." (Nesâî, Kat'u's-Sârik B. 5, h. no: 4856-4857; Ebû Dâvud, Hudûd, B. 5, h. no: 4376)

Ebû Abdurrahman oğlu Rebia anlatır: "Ashâbdan Zübeyr bin Avvam, hırsız yakalamış bir adamla karşılaştı. Bu adam, hırsızı hâkime götürmek istiyordu. Zübeyr, adamın hırsızı serbest bırakması için şefaatçi olunca, adam: 'Hayır, hâkime götürmeden dâvâmdan vazgeçmem' dedi. Bunun üzerine Zübeyr: 'Onu, hâkimin huzuruna götürünce, Allah, onu kurtarmaya çalışana da ve bunu kabul edene de lânet etsin (huzura çıkınca dâvâdan vazgeçsen de eli kesilir)' dedi." (Muvattâ, Hudûd 29)

Abdurrahman'ın babası Kasım şöyle nakleder: "Yemen ahâlisinden eli ve ayağı kesik bir adam gelip Hz. Ebû Bekir'e misâfir oldu ve Yemen vâlisinin kendisine zulmettiğinden şikâyet etti. Bu adam, geceleyin namaz da kılıyordu. Hz. Ebû Bekir (bunu görünce): 'Yemin ederim, senin gecen, hırsızın gecesi gibi değil' dedi. Sonra Hz. Ebû Bekir (r.a.)'in hanımı Umeys kızı Esmâ'nın gerdanlığını kaybettiler. Adam da, onlarla beraber gerdanlığı arıyordu ve: 'Ey Allah'ım, şu güzel, hayırlı aileye geceleyin baskın yapıp gerdanlığı alanın durumunu sana havâle ediyorum' diye bedduâda bulunuyordu. Daha sonra gerdanlığı bir kuyumcuda buldular. Kuyumcu, kendisine eli-ayağı kesik adamın getirdiğini iddiâ etti. O da, suçunu itiraf edince, ya da onun çaldığına dair şâhit bulununca Hz. Ebû Bekir, emir verdi, adamın sol eli de kesildi. Hz. Ebû Bekir: 'Vallahi, bana göre adamın kendi aleyhinde bedduâda bulunması, hırsızlığından daha kötü' dedi." (Muvattâ, Hudûd, 30)

Ebû Ümeyye (r.a.)'den: "Bir hırsız, Rasûlullah (s.a.s.)'ın huzuruna getirildi. Hırsız, suçuna sıhhatli bir şekilde itiraf etti. Fakat çalınan eşya onun beraberinde, yanında bulunmamıştı. Bunun üzerine Rasûlullah (s.a.s.) (kendisine hitâben): "Senin çaldığını zannetmiyorum" buyurdu. Hırsız: 'Bilâkis (ben çaldım)' dedi. Bunun üzerine Rasûlullah (s.a.s.)'ın emriyle onun eli kesildi. Sonra Rasûlullah (s.a.s.) (hırsıza): "De ki: 'Ben Allah'tan mağfiret dilerim ve O'na dönüş yaparım" buyurdu. Hırsız: 'Ben, Allah'tan mağfiret dilerim ve O'na dönüş yaparım' dedi. Rasûl-i Ekrem (s.a.s.) de iki kez: "Allah'ım, onun tevbesini kabul eyle" diye duâ etti. (İbn Mâce, Hudûd, B. 29, h. no: 2597; Ebû Dâvud, Hudûd, B. 8, h. no: 4380; Nesâî, Kat'u's-Sârik, B. 3, h. no: 4848; Dârimî, Hudûd, B. 6, h. no: 2308)

Sa'lebî el-Ensârî (r.a.) da, şu olayı anlatıyor: "Amr bin Semire bin Habib bin Abdi Şems (r.a.), Rasûlullah (s.a.s.)'in yanına gelerek: 'Yâ Rasûlallah, falanın oğullarına âit bir deveyi çaldım. (Cezâmı vermekle) beni (günahtan) temizle' dedi. Bunun üzerine Rasûlullah (s.a.s.), (Amr'ın dediği) kabileye adam göndererek soruşturdu. Adamlar: 'Gerçekten, bir devemizi bulamadık' dediler. Bunun üzerine Rasûlullah (s.a.s.)'ın emriyle Amr'ın eli kesildi. Sa'lebe demiştir ki: 'Amr'ın eli kesilip yere düştüğü zaman ben, ona bakıyordum. Kendisi, şöyle söylüyordu: '(Ey hırsızlık yapan el,) beni senden temizleyen Allah'a hamd olsun! Sen, cesedimi cehennem ateşine sokmak istedin." (İbn Mâce, Hudûd, B. 4, h. no: 2588)

Abdullah bin Amr (r.a.)'dan: "Rasûlullah (s.a.s.)'dan dallarına asılı hurmanın hükmünde soruldu. Rasûlullah (s.a.s.): "Muhtaç olan bir kimse, eteğine doldurmaksızın ağzına isâbet edip yediği şeyden dolayı bir şey lâzım gelmez. Ama kim ondan bir şey almış olarak çıkarsa, iki misli ödemesi ve cezâ gerekir. Koru altına alındıktan sonra kim ondan bir şey çalar, kıymeti de bir kalkan kıymetine ererse, onun eli kesilir. Ama kim bundan daha az bir şey çalarsa, çaldığının iki mislini ödemesi ve ukubat (ibret sopası) lâzım gelir." (Ebû Dâvud, Hudûd, B. 12, h. no: 4390; İbn Mâce, Hudûd, B. 28, h. no: 2596; Nesâî, Kat'u's-Sârik, B. 12, h. no: 4925-4926; Tirmizî, Büyû', B. 54, h. no: 1303-1304)

"Hırsızın eli, dörtte bir dinar ve daha fazla kıymette mal çaldığı zaman kesilir." (Buhârî, Hudûd, 18, 19, 20; Müslim, Hudûd, 1; İbn Mâce, Hudûd, B. 22, h. no: 2585; Nesâî, Kat'u's-Sârik B. 9, h. no: 4884-4908; Ebû Dâvud, Hudûd B. 11, h. no: 4384; Tirmizî, Hudûd, B. 16, h. no: 1471; Muvattâ, Hudûd, 24-25; Dârimî, Hudûd, B. 4, h. no: 2305) (Dörtte bir dinar: Çeyrek altın; -ya da on dirhem gümüş-)

"(Üç dirhemlik) kalkan değerinde (bir malın çalınmasıyla) hırsızın eli kesilir."

İbn Abbas (r.a.) anlatıyor: "Humusa ait kölelerden biri humus malından çalmıştı. Bu hâdise Resulullah'a haber verildi. Hırsızın elini kesmedi. "(Hepsi de) Allah Teâlâ'nın malıdır, bazısı bazısını çalmıştır" buyurdular."

"Muhtelis (yankesici) kimseye el kesme cezası verilmez (başka ta’zîr cezâsı verilir)."

"Ne meyve sebebiyle ne de keser (denen hurma göbeği) hırsızlığı sebebiyle el kesilmez."

İbn Şu'ayb an ebihi an ceddihi (r.a.) anlatıyor: "Rasûlullah (s.a.s.) mescidlerde hadd uygulanmasını yasakladı."

"On kamçıdan fazla ta'zir cezası vermeyin."

 

 

Malı Koruma

Mülk sahibinin malını saldırıya karşı koruma hakkı vardır. Evrensel prensipler getiren İslâm, toplumda din ayrılığı gözetmeksizin mal ve can güvenliği için gerekli tedbirleri öngörmüştür. Vahye dayalı semavî dinlerin din, akıl, mal, can ve nesli korumaya yönelik hükümler getirdiği görülür. Din; akide esaslarına inanmak ve ameli hükümlerini günlük hayatta uygulamakla korunur. Akıl; sarhoş edici içkilerden sakınmak ve ruh sağlığına dikkat etmekle; can, kısas hükümlerinin uygulanmasıyla; nesil ise, zinâ dan sakınmakla koruma altına alınır.

Malın korunması; onu israfla saçıp savurmadan tasarruf yanında, zekâtın verilmesi, hırsızlığa karşı gerekli tedbirleri almak ve malı gasbetmek isteyene karşı onu kuvvet kullanarak savunmak şekillerinde olabilir. Hz. Peygamber bir hadisinde şöyle buyurmuştur: “Müslümanın müslümana ırzı ve malı haramdır.” (Tirmizî, Birr 18; İbn Mâce, Fiten 2)

Mal ve servet, Kur'an da "hayr" kelimesi ile ifade edilmiştir: "Birinize ölüm geldiği zaman, eğer bir mal (hayr) bırakacaksa; anaya, babaya, yakınlara uygun bir biçimde vasiyyet etmek Allah'tan korkanlar üzerine bir borçtur" (2/Bakara, 180). Hadis-i Şerifte şöyle buyurulur: "Sâlih mal, sâlih kişi için ne iyidir!" (Ahmed bin Hanbel, Müsned, IV, 194). Sâlih kelimesinin anlamı çok geniştir. Kelime, helâl demek olup, ehil ve lâyık olmak anlamına da gelir. Dolayısıyla her mal, herkes için uygun olmayabilir. Mal ve servet edinmenin teşvik edildiğine dâir birçok hadis vardır. Şükreden zenginler övülmüştür.

"Malın korunmuş olması, hem başkalarının tecâvüz ve saldırısına mani olunmasını, hem mülk sahibinin geçerli kurallar dairesinde malını istediği gibi satmak, değiştirmek, vasiyet etmek, hibe etmek veya herhangi bir şekilde tasarrufta bulunmakta hür ve serbest olmasını gerektirir." İslâm'da hırsızlık, ihtikâr (stokçuluk), hile, aşırı kâr ve gasp gibi İslâm dini, malı korumak için, yer ve zamanın şartlarına uygun kurallar koymuştur. Meselâ, hırsızlığı önlemek için, hırsızın elini kesmek gibi.

Malı korumanın başka bir şekli de mallarını koruyamayan sefih (aptal), akıl hastası vb. insanların mallarını vâsi veya vekil tayin ederek korumaktır. Bu konular âyet ve hadislerle düzenlenmiştir (4/Nisâ, 5; 2/Bakara, 282; Buhârî, Büyû' 48, Husûmât 3). Malı korumakla ilgili bazı fıkhî bilgiler şöyle sıralanabilir: "Mala karşı tecâvüzü önlemek farz olmayıp, haktır. Malı tecâvüze uğrayan kimsenin, tecâvüz edeni kendi haline bırakması veya kavga etmeyerek istediği malı vermesi câizdir (İbn Teymiye, Mecmuâtü'l-Fetavâ, II, 202). Aynı şekilde sonu öldürmeye de varsa meşrû savunma hakkını kullanması da mümkün ve câizdir (İbn Teymiyye, İhtiyârat, 91; İbn. Kudâme, el-Muğnî, VIII, 329). İbn Ömer'den rivâyet edildiğine göre, evine bir hırsız girmiş o da kılıcı çekerek hırsızın üzerine yürümüştür. Eğer kendisine engel olunmasa, hırsıza kılıcı vuracaktı (İbn Teymiyye, a.g.e., IV, 188).

Malı saldırıya uğrayan kimsenin gücü yettiği takdirde, öldürmek pahasına da olsa, saldırıyı önleme ve malını koruma hakkı vardır. Çünkü mala olan saldırı hem zulüm ve haksızlık, hem de İslâm'ın koyduğu sınırlara tecâvüzdür. Bu kimse malını savunurken ölürse şehit sayılır. Bir hadisi şerifte şöyle buyurulur: “Kim malını savunmaktan dolayı öldürülürse, o şehittir ve ona cennet vardır.” (Ahmed b. Hanbel, II, 221-223; Hayreddin Karaman, İslâm'ın Işığında Günün Meseleleri, I, 223).

Malı saldırıya karşı savunmaktan amaç saldırıyı önlemek olup, saldırganı cezalandırmak değildir. Çünkü tecâvüze uğrayanı bu hakkı kullanmaya ve kendini bizzat müdâfa etmeye mecbur eden, mütecâvizdir. Saldırıya uğrayanın da en hafiften ağırına doğru bir yol izleyerek meşrû müdâfa hakkını kullanması gerekir. Aksi halde meşrû müdâfanın zarûrî kılmadığı fiillerinden sorumlu olur. Çünkü kendisini ve malını bizzat koruması zarûret sebebiyle câiz kılınmıştır; zarûret ise ölçüyü aşamaz. Daha hafif bir davranışla saldırıyı geri çevirmek mümkün iken ağırını kullanmakta zarûret yoktur. Bu duruma göre; mümkün ise, önce sözle ve başkalarını yardıma çağırarak malını ve kendini korur, bu olmazsa vurmaya geçer, vurarak, defetmek mümkün ise yaralaması câiz olmaz ve yaraladığı taktirde sorumlu olur. Vurmakla maksat hâsıl olmuyorsa yaralar; fakat öldüremez. Zarûret bulunmadığı takdirde öldürürse sorumlu olur. Öldürmekten başka çare yoksa öldürür ve sorumlu da olmaz. Eğer saldırıya uğrayan ölürse şehid olur (eş'-Şafiî, el-Ümm, VI, 31; İbn Kudâme, el-Muğnî, VIII, 329; Remli, Nihâyet ü'l-Muhtâc, VIII, 24). (6)

 

 

Lukata; Yitik Malı Bulma

Lukata; Bir şeyi yerden kaldırıp almak; ilmi, kitaplardan öğrenmek; kılları yolmak; bulunan mal hakkında kullanılan bir İslâm hukuku terimidir. Mülkiyetini veya üzerindeki hakkını terketme niyyeti olmaksızın sahibinin iradesi dışında kaybolmuş ve başkası tarafından bulunup sahibine verilmek üzere alınmış, bulanın sahibini bilmediği muhterem (üzerinde sahibinden başkasının tasarruf hakkı olmayan) mal demektir.

Lukata ile ilgili hükümleri İslâm hukukunun iki temel kaynağından ikincisi olan Hz. Peygamber'in sünneti düzenlemektedir. Kur'an-ı Kerîm lukata ile ilgili hükümleri açıklamamıştır (bk. Ebû Dâvud, Sünne, 5; Azîmâbâdî, Avnu'l-Mâbûd, Medine 1388-89/1968-69, XII, 354-356). Bu durum sünnet'e olan ihtiyacın en açık delîlidir.

Lukata konusunun mihverini teşkil eden hadis şudur: Zeyd b. Halid el-Cühenî (r.a.)'dan rivâyet edildiğine. göre Hz. Peygamber (s.a.s) şöyle buyurmuştur: Bir adam Hz. Peygamber (s.a.s)'e gelerek lukatanın hükmünü sordu. Hz. Peygamber: "Onun mahfazasını ve bağını belle, sonra bir yıl ilân et! Sahibi gelirse verirsin. Aksi takdirde onu nasıl istersen öyle yap" buyurdu. Adam: Koyunun hükmü nedir diye sordu. Hz. Peygamber: "Onu al. O ya senin yahut din kardeşinin veya kurdundur" buyurdu. Adam; '-kaybolmuş- devenin hükmü nedir?' diye sordu. Hz. Peygamber: "Ondan sana ne? Su tulumu ve çarığı beraberinde. Sahibi rastlayıncaya kadar suya gider ve ağaçları yer" buyurdu (Buhârî, Lukata 1, 2, 3, 4, 9, 10,11; Müslim, Lukata,1, 2, 5, 7, 8, 9...).

Bulunan malın alınmasının efdal olup olmadığı ihtilâflıdır. Hanefî ve Şafiîlere göre bulunan bir malın sahibine vermek üzere alınması, terkinden efdaldir. Çünkü böyle bir malı almakla, onun kaybolması önlenmiş olmaktadır. Ahmed b. Hanbel (ö. 241/855) ise, böyle bir malı almanın, nefsi haram yemekle karşı karşıya getireceğinden, terkinin daha faziletli olduğu görüşündedir (Kâsânî, Bedâyiu's-Sanayi', Kahire 1327-28/1910, VI, 200; İbnü'l-Hûmâm, Fethu'l-Kadir, Kahire 1389/1970, VI, 118; Şirbînî, Muğni'l-Muhtaç, Kahire 1379/195960, II, 406; İbn Kudâme, el-Muğni, Nşr. M. Halil Herrâs, Kahire, ty., V, 694). Lukatanın alınıp muhâfaza edilmesi ve sahibi çıktığında ona verilmesi, bütün ilâhi dinlerde mevcud bulunan zarûret-i diniyye'den malı koruma prensibine dahildir (Karâfi, el-Furuk, Kahire 1347, IV,33). Lukatayı alırken mültakit (lukatayı alan)in niyyeti önemlidir. Lukatayı alan sahibine vermek üzere alırsa, lukata onun yanında emânet hükmündedir ve telef olması halinde. ödeme mükellefiyeti yoktur. Ancak kendisine mal edinmek maksadıyla ahrsa; gâsıb hükmündedir ve malın telef edilmesi halinde tazmin gerekir (Vehbe ez-Zühaylî, Nazariyyetü'd-Damân, Dımaşk 1402/1982, s. 174-175; Ali el-Hafif, ed-Damân fil-Fıkhi'l-İslâmî, Kahire 1971, I,102,104,107). Ancak Lukatayı alanın sahibine vermek üzere emâneten aldığının ortaya konulması bazı görevlerin yerine getirilmesine bağlıdır. Bunlar;

a. İşhâd: Lukatayı alanın bunu kendisi için almayıp sahibine vermek üzere aldığına iki adil kişiyi şahid tutmasıdır. Ebû Hanife'ye göre işhâd vâcip; Maliki, Şafiî ve Hanbelilere göre müstehaptır (Tahâvî, Şerhu Meâni'l-Asâr, Kahire 1388/1968, IV,136; Şevkânî, Neylü'l-Evtâr, Kahire 1357/1983, V, 339; Nevevî, el-Mecmû, Beyrut, t.y., XV, 255-258; İbn Kudâme, a.g.e., V, 708; Necib el-Mutîî, Tekmiletü'l-Mecmü', Bâcî, el-Müntekâ, Kahire 1332, VI, 135).

b. İlân: Lukatanın -sopa, kırbaç, ip vb. gibi insanların değer vermediği önemsiz şeyler haricinde- 1 yıl ilânı vaciptir (Tahâvî, a.g.e., IV, 136; İbn Kudâme, a.g.e., V, 694; Bâcî, a.g.e., VI, 136; Nevevî, Şerhu'l-Müslim, Kahire 1349, XII, 22). İlândan maksad malını sahibine ulaştırmaktır. Bundan dolayı ilân insanların kalabalık bulundukları yerlerde özellikle malın bulunduğu civarda belli aralıklarla yapılmalıdır. Mültakit lukatayı ilân ederken sadece cinsini -altın, gümüş gibi- zikretmelidir. Vasıfların hepsini zikretmesi halinde buna muttali olan ve sahibi olmayan birisi lukatayı kendisinin olduğunu iddia ederek alabilir. Bu durumda multakit lukatayı tazmin eder. Buna göre lukata başkasına gösterilemez (Erdebîlî, el-Envâr, Kahire 1326, I, 446; Bâcî, a.g.e., VI, 136). İlân herhangi bir masrafı gerektirirse Hanefî, Şafiî, Hanbelilere göre ilân masrafları multakite aittir. Malikilere göre ise multakit lukatanın ilânı için yapılacak masrafları lukatadan verilmek üzere bir başkasına yaptırabilir (Vehbe ez-Zühaylî, el-Fıkhu'l-İslâmî, Dımaşk 1405/1985, V, 778; Abdülkerim Zeydan, Mecmûa Buhûs Fıkhiyye, Bağdad 1407/1986, s. 329-330).

Şârî'in lukatayı alma konusundaki izni işhâd ve ilânla kayıtlıdır. Bu görevleri yerine getirmeye multakit hakkında gasb hükümleri uygulanır (bk. Gasb mad.).

Multakitin bulduğu malı koruması ve ilân etmesi karşılığında bir ücret hakkı yoktur. Yaptıkları, teberrûdan ibarettir. Ancak mal sahibi multakite bahşiş verebilir. Hanbelî ve Şafiîlere göre ise mal sahibinin vaadi varsa mültakit buna hak kazanır (Kâsânî, a.g.e., II, 202; İbn Adilberr, el-Kafi, Riyad 1400/1980, II, 839; İbn Kudâme, a.g.e.,V, 745; Şâfiî, el-Ümm, Bulak 1321-25, III,.291).

Multakitin lukataya yapmış olduğu masrafları mal sahibinden alabilmesi için masrafları hâkimin izniyle yapmış olması şarttır. Aksi takdirde bu masraflar teberrû mahiyetindedir. Hâkimin izniyle yapılan masrafları mal sahibinin ödememesi durumunda multakite masrafları ödettirinceye kadar malı hapis hakkı doğar (Şeyh Bedreddin, Câmiul-Fusûleyn, Kahire 1300, II, 81; Kâsânî, a.g.e., VI, 203; İbnü'l-Hümâm a.g.e.,VI, 127).

Lukatanın sahibi olduğunu iddia edene teslimi:

Lukatanın sahibi geldiğinde kendisine malın verilmesi gerekir. Ancak lukatanın kendisinin olduğunu iddia edenin doğruluğunu anlamak için iki yol vardır: 1) Lukatanın vasıflarını bilmek, 2) Delil ile ispat.

Lukatanın, kendisinin olduğunu delil ile isbat edene verilmesi ittifakla vaciptir. Ancak lukatanın vasıflarını bilene verilmesi Hanefîlere göre vacip değildir. Hanbelî ve Mâlikilere göre ise vasıflarını bilene lukata verilir. Şafiîlere göre ise multakit vasfedenin doğru söylediğine kanaatı varsa lukatayı vasfedene verebilir (Serahsî, el-Mebsût, Kahire 1324-31, XI, 8; Kâsânî, a.g.e., VI, 202; İbnü'l-Hümâm, a.g.e., VI, 129 vd.; İbn Kudâme, a.g.e., V, 709-711; Sehnûn, el-Müdevvene" Kahire 1324, VI, 174-175; Şâfiî, a.g.e., III, 288; Şirbinî, a.g.e., II, 416).

Lukatanın kısımları:

1. Hayvanlar: Hayvanın zayıflaması, sahibinin nafakasını karşılayamaması vb. sebeplerle sahibinin terkedip başkasının alıp beslediği hayvanlar, terk esnasında sahibi, kim alırsa onun olsun demiş ise, mal, alıp besleyene aittir. Böyle bir şey söylememişse, sahibi malını alır; ancak masrafı tazmin eder (İbn Nûceym, el-Bahru'r-Râik, Kahire 1333, V,125).

Hanefîlere göre, bulunan bir hayvanın alınması diğer lukatalar gibi câizdir. Hanbelî, Şafiî, Malikî ve Zâhirîlere göre ise devenin alınması câiz değildir. İhtilâfın kaynağı yukarıda zikredilen hadistir (Serahsî, a.g.e., XI, 11; Şirbînî, a.g.e., II, 409; Bâcî, a.g.e., VI,139-140; İbn Kudâme, V, 740-741. Bu konudaki tartışma için bk. Tahâvî, Şerhu Meanil-Âsâr, Kahire 1988/1968, IV, 133-136; İslâmî Araştırmalar, Temmuz 1986, sayı:1, s. 42).

Kendini korumaktan âciz olan koyun, kaz, tavuk gibi hayvanların alınması câizdir. Bu tip hayvanlar sahibi çıkmadığında yenilebilir. Ancak cumhura (fukaha çoğunluğu) göre, sahibi çıktığında bedelinin ödenmesi gerekir. İmam Mâlik'e göre ise gerekmez (İbn Rüşd, Bidâyetü'l-Müctehid, İstanbul 1985, II, 257-258; Şevkâni, Neylül-Evtâr, Kahire 1357/1983, V, 342).

2. Dayanıklı olmayan lukatalar: Hanefîlere göre bozulacağından korkulan andan biraz öncesine kadar ilân edilir. Sahibi çıkmazsa multakit bunu yiyebilir. Şafiî ve Hanbelîlere göre kavun, karpuz, üzüm gibi uzun süre dayanıklı olmayan malları bulan dilerse yer, bedelini borçlanır; dilerse satıp parasını muhâfaza edebilir. Malikîlere göre ise dayanıklı olmayan lukatalarda ilân şartı yoktur. Multakit fakirse yiyebilir veya sadaka verebilir. Mal sahibi bundan sonra gelirse multakit yemiş ise bedeli öder; sadaka vermiş ise mal sahibi dilerse sadakaya razı olur, dilerse ödettirir (Serâhsî, a.g.e., XI, 9; Necib el-Multîî, Tekmiletül-Mecmû, XV, 278; İbn Kudâme, a.g.e., V, 739; Sehnûn, a.g.e., VI, 175).

3. Kullanımı haram olan bulunmuş şeyler: Bir müslümana ait olan içki, domuz vb. gibi kullanılması haram olan şeyler mal olamayacağından ilânı şart olmadığı gibi, imha da edilebilir (Necib el-Mutîi, a.g.e., XV, 278).

4. Önemsiz lukatalar (tâfih): İp, sopa, kırbaç, yiyecek kırıntısı gibi bulunan önemsiz şeyler, ilâna gerek kalmadan kullanılabilir. Ancak sahibi gelirse geri alabilir (Buhârî, Buyû' 4, Lukata 6; Müslim, Zekât 164, 166; Şevkânî, a.g.e., V, 337). Çünkü başkasına göre önemsiz de olsa hiç bir hak zâyî olmaz.

5. Mekke'nin lukatası: Mekke'nin lukatasının alınıp alınmayacağı konusu ihtilâflıdır. Bu konuda ihtilâfın kaynağı şu hadis-i Şerîftir: "....Onun dikeni koparılmaz, ağacı kesilmez, kaybolan eşyası alınmaz. Ancak, bulan ilân maksadıyla almış olursa o hâriç..." (Buhârî, Lukata 7; Müslim, Hacc 447, 448; Ebû Dâvud, Menâsik 89; Nesaî, Menâsik 110, 120; İbn Mâce, Menâsik 103; Dârimî, Buyû' 60; Müsned, I/318, 348; II/238). Hanefî ve Mâlikîlere göre lukata konusundaki hadisler mutlak olduğundan Mekke'nin lukatası ile diğer yerlerin lukatası arasında fark yoktur. Bu hadisinde Hz. Peygamber (s.a.s.) çeşitli beldelerden yabancıların gelip memleketlerine dönmesi sebebiyle sahibi bulunamaz endişesiyle Mekke'nin lukatası ilânı gerektirmez vehmini insanların kafasından silmeyi ve ilân konusunda azamî titizliğin gösterilmesini murat etmiştir. Hanbelî ve Şafiîlere göre ise Mekke'nin lukatası ancak ilân maksadıyla alınabilir ve ebedî olarak ilân edilir, temellükü câiz değildir. Mezkûr hadis buna delâlet etmektedir (Kâsânî, a.g.e., VI, 202-203; İbnü'l-Hümâm, a.g.e., VI, 128-129; İbnü'l-Kayyım el-Cevziyye, Zâdül-Meâd, Beyrut 1400/1981, III, 453; Şevkânî, a.g.e., 344; Necibel-Mutîî, a.g.e., XV, 253-254; İbn Kudâme, a.g.e., V, 706).

6. Alınan malın yerinde kalan mallar: Bir kimsenin malı değiştiğinde camide ayakkabı değişmesi gibi bu bir yanlışlık neticesinde olmuş ise, kalan mal lukata hükmündedir. Fakat kasten alınıp yerine kıymetçe ondan daha düşük bir mal bırakılmış ise, bu malı kullanmak câizdir (Ali Haydar, a.g.e., II, 435; Bilmen, Istılahat-ı Fıkhiyye Kamusu, VII, 263-264).

İlân müddeti dolduktan sonra sahibi gelmeyen lukatalarda yapılacak muâmeleler:

1. Sahibi adına korunması: İlân müddeti dolduktan sonra multakit lukatayı korumaya devam edebilir. Ölümünden sonrada varislere paylaşmamaları ve hıfzetmeleri için vasiyette bulunur (İbnü'l-Hümâm, a.g.e., VI, 123).

2. Beytü'l-Mâla konulması: Burada lukataların korunacağı bir bölümün bulunması şer'î hükümlerin bir gereğidir. Sahibi geldiğinde lukatayı oradan alır (Ali Haydar, a.g.e., II, 431; Şevkânî, V, 343).

3. Hâkime teslim etme: Hâkim lukatayı koruyabileceği gibi borç verilebilecek bir cinsten ise multakite veya başkasına borç verebilir (İbn Nüceym, a.g.e., V, 125).

4. Satılması: Hâkim veya multakit lukatayı satıp parasını muhâfaza edebilir. Hâkim, lukatayı ilân müddeti dolmadan satabilir ve mal sahibinin hâkimin yaptığı satış akdini feshetme hakkı yoktur (İbn Nüceym, a.g.e., V, 128; Ali Haydar, II, 431).

5. Sadaka olarak verilmesi: Multakit, fakir ise lukatayı kendisi kullanabileceği gibi, bir başka fakire de sadaka olarak verebilir. Hanefîlere göre, multakit zengin ise lukatayı kullanamaz ve bir başka zengine tasadduk edemez. İmam Şafiî ve Ahmed b. Hanbel'e göre ise verebilir (İbn Rüş d, a.g.e., II, 256; Kâsânî, a.g.e., VI, 202; İbnü'l-Hümâm, VI,131-132; Şirbînî, a.g.e., II, 415; İbn Kudâme, V, 700; Hayreddin Karaman, Mukayeseli İslâm Hukuku, İstanbul 1987, III, 57).

Burada şuna işaret etmekte fayda vardır: Lukatanın ilân müddeti içinde sahibinin gelmemesinden dolayı yapılan tasarruflar mal sahibinin hakkını asla zâyî etmez. Her ne zaman gelirse gelsin ve hangi değerde olursa olsun mal sahibi geldiğinde malını alabilir. İtlaf veya elden çıkması durumunda malını ödettirme hakkına sahiptir. Çünkü hakların iptali sözkonusu değildir (Mergınânî, el-Hidâye, el-Mektebetü'l-İslâmiyye ts., II,176; Şafiî, a.g.e., II, 288; İbn Kudâme, a.g.e., V, 700).

Lukatanın vergisi: Usûlüne uygun olarak sahibi arandıktan sonra sahibi bulunamayan lukataların 1/5 (humus)i tahsil edilir ve kalanı bulana ait olur (Ebû Ubeyd, el-Emvâl, Kahire 1401/1981, s. 313 vd.; Salih Tuğ, İslâm Vergi Hukukunun Ortaya Çıkışı, İstanbul 1984, s. 88; Tecrid-i Tercemesi, V, 314).

(Lukata konusuyla ilgili olarak klasik kaynaklar dışında bk.: Abdülkerim Zeydan, el-Lukata ve Ahkâmühâ fi'ş-Şerîati'l-İslâmiyye, Mecmûa Buhûs fıkhiyye, içinde s. 305-348; Feyzi N. Feyzioğlu, Lukata ve Define, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi sayı: 1-4, İstanbul 1954, s. 167; Saffet Köse, İslâm Hukukunda Bulunmuş Mal ve çocuk, Basılmamış Yüksek Lisans Tezi, İstanbul 1988). (7)

 

Hırsızlığa Giden Yolun Kapanması ve Müslümanın Mala/Paraya Bakışı

İslâm, özel mülkiyeti, kişilerin mal mülk sahibi olmalarını -helâl kazanç, hibe, miras gibi meşrû yollardan elde edilmiş olmak şartıyla- câiz görmüş, mülkiyet hakkını korumak için tedbirler almıştır. Bu tedbirler, sosyal adâleti temin ve cezâ tedbirleri olmak üzere ikiye ayrılabilir.

Sosyal Adâlet: Sosyal adâletten maksat, toplumun her ferdine fırsat eşitliği tanımak ve herkesin insana yaraşır şekilde yaşama imkânlarını temin etmektir. Bu, İslâm devletine görev olarak verilmiştir. Ayrıca zekât, nafaka, yardımlaşma, fâizsiz borç verme, vakıf ve hayır kurumları da bu tedbirler arasında anılmaya değer.

İslâm devleti mecbûri ve temel görev olarak toplumun eğitimiyle ve Allah'ın indirdiği hükümleri adâletle ve samimiyetle uygulayarak başta şirk olmak üzere her çeşit haramlara giden yolu tıkamakla görevlidir. İslâm toplumu, içindeki emin ve ehil insanlarca (âlim, aydın, yazar, hatip, eğitimci gibi yetişkin seçkinleriyle) ve güçleri oranında onlara destek verip yardımcı olan halkıyla, evlerde anne ve baba ile İslâm devletinin eğitim ve ıslah çabalarına katkıda bulunur. Yalnız, bu faâliyetlerde dikkat edilmesi gereken durum şudur: Bu eğitim ve ıslah kurallarını insanlar kendi kafalarından tespit etme yanlışlığına düşmeden, âlemlerin Rabbı, yani eğitimcisi, terbiye edip yetiştiricisinin eğitim ve ıslah prensiplerini uygulamak zorundadırlar. İslâmî yönetimde müslüman halk ve devlet birbirini tamamlar. Birinin yaptığını diğeri bozmaz. Yetişen insanlar çifte standartlı olmaz. Câmiyle okul, ibâdetle kanunlar, evle sokak birbirine düşman olmaz, tam tersine uyumlu bir işbirliğine gidilir.

Böyle bir sistemde yetişen insanlar, Allah'ın rızâsını her hedefin önüne geçirirler, her idealleri bu ölçü içindir. Böyle bir toplum, mal-mülk konusunda, rızık ve kader konusunda, dünya ve imtihan, âhiret ve hesap konusunda Hakk'a Hakk'ın istediği gibi inanmayanlardan çok farklı düşünür ve hayatlarını tanzim ederler. Bilirler ki, onlar için dünya geçim dünyası değildir, maldan, paradan çok önemli şeyler vardır. Meselâ, içinde bulunduğumuz zaman diliminde yaşadığımız ülkede açlıktan ölen kimse duyulmamış, görülmemiştir. Rızkı veren Allah'tır. Allah, hikmeti gereği ve sınav aracı olarak herkese aynı düzeyde mal ve rızık vermemiştir. Üstünlük zenginlikte ya da fakirlikte değil, hakiki imanda ve imanın ihlâsla yaşanması demek olan takvâdadır. Allah korkusu, İlâhî emirler ve Rasûlullah (s.a.s.)'ın Sünneti üzerine binâ edilen ahlâkları onları her çeşit haramdan, özellikle kul hakkından sakındırır, başkasının malına göz dikmenin âhirette mutlaka hesabının çok ağır şekilde verileceğini bilir. Dünyada da haram malın, haram gıdanın zararlarını anlar. Haram yemenin kendi iç bünyesini, psikolojik hayatını, fıtratını tahrip ettiğini bilir, aynı zamanda toplumu ifsâd ettiğini, hırsızlığın toplumda olması gereken kardeşlik, güven, dayanışma gibi nice ilişkilere zarar veren toplumsal mikrop olduğunu değerlendirir.

Mal, esâsen insanların sahip olmak istedikleri, ihtiyaç için elde edebildikleri, biriktirilebilen, taşınabilir veya taşınamaz şeylerdir, varlıklardır. Mallar ve çocuklar dünya hayatının süsü (18/Kehf, 46) olduğu gibi, aynı zamanda birer fitnedir, yani insan için birer deneme alanıdırlar (64/Teğâbûn, 15; 3/Âl-i İmrân, 186). Mala sahip olma ile onu harcama yeri; onun kullanılış gâyesidir. Malların gerçek sahibi Allah'tır. O dilediğine dilediği kadar mal ve rızık verir, dilediğinden dilediği kadar, isterse tümünü istediği anda alıverir. Verdiği malla da, mahrum bıraktığıyla da dilediğini (tabii lâyık olanları, lâyık oldukları şekilde) onurlandırır, dilediğini alçaltır (3/Âl-i İmrân, 26-27). Mallar, Allah’ın insanlara birer emânetidir. O’nun helâl kıldığı yoldan kazanılmalı ve o mal Allah’a varmak gâyesi için kullanılmalıdır. İnsan ölünce Rabbine kavuşacaktır. Öyleyse kendisine emânet olarak verilen malı, âhiret bilinci ve hesap şuuru içinde kullanıp harcamalıdır. Bir başka deyişle, mal insanın hayatını sürdürebilmesi için Yaratıcı tarafından insanın emrine verilen bir faydalanma aracıdır. İnsan bu aracı güzel bir yoldan elde etmeli ve emânetin asıl sahibinin gösterdiği gibi kullanmalı, bu şekilde hem dünya hem âhiret mutluluğuna ulaşmalıdır. Mal, insanın sonsuz hayattaki durumuna kesinlikle etki edecektir.

İslâm toplumunda müslümanca yetişmiş bir müslüman bilir ki, sadece kendisinin değil, "yeryüzünde yürüyen tüm canlıların rızkını Allah vermektedir" (11/Hûd, 6). Bunca varlığın rızkını veren, onlardan hiçbirini unutmayan, ihmal etmeyen, açlıktan öldürmeyen Allah, elbette kendisini unutmaz, rızkını kesmez. Müslüman inanır ki; "Allah, rızıkta insanlardan bazılarına bazılarından fazla verir" (16/Nahl, 71). Bunun nice hikmetleri vardır, rızkın artırılması da eksiltilmesi de birer sınavdır. Zengin eden de, varlıklı kılan da O'dur (53/Necm, 48). "Allah, size verdiği rızkı kesiverse, size rızık verebilecek olan kimdir?" (67/Mülk, 21). Alah birine zarar verirse, onu Allah'tan başka giderecek yoktur, bir hayır verirse, bunu da giderecek kimse yoktur. O, her şeye kaadirdir, O, kullarının üstünde her türlü tasarrufa sahiptir, O her şeyi yerli yerinde yapar, her şeyden haberdardır (6/En'âm, 17; 10/Yûnus, 107). “Yoksulluktan korkanlar, bilmelidir ki, Allah dilerse onları kendi lutfundan zengin edecektir” (9/Tevbe, 28). "Allah, kullarından dilediği kimsenin rızkını genişletir ve dilediğinin rızkını da kısar." (29/Ankebût, 82) “Allah, kullarına rızkı bollaştırsaydı, yeryüzünde taşkınlık yapar, azarlardı. Fakat O, (rızkı) dilediği ölçüde indiriyor. Çünkü O, kullarından haberdardır, her şeyi görendir.” (42/Şûrâ, 27). Dünya malı fitne/sınav olduğu için, imtihan gereği Allah'ın bazılarını faydalandırdığı dünya hayatının ziynetine/süsüne göz dikmemesi istenir (20/Tâhâ, 131). Allah, mü'minleri açlıkla, mallardan ve ürünlerden, meyvelerden azaltarak fakirlikle imtihan eder, mü'minlere yakışan sabretmektir (2/Bakara, 155). "Kişinin günahları çoğaldığı vakit (günahlarına keffâret olarak) Allah Teâlâ onu geçim sıkıntısı ile imtihan eder." Çünkü "günahlardan öyleleri vardır ki, onları ancak geçim sıkıntısı uğrunda çekilen zahmetler mahveder." (Hadis-i Şerif rivâyeti). Bununla birlikte, iman edip günahlardan sakınan takvâ sahiplerini Allah, ummadığı yerlerden rızıklandırır, Allah'a güvenene Allah yeter (65/Talâk, 2-3). "Kim de Allah'ı zikretmekten, namaz ve Kur'an'dan, Allah'ı hatırlayıp ibâdet ve itaatten yüzçevirirse, onun için dar bir geçim, geçim sıkıntısı vardır" (20/Tâhâ, 124). Müslüman, geçim sıkıntısından şikâyet edip nankörlük edeceğine, bardağın dolu tarafını görmeli, haline hamd ve şükür etmelidir. Şükredince Allah'ın kendisine verdiği nimetlerini arttıracağını, nankörlere de azâp edeceğini bilir (14/İbrâhim, 7).

Bütün bu mal ve rızıkla ilgili inanç ve bilinç, gözünün başkalarının malında olmasına, kul hakkına tecâvüz etmesine, hırsızlık gibi haksız ve bâtıl yollarla başkasının malını yemesine engel olacak, hâkimlere ve yetkili şahıslara rüşvet vermeyecektir (2/Bakara, 188). Müslümanın gönlü imanla dolu olduğu için, karnı tam tok olmasa da gözü toktur.

Cezâ Tedbiri: Bir kimseyi, özel mülkiyet düşmanlığına sevkeden haklı sebepleri ortadan kaldırıp sosyal adâleti temin ettikten sonra sıra cezâ müeyyidesine gelir. Mal dokunulmazlığıyla ilgili yaptırımların hem maddî, hem de mânevî olan çeşitleri vardır. Bir başkasının malına, meşrû olmayan, rızâsına dayanmayan yollarla el uzatmak yasaklanmış, her çeşit haksız kazanç haram kılınmıştır. Hırsızlık, gasp ve rüşvet gibi başkasının malına her türlü tecâvüz, gayr-ı meşrû kazanç yasaklanıp haram kılınmıştır.

Emeği sömürmek: “İşçiye hakkını, teri kurumadan veriniz.” (İbn Mâce, hadis no: 2443) “Ben kıyâmet gününde üç kişinin hasmıyım. Bana verdiği sözden cayanın, hür bir kimseyi satıp hakkını yiyenin, bir işçiyi çalıştırıp hakkını tam olarak vermeyenin.” (İbn Mâce, hadis no: 2442)

Haram Kazanç Yolları: Aslında helâl olan, fakat hırsızlık gibi haram yollarla elde edilmiş olan paralarla alınan gıda maddelerini yemek de haramdır. Böyle haram parayla elde edilen yiyecekler, farkında olmasak bile beden ve ruh sağlığımız açısından sakıncalı, âhiret gıdalarına ulaşma açısından engelleyici özelliktedir. Kur’an, temiz gıdalardan yememizi emretmiştir (2/Bakara, 172). Maddî bakımdan temiz olsa da, haram olan gıdalar, manevî yönden temiz değildir.

Mü’min, kendisinin ve bakmakla yükümlü olduğu kimselerin ihtiyaçlarını karşılamak ve gücü yetiyorsa toplumdaki ihtiyaçları gidermek için Allah’ın meşrû kıldığı, helâl yollardan geçimini temin etmeye çalışacaktır. Geçim zorluğunu bahane ederek haram yollardan para kazanmaya çalışmak, dünyada zulme ve sömürüye sebep olmak, âhirette İlâhî azâba uğramak demektir. Peygamberimiz bu gerçeği şöyle açıklar: “Haramla beslenen vücut (cennete girmez;) ona ancak ateş yaraşır.” (Mişkâtu’l Mesâbih, hadis no: 2787; Keşfu’l Hafâ, hadis no: 2632)

Haramla beslenen kimse, Allah'tan uzaklaşacağı için, duâsı da Allah tarafından kabul edilmeyecektir. "...Bir kimse ellerini semâya kaldırarak: 'Yâ Rabbi, yâ Rabbi, diye duâ eder. Halbuki, yediği haram, içtiği haram, giydiği haram; kendisi haramla beslenmiş olanın duâsı nasıl kabul edilir?" (Müslim, Zekât 65; Tirmizî, Tefsîru'l-Kur'an, h. no: 3173; Dârimî, Rikak, h. no: 2720). Müslümanın yiyeceğine, içeceğine, giyeceğine ve diğer ihtiyaçlarına dikkat edip, bu konuda hırsızlık gibi her türlü haramdan tüm gücüyle uzak durması gerekmektedir. Helâl lokmanın açacağı kapı da büyük olacaktır: "Kim helâl lokma yer, Sünnet (Şeriat) gereğince amel eder ve insanlar da, onun kötülüklerinden emin olurlarsa, o kişi muhakkak cennete girer." (Tirmizî, Sıfatu'l Kıyâmet, h. no: 2640)

Allah'a hakkıyla kulluk yapan, temiz ve helâl rızıklardan başkasını istemeyip nimetlere şükreden sâlih kullara, Allah dünyada da güzellikler ve zenginlikler verir. Nankörlük edenlerin kendilerine gelmesi için, onları cezalandırır: "Allah, güven (ve) huzur içinde olan bir şehri misal verir ki, o şehrin (halkının) rızkı her taraftan bol bol gelirdi. Fakat, Allah'ın nimetlerine nankörlük ettiler de yapmakta oldukları şeylerden dolayı Allah, onlara açlık ve korku elbisesini tattırdı. Andolsun ki, onlara kendilerinden peygamber geldi de onu yalanladılar. Onlar (kendilerine) zulmederlerken azap onları hemen yakalayıverdi." (16/Nahl, 112-113)

Çalınan ve Gasbedilen Şeyi Satın Almak: Çalınan veya haksızlıkla sahibinden alınan bir şeyi bilerek satın almak bu haksız fiile yardımdır. "... Günah ve düşmanlık üzerine yardımlaşmayın; Allah'tan korkun; çünkü Allah'ın cezâsı çetindir." (5/Mâide, 2). Suça yardım da suçtur, harama yardım da haramdır. Peygamberimiz (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: “Kim, bildiği halde hırsızlık eşyayı satın alırsa, onun günahına ve şerefsizliğine katılmış olur.” (Beyhakî, Sünenu’l-Kübrâ, V/336)

 

 

Rızıktaki Farklılığın Hikmetleri

“Rabbının rahmetini onlar mı bölüştürüyorlar? Dünya hayatında onların geçimliklerini aralarında Biz taksim ettik ve onlardan kimini ötekine derecelerle üstün kıldık ki, biri diğerine iş gördürebilsin. Rabbının rahmeti, onların toplayıp yığdıklarından daha hayırlıdır.” (43/Zuhruf, 32) “Allah, kullarına rızkı bollaştırsaydı, yeryüzünde azarlardı. Fakat dilediği ölçüde indiriyor. Çünkü O, kullarından haberdardır, her şeyi görendir.” (42/Şûrâ, 27)

Şiddetli fakirlik içinde de olsa, mü’min, Allah’ın hikmeti gereği olan bu farklılıktan dolayı mahzun olmaz. Çünkü insana verilen tüm dünyalık, az bir metâ ve geçici bir zevktir. Onun için mü’minin haksızlık etmesi, fakirlikten dolayı hırsızlık gibi yollara gitmesi, gâye ve gayretinin dünyalık olması ve onun yokluğu veya elden çıkması durumunda fazlaca üzülmesi doğru olmaz. Çünkü mü’minin maksadı âhiret; gâyesi Allah’ın rızâsıdır. Ve o, dünyanın Allah katındaki değersizliğinin derecesini bilir. “İnsanlar bir tek ümmet olacak olmasaydı, Rahman’ı inkâr edenlerin evlerine gümüşten tavanlar ve üzerine binip çıkacakları merdiven yapardık. Ve evlerine kapılar ve üzerine yaslanacakları koltuklar, kanepeler ve süsler verirdik. Bütün bunlar, sadece dünya metâından ibarettir. Âhiret ise, Rabbının katında takvâ sahiplerine, (günahlardan) sakınanlara mahsustur.” (43/Zuhruf, 33-35)

Yani, câhillerin bir çoğu mal vermemizin, verdiğimiz kimselere olan sevgimizin bir delili zannedip, mal için küfür üzerine toplanmasalardı, “Rahmân’ı inkâr edenlerin evlerine gümüşten tavanlar ve üzerine binip çıkacakları merdiven (asansör) yapardık.” Yani, merdiven, kapılar, koltuk ve yastıklar hep gümüşten olacak. Ama, bütün bu dünyalıklar, Allah katında değersiz ve geçici olan şeylerdir. Mü’min, rızık darlığında ve başkaları için bir genişlik sözkonusu iken, kendisinin çektiği sıkıntı karşısında dünyalık hiçbir şeye üzülmez. Dünyada geçimini helâl yollardan olmak üzere temin etmeye çalışır, ama zenginlik hırsına kapılmaz ve haramlara meyletmez. Onun hırs ve gayreti, Allah rızâsına ve âhirete yöneliktir; dünya metâına değil. Çünkü, “dünya, Allah katında bir sivrisineğin kanadı kadar değerli olsaydı, hiçbir kâfire asla ondan su içirmezdi.” (Tirmizî)

Bu söylenenlerden, müslümandan fakirliğe teslim olmasını ve çalışmayı bırakmasını istediğimiz anlaşılmamalıdır. Burada kast edilen, müslüman, sebeplere tutunma konusunda dinin kendisinden istediği şeyi yerine getiriyor ve rızık kazanmak için meşrû yollarla çalışıyor da buna rağmen rızkı az ve kısık kalıyorsa, elinin darlığından ve rızkının azlığından dolayı üzülüp huzursuz olmaması ve hırsızlık gibi haramları aklına bile getirmemesidir.

 

 

Rızık Darlığı İmtihanı Karşısında Müslümanın Tutumu

Rızkın darlığı halinde müslüman için doğru olan tutum şu tarzda gerçekleşir: Müslüman yakînen bilmeli ve aklında tutmalı ki, rızkın genişlemesi ve daralması, Allah’ın kuluna ikrâmının veya ona -hâşâ- ihânet etmesinin, onu horlamasının bir işareti değil; sadece kul için sınama ve denemedir (89/Fecr, 15-16). Rızıkta bir darlık sözkonusu olunca bu, Allah’ın, kulunu imtihan etmeyi murad ettiğine delâlet eder. Allah, kullarını dilediği zaman dilediği şeyle imtihan eder. Açlıkla imtihan ise, mü’minler için şu veya bu şekilde mutlaka olacaktır. “Andolsun ki sizi biraz korku, açlık, mallardan, canlardan ve ürünlerden biraz azalma (fakirlik) ile imtihan eder, deneriz. (Ey Peygamber!) Sen sabırlı davrananları müjdele.” (2/Bakara, 155)

Bu durumda bilmeli ki, sarılıp yerine getirmesi gereken ibâdet, sabr-ı cemîldir. Bu ibâdeti yerine getirdi mi, ecirleri kendilerine hesapsız verilecek olan yakînen iman etmiş sabırlılardan olur. Üzülmemeli, eli daraldığı, rızkı azaldığı ve geçimi zorlaştığı için tasalanmamalıdır. Daima Rasûlullah ve onun ashâbını, onların yaşadığı fakirlikleri, karınlarına taş bağlamak zorunda kalışlarını hatırlamalıdır. Bilmeli ki, dünya metâı az ve geçici, lezzetleri fânidir. Elden çıkınca da üzülmeye ve tasalanmaya değmez. Mal azlığı yüzünden kendinden daha aşağıdaki insanlara bakmalı; mal çokluğu açısından kendinden üstte olanlara bakmamalıdır. “İki haslet vardır, bunlar kimde bulunursa Allah onu şükredenler ve sabredenler arasına yazar: Din hususunda kendinden üstün olana bakıp ona uymak; Dünyalıkta kendinden aşağı olana bakıp Allah’ın kendine vermiş olduğu üstünlüğe hamdetmek. İşte böyle olan kimseyi Allah şükredici ve sabredici olarak yazar. Kim de din konusunda kendinden aşağı olana bakar, dünyalıkta da kendinden üstün olana bakar ve elde edemeyeceğine üzülürse Allah onu şükreden ve sabreden olarak yazmaz.” (Tirmizî, Kıyâmet 59, hadis no: 2514). "Sizden biri, mal ve yaratılışça kendisinden üstün olana bakınca, nazarını bir de kendisinden aşağıda olana çevirsin. Böyle yapmak, Allah'ın üzerinizdeki nimetini küçük görmemeniz için gereklidir." (Buhârî, Rikak 30; Müslim, Zühd 8, hadis no: 2963; Tirmizî, Kıyâmet 59, h. no: 2515). Bu hadislerde, hasedin (çekememezlik) ilacı vardır. Çünkü kişi, kendinden üstün olana bakıp kendini onunla kıyaslayınca haset etmekten emin olmaz.

Yine Buhârî’nin rivâyet ettiği şu hadisi aklında bulundurmalıdır: “Dünyada bir garip veya (geçip giden) yolcu gibi ol (öyle yaşa).” Bu hadis, dünyada zühd’e, dünyayı benimsememeye ve yetecek kadar yiyecekle kanaat etmeye teşvik hususunda bir kuraldır. İmam Nevevi şöyle der: “Bu hadisin anlamı, dünyaya meyletmeyin, orayı vatan edinmeyin, orada kalmayı içinizden (bile) geçirmeyin ve vatanları olmadığından gariplerin bir yerde bağlanıp kalmadıkları gibi siz de dünyaya bağlanmayın.” Yolcu, vatanına ulaşmak arzusuyla yolda yürüyen, geçip giden demektir. Kişi dünyada, efendisinin ihtiyacı sebebiyle başka bir beldeye gönderdiği köle gibidir. O, gönderildiği işi yapmada acele etmek, sonra vatanına dönmek ve başka şeylerle ilgilenmemek durumundadır. (a.g.e. 11/233-234) (8)

 

Haramdan, Hırsızlıkla Oluşmuş Hakdan Temizlenmek

İslâm dini bütün yönleriyle insan haklarına son derece önem vermiş ve bu hakların gözetilmesini emretmiştir. Allah (c.c.), Kur'ân-ı Kerim'de şöyle buyurmaktadır: "Mallarınızı, aranızda haksız sebeplerle yemeyin. Kendiniz bilip dururken insanların mallarından bir kısmını, yalan yemin ve şâhitlikle yemeniz için o mallan hâkimlere (reislere, yetkili idârecilere veya mahkeme hâkimlerine el altından rüşvet olarak) vermeyin" (2/Bakara, 88); "Ey iman edenler! Zannın çoğundan sakınınız. Çünkü zannın bir kısmı günahtır. Birbirinizin kusurunu araştırmayın. Biriniz diğerini arkasından çekiştirmesin (aleyhinde konuşmasın). Biriniz, ölmüş kardeşinin etini yemekten hoşlanır mı? İşte bundan tiksindiniz. O halde Allah'tan korkun. Şüphesiz Allah, tevbeyi çok kabul edendir, çok merhametlidir." (49/Hucurât, 12)

Her ne sûretle olursa olsun insanların haklarına tecâvüz edip onlara haksızlık yapanlar, zâlimler grubuna girmektedir ki, Cenâb-ı Allah Kur'ân-ı Kerîm'in birçok âyetlerinde onları şiddetle yermiş ve onlar için büyük azaplar olduğunu bildirmiştir: "Sorumluluk, ancak insanlara zulmedenlere ve yeryüzünde haksız yere taşkınlık edenlere âittir. İşte böylelerine acı bir azap vardır." (42/Şûrâ, 42); "Zâlimlerin varacağı yer ne kötüdür!" (3/Âl-i İmrân, 151); "Zâlimler için yardımcılar yoktur" (5/Mâide, 72); "Biliniz ki Allah'ın lâneti zâlimlerin üzerinedir." (49/Hucurât, 12)

Hz. Peygamber (s.a.s.) de bu konuda şöyle buyurmaktadır: "Birbirinize hasetlik etmeyin! Müşteri kızıştırmayın! Birbirinize buğzetmeyin! Birbirinize sırt çevirmeyin! Biriniz diğerinin pazarlığı üzerine satış yapmasın! Kardeş olun ey Allah'ın kulları! Müslüman müslümanın kardeşidir. Ona zulmetmez; onu yardımsız bırakmaz; onu küçümseyip hakir görmez. - Üç defa kalbine işaret ederek- Takvâ şuradadır. Kişiye kötülük olarak müslüman kardeşini hakir görmesi yeter. Müslümanın her şeyi, kanı, malı ve ırzı diğer müslümana haramdır." (Müslim, Birr 32)

Ebû Hureyre (r.a.) der ki: Rasûlüllah (s.a.s.) ashâbına: "Müflis (iflas etmiş) kimdir bilir misiniz?" diye sordu. Ashab: "Bizim aramızda müflis, hiç bir dirhemi ve eşyası olmayan kimsedir" dediler. Bunun üzerine Rasûlüllah (s.a.s.) şöyle buyurdu: "Benim ümmetimden müflis o kimsedir ki kıyâmet gününde namaz, oruç ve zekâtla gelecek, ancak şuna sövmüş; buna zinâ iftirasında bulunmuş; bunun malını yemiş; bunun kanını dökmüş; diğerini de dövmüş olarak gelecek; dolayısıyla şuna hesenâtından (iyiliklerinden, sevaplarından) buna da hesenâtından verilecektir. Şâyet dâvâsı sonuçlanmadan hesenâtı biterse, onların (hak sahiplerinin) günahlarından alınarak bunun üzerine yüklenecek ve sonra da cehenneme atılacaktır." (Müslim, Birr 59); "Kıyâmet gününde haklar, mutlaka sahiplerine ödenecektir; öyle ki boynuzsuz koyun için dahi boynuzlu koyundan kısas alınacaktır." (Müslim, Birr 60)

Haram yoldan bir şey elde eden, kazanan kimse pişman olur, tevbe etmek ve sorumluluktan kurtulmak isterse üç şey yapması gerekecektir: Pişmanlık duygusu ile Allah'a kalbini açıp yalvarmak, bağışlanmasını dilemek, haramı mülkünden çıkarmak, sahibine/ehline vermek.

a- Tevbe: Kitap ve Sünnet, Allah Teâlâ'nın tevbeyi kabul buyurduğunu, pişman olup af dileyenleri bağışladığını ifâde eden sayısız nassı (âyet ve hadisi) içerir. Haram işleyen -ayrıca kul hakkına da tecâvüz etmiş olsun veya olmasın- Allah'a karşı suç işlemiş, O'nun emrini tutmamış, yasaklarını çiğnemiştir. Bunun telâfî yolu, samîmî bir pişmanlık içinde Tevvâb, Rahmân, Rahîm, Ğafûr, Settâr... olan Allah'a yalvarmak, boyun eğip bağışlanmayı dilemektir. Tevbe etmenin üç şartı vardır:

O günahı terk etmek,

Onu işlediğine pişman olmak,

O günahı bir daha işlememeye kesin karar vermek. Bu üç şarttan biri eksik olursa tevbe geçerli olmaz.

b- Haramı Mülkünden Çıkarmak: Haram işlerken aynı zamanda kul hakkına tecâvüz etmiş; hırsızlık, gasp, aldatma, hile, fâizcilik, kumar gibi yollardan bir mal ele geçirmiş ise bunu mülkünden çıkarması, uzaklaştırması gerekecektir. Hak sahibinin hakkından arınmak, kul hakkından kurtulmak için şarttır.

Haram mal, belli ve muayyen bir şey ise onu ayırmak kolaydır. Bir hayvan veya eşyayı gasbeden ve tüketmemiş bulunan kimse onu kolayca mal varlığından ayırır ve sahibine verir. Durum böyle değilse, ortaya çıkan ihtimalleri şöylece sıralamak mümkündür:

1- Haram mal, helâl ile karışmış olup tahıl, para, yağ gibi mislî (emsâli/denk olan benzeri ile ödenmesi mümkün) olursa, iki ihtimal vardır: Birincisi, haramın miktarı bellidir; bu takdirde o miktar mal (buğday, arpa, yağ...) ayrılır. İkinci ihtimal ise, haramın miktarı belli değildir; bu takdirde zann-ı gâlibe göre hareket edilir. Haram olması kuvvetle muhtemel olan miktar çıkarılır. Helâl olduğu kesin bulunan miktarı bırakıp şüpheli olanlar da dâhil olmak üzere geri kalanı çıkarmak ve ayırmak ise takvâ yoludur.

2- Helâl ile karışmış bulunan haram mal ev, toprak vb. gibi her biri ayrı değer taşıyan cinsten mal ise burada sulh ve karşılıklı rızâ esasına göre helâlleşmek söz konusu olacaktır. Helâlleşmede hak sahibine malını aynen iâde etmek esastır. Bu mümkün olmazsa misli (emsâli, benzeri), bu da mümkün olmazsa değeri verilir.

c- Haram Malın Verileceği Yer: Tevbe edenin, mal varlığından ayırdığı haram malı sahibine ve ehline vermesi de ona düşen bir vazifedir. Kime, nereye, nasıl vereceğine gelince karşımıza yine çeşitli ihtimaller ve şıklar çıkmaktadır:

1- Haram malın sahibi belli ise malı kendisine verilecektir. Sahibi ölmüş ise hak, vârislerine âittir. Malın, sahibi kaybolmuş ise -Fıkh'ın mefkud bahsinde açıklanan müddet geçinceye kadar- beklenecek, bu arada meydana gelen artışlar da sahibi adına muhâfaza edilecektir.

2- Malın sahibi belli olmakla beraber bulunmasından ümit kesilmiş, vâris bırakmadan ölmüş olabilir veya gizlice alınan, zimmete geçirilen ganimet malında olduğu gibi- hak sahipleri pek çok olabilir ve bunları bulup, teker teker haklarını kendilerine teslim etmek mümkün olamaz (Çünkü ganimetin beşte biri çıkarıldıktan sonra geri kalan, bütün gâzilerin hakkıdır). Bu takdirde haram malın fakirlere tasadduku söz konusudur. Haram malın, fakirlere sadaka olarak verilmesinin câiz olup olmadığı tartışılmıştır. İslâm âlimlerinden bir grup, haramın mülk olmadığını veya temiz bir mal olmadığını göz önüne alarak fakirlere, sadaka olarak verilemeyeceği görüşünü benimsemişlerdir.

Gazzâlî bu görüş ve açıklamayı da -yerine göre uygun ve tutarlı bulmakla beraber- nakil ve kıyas delillerine dayanarak aksi görüşü; yani haramın tasadduk edilebileceği görüşünü benimsiyor. Delillerine gelince:

Naklî delil: Hz. Peygamber (s.a.s.) bir cenâze defninden dönerken bir Kureyşli kadının verdiği ziyâfete dâvet edilmiş, önüne konulan kızartılmış koyun, "haram olduğunu" bildirince "bunu kaldırın ve esirlere yedirin" buyurmuştur. Bu esirlerden maksadın, muhtaç mahpuslar (hapiste yatanlar) olduğu açıklanmıştır (Tirmizî, Savm 3). Bizans'ın İran'a gâlip geleceğini bildiren Kur'an haberini (30/Rûm, 1-5) müşriklerin yalanlayıp alaya almaları üzerine Hz. Ebû Bekir onlarla iddiâya girmiş, Kur'an haberi tahakkuk edince iddiâya bağlı develeri karşı taraftan almıştı. Ancak bu arada kumar haram kılındığı -mezkûr iddiâ kumar hükmünde olduğu- için Rasûlullah (s.a.s.) bunları tasadduk etmesini emretmiştir. Sahâbe ve tâbiûndan bu konuda, aynı hükmü destekleyen başka nakiller de vardır.

Kıyas delili: Haram malın sahibi bulunmadığına göre, geriye iki ihtimal kalmaktadır: Ya imhâ etmek, örneğin denize atmak ya da fakirlere vermek. Denize atılırsa bunun ne adama, ne malın sahibine ve ne de fakirlere faydası olacaktır. Halbuki fakirlere verildiği zaman bunun hem onlara faydası dokunacak, hem de duâlarından malın sahibi faydalanacaktır. Karşı tarafın "biz ancak helâl ve temiz olanı tasadduk edebiliriz" sözü yerinde olmakla beraber, buraya uymamaktadır. Çünkü haramı yemeyip fakire veren kimse bu işten kendisi için ecir ve sevap beklemiyor; yalnızca haramdan kurtulmak istiyor; bunu da malı zâyi ederek değil; fakirlere vererek yapıyor. "Kendimiz haramı nasıl yemiyorsak fakirlere de yedirmeyiz" sözüne de Gazzâlî şu cevabı veriyor: Bu mal, haram yoldan kazanana haramdır; ancak yukarıda verdiğimiz nakiller bunun fakirlere helâl olduğunu ifâde etmektedir. Şu halde fakir için harama değil; helâle râzı olmak söz konusudur. (Bize göre, günümüzde böyle bir haram mal, temiz paraya karıştırılmadan vergi vb. yollarla devlete verilecek giderler için kullanılır. Haram mülk olmadığından aynı miktar temiz para Allah yolunda infak edilir. Bunun iki sebebi vardır: Bir; o haram para, kişinin kendi malı değildir; o olmasaydı, nasıl olsa temiz parasından giderini karşılayacaktı. İki: Ceza, amelin/suçun cinsinden olmalı, bir seyyieyi silmek için kendi cinsinden bir hasene işlemelidir. Para cinsinden bir suçun silinmesi, para cinsinden bir sevapla olur. Onun için temiz ve helâl paradan o miktar infak edilmelidir. Bu yapılınca, sadakanın/infakın sevabına da girmiş veya günahın keffâreti için bunu değerlendirmiş olacağız, Gazzâlî'nin tavsiyesinin aksine, maddî kaybımız olmayacak; mânevî kazancımız olacaktır.)

3- Malın belli bir sahibi yoksa, meselâ devlet hazinesi veya âmme malından, haksız bir şekilde alınmış, zimmete geçirilmiş ise helâlleşmek için bu malın âmme menfaatlerine, bütün müslümanların faydalandıkları hizmet ve hayırlara sarfı gerekmektedir; meselâ yol, köprü vb. burada örnek olarak zikredilebilir (İhyâ, II/127-132). (9)

“Kimin üzerinde din kardeşinin ırzı, namusu veya malıyla ilgili bir zulüm varsa altın ve gümüşün bulunmayacağı kıyâmet günü gelmeden önce o kimseyle helâlleşsin. Yoksa kendisinin sâlih amelleri varsa, yaptığı zulüm miktarınca sevaplarından alınır, (hak sahibine verilir.) Şayet iyilikleri yoksa, kendisine zulüm yaptığı kardeşinin günahlarından alınarak onun üzerine yükletilir.” (Buhârî, Mezâlim 10, Rikak 48)

 

 

 

Farklı Hırsızlıklara Örnekler (Dolandırıcılık, Üçkâğıtçılık, Kleptomani, İntihâl, Yol Kesme, Soygun, Zimmet, Rüşvet, Kumar...)

Dolandırıcılık

Bir kimsenin malını ya da parasını hileli yollara başvurarak elinden alma işine dolandırıcılık denilmektedir. Dolandırıcılık, bir kişinin saflığından yararlanarak, ya da güven duygusunu istismar ederek onu kandırıp nitelikli hilelerin yapılması ve bunun sonucunda ondan yarar sağlanmasıdır. Türk ceza kanununda daha çok karşılıksız çek verme konusu bu kapsamda değerlendirilir. Dolandırıcılara üç aydan üç yıla kadar hapis ve para cezası verilir. Ama bu dolandırıcılık resmî daire ve kurumlara karşı işlenmişse, bir kimseyi askerlikten kurtarmak amacıyla işlenirse, verilecek ceza bir yıldan beş yıla kadar hapistir. Bunlar Türk cezâ kanunlarında belirtilir, ama kanunlarda günümüz hayatında sık karşılaşılan dolandırıcılık çeşitlerine pek yer verilmez. İslâm'da ise, her çeşit kandırmak, aldatmak, malın kusurunu gizlemek, hileli mal satmak, hatta alım-satıma en küçük bir yalan karıştırmak bu suç kapsamında değerlendirilir. "İnsanlarda zenginlik hırs ve tamahı olduğu müddetçe dolandırıcılar aç kalmaz" denir.

Üçkâğıtçılık

Yalanla, düzenle, hileyle insanları aldatmaya, işlerini bu yolla yürütmeye, dolandırıcılık, düzenbazlık, hilekârlık yapmaya üçkâğıtçılık da denir. Aslında üçkâğıtçılık, üçkâğıt oynatma işi demektir. Üçkâğıt oynatan kişiye üçkâğıtçı denir. Üçkâğıt: Yerde kapalı duran üç iskambil kâğıdından farklı olanı bulmayı amaçlayan ve el çabukluğuna dayanan oyunun adıdır. Genellikle yerdeki kâğıtlardan ikisi kırmızı, birisi siyahtır. Oyunu düzenleyen üçkâğıtçı, el çabukluğuyla bunları karıştırıp siyahın bulunmasını ister. Siyahı bulan oyuncu, yere sürülen parayı alır. Bulunması gereken kâğıt siyah olduğu için "bul karayı" da denir; "bul karayı, al parayı." Bu oyun, kimi zaman, üçkâğıtçının kendi başına veya diğerleri tarafından bilinmeyip sıradan müşteri gibi gözüken arkadaşları aracılığıyla çeşitli şekilde dolandırıcılığa da âlet edilir. Bu oyundan yola çıkılarak; karşısındakini hile yaparak kandırmaya, aldatmaya ve bunun için yapılan hile ve düzene de üçkâğıtçılık denilmiştir. "Üçkâğıt açmak" deyimi, karşısındakini dolandırmak, "üçkâğıda bağlamak" ve "üçkâğıda getirmek" deyimleri de, karşısındakini hileyle şaşırtıp aldatmak anlamında argo deyim olarak kullanılır.

Yankesicilik

Bir kimsenin üstündeki para ya da değerli eşyanın gizlice ve özel bir beceriyle alınmasıyla işlenen hırsızlık türüne yankesicilik denir. Yankesicilik, hırsızlığın muhâtap bir kişi üzerinde işlenen biçimidir. Yani, insanın yakınına sokulup hissettirmeden üzerinden çeşitli şeyler çalmaktır yankesicilik. Bu tür hırsızlığın, daha ağır bir cezayı gerektirdiği değerlendirilir. Yankesicilik biçiminde işlenen hırsızlık suçunun cezâsı Türk ceza kanununda iki yıldan beş yıla kadar hapistir. Eski dilde bu eyleme ihtilâs, yankesiciye de muhtelis denirdi (İhtilâs: Kapma, çalma, aşırma demektir). Tarrâr da yankesici anlamında kullanılırdı (Tarr: Arapça'da, bir şeyin kenarını kesmek, tırtıklamak demektir). Ayrıca sirklerde ya da özel gösterilerde, seyircilerden birinin çeşitli eşyalarını, kendisine fark ettirmeden, fakat öbür seyircilerin görebileceği bir biçimde çalmak olan, elçabukluğuna sahip sanatçı(!) da yankesici diye isimlendirilir. Türk toplumu sanata çok düşkün hale getirildiğinden, artık bu sanatı(!) halk nice pazarlamacılarda, çarşı ve pazarda, toplu taşıma araçlarında, organizasyonlarda da görebilmekte, çok sayıdaki bu sanatların kendi üzerlerinde ya da yakınlarında denendiğine şâhit olmaktadır.

İhtilâs

İhtilâs (hı, lâm, sin ile): Arapça'da; gafletten istifâde ederek hile ile bir şeyi almak anlamındadır. Kapma, kapılma, sirkat/çalma, aşırma anlamında kullanılır. Eskiden çalma, aşırma, para çalma, çalıp çırpma, hırsızlık için ihtilâs kelimesi kullanılırdı. Normal hırsızlık için değil; şimdi "yankesicilik" ve "kapkaççılık" denen, daha çok, el çabukluğu ile alma, aşırma, çalma için kullanılırdı. Şimdi, zimmete geçirme suçunun hileli hareketlerle işlenmiş biçimine ihtilâs denilmektedir. Zimmet suçunun ağırlaşmış biçimidir. Yalnız memurların veya üst dereceli yetkililerin işledikleri suç cinsi olarak kabul edilmektedir. İhtilâs suçunun en önemli unsuru, suçun ortaya çıkmasını önlemek için hileli davranışlarda bulunmaktır.

Eski ifâdeyle "ihtilâs-ı vakt" olumlu, güzel bir hırsızlıktır. Vakitten çalma demektir. Yoğun işler arasında vakit bulabilme anlamında kullanılır. Bugünün insanları genellikle zamandan değil, zaman kendilerinden çalmaktadır. Başka çalmalar konusunda uzman olanlar, bu tür güzel hırsızlığı akıllarına getirmemekte, boş zamanlarını, teneffüs ve dinlenmelerini, tatillerini de hayır ve güzellikte, faydalı çalışma alanlarında kullanamamakta. Ashâbın, birisi konuştuğunda onu dinlerken dahi boş vakit geçirmemek için aynı zamanda içlerinden Allah'ı zikrettikleri, duâ ettikleri rivâyet edilir. İnsanın en faydalı dinlenmesi, farklı ve yorucu olmayan bir çalışmayla, faâliyetle olur. Kur'ân-ı Kerim bu konuda şöyle buyurur: "İşlerinden boşaldığın vakit, tekrar çalış ve yorul. Rabbine rağbet et! (O'na yönel, boş durma.)" (94/İnşirâh, 7-8). Hemen önceki âyetlerde de (5-6) "Muhakkak zorlukla beraber kolaylık vardır" denilir, bu ifâde peşpeşe iki kez tekrarlanır. Bundan da, zorluk bitince kolaylık ve hemen yine zorluğun başlayacağı, peşinden tekrar kolaylığın geleceği... bu şekilde devr-i dâim olacağı anlaşılabilir.

Kapkaççılık

Kapıp kaçmak yoluyla yapılan hırsızlık biçimine kapkaççılık denir. Bir kimsenin elindeki bir şeyi kaparak kaçma yöntemiyle gerçekleştirilen hırsızlık şeklidir. Fırsatlardan yararlanarak vurgun yapmaya da kapkaççılık denilir. Ayrıca, alelacele ve üstünkörü işler yapıp kısa yoldan çok kazanmak isteyen kişilerin yaptıklarına da kapkaççılık adı verilir. Ama, günümüzde çoğunlukla kaparak, çarparak yapılan hırsızlığa denilmektedir. Kapkaç düzeni, fırsatçılık ve vurgunculakla kazanç sağlamaya çalışan kimselerin egemen olduğu düzendir. Kapkaççılık, giderek ivme kazanan işsizlerin çok câzip bir iş alanı olma yolunda sınır tanımıyor. Çarşıda, pazarda, sokak aralarında, özellikle kadınların çantalarını ve yaşlı kimselerin elindekilerini alıpkaçan, çoğunlukla çalarak sahip oldukları otomobillerle de bu işi yapan çok sayıda insanın olduğunu biliyoruz. Bunlar organize olarak çeteleşebiliyor, çantasını, ya da kıymetli eşyasını alıp kaçmak istedikleri kimseler direnince yerlerde sürümekten, yaralamaktan, hatta öldürmekten çekinmiyorlar. Kapkaççıların Türk ceza kanunundaki boşluklardan yararlanarak bu iş için küçük yaştaki çocukları kullandıkları da sıkça görülüyor. Eskiden bu tarz suça "ihtilâs" denilirdi.

Vurgunculak

Kolay yoldan ve genellikle yolsuzca büyük kazanç elde etmeye vurgunculuk denilir. Daha çok, malların piyasadaki darlığından yararlanıp onları yüksek fiyata satarak vurgunculuk yapılmaktadır. Bunun yanında, bazı malları piyasadaki fiyatlarından daha ucuza satıp sürümden aşırı kâr elde etmek de vurgunculuk olarak değerlendirilir; ama bunun birinci şıktaki esas vurgunculukla karşılaştırılınca mâsum bir vurgunculuk olduğu bilinmelidir. Yasal ve ahlâkî olmayan yollardan kısa sürede çok kazanç elde etmeye de vurgun vurmak denilir. Vurguncu, yolsuzluk yaparak büyük kazanç elde eden, vurgun vuran kimse demektir. İslâmî literatürde vurgunculuk, "ihtikâr" kavramına girer. Karaborsa ve spekülasyon için de bu kelime kullanılır.

Sûiistimal; Görevi Kötüye Kullanma

Sûiistimal: Sû' Arapça'da kötü; isti'mâl de kullanma demektir. Sûiistimal de kötü kullanma, yani görevini kötüye kullanma, görevindeki konumdan yararlanarak yolsuzlak yapma demektir. Vaziyefeyi sûiistimal, yani görevi kötüye kullanma: Memurun ya da üst derecedeki bir yetkilinin göreviyle ilgili yetkilerini aşması demektir. Hakkın kötüye kullanılmasına hakkın sûiistimali, yetkinin kötüye kullanılmasına da nüfuz sûiistimali denilir. Zimmetine geçirme, ihtilâs, irtikâp, rüşvet suçları, görevi kötüye kullanmayla oluşur. Ama görevi kötüye kullanma, bunları da içerdiği halde, daha genel kapsamlı bir suçtur.

Yolsuzluk

Bir görevi, bir yetkiyi kötüye kullanarak yapılan yasaya, kurallara aykırı ve yolunda olmayan, yoluna/usûlüne/kuralına göre yapılmayan uygunsuz eylemlere yolsuzluk denilir. Yolsuzluk, aslında düzensizlik, nizamsızlık demektir. Buradan yola çıkılarak yaptığı işi kötüye kullanıp sûiistimal eden kimseye yolsuz, bu yolsuzca yapılan harekete de yolsuzluk denmiştir. Eskiden "yolsuz" tâbiri, işlediği bir suçtan dolayı, bir esnaf ya da spor birliğinden, bir tarikatten atılmış olan kimse için kullanılırdı. Meselâ ahîlik denilen esnaflık loncasından atılıp işten men cezâsı verilmiş esnaflara yolsuz denilirdi.

Zimmete Geçirme

Zimmet: Konumuzla ilgili olarak, bir görevlinin para, kıymetli evrak, mal vb. konusunda görevi gereği üstlendiği sorumluluk demektir. Meselâ patron, çalışan bir görevlisine: "Bu malları senin zemmetine veriyorum" der, buna zimmetlendirme denilir. Bir yerde çalışan kimsenin zimmetinde çok para veya kıymetli eşya olabilir. Görevlilerin zimmetindeki malları işten ayrılırken teslim etmeleri gerekir. Zimmetine Geçirme: Kendisine emânet edilen bir malı veya parayı kendisine mal etmeye, kendisi için kullanmaya zimmetine geçirme denilir.

İrtikâp

İrtikâb; Arapça'dan dilimize geçmiş bir kelimedir; kötü bir iş yapma, yiyicilik ve özellikle rüşvet yeme anlamındadır. İrtikâp, eskiden herhangi bir insan tarafından yapılan kötü, günah bir faâliyete, suç işlemeye denilirdi. Rüşvet alma gibi görevi kötüye kullanmaya da irtikâp denilmektedir. Şimdi irtikâp, sadece resmî görevli ve yetkililer için kullanılmaktadır. Bir memur veya yetkilinin bu sıfatını ya da görevini kötüye kullanarak kendisine ya da bir başkasına haksız yarar sağlaması veya bu yolda vaad elde etmesiyle oluşan suça denilir. Görevi kötüye kullanmanın özel bir şeklidir. Görev veya yetkisini ya da bu sıfatını, unvânını kullanarak mağdûru mânevî zorlama altında bırakarak, kandırarak, ya da mağdûrun kendiliğinden düştüğü hatadan yararlanıp haksız yarar sağlanarak irtikâp suçu meydana gelir. Haksız yarar, bir miktar para olabileceği gibi, maddî yönden yarar sağlayan her türlü mal ya da hizmet de olabilir. Göreve başlamadan önceki mal varlığı ile görevi sürdürürken, ya da sona erdiğindeki mal varlığı arasında yükselme yönüyle çok büyük farklar olan kimseler, genellikle bu irtikâp suçuna bulaşmış yetkililerdir. Bunların içinde cezâlandırılanlar hemen hiç yoktur. Nice seçilmiş veya atanmış yetkili, aldığı maaş ile açıklanması mümkün olmayacak derecede para, gayr-ı menkul vb. mal elde edebiliyor, krallar gibi yaşıyor. Burası Türkiye olduğu için hesap soran da olmaz. Âhiretteki hesap şuuru olanlar da zâten bu tür işlere (istisnâ dışında) karışmaz.

Haraç

Haraç: Arapça harâc kelimesinden geçmiştir. Bir yerden ya da bir kimseden zor kullanılarak alınan ya da zor karşısında verilen paraya haraç denilir. Haraç almak: Zorla para almak demektir. Haraç yemek: Bir yerden, ya da kimseden zorla para almak, başkasının sırtından geçinmek anlamında kullanılır. Bir kimseyi haraca bağlamak: Bir kimseyi belirli zamanlarda belirli miktarda para vermeye zorlayarak bunu kabul ettirmek anlamında deyimdir. Haraca kesmek: Birinden zorla para almak veya menfaat temin etmek, zulmetmek anlamında kullanılır. Haraç mezat satmak: Açık arttırma yoluyla bir şeyi satmak demektir.

Haraç, özellikle büyük şehirlerde eğlence yerleri işletmecileri ve bazı riskli iş yapan yerleri korumak adına organize suç örgütleri, yani çeteler/mafya tarafından haraca kesilir. Bazı yeraltı örgütlerinin kabadayılıkla, eğlence yeri ve riskli iş dışında normal iş yapan esnaftan, özellikle zenginlerden haraç aldıkları da olur. Film ve dizilerdeki kahramanların da gençleri kabadayılığa özendirmesiyle bu tür işlere soyunanlar giderek artmaktadır. Bu örgütler, haraç alacakları bölgeleri kendi aralarında belirlerler. Bir çetenin haraç istediği semtten başka çete haraç isteyemez. Bu kural bozulunca, aralarında ciddi hesaplaşmalar, kavga, yaralama ve ölümler olur. Kolay para kazanmanın yolu olarak seçilen haraççılık bir hırsızlık, soygun türüdür. Hırsızlıktan farkı, "başkasının malını gizlice çalma"ya hırsızlık denilirken, haraç gizlice değil, tehditle ya da güç kullanılarak muhâtabın gözü korkutularak zorla alınan gasbdır. Bazı resmî kurumların verecekleri bazı hizmetler karşılığında "harç" adı altında vatandaşlardan zorunlu olarak aldıkları belirli paralara halk, telaffuz yakınlığından ve paranın fazla ve âdil olmadığından haraç diye söz eder.

Aslında harac İslâmî literatürde farklı ve olumlu bir anlam taşır. Harâc: İslâm hukukunda müslüman olmayan halktan alınan vergiye denir. Cizye, İslâm'ı kabul edenlerden alınmadığı halde, harâc arâzisine sahip olan kimse İslâm'ı kabul etse bile, yine bu vergiyi öder. "Harâc arâzi" İslâm devleti tarafından kuvvet kullanılarak fethedilen arâzîdir. Bu arâzîde eski sahipleri kalabilir ve bunlardan belli bir vergi alınır.

Gasb

Gasb: Bir şeyi zorla alma, zor kullanarak ele geçirme demektir. Yağmanın eşanlamlısı olarak kullanılır. Gasb eylemini yapan zorba kimseye gâsıb denilir. Gasbetmek: Bir şeyi sahibinin izni ya da haberi olmadan zorla ya da hile ile almak, ele geçirmek demektir. Yetki gasbı: İdarenin adlî alana ait bir yetkiyi kullanması ki, hukuk devletinde idareyi ve memuru sorumluluk altına sokar. Ad gasbı: Bir kişinin hakkı olmadan başkasına ait bir adı kullanmasıdır. Adının gasbedilmesinden zarar gören kişi, mahkemeden bunun önlenmesini ve adını gasbeden kişinin kusuru varsa, mânevî tazminat olarak belirli bir paranın ödenmesini isteyebilir. Hiçbir gerekçeye dayanmadan çalışanların ücretlerini kesen patron, işçilerinin haklarını gasbetmiş olur. Köylerde sık sık komşular, birbirlerinin tarlasının bir bölümünü gasbeder, sınırlarını değiştirirler. Bu da genel anlamda bir hırsızlık, bir yağma türüdür. Kimliğini, ehliyetini kaybeden ya da çaldıran kimsenin başına neler geldiğini, onun ismine borçlanıldığı, hırsızlık yapan kimseler elini kolunu sallayarak gezerken kimlik sahibinin arandığı ve suçlu muâmelesi gördüğü günümüzde alışılmış olaylar haline gelmiştir. Bu suç, hem iftirâ, hem ad gasbı, hem normal gasb, hem de genel anlamda hırsızlıktır.

Gasbedilmiş malın, gasbın yapıldığı yerde sahibine geri verilmesi gerekir. Gasb sırasında malın değerini düşüren bir noksanlık olmuşsa, gasbeden taraf bu değer farkını öder. Malın yok olması ya da geri geri verilemeyecek derecede özelliklerinin değişmiş olması durumunda, mal mislî mallardan ise, mislinin verilmesi gerekir. Mislî mallardan değilse, gasb günündeki değeri ödenmelidir.

Hadîs-i şeriflerde şöyle buyurulmaktadır: “Kimin üzerinde din kardeşinin ırzı, namusu veya malıyla ilgili bir zulüm varsa altın ve gümüşün bulunmayacağı kıyâmet günü gelmeden önce o kimseyle helâlleşsin. Yoksa kendisinin sâlih amelleri varsa, yaptığı zulüm miktarınca sevaplarından alınır, (hak sahibine verilir.) Şayet iyilikleri yoksa, kendisine zulüm yaptığı kardeşinin günahlarından alınarak onun üzerine yükletilir.” (Buhârî, Mezâlim 10, Rikak 48) "Kim bir karış toprağı zulüm yoluyla gasbederse, Allah onun boynuna yedi kat toprağı tasma gibi takar" (Buhârî, Bed'u'l-Halk 2; Müslim, Musâkat 137-139). "Kendi rızâsı olmadıkça bir müslümanın malı başkasına helâl olmaz." (Ahmed bin Hanbel, Müsned, V/22)

Yağma

Yağma: Farsça'dan dilimize geçmiştir. Bir yeri topluca basıp orada bulunan malları şiddet kullanarak alıp kaçma, çapul, talan demektir. Arapça "gasb" kelimesiyle eşanlamlıdır. Farsça "talan" ve Türkçe "çapul" da aynı anlamda kullanılır. Bir kimsenin elinde bulunan taşınır malını zor kullanarak ya da korkutarak ele geçirmektir. Eskiden savaş alanlarında ya da kılıç zoruyla alınan kentler ve kalelerde düşmandan elde edilen ganimetin önceden komutanlarca vaat edildiği gibi, asker arasında paylaşılmasına yağma denilirdi. Yağmacılık: Yağmalama işi, çapulculuk, kendine ait olmayan bir malı, parayı kendi çıkarına kullanma demektir. Bunları yapana da yağmacı denilir. Yağma gitmek: Bir malın çok satıldığını, alıcısının çok olduğunu anlatmak için kullanılan bir deyimdir. Yağma yok: Boşuna ümitlenme, bir şey elde edemezsin, râzı olmam anlamında kullanılır. Yağma Hasan'ın Böreği: Her önüne gelenin yararlandığı, kimsenin sahip çıkıp korumadığı kaynak, koruyucusu olmayan servet anlamında kullanılan bir deyimdir. Kamuya ait nice malların durumu bu deyimle kolay ifade edilebilir. Tarihî çeşmelerin musluklarından yollardaki yağmur suyu ızgaralarına varılıncaya kadar gözönünde duran yağmalanmaya değer kıymette bulunan hemen her şeyin başına bu eylem gelmektedir. En önemli yağma ise, insanî ve İslâmî değerler, onurlar, haklardır.

Sahtekârlık

Sahte: Gerçek, doğal, ya da orijinal olmaya şey için kullanılır. Düzme, düzmece, yapma, taklit olan şey demektir. Gerçek olmayan, ancak gerçek süsü verilen, gerçekmiş gibi gösterilen yapmacık şeyler için de kullanılır. Güzel sanatların hemen her bölümünde orijinal eserlerin sahteleri, taklitleri yapılır, uygun alıcılar varsa yüksek paralar karşılığında satılır. Sözü edilen şeyin kendisi olmayan ve sahte olduğu bilindiği halde gerçekmiş gibi gösterilen bir eseri satışa çıkarmak günahtır, suçtur. Sahtekârlık: Bir şeyi, bilinçli olarak ve karşısındakini yanıltmak için bozma, değiştirme; buna yönelik davranış; sahtecilik, düzmecilik demektir. Sahte belge, evrakta sahtecilik, sahte para, kalpazanlık, döviz sahtekârlığı çok bilinen sahtekârlıklardır. Bunun yanında, günlük hayatta özellikle ticarette çok çeşitli sahtekârlıklar sergilenmektedir. Kiremit tozunu talaşla karıştırarak kırmızı biber diye satan, insan sağlığına zarar verip vermemesini bile önemsemeyen gıdadaki sahtekârlıklar yanında, diğer tüketim mallarında da insanı hayrete düşüren sahtekârlıklara her geçen gün yenileri ilâve olabiliyor. Bu hem para, hem sağlık, hem güven açısından hırsızlıktır.

Taklitçilik

Taklit: Konumuzla ilgili olarak; bir maddenin, değerli bir eşyanın benzerini, sahtesini yapmak, bu şekilde yapılmış eşyaya denir. Güzel sanatlarda, bir eserin ya da bir nesnenin hileye başvurularak yapılan kopyası ya da benzerine de taklit denilir. Deri taklidi, pırlanta taklidi, taklit mücevher gibi eşyaların taklidi olduğu gibi, eşya kategorisine girmeyen şeylerin de taklidi yapılır: İmza taklidi gibi. Teknolojik âletlerin, giyim sektöründeki meşhur markaların taklidi vicdanlara hitap eden Allah korkusu dışında önüne geçilemeyecek ciddî bir problemdir, giderek yaygınlığı ivme kazanmaktadır. Marka; bir nesneyi, özellikle de ticarî bir malı tanıtmaya ya da benzerlerinden ayırmaya yarayan özel işaret, amblem, yazı ve bu şekilde satılan ürünler demektir. Konumuzla ilgili olanı kalitesiyle meşhur olan büyük firmaların özel işareti anlamındaki markadır. Marka, malın niteliğini güvence altına alan, onu aynı tür mallardan ayıran bir tanıtım işaretidir; malın ya da ambalajın, ya da her ikisinin üzerine konur. Haksız rekabetin önüne geçilmesi, malın kamuoyundaki kalite imajının taklitleriyle zedelenmemesi için marka taklidi, başka özel ve tüzel kişiliğin kul haklarını ihlâl anlamına geldiği bir haksız kazançtır, hırsızlıktır. Kopye: Öğrencilerin kopye çekmesinden, bir eserin kopyesinin, yani taklidinin gerçek diye satılmasına kadar değişik bir hırsızlık çeşidi olarak kabul edilebilir.

Hıyânet, Hâinlik

Emânetlere, kendisine güvenilip geçici bir süre kontrolüne bırakıldığı şeye karşı hıyânet etmek, o emânetin sahibinin zarar görmesine kasıtlı olarak sebep olmak da bir çeşit hırsızlıktır. Hıyânet diye dillendirdiğimiz anlam, İslâmî literatürde daha çok "gadr" kelimesiyle ifade edilir. Gadr: Vefâsızlık, ihânet, verilen sözü yerine getirmemek, ahdi bozmak demektir. Arapça'da "gadîr veya gaddâr adam" denilince, sözüne hiç güvenilmeyen kişi anlaşılır. Mağdûr da gadr'e uğramış, haksızlığa mâruz kalmış, zarar ve ziyan görmüş kişi demektir. Gadr veya gaddarlık Türkçe'de Arapça'daki mânâlarından daha değişik anlamlarda kullanılmıştır. Dilimizde gadr; "zulüm, merhametsizlik", gaddâr da; "hiç merhameti olmayan, zâlim, merhametsiz, insafsız" şeklinde anlaşılır. Kurân-ı Kerim'de; "...Allah hâinleri sevmez" (8/Enfâl, 59) buyrulur. Hadis-i şerifte şöyle buyrulur: "El, aldığı şeyden onu geri verinceye kadar sorumludur." (Ebû Dâvud, Büyû' 88; İbn Mâce, Sadâkat 5)

Emânet: Birisinin koruması için bırakılan maddî ve mânevî hakka denir. Aynı zamanda emânet; emniyet edilip inanılan şeydir. Peygamberlerde bulunan sıfatlardan biri de "emânet"tir. Rasûlullah, hicretten önce, kendisinde bulunan emânetleri sahiplerine iade etmişti. Çünkü kâfirler ona "el-emin" olarak mallarını emânet ediyorlardı. Hz. Peygamber "emânete ihânetin münâfıkların alâmetlerinden olduğunu" söylemiştir (Buhârî, İmân 64; Müslim, İmân 106). Emânet, mü'minlerin de temel vasıflarından biridir (23/Mü'minûn, 8). İhânet edilmemesi gereken en önemli emânet Kur'an ve Sünnet'tir. Bu kaynaklara sahip çıkmayan büyük hâindir. Vedâ Hutbesi'nde Rasûlullah şöyle buyurmuştur: "Size bir emânet bırakıyorum ki, ona sarıldıkça sapıklığa ve dinsizliğe düşmezsiniz. Bu emânet Allah'ın kitabı Kur'ân ve benim sünnetimdir" (Buhârî, Tecrid, 1654). "Emânet sahibi olmayan kişinin gerçek imânı yoktur." (Ahmed bin Hanbel, Müsned, III/135)

"Emin": "Bir şeyi koruyan, güvenilen, itimatlı adam, hâin olmayan" anlamındadır. "Emin, mü'min ve emânet" kelimelerinin kendinden türediği "emn", her türlü korku ve şüpheden uzak olmak, bütünüyle tatmin ve huzura kavuşmuş olmak demektir. "El-Emîn"; güvenilir, mûtemed anlamına geldiği gibi, bazan da emniyet içerisinde olan, emniyetli mânâlarına gelir. Bu şekilde Emâneti yerine getirene emin kişi denir. "Emîn" vasfı, tüm Rasullerin ortak vasıflarından biridir (26/Şuarâ, 107, 125, 143, 162, 178, 193). Peygamberler emîn/güvenilir vasıfları ile Allah'ın dinini tebliğ ediyorlar ki, insanlar kendilerine inansın. 12/Yûsuf, 54 âyetinde belirtildiği gibi, peygamberlerin emin'lik vasfını toplum da kabul etmek zorunda kalıyordu. Son Nebî ve Rasûl olan Hz. Muhammed (s.a.s.) de daha risâlet görevine başlamadan önce "Muhammed'ül-Emîn" olarak tanınmıştı. O da risâlet görevini kendinden öncekilerden geniş ve özde aynı emîn bir peygamber olarak Mekke şirk toplumunda yerine getirdi. Tarihin hangi döneminde olursa olsun, bir kimse topluma bir dâvâ ile gelip onları dâvet ettiğinde, toplumun ona inanması için o kimsenin "emîn" vasfına sahip olması lâzımdır. Günümüz İslâm dâvetçileri de başarılı olabilmeleri için, peygamberlerin bu en temel vasıflarına sahip olmaya çalışmalıdırlar.

Bir kimsenin "emîn" sayılabilmesi için o kimsenin dâvâsında samimi olduğunda güvenilir olması, dâvâyı yüklenmeye güç yetirebilmede güvenilir olması ve her türlü zorluğa o uğurda katlanacağı hususunda güvenilir olması gerekir. Nitekim Kur'an-ı Kerîm'de "bir işi yapabilme gücüne sahip" mânâsında da kullanılmaktadır "emîn" kelimesi.

Emin olma; sırf doğru olma, güvenilir olma, bir işi yapabilme gibi mânâlarda kullanılmaz. Kur'an-ı Kerîm'de emîn kavramının bir de azâbdan, korkudan, kendi kendinden "emîn olma" gibi anlamları vardır. "Korkudan, (azaptan), "emîn" olma (hakkı), iman eden ve imanlarını bir zulme bulaştırmayanlara âittir. Ve doğru yolu da bulmuş olanlar onlardır" (6/En'âm, 82). "Emîn" olanlar emâneti yüklenip iman edenler, sâlih amel işleyenlerdir. Allah azaptan emîn olacak olanların bunlar olduğunu belirtiyor.

Hile

Hile: Bir kimseyi aldatmak ya da yanıltmak amacıyla çevrilen düzen, oyun, dolap demektir. Aldatacak tarz ve tedbir, sahtekârlık, düzenbazlık anlamlarına da gelir. Hile, bir kimseyi kararında hataya düşürmektir. Bu, daha çok, hilekârın kurnazca hareket ve fiilleriyle aldatarak oluşur. Hile, aynı zamanda kazanç sağlamak amacıyla bir ürüne katılan değerce düşük madde; bir ölçme aracında yapılan değişiklik için de kullanılır; meselâ sütte veya tartıda hile olması gibi. Hile yapmak: Bir kimseyi aldatıp kandırmak, çıkar sağlamak için satılacak bir mala değersiz başka bir şey katarak onun saflığını bozmak demektir. Hilekâr veya hilebâz: Hileci demektir, yani hile yapan, bir işe hile karıştıran kimse. Hileli: Karşısındakini aldatmak ya da yanıltmak amacıyla üzerinde değişiklik yapılmış ya da içine bir şey katılarak saflığı bozulmuş şey için kullanılır. Hileli yağ, hileli iflâs gibi.

Alış-verişlerde hîleden maksat, bir kimseyi söz, fiil ve davranışlarıyla etkileyerek, satım akdinin onun yararına olduğunu telkin etmek ve onu piyasa fiyatının dışında bir satış bedeli ödemeye râzı etmektir. Hîle, âyet ve hadislerle yasaklanmıştır. Savaş hilesi: Savaşta düşmandan gerçek amaçları, kuvvetleri ve planları gizleyerek onu yanıltmak amacıyla alınan önlemlerdir. Peygamberimiz "Savaş hud'adır (hiledir)" buyurmuştur.

Kur'ân-ı Kerîm'de şöyle buyurulur: "Ey iman edenler, Allah'a ve Peygambere hâinlik etmeyin. Kendiniz bilip dururken emânetlerinize de hâinlik etmeyiniz" (8/Enfâl, 27). Peygamberimiz (s.a.s.) bir gün pazar yerinden geçerken elini bir hububât yığınının içine sokmuş, altının ıslak olduğunu görünce satıcıya sebebini sormuştur. Satıcı yağan yağmurun ıslattığını bildirince, Allah'ın elçisi şöyle buyurmuştur: "Bu ıslaklığı herkesin görmesi için hububatın üzerine çıkarman gerekmez miydi? Hîle yapan, bizi aldatan benden değildir" (Müslim, İman 164; Ebû Dâvud, Büyû' 50; Tirmizî, Büyû' 72). Bu hadis alış-verişte hile yapmanın yasak olduğunu gösterir.

Satılan malda ayıp varsa, satıcının bunu müşteriye açıklaması gerekir. Ticaret örfünde, satılacak malın kıymetini ve dolayısıyla satış bedelini azaltan kusurlara "ayıp" denir. Hadis-i şerifte şöyle buyurulur: "Satıcı doğru söyler ve sattığı şeyin ayıbını açıkça beyan ederse, satışı bereketli olur. Yalan söyler ve sattığı malın ayıbını gizlerse, satışın bereketi yok olur." (Buhârî)

Cenâb-ı Allah şöyle buyurur: "Ey iman edenler, birbirinizin mallarını bâtıl yollarla yemeyiniz." (4/Nisâ, 29). "Azap olsun/yazıklar olsun, ölçüde, tartıda noksanlık edenlere! Onlar insanlardan ölçüp aldıkları zaman tam olarak alırlar; fakat insanlara verilmek üzere ölçtükleri veya onlara tarttıkları zaman eksiltirler" (83/Mutaffifîn, 1-3). "Ölçüyü ve tartıyı doğru yapın. Biz insana ancak gücünün yeteceği kadarını yükleriz" (6/En'âm, 152). "Ölçüyü tam yapın, eksiltenlerden olmayın, doğru terazi ile tartın. İnsanların hakkını azaltmayın. Yeryüzünde bozgunculuk yaparak karışıklık çıkarmayın" (26/Şuarâ, 181-183). Bu ve benzeri âyet ve hadisler müslümanın bütün iş ve muâmelelerinde doğru hareket etmesini hîleden uzak durmasını bildirmektedir.

Hîle, ya sözle veya fiille karşı tarafı etkilemek sûretiyle vuku bulur. Sözlü hile; tarafların birbirini etkilemek ve akde râzı etmek için, birtakım aldatıcı ve yanıltıcı sözler konuşmasıdır. Amaç, ayıplı bir malı, müşteriye ayıpsız gibi satmak veya normalin üstünde bir fiyatla satışı gerçekleştirmektir. Meselâ, satılan malı mevcut olmayan sıfatlarla övmek, malın kusurunu gizlemek, üçüncü bir kişi aracılığı ile fiyatın yükselmesini sağlamak bunlar arasındadır. Fiilî hile ise; taraflardan birisinin diğerini etkilemek ve alış verişe râzı etmek için birtakım hileli hareketler yapmasıdır. Meselâ; kalitesi düşük bir mala, aynı cins fakat kalitesi yüksek bir malın damgasını vurmak; kalan değeri yüksek olan kömüre düşük kalitelisini karıştırmak; sütsüz ineğin memelerini bağlayarak süt biriktirmek ve alıcıya çok süt varmış gibi göstermek (Buhârî, Büyû' 64) ve böylece normal fiyatının üstünde bir satış bedeli ile satmak gibi hilelerdir. Günlük hayatta buna benzer pekçok hile ve aldatma çeşitleri görülmektedir.

İşte, İslâm bütün hile ve aldatmaları yasaklamış, müslümanın özünün ve sözünün bir olmasını istemiştir. Bütün namazların her rek'atında okunan Fâtiha sûresinde "Ey Rabbimiz, bizi dosdoğru yola ilet" (1/Fâtiha, 6) dûasının tekrar edilmesi, toplumu en doğruya, en güzele ulaştırma amacına yöneliktir. Hileci, hile yapan, düzenbaz, oyuncu demektir. Hîlekârlık, aynı kökten Arapça, Farsça bileşik isimdir. Bir işi, muhâtabını yanıltarak yapmaya sevk eden kimseye "hîlekâr" denir. Hile, ahlâka aykırı bir davranıştır, İslâm'da kesin bir şekilde yasaklanmıştır (H. Döndüren, Şamil İslâm Ans. 2/438-439).

Borcu Ödememek

Ödeyebileceği halde borcunu ödememek veya ödememek niyetiyle borç almak hırsızlıktır. Peygamberimiz (s.a.s.) şöyle buyurmuşlardır: "Kim ödememek kastıyla borca girerse Allah'ın huzuruna hırsız olarak çıkar." (Kütüb-i Sitte Terc ve Şerhi, c. 17, s. 288). "Zenginin borcunu geciktirmesi zulümdür..." (Buhârî, Havâle 1-2; İstikraz, 12; Müslim, Müsâkat, 33). "Allah Teâlâ nazarında, bir kulun Allah tarafından yasaklanan kebîrelerden sonra, beraberinde getirebileceği en büyük günahlardan biri, kişinin ödenecek karşılık bırakmadan üzerinde borç olduğu halde ölmesidir." (Ebû Dâvud, Büyû 9, (3342). “Kim ödemek niyetiyle başkasının malını (borç) alırsa, Allah bu borcu ödemeye onu muvaffak kılar. Kim de başkalarının malını telef etmek niyetiyle alırsa, Yüce Allah bu malın bereketini giderir. Ve borcu ödemeye muvaffak olamaz.” (Buhârî, Zekât 18, İstikrâz 2; İbn Mâce, Sadakat 11). Bir başka hadis-i şerifte, aynı muhtevâ şöyle dile getirilir: “...Gönlünde ödemek niyeti olmaksızın borçlanan kimse, borcunu ödemeden ölürse, Allah ondan alacaklıların hakkını alır.” (S. Buhârî, Tecrîd-i Sarih Terc. c. 7, s. 273)

Borçlunun borcunu zamanında ödememesi, onu âhiret felâketine sürükler. Çünkü Peygamberimiz’in açıklamalarına göre şehitlik üzere ölüm bile kul hakkı olan borcun vebalini düşürmez. Kişi cennetliklerden olsa bile borcu vârisler tarafından ödeninceye kadar ruhu kabir hapsolunur: "Borçlu ölen kimse kabirde bağlıdır, rehinlenmiş gibidir. Onu kurtaracak tek şey borcunun ödenmesidir." (Kütüb-i Sitte Terc. ve Şerhi, c. 7, s. 179, 180) "Nefsimi elinde tutan Zât'a kasem olsun, bir adam Allah yolunda öldürülse, sonra diriltilse, tekrar öldürülse, sonra diriltilip tekrar öldürülse, üzerindeki borcu ödenmedikçe cennete giremez." (Kütüb-i Sitte Terc. ve Şerhi, c. 7, s. 179). "Üzerinde bir dinar veya bir dirhemlik borçla ölen kimsenin borcu, onun hayır ve hasenâtından ödenir. Orada (mahşer yerinde) ne dinar ne de dirhem vardır." (Kütüb-i Sitte Terc ve Şerhi, c. 17, s. 288)

Ğulûl

Ğulûl, savaş ganînemtlerinden çalmak, aşırmak ve taksimden önce ganîmet mallarından bir şey almak anlamına gelir. Ganimet, bilindiği gibi, harb ehlinden (İslâm'a savaş açan harbîlerden) savaş devam etmekte iken mücâdele esnâsında alınan mallara denilir. İslâm'da ganîmet yolsuzluğu konusu ilk defa Bedir Gazvesinde (2/624) kaybolan kadife bir örtüyle ilgili olarak ortaya çıkmıştır. Münâfıkların, örtüyü Hz. Peygamber'in almış olabileceğini söylemesi üzerine şu âyet inmiştir: "Bir peygamberin ganîmet malına hıyânet etmesi düşünülemez. Kim (emânete, ğulûl denen devlet malına) hıyânet ederse, kıyâmet gününde hıyânet ettiği şeyle gelir. Sonra herkese kazandığının karşılığı tam olarak verilir; onlara zulmedilmez." (3/Âl-i İmrân, 161)

Gerek ganîmette ve gerekse başkasına âit mallarda yolsuzluk yapmayı yasaklayan birçok hadis de vardır: "Allah nezdinde hıyânetin en büyüğü, iki arâzi veya ev komşusundan birisini, diğerine âit bir arşın toprağı kendi zimmetine geçirmesidir. Allah kıyâmet gününde, bu toprağın yedi katını, onun boynuna geçirir." (Ahmed bin Hanbel, IV/140, 202, V/341, 344). "Kim şu üç şeyden berî/uzak olarak ölürse (azap görmeksizin) Cennete girer: Kibir, gulûl (ganîmet veya toplum malından çalma), borç." (Tirmizî, Siyer 21, hadis no: 1572, 1573)

Kleptomani

Hırsızlar, hırsızlığın doğru bir şey olduğunu iddiâ edemeyecekleri, bunu vicdanları bile kabul etmediği için, hem vicdanlarını bastırmak ve hem de kendilerini mâzur saymak ve mâsum göstermek için ihtiyaçtan dolayı çaldığını söyler. Tabii, "ekmek parası", "açlık" diye dışa yansıtılan bu ihtiyaçlar, gerçekten ihtiyaç mıdır, zarûrî ihtiyaçlar nelerdir, bu mecbûrî ihtiyaçlarını karşılamak için gerçekten hırsız hiç meşrû ve gücü yeten bir yol bulamamış mıdır, şeklinde sorular sorulmaz. Bununla birlikte, herkes ihtiyaçtan dolayı çalmaz, bazıları zevk için çalar (kleptomani). Ya da çabucak doyurabildiği midesini değil, doymak bilmeyen gözünü ve hırsını tatmin için çalar. Amerika'nın Afganistan'da, Irak'ta veya gayr-ı resmî olarak da bütün geri bıraktırılmış ülkelerde bulunup oraları işgalinin temel sebebi, o ülkelerin yer altı ve yer üstü zenginliklerini çalmanın câzip gelmesidir. Fakir; ihtiyacı olan demek olduğuna göre, demek ki Amerika ve batı çok açtır, çok muhtaçtır, çok fakirdir de o yüzden binlerce km. uzaklıktaki ülkelerde bunca zulümlerle bulunma ihtiyacı duymaktadır. Mideyi doyurmak kolaydır, ama azgın hırsı tatmin etmek çok zordur. "Âdemoğlu için iki vâdi dolusu mal olsaydı, mutlaka bir üçüncüyü isterdi. Âdemoğlunun iç boşluğunu ancak ancak toprak doldurur..." (Buhârî, Rikak 19; Müslim, Rikak 116, hadis no: 1048; Tirmizî, Zühd 27, h. no: 2338).

Ancak iman ve Allah'a itaatle, haramlardan sakınmak, ibâdet ve infak bilinciyle bu hırsı kontrol altına alıp güzel istikametler tâyin edilebilir. Yoksa bu hırs kendini kemirmeye devam edecek, tatmin için kendini ve toplumu mahvedecektir. Şeytan, insanın hırsından açılan kapıdan içine dalmaya çalışacak, onun eylemlerini güzel gösterecek, hırsından, açgözlülüğünden zevk almasını sağlayacaktır. Gerçek zevkin Allah'a imanda ve O'na kullukta olduğunu bilmek istemeyen insan, bu tatmin arayan boşluğu gidermek için tehlikeli zevklere dalacaktır. Bu yüzden en büyük imkânlara sahip krallar, yöneticiler, zenginler, halkı ezip soymayı tarih boyunca sürdürmeye çalışmışlar, kendilerine dur diyen ve adâlete dâvet eden peygamberlere ve onların izinden gidenlere baskı yapmışlardır. Onların tek dinleri, tek kutsalları vardır; o da bencil çıkarları, doymak bilmeyen nefis ve hevâları. O yüzden "bu nimetler bana yeter" diyemeyen güç ve mal sahipleri halkın elindekilere hep göz dikmiş, baskıyla ve hileyle onların elindeki az bir şeyi bile (ç)almaktan vazgeçmemişlerdir.

Son asırların en büyük hırsızlar birleşik devletlerinin ifâdesiyle "yeni dünya düzeni" de denilen bu düzensizlik, hırsızlığın globalleşmesine katkı sağlamak için oluşturulmuştur. Bu hırsızlık psikolojisini değerlendirmeden Filistin'deki zulmü, Afganistan ve Irak'taki işgali, sömürülen Afrika'yı, Asya'yı, ekonomik, siyasî ve sosyal zulümleri anlamak mümkün değildir. Sistemleşmiş, kurumlaşmış, devletleşmiş, uluslararası boyutlara ulaşmış, daha doğrusu çeteleşmiş bu hırsızlığın arka planındaki hastalıklı rûhu dikkatlerden kaçıran bilim adamları, bu hastalığın adını da koymamışlardır. Bunun küçük virüsüne ad koymakla yetinmişler, keyfî hırsızlığa (ki, aslında bütün hırsızlıklar keyfî, nefsî, daha doğrusu hevâîdir, ihtiyaç kaynaklı değil, imansızlık ya da iman yetersizliği kaynaklıdır) kleptomani adını vermişlerdir.

Kleptomani: Çalma hastalığı olan kimse, çalma müptelâsı, hırsızlık hastalığı demektir. (Yunanca kleptein; çalmak (hırsızlık), mania: tutku'dan.) Kleptoman da hırsızlık hastası demektir. Bu insanlar, daha çok; ihtiyacı olmadığı halde sırf zevk ve tutku için, hırsızlıktan alacakları zevk ve heyecan için çalarlar. Hatta bu şekilde kendini tatmin edip orgazm olanlar vardır. Psikolojide kleptomani terimi; endişeli bir gerilimin eşlik ettiği tekrar edici hırsızlık davranışı için kullanılır. Çalma isteği ile bu isteği bastırma çabası arasındaki mücâdele çalma eyleminin gerçekleşmesiyle sonuçlanır. Kleptomani nevroz belirtisi sayılır.

İntihâl

(Arapça "nahl" kelimesinden türemiştir.) Bir sanat eserinden, eserin ve yazarın adını belirtmeksizin birtakım parçalar alma, kendininmiş gibi sunma ya da eserin bütününü kendine mal etme işine intihâl (çalıntı ya da aşırma) adı verilmektedir. Edebiyatta görülen intihâl, iki sebebe bağlanabilir: Birincisi, sanatçı her zaman birtakım yeniliklerin peşinden koşar, çünkü kendini tekrarlamaktan korkar; yeni bir öz ve buna uygun yeni bir biçim arar; bu yolda birtakım denemelere girişir, başaramayınca da silinip gitmeyi göze alamayacağı için başka sanatçıların eserlerinden intihâle başlar. İkinci sebep de şudur: Sanatçı yabancı edebiyatlarda gördüğü ilginç bir şeyi kendi edebiyatına aktarmak ister, beceremeyince de kaynak belirtmeksizin alır, kullanır. İntihâl ile etkilenme, edebiyatta iki ayrı olgudur. İntihâl, düpedüz bir hırsızlık örneğidir ve yapanı için de bağışlanmaz bir suç oluşturur. Bir eserdeki intihâl bölümleri ciddî bir araştırmayla kolaylıkla tesbit edilebilir. Etkilenme ise, her sanat dalında tabiî karşılanır ve sanatçının "yolunu bulması"nda önemli bir aşama olarak kabul edilir. Türk edebiyatının her döneminde intihâl örneklerine rastlanmaktadır. Edebiyat üzerine yazılmış eski kitaplarda intihâl için "şâir geçinenlerin tutuldukları bir hastalık" denilmektedir. İntihâl şiirle ilgiliyse "sirkat-i şi'r" (şiir hırsızlığı), bu işiyapanlara da "düzd-i sühan" (söz hırsızı) adı verilmektedir. İntihâlin birçok çeşidi, edebiyatta ayrı adlarla belirtilir (Tür Dili ve Edebiyatı Ansiklopedisi, Dergâh Y. İst. 1981, c. 4, s. 399). Olduğu gibi (ç)almaya intihâl, anlamı çalmaya (aynı mânâyı kendi kelimeleriyle kullanmaya) "ilmâm", değiştirerek çalmaya "igâre" ya da "mesh" derler.

Sünbülzâde Vehbî, meşhur "Sühan" kasîdesinde intihâl yapanlar için: "Sirkat-i şi'r edene kat'-ı zebân lâzımdır / Böyledir şer'-i belâğatde fetâvâ-yı sühan" hükmünü verir. (Yani, şiir çalanın dilini kesmek gerekir. Belâğatta (söz sanatında) sözlerin fetvâları bu şekildedir.) Sünbülzâde için de Ziyâ Paşa: "Divânında o müfti-i fen / Düzd-i sühanın dilin keserken / Manzûmesi Mirzâ Nasîr'in / Divânında durur o pîrin" ta'rîzinde bulunur. İran şâirlerinden meşhur Enverî: "Kes dânem ez-ekâbir-i gerden-keşân-i nazm / K'ûrâ sarîh hûn-i dûdivân be-gerdenest" Yani: "Şâirlerin azametli büyüklerinden birini bilirim ki boynunda iki divânın kanı vardır" demiştir. Divanlarının ruhlarını çalmak sûretiyle onların kanını akıtmış, canını çıkarmıştır demektir.

Şâir geçinenlerin bu aşırma cür'etlerinin intihâl, yani şir hırsızlığı olduğu konusunda ihtilâf yoksa da, tercüme veya meâlen nakli sûretiyle görüş benimsemenin intihâl sayılıp sayılmayacağı ihtilâflıdır. Molla Câmî, Bahâristan'ında Sâveli Selman'dan bahsederken onun eski üstadlardan, özellikle Kemâl-i İsfehânî'den mânâ naklettiğini söyledikten sonra, "o naklin lafzı ve üslûbu güzel olduğu için Selman ayıplanmaz" diyerek şiirde mânâ çalmayla ilgili olarak şöyle benzetme yapar: "İyi bir fikir, endâmı latîf bir güzele benzer. Ona ne çeşit elbise giydirilse yaraşır. Fakat sonraki elbise, eskisinden yakışıklı olmazsa o güzeli utandırır. Asıl hüner, onun sırtındaki eski yün hırkayı çıkarıp yeni ve ipekli kumaş giydirebilmektir." Bazıları fikri bir güzele, lisanı veya üslûbu da üstündeki elbiseye benzetmişler, dil ve üslûbu değiştirmenin elbise değiştirmek gibi olacağını söylemişler, yani "böyle yapan, intihâl etmiş sayılmaz" demek istemişlerdir. Tercüme edilen eserin mütercem olduğunu açıklamamak, intihâlden başka bir şey olmayacaktır (Tâhirü'l Mevlevî, Edebiyat Lügatı, Enderun Kitabevi Y. İst. 1973, s. 67-70). Bu son cümleden yola çıkarak İstanbul Üniversitesi rektörü Kemal Alemdar'ın Batıda yazılmış kendi alanıyla ilgili bir kitabı aynen tercüme edip kendi kitabıymış gibi kendi ismiyle yayınlaması ve benzeri birçok olayı eskilerin bu tür olaylar için kullandığı "cinâyet" tâbiriyle ifâde edebiliriz.

Nebbâşlık

Nebbâş: Arapça'da nebş masdarından abartılı fâil ismidir. Kabirleri kazıp kefen soyan kimse demektir. Nebbâşın suçlu kabul edildiği halde, "hırsız" sayılıp sayılamayacağı, başka bir deyimle hırsızlık cezasının ona uygulanıp uygulanmayacağı konusunda, İslâm hukukçuları arasında görüş ayrılığı vardır.

İslâm usûl hukukunda ayet ve hadislerin lafızları anlamlarının kapalılık durumuna göre hafi, müşkil, mücmel ve müteşâbih çeşitlerine ayrılır. Hafi; sıygası dışında bir ârız sebebiyle mânâsı iyi anlaşılamayan, ne kastedildiği kapalı olan ve ancak araştırma sonucu kavranabilen lafızdır. İşte bu lafza usul bilginlerinin verdiği iki örnekten birisi nebbâş, diğeri tarrâr (yankesici)dir. İslâm hukukçuları tarrârın hırsız (sârık) hükmünde olduğunda görüş birliği hâlindedir.

Kabir hırsızlığının, koruma altındaki bir malı çalmadaki özellikleri taşımadığı görüşünde olan Ebû Hanîfe (ö:150/767) ve İmam Muhammed (ö. 189/805), kabir, kilitli bir evde olsa bile kefen soyucuya el kesme cezasının uygulanmayacağını söylerler. Onlara göre, nebbâşa hırsız (sârık) ismi verilmediği gibi, kabirden çalınan şey, hayatta olan bir kimsenin mülkü de değildir. Ayrıca kefen, koruma (hırz) altında da sayılmaz. Diğer yandan hırsızlık cezasının uygulanması için husûmetin (dava) bulunması da gereklidir. Bu ise mal sahibi bulunursa mümkün olur. Bu duruma göre, kabir hırsızlığı günah ise de hırsızlık sayılmaz.

Ebû Yûsuf (ö. 182/798), Şâfiî (ö. 204/819), Mâlik (ö.179/795) ve Ahmed b. Hanbel (ö. 241/855)'e göre, kefen soyucu veya yankesici her ikisi de hırsız hükmündedir. Bunlara hırsızlık cezası uygulanır. Bunların halk arasında hırsızlıktan başka adlar alması yaptıkları işin daha kötü ve çirkin olması yüzündendir. Diğer yandan kefen kendine göre koruma altındadır. O, ölünün mülkü sayılır. Ölünün mirasçıları onun cezalandırılmasını isteyebilirler. Mezar hırsızı, tıpkı ölünün borcunu ödemeden önce terekesinden bir şey çalmış gibidir. Gerçekte mülkiyet ölü için de sâbittir ve onun adına hak isteyen de vardır. Buradaki kapalılık, lafzın aslında değil, söylenişinden ileri gelmektedir. Bu görüşte olan hukukçular hırsızlık cezasını bildiren ayetle (el-Mâide, 5/38), bazı hadislere (bkz. Ebû Dâvud, Hudûd, 20; ez-Zeylaî, Nasbur-Râye, III, 366) dayanırlar. (bk. es-Serahsî, el-Mebsût, IX,159; el-Kâsânî, Bedâyiu's-Sanayi, VII, 69; İbn Âbidîn, Reddül-Muhtâr, III, 219; ez-Zühaylî, el-Fıkhul-İslâmî, VI, 113).

Günümüzde kefen bezi önemli bir eşya sayılmadığı için, mezar hırsızlığı daha çok altın diş ve bedene takılan kalp takviye aracı gibi bazı kıymetli tıbbî malzemeleri çalmak amacıyla da yapılabilir. Mezar hırsızlığının niteliği diğer hırsızlıklardan farklı olduğu dikkate alınarak, bu konuda şüphe bulunduğu, şüphe olan yerde de had cezalarının düşeceği hadisle sâbittir (Ebû Dâvud, Salât, 14; Tirmizî, Hudûd 2). Ancak had cezasının kalkması, günahı kaldırmadığı gibi, devletin koyacağı ta'zîr cezasına da engel teşkil etmez (Hamdi Döndüren, Şamil İslâm Ansiklopedisi, c. 5, s. 63).

Soygunculuk

Yol keserek yapılan adam soyma işi; emeksiz ve yolsuz olarak elde edilen büyük kazanca soygunculuk denir. Soygun yapana "soyguncu" veya "eşkıyâ" denir. İslâm hukukunda "hırâbe" veya "kat'u't-târik" terimleriyle ifade edilen yol keserek soygun yapma suçunun İslâm devletine karşı isyan etmek anlamına gelen bağy suçu ile de yakın ilgisi vardır. Ancak, yol kesenler haklı bir yoruma dayanmadan bu fiili yaparken, İslâm devletine başkaldıran bâğîler kendilerinin haklı olduğuna inanarak isyan ederler. Aralarındaki bu anlam yakınlığı sebebiyle, Hanefîler yol kesmenin, yani eşkıyâlığın cezâsını hırsızlık cezası ile bağlantılı gördüler. Ancak, yol kesmeye "büyük hırsızlık" denir. Çünkü onda mal sahiplerine ve topluma daha büyük zarar vardır. Âdi hırsızlığa ise "küçük hırsızlık" adı verilir. Çünkü onun zararı yalnız malı alınan kimse ile sınırlı olur.

şvet

Adına hırsızlık denilmese de, değişik hırsızlıklardan biri de rüşvettir. Elindeki yetkiyi kötüye kullanarak haksız bir şekilde insanları soymaktır rüşvet. Haksız bir menfaat sağlamak üzere yetkili kişilere menfaat sağlamak şeklinde tarif edebileceğimiz rüşvet yasaklanmış, alan, veren ve aracı olan lânetlenmiştir (Tirmizî, Ahkâm 9; Ebû Dâvud, Akdıye 4). "İnsanların mallarından bir kısmını, bile bile günah işleyerek ele geçirmek için iş başındakilere yedirerek mallarınızı aranızda haksızlıkla yemeyin." (2/Bakara, 188). "(Kişi ve toplum haklarını kendi zimmetine geçirmek için) Allah'ın lâneti rüşvet verenin ve alanın üzerinedir (veya üzerine olsun)!" (İbn Mâce, Ahkâm B. 2, h. no: 2313; Tirmizî, Ahkâm B. 9, h. no: 1351-1352; Ebû Dâvud, Akdıyye, B. 4, h. no: 3580; Câmiu’s Sağîr, 2/124). "Rüşvet alan da veren de ateşte (cehennemde)dir."

şvet almayı câiz kılan hiçbir sebep yoktur. Ancak rüşvet vermeye iki durumda ruhsat verilmiştir: 1- Bir haksızlığı (zulmü) önlemek veya kaldırmak için başka çare yoksa, 2- Bir hakkı elde etmek için başka bir yol bunamazsa.

Kumar

Kumar da hırsızlığa benzeyen büyük günahlardan biridir. Hile ve aldatma karışarak başkalarının malı alındığı için dolandırıcılığa da benzer. Para hırsının gözünü kör edip aklını devre dışı bıraktığı muhâtap kumarbazın bu halinden yararlanarak onu istismar etmek, onun parasını, çoluk-çocuğunun nafakasını gasbetmektir kumar. Aynen hırsızlık gibi alınteri dökülmeden, el emeği olmadan kolay yoldan ve haksız kazançtır, bâtıl yolla paraya kavuşmaktır kumar. İslâm kumarı kesin olarak yasaklamış, haram kılmıştır. Bunu yaparken belli bir şeklini kasd etmemiş, mânâ ve neticesini hedef almıştır. Hangi âlet ve metodla oynanırsa oynansın, oyunun -önceden belli olmayan- sonunda taraflardan biri veya birkaçı kâr ya da zarar edecekse kumar gerçekleşmiş demektir. Meselâ, birçok kişi, aralarında para toplayıp çekilecek kura veya yapılacak yarışma vb. sonunda içlerinden bir kısmı buna sahip olacak, diğerleri kaybedecekse kumardır. "Ey iman edenler! İçki, kumar, putlar ve fal okları, şüphesiz şeytan işi pisliklerdir; bunlardan kaçının ki saâdete eresiniz. Şeytan şüphesiz içki ve kumar yüzünden aranıza düşmanlık ve kin sokmak ve sizi Allah'ı zikirden/anmaktan, namazdan alıkoymak ister. Artık bundan vazgeçtiniz değil mi?" (5/Mâide, 90-91) meâlindeki âyet, kumarı hem haram kılmakta, hem de bu hükmün hikmetlerini sıralamaktadır. Kumarın haram kılınmasındaki hikmetleri şöyle sayabiliriz:

1- Müslüman, hayat ve kazancı şansa ve tesâdüfe değil; aldığı tedbir ve verdiği emeğin sonucuna bağlamalıdır.

2- Başkasının malı haramdır; bunu almanın yolu ya -çeşitli şekilleriyle- mübâdele (ticâret vb. yolla el değişimi) veya bağış vb. dir; kumar da hırsızlık gibi haksız kazanç yoludur.

3- Kaybeden, verdiğine râzı görünse bile, kalbinden üzüldüğü ve kazanana kin ve düşmanlık duyduğu şüphesizdir.

4- Kaybeden kazanmak, kazanan bu zevki yeniden tatmak için tekrar oynarlar ve bu hal, giderek alışkanlık kazandırır, kişiyi kumarcı yapar.

5- Kumar ibâdetlere engel olur.

6- Kumarın zararı bireylerle sınırlı kalmaz; topluma sirâyet eder. Üretime katılmayan, işsiz-güçsüz, kumar oynamakla vakit öldüren kimselerin çoğalmasına sebep olur.

Kumar, kendi parasını hiç uğruna başkasına vermek ya da başkasının parasını beleşten kapmaktır, dolandırıcılık ve bir çeşit hırsızlıktır. Kumar oynayan servetinin, zamanının, özgürlüğünün ve sağlığının kaybından suçludur. Kumar, hırs ve tamahın çocuğu, kötülüğün kardeşi, israfın anası, zarar ziyanın babasıdır.

Günümüzde nice sporun kumara âlet edildiği görülmektedir. At yarışları, aslî yapısıyla belki mâsum, meşrû ve güzel bir spordur, ama günümüzde hemen hiç kimse bunun spor tarafıyla meşgul olmamaktadır. Bu spor dalı, tümüyle kumar aracı olarak görev yapmaktadır. Altılı ganyan gibi adlarla insanlar spor adıyla kumarbaz yapılmaktadır. Yine Spor Toto, Loto gibi futbol maçlarıyla ilgili tahminlerin paraya tahvil edilmesi, kesinlikle kumar çeşidi olduğu gibi, aynı zamanda hırsızlığın bir çeşididir. Müşterek bahis ya da şans oyunları denen değişik adlarla icrâ edilen bu kumarlarda devletin teşviki ve halkını kumarbaz yapmak için gayretlerini unutmamak gerekir. Milli piyango gibi kumar çeşitlerinden bazı tesis ve hayır(!) kurumlarının yararlanması, İslâmî açıdan mâzeret değildir; çünkü İslâm, kendi toplumu içinde, menfaat vaad etmeden hayra yardımcı olması mümkün olmayan fertlerin bulunacağını düşünmez. Zâten kumar gibi haram yollarla sadaka ve infak sevabı sözkonusu değildir. Ya da, sadaka ve infak gibi hayır kurumlarına katkı, kumar gibi haramları helâl kılamaz. İslâm'ın getirdiği ve öngördüğü devlet, ekonomi, hukuk, toplum ve ahlâk düzeni gerçek hayır kurumlarını yaşatmak için kumar düzenlemeye muhtaç değildir. Müslümanların iyilik ve hayır yapmaları için "Allah rızâsı", teşvik unsuru olarak yeterlidir.

Vatandaşının karnını doyuramayan ve hatta onu soymak için binbir hile ve dayatma içindeki düzenin, açlık ve sefâlet denizine attığı vatandaşına yardım mâhiyetinde, sarılsınlar diye uzattığı yılandır şans/kumar oyunları. Düzenin ve gayri İslâmî çevrenin kurbanı halk için de göz kırpan, işveli ve nazlı dilberdir, o kaçtıkça halk devamlı koşar, ha bire yakalamak için ömür tüketir. Sadece ömür değildir tükenen, umut, para, Allah’ın hudûdu, izzet, dâvâ, ideal ve Cennet adaylığı... Vatandaşını her çeşit zararlı unsurlardan koruma görevi olan düzen, vatandaşını kumarbaz yaparak onların sırtından para kazanmanın keyfini çıkartır.

At yarışı, piyango, loto, şans topu, on numara gibi resmî ve millî kumarlardan halkın cebinden çıkan bu kara, kapkara paranın, 2001 yılında tam 1 katrilyon 37 trilyon lira olduğu açıklandı. 2002 yılının ilk sekiz ayında ise 1 katrilyon 198 trilyon liraya yükselmiş bu rakam. Halk, evine ekmek götürmekte zorlansa da sigaraya ve kumara yatıracak parayı bulabiliyor demek ki. Bu hale gelen vatandaşı kandırıp umut satmak da, ona hizmet etmekle görevli düzene düşüyor elbette. Halkın cebinden çıkan bu paraların yarısından çoğu, devlete gidiyor. Diğer kalanlar da Ahmed’in parası Mehmed’e... Kumar vebâlini de kazanan ve kaybeden herkes sırtına yüklenirken; psikolojik, sosyal ve daha önemlisi din yönüyle kaybeden hep halk oluyor. Dolaylı ve dolaysız bunca vergi vermek yetmiyor mazlum halka, bir de bu tür kumarlarla “enâyi vergisi” veriyor, “cehâlet vergisi” ödüyor. Dünyada huzursuzluğu, âhirette cehennemi dişinden tırnağından artırdığı, çocuklarının da hakkı olan para ile satın alıyor. Ne kötü bir alışveriş bu! “İşte onlar, hidâyete karşılık dalâleti satın alanlardır. Ancak, onların bu ticareti kazanmamış ve kendileri de doğru yola girememişlerdir.” (2/Bakara, 16). Bu katrilyon liraların içine vergisi verilmediği için kaçak/yasak kabul edilen kahvehane ve gayri resmî kumarhanelerde oynananlar tabii ki dâhil değil. Alıp satacak bir şeyi kalmayan gariban insanlara umut tâcirliği yapan, onlara umut satarak sukut-ı hayaller içinde başka ciddî meseleleri düşünemeyecek müstaz’af yığınlar düzenin eseridir; doğru, ama bu oyuna gelen halkın hiç mi kabahati yoktur? Hatta bunlara seyirci kalan müslümanların, tebliğcilerin?!

 

 

 

Hırsızlık ve Günümüz

"Hırsız" kelimesinin aslı, "hayırsız" kelimesinin bozulmasından oluşmuş olan bir anlama sahiptir. Hayırsız, uğursuz anlamına gelir. İkinci bir değerlendirmeye göre; "ır" utanma, sıkılma demektir. "Irlı": Utanan, saygılı anlamına gelir, "ırsız" da utanmaz, sıkılmaz, saygısız anlamına. Irlı> hırlı, ırsız> hırsız. Bir Türk topluluğu olan Kırgız'ların ılgarcı, saldırıcı, alıp kaçıcı olmalarından hırsız anlamında "Kırgız" dendiği ve kelimenin k>h dönüşümü ile hırsız şekline geldiği de ihtimaldir. Eski Türkçe'de hırsız anlamında uğru, hırsızlık anlamında da uğrulamak kelimeleri kullanılırdı. "Uğru" gizli, saklı demektir; gizli iş gören, hırsız, çalıcı, uğrayıp alıcı demektir. Anlam genişlemesiyle uğradığını (karşısına çıkanı) alıp götüren, çalan, ılgarlayıp kaçan kimse anlamında kullanılmıştır. Ilgar ve ılgaz kelimeleri de "ılgamak" (atla dört nala gitmek, hızlanmak)tan geldiği, kök anlamının il almak, yani bir yere saldırmak, atla bir yere akın etmek anlamına geldiği bilinir. Ilgaz ve ılgar kelimeleri de saldırı, akın demektir. Bu kelimelerin Kırgız kelimesiyle birlikte eski Türklerin yaşayışı ve başka kavimlere saldırısı, dolayısıyla onların mallarını (ganimet kabul ederek) ılgarladığı, saldırıp alıp kaçıcı özellikleriyle ilgili olduğu tarihî özellikleriyle de uyum içindedir.

İslâm'da mal ve mülk anlayışı, dünyanın sınav alanı olduğu bilinci, Allah korkusu ve haram inancı, bir müslümanın hangi yönetim içinde ve hangi sosyal çevre içinde olursa olsun, her çeşit hırsızlığa giden yolu cehennem gibi görüp sakınmasını sağlar. Mülkün Sahibi'nin dilediğine dilediği kadar emânet olarak verdiğine (3/Âl-i İmrân, 26) râzı olmayıp kendine verilenle yetinmeyerek başkasının hakkını gasbetmeye kalkışması birkaç yönden Mâlikü'l-Mülk'e isyandır.

İslâm hukukunda hırsızlığın cezâsı son derece ağır olmakla birlikte, İslâm hukukçuları suçun oluşmasını ve cezânın uygulanmasını çok sıkı şartlara bağlamış, bu şartlardan birinin bulunmaması veya şüpheli olması durumunda had cezâsının düşmesi ilkesini benimsemiş, bunlara ilâveten toplumda kişileri hırsızlık suçunu işlemeye iten sebeplerin de en aza indirilmesi yönünde bir dizi tedbirden söz etmişlerdir. Bundan dolayı ilk İslâm toplumunda hırsızlık olaylarının eskiye oranla bir hayli azaldığı, Hz. Peygamber ve Hulefâ-yı Râşidîn dönemlerinde el kesme cezâsı uygulamasının çok az sayıdaki olayla sınırlı kaldığı görülür. Fakîhlerin ortaklaşa ifâdelerine göre hırsızlık için öngörülen cezâ işlenen suçun ağırlığına denk, ibret verici yönü bulunan, hem hırsızlığa teşebbüs ve niyet eden kimseyi caydıracak, ıslah edecek ve gerekli tedbirleri almaya zorlayacak nitelikte bir cezâdır. Öte yandan hırsızlık suçuna cezâ uygulamak amaç değil, belki son çaredir. Önemli olan hırsızlığı besleyen veya kamçılayan sosyal dengesizliği, iktisadî ve mânevî sıkıntıları, ihtirası, eğitimsizliği, ahlâkî çöküntüyü ortadan kaldırmak, lüks ve israfı makul bir dereceye kadar azaltmaktır. Şartlar iyileştirildikten ve gerekli tedbirler alındıktan sonra işlenen hırsızlık suçunun cezâlandırılması da adâletin gereği ve İslâm'ın toplum düzenini ve hakların himâyesini sağlamadaki kararlılığının bir parçasıdır.

İslâm'ın hırsızlık suçuna karşı koyduğu cezâ üzerinde öteden beri dedikodu edilmiş, bunun ağır ve ilkel olduğundan bahsedenler çıkabilmiştir. Ancak başka düzenlerin hırsızlığa karşı uyguladıkları cezâların hiçbir fayda vermediği, cezâevlerinde hırsızlık sanatının inceliklerini öğrenen hırsızların çıktıktan sonra aynı işe devam ettikleri görülmektedir. Eğer bu suç kesin olarak önlenmek isteniyorsa iki yoldan gidilecektir: Eğitim ve cezâ. İslâm, insanları ıslah için eğitim metodlarının en mükemmelini getirmiştir. Buna rağmen hırsızlık eden kimse ya açlık zarûreti ile bunu yapmıştır, yahut da böyle bir zarûret yoktur. Birinci halde el kesme cezâsı bahis konusu değildir. İkinci halde de durum mahkemeye intikal etmeden hırsızın tevbe ederek malı iâde etmesi, bazı ictihadlara göre mal sahibinin affetmesi, cezâ hükmünden önce hırsızın, çaldığı mala, meşrû bir yoldan mâlik olması gibi sebeplerle cezâ düşmektedir. Buna göre zikredilen cezânın uygulanması hayli nâdir olacak, fakat hırsızların ensesinde bekleyen bir kılıç gibi suçu engelleyecektir.

İslâm'a iftirâ ile karışık düşmanlık yapanların hırsızdan yana tavır alıp, onun yaptığını hoşgörüp en fazla, hırsızlığı basit bir hata şeklinde değerlendirerek İslâm'ın hırsıza öngördüğü cezâyı eleştirenlerin yargı ve tavırlarında kasıt ve ihânet derecesinde, hem de bir değil, birçok yönden yanlışlık vardır. Bu tip insanlar: "Aç bir kimse bir ekmek çalıyor, İslâm bunun elini kesiyor!" diyebiliyor. Bu tür iftirâların neresini nasıl düzelteceksiniz? Bu tür karalamalarda bulunup İslâm'a çamur atmaya kalkacak kadar ahmaklaşanların derdi üzüm yemek değil, bağcı dövmektir. Onların hemen tamamı, câhilliklerinden dolayı bu tür iddiâlarda bulunmuş değiller, tam tersine bilinçli olarak İslâm düşmanlığının yansıması olarak İslâm'a iftirâ, câhil halkı İslâm'dan soğutmak, zâlim düzenlerden ve hırsızlardan yana yer almak şeklinde bilinçli bir tavrı seçmişlerdir. O yüzden onlara anlayacağı dilden anlatmak gerekmektedir. Bu tür insanların büyük ihtimalle gocundukları bir yaraları vardır; o yüzden mazlum ve mağdûru değil de zâlimi (yani kendilerini) savunmaktadırlar. İslâm şeriatına, yani İslâm hukukuna düşmanlıkları ve İslâmî devlet isteyenlere tavırları bundan dolayıdır. Toplumun mal ve can güvenliğine saldıranlara karşı hak ettikleri âdil cezâlar İslâm dışı rejimlerde olmaz. Çünkü "...Allah'ın indirdiği ile hükmetmeyenler zâlimlerin ta kendileridir." (5/Mâide, 45). Zâlim yöneticilerin, zâlimlere hak ettikleri cezâyı vermeleri beklenemez. Onlar hırsızlara ve her çeşit zâlimlere arka çıkarken mazlumlara ve mağdur halka zulmetmiş olmaktadırlar. Gayri İslâmî düzenlerde hırsızların yaptıklarının yanına kâr kalmasından da öte, bunların toplumda imrenilen kişiler olarak takdir edilmesi, toplumda etkili, yetkili ve saygın konuma gelmelerinden dolayı hırsızlar, soyguncular, vurguncular, yolsuzluk yapanlar, hortumcular ve yandaşları beşerî zâlim düzenlerin yılmaz savunucularıdır. Elbette bu kimseler Şeriatın gelmesini istemeyeceklerdir. Medyanın, düzende etkin ve yetkin kimi çevrelerin Şeriata/İslâmî yönetime karşı çıkıp düşmanlık yapmaları, saldırıp iftirâlarla karalamaya çalışmalarının temel sebeplerinden biri, fakir halkın kanını emen bu vampirlerin sömürü hortumlarının kendi elleriyle birlikte kesilecek olma korkusudur.

şünün, adam hayatı boyunca çalışıp çabalıyor. Dişinden tırnağından artırıp zorla biriktirerek bir köşeye parasını koyuyor. Hırsızın biri de, bir ömürlük birikimi bir saatte heder edip gidiyor. Almanya'da yıllarca çok zor şartlar altında çalışan bir işçiyi düşünün. Yaz mevsimi olmuş, Türkiye'ye izne geliyor. Parasıyla yatırım yapabileceğini düşündüğü için parasını da getirmiş. Daha havaalanında veya otele giderken tüm paralarını hırsızın biri çalıyor. Bu mağdur insan sizin yakınınız olsaydı, amcanız, babanız, ya da kendiniz... Hırsızın nasıl cezâlandırılmasını isterdiniz?

&#

Tüm beşerî düzenlerde hırsızlığa giden yollar tıkanmak şöyle dursun, ekonomik adâletsizliklerle, haksız kazancın câzip gösterilmesiyle, bin bir çeşit özendirmeyle, tüketim toplumuna dönüştürülen ve zenginliğin her şey olduğu anlayış(sızlığ)ıyla özetlenebilecek kapitalizmin tek dünya görüşü olarak dayatılmasıyla, ahlâk ve Allah korkusu kalplerden silindirildiği bir siyasî ve sosyal yapı ile hırsızlık teşvik edilmiş, nice insana "başka alternatifim yok ki!" diyecek bahaneler icat edilmiştir. Fırsatı olduğu halde çalmayan, kumar oynamayan, şansını "şans oyunları" diye mâsum gösterilen piyango ve çekilişlere bağlamayanlar "enâyi" sayılmaya başlanmıştır. Günümüzdeki tüm İslâm dışı yönetimlerde hırsızlığın cezâsı kısa süreli hapistir. Bu tür cezâların caydırıcı olmadığı, hırsızlık sayısının ve çeşitlerinin devamlı artmasından tespit edilebilir. Türk cezâ kanununda, hırsızlık suçunun basit biçiminin cezâsı altı aydan üç yıla kadar hapistir. Kapkaç suçunun cezâsı da altı ay hapistir. İnfaz yasasına göre, bu müddetlerin yaklaşık üçte biri uygulanır. Yani kapkaçtan nasılsa yakalanan bir kişi, bu suçu ispat edilmiş, araya birileri girmemiş, işini halledememiş ise iki ay yatar, içeride daha büyük hırsızlığın nasıl yapılacağını öğrenecek şekilde büyük hırsızlar tarafından koğuşlarda gönüllü verilen derslere katılır, uzmanlaşarak topluma döner. Sonra artık, o kapkaççı veya hırsız değildir, "bey"dir, "sayın"dır, "hatırlı kişi"dir. Bu unvanlar, eski mesleğini yapmadaki uzmanlığıyla yakından ilgilidir, "hortumlama"cılığa terfi etmenin bu düzendeki ödülüdür. Bunlar hemen hiç yakalanmaz, yakalansa da (tek-tük istisnâ dışında) mahkûm olmaz, olsa bile içeride çok kısa süreyle ve özel şekilde "bey" gibi, "ağa" gibi ağırlanır. Şu veya bu şekilde, şu veya bu işinde ortaklık bağlarıyla bağlı olduğu etkili ve yetkili kişilerin yardımını görür. Dışarıdan ve içeriden bolca destek görür. Tekrar, ama yakalanma hatası yapmayarak kaldığı yerden işine devam etmek üzere toplumun içine (veya başına) döner. Ziya Paşa şöyle der: "Milyonla çalan mesned-i izzette serefrâz, / Birkaç kuruşu mürtekibin câyı kürektir!" (Ziya Paşa). Bir düşünür de daha kökeni işaret eder: "Küçük hırsızları asıp yok ederler. Büyükleri çok ilerlemiştir, ülkeyi yönetiyorlar." "Allah'ın geçiminize dayanak kıldığı mallarınızı aklı ermeyen kimselere vermeyin..." (4/Nisâ, 5)

İnsanlarda sağlam bir iman ve ona dayalı ahlâk ve Allah korkusu olmadığı için, bu tür kişilerin yaşadığı toplumlar hırsız ve hırsız adayları toplumudur. Câhiliyye toplumu, İslâm'ın anladığı anlamda hak-hukuktan, adâlet ve insanî değerlerden uzak bir toplumdur. Dövizcide para bozduran, "sarraf"tan (yanlış olarak "kuyumcu" denmekte) çıkan kimsenin emniyeti, mal ve hatta can güvenliği yoktur. Elinde çanta ile pazarda, mahallede dolaşan bir kadın her an çantasını kaptırmaktan endişe duymakta, bir kapkaççı dehşetinden emin olamamaktadır. Nice veznedar, biraz cesursa, fırsatını yakaladığı ve kılıfını hazırladığında, kendisine emânet edilmiş paraları zimmetine geçirmekten çekinmeyecektir. Bunca zengin hortumcunun niye banka sahibi olmak istediğini yirmi civarında banka boşaltma olayından sonra artık herkes bilmektedir. Allah, bu banka sahibi hortumcuları fâizcilere musallat etmektedir. Kur'ân-ı Kerim'de fâizi (n gelirini) Allah'ın mahvedeceği (2/Bakara, 276) belirtilir. Bankaya para yatırmak, hırsıza veya görünmeyen hırsız olan enflasyona, ya da hastalık gibi para kemiren âfetlere dâvetiye çıkartmaktır. Fâizcinin dünyada bile huzuru yakalayabileceği mümkün değildir. Silâhlı gasp ve hırsızlık çeteleri de insanların mal ve can güvenliklerini devamlı tehdit edebilmektedir. Başta sinemalar ve televizyon kanallarındaki filmler, nasıl soygun yapılabileceğini hem de özendirerek öğretmekte, halk da ilimden değil filmden etkilendiği için hayran olduğu sanatçılara soygun rolünde de benzemeye çalışmaktadır. Hırsızlık çeteleri küçük yaştaki çocukları da ağlarına düşürmekte, bunları da kirli emellerine âlet edebilmektedir.

"Ey iman edenler, mallarınızı aranızda bâtıla (doğru olmayan yollarla, haksız yere) yemeyin. Kendi rızânızla yaptığınız ticaret olursa başka. Nefislerinizi de öldürmeyin. Doğrusu Allah, size karşı çok merhametlidir." (4/Nisâ, 29). Bu âyette, karşılıklı rızâya dayalı ticaretin dışında, insanların, birbirlerinin mallarını bâtıl yollarla yemeleri ve birbirlerini öldürmeleri yasaklanmaktadır. Tefecilik, kumar, rüşvet, gasb, çalma, hiyânet gibi hileli kazanç yollarının hepsi bâtıldır. Bu tür yollarla para kazanmak haramdır. “Aldatan kimse bizden değildir!” (Müslim, İman 43, hadis no: 164; Tirmizî, Büyû’ 74; İbn Mâce, Ticârât 36).

İnsanın dünyevî olarak zarûrî ihtiyacı, beslenme/gıda, giyinme/tesettür ve ev/barınmadan ibaret olduğu ve bu gereksinmelerini israfa ve lükse kaçmadan helâl yoldan temin etmesi, kalan birikimlerini infak etmesi gerektiği halde, tüketim toplumunun bir ferdi olarak insan, günümüzde ihtiyaç labirentinde yolunu şaşırmaktadır. Alınır, tüketilir, tekrar alınır, alınır... Ömür biter, alınacaklar ve ihtiyaçlar(!) bitmez.

İnsanımız artık aklıyla değil; bin bir çeşit göz alıcı illüzyonlarla tahrik edilen “doymak bilmeyen gözleriyle” düşünüyor, daha doğrusu düşündüğünü zannediyor. Çarşılar, pazarlar, marketler, vitrinler de insanın bu midesi olmayan gözlerine nasıl hitap ediyor? Başkalarına (kendinden maddî yönden öndekilere) bakıyor bu gözüyle düşünen insan ve mukayese ediyor: “Onda var, bende niye yok?” ve daha çok harcamak için daha çok çalışması, çalışması, çalışması gerektiğini görüyor. Sonra bakıyor ki, çalışarak kazanılan para “ihtiyaç” maskesini takmış “gereksiz” veya “olmasa da olur”lara yetmiyor, çalışmadan para kazanmanın yollarını arıyor. Herkes bir başkasını kandıracak yollar aramaya başlıyor. Kumarın binbir çeşidi, sahtekârlığın hiç akla gelmeyecek şekli, insanları en yakınlarına bile itimat edemeyen, yardım edemeyen, borç veremeyen duruma getiriyor. Çevresinde, akrabasında bir hırsız veya dolandırıcının kurbanı olmamış insan bulmak uzayda canlı aramak kadar zor. Cep telefonunu, bisikletini, kapı dışında unuttuğu ya da câmi girişinde çıkardığı ayakkabısını çaldırmayan, bir sahtekârın avına düşmeyen, evine hırsız girmeyen varsa, son yılların en şanslı insanı seçilmeye adaydır. Arabaları çalınmasın diye çeşit çeşit alarmlar taktırmak da çözüm olmuyor, evlere çelik kapı taktırmak da.

“Haram” mı, “ayıp” mı, o da ne demek? Güldürmeyin insanı! Hangi devirde, hangi kültürde yaşıyoruz? İrticâyı mı hortlatacaksınız? Avrupa Birliğine girmeye şunun şurasında elli sene kadar bir şey kaldı, ama bu gerici kafayla almazlar tabii bizi. "Gönüllere iman yerleştirmeden hırsızlığa da, diğer sorunlara da çözüm olmaz!" diyenleri susturun, bastırın siz; onlar dini siyasete âlet ediyorlar, esas sorun onlar!.. Bakın yetkililer ve çok renkli medya Türkiye'nin en önemli probleminin irticâ olduğunu söylüyor, hırsızlık ciddi problem olmuş olsa söylerlerdi, sen onlardan daha mı iyi bilirsin?... Müslüman olduğunu söyleyen bazı insanlar böyle diyebildiğine göre, hırsızların korkacağı bir şey yok demektir.

Allah'ın bizim için seçtiği İslâm'ın yaşanmadığı, onun yerine çıkarcı insanların düzeni olan acımasız sömürücü kapitalizmin yaşandığı tüm ülkelerde olduğu gibi, Türkiye'de de servetin % 80'ine % 20'lik nüfus sahip olurken ve istedikleri gibi harcarken, % 80'lik insan nüfusu da % 20 ile yetinmeye çalışıyor.

Her haram, başka bir haramı dâvet eder. Hırsızlık gibi büyük günah kabul edilen bir suç da başka suçları. Yaralama, cinâyet, rüşvet, yalan gibi haramlar hırsızlığın yanında veya peşindedir. Sadece cezâ ile, hem de caydırıcı ve âdil olmayan cezâ ile suçların önüne geçileceğini zanneden İslâm dışı düzenler, yanıldıklarını itiraf etmekten bile âcizler. Bireyin hırsını kamçılayan, sınırsız özgürlük ve her çeşit yoldan para kazanmayı mubah sayan beşerî düzenler, eğitim, sosyal ve siyasal altyapı ile hırsızlığı teşvik etmektedir. Kirli para ile, kara para ile başa çıkamaz bu düzenler. Bu düzenlerin derdi yeşil sermâyedir, kara sermâye değil. "Haram-helâl önemli değil; para gelsin de nereden ve nasıl gelirse gelsin" bu düzenlerin mü'mini olan kapitalist insanın temel nassı ve ulaşmak istediği cennetidir. Kapitalistl insan, doymak bilmeyen insandır. Zenginiyle fakiriyle kapitalistleştiği için insan, devamlı açtır. Ne kadar kazansa ihtiyacı bitmeyeceği için, sonu gelmeyecek mal ve para hırsını tatmin etmek için iki şeyden birini tercih edecektir. Ya insanî özelliklerini unutacak, psikolojik ve fizyolojik hastalıklara yakalanacak kadar aşırı çalışmayı tercih edecektir. Siyasal ve sosyal şartlar gereği ve bitmek bilmeyen ihtiyaçları karşılamak için hemen herkes işin mâhiyeti veya işteki tavrı yönüyle haramlara da bulaşacaktır. Ya da, -ki bunlar birinci gruptan sayıca daha çoktur- umutlarını piyangolara, yani kumara bağlayarak veya hırsızlık, dolandırıcılık gibi kolay para kazanarak köşe dönmeyi, haram yoldan para kazanmayı tek çıkar yol görecektir. İntiharlar, hastalıklar, hırsızlıklar fakirlerden çok zenginlerde görülür. Uyuşturucunun, çeşitli cinsel sapmaların daha çok onlarda görüldüğü gibi. Karnı açların değil, rûhu açların mesleğidir hırsızlık. İnsan, gözü ve gönlü doymadığı için hırsızlık yapar, ya da çalışmadan, kolay yoldan para kazanmak istediği, hak-hukuk önemsemediği için; her ikisi de rûhun iman, takvâ ve sâlih amelle doldurulacak açlığı demektir.

Devlet halkın malını, halk da devletin (aslında tüm halkın) parasını çalmaya çalışıyor. Tabii, bu konuda devleti yönetenlerin uzmanlığı ve yaptıklarını yasallaştırarak yaptığı için çaldığı minarelerin kılıfını hazırlaması çok daha ileri safhalarda hırsızlığı ortaya koyuyor. Bazı hırsızlıkların kanun kılıfı içinde yapılması onun hırsızlık olduğunu engeller mi? Haksız vergiler, enflasyon denilen devletin elinin halkın cebinden devamlı para çalması birer hırsızlık değil midir? Nasılsa elektriğini, devlete borcunu, haksız da olsa vergisini zamanında yatıramayan, para bulup zamanında denkleştiremeyen vatandaşa gecikme cezâsı adına yüksek meblağda fâiz ve para cezâsı verilerek soygunun başka bir çeşidi sergilenmiyor mu? Kredi kartları ve borçlarının nasıl bir soygun olduğunu 2004 yılı ilk ayları itibarıyla 21.000'i geçen kredi kartı kullananların iyi bildiğini zannediyorum. Kapitalizmin, holdinglerin, hiper ve süper marketlerin, reklâmların, modanın... âdî hırsızlıktan farkı, çaktırmadan ve kandırarak, insanları değişik şekilde uyutup uyuşturarak soyması değil midir? Kapitalist düzen hırsız düzenidir, soygun ve sömürü düzenidir. Sahtekârlıkların da bin bir çeşidi sergilenebiliyor, bu yollardan biri ya da birkaçıyla, ama mutlaka tüm insanlar soyuluyor.

Sovyetler Birliği zamanında ve Rusya'nın süper güç maskesi taktığı dönemlerde bir Amerika'lı ile Rus'un halkın ekonomik durumuyla ilgili bir konuşması fıkra cinsinden aktarılır: Rus Amerika'lı muhâtabına sorar: "Amerikan vatandaşları ortalama kaç dolarla geçinir?" Amerikalı "1200 dolarla" diye cevap verir. "Peki bu parayı nasıl kazanır?" diye soran Rus'a Amerikalı'nın verdiği cevap "Biz özgür bir ülkede yaşıyoruz. Kimse onun nasıl kazandığına karışmaz" olur. Soru sırası kendine gelen Amerikalı Rus'a aynı soruyu sorar: "Rus vatandaşları ortalama kaç dolarla geçinir?" Rus cevap verir: "220 dolarla." Amirakalı hayret içinde tekrar sorar: "Bu parayla bir insan nasıl geçinir?" Rus'un verdiği cevap: "Biz de özgür bir ülkeyiz. Kimse onun nasıl geçindiğine karışmaz" olur. Rus'un verdiği cevap, Türk yöneticilerinin de dilleriyle değilse, halleriyle verdiği cevaptır.

Hırsızlara cezâ verilir gibi yapılır Türkiye gibi kapitalist ülkelerde. Aslında cezâlandırılan mağdurlardır. Parası çalınanlardır. Onların hakları korumaya alınmaz. Soyguncunun hakları daha önemlidir. Onlar ne de olsa kendilerinden sayılır. Yenilerini şimdilik bilmiyoruz, başbakanlık ve cumhurbaşkanlığı yapmış Demirel gibi, Özal gibi insanların yedi sülâlesinin yolsuzluklara, banka boşaltmalara, hortumculuğa battığını, bu yeğenler ve yiyenlerin cesaretlerini yakınları olan devlet büyüklerinden aldığını bilmeyen yoktur. Başbakanlık yapmış bayanın villalarını, yatlarını, çiftliklerini, Amerika'daki köşklerini herkes bilir, ama nereden elde ettiğini sormaz. Krallar gibi yaşar devlet balına elleri değenler. Çocuklarının düğünleri prens ve prenseslerin düğünüdür. Yüzlerce kiloluk altın, ya da milyon dolarlarla ifade edilen mal varlıkları, ortaklıkları kendileri itiraf ederler, etmedikleri bilinmez. Tabii, bu devirde bir başbakan maaşıyla nasıl geçinir insan? Hz. Ömer'in devletin mumunu selâm alırken, özel konuşma yaparken söndürdüğünü de bilmiyorsanız öğrenebilirsiniz bu yavuzlardan, seçim konuşmalarında. Soyguncuların eğitim ve yönetiminden, yönlendirmesinden geçmiş halka göre de bu anormal değildir: "Eee, bal tutan parmağını yalar." Her türlü çirkinliğine rağmen bal tuttuğu düşünüldüğünden politikacı eli tatlıdır, yalanmaya değer; pis değil, kutsal kabul edilip öpülmeye lâyık sayılır ve halktan her yiğidin gönlünde politikacılık aslanı yatmakta, bazen de kükremekte, zor zaptedilmektedir. Kapkaççılığın cezâsı T.C. cezâ kanunlarına göre 6 ay hafif hapistir. O da 1,5 ay uygulanır; tabii hırsız acemilik edip yakalanabilirse ve bir yolunu bulup rüşvetle işi savuşturamazsa. "Polisler, emniyet güçleri ve hatta onların üstündeki bürokrat ve seçilmişler arkalarında veya yanlarında olmasa, büyük hırsızlıklar, hortumlar yapılabilir mi?" diye halk sormaz bile. Halkın gözü sahnedeki oyundadır, perdeyi aralama cesâret ve riskini nereden alsın ki perde arkasını görebilsin? Polisin, trafik polisinin, hâkimin... eline düşen insanlar biraz görür gibi olur perde arkasını. Resmî görevliler işi kılıfına uydurdukları ve halk da devletten ürkütülüp korkutulduğu için resmî görevlilerin ve baştakilerin soygununu karşı çıkalamaz, dillendirilemez kabul eder ve üç maymunu oynar. Araba kullanıp da kendisinden alınan vergilerle maaş alan trafik görevlilerince soyulmayan sürücü var mıdır bu ülkede? Bu olayın sadece trafikle sınırlı olduğunu iddia eden? Tapu kadastro dairelerinde, maliye ve vergi dairelerinde, gümrüklerde, belediyelerde... Rüşvet ve haksız cezânın olmadığı yerlerin listesi herhalde daha kolay tutulur. Vatandaş, hem çocuğunu okulda okutmaya mecbur tutulur, hem her yıl Milli Eğitim Bakanları ve daha alt kademedeki sorumlular açıklama yapar; "zorla para alınamaz, yasaktır...", hem de kayıt parası diye soygunlar yapılır. Devlet dairesinde veya Belediyelerde bir işe girmek için ne dolaplar çevrilir, ne paralar döner. Artık halkın tavsiyeleri de değişti. Meselâ mahkemelik olan insanlara şöyle diyor: "Arkadaş, avukat tutacağına hâkim tut! Hem daha ucuz, hem daha kolay netice alınıyor." Çoğu avukat da suçlu ile hâkim arasında emânetçi ve aracılık görevi üstleniyor, bu ballı işe bulaşan parmaklarını da yalıyor tabii. Mahkeme faslı da formalitenin uygulanmasından ibâret minâre kılıfları. Bunları bilmeyen yoktur, kahve köşelerinde dillendirmeyenler de. Ama büyük harflerle haykıran, hesap sormaya çalışan, soyguncu taşeron ve piyonları oynatan kuklacıları gösteren çıkmaz. Kaldı ki, kimi kime şikâyet edecek? Bataklık kurutulmadan bunlar nasıl önlenecek? Hasta adam Osmanlının, hastayı tedâvi adıyla zehirleyen kendi paşalarından birinin sözünü, Osmanlının komadaki çocuğunun bağlı olduğu hortumu kesip hortumu kendine yönlendiren doktor gömleği giymiş sahte kurtarıcıların şöyle değiştirdiği anlaşılıyor: "Uluslararası sömürü teşkilâtları, emperyalist devletler siz dışarıdan; hortumcularla birlikte biz içeriden yıkmaya çalıştığımız, yiyeceğini elinden alıp ölüme mahkûm ettiğimiz halde, hâlâ ölmüyor bu hasta." Ha biraz daha gayret, az kaldı!..

Emperyalist devletlerin söz dinleyen uşaklarıdır Batıyı taklit eden Ortadoğu ülkelerinin başındakiler. Başta pragmatist Amerika ve onun sömürgecisi İsrail olmak üzere, çıkarcı Batının sömürü çarklarını döndüren hizmetçileridir müslümanların başındaki tâğutlar. Dünya Bankası, IMF, Uluslararası Para Fonu, kazın geleceği yerden tavuğu esirgemez. Aynı zamanda borçluya zehirli, uyutucu ve uyuşturucu reçeteler dayatma hakkını da kendinde görür. Batıyı savunmak, sömürüyü ve soygunu savunmaktır. Batı tefeci, Doğuda tefeciye paçasını kaptırmış zavallıdır. Öde öde borç bitmez. Batıda her doğan çocuk günahkâr doğarken, onun sömürgesi durumundaki Doğu ülkelerinde her çocuk borçlu doğar. Batı çocuğu yaşadıkça günahlarını arttırırken (nasıl olsa bebekliğinde vaftizle günahını çıkartmıştır, büyüyünce de aynı usulle papaza itiraf edip günahlarını çıkarttıracaktır), Doğulu çocuk da borcunu devamlı arttıracaktır (çocuk çalışacak, emeği soyguncuların kasasına haksız ve ağır vergi, borç fâizi vb. şeklinde akacak, düzenler tarafından borcunu ödedikçe borcu çoğaltılacaktır; eh, rejim niye vardır, bu yardım ve hizmetleri yapmayıp da ihmal mi etsin vatandaşını?!).

Fâiz Soygunu: Dünyanın kanını emen kapitalizm ve onun gayrı meşrû çocuğu emperyalizm, müslümanların dinlerini yaşamamasından ve dünyaya fazla meyletmesinden güç almaktadır. Fâiz haramına rağmen, banka ile iş yapan müslümanlar, taksitli alışverişlerle boyundan büyük borçlananlar, yorgan devamlı kısalsa da ayağını uzatmaya çalışanlar, kredi kartı ile harcama yapıp kat kat fâize aracılık yapanlar, ihtiyaç zannettiği listeyi ha bire artıran tüketme zevki kurbanı olanlar, sadece kendi haramlarını çekmekle kalmayacaklar, sömürü düzeni kapitalizmin azgınlaşıp insanları ezmesi olan zulüm düzenlerinin güçlenmesi vebâline de ortak olacaklardır. Bugünkü şartlarla, helâl yoldan zengin olmak, istisnâ dışında mümkün değildir. Ama çoğu müslüman bunu görmezlikten gelecek, hırs ve zenginlik virüsü giren kafasını savunmak için, "müslümanların zengin olması gerektiği, bunun dine hizmet için şart olduğu" demagojileriyle dışa lanse edecek, insanları da kendine özendirmeye çalışacaktır. En büyük hırsızların en büyük zenginler olduğu söylense, aksini kim nasıl ispat edebilir? Hırsızlığa bulaşmadan, hırsızlarla işbirliği yapmadan, hırsız klübü demek olan bankalara üye olmadan, soyguncu düzenlerle ortaklaşa çalışıp birbirlerini beslemeden zengin olmak pek kolay gözükmemektedir. Müslümanca zengin olma ve zengin kalmanın bu kapitalist düzende çok zor olduğunu ve parayla imtihanın fakirlikle sınanmadan daha müşkil olduğunu görmezden geliyor, ya da unutuyor insanımız. İsraf konusunda etrafına kötü örnek olan, Cennet yerine zenginliği tercih eden, her şartta parayı yücelten kimseler, gönül fakirleridir.

Fâizci kapitalist düzenlerin nasıl bir soygun düzeni olduğu, uluslararası sömürü ve soygunun hangi neticeler doğurduğunu görmek, büyük hortumlamaların ne yaralar açtığına şâhit olmak, yasal hırsızlıkların en büyüklerinden olan fâiz örneğiyle çok kolay gözükmektedir. Ülkenin niye kalkınamadığını, maddî yönden Batı ülkelerinin niçin çok gerisinde kaldığını bu örnek çok iyi açıklamaktadır: 1993 ilâ 2002 yılı arasındaki son 9 yılda Türkiye Cumhuriyeti, tam 211.4 milyar dolar fâiz ödedi. 9 Yılda fâize ayrılan 211 milyar dolar yatırıma yöneltilebilseydi, kişi başına millî gelir 2003 yılında 2857 dolar yerine, 3922 doları bulacaktı. 2003 yılında ödenecek fâiz tutarı tam 40 milyar doları bulmaktadır. Bir başka deyişle her bir saniyede 1078 dolar fâiz parasına gidiyor. Evet, ayda 2 milyar 833,3 milyon dolar, günde 93 milyon 151 bin dolar, sâniyede 1078 Amerikan doları, halkın, fakir-fukaranın cebinden (ç)alınıp fâize ayrılıyor.

Halkın dertlerine derman olması gereken devlet, halkın cebine elini uzatıyor, bulduğunu alıyor, bulamadığını borçlandırıyor ve (ç)aldıklarını fâizcilere sunuyor. 1993 yılında toplam yatırımların dörtte biri (% 24.1) kadar olan iç ve dış borç fâiz ödemeleri, 2001 yılında toplam yatırımların % 96.2’sine ulaştı. Bu rakam, 2003 yılında % 91.2 oranında oldu. Toplam kamu fâiz ödemeleri 1993 yılında 67 katrilyon 873 trilyon lira olarak belirlendi.

Halktan alarak devletin ödediği ve ödemek zorunda olduğu fâize ayrılan bu paralarla neler yapılmaz ki! Bunun yanında devletin; elektrik, su, doğalgaz, telefon, SSK primi ve vergi borçlarına uyguladığı gecikme fâizleri oranlarının enflasyonun çok üzerinde olduğunu hatırlamak da gerekiyor. 1997-2002 yılları arasındaki son 6 yılda enflasyonun % 346 artmasına karşılık, devletin vatandaşa uyguladığı gecikme fâizleri, % 929 arttırılmıştır. Kamu kurumlarından aldığı mal ve hizmet karşılığı devlete 100 milyon lira borcu bulunan bir vatandaşın, bu borcu ödeyememesi sebebiyle 2002 yılında 929 milyon lira ödemek zorunda kalmaktadır. Oysa, enflasyon oranlarına göre, aynı vatandaşın 346 milyon lira ödemesi gerekirdi. Bu şekilde devlet, vatandaştan 583 milyon lira fazladan fâiz almaktadır.

Bankalardan kredi alarak fâizle borçlanan çiftçilerin, esnafın durumu tümüyle içler acısıdır. Tüm hayvanlarını ya da evini barkını satarak fâiz borcundan kurtulmaya çalışan nice insan vardır. Sadece kumar değildir evi barkı söndüren, aynı zamanda fâiz de depremden büyük hasarlar ortaya çıkarmaktadır. Bunlar yasa kılıflarıyla hazırlanmış hırsızlıktır, soygundur. Bu hırsızlar, küçük âdi hırsızlardan olmadığı için devletin himâyesi/koruması altındadır. Hortumcular, onlarca bankanın içindeki paraları mı boşalttı? "Halk ne güne duruyor, bindirin vergileri, ödesin!" denilecek, borçlar halkın sırtına yüklenecektir. (Halka da, "ne yapalım, kanunlar böyle, devlete itaat etmemiz gerekiyor" demek kalmaktadır.) Bu zulüm ve kandırma düzeninin adı da demokrasidir. Halk kendi kendini yönettiğini zannederken, rantı yiyenler yöneticilerle ve düzenle işbirliği yapanlar olmakta, faturayı ödeyenler de halk. Halka, kendi seçtikleri aracılığıyla kendisinin yönettiği zannettirilen halk seyrede dursun, devlet halkı soyan hortumcuların yanında yer alacak, onun soyduğunu halka tekrar doldutturacaktır. Kapitalist düzeni banka düzeni olduğundan bankadaki paralar devlet güvencesi altındadır çünkü. Halkın iş, geçim güvencesi mi? O da unutulmaz tabii, yöneticiler onu seçim konuşmalarında gündeme getirecek, geçen seçimlerde verdikleri sözün bir benzerini tekrar verecektir. Devlet almayı bilir, vermeye gelince, "söz veriyoruz ya, halk onunla yetinsin!" denilir. Demokrasi oyunu böyle oynanır bu sahnede. Ver oyunu, gör oyunu. Seçilen çobanlar gütsün koyunu, düzen düzenler soygunu.

2004 yılı ocak ayı hesabıyla Türkiye’de kredi kartı kullanan insan sayısının 21 milyonu geçtiğini belirtirsek, müslüman geçinen halkın banka ile, fâizle ne kadar içli-dışlı olduğu anlaşılır. Kredi kartları temerrüt fâizinin % 500 civarında olduğunu, kartla borçlanan kişinin kısa zaman sonra borcunun 5 katına yükseldiğini, ödemeyi uzattıkça, borcun daha katlanarak yükseldiğini bilmeyenimiz yoktur. Ne acıdır ki, garibanların alınterini vampir dişleriyle sömürüp hortumlayan bankalar, müslümanların ve müslüman geçinenlerin desteğiyle bu zülmü sürdürüyorlar. Namaz kılan müslümanlar bankalardan paralarını çekse, sadece bankalar değil, bankacı kapitalist sömürü düzeni de kendiliğinden yıkılacaktır. Müslümanlar Amerikan dolarını boykot etseler dolar tepetaklak düşecek, ABD çok kolay tarihin çöplüğünde yerini almanın eşiğine gelecektir.

Öyle bir sömürü düzeni içinde, öyle bir karanlık ve fırtınalı câhiliyye döneminde yaşıyoruz ki, kapitalizm din olmuş, para da kapitalistleşen halk için tanrı, banka tapınak, çek ve hisse senedi kutsal kitaptır artık.

Düzenin hırsızlığı, kılıfı önceden hazırlandığı için yasal hırsızlıktır: Haksız vergiler, harçlar, fakirleştirmek, enflasyonla fakirin cebindeki parayı devamlı eriterek çalmak, tüyü bitmemiş yetimin hakkını zenginlere peşkeş çekmek, banka boşaltanlara ve diğer hortumculara ceza vermek yerine, onların boşalttığı bankaları fakir halka vergiler bindirerek ödetmek...

İslâm fıkhına göre câiz olmadığı halde câmilerin bile kapısı kilitlenmektedir. Câmiler, Allah'ın evi kabul edilen mukaddes mekânlar olduğu halde, hem de "müslüman" olduğunu iddiâ edenler tarafından içindeki halıları, kıymetli levhaları, çinileri... çalınabilmekte. Câmi cemaatinin ayakkabıları, özellikle câmide misafir olarak bulunan Cuma ve Bayram cemaatinin ayakkabıları çalınmakta, insanların câmiye bir daha uğramamalarına bahane olmaktadır. Bu çeşit hırsızlıkların bahâne edilerek, tedbir alınacağı yerde, bazı câmilerin namaz vakti dışında gündüzleri bile kilitlenmesini hiçbir müslüman mantığıyla izah etmek mümkün değildir. Câmilerdeki hırsızlıktan bahsederken, hadis-i şeriflerde (meselâ; Dârimî, Salât 78) bahsedilen bir hırsızlık çeşidinin de "namaz hırsızlığı" olduğunu belirtelim. Kalbinde bulunması gereken takvânın şeytan ve onun dostları, yardımcıları tarafından çalınmasından dolayı namazla kurtulmayı değil; namazı kılıverip namazdan, namaz yükünden/borcundan kurtulmayı düşünenlerin hırsızlığı.

Robin Hood'luk İslâm'da yoktur. Yani Batılı ve (ne kadar yerli olduğu tartışılabilecek) Türk filmlerinde biraz sosyalizm, biraz halk tipi eşkıyâlık propagandası kokan, kahramanın zenginden çalıp fakirlere dağıtması rolünü İslâm onaylamaz. Yani, hırsızın malını çalmak da hırsızlıktır. Hırsızdan hırsızlık yapana had uygulanıp uygulanmaması İslâm mezhepleri ve müctehidler arasında ihtilâflıdır. Ama kesinlikle ta'zîr de olsa bu tür hırsızlık yapana cezâ verilir. Hırsızlık suçsa, kötüyse hırsızın malını çalmak da aynı suçu işlemektir, aynı kötülüğü yapmaktır. Bu ilk hırsızın şahıs, kurum, devlet, müslüman veya kâfir olması, hükmü değiştirmez.

Hırsızlığın en büyüklerinden biri, umûma, halka ait malları çalmaktır. Bu, bazen devlet malı zannedilerek yapılır. Devlet, aslında soyut bir kavramdır, varlığı kâğıt üzerindedir. Devlet malı, aslında halkın malıdır. Yöneticiler âdil bir müslüman ve yönetim İslâmî ise, Allah'ın hükmüne göre adâletli bir şekilde halkın malını halkın en önemli ihtiyaçlarından başlayarak halka harcar. Bu vasıflardan birine sahip değilse, halka zulüm ve halkın malına ihânet sözkonusu olur. Bazıları şöyle der: “Herkes çalıyor. Biz de aslında devletteki kendi hakkımızı almış oluyoruz!” Farkında olmasalar da, bu tavır, tüm halkı soymak, meşhur deyimle tüyü bitmemiş yetimin hakkına el uzatmaktır. Bir kişinin malını çalan kimse, onunla helâllaşma imkânına sahiptir. Mümkün ki, o kimse onu affeder. Ama umuma/kamuya ait mallar bütün müslümanların, bütün halkın mülküdür. Allah’tan korkmayanların yaptığı, onlara gerekçe olacak bir neden değildir. "Bir kavimde gulûl (denen devlet malından hırsızlık) zuhûr ederse, Allah o kavmin kalplerine korku atar. Bir kavim içinde zinâ yayılırsa orada ölümler artar. Bir kavim, ölçü ve tartılarda (hile yaparak) miktarı azaltırsa Allah ondan rızkı keser. Bir kavmin (mahkemelerinde) haksız yere hükümler verilirse, o kavimde mutlaka kan dökme yaygınlaşır. Bir kavim ahdinden dönüp gadre yer verirse, Allah onlara mutlaka düşmanlarını musallat eder." (Muvattâ, Cihad 26, h. no: 2, 460)

Bazı insanlar, müslüman olmadıklarından dolayı kâfirlerin mallarının ve İslâmî bir devlet olmadığı, tâğûtî bir düzen olduğu için devlet malının çalınmasının câiz olduğunu ileri sürerler. Devletin olduğu varsayımıyla elektrik, su, belediye otobüsü vb. kullanımlarda sahtekârlık ya da hile ile de olsa bu tür hırsızlıkta sakınca olmadığını iddiâ ederler. Bu anlayış ve tavır, doğru da değildir, İslâmî de. Savaşla normal hali, ganimetle hırsızlığı karıştırmaktır. İslâm'ı da, sosyal yapıyı da bilmemektir. Dâvâya da büyük zarar sözkonusudur. Toplum ve yöneticiler açısından; "güvenilmez, hırsız, halkın malına zarar veren bir kimsenin dini ve dâvâsı da hak olamaz" denilir. Bu birkaç kişinin müslüman vasfından dolayı, tüm müslümanlar bu anlayışta ve bu tavırda kabul edilir. Tebliğ ve dâvetin önü kesilmiş olur. Peygamberimiz'in Mekke'de kâfirlerin mallarına karşı tavrı nasıl olmuştu? Müşriklerin onca zulüm ve baskılarına, müslümanların mal ve canlarına saldırılarına rağmen, hicret esnâsında Rasûlullah müşriklerin kıymetli para ve mallarından oluşan emânetlerini sahiplerine iâde etmek için yeğeni Ali'yi sûikast yapılacak yatağına yatırma riskini tercih etmişti. Mallarının gasbedilmesi câiz olan kâfirler ve devletler, müslümanlarla fiilen savaş halinde olanlardır. Mevcut şartları savaş olarak değerlendirmek İslâm hukukuna da, genel değerlendirmeye de uygun değildir. Yoksa, savaş dışında kâfirlerin kendileri, şirketleri, kurumları, malları ganimet kapsamına girmez. Filistin gibi işgal güçlerine karşı fiilî savaş durumunu yaşayan insanlar için elbette cihad hükümleri, ganimet durumu sözkonusudur.

Dâru’l-Harb ve Dâru’l-Harbde kâfirlerin Malı:

Müslümanlara göre, insanî ilişkiler savaş değil; barış esasına dayanmaktadır. Burada aklımıza şöyle bir soru gelebilir: “Mâdem İslâmiyet’e göre barış esastır; o halde niçin ‘kâfirler dünyası’, ‘dâru’l-harb/savaş dünyası’ gibi ayrımlar ortaya çıkmıştır? Neden böyle bir ayrıma gerek görülmüştür?”

Evet! İslâm hukuk kitaplarında karşılaştığımız "dârul'-harb" terimi, ister istemez, bizde insan ilişkilerinin barış değil de savaş esâsına dayanmakta olduğu şeklinde bir kanaat uyandırmaktadır. Evet ama, böyle bir yargı, gerçeklere inememekten ve meselenin esasını bilmemekten doğmaktadır. Çünkü: İslâm hukukçuları, milletleri/toplumları üç kategori altında toplamışlardır: 1) İslâm dünyası (dâru'l-İslâm): İçinde İslâm kanunlarının uygulandığı ülkeler, 2) Müttefikler dünyası: Vatandaşlarının aşağı yukarı hepsi gayri müslimlerden oluşan, fakat müslümanlarla antlaşma yapmış bulunan memleketler, 3) Savaş dünyası (dâru'l-harb): Halkı müslüman olmayan ve müslümanlarla da hiçbir antlaşması bulunmayan yerler. Bu ayrımı, onlara tarihî olaylar empoze etmiştir. Yoksa şeriat onları bu hususta zorlamış değildir.

Böyle bir terimin (dâru'l-harb) kullanılması, müslümanlara, savaşın dışındayken, düşmanın malına, servetine el koyma veya onları yok etme, yahut da kişisel hürriyetlerine ilişme gibi bir bahâne hiçbir zaman vermemektedir. Bazı câhillerin zannettiğinin aksine, bir yer dâru'l-harp olsa, orada barış içinde yaşayış sürdürülürken, kâfirlerin mal ve canlarına dokunulamaz; savaş şartlarındaki hususlar geçerli olmaz. Bütün bu sebeplerden dolayıdır ki, bu terimin kullanılması, yani insanların çeşitli kategorilere ayrılması, ortadaki gerçeklerden hiçbir şey değiştirmiyor, değiştirmez.

Tarihî olaylardan ve o zamanki gerçeklerden yola çıkarak müctehidlerin tasnif edip tanımladıkları şekilde; bugünkü dünyayı dâru'l-harb ve dâru'l-İslâm kavramlarıyla izah etmenin doğru olmayacağı kanaatini taşıyorum. Sözgelimi Türkiye'nin durumu, dâru'l-harb tanımına girdiği iddiâsı, bu değerlendirme ile, ancak savaş şartlarında câiz olabilecek nice uygulamaların, sulh ve salâh ortamını bozacak ve bazı haramları helâl ilân edecek nice yanlışların ortaya çıkmasına zemin hazırlayacaktır. Safların net olmadığı, müslümanlarla İslâm düşmanlarının cephelere ayrılmadığı, savaş şartlarının tümüyle ortaya çıkmadığı yerlere dâru'l-harp denilmesi, bugünkü dünya için ve İslâm'ın genel tavrı açısından yanlış tavırlara sebep olabilecektir diye düşünüyorum. Unutmayalım ki, dâru’l-harb ve dâru’l-İslâm kavramları Kur’ânî kavramlar olmayıp, tarihî şartlardan dolayı müctehidlerin tasnifinden ibârettir ve bu konudaki fıkhî hükümler, o günkü dünya açısından doğru olsa bile, bugün için aynen uygulanmasında büyük sakıncalar olan ictihâdî, o zamanlara âit, beşerî yorumlardan ibârettir.

Kimileri bugün müslümanların yaşadığı tüm ülkeleri "dâru'l-harb/savaş yurdu" ilan edip ifrâta kaçarken; bazıları da bu memleketlerin "dâru'l-İslâm/İslâm yurdu" olduğunu tefrîtini gösteriyor. Ortadoğu ülkelerinin başındaki tâğutlar, kendi İslâm dışı yaşayış tarzlarını örtbas etmek ve halkı kandırmak için ülkelerinin yönetiminin şeriat olduğunu iddiâ edebiliyorlar. Bu tür ülkelerden biri için söylenmiş meşhur bir sözü hatırlatalım: "Suud'da şeriat olsaydı, önce kralın eli kesilirdi; çünkü en büyük hırsız odur." İş imkânı, mal emniyeti, sosyal güvence gibi alanlarda devlet, görevini yapmaz ve hırsızlığa giden yolları tıkamaz, hatta bu yollları bilinçsizce teşvik ederken, hangi ortamda yetiştiği, hangi şartların kurbanı olduğuna bakmaksızın, gariban biri, hırsızlık gibi bir suç işlediğinde âcilen en ağır biçimde cezâlandırılır. Şartlar tümüyle oluşmuşsa hırsızın elinin kesilmesi ancak İslâm Devletinde (eski tâbiriyle dâru'l-İslâm'da) mümkün olacağından, kendi memleketlerini bu özellikte göstermeyi politikalarına uygun gören yöneticiler, bunun ispatı olsun diye, gariban halka bu ağır cezâlar vererek işe başlarlar. Ama aynı suçu daha büyük oranda resmî şemsiye altında işleyenler ödüllendirilir. Meselâ 1970'lerden sonra Pakistan'da üç beş kez İslâm devleti ilân edilmiş, şeriat kurallarının geçerli olduğu yetkililerce açıklanmıştır. İslâmî muhâlefeti susturmak için ilân edilen şeriatın uygulanıyor gözükmesi için de işe küçük hırsızların elini kesmek, düzenin ve çevrenin kurbanı olarak zinâ eden halktan bir kadını cadde ortasında recmetmekle işe başlanır.

Kur'an'ın emrettiği inanç, ahlâk, eğitim, sosyal ve ekonomik imkânları temin etmek gibi devlete ait görevlerin hiçbirini Kur'an'ın istediği gibi yapmayan devlet, oluşturduğu bataklıklarda doğal olarak üreyen sinekleri öldürmeyi mârifet sayar. Tabii, şeriat cezâ demektir, İslâm insanların gözünü korkutmak demektir, câhiliyyyenin bozduğu insanın cezâsını zavallılara çektirmek demektir bu anlayışta ve bunların tavırlarını gözlemleyen kamuoyunda. Sonra kamuoyunda ve medyada bu uygulamalara karşı soğukluk ve eleştiriler oluşur, fatura, sorumlulara değil; İslâm'a kesilir; şeriat(!) tekrar rafa kaldırılır. İleride muhâlefeti ve halk isteğini başka yollarla engelleyemeyince ilân edilecek yeni bir şeriat devletine(!) kadar bu böyle sürer. Sonra rafa kaldırılan eski tas aynı hamamda farklı tellaklar tarafından kullanılmaya devam eder. Bu uygulamalar Batı tarafından İslâm'ı suçlama aracı olarak kullanıldığı gibi, halkının önemli bir oranı müslüman olan ülkelerin başındaki yöneticiler açısından da tâğutî yönetimlerin ne kadar insancıl, İslâm şeriatının da ne kadar acımasız ve çağdışı olduğunun ispatı olarak sunulur. Tâliban bu görüntüyü daha da abartılı hale getirmiş, İslâm düşmanı kanallar da bunları daha da abartarak dünya kamuoyuna sunma başarısını(!) göstermiştir.

Vatandaş küçük hırsızlarla, kapkaççılarla meşgul olur, onların cezâsını beklerken büyük hırsızlar malı götürür. "Küçük hırsızları asıp yok ederler. Büyükleri çok ilerlemiştir, ülkeyi yönetiyorlar." Ziya Paşa da, şöyle der: "Milyonla çalan mesned-i izzette serefrâz, / Birkaç kuruşu mürtekibin câyı kürektir!" (Milyonla çalan onur tahtında yükselirken, birkaç kuruş çalan insanın yeri kürek mahkûmluğudur/zindandır.) Sivrisinek-bataklık örneğini unutmamak, esas hırsızlığın kökenini, kaynağını kurutmak gerek.

Bunun yanında, bazı insanlar basit ve ucuz eşyaların çalınmasını önemsiz bir şey olarak görür. Hatta bazen bu küçük aşırmalar şaka maskesiyle örtülür. Sahibi görürse "şaka" olduğu, görmezse adına hırsızlık denilemeyecek küçük bir aşırma olduğu değerlendirilir. Toplum da fazla tepki göstermez. Oysa Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: “Yumurta çalıp eli kesilen, ip çalıp eli kesilen hırsıza Allah lânet etsin.” (Buhârî, Hudûd 13, 29; Müslim, Hudûd, 7, h. no: 1687; Nesâî, Sârik 1, h. no: 4844, 7, 65; İbn Mâce, Hudûd, 22, h. no: 2583). Çünkü hırsızlığın biri de birdir, bini de. "Hırsızlığın çirkinliği, çalınan şeye göre değişmez ki; ha altın çalmışsın, ha bir iğne." İçki tiryakiliği ve uyuşturucu bağımlığı da bir yudumla, bir gramla başlar, arkası gelir. Atasözünde ve aşağıda anlatılacak hikâyesinde denildiği gibi: "Hırsızlık bir yumurtadan başlar."

 

 

Hırsızlığın Günümüzdeki Bin Bir Çeşidi...

Adına hırsızlık denilmeyip başka ifâdelerle belirtilen değişik hırsızlıklar vardır. Bunların sayısı ve çeşidi her gün arttığından tümünü saymak mümkün gözükmemektedir. Farklı hırsızlık çeşitlerini yukarıda genel hatlarıyla sayıp açıklamaya çalıştık. Ama "kim demiş memleket ilerlemiyor" diye? Bu konuda büyük gelişmeler kat ettiği rahatlıkla iddia edilebilir. O yüzden, diğer hırsızlık çeşitlerini özetle ve kısa yorumlarıyla burada ele alıp, yukarıdaki genel listeye ilâve yapmak gerekiyor. Teknolojinin yaygınlaşmasıyla hırsızlık çeşitlerinin artışı arasında doğru orantı vardır. Teknolojik âletler hem kolay çalınıyor, taklit ediliyor, sahteleri üretiliyor ve hem de çaldırıyor. Başka çalmalara aracılık ediyor. Ey teknoloji, sen nelere kaadirmişsin? Eskiden âdî hırsızlığın dışında hırâbe denilen yol kesicilik (eşkıyâlık) vardı, bir de nebbâşlık denilen mezar/ölü soygunculuğu. Sonradan toplumun Batılılaşmaya başlamasından sonra bunlara ihtilâs veya tarrârlık denilen yankesicilik ilâve oldu. Şimdi ise, küçük hırsızlık içinde kapkaççılık, büyük hırsızlık içinde de hortumculuk ve banka boşaltma moda. Bilindiği gibi modalar da sık sık değişir. Akla hayale gelmedik yolsuzluklar, zimmet ve sûistimaller, görevi kötüye kullanmalar, kendisine emânet olarak bırakılan emânetten çalmalar, metreden, teraziden, gramajdan çalmalar, malzemeden çalmalar, müteahhitlikte demirden ve çimentodan çalmalar... İşten görevden kaytarma, yani zaman çalma gibi mal dışına da taşar bu hırsızlıklar. İşçisinin hak ettiği maaşı zamanında (teri kurumadan) ve tam olarak vermeyen, ya da sigorta primini ödemeyen, çok daha fazlasını hak ettiği halde, piyasayı veya asgarî ücreti örnek göstererek ihtiyacını karşılamayacak kadar az bir maaş veren kimse işçisinin, emekçisinin hakkını, parasını çalmış olmuyor mu? İşçi de verimli iş üretmeyerek, kontrol olmayınca işi rolantiye alarak patronunun kârını çalıyor. Çalınacak şey ve fırsat varsa, işyerinden başka şeyler çalıyor. Böyle patrona böyle işçi. O da aynı düzen(sizliğ)in çocuğu, yani patronunun kardeşi. Kardeş kardeşi kazıklar mı diyeceksiniz. Zaman 21. asır, yer de Türkiye ise, evet. Zaten artık halk öyle demiyor mu? "Bu devirde kardeşine bile güvenmeyeceksin arkadaş!"

Hırsızlık çeşitlerini saymak, hele günümüz Türkiye'si açısından, başarılması zor bir iş. Bunun tümüyle başarılamayacağı bilinciyle, biz bunlardan bazılarını saymaya çabalarken, kim bilir kaç çeşit hırsızlık çeşidi daha icat edileceğini tahmin etmenin mümkün olmadığını değerlendirerek aklımıza gelenleri ilâve edelim: Ülke soygun yerine dönmüş, arazi ve arsa soygunları artarken, hazine arazilerine el konulup binâ kondurulurken ormanlar ha bire talan edilir, halkın ekmeği çalınır, ekmeğin gramajı çalınır, süte su katan sütçü hileyle çalar, kalitesiz mal üreten kaliteden çalar. Vakit, nakitten kıymetlidir. Trafikte, kahvede, maçta, televizyon karşısında... insanların zamanları çalınır. Belediye otobüsü saatinde gelmediği, bilmem kaç dakika geciktiği için duraklardaki o kadar insanın vakitlerini çaldığını şoför düşünmez bile. Tabii, helâllık da dile(ye)mez. Sürücü, karşıdan gelen diğer sürücünün hakkını çalar, on saniye kazanmıştır, ama çalarak. Otobüste, dolmuşta iki kişilik yerin birbuçuk kişilik yerini kaplayan yolcu, yanına oturan vatandaşın hakkını gasbetmiş, yerini çalmış olmaktadır. Askerde şu kadar uzun süre askerlerin ömürlerinden çalınır, okulda zihin ve gönüllerinden. Sınavlarda bazı öğrencilerin çalışmalarının çalındığı, haklarının gasbedildiği olur, çalınan aslında gelecekleridir. İmam-Hatiplilerin hakları çalınır, kızların başörtüleri... Aslında bunlar sadece hırsızlığın görünen tarafıdır. Görünmeyen tarafları; tüm müslümanların, tüm halkın, tüm değerlerinin çalındığı...

Cumhuriyetin ilk dönemlerinde birçok câmi, medrese ve tekke binası ve vakıf yeri, daha çok da gayri müslimlere satılmış, paralarının hesabı sorul(a)mamıştır. "Onlar eskidendi, şimdi bu tür şeyler olmaz" diyenler etrafına atgözlüğüyle bakanlardır. Halkın yaptırdığı birçok İmam-Hatip Lisesi binası gasbedilerek farklı amaçlar için kullanılıyor. Câmi bahçelerinde halkın yaptırdığı Kur'an Kursu vb. yerler, hiç hakkı olmadığı halde Vakıflar Genel Müdürlüğünün malı olabiliyor. Şahıs arazisi olmadığı için hazine arazisi olduğu gerekçeyle kullanım hakkını, kiraya verme hakkını devlet kendinde görüp halkın yaptırdığı binaları resmen çalıyor. Zaten Vakıflar Genel Müdürlüğü, Osmanlı'dan, 500 seneden beri müslümanların hizmetine vakfedilmiş binlerce, on binlerce medrese, han, hamam, dükkân, işyeri, değişik bina ve arâziye el konulmuş, (ç)alınıp gasbedilerek oluşmuş. Bu paraların bir kısmıyla Vakıflar Bankası kurulmuş, diğer gelirler de devletin hazinesine havâle edilmiştir. Cemaatleri tarafından yapılacak yeni binalara el koymak için de Vakıflar Genel Müdürlüğü oluşturulmuştur. Yani, vakıflarla ilgili resmî kurum, sadece günümüzdeki câmi çevresindeki İslâm'a ve müslümanlara hizmet için vakıf olarak yapılmış binâlara değil; yüzlerce seneden bu yana çok değişik alanlarda Allah için vakfedilmiş binâ ve arâzileri vakfeden insanların ve onlardan yararlanan milyonların hakkını da çalmıştır. Bu tür gerçeklerden yola çıkarak düzene "hırsız düzen" diyenler mi suçludur, düzen mi? "Hırsız düzen" diyen, devlet sırrını ifşâ ettiği için mi suçlu kabul edilecektir? Artık, bunların sırları dökülmüş, gizler ortadan kalkmış, her şey alenî yapılmaya başlanmıştır. O yüzden yavuz hırsızın ev sahibini bastırmasına evin gerçek sahipleri artık müsaade etmemelidir.

Boş arâziler yağmalanıyor, hazine arazisi denilen, aslında tüm halka âit olan ve içinde garibin ve yetimin de hakkı bulunan arsalara gecekondular, apartmanlar, villalar, hatta fabrika ve üniversiteler kuruluyor. Ormanlar kesilip yakılarak, açılan yerlere fındık, çay fidesi dikilebiliyor, ya da bina oturtulabiliyor. Artık komşu komşudan emin değil; "bana nasıl zarar verir?" diye düşünüyor. Tarla veya bahçesinin toprağından çalabileceğini, tarla sınırını değiştirebileceğini düşünüyor, şüpheye düşüyor, ya da bu tür şeyler başına geliyor. "Allah nezdinde hıyânetin en büyüğü, iki arâzi veya ev komşusundan birinin, diğerine âit bir arşın toprağı kendi zimmetine geçirmesidir. Allah kıyâmet gününde, bu toprağın yedi katını, onun boynuna geçirir." (Ahmed bin Hanbel, IV/140, 202, V/341, 344). Eski insanımız karşısındaki komşunun güneşini çalmış olmamak için, evini karşı evden daha yüksek tutmaz, tek katlı komşu evinin karşısına iki kat çıkmayı "kendi arsamın üzerine, kendi paramla değil mi, yasak da olmadığına göre" demez, bu hakkı kendinde görmezdi. Şimdi bırakın böyle davranmayı, bunu duysalar komedi filmine alay edilsin diye "enâyinin biri" adıyla monte ederler. Güneşimizi çalanlar, oksijenimizi de, havamızı da çalıyor. Organize suç örgütü denilmese de çok sayıda meslek grubu, her biri ayrı bir yönüne hücum ederek insan sağlığını, beden ve ruh sağlığını çalıyor. Sağlığı düzelsin diye doktora gitmeye kalkıyor hasta, hastahane hiç gereği yokken üç-beş tahlil, bir de röntgen istiyor, bir de o çalıyor, yetmiyor bir de doktor, olmadı bir de ilaç firmaları. Her kurum, hırsızlık şebekesi olmuş. Hırsızı hırsıza şikâyet eden suçlu çıkacaktır. Hakkını ararken de soyulmayayım diye sineye çekiyor, o zaman da stres denilen çağdaş canavarın kucağına düşüyor.

Cumaları imamın elindeki ve dilindeki hutbeler çalınır. Vâizlerin dilleri çalınır. Hakkı ketmeden/gizleyen, kendisine emânet edilen din ilimlerini kendinde saklayıp ihânet etmiş, kutsal emâneti gasbetmiş bir çeşit hırsızdır. "... Âyetlerimi az bir para/ücret karşılığında satmayın. Sadece Ben'den korkun" (2/Bakara, 41) diyor Cenâb-ı Hak. Karşılığında dünyadaki tüm paraları, tüm dünyayı almış olsa da, Allah'ın âyetlerini ucuza satmıştır hakkı ketmeden, hakkı bâtıla âlet edip hakka bâtılı karıştıran bel'am. Rüşvet cinsinden aldığı bu para veya maaş, kendi cennetinin satış bedeli olmuştur. Hacca gidenlerin parasını üç-beş ay önce alıp bankaya yatırarak fâizini alan devlet ve Diyânet, aday hacıların parasından daha önemli olan sevaplarını çalarken, Suudi Arabistan, hacılardan toprak bastı vb. adıyla bu soyguna ortak olur.

Moda adlı bir maske takarak çok sayıda farklı iş alanı, sektör olmuş, yolunacak kaz veya kız arıyor. Genç erkeklerin hayâlarını, müslümanca yürüme hakkını çalmaya çıkan genç kız ve kadınlar da ava giderken avlanıyorlar. Yazık, eteklerinin yarısını kesip çalmışlar sokaktaki kızcağızların. Hiç mi acıma yok bu hırsızlarda nice kadının bluz ve tişörtlerinin altını bile kesip çalmışlar, göbekleri apâşikâr açıkta kalmış zavallıların. Ama durun, ben bu hırsızı tanıyorum; daha önce de bu kadınların başörtüsünü, iffet ve hayâsını çalan hırsız değil mi o?

Gönül hırsızı gençlerin karşı cinsin gönlünü çalması güzel hırsızlık olur mu bilmem ama, hırsızlık hırsızlıktır. Organ mafyası, çocukların ya da ölülerin organlarını çalmaktan çalıp pazarlamaktan çekinmez. Bundan daha fecîsi, çocukların fıtratları, hayâ ve iffetleri, iman ve âhiretleri çalınır. İnsanların onurları, hakları, özgürlükleri çalınır. Müslümanca yaşama hakları, sadece Allah'a kulluk yapma özgürlükleri çalınır. Hırsız demek eli uzun demek. Şimdiki hırsızlık kurumlaştığı için elleri o kadar uzun ki, ta Ankara'dan Hakkâri'nin köyüne uzanabiliyor, ta uzaydan filanın evine girebiliyor. Halkın cebine uzanan el, ondan daha fecîsi gönlüne ve kafasına uzanıp oraları boşaltmış, boş gönül ve kafayla hırsızlığı da, hırsızları da tanımak mümkün olmuyor. Halkın sevgisi, tepkisi, buğzu, sevdâsı, dâvâsı, umudu, ideali, hedefi, aklı, mantığı çalınmış, çalınıyor. İnsanımızın şarkısını ve türküsünü, sanatını ve edebiyatını, zevkini ve eğlencesini, örfünü ve edebini, okulunu ve câmisini, insanlığı ve müslümanlığı, kalemini ve dilini, dinini ve imanını, insanı insan yapan tüm değerlerini de çalmışlar, çalmaya devam ediyorlar. Bize "hırsız var!..." deme hakkını bile vermiyorlar. Bu hakkımızı da çalmışlar. "Hırsız var!" diye caddede bağırsak, herkes kaçar, cadde boşalır mı dersiniz? Niçin ve kimden kaçacak hırsızlar ki!? Âdî hırsız bile hırsızlığını kabul etmiyor, bin bir gerekçe ile yaptığını normal gösterip kendini temize çıkarmaya çalışıyor; dolaylı olarak hırsızlığa katılan ve yaptıklarının hırsızlık olduğunu aklından bile geçirmeyenler, bunların hırsızlık olduğunu nasıl anlayıp kabul edecek, hangi cezâ ile gözü korkutulacak ki, bundan vazgeçsin?

Çocukları Çalınan Ana-Babalar: Ana-babanın elinden çocuklarını, karıların kocalarını, kocaların karılarını çalmışlar. Seccâdelerini, evdeki Kur'an'larını çalmışlar, yerine televizyon denilen bir araç koymuşlar, onunla değiştirmişler hırsızlar. Huzur yuvaları olan/olması gereken evlerini, içindeki sevgiyi, aile bağını çalmışlar. Paraya o kadar çok değer vermeye başlamış ki çağdaş kapitalist müslüman halk, biriktirdiği parasını çalsalar oturduğu evini kandırarak elinden alsalar, her tarafı velveleye verir, ciyak ciyak bağırır feryad ü figan ederdi. Hırsızı tutsa parçalar, en azından parasını geri almak için her yolu denerdi. Paradan çok daha değerli başka şey yok nazarında ki, başka şeyleri çalanlara "hırsız" bile d(iy)emiyor, direnmek aklına bile gelmiyor. Çocuklarını göz göre göre çaldılar, tepki bile vermiyor. Bir tavuk kadar bile olamıyor mağdur, rûhu ve beyni çalınmış vatandaş. Allah'ın emânetine tavuk kadar bile sahip çıkamıyor. Bir tavuk, yavru civcivine zarar verecek bir düşman, yavrusunu (ç)almaya kalksa, hayatını tehlikeye atarak atılır düşmanının üstüne. Ölümü göze alır da kaptırmaz yavrusunu hırsıza. Çağdaş ana-baba, yapamaz bu kadarını bile. Hiçbir hayvanın yapamayacağı vahşîliği yapar, çocuğunu düşmanının, hırsızın önüne kendi atar.

En sevdiği varlık olduğunu söylediği yavrusunu çalıyorlar. Kimler mi? Hırsızların kiminin adını koymak ya da dillendirmek bile zordur; resmî-gayri resmî nice kurumlar ve çevre deyip geçelim. Sokaklar, kanallar, gazeteler, kitaplar, partiler, topçular, popçular ve bu ortamı oluşturan, çetenin başı düzen. Hem de göz göre göre çalarlar çocukları, herkes de seyreder, hırsızları alkışlayanlar bile olur. Onların başına da benzer şey gelmiştir, ihtimal ki bu modern hırsızlar çalma operasyonlarından önce uyutmuş, uyuşturmuşlar insanları, doğru düşünemeyecek hale getirmişler.

Vatan dediğin bir toprak parçası; evlât ise toprağın gülü; o yüzden vatanla ilgili meşhur beyti şöyle değiştirebiliriz: "Sahipsiz nesillerin çalınması haktır; Sen sahip çıkarsan bu çocuklar çalınmayacaktır!" Kendine ve çocuklarına sahip çıkmadığı içindi bütün bunlar. Çalmışlardı çocuklarını. Kimlerin çaldığını öğrenmiş, hırsızı da yakalamıştı. Ama, “yakaladım” hırsızı derken, aslında kendi yakası hırsızın elindeydi, hırsız esas onu bırakmıyordu. Çünkü, onu da çalmışlardı aynı hırsızlar daha önce. O yüzden sesini bile çıkaramıyordu. Sesini de çalmışlardı.

14 asır önceki Arap câhiliyesindeki kız çocuklarını diri diri toprağa gömenler, bugünkü fâciayı görselerdi, bu suça ortak olanların yüzüne tükürürlerdi. Onlar sadece kız çocuklarını ve onların da yalnız dünyalarını gasbediyordu. Şimdiki modern toplum, Firavunların bile pabucunu dama atmış. Çocukların et ve kemiklerinden çok daha kıymetli olan dinini, imanını, hayâ ve iffetlerini, nâmus ve faziletlerini, âhiretlerini, topyekün onları insan yapan her şeylerini çalmışlardı. Korkak babalardı bu büyük soygunun suç ortağı. Elbette hırsızın kabahati vardı, büyüktü, ama ona yardımcı olanlar da onun gibi suçlu idi. Ülkedeki tüm soygunların sorumlusu tespit ve teşhis edilemezse, edilince hırsızlığa giden ve hırsızlara yol gösteren uzun eli bu işten kesilemezse, kısa zaman sonra "imdat!" diyenler bile kalmayacak, herkes ya hırsız ya da işbirlikçi olacak.

Düzen tarafından farklı yollarla teşvik edildiği de olur hırsızlığın: Memurlar, bu maaşla nasıl geçinir?" diye soranlara: "Benim memurum işini bilir" diye cevap vermişti bir başbakan. İşini bilmek, "hırsızlığın bir yolunu bulmak" anlamına geliyor bu topraklarda. "Yolunu bulmak" deyimi de "yoldan çıkmak" anlamında kullanılıyor artık. Kolay kolay "yola gelmez" Allah'a teslim ol(a)mayan bu insanlık. Yolunu bulmak için halkı yolmanın yolu, çoğunlukla yol yapımlarında rahat görülür. Yol inşaatlarının bittiği görülmez şehirlerde ve şehirlerarası yollarda. Yoldan yolunu bulmak hırsızlık için yol olmuştur, çünkü ihaleyi verenlerle alanlar aynı yolun yolcularıdır. Eskiden yolla ilgili hırsızlık, sadece "yol kesme" denilen eşkıyâlıktı. Şimdi hırsızlığın o kadar yolu var ki... Bu memleket, içinde yolsuzluk bol olduğu için yolsuzdur. Sadece "yol" kelimesiyle Türkçeye yerleşen yolsuzluk çeşitlerini bir çıpıda sayınca ne kadar farklı hırsızlıklar olduğu gözükmüyor mu? Yolların bir de dönülecek köşeleri vardır, dönenin dört köşe olması için. "Köşeyi dönme" de hırsızlık gibi kolay bir yoldan zengin olma demektir ve kahraman Türk gençlerinin önemli bir kesiminin gönlünde yatan aslandır, hayâli süsleyen dilberdir "köşeyi dönme." Allah'ın dosdoğru yolunu terkedip yoldan çıkanların yollarının sonunun ne olacağı Kur'an'da belirtilir, ama hırsızlığın Kur'an'da belirtilen caydırıcı cezâsı uygulanacak olsaydı, bu insanlar dönüşü olmayan yolun sonuna gelmezden önce kurtulabilirdi. Onun için Hak yolda olan müslümanlara büyük görev düşmektedir.

Hırsızların dilinde çok daha zenginleşen, hepsi hırsızlığın farklı bir sanat ve hünerinin sergilendiğini vurgulayan argo sözler vardır. Birkaçını sayalım: Anaforlamak, araklamak, aşırmak, aşıremento etmek, bomba patlatmak, cebellezî etmek, gelberi etmek, hasıra sarmak, hasır etmek, hortumlamak, kaldırmak, kaparoz etmek, kerizlemek, omuzlamak, panduflamak, sırıklamak, taramak, tavlamak, tırtıklamak, tokatlamak, tüydürmek, üç kâğıt açmak, yolmak, yolunu bulmak, yürütmek, zula etmek... Bazı kelime ve deyimlerin de anlamı hırsızlığı dolaylı yoldan teşvik edecek şekilde değişmiştir: Açıkgözlük, uyanıklık, yolunu bulmak, işin raconu, keriz olmamak, saflığı bırakmak, enâyileşmemek gibi nice kelime ve deyim, kimi insanın dilinde hırsızlık vb. sahtekârlık için kullanılır olmuştur.

Beyni ve gönlü soyguna uğramış halk da bu soygun için gerekçeler üreten deyimler üretir ya da üretilmiş bu deyim sakızlarıyla desteğini sürdürür. Biraz da imrenerek şöyle der: "Parayı domuzun boğazına takmışlar da, 'Domuz ağa' diye çağırmışlar." Ağalık özendirilir tv. dizilerinde, onun da gönlünde ağalık yatmaktadır ne yapsın? Hırsızlık yüz karası mıdır?: "Akçesi ak olanın bakma yüzü karasına." diye cevap verir atasözü. Zengine gıpta ile bakan ve fakirliğin sebebi olarak yanlış şekilde mahkûm ettiği kadere sitemlere eder ve zenginliğe dil uzatmazken onun için "fakir adam, hazır şeytan"dır. Çünkü "para insanı ipten kurtarır." Ahlâk da karın doyurmaz. "Fakirliğin gözü körü olsun!" diye bedduâ eder, çünkü onun için zenginlik azgınlık demek değildir, ama "parasızlık, adama her şey yaptırır." "Parayı veren düdüğü çalar"; parayı vermeyen de düdüğü hırsızlayıp çalar. Kapitalistleşen halkın anlayışında, parası olmayanın konuşma hakkı bile yoktur; "paran kadar konuş" denilir. İnsanların kıymeti inancına ve davranışlarına göre değildir; insanın kıymetini cebindeki parası belirler; kıymeti bilinmeyen veya önemsenmeyen kişi için "kaç paralık adam?" diye olumsuz cevap istenerek sorulur. İnsanın yüreği ve ciğeri bile kasap vitrinlerindeki gibi parayla değerlendirilir: "ciğeri beş para etmeyen adam"lar vardır. Netice olarak muhâtaplara da kendisini örnek almaları için tavsiyelerde bulunulur: O yüzden uyanık olmak lâzımdır: "Kazın geleceği yerden tavuk esirgenmemelidir", "kaşıkla yedirip sapıyla göz çıkarmak" açıkgözlüğün belgesidir. Ama, "minâreyi çalanın kılıfını hazırlaması" lâzımdır. Bunun için "saman altından su yürütmek" gerektiği örneklerle öğütlenir. Çağdaş felsefe ve slogan: "Aldanma aldat, yoksa zehrolur bu tatlı hayat" şeklindedir. Vatan yanıp tutuşur, cehennemin ateşinin dehşetli alevi buradaki gören gözlere bile ulaşırken; vatandaş gönlünü çalan tek sevgilisinin gündüz hayâlini, gece rüyâsını görür: "Ah bir zengin olsam..." Cennetin önemi ve nasıl gidileceği mi, dedin? "Sen daha oralarda mısın? Geç onları kardeşim... Zaten sizin yüzünüzden bizi Avrupa Birliğine almakta nazlanıyorlar, bize Avrupa trenini kaçırtma!"

70 milyonluk ülkede bir çekilişte 36 milyon adet milli piyango bileti satılıyor. Kim demiş "müslüman mahallesinde salyongoz satılmaz!" diye. Millî takım kadar, millî marş gibi millî olan piyangoya, diğer şans oyunları adı verilen kumar çeşitlerini ilâve edin ve halkın hırs ve hayallerini sömürüp paraya çeviren kumarbaz devlete mi, geçimden başka bir şey düşünemez hale getirilip inanç ve ahlâkî değerlerden soyutlanan kurban garibana mı daha çok kızmak gerektiğine karar verin. "Müslümanlık, haram, imtihan, cennet-cehennem mi?" Onlar da ne demek? Kaç para eder? Mâsum ve mübârek atlar da âlet edilir kumar adlı soygunlara. At yarışlarına her hafta yatırılan umutların, paraların, mutlulukların hesabını kim tutabilir? Toto, loto, sayısal, kazı kazan gibi cadı kazanlarına her ay yenileri ilâve edilmeye çalışılır. Televizyon kanalları da soyguna "yarışma" ve "para dağıtıyoruz" maskesi takarak, halktan (ç)alıyor değil, ona veriyor görüntüsünü sihirli kutu sâyesinde gözünü boyadığı halka hizmet adıyla katılır. Halka hizmettir, hizmette sınır ve sinir yoktur. Hatta halka hizmet hakka hizmettir, aynen vergilendirilmiş her türlü haram paranın kutsal olduğu gibi, soyguncu devlete itaatin ibâdet olduğu gibi; hutbelerde duymadınız mı yoksa? Din Kültürü ve Ahlâk Bilgisi dersinde her yıl tekrarlanarak okutulan konuyu da mı unuttunuz?

Altındaki koltuktan, elindeki yetkiden dolayı muhâtaplarının kendinde itiraz etme cesâreti göremeyeceğini bildiğinden kendi çıkarları doğrultusunda makbuz satmak, dâvetiye veya bilet satışında bulunmak, yardım almak... da Türkiye usûlü değişik rüşvet ve soygun çeşitlerindendir. Okullara kayıt yaptırmak için mecbûrî bağış, ya da emniyete işi düşen birinin zorakî yardımları gibi.

İnsanların haklarını gasbetmek hırsızlık olur da Hakk'ın hakkını çiğnemek hırsızlık olmaz mı? Arada namazı terketmek, namaz hırsızlığı, İlâhî hukuka tecâvüz olduğu değerlendirilebilir. Namazın rükûn ve şartlarını eksik bırakmaya Peygamberimiz (s.a.s.) "namazdan hırsızlık" (Dârimî, Salât 78) der. Zekâtını vermeyen, ya da eksik veren her zengin hırsızdır; belli bir kısmını fakirlere, mahrûmiyet içindekilere ve isteyen gariplere ulaştırması için Allah'ın, kendisine emânet olarak verdiği, fakirin hakkı olan (51/Zâriyât, 19; 70/Meâric, 25) mal ve parayı hak sahiplerine vermediği için hırsızdır. Hatta fakir halkı nasıl kandırıp etkileyerek ihtiyacı olmadığı halde mal almaya mecbur etmesi de ayrı bir hırsızlık kabul edilebilir. Malın fiyatlarıyla istedikleri gibi oynayarak, fâhiş fiyat biçerek, yüksek kazanç için her yolu deneyerek insanların paralarını kapmak, kapitalist düzenlerde uyanıklılık ve akıllılık kabul edilse de, İslâmî ve insanî açıdan değişik bir hırsızlık çeşidi olduğu söylenebilir. Reklâm, çirkin pazarlama, süpermarket hileleri... modern hırsızlık çeşitlerindendir. Fıkradaki "baba hırsız tuttum" diyen insan gibi, aslında hırsız fakirin yakasını yakalamış, onu bir türlü bırakmamaktadır. Fakir halk, hırsızsıza para kaptırmadan yapamamaktadır. En tehlikeli hırsız da dost görünümüyle, yaptığını hizmet diye sunarak yapan hırsız değil midir?

Kur'an'da farklı bir hırsızlık çeşidinin "başkasının konuştuğunu gizlice dinleme" mânâsında "istirâku's-sem'a" olduğu belirtilir (15/Hıcr, 18). Bu tür hırsızlığın en yaygınını devletin istihbârât kurumları yapmaktadır. Halktan aldığı vergilerle halka hizmet etmesi ve onu koruması gereken devletin halkın haberleşme özgürlüğüne bile saldırması, adına ne denilirse denilsin bir çeşit hırsızlıktır. Telefonların dinlenme endişesi, insanı ne kadar tedirgin etmekte, her gittiği yerde "big brother" tarafından potansiyel düşman kabul edilerek izlendiği, tâkip edildiği korkusu, kişinin psikolojisini de olumsuz etkileyip zaten iyice azalmış moral ve huzurunu çalmaktadır. Devletin, silâhlı güçlerin de yönlendirmesiyle iletişim araçları, internet erişimi, telekomünikasyon gibi hassas konularda siyonist yahûdi firmalarına işi ihâle etmesi, İsrail'le, onun istihbârât teşkilatı Mossad'la işbirliği yapmada sakınca görmemesi, uluslararası boyutta ve tüm halkın haberleşme özgürlüğüne darbe vurarak bu kulak hırsızlığını gerçekleştirmektedir.

Arap dilinde "kaçamak bakış" anlamında "bakış hırsızlığı" (müsârakatu'n-nazar) denilmesi de üzerinde düşünülmesi gereken farklı bir hırsızlıktır. Bu, haram bakışlardan röntgenciliğe, gizliyi araştırmaya yönelik tecessüse kadar uzanan bir göz hırsızlığıdır. Artık bu tür göz hırsızlığı, uydular kullanılarak başta ABD olmak üzere emperyalist devletlerce ve bütün dünya insanlarını kapsayacak şekilde yapılmaktadır. Arap Edebiyatında ve oradan ithalle (eski) Türk Edebiyatında bir şâirin başkasının şiirini kendisininmiş gibi ifâde etmesine sirkat, yani hırsızlık, özel ifâdesiyle intihâl tâbir edilmesi, korunması gereken telif eserlerin de hırsızlığa âlet olacağını gösteriyor. Bu işi ilkel biçimde ve minâreyi (pardon! Batıdan çalınıp aşırıldığı için çan kulesini) çalarken kılıfını hazırlamadan, acemice yapanlardan birinin, Kemal Alemdar örneğinde olduğu gibi, en etkili kurumlardan biri olan İstanbul Üniversitesi'ne rektör olması, düzende her çeşit hırsızın ödüllendirildiğinin bir örneğidir. Bir yerlerden tercüme edilerek çalınmış ya da bazı kitaplardan kopye edilmiş nice doktora ve doçentlik tezleri vardır. Telif eseri hırsızlığının modern şekilleri, teknolojinin de yardımıyla hızla çoğalmakta ve yaygınlaşmaktadır. Korsan kitap, korsan kaset ve korsan CD bunların şimdiki öne çıkan örneklerindendir. Neyin korsanı yok ki?! Tekstil ürünleri, ayakkabı ve elktronik âletlerde, meşhur markaların hemen korsanı/taklidi piyasaya sürülür. Korsan baskı, korsan taksi, korsan dolmuş... Gülün bile korsanı, yani sahtesi, nylonu var. Gerçi, korsanı tespit etmek için önce gerçeğini ve ona gerçeklik, yasallık veren yapıyı, otoriteyi de, onun korsan olup olmadığını da masaya yatırmak gerekir.

Korsan, aslında tümüyle hırsızlıkla ilgili bir ifâde. Denizde haydutluk, soygunculuk yapan kimseye, deniz hayduduna, İtalyanca'dan dilimize ve dünya dillerine geçmiş şekliyle korsan denilirdi. Modern çağla birlikte, korsanlık denizden havaya ve karaya sıçradı. Uçakların ulaşımda kullanılmasından kısa süre sonra "hava korsanları" görülmeye başlandı. Yolcu uçağını, mürettebâtı ve yolcularıyla birlikte rehin alıp isteklerini yerine getirtmeye çalışan kimseler çıktı. "Uçak kaçırma" bir zamanlar neredeyse moda ve oyun olmaya başladığı için havaalanlarında yüksek derecede tedbirler alındı. Korsanlık kara'da da hükmünü hem de daha çok sürdürmeye başladı. Korsan, başkalarının hakkını zor kullanarak alan ve böylece zenginleşen kimse anlamı kazandı. Son dönemlerde de, izinsiz olarak kullanılan veya yapılan uygunsuz şeyler için kullanılmaya başlandı. "Korsan yayın, korsan kitap" gibi.

Hırsızlık, soygun, çalma-çırpma, yolsuzluk gibi kelimeler geçince akıllarına sadece para ve mal gelen insan, bu maddî araçlardan daha önemli şeylerin varlığını kabul etmiyor olmalı. Esas soygun, daha büyük değerler üzerinde olmaktadır. Üzülecek taraflardan biri, para hırsızlığının günah ve kötülüğünü önemseyen müslümanların büyük hırsızlığı farketmemesidir. Bu suç, hırsızlık suçundan daha hafif olmasa gerekir.

En büyük hırsız şeytan ve onun kardeşleri durumundaki yardımcılarıdır. Hırsızlığın en büyüğü cennet hırsızlığıdır, âhiret hırsızlığıdır. Yani iman hırsızlığı, nâmus hırsızlığı, ahlâk hırsızlığı. Çünkü insan için bunların değeri paradan çok daha büyüktür. Bir insanı imansız bırakmanın zararı, parasız bırakmaktan çok daha büyüktür. İnsanın gönlüne ve kafasına âit olanı çalmak, cebine ve midesine âit olanı çalmaktan çok daha fecîdir. İnsanın cennetini çalmaktan daha büyük hırsızlık olabilir mi? Firavun düzenleri, halkı soyarak zenginleşen Karun gibi sömürücüleri ortaya çıkarıp topluma sunmakla kalmaz, düzenin kendisi ve bağlı tüm kurumları insanlara en büyük zulmü yaparak onların Hak dine gereği gibi inanıp Allah'ın hükmüne uygun yaşama haklarını ellerinden alır, yani Allah'ın verdiği bu hakkı onlardan çalar. Hak Dini ölçü kabul etmeyen, hatta değişik şekilde (irticâ adıyla vb. resmî takıyye ile) İslâm'la savaşan tâğûtî düzen ve devletlerin resmî kurumlarında bilinçli-bilinçsiz çalışan bu tür hırsız veya hırsızın koruyucusu konumundaki kimselerin, medyanın ve halk arasında etkin konumu olanların bu hırsızlıkta altın madalyayı hak ettiklerini kabul etmek gerekiyor. Bu "hak etme" ile, dünyada bu hırsızlara resmî makamların verdikleri ödülleri, hırsızların halkın gözünde saygın yer etmelerini kast etmiyorum; cehennemde ateşle kızartılmış bu altın madalyaların dağlaması için göğüslerine takılacağını kast ediyorum. "Ey iman edenler! (Biliniz ki,) hahamlardan ve râhiplerden birçoğu insanların mallarını haksız yoldan yerler ve (insanları) Allah yolundan engellerler. Altın ve gümüşü yığıp da onları Allah yolunda harcamayanlara hemen acıklı bir azâbı müjdele! (Bu paralar) cehennem ateşinde kızdırılıp bunlarla onların alınları, yanları ve sırtları dağlanacağı gün (onlara denir ki): 'İşte bu, kendiniz için biriktirdiğiniz servettir. Artık yığmakta olduğunuz şeylerin (azâbını) tadın." (9/Tevbe, 34-35). Bu âyetlerde insanları hak adına aldatan din adamları, öğretmen ve benzeri sorumluların insanların doğuştan getirdikleri fıtratlarını bozup Allah'ın yolundan saptırdıkları ve ahlâksızlaştırıldığının cezâsı izah ediliyor. Aldıkları rüşvet (kabilinden maaş), ya değişik dünya menfaatlerinden dolayı (aslında cehennemin bedeli olarak çok az bir karşılıktır) bildikleri hakkı gizlemeleri ya da tahrif etmeleri vurgulanıyor. Ayrıca zekâtını vermeyenlerin âhiretteki durumu anlatılıyor. Halkı sömüren haksız kazanç sahiplerinin cezâlarının, suçları oranında büyük olacağı belirtiliyor.

"Muhakkak insanlara öyle bir zaman gelecek ki, o vakit kişi eline geçirdiği malı helâlden mi, yoksa haramdan mı kazandığını düşünmeyecektir." (Buhârî, Büyû' 35; Nesâî, Büyû' B. 2, h. no: 4432)

İnsan, sadece kendini değil; ehlini, sorumluluğu altında bulunanları ve özellikle çocuklarını da ateşten korumakla görevli ve sorumludur. "Ey iman edenler! Kendinizi ve ehlinizi/âilenizi, katı insanlar ve taşlar olan ateşten koruyun..." (66/Tahrîm, 6). Çocuklarını her yaşta gerekli terbiye ve eğitimle yetiştirme gayretinde olmayan ebeveyn, çocuklarına karşı yaptığı bu ihânetin cezâsından kurtulamayacaktır. Hırsızların eğer çocukken aldıkları terbiye bozukluğu varsa, dünyada değilse bile âhirette bu suçun müsebbibi olarak onu güzel terbiye etmeyen başta ana-baba, sonra eğitimciler ve devlet yetkilileri sorumlu olacaktır. Hırsızların çoğu, ana-babanın, çevrenin, düzenin kurbanıdır. Suçludurlar, ama suçlarında yalnız değildirler. Tabii, bu, hırsızlığı ma’zur göstermez, onun hırsızlığına mâzeret olamaz. Büluğ yaşına gelmiş aklı başında bir kimse, hangi terbiye alırsa alsın, hangi çevrede yaşarsa yaşasın, büyük günahlardan sakınabilir. Sakınmıyorsa suçludur, cezâsını çekmelidir.

Dili Koparılan Anne: Meşhur bir hikâyedir: Sokakta gezmeye yeni başlayan küçük çocuk bir gün anasına bir yumurta getirir. Şefkat ve sevgisi mantığına gâlip gelen ana da çocuğunu hemen bağrına basar ve: "Açıkgöz oğlum, şimdiden bana bakmaya başladı" diyerek çocuğunu alnından öper. Çocuk belirli bir zaman sonra bir tavuk getirir. Anası yine sevinir. Sonra bir keçi getiren çocuk, daha sonra inek, deve getirmeye başlar. Derken çocuk çevrenin kabadayısı olur. Ve bir gün cinâyet işler.

Yakalanan katil idama mahkûm edilir. Mahkeme salonunda bunu duyan ana feryat eder, ağlar, sızlar, fakat nâfile! Hâkim delikanlıya sorar: "Artık bu son gidiştir, bir söyleyeceğin var mı?" Delikanlı: "Bir dileğim var. O da, son günümde anamın dilini öpmektir. Müsâade ederseniz anamın dilinden öpeyim" diye ısrar eder. Dileği kabul olunur. Anasını kucaklayan eşkiyâ, iki dişleri arasına aldığı anasının dilini öyle ısırır ki, nihâyet dilin, ucu "pat!" diye yere düşer. Anasının feryâdı üzerine yetişenler: "Utanmaz! İşlediğin bunca cinâyet ve ihânet yetişmiyormuş gibi şimdi de ananın dilini mi kopardın?" diye bağırırlar. Mahkûm şöyle cevap verir: "Susun. Haksız yere konuşmayın. Ben fenâ bir şey yapmadım!"

Etraftakiler daha çok kızar ve mahkûmu parçalamak isterler. Mahkûm ise isyan edercesine bağırır: "Bu yaptığım suç değildir! Belki hayatımda en isâbetli bir iş varsa, o da budur." "Neler saçmalıyorsun? İyice delirdin artık!" diyenlere o da şunu anlatır:

"Ben çocukken ilk defa komşunun kümesinden yumurta çalıp getirdiğimde anam nereden çaldığımı sormadan 'açıkgöz oğlum, bana şimdiden bakmaya başladı' diyerek beni teşvik etti. Aldığım cesâretle ben işi büyüttüm. Tavuk, keçi, inek çalmaya başladım. Anam beni teşvik ettiğinden artık çevrenin kabadayısı oldum. Şu anda idamlık suçların fâili oluşumun sebebi bu anamdır. O, vaktiyle dilini kullansaydı, beni teşvik edeceğine; azarlayıp korkutsaydı, ben bu hale düşmezdim. Onun için anam cezâsını diliyle çekti. Ben de en hayırlı işi yapmış oldum."

Böyle analar var mı, bilinmez ama; bu analığı hayrına yapan devlet ana başta olmak üzere çok analar var. Sahipsiz çocukların çalınması ve çalması haktır / Müslüman! Sen analık-babalık yaparsan bu soygun duracaktır.

 

"Hırsızlık bir yumurtadan başlar." (Atasözü)

"Dünyada en meş'um hırsız başkalarının refah ve saâdetini, ebedî ödül ve cennetini çalan adamdır."

"Milyonla çalan mesned-i izzette serefrâz, / Birkaç kuruşu mürtekibin câyı kürektir!" (Ziya Paşa)

"Küçük hırsızları asıp yok ederler. Büyükleri çok ilerlemiştir, ülkeyi yönetiyorlar."

"Merd-i kıptî şecâatin arzederken sirkatin söyler imiş." (Çingene, cesâret ve yiğitliğini anlatırken hırsızlığından bahseder.)

"Miyân-ı güft ü gûda bed-meniş ilhâm eder kubhun / Şecâat arzederken merd-i kıptî sirkatin söyler." (Râgıp Paşa)

"Hırsızlığın çirkinliği, çalınan şeye göre değişmez ki; ha altın çalmışsın, ha bir iğne."

"İnsan kesesini kafasının içine boşalttığı takdirde onu ondan kimse çalamaz."

"İnsanlarda zenginlik hırs ve tamahı olduğu müddetçe dolandırıcılar aç kalmaz."

"Zaman, o hırsızların en belâlısı, çalmış güzelin nesi var, nesi yoksa."

"Hırsız evden olunca öküzü bacadan çalar." (Atasözü)

"Hırsız evden olursa bulunması müşkül olur." (Atasözü)

"Hırsız anahtar istemez." (Atasözü)

"Hırsıza kapı, kilit olmaz." (Atasözü)

"Hırsız hırsıza yoldaştır." (Atasözü)

"Hırsıza beylerin borcu var." (Atasözü)

"Hırsıza ip, mücrime zindan gerek." (Atasözü)

"Hırsıza iş ısmarlamak, köpeğe peynir tulumu ısmarlamaktır." (Atasözü)

"Hırsızı evine kadar kovalamalı." (Atasözü)

"Hırsızın azgınlığı, subaşının (polisin) ihmâlindendir." (Atasözü)

"Hırsızın çoğalması, subaşının (polisin) başı altındandır." (Atasözü)

"Yavuz hırsız, ev sahibini bastırır." (Atasözü)

"Dolandırıcıya mal kaptırmış gibi telâş eder." (Atasözü)

"Uğrudan (hırsızdan) kalanı falcı aparır." (Atasözü)

"Kurdun kurdu tanıdığı gibi, hırsız da hırsızı tanır."

"Hırsızın da malını çalan bulunur."

"Cebi delik yolcu, hırsızın yüzüne şarkı söyler."

 

 

Ali Bardakoğlu, TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 17, s. 384-385

Hamdi Döndüren, Şâmil İslâm Ansiklopedisi, c. 2, s. 401-404

Ali Bardakoğlu, a.g.e., c. 17, s. 389-390

A.g.e., s. 394-396

Halit Ünal, Şâmil İslâm Ansiklopedisi, c. 2, s. 282-283

Ahmed Yaşar, Şamil İslâm Ansiklopedisi, c. 4, s. 53-54

Saffet Köse, Şamil İslâm Ansiklopedisi, c. 4, s. 29-31

Abdülkerim Zeydan, İlâhi Kanunların Hikmetleri, İhtar Y. s. 363-365

Hayredddin Karaman, Günlük Hayatımızda Helâller Haramlar, s. 189-193; Abdulkerim Ünalan, Şâmil İslâm Ans. c. 3, s. 15-16

 

 

 

Hırsızlık Konusuyla İlgili Âyet-i Kerimeler

Kur'ân-ı Kerim'de, Hırsızlık Anlamına Gelen "Sirkat" ve Türevlerinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 9 Yerde): 5/Mâide, 38, 38; 12/Yûsuf, 70, 73, 77, 77, 81; 15/Hıcr, 18; 60/Mümtehıne, 12.

Hırsızlık Konusu:

Hırsızlıkla Mala Sahip Olmak: 2/Bakara, 188; 4/Nisâ, 29-31.

Hırsızlığın Cezâsı: 5/Mâide, 38.

Hırsızlığın Tevbesi: 5/Mâide, 39.

C- Gasp (Zorla Almak): 2/Bakara, 188; 4/Nisâ, 29-31.

 

 

Konuyla İlgili Geniş Bilgi Alınabilecek Kaynaklar

TDV İslâm Ansiklopedisi, TDV Y. c. 17, s. 384-396

Muhammed Ali Sâbûnî, Şamil Y., c. 1, s. 480-494

İslâm Cezâ Hukuku ve Beşerî Hukuk, Abdülkadir Udeh, İhya Y., c. 3, s. 439-477

İslâm Cezâ Hukuku ve İnsanî Esasları, Cevat Akşit, İst. 1987, 2. baskı

Eski Devirlerde ve İslâm'da Hırsızlık Suçu, Naci Şensoy, Muammer Raşit Seviğ'e Armağan, İst. 56

El-Ahkâmu's-Sultâniye, İmam Ebû'l-Hasan Mâverdî, Terc. Ali Şafak, Bedir Y. 256-258

Kur'an'ın Temel Konuları, Muhsin Demirci, İFAV Y., s. 287-289

Kur'an'ın Ana Konuları, M. Sait Şimşek, Beyan Y., s. 301-304

Kur'an'a Göre Dinde Zorlama ve Şiddet Sorunu, Abdurrahman Ateş, Beyan Y., s. 192-201

Emanet ve Ehliyet, Yusuf Kerimoğlu, Ölçü Y. c. 2, s. 126-136

İslâm Fıkhı Ansiklopedisi, Vehbe Zuhaylî, Terc. (Heyet -Hamdi Arslan-), Risâle Y., c. 7, s. 387-428

İbn Âbidin, (Reddü'l-Muhtar ale'd-Dürri'l-Muhtar), İbn Âbidin, Terc. Ahmed Dâvudoğlu, Şamil Y., c. 8, s. 315-368

Fetâvâ-yı Hindiyye, Heyet, Terc. Mustafa Efe, Akçağ Y. c. 4, s. 83-133

Hukuk-ı İslâmiyye ve Istılahat-ı Fıkhiyye Kamusu, Ömer Nasuhi Bilmen, Bilmen Y., 3, s. 261-304

İslâm Fıkhı veHukuku, Ali Fikri Yavuz, İrfan Y., s. 129-132

Yitirilmiş Emniyet, Kul Sadi Yüksel, Yenda Y. s. 323-364

Kur'an'da Ahlâk Psikolojisi, Abdurrahman Kasapoğlu, Yalnızkurt Y., s. 132-133

İslâm Cezâ Hukukunda İdamı Gerektiren Suçlar, Ahmet Yaşar, Beyan Y. s. 25-26

Kur'an'ın Temel Kavramları, s. 489-494

Lukata ve Define, Feyzi N. Feyzioğlu, İstanbul Üniv. Hukuk Fakültesi Dergisi sayı: 1-4, İst. 1954

İslâm Hukukunda Bulunmuş Mal ve çocuk, Saffet Köse, Basılmamış Yüksek Lisans Tezi, İst. 1988

Fakirlik Problemi Karşısında İslâm, Yusuf el-Kardavî, Nur Y.

İslâm Hukukunda Mülkiyet Hakkı ve Servet Dağılımı, Fahri Demir, D.İ.B. Y. Ank. 1988

Tüketim Virüsü, Mustafa Karaalioğlu, Yeni Şafak Y. İst. 1995

Tüketim Köleliği, Ivan İllich, Çev. Mesut Karaşahan, Pınar Y. İst. 1990

Neden Bu Kadar Fakirler, Abdullah Arslan, Akademi Y. İst. 1989

Zenginler, Yoksullar ve Robotlar, Deniz Can Saner, Birleşim Y. İst. 1993

Çağdaş Ekonomik Problemlere İslâmî Yaklaşımlar, Hamdi Döndüren, İklim Y. İst. 1988

Ekonomi Bir Din midir, Zübeyir Yetik, Beyan Y. İst. 1991

Toplumların Çöküşünde Rüşvet, Seyyid Hüseyin el-Attas, Çev. Cevdet Cerit, Pınar Y. İst. 1988

Sosyal Siyaset Açısından İslâm'da Ücret, Adem Esen, T. Diyanet Vakfı Y. 2. Bs. Ank. 1995

Ekonomik Adâletin Temelleri, Muhammed Nuveyhi, Beyan Y. 2. Bs. İst. 1984

Türkiye'de Kapitalizmin Gelişmesi ve Sosyal Sınıflar, Ali Gevgilili, Bağlam Y. İst. 2. Bsk, 1989

İslâm İktisadında Helâl Kazanç, İmam Muhammed Şeybani, Seha Neşriyat

Türkiye’de Ekonomi Politikaları ve İşsizlik Meselesi, Şevki Çobanoğlu, Uhud Y.

Darbelerin Ekonomisi, Mehmet Altan, Afa Y. İst. 1990

Toplum Suskun, Sermaye Serbest, Heyet, Birleşim Y.

Ekonomi ve Ahlâk, N. Haydar Nakvî, İnsan Y. İst. 1985

Türkiye’de Zekât Potansiyeli, Heyet, İlmî Neşriyat

Reklâm Dünyasının İçyüzü, Jim Ring, Milliyet Gazetesi Y.

Reklâm Bize Sırıtan Bir Leştir, Oliviero Toscani, Milliyet Gazetesi Y.