TÂ-H  SÛRESİ 10

Bu Sûrenin Kapsadığı Başlıca Konular: 10

Meali: 10

İniş Sebebi 10

Hz. Ömer'in (R.A.) Kalbini Yumuşatan Âyetler. 11

Kur'ân Sıkıntı Ve Zorluk Vermek İçin İndirilmemiştir. 11

Kur'ân, Allah'tan Saygı İle Korkanlara En Güzel Öğüttür. 12

Arş Üzerinde İstiva. 12

Kudretin Ustunlugu. 13

En Güzel İsimler Allah'ındır. 13

Âyetler Arasında Bağlantı 14

Meali: 14

İniş Sebebi 14

İlgili Hadîsler. 14

Musa Peygamber'in Ateş Görmesi 14

Musa Peygamberin Ayakkaplarınl Çıkarması 15

Olayın Seyri Ve Nedeni 15

Musa Peygamber'e İlk İnen Emir. 15

Kıyamet Açıklanır Gibi Oluyor. 15

Kıyamete İnanmayanlar. 16

Âyetler Arasında Bağlantı 16

Meali: 16

Musa Peygamber'e Verilen İki Âyet 17

Asâ'nın Dönüştüğü Yılanın Üç Vasfı 17

Yed-İ Beyzâ Mu'cizesi 17

Musa Peygamber'in Her Şeye Rağmen İlâhî Desteği Dilemesi 18

Âyetler Arasında Bağlantı 18

Meali: 18

İlgili Hadîsler. 19

İsrail Oğulları'nın Çoğalmasının Önlenmesi 19

Allah'ın Sevip Sevdirmesi 19

İlâhî İnayetlerin Hatırlatılması 19

Musa Peygamber'in Kıssasından Öğütler Ve İbretler. 19

Âyetler Arasında Bağlantı 20

Meali: 20

İlgili Hadîsler. 21

Musa (A.S.) İle Fir'avn Arasındaki Tartışma. 21

Âyetler Arasında Bağlantı 22

Meali: 22

Sihir. 22

Fir'avn'in Kendisine Gösterilen  Mu'cizeyi   Sihir Sanması 23

Âyetler Arasında Bağlantı 23

Meali: 23

İlgili Hadîsler. 24

Mu'cizenin Sihri Boşa Çıkartması 24

İslâmiyet Akıl Ve Bilgi Yoluyla Kalplere   Yerleşince. 24

Hidâyet Nuru Kalpte Parıldayınca. 25

İman, Ruhu Sarınca. 25

Âyetler Arasında Bağlantı 25

Meali: 25

İlgili Hadîs. 26

Kâfirlerin Zulüm Ve Tecavüzünden Kurtulmak İçin Hicret Etmek. 26

%' Hicret Ve Denizin Yol Vermesi 26

İsrail Oğullarına Peşpeşe Verilen Nimetler. 27

Âyetler Arasında Bağlantı 27

Meali: 27

Tevrat'ın İnmesi 28

Böğüren Buzağı 29

Yahudilerin Maddeleştirilen İlâh Anlayışı 29

Samirî Bir De Bu Puta Kutsal Toprak Katmıştı 29

Samiri Kimdir?. 29

Samirî'ye Beddua. 29

Musa Kıssasından Mesajlar. 30

Âyetler Arasında Bağlantı 30

Meali: 30

İlgili Hadisler. 30

Kur'ân Ve Geçmişin Önemli Olayları 31

Kur'ân'dan Yüz Çevirenler Uyarılıyor. 31

Gözlerin Gömgök Olacağı Gün. 31

Âyetler Arasında Bağlantı 32

Meali: 32

İniş Sebebi 32

İlgili Hadîsler. 32

Kıyametten Bir Tablo. 32

Çürüyen Bedenler Aynen Teşekkül Edecek Mi?. 33

Sur'a Üfürülmesi 33

Mahşerden Bir Tablo. 33

Âyetler Arasında Bağlantı 34

Meali: 34

İlgili Hadîsler. 34

Kur'ân'ın Arapça İndirilmesi 34

İlâhî Uyarıların Tekrarı 35

«Rabbım, İlmimi Artır» Dileğinin Anlamı 35

Peygamberimizin  (A.S.) Vahyi Telakkide Acele Etmesi 36

Âyetler Arasında Bağlantı 36

Meali; 36

İlgili Hadîsler. 36

Âdem'in   (A.S.)   Karakterini   Tasvir. 37

Âdem'in <A.S.) Memnu Ağacın Meyvasından Yemesi 37

Cennetten Çıkmak, Sıkıntıya Düşmek Demektir. 37

Memnu Meyva Ağacı 38

Âdem (A.S.) İle İblis Birbirine Düşman Olarak Yeryüzüne İndiler. 38

Âdem  Kıssasının  Tekrarı 38

Âyetler Arasında Bağlantı 39

Meali: 39

Kur'ân Umut Kaynağıdır. 39

Toprak Ve Ateş. 40

Yıkılıp Yok Edilen Milletlerin Ayakta Duran Kalıntılarını Gezip Görmek  40

Âyetler Arasinda Bağlantı 40

Meali: 41

İlgili Hadîsler. 41

İmân İle İnkârın Sürtüşmesi 41

Tesbîh İlâhî Sünnete Uymaktır. 42

Ev Halkına Namaz İle Emretmek. 42

İyi Sonuç, Takvaya Göredir. 42

Âyetler Arasında Bağlantı 43

Meali: 43

İlgili Hadîs. 43

Önlerinde Büyük Mu'cize Dururken Mu'cize İsteyen Şaşkınlar. 43

Peygamber Gönderilmeden Azap Edilmez. 43

İlâhî Emrin İnmesini Beklemek. 44








TÂ-H  SÛRESİ

 

Mekke'de inmiştir. Önemli bir kısmı Hz. Ömer'in (R.A.) İslâm'a girme­den önceki döneme rastladığı bilinmektedir.

İsmini, başındaki şifre anlamında olan iki harften alır.

Âyet sayısı     :      145

Kelime   »         :    1641

Harf       »          :    5242[1]

Meryem süresiyle bu sûre arasında mâna ve muhteva bakımından bir bağlantı mevcuttur. Şöyle ki: Meryem sûresi, Kur'ân'ın Hz. Peygamber'in (A.S.) diliyle kolaylaştırıldığı anlatılarak noktalanır. Tâ-Hâ sûresine, «Kur1-ân'ı sana sıkıntı çekesin (veya mutsuz olasın) diye indirmedik» âyetiyle başlanır. Böylece iki sûrede yer alan bu iki âyet şu noktada birleşiri Kur'ân her yönüyle insan hayatına düzen verip rahat, huzurlu ve güvenli bir dün­ya oluşturmak için İndirilmiştir. İnsan sağlığını koruyacak, ruhunun gıdası­nı dozajında verecek bütün yolları göstermekte ve gereken bütün kolay­lıkları beraberinde taşımaktadır.

Meryem sûresinde bazı peygamberlerden ve kıssalarından kısaca bah­sedilir. Tâ-Hâ sûresinde ise, Musa (A.S.)ın kıssasına geniş yer verilir ve Âdem Peygamber'in kıssası anlatılır.

Nitekim İbn Abbas'a göre, Tâ-Hâ sûresi, Meryem sûresinden hemen sonra inmiştir. [2]

 

Bu Sûrenin Kapsadığı Başlıca Konular:

 

  Kur'ân'ın, Allah'tan korkup derin saygı duyanlara bir öğüt ve ha­tırlatma anlamında indirildiği anlatılır.

  Musa (A.S.) kıssası daha geniş ve ibretli safhalarıyla nakledilir.

  Kur'ân'dan yüz çevirenlerin uğrayacakları azap hatırlatılır.

  Müşriklerin kıyamet gününde dağların nasıl olacağından sorma­ları konu edilir. Seslerin o gün nasıl kısılacağı, yüzlerin Rablarının önünde eğileceği çok duyarlı bir anlatımla işlenir.

  Kur'an'm açık ve net bir Arapça olduğuna dikkatler çekilir.

  Âdem (A.S.) kıssası daha geniş biçimde, daha değişik hikmetle-riyle anlatılarak araştırıcılara hareket noktası belirlenir.

  Allah'ı anmaktan yüz çevirenlerin kör olarak haşrolunacaklan bir uyarı mahiyetinde haber verilir. Gelip geçen sapık, inkarcı milletlerin son­larının ne olduğuna atıf yapılarak üzerinde iyice düşünmemiz önerilir.

  Müşriklerin cezalarının belli bir süreye erteleneceği, bu hususta acele etmenin bir yararı olmadığı açıklanır.

  Resûlüllah'ın (A.S.) geee-gündüz Allah'ı tesbîh edip hamd etmesi ve razı olacağı kadar Allah'ın Ona lûtufta bulunmasını arzuladığı konu edi­lir.

10—  Peygamberin (A.S.) kendi ev halkına namaz ile emretmesi ve bu hususa sabırla devam etmesi emredilir.

11—  Müşriklerin, Peygamber (A.S.)  Efendimizden, daha önceki pey­gamberlerin gösterdikleri mu'cizeler gibi mu'cizeler göstermesini isteme­leri üzerinde durulur.

12—  Peygamberlerin  gönderilmesinin,   kitapların   indirilmesinin   kıya­met gününde özür beyânına imkân vermemeye yönelik bulunduğu hatırla­tılır.

13—  İyi, güzel ve mutlu sonucun kime ait olacağına dikkatler çekile­rek, hakkın mutlaka başarılı olacağına işaret edilir. [3]

 

Meali:

 

Tâ-Hâ.

  Kur'ân'ı sana sıkıntı çekesin (veya mutsuz olasın) diye indirme­dik.

  O'nu ancak saygı (dolu bir gönül) ile korkanlara bir öğüt diye in­dirdik.

  O, yeri ve yüce gökleri yaratan tarafından parça parça indirilmiş­tir.

  Rahman, Arş üzerinde istiva etmiş (hükümranlığını ve yüce kud­retini bütün haşmetiyle kurmuş)tur.

  Göklerde olan da, yerde olan da, bu ikisi arasında bulunan da ve toprağın altında olan da O'nundur.

  Sözü açrk söylesen de, şüphesiz ki, O, gizlisini ve daha gizlisini bilir.

  Allah, O'ndan başka yoktur hiçbir ilâh. En güzel isimler O'nundur.

 

İniş Sebebi

 

Mekkeli pupterestlerden Ebû Cehl ile Nadr b. Haris, Peygamber (A.S.) Efendimiz'in uzun süre ibâdet ettiğini görünce, ona : «Sen bizim dinimizi terketmekle kendine büyük sıkıntılar veriyorsun» dediler. Bunun üzerine yukarıdaki âyetler indi. [4]

Diğer bir rivayet:

Peygamber (A.S.) Efendimiz namaza durunca, bazan çok uzatır, o kadar ki, ayakları yorulur ve vücudunun ağırlığını sırayla birer bacağına yükleyerek kıraati daha çok uzatmaya çalışırdı. Bunun üzerine yukarıdaki âyetler indi. [5]

 

İlgili Hadîsler

 

«Allah kimin hakkında hayır dilerse, onu dinde anlayışlı ve bilgili kı­lar.» [6]

«Şanı yüce Allah kıyamet gününde kulları arasında hükmetmek için ilâhî saltanat tahtına oturur ve ilim adamlarına der ki: «İlim ve hikmetimi size vermem sırf sizi bağışlamam içindir, gerisine pek bakmam.» [7]

«Şüphesiz ki din kolaylıktır. Kim kendini dinde zorlayıp sıkarsa, mut­laka (o yorulup kalır), din ona üstün gelir. O halde ortalama gidin, ifratla tefrit arasını seçin, müjdelenin. (Yola çıkarken de) sabah-akşam yolculu­ğundan, biraz da gece yürüyüşünden (kısıp) yardım isteyiniz (kendinize yardım edip bedeninizi fazla yorup sıkmayınız).» [8]«Dinin, dindarlığın Allah yanında en çok sevileni, bâtıldan uzak, hakka yönelik koskolay olanıdır.» [9]

 

Hz. Ömer'in (R.A.) Kalbini Yumuşatan Âyetler

 

Yukarıda da belirttiğimiz gibi, bu sûre, Hz. Ömer (R.A.) İslâm'a girme­den önce inmiştir. Ömer, Hz. Peygamber'i (A.S.) öldürmek niyetiyle yola çıkmıştı. Derken Nuaym b. Abdullah ile karşılaştı. Kız kardeşiyle eniştesi­nin İslâm'a girdiklerini ondan öğrenince, yolunu değiştirdi, doğruca enişte­sinin evine geldi. Kapının önüne gelince, kızkardeşinin Kur'ân okuduğunu işitti. Öfkesi büsbütün kabardı ve izin istemeden içeri daldı. İçerde Muha­cirlerden Habbab da bulunuyordu. Onlara sert bir çıkış yapıp, «az önce okuduğunuzu getirin bir göreyim» diye gürledi: Kızkardeşi ona: «Sen mur­darsın, Kur'ân'a ancak temiz olanlar dokunabilir» deyince, Ömer (R,A.) ona : «Peki dokunabilmem için ne yapmam gerekiyor?» diye sordu. O da: «Azanı yıkaman gerekir. O takdirde sana verebilirim» dedi. Ömer (R.A.) ta­rif edildiği şekilde azasını yıkadı ve kendisine verilen kâğıt veya deri par­çasına yazılı yukarıdaki âyetleri okudu. Bir anda yumuşayıverdi ve vakit kaybetmeden İslâm'a girmeye karar verdi. [10]

Diğer bazı rivayetlerde, Ömer (R.A.) içeri girince eniştesinin gizlendiği ve kızkardeşini burnunu kanatacak şekilde tokatladığı belirtilir. Netice olarak, Tâ-Hâ sûresinin yukarıdaki sekiz âyetini okuyan Ömer (R.A.) İs­lâm'ın hak, Kur'ân'ın Allah sözü, Hz. Muhammed'in (A.S.) hak peygamber olduğunu anlamakta gecikmemiş ve kendini küfür kirlerinden temizlemiş­tir. [11]

 

Kur'ân Sıkıntı Ve Zorluk Vermek İçin İndirilmemiştir

 

«Tâ-Hâ. Kur'ân'ı sana sıkıntı çeke-sin {veya mutsuz olasın) diye indirmedik.»

Kur'ân-ı Kerîm hem lafzı, hem de manasıyla ilâhîdir. İnsan aklına ışık tutmak, duygu ve düşünceleri yönlendirmek, ruhuna muhtaç bulunduğu ebediyet zevkini aşılamak ve bu doğrultuda insana yaratanını tanıtmak, ibâdetin feyizli yollarını göstermek; toplum hayatını düzenlemek ve ilâhî emir ve tavsiyeleri; esas ve prensipleri adalet ve güzel ahlâk ilkeleriyle birleştirip uygulama yöntemini göstermek; ölüm ötesinden haber vermek, ikinci hayatın lüzumunu kalp ve kafalara inandırıcı bir metotla işlemek üzere indirilmiştir.

Bütün bunlar insanı sıkıntıya sokmak, birtakım zorluklarla yüzyüze getirmek için değil; onu sıkıntıdan kurtarmak, işlerini kolay çözülür hale getirmek, ümit kapılarını ardına kadar açmak, vicdanları geliştirip hayra müteveccih kılmak, kalplere huzur ve güven havası estirmek; tek kelimey­le insanı Allah'a yaklaştırmak suretiyle ıstıraplarını kökünden gidermek ve böylece onu hem dünyada, hem de âhirette mutlu kılmak içindir.

Din sıkıntı ve üzüntü aracı değil, rahmet ve umut kaynağıdır. Her em­ri hikmet, her prensibi rahmet, her tavsiyesi feyiz ve berekettir ve bütün bunlar insan gücünün rahatlıkla kaldırabileceği, amel ettiği takdirde zevk duyup mânevi sıkıntıları atabileceği bir ölçüdedir.

O bakımdan Resûlüllah (A.S.) Efendimiz, az yukarıda naklettiğimiz gi­bi, şu sözleriyle dinin sıkıntı değil, sıkıntıları giderici olduğunu ne güzel açıklamıştır: «Şüphesiz ki din kolaylıktır. Kim kendini dinde zorlayıp sıkar­sa, mutlaka (o yorulup kalır), din ona üstün gelir. O halde ortalama gidin, ifratla tefrit arasını secin, müjdelenin......»

Konunun zihinlerde iz bırakması için birkaç misal verelim :

1) Beş vakit namaz, günlük hayatımıza renk ve mana katar. Bizi bite­viyelikten kurtarıp maddeden mânaya yöneltir. Uyuşukluğu atmamıza, vü­cuda hareket sağlamamıza yardımcı olur. Beş defa dış organlarımızı her türlü kir ve mikroptan temizleme imkânını sağlar. Hayata daha canlı, da­ha şuurlu, daha dürüst ve daha ciddi sarılmamızı ilham eder. Bizimle mad­de arasında bir mesafe meydana getirir. Böylece daha disiplinli, daha dü­zenli ve kararlı bir hayat sürmemiz için gereken enerjiyi verir.

Anlaşıldığı gibi, namaz sıkıntı ve zorluk getirmiyor, mevcut sıkıntı ve zorlukların kalkmasını sağlıyor. Bizi maddenin cenderesine girip ezilmek­ten kurtarıyor. Ruhumuza gıda, bedenimize şifa ve rahmet oluyor.

Zekât, sadaka, keffaret ve benzeri farz ve vacip veya sünnet ve müstehap olan yardımlar, toplum yapısında din kardeşliğinin pekişmesine vesile oluyor. Yardımlaşma şuurunu geliştirip sosyal adaletin gerçekleş­mesine hız veriyor. Böylece toplumu devamlı rahatsız eden sınıf kavgası­nı önlüyor; lüks ve konforun önüne set çekip israftan kaçınmayı telkîn edi­yor. Allah'a imân edenlere şunu öğretiyor: Bir insan yalnız kendisi için yaşamaz ve çalışmaz. O her bakımdan toplumun bir parçasıdır, oradaki yerini almak ve toplumu sağlıklı ayakta tutmaya yardımcı olmakla görev­lidir.

Yılda bir ay oruç, hiç bir şekilde sıkıntı, rahatsızlık getirmiyor. Gün­lük hayatı tersine çevirip yeknesaklıktan kurtarıyor. İnsanı maddî âlemden alıp melekler âlemine yükselterek ruhen ve vicdanen huzura kavuşturuyor. Sindirim sistemini düzeltip biriken fazla yağların erimesine yardımcı olu­yor. Aynı zamanda insanda çok sağlam bir iç disiplini meydana getiriyor. Bütün bunlar sıkıntı değil, ferahlıktır; zorluk değil, kolaylıktır,

Bunun için Hz. Peygamber (A.S.) kendisinden sonra din ve dindarlık adına uydurulup ortaya çıkarılan ve dindenmiş gibi gösterilen her şeyi bid'at saymış ve her bid'atın dalâlet (sapıklık), her sapıklığın da ateşte ol­duğunu açıklamıştır. Zira dinin her emri ve tavsiyesi ilâhîdir. Ona insan kafasının ürünü olan hükümler, prensipler sokulamaz. Aksi halde dine so­kulan her bid'at bir sünnetin, hattâ bir hükmün gitmesine sebep olur. [12]

 

Kur'ân, Allah'tan Saygı İle Korkanlara En Güzel Öğüttür

 

«Onu, ancak saygı {dolu bir gönül) ile korkan­lara bir öğüt diye indirdik.»

Psikolojik olarak insan daha çok saygı duyduğu kişileri dinler; inanıp güvendiği zatların sözüne, öğütlerine kulak verir. Bunun aksi pek düşünü­lemez.

O bakımdan insan hayatını ilâhî nizama uygulayan Kur'ân'ı dinleyip öğüt alabilmek için önce onu indiren Cenâb-i Hakk'a gönülden inanıp bağ­lanmak, saygı ile korkup sevgisini gönül boşluğuna doldurmak gerekir. Ni­tekim kendini iman ve irfanın bu düzeyine getirmeyen inkarcı maddeciler, Kur'ân'ı dinledikten sonra, «Eskilerin masalları» diyecek kadar şuursuz-laşmışlardır. Yine günümüzde sapık dinsizle, «din afyondur», «Kur'ân ilkel Araplara indirilmiş.bir kitaptır», «Kur'ân'daki hükümler çöl kanunudur» di­yecek kadar ilme, tarihe, hakka ve gerçeğe karşı kör ve sağır kesilmişler­dir.

İmân eden bahtiyarlar ise, Kur'ân'! dinledikçe gözleri yaşarır; Allah'­tan saygı ile korkmanın derin anlamı, yüzlerindeki ifadeden çok rahat an­laşılır. Çünkü bunlar Kur'ân'ı, yeri ve gökleri yaratan sonsuz kudretin, par­ça parça indirdiğini gönül yatışkanlığıyla kabul ederler ve O'nun yüce hu­zurunda secdeye kapanırlar.

Bu hikmetlerdir ki, Cenâb-ı Hak, «korkanlara bir öğüttür» buyurarak, kimlerin Allah kelâmından istifade edebileceğine dikkatleri çekmiştir. [13]

 

Arş Üzerinde İstiva

 

«Rahman, Arş üzerinde istiva etmiş (hü­kümranlığını ve yüce kudretini kurmuş)tur.»

Usûlcular şu kuralı benimsemişlerdir: Âlimler cumhurunun aklıyla uyum sağlamayan, sahîh nakille bağdaşamayan âyet ve hadîsleri te'vîl et­mek, yani yorumda bulunmak caizdir. Meselâ, «Allah'ın eli», tabirini dik­katle incelediğimizde karşımıza birtakım sakıncalı sonuçlar çıkar. Çünkü Allah cismanî organlardan, maddî ölçü ve kayıtlardan, beşerî sıfatlardan pâk ve münezzehtir. O halde, «Allah'ın eli» denilince, bu O'nun kudretiyle yorumlanır, yani ona göre te'vîl edilir. Bunun gibi, konumuzla ilgili âyette, «Rahman Arş üzerinde istiva etti» buyurulmaktadır. Gerçi A'raf sûresinde bu konuyu açıklamış bulunuyoruz. Burada farklı bir yanını ele almak isti­yoruz. Şöyle ki ;

Önce «Arş» nedir? Manevî bir taht mıdır, yoksa maddî bir variık mı­dır? Tefsîrimizin birkaç yerinde bu soruların cevabını hadîslerin ışığı al­tında belirtmiş bulunuyoruz. Özetle diyebiliriz ki:

Arş, kelime olarak: Yüksekçe çatısı olan çardak veya ev anlamına gelir. Bu manayla develerin üzerine konulup tesbit edilen mahfeye de «arş» denilmiştir. Üstü kapalı bir çardağı andırdığı için.. Hükümdarın mec­lisine de yükseklik ve yüceliği dikkate alınarak yine «arş» denildiği vakidir.

Terim olarak : İlâhî kudretin yüceliğini, sınırsızlığını yansıtan «taht» demektir. Nitekim sahîh hadîste şöyle buyurulmuştur: «Yedi kat gökler ve yerler, Kürsî'nin yanında çöle atılmış bir halka gibidir. Kursî ise, Arş'ın ya­nında böyledir.»

Diğer sahîh hadîslerde ise, Arş ile ilgili şu bilgiler de verilmiştir:

«Şüphesiz ki Allah Arş'ımn üstündedir; Arş'ı ise göklerinin üstünde­dir.» [14]

«Şüphesiz ki Arş, Firdevs Cenneti'nin üstündedir.» [15]

«Allah Arş'ını su üzerinde yarattı.» [16]

Bütün bu rivayetlerden Arş'ın manevî değil de maddî bir cisim olduğu anlaşılıyor. O halde kâinatı bir bütünlük içinde düşündüğümüz zaman, Arş merkez oluyor ve onun sınırsız denilecek kadar üstün çekim kuvveti gök­leri belli derecelerde tutuyor. Böylece zincirleme olarak sistemler birbirine çekim kuvvetiyle bağlı olup, Arş'a kadar dayanıyor.

Ayrıca Arş'ın su üzerine kurulması ve aynı zamanda Firdevs Cenneti'­nin üstünde bulunması, gerçek hayatın orada olduğunu ve Cennet'in sı­nırsız sularının Arş'tan sağlandığını göstermektedir. Allah daha iyisini bilir.

İstiva: Hükümranlığıyla üstünlük sağlamak, hükümranlığı altında tut­mak; kudretini bütün haşmetiyle sergilemek ile yorumlanabilir. Çünkü Al­lah'ın hiçbir zaman mekâna ihtiyacı yoktur. O, her bakımdan zaman ve mekân kavramlarından pâk ve münezzehtir. O halde âyetin mânası şudur: Rahman kudret ve saltanatını Arş üzerine koymuş, orada geniş çapta kud­retini tecelli ettirmiştir. [17]

 

Kudretin Ustunlugu

 

Kudretin üstünlüğü, nüfuzun tesir alanının genişliğini ve kapsamlı bil­giyi gerektirir. İlâhî kudret sınırsız olduğuna göre, mülk-ü saltanatı o nis-bette geniş, ilmi onun gibi sonsuz ve sınırsızdır. Böylece Kur'ân, Cenâb-ı Hakk'ın kudretinin nüfuz alanını, genişliğini, bizim anlayabileceğimiz ve kavrayabileceğimiz bir anlatımla kısmen açıklayarak şöyle belirtiyor: «Gök­lerde olan da, yerde olan da, bu ikisi arasında bulunan da ve toprağın al­tında olan da O'nundur.»

İlminin her şeye nüfuz ettiğini de belirterek şöyle açıklamada bulunu­yor : «Sözü açık söylesen de, şüphesiz ki O, gizlisini ve daha gizlisini de bilir.»

Zira O'nun varlığı kendindendir. Hem de öncesiz ve sonrasızdır. O'nun bütün sıfatları da zati gibi öncesiz ve sonrasızdır. Kudreti şuna yeter, buna yetmez; ilmi şunu kapsar, bunu kapsamaz diye bir hüküm verilemez.

Kudretin yüceliği neyi öğütlüyor?

Allah'ı belirtilen sıfatlarıyla bilip imân edenler, O'nun kudret ve ilmi­nin her zerreye nüfuz ettiğini idrâk içindedirler. Böyle olunca da, içlerinde kötü niyet ve fena düşünce tutmazlar; söz ve davranışlarını ilâhî nizama uydurmaya çalışırlar.

O halde Allah'ı en çok bilen, O'ndan en çok saygı ile korkma ihtiyacı­nı duyar. Arş'ın büyüklüğü karşısında dünyanın bir nokta olduğunu ve bu noktada kendisinin ne olduğunu düşünerek tam mahviyetle Allah'a yöne-lip arz-ı ubudiyet eyler. En güzel sıfat ve isimlerin Allah'a ait olduğunu de-rinliğiyle anlar. Yaratmada eşsiz, rızıklandırmada benzersiz, rahmette sı­nırsız, kurduğu düzeni yönetip yönlendirmede emsalsiz, sanatında yardım-cısız, ilimde hudutsuz bulunduğunu O'nun her eserinde görür ve okur.

Böylece Tevhîd'in, yani Allah'ın varlığının, birliğinin söz götürmez ol­duğu ortaya çıkar. Bu düzeye gelen insan, Tevhîd'in şu dört mertebesinin feyzine erişir:

  Dil ile ikrar,

  Kalp ile tasdik,

  İmânı açık ve kesin delillerle sağlamlaştırıp şüphe ve tereddüt­ten uzak tutmak,

  Her şeyde Tevhîd'in delilini; Cenab-ı Hakk'ın kudret ve sanatının eşsizliğini görüp gönül yatışkanlığına ermek.. [18]

 

En Güzel İsimler Allah'ındır

 

«Allah, O'ndan başka yoktur hiçbir ilâh. En güzel isimler O'nundur.»

Kur'ân'da anılan ilâhî isimleri üç grupta toplamak mümkündür:

  Yalnız başına övgü anlamı taşıyanlar: Câil, Fâlık, Hâljk ve Sâni' gibi. Câil: Var kılıp ortaya çıkaran; Fâlık: Yarıp, bölüp vücuda getiren; Hâ-lık: Yoktan var kılan, varlıktan icat eden; Sâni': Örneksiz, örnekli yapıp bir amaca yönelten demektir.

Bu isimler ikinci bir isme izafe edilince, övgü manasına gelirler. Me­selâ: Fâliku'l-ısbah = Karanlığı yarıp sabahı ortaya çıkaran zat demektir ki, bu fiiliyle her an övülmeğe lâyıktır. Câilü'I-leyli sekenen = Geceyi sükû­net bulmaya elverişli kılan zat demektir ki, bu nîmetiyle hamd edilmeğe lâ­yıktır.

  Yalnız başına olduğa zaman övgü anlamı taşıyan isimler: «Hayy» sıfatı buna misaldir. Manası: «Allah hep diridir, diriliğinin öncesi olmadığı gibi sonrası ve sonu da yoktur.» Bu kudrete-tıygun bir övgüdür. Bu isim ikin­ci bir isme izafe edilir veya bir sıfatla beraber andırsa, övgüyü artırır. Meselâ : «el-Hayyü'l-Kayyûm = O hep diridir, her şeyi kudretiyle ayakta tu­tup yönetendir» denilince, övgü artırılmış oluyor. Bedi': Örne*ksiz ve ben­zersiz vücuda getiren anlamına delâlet eden bu isim de başlıbaşına bir öv­güdür. Ama «Bedi'ü's-semavat = Gökleri örneksiz ve benzersiz vücuda getiren» denilince övgü kat kat artırılmış oluyor.

Hem yalnız başına, hem de ikinci bir isme eşlik ederek övgü ifa­de eden isimler: Rahman ve Rahîm bunlardan ikisidir.

Dördüncü grup denilebilecek anlamlarda birtakım ilâhî isimler de söz konusudur. Bunlar «En güzel» tabiriyle vasıflanan isimlerdir ki, onların dok­san dokuz olduğu sahîh hadîslerle açıklanmıştır. Diğer gruplardan bazı isimler de bunlara dahildirler.[19]

 

Âyetler Arasında Bağlantı

 

Yukarıdaki âyetlerle, Kur'ân'ın, inananların sıkıntı çekmesi için değil, kolay ve huzurlu, güvenli bir hayat sürmeleri için indirildiği açıklandı. Aynı zamanda insan hayatıyla içice olan bu ilâhî kitaptan ancak Allah'tan say­gı ile korkanların öğüt alabileceklerine dikkatler çekildi. Sonra da ilâhî kudretin yüceliği konu edilerek eşi, ortağı, dengi ve benzeri olmayan Ce-nâb-ı Hakk'ın ilim ve kudretinin her şeye nüfuz edip bütün varlığı kuşattığı üzerinde durularak aydınlatıcı bilgiler verildi.

Aşağıdaki âyetlerle, Tevhîd İnancı'nı insanlara tebliğ ile görevlendi­rilen Musa'ya (A.S.) ilâhî vahyin ilk tecellisi üzerinde duruluyor ve böylece ilâhî vahyin birkaç anlamda tecelli ettiğine işaret ediliyor. Sonra da Musa Peygamber'e nasıl hareket edeceği, nasıl bir teblîğ ve irşat metodu kulla­nacağının öğretildiği belirtiliyor. Aynı zamanda Mekke'de hayli sıkıntılı günler geçiren mü'minler teselli edilecek, hakkın er-geç başarıya erişe­ceği dolaylı şekilde ima ediliyor. [20]

 

Meali:

 

  Musa ile ilgili haber sana geldi mi?

10—  Hani o bir ateş görmüştü de ailesine, «durun demişti, doğrusu bir ateşe gözüm ilişti, ondan size bir kor getireceğimi veya üzerinde bir yol gösterici bulabileceğimi ümit ederim».

11-12— Musa ateşe varınca, «Ey Musa!» diye seslenildi: «Şüphesiz ki ben senin Rabbinim; ayakkaplanni çıkar, çünkü sen gerçekten kutsal vadi Tûvâ'da bulunuyorsun.

13—  Ben seni (peygamberlik için) seçip beğendim. Artık vahyedilenj dinle.

14—  Şüphesiz ben Allah'ım. Benden başka hiçbir (hakiki) ilâh yok­tur. Onun için bana ibâdet et; beni anmak için namaz kıl.

15—  Kıyâmet(in kopuş saati)  mutlaka gelecektir.  Herkes işlediğinin karşılığını görsün diye, onu neredeyse (açıklar gibi oluyorum, ama yine de) gizliyorum.

16—  Kiyâmet'e inanmıyan ve kendi hevesine uyan kimse seni ondan alıkoymasın; sonra yok olup gidersin.

 

İniş Sebebi

 

Mekke'de son yıllarda küfür ve tuğyanda gemi azıya alan müşriklerin Müslümanlara karşı çok çirkin hareketlerde bulunmaları; Hz. Muhammed'i ve Kur'ân-ı Kerîm'i alay konusu edinmeleri bardağı taşırmak üzere idi. Al­lah (C.C.), Musa Peygamber'in (A.S.) başından geçen olayların teselli ve­recek önemli birkaç safhasını hatırlatarak zaferin çok yakın olduğuna işa­rette bulunarak yukarıdaki âyetleri indirdi.

Öyle ki peygamberliğin bütün ağırlığını, risâletin taşıdığı teklifleri yük­lenen ve karşısına çıkan bütün şirretlik ve şiddetlere sabreden Resûlüllah (A.S.) Efendimiz'in Allah yanında gerçek kurtuluşa ve Makam-ı Mahmûd'a erişmesi söz konusu idi. O bakımdan böyle bir dönemde hem ilâhî va'de, hem de teseliiye ihtiyacı vardı. [21]

 

İlgili Hadîsler

 

«Sizden biriniz namaz kılmadan uyur veya gaflet ederse, hatırlayınca hemen kılsın. Çünkü Allah, «Beni hatırlamak için namaz kıl» buyuru­yor.» [22]

«Kim namaz kılmadan uyur veya unutup kılmazsa, onun keffaretî, ha­tırlayınca hemen kılınmasıdır.» [23]

 

Musa Peygamber'in Ateş Görmesi

 

«Musa ile ilgili haber sana geldi mi? Hani o bir ateş görmüştü de......»

Peygamber (A.S.) Efendimiz'in kalbine, büyük ruh Melek Cebrail'in ilâhî vahyi getirip manevî bir akım anlamında aktarması için, Peygamber (A.S.) Efendimizin buna hazır duruma gelmesi gerekiyordu. Fiziksel yapı­sının kaldıramıyacağı, ruhunun da müthiş sarsıntı geçireceği vahiy ola­yına bu iki yapısını da mütehammil duruma getirebilmesi rüya ile başladı. Altı aylık bir manevî eğitimden ve ruhî gelişmeden sonra, bedenin kısmen, ya da tamamen gerektiğinde ruha dönüşmesi imkân dahiline girdi ve son­ra Melek Cebrâi! indi. Çünkü büyük ruhun hitabı ancak ruh ve ona bağlı kalbe olabilir. İlâhî vahyin lâhutî ağırlığını yine o âlemden gelen ve bedeni kendi tesir alanına sokan ruh kaldırabilir.

Bundan dolayı Resûlüllah (A.S.) Efendimiz'e vahyin başlaması ilk altı ayda rüya yoluyla olmuş ve böylece O eğitilerek Allah kelâmını alıp taşıya­bilme düzeyine getirilmiştir.

Musa Peygambere gelince : Büyük ruh Melek Cebrail ona ilk dönemde inmedi. Bunun için Peygamberimiz hakkında uygulanan ilk hazırlık da söz konusu olmadı. Cenâb-ı Hakk'ın hitabı önce surette tecelli etti. Ateş gibi görünen bu tecellinin nuru yeşil ağacı bütünüyle sardı. Böylece Musa Pey-gamber'le inen vahiy arasında Melek Cebrail değil, ağaç denilen suret ve onda tecelli eden nur bulunuyordu. O bakımdan vahiy, suretten surete in­tikal ile gerçekleşti. Gelen sesi Musa Peygamber duyu organıyla işitti. Bu sebeple surette tecelli eden vahyin hafiflemesi gerçekleşti ve fazla bir ağır­lık, ruhu sarsan, bedeni hareketsiz kılan durum ortaya çıkmadı. Çünkü nûrP nar (ateş) görünümünde tezahür etti ve vahiy o suretten diğer ikinci suret olan Musa Peygamber'e intikal sağladı. [24]

 

Musa Peygamberin Ayakkaplarınl Çıkarması

 

«Musa ateşe varınca, «Ey Musa! diye seslenildi: Şüphesiz ki ben senin Rabbinim; ayakkaplarını çıkar, çünkü sen gerçekten kutsal vadi Tûvâ'da bulunuyorsun.»

İlâhi vahiy Tûvâ vadisinde surete yönelip tecelli edince, vahye refakat eden sayısı belirsiz melekler bu vadiyi doldurmuş bulunuyordu. Özellikle ilâhî buyruğu yerine getirmekle görevli olup işleri yöneten «Müdebbirat» adlı melekler, vadiyi bereketlendirmiş bulunuyorlardı. O halde kutsallığa, feyiz ve berekete nail olan vadi topraklarında, ilâhî vahyin tecellisi karşı­sında ayakkapları çıkarmak edeptendi, Tâki beden toprakla temas kurup oradaki ilâhî feyiz ve akımı kalbe ve kafaya iletme imkânına daha çok eriş­sin..

Bu kutsal vadide peygamberlik görevi Musa'ya {A.S.) verildi. Bütün vücudu gelen sese kulak oldu. Dikkati tek noktada toplandı. Gelen ses kulaktan kalbe intikal edip ruhu sardı. O nedenledir ki, kutsal Kabe'de yalınayak bir vaziyette tavaf yapılır. [25]

 

Olayın Seyri Ve Nedeni

 

Musa Peygamber'in soğuk bir mevsimde ehlini alıp Medyen'den yola çıkması, hem sebepsiz, hem de rastgele değildir. Aldığı ilham üzerine Med-yen'i terkedip Mısır'a İsrail oğullan'na gitmesi gerekiyordu. Bilindiği gibi, daha önce Mısır'da yanlışlıkla bir adam öldürmesi ve ortalığın onun aley­hine iyice karışması sebebiyle, yine kalbine doğan ilham üzerine Mısır'ı terkedip Medyen'e gitmiş ve orada Şuayb Peygamber'in kızıyla evlenmişti. On yıla yakın Medyen'de kalıp Şuayb Peygamber'in rahle-i tedrisinde de iyice yetiştikten sonra onu bekleyen daha önemli ve büyük hizmetler bu­lunuyordu. Her şeyden önce azıp sapıtan, İsrail oğullarına ikinci, hattâ üçüncü sınıf vatandaş muamelesini reva gören, bu da yetmiyormuş gibi, kendini ilâhlaştıran Fir'avn'ı doğru yola davet etmek ve özellikle İsrail oğul­larını o zulüm ve işkenceden kurtarmak gerekiyordu. İşte Musa Peygam­ber'in ailesiyle birlikte Medyen'den çıkmasının ve bu arada Tûvâ vadisin­den geçerken ilâhî hitaba mazhar olmasının sebep ve hikmetlerinden biri de budur. [26]

 

Musa Peygamber'e İlk İnen Emir

 

Peygamberlik göreviyle birlikte Musa'ya (A.S.) iki emir verilmiş bu­lunuyordu:

  Allah'ın varlığını ve birliğini; O'ndan başka ilâh olmadığını, bunun için ancak O'nun ibâdete lâyık olduğunu tebliğ etmek,

  Allah'ı sık sık hatırlayıp anması için de   namaz   kılmasının ge­rekli olduğunu bilmek ve uygulamak..

Şüphesiz bu çok önemli bir başlangıçtır. Birden fazla tanrılara tapıl-dığı bir çağda Allah'ın varlığının ve birliğinin taşıdığı derin mana ve hük­mün gönüllere işlenmesi ve Allah ile kulları arasında en işlek yol olan, ay­nı zamanda kulu ilâhî terbiye düzeyinde tutup iç disiplinine kavuşturan, insan hayatını bütünüyle düzenleyip fazîlet ve hakseverlik düzeyine geti­ren «namaz» denilen kutsal ibâdetin yerine getirilmesi; hak dinlerin temel felsefesini oluşturur. Bunun için Benî Teym kabilesinden gelip namazsız bir İslâmiyet arzu ettiklerini bildiren heyete, Resûlüllah  (A.S.)  Efendimiz: «Namazsız din yoktur ve olmaz»  buyurmuştur. [27]

 

Kıyamet Açıklanır Gibi Oluyor

 

«Kıyâmefin kopuş saa­ti elbette gelecektir. Herkes işlediğinin karşılığını görsün diye onu nere­deyse {açıklar gibi oluyorum, ama yine de) gizliyorum.»

Bilindiği gibi, Kur'ân tarih üzerinde değil, cereyan eden olaylar üze­rinde durur. Önemli, ibretli safhaları ve olayları yansıtır. Gelecekle ilgili ba­zı çok önemli olaylara dikkatleri çeker ve aynı zamanda birtakım belirtiler­den haber vermek suretiyle daha uyanık ve daha hazırlıklı olmamızı sağ­lar. Bütün bunlarla beraber «Şu tarihte meydana gelecek» veya «Şu olay şu tarihte meydana gelmiştir» demez. Çünkü bazı konularda, özellikle ge­lecekle ilgili önemli olaylar hakkında kesin tarih ortaya koymak insan­ların çalışma azmini kırar; hele yakın bir tarihse, tansiyonları yükseltip bir­çok insanları tedirgin edebilir.

Bir de unutmamak gerekir ki, Kur'ân bir tarih kitabı değildir. O bütü­nüyle insan hayatının her parçasına yönelen ve ilâhî nizamı beraberinde getiren Allah'ın insanlara son mesajıdır.

Onun için Kur'ân ve Sünnet'te kıyametin mutlaka kopacağı, kurulu düzenin bozulup yeni bir düzene gireceği açıklanmakta ve bunun yaklaş­tığını bize haber verir mahiyette çok yönlü alâmetlerden söz edilmektedir. Bununla, Resûlüllah (A.S.) Efendimiz, her mü'minin her gün kendini kıya­mete hazır duruma getirmesini tenbîh etmekte ve dünyası ile âhireti ara­sında sağlam bir köprü kurmasını hatırlatmaktadır. Zira bazı alâmetlerin çıkması, onun yakın olduğuna işarettir. Ölümünün geldiğini bilen kimse nasıl ona teslimiyet gösterip hazırlanırsa, kıyametin geleceğinin yakın ol­duğunu idrâk eden de yavaş yavaş ona hazırlanmak ve inecek ilâhî hük­me başeğmek zorundadır; aynı zamanda bu inanç son derece yönlendiri­cidir.

İlgili âyetle bu inceliğe dikkatler çekilerek, herkes işlediğinin karşılığı­nı görsün diye, neredeyse kıyameti açıklar gibi oluyoruz, ama yine de giz­liyoruz, buyurularak çıkan alâmetleri gözden geçirmemiz isteniliyor. [28]

 

Kıyamete İnanmayanlar

 

«Kıyamete inanmayan ve kendi hevesine uyan kimse seni ondan alıkoymasın; sonra yok olup gider­sin.»

Kıyamete inanmanın üç yolu vardır:

  Hiçbir delil ve belge aramadan, Allah'a dosdoğru imân edenler, Allah kendi kitabında bu olaydan haber verdiği için ona inanırlar. Bunlar delilsiz bir sonuca ulaştıkları için, kendilerini şüpheye düşürecek başka bir delil de aramazlar. Yaşlı kadınlardan bir kısmının kayıtsız, şartsız, de­lilsiz ve belgesiz Allah'a ve âhirete inanmaları bu cümledendir.

  Naklî delillere dayanıp Allah'a ve âhirete imân edenler vardır. On­lar daha çok dindar bir aile ve çevre arasında doğup büyüyen ve az da ol­sa dinî eğitim gören kişilerdir. Aile ve çevrenin onları dinî potada eritip şe-killendirmesiyle bilimsel bir delil aramadan Kitap ve Sünnet'in verdiği bil­gilere ve haberlere kesinlikle inanırlar.

  Daha çok aklî ve ilmî araştırmayı naklî delillerle karşılaştırıp olum­lu sonuçlar çıkararak aklın ve ilmin ışığında Allah'a ve âhirete imân eder­ler.

Bunların hepsi de sağlıklı olmakla beraber, daha çok makbul olanı, üçüncü grubun imânıdır ki, aklî ve ilmî buluşları naklî delillerle birleştirip olumlu sonuç elde ederler. Çünkü akıl ve iiim İslâm'ın hayatıdır. Kur'ân ak­lı harekete geçiren, bilimsel araştırmalara ışık tutan, ana fikir ve temel bilgi veren bir kitaptır.

Bu üç grubun dışında kalıp aksi istikamette nefsinin buyruğu altına giren, aklını nefsine uydu yapan maddeciler, bütün güçleriyle kıyameti in­kâr ederler. Zira bizatihi kıyamet kavramı onların hayvanı duygularına ters düşmektedir. O bakımdan hem kendilerini böyle bir inançtan uzak tutarlar, hem de başkalarını alıkoymaya çalışırlar. Çoğu bunu bir görev sayar.

Kur'ân bu hususta uyarıda bulunarak buyuruyor ki : «Kıyamete inan­mayan ve kendi hevesine uyan kimse seni ondan alıkoymasın; sonra yok olup gidersin.» [29]

 

Âyetler Arasında Bağlantı

 

Yukarıdaki âyetlerle, Resûlüllah (A.S.) Efendimizi teselli mahiyetinde Musa Peygamber'in kıssasından birkaç önemli safha anlatıldı ve arkasın­dan kıyametin mutlaka kopacağı, aynı zamanda bu olayın sanıldığı kadar uzak olmadığı belirtilerek, dünyada çözülmeyen birçok meselelerin ve ihti­lâfların orada çözülüp neticeye bağlanacağına işaret edildi.

Aşağıdaki âyetlerle, yine Musa Peygamber kıssasına dönülüyor ve mü'minleri aydınlatan, yönlendiren birçok safhaları nakledilerek konu ge­nişletiliyor. [30]

 

 

Meali:

 

17—  Ey Musa! sağ elindeki nedir?

18—  Musa, «o benim asam (değneğim)dir, ona dayanırım; onunla da­varlarıma yaprak sitkerim ve benim onu (kullanmamda) başka ihtiyaçlarım do vardır» dedi.

19—  Allah, «onu yere bırak Ya Musa!» buyurdu.

20—  Musa da hemen onu yere bırakıverdi, derken bir de ne görsün, sürünüp yol alan bir yılan o..

21—  Allah dedi ki: Onu tut. korkma, biz onu ilk şekline döndüreceğiz.

22—  Elini koltuğuna sok, diğer bir mu'cize olarak o, kusursuz bembe­yaz işti işti olarak çıksın.

23—  Tâ ki, bununla sana en büyük mu'cizelerimizi gösterelim.

24—  Artık Fir'avn'a git çünkü o iyice azılmıştır.

25-26-27-28— Musa dedi ki:  Ey Rabbimi  benim göğsümü genişlet, işimi kolaylaştır, dilimin düğümünü çöz ki sözümü anlayabilsinler.

29-30— Bana ailemden kardeşim Harun'u vezir eyfe.

31—  Onunla arkamı pekiştirip kuvvetlendir.

32—  İşimde onu bana ortak kıl.

33—  Kî seni çokça tesbîh edelim,

34—  Ve seni çokça analım.

35—  Şüphesiz ki sen bizi (her an) görmektesin.

36—  AHah ona, «ey Musa! istediğin sana verildi» dedi.

37—  And olsun ki, biz bir başka defa da sana minnette bulunup lüt­fetmiştik.

 

Musa Peygamber'e Verilen İki Âyet

 

«Ey Musa! sağ elindeki nedir?»

İlâhî kudret kelâm sıfatıyla tecelli edip suretten surete geçiş sağla­yarak Musa Peygamber'in kalbine indi ve Allah'ın bir tek ilâh olduğunu bildirdi ve böylece Musa'nın (A.S.) peygamber seçildiği haber verildi. Son­ra da ağır ve o nisbette üstün cesaret, azim, irâde ve sabır isteyen bir görev verildi. Bunun için de Allah önce Musa'yı (A.S.) iki ayrı âyet (mu'ci­ze) ile destekleyip gönül yatışkanlığına eriştirdi. Cesaretini artırıp azmine azim, irâdesine irâde kattı ve buyurdu:

—  Ya Musa! sağ elindeki nedir?

—  O benim değneğimdir; ona dayanırım; onunla davarlarıma yaprak silkerim ve benim onu (kullanmamda) başka ihtiyaçlarım da vardır.

Diye cevap verdi.

Neden böyle bir soruya gerek görüldü?

İlâhî kudret ve inayetin bir değneğe yönelmesi ve «kün=ol» emriyle tecelli etmesi, onda hayat meydana getirir ve böylece değnek yılana dö­nüşür. Aynı kudret ve inayet kayalara yönelince, pınarlar fışkırır ve içinden canlı deve zuhur eder. Ölülere yönelince, dirilme olayı meydana gelir; ağaç­lara yönelince, şuur ve idrâk meydana getirip onların konuşmasını sağlar. İşte Cenâb-ı Hak, daha yeni peygamberlik göreviyle şereflendirdiği Musa'­ya (A.S.) önce bu kudret ve inayetini göstermeyi diledi. Onun için ilk saf­hada Musa'nın (A.S.) elindeki şeyi sordu, ona bir değnek olduğunu söylet­ti. Sonra da sözünü ettiğimiz tecelliyle değnek büyük, fakat çok kıvrak bir yılana dönüştü. Böylece ilâhî irâdenin her şeyde geçerli olduğunu ve olacağını; tecelli ettiği takdirde eşyanın suret ve özelliğini değiştirebilece­ğini Musa Peygamber'e gösterdi.

Açıklama :

Cenâb-ı Hakk'ın kudret sıfatı ezelîdir ve sonsuz enerji ve hayat kay­nağıdır. Maddeye yönelince elementlerini hücre yapısına dönüştürür ve onda canlılık vasfı meydana getirir. Ölüye yönelince, onu diriltir. Ana rah­mine yönelince, cenini oluşturur ve bu kudreti temsîl eden Melek Cebrail de -ilâhî müsaadeyle-dokunduğu şeye hayat ve enerji bahşeder. Nitekim onun nefhasıyla ana rahminde oluşan İsa Peygamber bunun açık misalle­rinden biridir. O bakımdan İsa'ya kısmen geçen o kudretin tecellisi, onda ayrı bir mu'cize kudreti meydana getirmiş ve hastalara dokununca şifaya kavuşturmuş, ölüye işaret edip çağırınca ölü dirilip kalkmıştır.

İlim henüz bize -kendi müsbet alanında- bu tür tecelliler hakkında ye­terli bir açıklama getirememiş ve konuyu çözecek noktaya varamamıştır. Çünkü ilmin alanı, fizik âlemidir. Sözünü ettiğimiz tecelliler ise, fizikötesi-ne aittir.

Böylece ilâhî kudretin tecellisi fizikötesinden inip fizik âleminde biri genel, diğeri özel iki ayrı tesir meydana getirmektedir. Canlılarda hücre yapısı, atomlar ve canlılık vasfı; cansızlarda hareket halinde olan atomlar bu kudretin genel anlamda ve aralıksız tecellileridir. Asâ'nm yılana dönüş­mesi ve benzeri mu'cizeler ise, onun özel tecellileridir. [31]

 

Asâ'nın Dönüştüğü Yılanın Üç Vasfı

 

Asâ'nın dönüştüğü yılan, Kur'ân'da üç değişik sıfatla anılmaktadır.

  Hayye

  Cann

  Sü'ban [32]

Birincisi, dişi, erkek, büyük, küçük her yılanı kapsayan cins isimdir. İkincisi, küçük fakat hareketli, kıvrak yılana has bir isimdir. Üçüneüsü, uzun, büyükçe yılana has bir isimdir ki, Arap şâirlerinden bazısı çok sev­dikleri kadının saçlarını ona benzetirler.

Kur'ân, Asâ'nın dönüştüğü yılanı üç ayrı yerde, üç değişik vasıfla an­latırken, onun normal yılanlardan farklı yanları bulunduğunu şöyle belir­tir; Küçük, ince, kıvrak yılanlar kadar hareketli; uzun, büyükçe yılanlar ka­dar korkunç ve heybetli.. Böylece Kur'ân taşıdığı ilâhî üslûp gereği, hem Asâ'nın dönüştüğü yılanın önemli vasıflarını, hem de üç yerde değişik ifa­delerle tekrarlayarak hafızalarda silinmez iz bırakmasını planlamıştır. [33]

 

Yed-İ Beyzâ Mu'cizesi

 

«Elini koltuğuna sok, diğer bir mu'cize olarak o, kusursuz bembeyaz ışıl ışıl olarak çıksın.»

Musa Peygamber'i (A.S.), II. Ramses adıyla ün yapan Fir'avn gibi güçfü ve acımasız bir hükümdarı doğru yola davet etmek üzere görevlendiren Allah, onu ikinci bir mu'cizeyle de kuvvetlendirdi. Böylece Musa (A.S.) eli­ni koynuna sokup çıkarınca, ışıl ışıl nurönî bir beyazlık saçmaya başlıyor­du.

Bu mu'cize neyi anlatıyor veya neyi sembolize ediyordu? Şüphesiz ki, kutsallaştırılan Asâ'yı tutacak sağ el, ilâhî kudreti sembolize ediyor, yani o kudretin tecellilerinden biri Musa'nın elinde tezahür ediyordu. O bakım­dan ilâhî kudret nurunun tecelli ettiği el yıldız gibi parıldıyor, ışıl ışıl ışıldı­yordu. Diğer bir yorumla, kudretin tecelli nuru kolların altında bir kaynak oluşturuyor; el o kaynağa dokununca bir anda çıra misali etrafı aydınlatı­yordu.

Bu mu'cizenin hikmeti ise, tanrılık iddiasında bulunan Fir'avn'j acze düşürmek; beşer kudretinin bu gibi mu'cizeleri meydana getiremiyeceğini vurgulamaktı.

Şüphesiz sözünü ettiğimiz mu'cize, daha büyük mu'cizelerin habercisi oluyordu. Kızıldeniz'in yol vermesi, kudret helvasının inmesi, bulutun de­vamlı gölgelik yapması, taştan 12 pınarın fışkırtılması onlardan bir kısmı­dır. [34]

 

Musa Peygamber'in Her Şeye Rağmen İlâhî Desteği Dilemesi

 

«Musa dedi ki: «Ey Rabbim! Benim göğsü-mü genişlet...»

Peygamberlik derecesi öyle bir uyanıklık arzeder ki, her şeye rağmen Allah'a yönelip O'nun desteğini istemeyi telkîn eder. Musa Peygamber'in {A.S.) Asâ'sına kudret, eline hikmet ve inayet sunulmuştu. O bununla ye­tinmedi; hepsini lütfeden kudrete yüz çevirmeyi edep ve saygı bilerek el açtı ve O'ndan şu dört şeyi istedi:

  Göğsünün genişletilerek hakkı bütün haşmetiyle savunma gücü­ne kavuşturulmasını,

  İlâhî emirleri teblîğ edebilmek için, işlerinin kolaylaştırılmasını ve sebeplerin kendisinden yana oluşturulmasını,

  Dilindeki hafif peltekliğin giderilmesini; daha tesirli konuşma ya­pabilme imkânına eriştirîlmesini,

4_ Daha pürüzsüz konuşabilen kardeşi Harun'un (A.S.) bu yüce da­vaya hizmette kendisine yardımcı verilmesini..

Bu dört isteğin gerçekleşmesiyle daha verimli hizmetlerde bulunabile­ceğini ve nimetleri, başarıları lütfeden Cenâb-ı Hakk'ı daha çok anıp tes-bîhte bulunma kuvvet ve imkânına kavuşabileceğini biliyor ve niyetinin bu fazîlete erişmek olduğunu dile getiriyordu.

Amaç mukaddes, niyet iyi, istek meşru olunca, Allah onun dileğini ka­bul buyurdu. Çünkü daha önce de ona büyük lûtufta bulunmuş, Fİr'avn'ın onu öldürtmesine imkân verdirmemişti; üstelik onu Fir'avn'a beslettirerek kudretini bir defa daha izhar etmişti. [35]

 

Âyetler Arasında Bağlantı

 

Yukarıdaki âyetlerle, Musa Peygamber'in iki büyük mu'cizeyle des­teklenerek Fir'avn'a gönderildiği konu edildi. Sonra da M-usa Peygamber'­in (A.S.) bu ağır görevi lâyıkıyla yerine getirebilmek için Allah'tan dört şey istediği ve dileğinin kabul edilerek ilâhî inayete mazhar kılındığı açıklandı.

Aşağıdaki âyetlerle, Fir'avn'ın İsrail oğulları hakkında uygulamaya baş­ladığı soy kırımı döneminde Musa Peygamber'in o fırtınadan kurtarıldığı üzerinde duruluyor. Hazırlanan ilâhî piân ve programın kusursuz olarak hedefine doğru ilerlediği anlatılıyor. Sonra da Musa (A.S.) ile Harun (A.S.)m Fir'avn'ı Hakk'a davet etmek üzere vazifelendirildikleri belirtilerek onlarla Fir'avn arasında geçen ilk safhaya dikkatler çekiliyor. [36]

 

Meali:

 

38-39— Hani annene ilham edilecek şeyi ilham etmiştik: Musa'yı bir sandığa yerleştir de suya at, su onu kıyıya bıraksın; hem bana, hem ona düşman biri onu alır. (Ey Musa!) gözetimim altında yetiştiril esin diye kendi katımdan senin üzerine sevgimi koydum.

40—  Hani kızkardeşin (Fir'avn'ın evine) yürüyüp giderken, «ona baka­cak bir kimseyi size haber vereyim mi?» demişti. Böylece gözü aydınlık olup üzülmesin diye seni annene çevirmiş olduk. Ve sen bîr kişiyi öldürdün de biz seni üzüntü ve kederden kurtardık; seni türlü türlü İmtihanlarla kar­şı karşıya getirdik. O sebeple Medyen halkı arasında yıllarca kaldıktan son­ra Ey Musa, bir kader (çizgisi gereği dönüp buraya) geldin.

41—  Seni kendim için yetiştirip hazırladım.

42—  Senle kardeşin açık belgelerimle gidin, beni anmak hususunda gevşeklik göstermeyin.

43—  Fir'avn'a gidin; çünkü gerçekten o azmıştır.

44—  Ona yumuşak söz söyleyin; ola ki öğüt alır ya da (âlemlerin Rab-bına saygı duyup) korkar,

45—  Musa ile kardeşi, «Rabbimiz! doğrusu onun bize azgınca saldır­masından veya zulüm ve tuğyanda bulunmasından korkarız» dediler.

46—  Allah onlara, «korkmayın. Şüphesiz ki ben sizinle beraberim; işi­tir ve görürüm» dedi.

47—  Ona gidin de deyin ki: «Biz şüphen olmasın ki Rabbın elçileri­yiz; artık İsrail oğulları'nı bizimle gönder de onlara azap etme; gerçekten sana Rabbinden bir mu'cizeyle geldik. Selâm doğru yola uyana olsun.

48—  Şüphesiz ki bize şöyle vahyedildi: Azap elbette (hakkı) yalanla­yıp yüzçevirenleredir.»

 

İlgili Hadîsler

 

«Sanatında hayır umarak işleyen kimse,  Musa'nın  anasına benzer. O hem çocuğunu emziriyor, hem de ona karşılık ücret alıyordu.» [37]

«Âdem Peygamber ile Musa Peygamberin ruhları karşılaştı. Musa ona dedi ki: «Sen insanları bedbaht kılıp onları Cennet'ten çıkarttın.» Bunun üzerine Âdem ona dedi ki: «Allah seni peygamberlikle taltif ederek ken­dine seçip beğendi, Tevrat'ı sana indirdi değil mi?» Musa da: «Evet öyle­dir» deyince, Âdem ona : «Ben yaratılmadan önce bunun üzerime yazıldı­ğını gördüm» dedi. Musa: «Evet öyledir» diye cevap verdi. Böylece Âdem, Musa'ya karşı delil ve hüccet getirmiş oldu.» [38]

 

İsrail Oğulları'nın Çoğalmasının Önlenmesi

 

Mısır kralı Fir'avn (II. Ramses) Mısır'ın yerlisi olmayan İsrail oğulları'-na karşı hiçbir zaman âdil davranmadi; onlara hep ikinci sınıf vatandaş na­zarıyla baktı. Gün geçtikçe çoğalan İsrail oğulları, yerli halkı tedirgin et­meye başladı ve bu yüzden Mısır'ın geleceğini ve asıl yerlilerinin sonları­nın karanlık olacağını görüyorlardı. Sonunda Fir'avn'! bu hususta iyice ha­zırlayıp onların çoğalmasına karşı daha ciddi ve sert tedbir almaya ittiler. Çare olarak, da, İsrail oğullan'ndan doğacak erkek çocukları imha etmeyi en uygun yol olarak seçtiler.

İşte bu sırada Musa'nın (A.S.) anası, Musa'yı doğurdu; fakat doğumu­nu gizli tutmaya çalıştıysa da, bir gün duyulacağını ve diğer çocuklar gibi Musa'nın da öldürüleceğini düşünmeye başladı. Başka bir kurtuluş yolu bulamayınca kararını verdi: Musa'yı bir sandığa yerleştirip Nü ırmağına atmayı uygun gördü. Bu da kendisine yapılan ilhamdan kaynaklanan bir çare idi. Çünkü Cenâb-ı Hak, Musa'yı (A.S.) sözü edilen katliâmdan kur­tarmayı dilemiş bulunuyordu. Kadıncağız kalbine doğan ilhama uyup Mu­sa'yı bir sandık içine iyice yerleştirip Nii'e attı. Sandık Nil kenarında bulu­nan Fir'avn'ın sarayının önüne sürüklenip gitti. Saraydakiler merak edip sandığı sudan alıp açtılar; nur topu gibi çok sevimli bir çocukla karşılaştı­lar. Fir'avn'ın karısı ona karşı aşırı bir sevgi duymaya başladı. Onu evlâtlık edinmeyi düşündü. Fir'avn'ın da hoşuna gitmiş olmalı ki, eşinin düşünce ve görüşünü olumlu karşıladı.

Böylece Musa'nın (A.S.) ve Allah'ın düşmanı olan kral, Musa'yı kendi sarayında besleyip büyütmeye özen gösterdi. Ne var ki, Musa (A.S.) hiç bir kadının göğsünü emmedi. Olayı tezgâhlayan Cenâb-ı Hak, yabancı ka­dınların göğüslerini ona haram kılmıştı. Musa Peygamber'in kızkardeşi devreye girdi, çocuğa uygun bir sütanne bulabileceğini söyledi. Saray hal­kı onun önerisini kabul edince, Musa'nın (A.S.) annesi saraya çağrıldı. Böy­lece anne yavrusuna kavuşmuş oldu; hem en azılı düşmanın evinde.. An­cak kadın bunu gizli tuttu. Göğsünü Musa'ya verince, çocuk hiç yadırgamadan emmeye başladı. Saraydakiler buna çok sevindiler ve Musa'nın öz annesini, sütanne olarak ücretle tuttular. [39]

 

Allah'ın Sevip Sevdirmesi

 

İsrail oğullan'ndan doğan erkek çocukları.acımasızca öldürten Fir'avn, sandıktan çıkan Musa'yı görünce bir anda ona karşı derin bir sevgi duy­muş ve eşinin «Onu evlât edinelim» sözüne itiraz etmemişti. Zira Cenâb-ı Hak, Musa'ya Vedûd sıfatıyla tecelli etmiş; böylece hem onu sevmiş, hem de sevdirmişti. Evet, o sonsuz kudret sahibi, Fir'avn'ın yok edilmesini, tah­tının yıkılıp isminin lanetle anılmasını hazırlayacak olan peygamberi, yine Fir'avn'a hem de sarayında besletme mu'cizesini ortaya koymuştu. [40]

 

İlâhî İnayetlerin Hatırlatılması

 

Cenâb-ı Hak, Musa Peygamber'e açtığı inayet kapılarını bir bir sıra­lıyor; Çocukluğundaki kurtarılma plânını hatırlattıktan sonra Mısır'da in­karcı Kibtlardan birini hatâ ile öldürmekle korku ve endişeye, üzüntü ve tedirginliğe kapıldığına ve fırtınadan yakayı kurtardığına atıflar yapılıyor; sonra oradan kaçıp Medyen'e gittiği, orada Şuayb Peygamberle buluşup onun kızıyla evlendiği; bütün bu badirelerde üâhî yardımın hep ondan ya­na tecelli ettiği bir tablo misali gözlerinin önüne seriliyor. Çetin rnücadele-lerden sonra Şuayb Peygamber'le buluşup uzun yıllar onunla görüşmesi bir olgunlaşma dönemi olarak vasıflandırılıyor.

Böylece Musa Peygamber'in (A.S.) Allah'ın dinini tebliğ edip İsrâi! oğullarına uygulatmak için yetiştirilip hazırlandığına dikkatler çekiliyor. Tam olgunluk çağına erişince de Fir'avn ve avanesini uyarmak üzere gö­revlendiriliyor ve bu hususta kendisine irşat ve uyarı metodu da öğretili­yor. [41]

 

Musa Peygamber'in Kıssasından Öğütler Ve İbretler

 

  Doğru yoldan sapmış, inkarcı bir toplum, ya da milleti uyarıp ir­şat etmek, daha çok tecrübeli, kültürlü ve olgun mü'minlerin görevidir.

  Böyle bir uyarı ve irşat görevine başlarken -olgunluk ve tecrü­beyle birlikte- Allah'ın mutlaka yardımını dilemek gerekir.

  İrşat yolunda bulunan mü'minler daha çok dört şeye muhtaçtır­lar:

a)  Göğüslerinin imân cesaretiyle dolup genişlemesini, her türlü ârizî korkuları yenme şuurunun kendilerinde geliştirilmesini,

b)  İşleri yürütmek, irşadı amacına ulaştırmak için belli bir plân ve programla hareket edebilme imkânına kavuşturulmalarını,

c)  Yerinde çok güzel, tesirli konuşabilmek için hem kendilerini yetiş­tirmelerini, hem de fırsatları değerlendirme idrâkine eriştirilmelerini,

d)  Kendilerine destek ve yardımcı olabilecek dost ve yakınlarını se­çebilme basiretini kullanabilmelerini Allah'tan istemeleri çok lüzumludur.

Başarılı olan her adımda Allah'ı daha çok tesbîh edip anmaları; Allah'ın her şeyi işitip gördüğünü bir an olsun akıllarından çıkartmamaları gerekmektedir. O takdirde Cenâb-ı Hak, sünnetullahı gereği mürşide yar­dım eder ve işlerini kolaylaştırır.

  Allah yardım etmeyi dilediği zaman kuluna ilhamda bulunur; ona nasıl hareket etmesi gerektiğini hatırlatır.

  Kendi dinini bir milletin bünyesinde yaşatmayı murat ettiğinde, din düşmanlarını da farkında olmadıkları halde dine hizmete sevkeder.

  Kulunu başarılı kılıp inkarcı azgınlardan kurtarmayı dilediği za­man, onu belli bir çevreye sevdirir.

  Kişinin imân derecesine, dine hizmet aşkına orantılı olarak onu birtakım imtihanlardan geçirir. Bu insanı hem hayata daha iyi hazırlar, hem de olaylar karşısında müsbet tavır almasını sağlar; aynı zamanda müca­dele azmini artırır.

  Hakk'a davet, inkarcıları uyarmak, irşada devam edebilmek hu­suslarında hiçbir zaman edep ve terbiye, nezaket ve nezahet kaidelerini unutmamak; aynı zamanda yumuşak, çekici söz söylemek, kırıcı olmaktan kaçınmak şarttır.

Nitekim Cenâb-ı Hak, Musa ile Harun'a (selât-ü selâm ikisine de ol­sun) bu konuda şöyle emir verip tavsiyede bulunmuştur; «Ona yumuşak söz söyleyin. Ola ki öğüt alır, ya da (âlemlerin Rabbina saygı duyup) kor­kar.»

Zira hak, her yanıyla edep, terbiye, vakar ve fazilettir. Anlatımında ne­zaket ve incelik hâkimdir. Kişisel çıkarların ötesinde Allah ile kulları ara­sındaki engelleri, incitmeden, kırmadan, tiksindirmeden, ürkütmeden bir bir ustaca kaldırmaktır.

O bakımdan mürşidin veya teblîğatçının dilinde letafet, sözünde zerafet, kalbinde selâmet, anlatımında helâvet şarttır. Allah'ın dinini beşerin kalbine ve kafasına işlerken ve kalpleri Allah'ın solmaz boyasıyla renklen­dirirken, kullanacağımız fırçaya çok dikkat etmek zorundayız. Hafif bir kayma veya gaflet her şeyi berbat edebilir.

İlgili âyetle, inkarcıların genellikle ölçüsüz, hırçın, kaba ve şarlatan olabilecekleri belirtilerek, onların bu tutumlarının tam aksine bir tavır ta­kınmanın, başarı sağlamak için gerekli olduğuna işaret ediliyor.

Musa kissasıyla bize bu mesajlar verilirken, Mekke'de ardı arkası ke­silmeyen tecavüzlere uğrayan mü'minler teselli ediliyor. Tarih boyunca hak ile bâtılın hep sürtüşme ve tartışma halinde bulunduğu dolaylı şekilde ha­tırlatılıyor. [42]

 

Âyetler Arasında Bağlantı

 

Yukarıdaki âyetlerle, büyük bir kurtarıcı olarak İsrail oğulları'nın ba­şına geçirmek ve hak dini tebliğ etmek için Cenâb-i Hakk'ın çok sıkıntı­lı bir dönemde Musa Peygamber'i nasıl koruyup kurtardığı konu edildi.

Aşağıdaki âyetlerle aynı konunun devamı işleniyor: Musa Peygamber ile Fir'avn arasında geçen konuşmadan bir bölüm naklediliyor ve arkasın­dan Cenâb-ı Hakk'ın kudretine delil olan beş kadar belge sıralanıyor. [43]

 

Meali:

 

49—  Fir'avn, «ya Musa! Rabbınız kim?» diye sordu.

50—  O da: «Rabbimiz her şeye hilkatini (yaratılışta türünün özelliği­ni) veren, sonra da doğru yolu gösterendir» dedi.

51_ Fir'avn, «ya öyle ise gelip geçen nesillerin durumu ne oluyor?» dedi.

52_ Musa, «onlar hakkındaki bilgi Rabbimin katında bir kitapta yazı­lıdır. Rabbim şaşırmaz da, unutmaz da» dedi,

53— O Rab ki yeryüzünü size bir beşik yapmış, onda size yollar aç­mış, üzerinize gökten su indirmiştir. Biz o su ile çeşit çeşit, çift çift bitkiler çıkarmiŞEzdır.

54_ Hem onlardan yeyin, hem de davarlarınızı otlatın. Şüphesiz ki bu düzende sağduyu sahipleri için nice belgeler vardır.

55— Sizi topraktan yarattık; oraya döndüreceğiz ve oradan tekrar si­zi çıkaracağız.

 

İlgili Hadîsler

 

Peygamber (A.S.) Efendimiz bir cenazenin teşyi'inde bulunuyordu. De­fin işi yerine getirilirken bir avuç toprak afıp kabre attı ve şöyle dedi; «Sizi topraktan yarattık.» Sonra bir avuç toprak daha alıp kabre attı ve : «Sizi buraya döndüreceğiz» dedi ve sonra yine bir avuç toprak alıp attı: «ve sizi tekrar buradan çıkaracağız..» dedi. [44]

 

Musa (A.S.) İle Fir'avn Arasındaki Tartışma

 

İlâhlık iddiasında bulunan Fir'avn, Musa (A.S.) ile Harun'un (A.S.) uyarısını dinledikten sonra onlarla tartışma ihtiyacını duydu. Çünkü tek ilâh hakkında ciddi hiçbir bilgisi yoktu. O nedenle sordu:

—  Ya sizin Rabbınız kimdir? Musa  (A.S.) cevap verdi;

—  Her şeye hilkatini (yaratılışta türünün özelliğini ye her birinin han­gi amaca yönelik bulunduğunu) veren, sonra da doğru yolu gösterendir.

Musa Peygamber bu cevabıyla biyolojik kanuna dokunup insan aklı­nı harekete geçirmeyi amaçlamıştır. Sonra da dikkatleri binlerce bitkilere ve diğer canlılara çekmiş; bunların bir su gibi akıp gittiğini, fakat giden­lerin yerine yenilerinin gelmekte olduğunu belirterek kâinatta her olay ve harekette ilâhî kudretin mutlak anlamda tasarruf ettiğini belirtmeye ça­lışmıştır. Gelişigüzel, gayesiz ve amaçsız hiçbir şeyin yaratılmadığını do­laylı şekilde vurgularken insandan başka her canlının taşıdığı iki önemli özelliğiyle sürüp gittiğine parmak basmıştır: Bir özelliği, türünü devam et­tirmek; diğeri ise, taşıdığı her türlü faydayı insanlara cömertçe sunmak­tır.

Musa Peygamber'in bu hakimane cevabını anlayamayan Fir'avn sordu:

—  Ya gelip geçen nesillerin durumu ne oluyor? Yani eğer senin dedi­ğin gibi bir ilâh varsa ve o da doğru yolu gösteriyorsa, gelip geçen put­perestler, inkarcılar neden doğru yolu bulamadılar ve onların bu durumla­rına nasıl bir cevap bulabilirsin?

Musa Peygamber (A.S.) hayatın sadece dünya olmadığını, bir hesap ve ceza gününün geleceğini hatırlatarak şöyle cevap verdi;

— Onların durumu hakkındaki bilgi Allah yanında yazılıdır. Rabbım ne şaşırır, ne de unutur. Günü gelince âdil bir sultan olarak hükmünü yü­rütür.

Onun bu cevabı biraz olsun Fir'avn'ı düşünmeye itti. Musa (A.S.) bu ortamdan yararlanmayı fırsat bilerek Allah'ın varlığına, birliğine delâlet eden kevnî belgeleri bir dizi halinde şöyle sıraladı:

O Rab ki, yeryüzünü bir beşik yapmıştır.

Musa Peygamber bununla yeryüzünün boşlukta bir beşik gibi asrlı bulunduğunu, hareket halinde olduğunu anlatmak istemiştir. Zira beşik, iki ucundan sehpaya asılı olup boşlukta sallanmaya elverişli bir araç de­mektir. Yerkürenin buna benzetilmesi çok düşündürücü ve anlamlıdır.

  Yeryüzünde yollar ve geçitler açmıştır.

Bu, jeolojik devirlerde meydana gelen değişmelerin cok düzenli ve amaçlı bulunduğuna; dağların, tepelerin, ovaların insan hayatına elverişli ve yararlı ölçüde yaratıldığına bir ana fikir olarak ortaya konulmuştur.

  Gökten su indirmiştir.

Bu, bir tesadüf eseri değildir. Yeryüzünün onda yedisinin denizlerle kaplı bulunması ancak onda üçünü oluşturan kara parçasının su ihtiyacını karşılayabilmektedir. Aynı zamanda su zerrelerinin biraraya gelip yağmur damlaları halinde çok ölçülü ve ahenkli biçimde inmesi, yerçekim kanunu ile atmosferin hafifliği arasındaki denge ile yakından ilgilidir, Fiziksel ola­rak böyle bir denge bulunmasaydı yağmur ve dolunun düşüş şekli üzücü ve zararlı olurdu.

Tür tür, çift  çift bitkiler çıkarmışızdır.

Her bitki aynı suyu emer, aynı toprakta yeşerir ve aynı güneşi alır, ama ayrı ayrı özellik taşır: Rengi, kokusu, taşıdığı kimyasal madde ve vi­taminler değişiktir. Aynı zamanda biyolojik olarak devamlı aşılanma söz konusudur.

Bütün bu ameliyelerin ve özelliklerin taşıdıkları yararlar kendileri için değil, insanlar içindir. Yüce Yaratanın sanatının eşsizliğini, plânının mü­kemmelliğini, hikmetinin yüceliğini kanıtlamaktadır.

Akıl ve sağduyu sahipleri için açık belgelerdir bunlar.

Sizi topraktan yarattık.

İlk insan Âdem (A.S.) topraktan ayrı bir kanunla yaratıldığı gibi, onun soyu da bizim bildiğimiz biyolojik kanunla yaratılmış, ama elde ettiği gıda­ları yine topraktan alıp yaşamakta, toprakla içice bulunmaktadır. Aynı za­manda yenilen gıda maddelerinden baba sulbünde sperma oluşmakta ve bu açıdan insan yine topraktan yaratılmaktadır. Kadının rahminde oluşan yumurta da öyle..

Bitkiler de buna benzer bir üreme sistemi içindedir: Toprakta yeşerir-ler, bir süre sonra kuruyup toprağa düşerler ve yine şartlar biraraya ge­lince o bitkilerin tohumlarından veya köklerinden yenileri yeşerip çıkar.

İnsanlar da ölüp toprağa dönüşecek. Sonra ikinci hayata kaldırılma emri tecelli edecek, bedenler yeniden oluşacak ve ruhlar alemindeki, diğer bir tabirle Berzah alemindeki ruhlar gelip kendilerine ait bedenlere yer­leşecekler.

Ne var ki Fir'avn ve onun paralelinde olanların bu ilâhî belgeleri göre­cek gözleri, işitecek kulakları, anlayıp idrâk edecek kalpleri yoktu. [45]

 

Âyetler Arasında Bağlantı

 

Yukarıdaki âyetlerle, Musa Peygamber ile Fir'avn arasında geçen ko­nuşmadan bazı önemli parçalar anlatıldı. Allah'ın varlığına, birliğine ve kudretinin eşsizliğine delâlet eden belgeler sıralanarak beşer aklına ışık tutulmak istendi.

Aşağıdaki âyetlerle, Fir'avn'ın Musa'ya (A.S.) sihirbaz damgasını vu­rup ülkenin uzman sihirbazlarıyla onu tesirsiz hale sokmayı plânladığı ve öylece Musa ile sihirbazların karşılaştırılma safhaları üzerinde duruluyor. Hakk'ın mutlaka üstün geleceğine misal verilerek hem Mekke'de zor gün­ler geçiren ashab-ı kiram, hem de yaşamakta olup din ve vicdan hürriyet­lerine saldırılan mü'minler teselli ediliyor ve müjdeler veriliyor. [46]

 

Meali:

 

56—  And olsun ki Fir'avn'a (gereken) bütün belgelerimizi gösterdik, bununla beraber o yalanlayıp kabul etmekten kaçındı.

57—  ((Ey Musa, dedi, bizi kendi toprağımızdan sihir ve büyünle çıkar­mak için mi geldin?

58—  Herhalde biz de seninkinin benzeri bir sihir sana getireceğiz. Ar­tık bizimle kendi aranda bir yer ve vakit belirle ki bizim de, senin de sözü­müzden dönmeyeceğimiz (elverişli) düz bir yer olsun o..»

59—  Musa: «Buluşma yerimiz ve zamanımız o şenlik günü ve insan­ların toplanacağı kuşluk vaktidir» dedi.

60—  Fir'avn ayrılıp gitti; hile ve düzenini toplayıp hazırlandıktan son­ra geldi.

61—  Musa onlara dedi ki: «Yazıklar olsun size! Allah'a karşı yalan uydurmayın, sonra bir azap ile kökünüzü kesip kurutur. Allah'a iftira eden gerçekten hüsrana uğramıştır.»

62—  Sihirbazlar durumlarını (ne yapacaklarını) kendi aralarında tar­tıştılar ve konuştuklarını gizli tutmaya çalıştılar.

63—  Dediler ki: «Bu ikisi (Musa ile Harun) iki sihirbazdır ki sizi sihir-leriyle toprağınızdan çıkarmak ve örnek sayılan yolumuzu, mezhebimizi (temelinden yıkıp) gidermek istiyorlar.

64—  Onun için hile ve düzen adına neyiniz varsa biraraya getirin, son­ra birer dizi halinde gelin. Bugün üstün gelen   herhalde kazanmış ve  um­duğuna ermiş (olacak).»

65—  Sihirbazlar «Ey Musa! dediler, ya önce sen (asanı ve hünerini ortaya) koy, ya da biz koyalım?»

66—  Musa onlara: «siz koyun» dedi. Ansızın urganları ve değnekleri sihirleriyle Musa'ya doğru sür'atle geliyormuş gibi (hayalî şekilde) görün­dü.

67—  O yüzden Musa, içinde bir korku duydu.

68—  Biz ona, «korkma, bugün mutlaka üstün olan sensin» dedik.

69—  «Sağ  elindekini yere bırakiver de onların  yaptıklarını yalayıp yutsun. Yaptıkları, sihirbazın hile ve düzeninden başkası değildir. Sihirbaz ise nereden gelirse gelsin umduğuna erişip başarılı olamaz.»

 

Sihir

 

Musa' dedi' bizi kendi  sihir ve büyünle çıkarmak için mi geldin?...»

Bakara sûresi 102. âyetin tefsirinde kısmen açıkladığımız gibi, sihir; bir bakıma gözbağcılık, büyücülük anlamına gelir. Tarihi çok gerilere uza­nır. Eski Çin'de, Hindistan'da, Mısır'da, İran'da ve özellikle Keldanîlerde yaygınlaşıp gizli bir meslek haline getirildiği bilinmektedir.

Mısır'da fir'avnlar devrinde sihir ve büyüye cok önem verilirdi. Sihir­bazlar halk arasında ve sarayda büyük ilgi ve itibar görürler, âdeta halkın güzide insanları sayılırlardı. O bakımdan Musa Peygamber'in (A.S.) pey­gamberliğini o devirde kanıtlayabilmek için gösterdiği mu'cizeleri Fir'avn bir bakıma sihir zannedip Musa'nın (A.S.) karşısına ülkenin en ünlü ve en uzman sihirbazlarını çıkartma ihtiyacını duydu. Oysa sihirle mu'cize ara­sında temelde büyük farklar vardır. Onları şöyle özetleyip sıralayabiliriz:

a)  Sihir, gözbağcılıktır. Meydana getirilen olayın aslında bir değişiklik olmadığı halde seyircilerin gözlerinde değişik biçimde görünür.

Mu'cize : Meydana gelen olayın temelinde de değişiklik söz konusudur. Mevcut tabiat kanunları dışında olağanüstü bir olaydır. Ortaya çıkan şey, aynen vuku bulmuştur.

b)  Sihirle ortaya konulan olağanüstü gibi görünen olay, bir an için öyle görüntü verir ve sonra da ortada olağanüstü bir durum kalmaz.

Mu'cize ise, çoğu zaman göründüğü gibidir ve öylece kalır. Musa Pey­gamber'in Asâ'sıni kayaya vurup 12 pınar fışkırtması, Resûlüllah (A.S.) Efendimiz'in parmaklarının arasında su kaynayıp yüzlerce Ashab-ı Kirâm'-ın su ihtiyacını karşılaması bu cümledendir.

c)  Sihrin temelinde hak yok, bâtıl vardır. Allah'a imân yok, inkâr ve sapıklık mevcuttur. Mu'cize ise tamamen bunun aksine bir olaydır ki ilâhî kudretin tecellisiyle iciçedir.

d)  Sihirde olaylarla ilgili sebepler ve illetler iptal edilmez. Mu'cizede bunlar iptal edilir; öyle ki, ortaya konan olağanüstü olay, sebep ve illetten kopuk ve bağımsızdır.

Bilindiği gibi, sihrin birçok türleri ve çeşitleri vardır. İslâm filozofu Râ-zî (841-926) sihri sekiz ayrı bölüm halinde incelemiştir. Onları şöyle özet-liyebiliriz :

  Eski Keldanîlerin yaptıkları sihir.

Bu, tapınmalarla, yıldızların hareketleriyle ilgili bir sihirdir. Kaynağı tabiattır.

  Ruhsal sihir.

Bu, insan nefsinin, diğer bir tabirle ruhunun kendileri ve başkaları üs­tündeki tesirleriyle ilgili sihirdir.

  Cinler, periler ve ruhanîler gibi gizli güçlerle yapılan sihir.

  Seyircilerin gözlerini boyayarak, gözbağcılık yaparak yapılan si­hir.

Bu, bir bakıma hokkabazlıktır. İnsanı, görmediği, yalnız sesini duydu­ğu birtakım olayların tesiri altına bırakmasıyla ilgili bir sihirdir.

  Kendi kendine işleyen veya başkalarına sezdirmeden gizlice çalış­tırılan araçlarla yapılan sihir.

Bunun özünü ve temasını, insanı şaşırtmak, ilgisini başka tarafa çe­kerek birtakım hareketler yapmak oluşturur.

  Su, maden gibi çeşitli şeylerin bileşimi sonucu hazırlanan ilâçlar­la yapılan sihir.

Bunun esası, insanı uyuşturmak ve derin düşlere daldırmaktır.

  Birtakım dualar okuyarak saf insanları, dzellikle dinî konuları hiç düşünmeden kabullenen ve içten bağlanan, aynı zamanda kolay aldanan veya kanan kimseleri kandırmak suretiyle yapılan sihir.

  İnsanlar arasındaki anlaşmazlıkları, çekişmeleri  çoğaltarak, bir­takım gizlilikleri bildiklerini ileri sürmek suretiyle yapılan sihir. [47]

 

Fir'avn'in Kendisine Gösterilen  Mu'cizeyi   Sihir Sanması

 

Sihrin çok yaygın olduğu ve daha çok gözbağcılığa dayandığı Mısır da Musa Peygamber'in (A.S.) gösterdiği mu'cizelerin sihir zannedilmesi pek yadırganacak bir olay değildir. Ancak en ünlü sihirbazların, Musa (A.S.)ın gösterdiği mu'cize karşısında eğilmeleri ve bunun kesinlikle sihir ve büyü olmadığını anlayarak Allah'a ve Peygamberine imân etmeleri kar­şısında Fir'avn'ın hâlâ inkâr ve azgınlıkta ısrar etmesinin makul ve mazur hiçbir yanı yoktur. Zira eğer Musa'nın (A.S.) gösterdiği mu'cize, sihir tü­ründen bir olay olsaydı, uzman sihirbazlar onu çok iyi anlar ve karşılık ver­mek için bütün hünerlerini ve bildiklerini ortaya mutlaka koyarlar, sonra da Allah'a ve Musa'ya inanma ihtiyacını duymazlardı, Oysa durum tama­men aksine cereyan etmiştir.

O halde Fir'avn artık bu konuda gerçeklen görmek ve kabullenmek istemiyor, otoritesinin sarsılmasına kesinlikle kapı açmıyor ve ne pahasına olursa olsun Musa'yı tesirsiz hale getirmeyi düşünüyordu.

O nedenle Cenâb-ı Hak bunca açık delil ve belgelerden sonra büsbü­tün küfür ve azgınlığını artıran Fir'avn'ı yok etmeyi irâde buyurmuş ve bu­nun için gereken emrini indirmiştir. [48]

 

Âyetler Arasında Bağlantı

 

Yukarıdaki âyetlerle hak ile bâtılın tartışma ve mücadelesini yansıtan Musa {A.S.) ile Fir'avn kıssasının mu'eize ve sihirle ilgili safhası konu edildi.

Aşağıdaki âyetlerle, Musa Peygamber'in ortaya koyduğu mu'cizenin sihir olmadığını anlayan sihirbazların secdeye kapanmaları üzerinde du­ruluyor, Fir'avn'ın bu gerçeği bile göremiyeeek kadar kalp gözünün kör ol­duğuna işaretle, sihirbazların Cenâb-ı Hakk'a imân etmekle kalmayıp bir anda mahviyetkâr bir tavırla O'na teslim oldukları çok beliğ bir anlatımla işleniyor. Sonra da imânları uğruna sihirbazların ölümü küçümsedikleri çok tesirli bir misal mahiyetinde anlatılarak Ashab-ı Kiram ve sıkıntıda bu­lunan mü'minler teselli ediliyor. [49]

 

Meali:

 

70—  (Hak ortaya çıkınca) sihirbazlar secdeye kapandılar ve «biz Ha­run ile Musa'nın Rabbma imân ettik» dediler.

71—  Fir'avn, «ben size izin vermeden imân mı ettiniz? Şüphesiz ki si­ze sihir öğreten elebaşınız odur. Yemin ederim ki ellerinizi ve ayaklarınızı çaprazlama keseceğim ve sizi öylece hurma dallarına asacağım ve işte (o zaman) hangimizin azabı daha şiddetli ve sürekli olduğunu herhalde bile­ceksiniz» dedi.

72—  İmân eden sihirbazlar ona dediler ki: «Seni, bize gelen bunca açık belge ve mu'cizelere ve bizi yoktan var kılıp meydana getirene elbet­te tercih etmiyeceğiz. Artık neye hükmedeceksen hükmet. Senin ancak Dünya hayatına hükmün geçer.

73—  Şüphesiz ki biz, suçlarımızı ve bizi zorladığın sihre karşı (mey­dana gelen günahlarımızı) bağışlaması için Rabbimize imân ettik. Allah en hayırlı ve baki olandır.»

74—  Doğrusu kim Rabbine suçlu olarak gelirse, şüphe edilmesin ki Cehennem onadır; orada ne ölür, ne de yaşar,

75—  Kim de Rabbine mü'min olarak ve iyi-yararlı amellerde buluna­rak gelirse, işte onlar için en yüksek dereceler vardır.

76—  Altından ırmaklar akan ADN CENNET'leri vardır. Orada ebedî kalıcılardır. İşte bu, arınıp temizlenenlerin mükâfatıdır.

 

İlgili Hadîsler

 

«Cehennem ehline gelince: Onlar oranın ehlidirler, ne ölürler, ne de dirilirler. İnsanlardan bir kısmına ise, günahları sebebiyle ateş dokunur da onları bir bakıma öldürür bir duruma sokar. Öyle ki, kömürleşirler, derken onlar hakkında şefaate izin verilir de gruplar halinde getirilirler ve Cennet ırmaklarına atılırlar. Sonra da Cennet ehline: «Ey Cennet ehli! Bunların üzerine (cennet sularından) dökünüz» denilir. Böylece sel yatağında sürat­le yeşeren bitki gibi yeşerip (terütaze olurlar).» [50]

«Cennet yüz derecedir. Her iki derece arası, gökle yer arasındaki me­safe gibidir, Firdevs onun yüksek derecesidir. Cennetin dört ırmağı Fir-devs'ten kaynaklanıp çıkmaktadır. Arş ise, Firdevs'in üstündedir. Allah'­tan (cennet) istediğiniz zaman Firdevs'i isteyiniz.» [51]

 

Mu'cizenin Sihri Boşa Çıkartması

 

Urgan ve değneklerin sihir yoluyla yılan görünümünde gözlere görünmesi ve Allah'ın Musa'ya (A.S.J «Elindekini yere bırakıver» diye em-retmesiyle Asâ'nın büyük ve o nisbette kıvrak bir yılan olup bütün urgan ve değnekleri yutarak bir anda yok etmesi, sihirbazlarda büyük bir şaşkın­lık ve telaş doğurmuş; Fir'avn'ın bütün ümitlerini suya düşürmüştü. Sihir­bazlar çok geçmeden kendilerini toparlayıp olayı akıl ve sağduyu yoluyla incelemeye koyulmuşlar ve kesin olarak anlamışlar ki, yapılacak hiçbir si­hir bu ilâhî kudret karşısında bir anlam ve tesir icra edemiyecektir. Sonra da urgan ve değneklerin bütünüyle yok oluvermesi, daha sıhhatli ve doğ­ru düşünmelerine imkân vermiş ve öylece Musa Peygamber'in ortaya koy­duğu olağanüstü şeyin sihir olmadığını daha iyi anlamışlardı. Çünkü ser­gilenen olay sihir türünden olsaydı yutulan urgan ve değneklerin bir süre sonra eski hallerinde görünmeleri gerekirdi, yani her şey eski halinde ol­duğu gibi kalırdı. Oysa Asâ tarafından yutulan şeyler bütünüyle belirsiz hale gelmiş, ortada hiçbir şey kalmamıştı. Hem sihirbazlar sanatları gere­ği, neyin sihir olup olmadığını çok iyi bilirlerdi. Onun için ilâhî kudretin yüceliği karşısında teslimiyet gösterip imân etmişlerdi. [52]

 

İslâmiyet Akıl Ve Bilgi Yoluyla Kalplere   Yerleşince

 

Kur'ân-ı Kerîm'de yer alan genel bir kuralı her zaman gözönünde bu­lundurmamız; teblîğ ve irşat görevini sürdürürken o kuraldan mutlaka ya­rarlanmamız gerekmektedir. O da aşağıda dört madde halinde sıraladığı­mız âyetlerle ifade edilen ve hepsinden ortaklaşa çıkarılan şu kuraldır: «Hak gelmeyince bâtıl gitmez», «Doğru getirilmedikçe yanlış ortadan kalk­maz.»

  «De ki: Hak geldi, bâtıl yok oldu; çünkü gerçekten bâtıl yok ol­maya mahkûmdur.» [53]

  «Suçlu günahkârlar hoşlanmasa  bile  hakkı  hak olarak ortaya koymayı, bâtılı boşa çıkarıp hükümsüz kılmayı (Allah) murat ediyordu.» [54]

  «Hayır, biz hakkı bâtılın üzerine fırlatırız da onun beynini parça­lar; bir de bakarsın ki bâtıl yok oluvermiştir.» [55]

  «De ki: Hak geldi; bâtıl ise ne (bir şey) başlatıp meydana geti­rebilir, ne de (onu) geri çevirebilir.» [56]

Ancak hak nasıl gelir? Bunun yolu, yöntemi, metodu nedir? İşte önemli olan bu inceliği bilmek ve ona göre bir programla işe başlamaya azmet­mektir. Tabii hepsinden önce sağlam bir imân söz konusudur. Çünkü imân, akıl, düşünce ve ilim yoluyla kalbe yerleşince, bir anda orayı dolduruverir ve o takdirde inkâr, şüphe ve ümitsizliğe yer kalmaz olur. Aynı zamanda ki­şi bu düzeye gelince, inandığı kutsal dava uğruna feda etmiyeceği bir şey kalmaz. İşte sihirbazların da durumu böyle oldu. Yıllar yılı bâtılı sergileyip büyük takdir ve tebrik toplarken, hakkın ortaya çıkmasıyla bir anda övü­nüp avundukları bâtıl yok oluverdi, Hakikat güneşi bütün parlaklığıyla on­ların kalbinde doğunca, her şey o güneşin karşısında sönük ve önemsiz kaldı. Fir'avn onları ölümle tehdit edince, verdikleri cevap her aklı eren için mükemmel bir misaldir. Mutlak bir ölümle burun buruna geldikleri hal­de Fir'avn'a şu seslenişleri tarihte çok önemii bir olaydır:

«Seni, bize gelen bunca açık belge ve mu'cizelere ve bizi yoktan var kılıp meydana getirene elbette tercih etmeyeceğiz. Artık neye hükmede-ceksen hükmet. Senin ancak dünya hayatına hükmün geçer....» [57]

 

Hidâyet Nuru Kalpte Parıldayınca

 

Duygu düşünceyle, bu ikisi akılia ve bunların hepsi Allah'ın gönüllere aksettireceği hidâyet nuruyla birleşince, kâmil anlamaa imân ve irfan baş­lar. Bunun anlamı şudur: Kişi duygularını yönlendirmek için onu düşünce süzgecinden geçirerek hakka çevirir ve aklına malzeme verip onu duygu ve düşüncesine rehber kılar, bilgisini de ona yardımcı olarak verirse, ken­disiyle Allah arasındaki hidâyet sınırına gelmiş olur. Artık Cenâb-ı Hak di­lerse onun gönlüne hidâyet nurundan bir kıvılcım atar, dilerse atmaz. Ne var ki, sünnetullah gereği, bu sınıra kendini getirmesini becerip başaran­lara hidâyet nurunun kapıları açılır. Gerisi Allah'ın meşietine kalmış bir ko­nudur..

İşte sihirbazlar da o muhteşem olay karşısında hislerinden sıyrılıp kendilerini hidâyet sınırına getirdiler. İlâhî sünnet meşietiyle birisşip on­ların ellerinden tuttu, hidâyet ışığını kalplerine çevirdi. O andan itibaren onların içinde ne inkâr fırtınası, ne bâtılın pis havası, ne de şüphenin esin­tisi kaldı. Bir anda kalpleri Allah ve hak din sevgisiyle dolup taştı. Çok gü­zel bir arınma dönemi başladı. İçten dışa vuran   letafet, benliklerini sardı. [58]

 

İman, Ruhu Sarınca

 

Belirttiğimiz ölçüde imân ruhu sarıp hücrelere sızınca; kalbi doldurup bâtıl ve şüpheleri yok edince, dünya hayatından gerçek amacın ne olduğu bütün açıklığıyla ortaya çıkar. Çıkınca da, dünya gözlerde küçülmeğe baş­lar, gönülleri istilâ eden şatafat balon gibi söner. Bu düzeye erişen mü'min kesin olarak bilir ve inanır ki, Allah en hayırlı ve en baki olandır. Ondan başka her şey fânidir. O'na suçlu günahkâr olarak gitmek, alçaklık ve rlis-vaylıktır. Hele küfür ve azgınlıkla gitmek, silinmeyen yüz karasidır.       -:-

Çünkü inkâr, yani küfür hakkı gizlemek, onu karanlığa boğrWktır. İmân hakkı ve hakikati ortaya çıkarmak, aydınlığa eriştirmektir.

Âhiret yurdu, kalp ve kafalardaki karanlık ve aydınlığa göre, insana tahsis edilir. Şüphesiz ki Cehennem karanlığı umutsuzluğun; Cennet ay­dınlığı mutlak mutluluğun değişmeyen rengi ve ölçüsüdür.

İnsan şu geçici hayatta kalbini, vicdanını ve ruhunu arındırdığı oran­da kıyamet gününde mükâfata lâyık olur, hak kazanır. Çünkü Allah ancak arınan kullarını sever ve geniş rahmet ve gufranı onlardan yanadır.

75, .76. âyetlerle ilâhî sevginin yöneldiği mü'minlerin varacakları yük­sek dereceler tasvîr edilirken şöyle buyuruluyor: «Kim de Rabbına mü'min olarak ve iyi-yararli amellerde bulunarak gelirse, işte onlar için en yüksek dereceler vardır. Altlarından ırmaklar akan Adn cennetleri vardır. Orada ebedî kalıcılardır. İşte bu, arınıp temizlenenlerin mükâfatıdır.» [59]

 

Âyetler Arasında Bağlantı

 

Yukarıda geçen âyetlerle; bâtılın, hakkın ortaya çıkmasıyla yok oldu­ğuna dair çok açık bir misal verildi. Hakkı anlamakta gecikmeyen sihirbaz­ların ölüm pahasına da olsa, hakka teslimiyeti dile getirmekten çekinme­dikleri en ibretli yanlarıyla anlatıldı. Sonra da imân temeli üzerinde iyi-yararlı amellerde bulunmak suretiyle arınan mü'minler için âhirette hazır­lanan yüksek derecelere dikkatler çekildi.

Aşağıdaki âyetlerle, hakkın bütün aydınlığıyla ortaya çıkmasına rağ­men Fir'avn'ın küfür ve tuğyanını artırdığı konu ediliyor ve o yüzden ilâhî emir üzerine Musa Peygamber'in İsrail oğullan'nı alıp Mısır'ı terkettiği, an­cak Fir'avn'ın ordusuyla onları takibe koyulduğu konu edilerek olayın ib­retli safhası açıklanıyor. Hakkı gördükten sonra tevbe edip dönüş yapan­lara ilâhî müjde verilerek rahmet ve gufran kapısının her zaman açık tutul­duğuna işaret ediliyor. [60]

 

Meali:

 

77—  Şanıma and olsun ki, Musa'ya, kullarımı geceleyin yürüt de de­nizde onlara kuru bir yol aç; (Fir'avn'.n size) yetişmesinden korkma, (bo­ğulacağız diye) endişe etme, diye vahyettik.                                   \

78—  Derken Fir'avn askerleriyle birlikte onları tâkib etti. Deniz de on­ları nasıl kaplayıp içine aldıysa öylece kaplayıp aldı.

79—  Fir'avn, kavmini (doğru yoldan) saptırdı ve onlara (bir türlü) doa-ru yolu göstermedi.

80—  Ey İsrail oğulları! sizi cidden düşmanınızdan kurtardık; Tûr'un sağ   tarafında   size va'de verdik ve üzerinize kudret helvasıyla bıldırcın kuşu indirdik.

81—  Size rızık olarak verdiklerimizin temizlerinden yeyin; bunda azgınhk ve taşkınlık etmeyin, sonra gazabım size gerekli olur. Kimin üzerine gazabım gerekli olursa, şüphesiz ki o uçuruma yuvarlanıp düşer.

82— Şüphesiz ki ben tevbe edip inanan ve iyi-yararlı amelde bulun­duktan sonra doğru yolu bulanı çok bağışlayanım.

 

İlgili Hadîs

 

İbn Abbas (R.A.) anlatıyor:

«Resûlüllah (A.S.) Efendimiz Medine'ye hicret ettiğinde, Yahudilerin Aşûrâ, yani Muharrem'in onuncu günü oruç tuttuklarını gördü. Bunun se­bebini onlardan sorunca, şu cevabı aldı: «Bugün Allah'ın Musa Peygam­ber'! Fir'avn'a karşı zafere eriştirdiği gündür..» Bunun üzerine Resûlüllah (A.S.) Efendimiz: «Biz Musa'ya daha yakınız ve (dostluğuna) daha lâyıkız. Siz de ey Müslümanlar, o gün oruç tutun» buyurdu.» [61]

Açıklama :

Resûlüllah (A.S.) sonraları bu hadislerini tasrîh ederek, Muharremin 9, 10, 11. günlerinde veya 9, 10 ya da 10, 11. günlerinde oruç tutmayı tav­siye etmiş ve yalnız Muharrem'in onuncu günü oruç tutmayı mekruh kıl­mıştır. [62]

 

Kâfirlerin Zulüm Ve Tecavüzünden Kurtulmak İçin Hicret Etmek

 

Hicret olayı, bazı peygamberlerin hayatında önemli bir dönem başlan­gıcı olarak görülmektedir. Ancak hicret ne zaman mubah, ya da gerekli olur? Şüphesiz bunun birtakım şartları vardır; onlar gerçekleşince hicret vacip olur. Şöyle ki:

a)  İrşat ve tebliğin kusursuz yerine getirilmesinin iyice zorlaşması,

b)  İnkarcı sapıkların saldırılarının her geçen gün artması; din ve vic­dan hürriyetinin ortadan kaldırılması,

c)  Allah'a dosdoğru imân edenlerin bu yüzden zulüm ve işkenceye uğratılması ve yardımsız kalması.

d)  Aynı zamanda mü'minlerin ekonomik abluka altına alınması, bir çok haklarına e[ uzatılıp İkinci sınıf vatandaş muamelesine tabi tutulma­ları,

e) Mal, can ve namus emniyetinin kalmaması sözü edilen şartların başta gelenleridir, Bunlarla beraber, peygamberlerin hicret edebilmeleri için ilâhî iznin inmesi gerekir.

O bakımdan gerek Musa Peygamber'in (A.S.) İsrail oğulları ile Mısır'ı terkedip hicret etmesi, gerekse Resûlüllah (A.S.) Efendimizin mü'minlerle birlikte Mekke'den Medine'ye hicret etmesi, belirtilen şartlar ortaya çıkıp gerçekleştikten sonra ilâhî emrin inmesiyle vuku bulmuştur. [63]

 

%' Hicret Ve Denizin Yol Vermesi                                                      

 

Mısır'ı gecenin karanlığında terkeden Musa Peygamber (A.S.), İsrail oğullan'yla birlikte Kızıldeniz'in kenarına geldiler. Onları denizin öbür kı­yısına taşıyacak ne bir gemi, ne de bir tekne veya mavna bulunuyordu, Al­lah'tan başka yardımcıları da yoktu. Zulüm ve esaretten kaçıp bir olan Allah'ın kendilerine vereceği hürriyet ve emniyet ülkesine doğru göç etmiş­lerdi. Mevcut imkânlarını bütünüyle ortaya koymuşlardı. Ama bu imkânlar önlerinde engel olarak duran denizi aşmaya yeterli değildi. Ne var ki, Mu­sa (A.S.) sünnetullaha uymuş ve belli sınıra gelip dayanmıştı. Bu durumda Allah'ın kudretinin onlardan yaru tecelli etmesinin vakti, saati gelmiş bu­lunuyordu.

İlâhî kudret ve inayetin sırrına mazhar kılınan Asâ, denize vurulacak, . o sayede deniz açılıp yol verecekti. Zira Musa Peygamber'in sağ eli de aynı sırra mazhar bulunuyordu. O bakımdan ilâhi emir inince Musa Peygamber Asâ'yı sağ eline aldı ve denize vurdu. Bir anda mu'cize doğdu, Kızıldeniz ayrılıverdi. Geniş bir yol meydana geldi, Musa (A.S.) İsrail oğullarıyla bir­likte kale duvarların! andıran su şeddinin arasından yürümeye başladılar. Onları takibe koyulan Fir'avn ve ordusu da arkadan gelip denizin açılmış bulunan yolunu gördüler. Büyük bir şaşkınlık içinde denizin kimler için, ne sebep ve hikmetle açıldığını düşünmeden yürüdüler. Zira kaza gelince gözler kör olur; ecel gelince akıl ve mantık çalışmaz olur. Tam denizin or­tasına gelince su setleri yıkılmaya başladı, derken Allah ve din düşman­ları ilâhi azabın amansız dalgalan arasında can verdiler.

Bu olayı med-cezir (gel-git) olayıyla yorumlayanlar olmuşsa da, dinî ve ilmî hiçbir değer ve anlamı yoktur. Zira mu'cize; tabii kanunlarla izah edilemez. Aksi halde mu'cize olma vasfını ve özelliğini kaybeder.

Bu olay, Mekke'den ayrılmayı düşünen ve ilâhî emri bekleyen mü'minlere kapalı şekilde müjde anlamını taşıyordu. Yakında küfür diyarından ayrılmalarının mukadder olduğu iihâm edilerek acele etmemeleri istenili­yordu.

Tevrat'ta bu tarihî olay şöyle anlatılmaktadır:

«Musa deniz üzerine elini uzattı ve Rab bütün gece kuvvetli şark yeli ile denizi geri çevirdi ve denizi kara etti ve sular yarıldı. Ve İsrail oğullan kuru yerden denizin ortasına girdiler ve sular sağlarında ve sollarında on­lara duvar oldular. Ve Mısırh'lar kovaladılar ve Fir'avn'un bütün atları ve eenk arabaları ve atlıları arkalarından denizin ortasına girdiler. Ve sabah nöbetinde vaki oldu ki, Rab ateş ve bulut direğinden Mısır'lıların ordusuna baktı ve Mısırlı'ların ordusunu bozdu. Ve arabalarının tekerleklerini çıkardı ve onları güçiükle sürdüler ve Mısırlılar dediler: İsrâilin önünden kaçalım, çünkü Rab onlar için Mısırlı'lara karşı cenk ediyor.

Ve Rab Musa'ya dedi: Elini deniz üzerine uzat, ta ki sular Mısırh'lar üzerine, cenk arabaları üzerine ve atlıları üzerine dönsünler. Ve Musa eli­ni deniz üzerine uzattı ve sabaha karşı deniz kendi akınına döndü ve onun karşısında Mısırlılar kaçtılar ve Rab Mısırlı'ları denizin ortasına silkip attı. Ve sular dönüp cenk arabalarını ve atlıları; onların arkasından denize gir­miş olan bütün Fir'avn'un ordusunu örttü, onlardan bir nefer bile kalmadı. Fakat İsrail oğulları denizin ortasında kuru yerden yürüdüler ve sular on­lar için sağlarında ve sollarında duvar oldu. Ve Rab o günde İsraili Mısır­lı'ların elinden kurtardı ve İsrail Mısırlı'ları deniz kenarında ölü olarak gör­dü. Ve İsrail Rabbın Mısırh'lar üzerinde yapmış olduğu büyük işini gördü ve kavm Rabden korktu ve Rabbe ve kulu Musa'ya inandılar.» [64]

Tevrat'ın bu böiümüne de insan sözü karıştığından konu aslından bi­raz saptırılmıştır. Kur'ân-ı Kerîm'deki ilgili âyetlerle Tevrat'ın bu kısmı da tashih edilmekte ve olayın gerçek yanı açıklanmaktadır. [65]

 

İsrail Oğullarına Peşpeşe Verilen Nimetler

 

Sıkıntıdan sonra genişlik, esaretten sonra hürriyet, işkenceden sonra refah ve huzur eğer hazmedilmez ve kıymeti bilinmez, şükrü edâ edilmez­se, insanı nankörlük ve azgınlığa itebilir. Herkes nimetin külfetten sonra geldiğini; ona nankörlük edildiği takdirde nimetin yerini tekrar dert ve fe­lâketin, sıkıntı ve üzüntünün alacağını düşünemez. Zillet ve meskenet ka­pıyı çalınca iş işten geçmiş olur.

İşte Cenâb-ı Hak, İsrail oğulları'na bu gerçeği hatırlatmakta, felâket gelmeden erişilen nimetlerin kıymetinin bilinmesini tavsiye etmektedir. Onlara bu konuda yapılan uyarı üç madde halinde şöyle açıklanmıştır:

Düşmanın kahrından kurtarılmaları,

Tûr'un sağ yanında, yani o cihette yer alıp kendilerine va'dedile-nin verileceği,

Üzerlerine çölde kudret helvası ve bıldırcın kuşlarının indirilmesi..

Ne yazık ki, İsrail oğulları bu nimetleri bir süre sonra unutup temiz rı-zıkları bırakarak faiz yemeğe, insan haklarına el uzatmaya, Tevrat'ın bazı hükümlerini değiştirmeye, âhiretle ilgili hükümleri Tevrat'tan çıkarmaya, altından buzağı yaptırarak Allah'ı maddeleştirmeye başladılar. Denge bo­zuldu, sözler unutuldu, geçmiş günler birer masal oldu; derken sünnetul-lah bir defa daha hükmünü yürüttü; ilâhî gazap indi, Babil esareti başgös-terdi. [66]

 

Âyetler Arasında Bağlantı

 

Yukarıdaki âyetlerle, bütün irşat, uyarı ve çağrılara; göstc len mu'ci-ze ve âyetlere rağmen inkâr ve zulümde ısrar eden Fir'avn'ın u._ atıldığı fe­ci âkibet, ibretli yanlarıyla açıklandı. Dönüş yapıp imân temeli üzerinde salih amellerde bulunanlara verilecek mükâfatlara dikkatler çekildi.

Aşağıdaki âyetlerle, İsrail oğulları önemli sayılan tehlikeleri geride bı­rakıp selâmete erdikten sonra, Musa Peygamber'in Tevrat'ı telâkki etmek üzere Tur dağında belirlenen yere ayrılıp gitmesi ve 40 gün onlardan ayrı kalmasıyla otoritenin sarsıldığı belirtiliyor. Bu süre içinde İsrail oğullan'nm maddî bir ilâha tapma arzularının doğduğu ve Samirî'nin altından yaptığı buzağıyı ilâh edindikleri konu ediliyor. Böylece insanoğlunun ve özellikle Yahudilerin ne kadar nankör olduklarına işaretle mü'minier bu konuda uyarılıyor. [67]

 

Meali:     

 

83—  «Ey Musa! seni kavminden önce acele ettirip getiren nedir?»

84—  Musa dedi ki: «Onlar, işte onlar izim üzerinde geliyorlar. Rab-bim! sana (gelmekte) acele ettim, razı olasın diye.»

85—  Rabbı ona : «doğrusu biz senden sonra kavmini imtihan ettik; Sâmirî onları saptırdı.»

86—  Bunun üzerine Musa, öfkeli ve üzgün olarak kavmine döndü de, «ey kavmim, dedi. Rabbınız size güzel bir va'dde bulunmadı mı? Yoksa ayrılışım, va'dedilen süreden size uzun mu geldi? Yoksa Rabbınızın gaza­bının size gerekli olmasını mı arzu ettiniz de bana verdiğiniz sözden cay­dınız?»

87—  Onlar dediler ki ; «Sana verdiğimiz sözden kendiliğimizden caymadik; ama o kavmin zînetinden ağırlıklar yüklenmiştik, onları (ateşe) at­tık, Sâmirî de bizim gibi (taşıdığını) ateşe attı.»

88—  Derken Sâmirî onlara böğüren bir buzağı heykeli (döküp) çıkar­dı. Sâmirî ve arkadaşfarı, «işte bu sizin de tanrınızdır, Musa'nın da tanrı-sıdır, ne var ki o bunu unuttu» dediler.

89—  Onlar görüp bilmiyorlar mıydı ki, o (buzağı) kendilerine hiçbir söz ile cevap vermiyor ve onlar için ne bir zarar, ne de bir yarara sahip olamıyordu.

90—  And olsun ki Harun da onlara daha önce, «ey kavmim, demişti, siz ancak bu buzağıyla çetin bir imtihana tabi tutulmuşsunuzdur. Şüphesiz ki Rabbınız Rahmân'dır. Artık bana uyun ve emrime itaat edin.»

91—  Onlar, «Musa bize dönünceye kadar buna, üstüne kapanırcasına ibâdet edeceğiz» demişlerdi.

92-93— Musa: «Ey Harun! dedi, onların sapıttığını gördüğün zaman bana uymandan (yolumu takip etmekten) seni alıkoyan neydi? Yoksa em­rime karşı mt geldin?»

94—  Harun ona: «Ey anamın oğlu! sakalımı ve başımı tutup (çekme); çünkü senin bana, İsrail oğulları'nın arasını açtın, onları böldün, sözüme dikkat etmedin, diyeceğinden korktum» dedi.

95—  Musa: «Ey Sâmirî! ya senin derdin ve amacın neydi?» diye sor­du.

96—  Sâmirî: «onların görmediği şeyi gördüm; o (Tanrı) elçisinin izin­den bir avuç (toprak) alıp onu (potanın içine) attım; işte böylece nefsim bunu bana hoş gösterdi» dedi.

97—  Musa ona dedi ki: «defol git; artık hayatta senin ölçü ve anla­yışın «benimle hiç temasta bulunmayın!» demen olacak ve senin için asiâ kurtulamıyacağın bir ceza va'desi daha var. Üstüne kapanıp durduğun tan­rına bak! Onu önce yakacağız, sonra da kül-kütük halinde mutlaka denize atacağız.»

98—  Sizin ilâhınız kendisinden başka (hak) hiçbir ilâh olmayan Al­lah'tır. O, ilmiyle her şeyi kapsayıp kuşatmıştır.

 

Tevrat'ın İnmesi

 

<Ev Musa! seni kavminden önce acele ettirip getiren nedir?»

Sonunda Hz. Musa (A.S.) va'dedilen topraklara geldi. Köklü ve imanlı bir millet olmanın hayat temelini oluşturmak gerekiyordu. Bunun için din ve dünya işlerini düzene koyup disipline edecek geniş bir yasaya ihtiyaç vardı. A'raf sûresi 143-145. âyetlerde ve tefsirinde açıklandığı gibi, Cenâb-ı Hak, Musa'ya (A.S.) -ileride lüzumsuz ve can sıkıcı bir itiraz ve iftiraya yer vermemek için- kavminden yetmiş kişi seçerek Tûr dağına, belli kesime gelmesini ve orada indireceği Tevrat'ı almasını emretti. Musa (A.S.) aynı şeyi yaptı. Ne var ki, sevincinden sabırsızlandı, bir an önce ilâhî tecelliye mazhar olma; ilâhî kelâmın kutsal havasına erişme duygusuyla o yetmiş kişiye: «Siz arkamdan beni takip edin, ben hemen va'dedilen yere gitme­liyim» diyerek çok acele Tûr dağında belirlenen yere çıktı. Bunun üzerine Cenâb-ı Hak ona : «Ey Musa! seni kavminden önce acele ettirip getiren nedir?» diye sordu. Musa (A.S.) şu cevabı verdi: «Onlar, işte onlar izim üzerinde geliyorlar. Rabbım! sana (gelmekte) acele ettim, razı olasın diye..»

Böylece -yine A'raf sûresi ilgili âyetlerin tefsîrinde açıklandığı gibi-k;rk gün bîr beklemeden sonra Tevrat levhalar halinde indi veya inen Tev­rat hükümleri önceden hazırlanan levhalara yazıldı. Yine A'raf sûresi 150. âyette belirtildiği gibi, Musa Peygamber levhaları alıp belli kesimde yakın bir mesafede beklemekte olan yetmiş kişiyle birlikte döndü.

Ancak Cenâb-ı Hak, aradan geçen kırk gün içinde kavminin çetin bir sınavdan geçirildiğini Musa'ya (A.S.) hatırlatarak, Samiri'nin onları sap­tırdığını, altından buzağı yapıp putperestliğe özendirdiğini haber verdi.

Levhalar yazılı halde mi indirilmişti?

Levhaların yazılı halde mi indirildiği, hazırlanan levhalar üzerine Allah tarafından mı yazıldığı, yoksa Musa (A.S.) tarafından inen vahye göre mi yazılıp hazırlandığı hakkında Kur'ân'da kesin bir açıklama yoktur. Tev­rat'ta ise bu konuya şu cümlelerle yer verilmiştir:

«Ve Musa döndü ve şehadetin iki levhası elinde olarak dağdan indi. Levhaların iki tarafı yazılı idi; bir yüzü ve öbür yüzü yazılı idi. Ve levhalar Allah'ın işi idiler ve levhalar üzerine oyulmuş yazı, Allah'ın yazısı idi.» [68]

«Ve vaki oldu ki, Musa ordugâha yaklaşınca buzağıyı ve oyunlarını gördü. Ve Musa'nın öfkesi alevlendi ve elinden levhaları attı ve dağın ete­ğinde onları kırdı. Ve yaptıkları buzağıyı attı ve ateşte yaktı ve toz olunca­ya kadar ezdi ve suyun yüzüne saçıp İsrail oğulları'na içirdi.» [69]

«Ve Musa, Harun'a dedi: Bu kavm sana ne yaptı ki onun üzerine bü­yük suç getirdin? Ve Harun dedi: Efendimin öfkesi alevlenmesin; kavmi sen bilirsin, o kötülüğe amadedir. Çünkü bana dediler: Bizim için önümüz­den gidecek ilâh yap.» [70]

Birinci paragrafta «Levhalar Allah'ın işi idi» cümlesinden, onların Al­lah tarafından hazırlanıp yazılı bir halde indirildiği anlaşılıyor. Ancak bu, sünnetullaha pek uygun görülmüyor. Çünkü peygamberlere indirilen sahife ve kitaplar yazılı bir vaziyette indirilmemiş; ya suretten surete intikal etti­rilerek, ya da meleğin kalbe ilka etmesiyle gerçekleşmiştir. Musa Pey-gamber'e indirilen kitabın bu genel kuralın dışında bir istisna teşkil ettiği pek düşünülemez. Musa (A.S.) tarafından hazırlanan levhalara «kün» em­riyle yazıldığı sözkonusu olabilir. Nitekim 115-123. âyetlerle ilgili hadîsten böyle bir yorum çıkarmak mümkün görülmektedir.

İkinci paragrafta Musa Peygamber'in öfkelendiği ve elindeki levhaları attığı, sonra da dağın eteğinde onları kırdığı belirtilmektedir, Bu da çok yanlış bir anlatım tarzıdır ki, Allah sözü değildir. Çünkü bir peygamber ne kadar öfkelense bile, Allah kelâmını tutup yere fırlatmaz ve kırıp parçala­maz. Kur'ân'da Musa'nın bu hareketi çok nezih bir anlatımla belirtilmekte, «ilka» kökünden gelen «elka» fiili kullanılmaktadır ki bu «yere bırakmak, bir tarafa koymak» anlamına da gelir. [71]

Ayrıca son paragrafın son kısımlarında altın buzağıyı Harun Peygam­ber'in yaptığı belirtiliyor ki, bu da cok yanlıştır. Çünkü Harun peygamber­dir. Hiçbir peygamber put yapmaz, Allah'tan başka ilâh edinip tapın demez. Kur'ân-ı Kerîm, Tevrat'ta meydana gelen bu yanlışı da düzeltir ve altından yapılan buzağının Samirî adında bir yahudî tarafından imal edildiğini, Ha­run Peygamber'in ona engel olmaya çalıştığını, ancak muvaffak olamadı­ğını açıklar. [72]

 

Böğüren Buzağı

 

«Derken Samirî on­lara böğüren bir buzağı heykeli (döküp) çıkardı. Samirî ve arkadaşları: «İşte bu sizin de tanrınızdır, Musa'nın da tanrısıdır, ne var ki o bunu unut­tu» dediler.»

Kur'ân'ın bu tabirinden, Musa Peygamber'in yaşadığı çağda sihir­bazlık nasıl ilerlemiş, geniş ilgi ve takdir toplamışsa; kuyumculuk ve hey­kelciliğin; süs eşyası imal etmenin de gelişmiş ve ilgi toplamış olduğu anlaşılıyor. Aynı zamanda imal edilen buzağının rüzgâra karşı konulunca böğürür gibi ses çıkarması da bu konuda sanatın hayli gelişmiş olduğunu gösteriyor,

Tevrat'ta da buzağıdan çok geniş şekilde bahsedilir, ancak böğürür bir özellik taşıdığı açıklanmaz. Kur'ân, altın buzağının dilsiz, akılsız bir ci­sim olduğuna, başka bir özellik taşımadığına da bilhassa dikkatleri çeker. [73]

 

Yahudilerin Maddeleştirilen İlâh Anlayışı

 

Yahudiler genellikle paraya ve dünya saltanatına cok önem veren ve onu tek amaç seçen bir millettir. O yüzden Tevrat'ta geçen âhiretle ilgili bütün sözler ve kavramları çıkarmışlardır. Tûr dağında Tevrat'ı telakki için kırk gün bekleyen Musa Peygamber'in ayrılışından yararlanarak ta­pınmak, ilâh edinmek için altından buzağı imal ettirmeleri, onların tanrı anlayışını simgeler. ;Millî tanrılarını maddeleştirmek, akıldan, sağduyudan çok hisse ve dünyalıktan yana aşırı eğilime dayanır. Öyle ki, onlar tanrıyı gözleriyle görmek, elleriyle dokunmak hayaliyle düşünüyorlardı. Uzun bir süre Musa Peygamber aradan çekilince, onlar bu hayallerini gerçekleştir­mişlerdir. [74]

 

Samirî Bir De Bu Puta Kutsal Toprak Katmıştı

 

Rivayete göre, İsrail oğullarının Kızıldeniz'i geçmelerini ve Fir'avn ile ordusunun boğulmasını sağlamak için Melek Cebrail insan suretine girip bir ata binerek yeryüzüne inmişti. Musa Peygamber'in o atlı ile görüşme­sini ve ona saygı göstermesini Samirî görmüş ve anlamıştı. Bu sebeple Cebrail'in atının bastığı topraktan bir avuç alıp yanında taşımış ve koru­muştu. Altınları potada eritip şekillendirirken bu toprağı ona katmıştı.

Nitekim Musa Peygamber'in (A.S.) ona «Ey Samirî! ya senin derdin ve amacın neydi?» diye sorması, onun da: «Onların görmediği şeyi gördüm; o (Tanrt) elçisinin izinden bir avuç (toprak) alıp onu (potanın içine) attım. İşte böylece nefsim bunu bana hoş gösterdi» demesi, bu rivayeti kuvvet­lendirmektedir. [75]

 

Samiri Kimdir?

 

Bu isim üzerinde hayli duranlar olmuştur. Müfessirlerimiz birtakım ri­vayetler ve yorumlar getirmişlerdir. Onları şöyle özetleyebiliriz :

a)  İbn Abbas'a göre : Samirî, aslen Hindistanlı olup İneğe tapan bir kavimdendir. Mısır'a gelip İsrail oğullan'nın dinine zahiren girmişse de kal­binde ineğe tapma duygusu bulunuyordu. [76]

b)  Mısır'ın yerlisi sayılan Kıbt'îan olduğu söylenir. [77]

c)  İsrail oğullan'nın ileri gelenlerinden biri idi. Şam dolaylarında yaşa­dıkları söylenen Samire veya Samere kabilesindendir. Nitekim ismin sonun­daki nisbet (ya)sı, onun böyle bir kabileye mensup olduğunu gösterir. [78]

d} Tabiînden Saîd b. Cübeyr'e göre : Samirî aslen Kirman halkından-dır. [79] Bilindiği gibi. Kirman, Destilût'un güneyinde, yüksek bir vadide bir şehir olup, İran'ın güneydoğusunda büyük bir ticaret merkezi durumunda-

dır.

Batılı bazı tarihçiler, Kur'ân'da geçen Samirî ismi üzerinde durup, bunun doğru olmadığını, çünkü İsrail oğülları'nın bu olaydan çok sonra kurdukları Samiriye şehrine mensup bir anlam ifade ettiğini belirtirler. Oy­sa bu iddianın sağlam hiçbir dayanağı yoktur. Samirî doğrudan bir isim de olabilir, Samiriye veya Samire veya Samere şenrine mensup bir kimse de olabilir. Tarihte kimbilir bu isimde nice kimseler gelip geçmiştir. Diğer bir ihtimal ise, adı geçen sanatkârın, M.Ö. 4000 yıllarında Mezopotamya'da, bugünkü Irak'ın güney kesiminde yaşamış olan Sümerlere de mensup bir kişi olabilmesidir.

Bilindiği gibi Kur'ân-ı Kerîm genellikle tarih ve yer üzerinde durmaz, olayın ibretli safhalarını, öğüt_ alınacak bölümlerini anlatmakla yetinir. [80]

 

Samirî'ye Beddua

 

Musa Peygamber, ruhen putperest olan ve aynı zamanda bozguncu­luk yapan bu sanatkâr adamın her zaman tehlikeli olabileceğini düşüne­rek onu toplumdan koparıp yalnız başına bırakmayı uygun buldu ve ona toplumdan devamlı kaçan bir duygu verilmesi için Allah'a duâ etti. Riva­yete göre, Musa Peygamber'in (A.S.) duası kabul olunmuş ve Samirî bir ruh hastası olup toplumdan devamlı tiksinip kaçmıştır. Kur'ân-ı Kerîm'de ilgili 97. âyetle bu konu şöyle açıklanıyor: «Defol git; artık hayatta senin öl­çü ve anlayışın, «benimle hiç temasta bulunmayın» demen olacak ve senin için asla kurtulamıyacağin bir ceza va'desi daha var..»

Sonra Musa Peygamber, onun imal ettiği altın buzağıda hiçbir kutsal­lık ve kudret bulunmadığını; Sâmirî'nin, Allah Resûl'ünü (Cebrail veya Mu­sa) görüp onun ayağının veya atının ayağının izinden kutsallaşan toprağı alıp buzağının hamuruna karıştırdığı iddiasının uydurma ve aldatmaya yö­nelik olduğunu isbat için de onu ateşe atıp yaktı ve kül-kütük haline soka­rak denize fırlattı. Böylece altın buzağıyı ilâh sananlara en güzel öğüt ve ib­ret verilmiş oldu.

Arkasından Musa, İsrail oğuları'na dönerek Tevhîd İnancı'nı bir daha ilân ederek şöyle seslendi: «Sizin ilâhınız, kendisinden başka (hak olarak) hiç bir ilâh olmayan Allah'tır. O, ilmiyle her şeyi kapsayıp kuşatmıştır.» [81]

 

Musa Kıssasından Mesajlar

 

  Musa Peygamber'in (A.S.) kavmiyle birlikte, din ve vicdan hür­riyetine yer verilmeyen; Allah'a imân edenlere, bu yüzden işkence edilen Mısır'dan hicret ettiği gibi, Mekke'de aynı durumda olan Hz. Muhammed (A.S.) ile arkadaşlarının da yakında Medine'ye hicret edeceklerine işaret edilmektedir.

  Allah yolunda, din ve vicdan uğrunda hicret edenlere, Allah mut­laka yardımcıdır. Onları hicrete mecbur edenlerin ise zevali elbette yakın­dır.

  Allah'ı ve kutsal değerleri inkâr edip bunu zulüm ve azgınlıkla birleştiren bir kavim veya milletin zevali pek yakındır. Fir'avn'ın feci âki-beti bunun ibretli misallerinden biridir.

Zalim hükümdara uyanların, onun inkâr ve tuğyanına alet olan­ların er-geç onun ateşinde yanmaya mahkûm olacakları kesindir.

  Sıkıntılı günleri geride bırakıp huzurlu, güvenli günlere ulaşınca, Allah'ı unutmamak, O'na devamlı hamd-u senada bulunmak; şükretmek vaciptir. Aksi halde tarih tekerrür eder, yine sıkıntılı ve üzüntülü günler dönebilir.

  Refah ve bolluğun verdiği rehavet hic kimseyi şımartmamahdır. Her şey insan için bir sınavdır. Sıkıntılı günlerde Allah'a yöneldiğimiz gibi, bolluk ve refah günlerinde de yönelmemiz, O'nu hep hatırlayıp kulluk görevimizi yerine getirmemiz şarttır.

  Allah'ı bırakıp putlara, fanilere kul olmak, zillet ve meskenetin; aşağılık ve şerefsizliğin en kötüsüdür. Putperestlik hiçbir millete rahmet ve ebedilik kapısını açmamıştır. Sonları mutlaka hüsran olmuştur.

  Başka milletlerin kültürüne, inancına özenip kendi öz değerlerini bir tarafa itmek; Allah'ı bırakıp yabancıların bâtıl inancına heveslenmek, yıkılıp yok olmanın ilk belirtisidir.

  Allah'a kul olmak, yalnız O'na ibâdet etmek şereflerin en üstü­nüdür. [82]

 

Âyetler Arasında Bağlantı

 

Yukarıdaki âyetlerle, İsrail oğullan'nın dönek ve kararsız tutumları konu edildi. Uzun süre Mısır'da kalıp ora halkının ineğe tapmalarının tesiri altında kaldıkları ve bu duyguyu tamamıyla içlerinden söküp atamadık­ları üzerinde duruldu. Musa Peygamber'in kararlı tutumuyla İsrail oğul­lan'nın putperestliğin eşiğinden döndürüldüğüne atıflar yapıldı.

Aşağıdaki âyetlerle, mü'minler için ibretli ve öğütlü kıssalar nak­ledildiği belirtiliyor. Sonra da Kur'ân'ın indirildiğine dikkatler çekilerek on­dan yüz çevirmenin taşınması zor bir günah ve vebal doğuracağı açıklanı­yor. Arkasından kıyamet gününün ibretli ve düşündürücü safhalarından birkaçına yer verilerek dünya hayatını ona göre değerlendirmemiz isteni­liyor. [83]

 

Meali:

 

99— İşte böyfece geçmişin önemli haberlerinden bir .kısmını sana anlatıyoruz. Katımızdan sana da bir zikir (Kur'ân) verdik.

100—  Kim bundan yüzçevirirse, şüphesiz ki o Kıyamet günü ağır bir günah yüklenecek.

101—  O günah taşıma (azabı) içinde devamlı kalacaklar. Bu da Kı­yamet günü onlar için ne kötü bir yüktür!

102—  O gün   S û r 'a   üfrülecek, o gün suçlu günahkârları, gözleri (korku ve heyecandan) gömgök olarak biraraya toplayacağız.

103—  Kendi aralarında, «ancak on (gün veya geoe) eyleştiniz» diye fısıldaşacaklar.

104—  Aralarında neler konuştuklarını biz daha iyi biliriz. Onların en mutedil ve gidişçe en akıllıları ise, «sadece bir gün eyleştiniz» diyecekler.

 

İlgili Hadisler

 

«Peygamber (A.S.) Efendimiz'den:

— Sur nedir? diye sorulunca, şu cevabı verdi:

— İçine üflenen bir boynuzdur.» [84]

«Sur, büyük bir boynuzdur. Ondaki da i rem s i genişlik göklerle yer ka­dardır. İsrafil ona üfleyecek..» [85]

Açıklama :

Resûlüllah (A.S.) Efendimiz Kıyâmet'îe İsrafil'in üfleyeceği veya üfü-receği Sur'u tarif ederken, ümmetinin anlayacağı şekilde bir benzetmede bulunmuştur. Yoksa fizikötesiyle ilgili bir emrin, bir olayın tarifini yapmak çok zordur. [86]

 

Kur'ân Ve Geçmişin Önemli Olayları

 

«'Şte böylece geç­mişin önemli haberlerinden bir kısmını sana anlatıyoruz. Katımızdan sana da bir zikir (Kur'ân) verdik.»

Kur'ân çok yönlü bir kitaptır ve bütünüyle ilâhîdir. İnsanın muhtaç bu­lunduğu dünya ve âhiretle ilgili bilgilerin bir kısmını ana fikir ölçüsünde, bir kısmını temel bilgi mahiyetinde, bir kısmını da açıklayıcı özellikte ve­rir. Öğüt ve ibret alınacak önemli sayılan geçmiş olayları yeri geldikçe can ahaı noktalarıyla perde perde yansıtır. Bu konuda hem insan elinin bilinç­siz dokunmasıyla değiştirilen Kitab-ı Mukaddes'i, hem yanlış tesbit ve yo­rumlarda bulunan tarihçilerin rivayetlerini düzeltir.

Cenâb-ı Hak bu hususu belirterek buyuruyor ki: «İşte böylece geçmi­şin önemli haberlerinden bir kısmını sana anlatıyoruz.»

Nitekim bugüne kadar geçmiş olaylarla, kıssalarla ilgili Kur'ân'in ver­diği bilgilerin yanlış olduğunu iddia edip iddiasını sağlam belgelerle isbat eden bir kimse çıkmamıştır. Bazı Batılı Oryantalistlerin ortaya attıkları gö­rüş ve iddialar, indî olmaktan öteye geçememiş ve ciddi araştırmalar ne­ticesinde iddiaları çürütülerek Kur'ân'ın yanlış bir haber nakletmediği ke­sinlik kazanmıştır. [87]

 

Kur'ân'dan Yüz Çevirenler Uyarılıyor

 

«Kim bundan yüz çevirirse, şüphe­siz ki kıyamet günü ağır bir günah yüklenecek..»

Kur'ân'dan yüz çevirmek, ruhun varlığını inkâr, hayat kanunlarını red, Allah'ın en ince hesaplarla kurmuş olduğu düzeni anlamamak; yüce kud­reti ve O'nun mükemmel plânından gafil olmak demektir. Kısacası, Allah'­ın en büyük eseri olan insanın ne olduğunu, nasıl bir damga taşıdığını id­râk etmemektir.

Oysa insan kafasının ürünü olan her kitap, insan kadar noksanlık ve ihtiyaç içindedir ve insan gibi eskimeye, yıpranmaya, unutulmaya, hiç de­ğilse tazeliğini kaybetmeye mahkûmdur. Allah'ın kudret kaleminden çıkan Kur'ân ise, her yönüyle mükemmeldir, doyurucudur. Okundukça tazelenir, incelendikçe cilalanır. Zaman aşımıyla aşınmaz; ilim ilerledikçe onu tasdik eder.

O halde bu ilâhî kitaptan yüz çevirmek, ilâhî nizamı görmemek, niçin yaratıldığını anlamamak demektir. Bunun için kıyamet günü öylesinin ağır bir günah ve taşınması zor bir vebal yüklenmiş olarak kalkması söz konu­sudur. [88]

 

Gözlerin Gömgök Olacağı Gün                                                 

 

Sur'a üfürülecek, o gün suçlu günahkârları, gözleri (korku ve heyecandan) gömgök olarak biraraya toplayacağız.»

Sûr'a üfürülüp insanlar toprak altından kalkıp mahşer alanına sevke-dilince, suçlu günahkârlar, inanmadıkları kıyamet günüyle karşılaşıp göz­leri dönecek, korku ve dehşetten gömgök olacak. Derin bir dalgınlık ve şaşkınlık içinde gözler semaya dikilip kalacak. Geçmiş günler, imkânlar, elde edilen fırsatlar hatırlanacak, hatirlandıkça hayıflanma başlayacak, pişmanlık duyulacak ve hilkat kanununa ters bir hayat sürdüklerini anla­yarak üzüntülerinden kahrolacaklar.

Kıyametin dehşeti, ilâhî adaletin haşmeti ve sonsuz bir hayatın başla­ması karşısında, dünyada, ya da kabir âleminde sadece on gün kadar ey-leştiklerini sanacaklar. Aklı erenler ise, «sadece bir gün eyleştiniz,» diye­cekler.

Aslında insan ömrü çok kısadır. İki ağlamak arasında bir tebessümden ibarettir. Mevlâna'nın dediği gibi : «Tevbesiz ömür, baştanbaşa can çekiş­medir.»

Kabir âlemi ise, ruhanî bir âlemdir; zanian ve mekân kavramları bir bakıma orada söz konusu değildir. O nedenle kabirdeki eyleşme çok kısa geçecektir.

Dünya hayatı, gece ile gündüzün birbirini izleyip tekrarlanmasından ibarettir. Her gün aynı filmi veya bir benzerini seyretmekteyiz. Bütün bun­lar sun'î zamanla ilgili bir düzenlemedir. Âhiret ise, böylesine sun'î bir zaman düzenlemesinin dışında tutulmuştur. Zira orada gece, uyku, gün, hafta, ay ve yıl; yaşlılık, hastalık gibi arızî şeyler yoktur. Sonsuz, sınırsız, ölümsüz bir hayat vardır. Bıkkınlık, usanmak, nefret duymak, sıkılmak gi­bi haller de yoktur. Çünkü Allah'ın tecellilerine bir sınır olmadığına göre, Cennet'te insanları dinlendirecek, ruhlarını şad edecek, zevklerini artıra­cak, isteklerini hemen karşılayacak lûtufları da sınırsızdır. [89]

 

Âyetler Arasında Bağlantı

 

Yukarıdaki âyetlerle, hayatımızı yönlendirecek birçok kıssaların anla­tıldığı bildirildi. Sonra da bize en sağlam, en doyurucu bilgileri veren Kur'­ân'dan yüz çevirmenin büyük bir günah ve vebal olduğuna dikkatler çekil­di. Arkasından âhirette meydana gelecek birkaç düşündürücü safhaya yer verilerek hayatımızı ilâhî düzene uydurmamız ilham edildi.

Aşağıdaki âyetlerle, kıyamet olayında dağların darmadağın olup yer­kürenin bir yumurta misali dümdüz kesileceği konu ediliyor. Kıyamet gü­nünde herkesin gelen sese uymak zorunda olacağı, ortada fısıltı ve hışıltı­dan başka, bir ses duyulmayacağı; ancak Allah'ın emirlerinin zaman zaman duyulacağı hatırlatılıyor. O gün Allah izin vermedikçe hiç kimsenin şefaat edemiyeceği, eden olsa bile hiçbir yarar sağlamayacağı; ancak Allah'ın müsaade ettikleri kimselerin şefaat edebileceği haber veriliyor. O gün gelmeden imânla birlikte salih amelde bulunmamız tavsiye edilerek haya­tımızı en iyi şekilde değerlendirmemiz isteniliyor. [90]

 

Meali:   

 

105-106-107— (Kıyâmet'in meydana geldiği vakit) dağların (nasıl ola­cağını) sana soruyorlar. De ki: Rabbım onları darmadağın edecek, ufa­layıp savuracak; yerlerini dümdüz pürüzsüz boş olarak bırakacak; artık onda ne bir eğrilik, ne de bir tümsektik göreceksin.

108—  O gün çağmaya -hiçbir tarafa sapmadan- uyarlar. Rahmân'-dan (kudret ve azametinin heybetinden) sesler kısılmıştır; fısıltı ve hışıl­tıdan başka bir şey duymazsın.

109—  O gün şefaat yarar sağlamaz; meğer ki Rahmân'm izin verdiği ve sözüne razı olduğu kimse şefaat etmiş olsun.

110—  Allah onların önlerindekini de, arkalarındakini de bilir; onların ilmi ise, O'nu kuşatamaz, kavrayamaz.

111—  Artık bütün yüzler, O hep diri olan ve kendi zatiyle duran ve her şeyi belli kanunla tutan kudrete baş eğmiştir. Zulüm taşıyanlar ise cid­den hüsrana uğramıştır.

112—  Mü'min iken iyi-yararh amellerde bulunan kimse ne haksızlığa uğramaktan, ne de (sevabının) eksilmesinden korkar.

 

İniş Sebebi

 

İbn Abbas (R.A.) diyor ki :

«Benî Sakîf kabilesinden bir adam Peygamber (A.S.) Efendimize kıya­mette dağların durumundan, ne olacağından sordu. Bunun üzerine yuka­rıdaki âyetler indi.»

Veya Kureyş kabilesinden bazı kimselerin böyle bir sorusu üzerine il­gili âyetler inmiştir. [91]

 

İlgili Hadîsler

 

«Kıyamet gününde Arş'ın altına gelerek Allah'a secde edip yere kapa­nırım. Şu anda sayamıyacağım kadar övgüler bana fethedilir (Rabbımı bir­çok övgülerle överim). Rabbım beni o vaziyette dilediği kadar bırakır. Son­ra

«Ya Muhammedi başını kaldır, işitilecek (bir tonla dilediğin) kadar söyle. Şefaatin makbul tutulacaktır.» denilir. Bana bir sınır çizilir, (şefaat ettiklerim) kimseleri Cennet'e koyduktan sonra o sınırdan dönerim.» [92]

Kudsî Hadîs Cenâb-ı Hak buyuruyor: «İzzet ve Celâlim hakkı için bugün zâlimin zulmü beni aşamıyacaktır.» Yani adaletimi engellemeyecektir. [93]

«Zulümden sakının. Çünkü zulüm kıyamet gününde birtakım karan­lıklardır. Hüsran, bütün hüsran o kimseye ki, müşrik olduğu halde Allah'a

kavuşur. Zira Allah : «Şüphesiz ki, şirk, büyük bir zulümdür» buyurmuş­tur.» [94]

 

Kıyametten Bir Tablo

 

«(Kıyametin meydana geldiği vakit) dağların (nasıl olacağını) sana soruyorlar. De ki: Rabbım onları darmadağın edecek, ufalayıp savuracak..»

Mevcut düzen ve taşıdığı sistemlerin bozulup alt-üst olması, yerküre­nin müthiş bir sarsıntı geçirerek dağların hallaç pamuğu gibi atılıp darma­dağın hale gelmesi, yeryüzünün iniş, yokuş; çukur, tümsek diye bir pürüz kalmayıp dümdüz bir durum alması, kıyametin meydana gelmesiyle ilgili tablolardan biridir. Nitekim Hac sûresinde bu olay, müthiş bir deprem ola­rak vasıflandırılmaktadır. Yerin altındakiler üstüne çıkar, üstündekiler al­tına batar da canlı adına bir şey kalmaz.

Bugünkü düzeni belli kanunlarla kurup sürdüren Cenâb-ı Hak, günü, saati gelince diğer bir kanununu harekete geçirip düzeni bozacak, yeni bir düzen meydana getirecektir. Güneş sistemi çok değişik bir durum ala­cak, artık gece diye bir kavram kalmayacak, her şey yeni düzendeki yerini alıp yepyeni, fakat sonsuz bir hayat başlayacaktır.

Gece ile gündüzü, dünyanın hem kendi ekseni etrafında, hem de gü­neşin çevresinde dönmekle sağlayan Yüce Kudret, ayrı bir plânla bunu değiştirecek ve sonra da Cennet'te güneş sistemi diye bir şey de olmaya­cak, ilâhî Cemal'in tecellisiyle daha huzur verici bir aydınlık hâkim ola­caktır.

Yeniden oluşan bedenler bu ikinci düzenin şartlarıyla uyum sağlaya­cak bir yapı özelliği taşıyacak; sindirim sistemi değişik bir biçim alacak; vücut hastalanmadan, yıpranmadan hep kendini belli bir ölçüye göre ye­nileyecek, ölümsüz bir hayat başlayacaktır. [95]

 

Çürüyen Bedenler Aynen Teşekkül Edecek Mi?

 

Dünya hayatında bedenimiz devamlı bir değişiklik arzetmektedir; öy­le ki, her gün milyonlarca hücre ölmekte, yerlerini başka hücreler almak­tadır. Şu demektir ki, 60-70 yıllık bir ömür süresince bedenimiz birkaç defa yenilenmekte, bunun farkına bile varmamaktayız. O halde kıyamet ola­yıyla yeniden dirilme çürüyen hücrelerle değil, yeni ve daha değişik hüc­relerle oluşacak; Allah'ın «ol!» emriyle vücut yapısını, diğer bir tabirle hücreleri oluşturacak elementler bir araya gelecek ve toprak altından fi­lizlenen bitki misali insanlar filizlenip çıkacak; vücut yapısı tam teşekkül edince, Berzah âleminde beklemekte olan ruhlar kendilerine ait bedenlere gelip yerleşecekler. Şekil ve biçimde, yani fizyonomide bir değişiklik olma­yacak; dünyada birbirlerini tanıyanlar o âlemde de birbirlerini rahatlıkla ta­nıyacaklar.

Diğer bir yoruma göre, insan ölüp toprağa, karışınca, her ne kadar mevcut hücreleri yok olsa da, kıyamette Cenâb-ı Hak kendi kudretini izhar edip o yok olan hücreleri yeniden birarayagetirip bedenleri oluşturacaktır. Allah daha iyisini bilir. [96]

 

Sur'a Üfürülmesi

 

Sur'a üfürülmesi, bir bakıma görevli meleklerin işbaşı etmesidir. Bi­rinci üfürme ile bütün canlılar yok olacak; ikinci üfürmeyle ruhlar gelip kendilerine ait bedenlere yerleşecek. Üçüncü bir üfürme ile dirilenler kal­kıp mahşer alanında toplanacak.

Bundan da anlaşılıyor ki, gelişigüzel hiçbir olay olmayacak, her şey önceden planlandığı gibi yürütülecek ve görevli melekler o plâna kusur­suz şekilde uyup hizmetlerini sürdürecekler.

Melek Cebrail'in Hz. Meryem'e üflemesiyte nasıl İsa (A.S.) ana rah­minde oluşmuşsa, İsa Peygamber çamurdan yaptığı kuşa üfleyip onun canlanıp uçmasını sağlamışsa; kıyamet gününde de İsrafil (A.S.)ın Sur denilen şeye üflemesiyle hayat başlayacak. Çünkü ilâhî kudreti temsîl eden melekler ve Sur, hayat kaynağıdırlar; nefhalannın dokunduğu eşya­da canlılık başlar, ama bu rastgele değil de, programlandığı şekilde üfle­menin, diğer bir deyimle nefha'nın filizlenen bedenlere doğru yönelmesi şek­linde olur.

İbrahim Peygamber'in (A.S.) dört tane kuşu yakalayıp kesmesi ve sonra da onları ufalayıp çevreye serpmesi; arkasından dilinde tecelli eden ilâhî kudretin nefhasıyla onları çağırması ve bu nefhayla birlikte dirilme­leri en açık misallerden biridir; yani âhiretteki dirilme olayına ışık tutan açık bir belgedir. [97]

 

Mahşerden Bir Tablo

 

__ Orada herkes davetçiye uyar; hiç kimse bir sapma ve itaatsizlikte

bulunmaz. Bütün dikkatler tek noktada toplanır.

__ Günün önemi ve bıraktığı tesir ve aynı zamanda Rahman olan Al­lah'ın kudretiyle, adalet ve rahmetiyle tecelli etmesinden meydana gelen heybet karşısında sesler iyice kısılır; sadece bir fısıltı ve hafif bir hışıltı duyulur.

—  Herkes kendi derdine düşer, kimse şefaat etme cesaretini kendin­de bulamaz. Allah'ın izin verdikleri müstesna..

—  Mağrur başlar, keskin bakışlar, küçümseyici tavırlar eğilir. O hep diri olan, her şeyi gözetip ayakta tutan yüce kudretin karşısında boyunlar bükülür; zalim zorbalar alçaldıkça alçalır; azgınlar küçüldükçe küçülür..

—  Gerçek mü'minlerin önünde sâlih  amelleri  bir  ümit  ışıği  olarak durur. Hiç biri haksızlığa uğratılmaz; kimsede böyle bir endişe duygusu da vücut bulmaz. Amellerin karşılığı noksansız verilir; kimsenin itirazı olmaz.

Kur'ân bu tabloyu tasvîr ederken şöyle noktalıyor: «Artık bütün yüz­ler, O hep diri olan ve kendi zatıyla duran ve her şeyi belli kanunla tutan kudrete başeğmiştir. Zulüm taşıyanlar ise, cidden hüsrana uğramıştır.» [98]

 

Âyetler Arasında Bağlantı

 

Yukarıdaki âyetlerle, kıyamet olayından önemü bîr safha açıklandı. İkinci hayata kalkışa dikkatler çekilerek aydınlatıcı bilgiler verildi. Orada mutlak adaletin tecelli edeceği belirtilerek herkesin kendi ameline ve ni­yetine göre karşılık göreceğine işaret edildi. Böylece hayatını berbat eden ahlâksızlar ve doğru yoldan sapan inkarcılar bir defa daya uyarıldı.

Aşağıdaki âyetlerle, bütün bu konuları ve başka yönlendirici misalleri tekrar tekrar açıklayıp kalp ve kafalara en doğruyu işleyen Kur'ân'ın Arap­ça dili üzerine indirildiği konu ediliyor. Kur'ân üzerinde insafla duranların kendilerini ilâhî düzene uydurma ihtiyacı duyacaklarına işaret ediliyor. Sonra da Kur'ân'ı hemen belleyip hafızasına nakşetmek için, vahiy henüz tamamlanmadan acele eden Peygamber (A.S.) Efendimiz'e bu hususta acele etmemesi tavsiye ediliyor. Arkasından ilmin feyizli havasına parmak basılarak «Rabbım, ilmimi artır» şeklinde duâ etmesi emrediliyor. [99]

 

Meali:

 

113—  İşte böylece onu, Arapça Kur'ân olarak indirdik ve tehditle il­gili bölümleri (ve belgeleri) değişik tekrarlarla açıkladık; ola ki Allah'tan korkup fenalıklardan sakınırlar veya O, onlara yeni bir hatırlama ve idrâk uyanıklığı sağlar.

114—  Hak olan yegâne hükümdar Allah çok yücedir. Vahiy sana he­nüz tamamlanmadan Kur'ân'ı (hemen okuyayım diye) acele etme ve de ki: Rabbim! ilmimi artır.

 

İlgili Hadîsler

 

«Allahım, bana öğrettiğinle beni yararlandır. Bana yarar verecek şeyi öğret ve ilmimi artır. Her hâl-ü kârda Allah'a hamd olsun.» [100]

«İlim tahsil edip peşinde koşmak her müslümana farzdır.» [101]

«İlim İslâm'ın hayatı, imânın direğidir. Kim (başkasına) ilim öğretirse, Allah onun mükâfatını tamamlayıp noksansız verir. Kim de İlim öğrenir ve onunla amel ederse, Allah ona bilmediklerini de öğretir.» [102]

İbn Abbas (R.A.) diyor ki:

«Resûlüllah (A.S.) Efendimiz inen vahyi hemen ezberleyebilmek için kendini sıkar ve dilini hareket ettirirdi. Cenâb-ı Hak Ona bu hususta acele etmemesini bildirdi.» [103]

 

Kur'ân'ın Arapça İndirilmesi

 

 '?te böylece onu Arapça Kur'ân olarak indirdik..»

Kur'ân'ın Arapça indirilmesinin birçok sebepleri vardır. Bunları sırası ve yeri geldikçe ilgili âyetlerin tefsirinde yeterince açıkladık. Burada ise, hafızalardaki izi derinleştirmesi bakımından bir özetini vermeyi uygun gör­dük :

a)  Önce Arapça çok zengin bir dildir.

b)  Çölün engin havası, insan muhayyilesini genişletmesi bakımından daha çok kelime üretmeye imkân vermiştir.

c)  Şiir ve edebiyatı günün geçerli sanatı kabul eden Araplar, diyebili­riz ki o çağda edebiyatın doruğuna yükselmiş ve söz söyleme sanatında çok ileri gitmişlerdi.

d)  Edebiyat, tabiat güzelliği  bulunmayınca  insan  ruhuna yönelmiş, onun çok çeşitli tezahürleri üzerinde durarak ruhun bütün inceliklerini ke­lime kalıbına dökebilecek bir noktaya ulaşmıştı.

e)  Az kelimeyle çok mâna ve hüküm ifade etmek ise, ediplerin, hatip­lerin başlıca uğraşısı haline gelmişti. Böylece belagatı vecizlik doğrultu­sunda geliştirmeyi başarmışlardı.

Allah sözüne gelince : O, hem insan ruhuna, duygusuna ve duyarlığı­na seslenmekte, hem de onun aklını muhatap alarak malzeme sunmakta; aynı zamanda ilâhî isim ve sıfatların varlık âlemine yönelme hikmet ve kudretini yansıtmakta; fizikle fizikötesini harman yapıp insanoğluna her konuda geniş ve zengin malzeme vermektedir.

İlâhî kelâmın bunca özelliğini, inceliğini; genişlik ve derinliğini başka bir dil ile yeterince ifade etmek, açıklayıp sadra şifa olacak bir düzeye ge­tirmek çok zor, hattâ bazan imkânsızdır. Oünkü Cenâb-ı Hak bir milletin dilini ne değiştirir, ne de ona yeni kelimeler ilâve eder. Böyle bir müdahale ilâhî hikmete, ters düşer. O sebeple kendi sözünü yansıtmaya en elverişli dil olarak Arapcayı seçmiştir. Kur'ân bu dilin özelliklerini en yüksek düzey­de kendinde taşımakta ve en ünlü şâir ve ediplere başeğdirmektedir.

Onun bu özelliğine bir-iki misal verelim :

a)  Kur'ân'ın birinci sûresini ele alalım ve ondan birkaç kelime veya cümle hatırlatalım:   «Rahmân-Hamd-Rab»   kelimelerinin   hiçbir dilde  tam karşılığını bulup vermek mümkün değildir. Bu kelimelerden her birinin ta­şıdığı manayı ancak beş-on cümleyle anlatmak mümkündür..

Rahman : Rahm kökünden türetilen bir sıfattır. Sözlük manası: Kalp yufkalığı ve onun tabii neticesi olan acıma ve koruma, esirgeme ve ba­ğışlamadır. Terim olarak, Allah'ın bugünkü âleme yönelik geniş rahmet ve şefkatim sembolize eder. O bakımdan insanlara iyilik, ihsan ve yardımını kusursuz vermiş ve böylece herkes kendi yeteneğine ve özelliğine göre O'nun bu rahmetinden payını almıştır ve almaktadır. O halde bu rahmet herkes için umumidir. Buna güneşi misal verebiliriz. O ışık ve enerjisini seyyanen göndermektedir. Varlık alemindeki canlı ve cansızlar kendi özel­liklerine ve yeteneklerine göre, ondan yararlanmaktadırlar. İşte Rahman sıfatı veya ismi bu kadar geniş mânalara delâlet ettiğine göre, başka dil­lerdeki hangi isim veya sıfat bu manalara delâlet edebilir?

Rab sıfatının ne kadar geniş ve kapsamlı mana taşıdığını, ne kadar çok hüküm ifade ettiğini Fatiha sûresinde yeterince açıklamış bulunuyoruz. Meraklıların oraya bakmalarını tavsiye ederiz.

b)  (Berat sûresi müstesna) her sûrenin başına konulan Besmele, bir oilt kitap meydana getirecek kadar şümullü ve kapsamlıdır! Hiç bir dilde onun yerini alacak bir övgü cümlesi düşünemiyoruz.

Görüldüğü gibi, bu kelimelerin bizim dilimizde de karşıhğı yoktur. Onun için «Kur'ân terceme edilmez, meali verilir» diyoruz. Yine onun için «Kur1-ân'ı anlayabilmek, ilâhî muradı idrâk edebilmek için mutlaka tefsîre ihti­yaç söz konusudur» diyerek gerçeği yansıtmaya çalışıyoruz. [104]

 

İlâhî Uyarıların Tekrarı

 

«Ve tehditle ilgili bölümleri (ve belgeleri) değişik tekrarlarla açıkladık; ola ki Allah'tan korkup fenalıklardan sakınırlar veya O, onlara yeni bir hatırlama ve idrâk uyanıklığı sağlar.»

İlâhî metotlardan biri de, uyarı niteliğinde ve geçmiş milletlerin kıs­salarından öğüt ve ibret mahiyetinde olan âyetleri, belli ölçülere göre farklı kelime ve anlatımla tekrarlamaktır. Kur'ân'daki bu tekrarlar, bık­kınlık veren türden değildir. Zira genellikle insan kafasının ürünü oian bir kitapta aynı konu veya meseleye birkaç yerde dokunulur ve bu yüzden birtakım tekrarlar meydana gelirse, okuyucuyu sıkar ve çok geçmeden .bıkkınlık verir. İşte Kur'ân her zaman bu genellemenin dışında kalmıştır ve kalmaya devam edecektir. Öyle ki, aynı olayın Bakara sûresinde bir-iki önemli safhası misal olarak anlatılırken, A'raf sûresinde bu defa onun di­ğer bazı önemli safhalarına dikkatler çekilir. Bir bakıma Bakara süresin­deki safhaları açıklar ve tamamlar; yeni öğütler, ibretler ve mesajlar ser­giler. O nedenle hem hafızalardaki izi derinleştirir, hem de konuya, ya da kıssaya karşı idrâkleri uyanık tutar. Bundan başka Kur'ân'da uygulanan bu metodun iki ayrı illet yani sebebi daha söz konusudur ki, ilgili âyet on­ları şöyle belirtmektedir:

1—• Allah'tan korkup kötülüklerden sakınmayı  sağlamak,   

Yeni bir hatırlama ve uyanıklığa imkân vermek.

Bunun içindir ki Kur'ân'da okuyanların hafızalarında derin iz bırakan âyetler, daha çok az bir farkla tekrar edilenleridir. Meselâ, Kur'ân'ı anla­yarak okuyanların hafızalarında Fir'avn ile Musa kıssasının, silinmeyecek şekilde iz bıraktığını görmekteyiz. [105]

 

«Rabbım, İlmimi Artır» Dileğinin Anlamı                 

 

«De ki: Rabbim! İlmimi artır.»                      

İlim, İslâm'ın hayatı, imânın direği, Kur'ân'ın mayasıdır ve insanlığın önünü aydınlatan mutluluk meşalesidir. Peygamber (A.S.) Efendimizin in­sanlığa, Allah'a imandan sonra sunduğu en büyük armağanı, ilimle içice olan hükümler, esaslar ve prensiplerdir. Onun için Allah ona: «Deki: Rab-bım! ilmimi artır» buyurarak, ilim için bir durak ve vatan olmadığını öğütle­mektedir. O da bu âyetin ışığı altında ilimle ilgili yüzün üstünde hadîs söy­leyerek başta ümmeti olmak üzere insanların dikkatini bu hususa çekmiş­tir.

Kur'ân'ı inceleyen, aklı başında ilim adamı, şu hakikati, sesini yük­selterek dile getirmiştir:

—  Varlık âlemi hakkında bilimsel yönden ana fikir ve bu husustaki ilmî konularda ipucu elde etmek isteyen, Kur'ân'ı araştırsın.

—  Fizik ve fizikötesiyle  ilgili  bilgiler öğrenmek  isteyen  de   Kur'ân üzerinde inceleme yapsın.

—  Edebiyatla ciddi  biçimde uğraşmak isteyenler,  Kur'ân âyetlerine ve âyetlerde yer alan cümlelere, kelime konumlarına baksınlar.

—  Hukuk ilminde derinleşmek,  bu  ilimle ilgili  ana  kaideleri  öğren­mek isteyen, Kur'ân'ın o çok mükemmel ve düzenli hukuk sistemine yö-nelsin.

—  Psikolojide derinleşmek ve hareket noktasını belirlemek arzusun­da olan, Kur'ân'a baksın.

—  Sosyolojide temel felsefe ve temel bilgi edinmek hevesinde olan­lar, Kur'ân'ın naklettiği kıssaları iyice gözden geçirsinler.

—  Tıp, anatomi ve astronomi'de bazı temel kurallardan yararlanmak isteyenler, Kur'ân'ı iyice okusunlar.

Bu konuda, son yıllarda İslâmiyeti kendine din olarak seçen Fransa'­nın isim yapmış doktorlarından Prof. Dr. Maurice Bucaille'in şu veciz iti­rafını misal vermekte yarar görüyoruz:

«Kur'ân'ın çok bariz özelliği olan bu bilimsel tarafları, başlangıçta beni derinden derine hayrete düşürdü. Zira on üç asırdan fazla bir zaman önce kaleme alınan bir metinde, çağdaş bilimsel verilere tamamen uygun olarak, son derece çeşitli konulara ilişkin bilgilerin keşfedilebileceğine, o zamana kadar hiç mi hiç inanmamıştım...» [106]

 

Peygamberimizin  (A.S.) Vahyi Telakkide Acele Etmesi

 

«Vahiy sana henüz tamamlanmadan Kur'ân'ı (hemen okuyayım diye) acele etme..»

Vahiy esnasında Kur'ân'ı bellemek için acele etmeğe gerek olmadığı belirtiliyor ve aynı zamanda dudakları kıpırdatmanın vahyin kural ve hik­metine pek uygun düşmediği kapalı bir anlatımla hatırlatılıyor. Çünkü inen vahyi Melek Cebrail Resûlüllah'ın (A.S.) kalbine ilka ederken, onu ancak Resûlüllah'ın ruhu duyuyor, işitme organı duymuyordu. O halde acele edip dili hareket ettirmeye gerek yoktu. Melek Cebrail'in dilinden akıp Resû-lüilah'ın (A.S.) kalbine inerken silinmeyecek bir iz bırakıyor, bir daha unu-tu'mamasıya bir tesir meydana getiriyordu.

Nitekim Kıyamet sûresinde: «İnen vahyi acele (belleyip ezber) etmek için dilini kıpırdatma. Şüphesiz ki, onu toplayıp okutmak bize aittir. O halde biz onu (Cebrail'in diliyle) okuduğumuzda sen de onun okuyuşunu izleyerek Ona uy. Sonra da onun açıklaması bize aittir.»[107] buyurulurken, A'lâ sûresinde de şöyle bildiriliyor: «(Kur'ân'ı) sana okuyacağız ve sen de unutmayacaksın..» [108]

 

Âyetler Arasında Bağlantı

 

Yukarıdaki âyetlerle, kalp ve kafalara her konunun en doğrusunu iş­leyen ve hafızalarda derin iz bırakmak için bazı misalleri tekrar tekrar an­latan Kur'ân'ın Arapça olarak indirildiği belirtildi. Sonra da Resûlüİlah (A.S.) Efendimizin vahiy esnasında hemen belleyeyim diye acele etmeme­si tavsiye edilerek, Kur'ân'ın indiği gibi O'nun kalbine ilka edildiği, bir unutma veya yanlışlığın söz konusu olamıyacağı belirtildi.

Aşağıdaki âyetlerle, ilâhî emri unutan Âdem Peygamber kıssasına dönülüyor. Şeytanın insana ebedî düşman olduğuna dikkat çekilerek on­dan, onun vesvese ve sinyallerinden sakınmamız isteniliyor. Âdem'in (A.S.) memnu meyva ağacından yemesi üzerinde durularak Cennet'ten çıkarılma olayının bazı bölümleri işleniyor. [109]

 

Meali;

115— And olsun ki daha önce Âdem'e de emrimizi vermiştik, ama o unuttu, onda bir azim de görmedik.

116—  Hani biz meleklere:  «Âdem'e secde edin» demiştik de onlar secde etmişlerdi; ancak İblis dayatmış, secde etmemişti.

117—  O sebeple, «Ya Âdem, dedik, şüphesiz ki bu hem sana hem de eşine düşmandır; sakın sizi Cennet'ten çıkarmasın, sonra sıkıntıya düşer­sin.

118—  Şüphesiz ki senin acıkmaman ve çıplak kalmaman Cennet'te-dir.

119—  Ve sen orada susamazsın, güneşte de yanmazsın.»

120—  Bununla beraber, Şeytan ona vesvese verdi de «ey Âdem, de­di, sana ebedîlik ağacını, çürüyüp yok olmayacak bir mülkü salık vere­yim mi?»

121—  Bunun üzerine Âdem'le eşi o ağaçtan yediler. Bu sebeple edep yerleri açılıverdi.  Üzerlerini Cennet yapraklarıyla örtmeğe başladılar ve böylece Âdem, Rabbına karşı geldi de şaşırıp kaldı.

122—  Sonra yine Rabbı onu seçti de tevbesini  kabui buyurdu ve doğru yola iletti.

123—  Onlara dedi ki: «Haydi ikiniz de birbirinize düşman olarak hep birlikte inin buradan; ne zaman benden size doğru yol gösteren biri gelir de kim benim gösterdiğim doğru yola uyarsa, artık ne sapıtır, ne de bed­baht olup şaşırır.»

 

İlgili Hadîsler

 

«Âdem ile Musa tartışıp karşılıklı delil getirdiler. Musa ona dedi ki: «Ya Âdem! Sen bizim (ilk) babamızsın. Bizi Cennet'ten çıkardın.» Âdem ona dedi ki: «Ya Musa! Allah seni kelâmiyle seçip beğendi, Tevrat'ı sana kendi kudret eliyle yazdı. Sen, henüz Allah beni yaratmadan kırk yıl önce takdir ettiği bir emirden dolayı kınıyorsun?» Böylece Âdem (A.S.), Mu­sa'ya (A.S.) (susturucu) delil ve belge getirmiş oldu.» [110]

«Şüphesiz ki Cennet'te bir ağaç vardır ki süvari bir kimse onun göl­gesinde yüz yıl yürürse, yine de bitiremez. İşte o ebedilik ağacıdır.» [111]

Açıklama :

Allah'ın Tevrat'ı kendi kudret eliyle yazması, üç ayrı yorumu gerek­tirmektedir. Birincisi, Allah'ın onu Levh-i Mahfuz'a kudret kalemiyle yaz­mış olmasıdır. İkincisi, Tûr dağında daha önce Musa Peygamber tarafın­dan hazırlanan kilden levhalar üzerine ilâhî gözetim altında Musa Pey-gamber'in yazması olayıdır. Üçüncüsü, doğrudan Allah'ın levhaları hazır­layıp üzerine Tevrat'ı yazdıktan sonra indirmesi olabilir. Bir dördüncüsü de, hazırlanan levhalara «kün» emrinin tecellisiyle yazılmasıdır.

Birinci ve ikinci yorumlarda isabet vardır. Üçüncü yorum isabetli sa­yılmaz. Çünkü imkân alanında Cenâb-ı Hak, insanların yapabileceği şey­leri onlara bırakır, yapamıyacakiannı kendisi meydana getirir. O bakım­dan kilden levha yapmak ve inen tevrat parçalarını onun üzerine yazmak beşer kudreti dahilindeair. Hem sünnetullah'ın süregelen anlam ve hik­meti de bunu böyle gerektirmektedir. Allah daha iyisini bilir. Dördüncü yorum ise, 115-123. âyetlerle ilgili hadîsten kaynaklanmaktadır. [112]

 

Âdem'in   (A.S.)   Karakterini   Tasvir

 

Kur'ân-ı Kerîm burada, diğer sûrelerde gecen Âdem kıssasının bir başka yönünü açıklıyor ve Âdem ismi altında insanın iki önemli huyu üzerinde durarak, psikologlara ve pedagoglara temel bilgi veriyor:

  İnsan  genellikle   unutkandır;   bazı   olayları,   tavsiye   ve   öğütleri unutabilir. Âdem  Peygamber'in  ilâhi emir ve tavsiyeyi  unutması  bunun ilk mayasını oluşturur. Aynı huy, genetik yoldan bizlere kadar gelip ula­şır ve kıyamete kadar gelecek olan insanlarda da kendini hissettirir.

  Hazıra  konan  insan  genellikle mevcut nîmeti  koruyup şükrünü yerine getirme konusunda pek azimli değildir, Ancak nîmet elden gittik­ten sonra çoğu uyanır. Nitekim ilk insan Âdem (A.S.)ın Cennet'teki dav­ranışı bunun açık misallerinden biridir.

O halde önemli konulan unutmamak için, onların değişik safha ve bölümlerini fasılalarla anlatmakta büyük yarar vardır. Çünkü her tekrar, hafızadaki izi biraz daha aerinleştirir. Sonra çocuklarımızı hazıra konan birer tüketici veya asalak olma durumuna düşürmemek için, onlarda ça­lışma azmini ve gayretini uyandırmamız; her nimetin ancak külfetle elde edilebileceği gerçeğini kafa ve kalplerine ustaca işlememiz gerekmekte­dir. [113]

 

Âdem'in <A.S.) Memnu Ağacın Meyvasından Yemesi

 

Aynı kıssaya Bakara, A'raf, Hicr, İsra ve Kehf sûrelerinde az değişik farkla ve farklı safhalarıyla yer verilmiş, böylece olayın ibret ve öğüt alı­nacak yanları bir bütünlük arzedecek şekilde yansıtılmıştır. İleride bu saf­haların birbirini nasıl tamamladığını ve nasıl değişik öğütler ve mesajlar yansıttığını belirteceğiz. O bakımdan önce şunu belirtelim ki: Yüksek ni­metlerin kıymetini, aşağı nimetler pazarında çileli bir ömür tüketenler da­ha iyi anlar ve bilirler. Âdem Peygamber (A,S.) Dünya'ya indirilmeden, ya­ni çileli bir ömür geçirmeden; hayatın tadını, anlam ve hikmetini kavrama­dan Cennet'e konuldu. Bu yüksek nimetin gerçek mahiyetini pek anlaya­madı, anlaması da o gün için pek mümkün değildi. Çünkü aksini bilmi­yordu veya görmemişti.

Bu olay, insanoğluna, «Neden Cennet gibi geniş ve sonsuz bir saadet yurdu varken Allah bizi bu fani ve çileü dünyaya getirdi?» şeklinde iti­razda bulunma kapısını kapatıyor.

Neden ölümlü dünya?

Önce ölüm, hayatın ne kadar tatlı ve yüksek bir nimet olduğunun en gerçekçi ölçü ve kıstasıdır. Ölüm olmasaydı, hayatın değeri anlaşılmazdı. Sonra da Âhiret alemindeki hayat şartları tamamen değişiktir. Orada acık­ma, susama, çıplak kalma, hastalanma, ölme diye ârızrşeyler yoktur, ya­ni bu konularda herhangi bir sıkıntı söz konusu değildir. Hava, güneş şart­ları da bütünüyle farklıdır. Gece ve uyku yoktur. Dünyadaki bedenimiz an-çak dünyadaki hayat şartlarına göre yaratılmış ve ancak onlarla uyum sağlayacak özelliktedir. Âhiret'teki hayat şartlarıyla uyum sağlaması mümkün değildir. Çünkü mevcut beden yapımızın orada yaşama şansı yoktur. Cennet sonsuzluk yurdudur. Ona göre bir beden yapısına ihtiyaç vardır. İşte ölmemiz ve bir süre sonra Âhiret şartlarına uygun bir beden­le dirilip kalkmamızın sebeplerinden biri budur. [114]

 

Cennetten Çıkmak, Sıkıntıya Düşmek Demektir                   

 

«O sebeple ya Âdem, dedik, şüphesiz ki bu hem sana, hem de eşine düşmandır. Sakın sizi Cennet'ten çıkarmasın, sonra sıkıntıya düşersin.»

Kur'ân-ı Kerîm bu arada çok önemli bir noktaya parmak basıp dik­katimizi çekiyor: Gerçek anlamda dinlenecek, huzur duyulacak, selâmete erişilecek ve mutlu olunacak yer Cennet'tir. Ondan  başkası sıkıntı, çile, tartışma, sürtüşme, didişme, mücadele, endişe, korku ve üzüntüdür.

Onun için Âdem'e (A.S.) gereken emir verilip tavsiye yapıldıktan son­ra bu husus hakkında o uyarılmış ve iyice düşünebilmesi için kendisine bir bakıma imkân verilmiştir. [115]

 

 Memnu Meyva Ağacı

 

«Bunun laberaber şeytan ona vesvese verdi de, ey Âdem, dedi: Sana ebedilik ağa­cını, çürüyüp yok olmayacak bîr mülkü salık vereyim mi?..»

Cennetteki yiyecekler ve giyecekler dünyadakilerle kıyas bile edile­mez. Oradaki yiyeceklerin posası, giyeceklerin de eskime, yıpranma özel­liği yoktur. Âdem Peygambere yasaklanan ağacın meyvası ise, birçok âlimlerin yorumuna göre, dünya nimeti türündendir. Nitekim Âdem (A.S.) ondan yiyince, hem sindirim sisteminde değişiklik meydana gelmiş, hem de verdiği sıkıntıdan ve salgıladığı terden, Âdem ile eşinin üzerlerindeki cennet elbisesi bir anda buharlaşıp yok olmuştur. O durumda Âdem'in artık Cennet'te eyleşme şansı kalmamış bulunuyordu. Nitekim Cenâb-ı Hak, onu bu olaydan sonra Dünya denilen aşağı âleme indirmiştir. Böy­lece Âdem için sıkıntılı bir hayat başlamış ve o zaman Cennet'in nasıl bir nimet olduğunu çok daha iyi anlayabilmiştir.

Ancak âyetin anlatım tarzından Âdem'in ebedilik yurdu hakkında bir­takım bilgilerinin olduğu ve o bakımdan ebediyen Cennet'te kalmak iste­diği anlaşılıyor. İblis onun bu eğilimini bildiğinden, «sana ebedîlik ağacı­nı, çürüyüp yok olmayacak bir mülkü salık vereyim mi?» diyerek Âdem'in bu duygusuna tercüman olmaya çalışmış ve sonunda muvaffak da olmuş­tur.

Memnu meyva ağacı hakkında birçok yorumlar yapılmış, birtakım senetsiz rivayetler nakledilmiştir. [116]

Tevrat'ta ise, konuyla ilgili ilâhi vahyin beyânı tamamen değiştirilmiş ve Âdem'in konulduğu Cennet'in Aden'deki güzel bahçeler olduğu belir­tilmiştir. Tevrat'taki o sözleri aynen nakletmeyi uygun gördük:

«Ve Rab Allah yerin toprağından adamı yaptı ve onun burnuna hayat nefesini üfledi ve adam yaşayan  can oldu. Ve Rab Allah şarka doğru Aden'de bir bahçe dikdi ve yaptığı adamı oraya koydu. Ve Rab Allah gö­rünüşü güze! ve yenilmesi iyi olan her ağacı ve bahçenin ortasında hayat

ağacını ve iyilik ve kötülüğü bilme ağacını yerden bitirdi......... Ve Rab Allah adama emredip dedi: Bahçenin her ağacından istediğin gibi yer; fa­kat iyilik ve kötülüğü bilme ağacından yemiyeceksin; çünkü ondan yedi­ğin günde mutlaka ölürsün.» [117]

İndiği şekilde korunan Kur'ân, bu konuda da Tevrat'taki vaki hatayı düzeltmekte ve olayın gerçek yüzünü göstermektedir. [118]

 

Âdem (A.S.) İle İblis Birbirine Düşman Olarak Yeryüzüne İndiler

 

«Onlara dedi ki: «Haydi ikiniz de birbirinize düşman olarak hep birlikte inin buradan...»

Bu düşmanlık, hayata canlılık kazandırır, mücadele azmini artırır; in­sanı hilkat kanunundaki hikmete çevirip olgunlaştırır. İblis olmasaydı, in­sanlar bir bakıma meleklesin ihtirasları çok sınırlı kalırdı. Böyle olunca da dünya bayındır hale gelmez, bugünkü medeniyet olmazdı. Yarı âtıl bir ha­yat başlar, dünyaya getiriliş hikmeti hedefinden sapardı.

O nedenle dünya hayatına renk ve mana, ilgi ve bilgi katmak için ilâ­hî plân ve o plâna bağlı bulunan kader çizgisi zıtları karşılaştırdı; İblîs'i in­sana baş düşman kıldı; nefsi onun fısıltılarına kulak verip sinyallerine he­def haline getirdi. Ruha da imân cevherini sunma yollarını açıp geliştirdi. Yardımcı olarak da kitap indirdi, peygamber gönderdi. Diğer yandan in­sanı hem şeytanların, hem de cinlerin aralıksız saldırılarından korumak için de birtakım melekleri görevlendirdi. Ancak kişi o meleklerin defettiği kötülüklere azimle yönelmedikçe ve şerri davet etmek için bütün yete­neklerini kullanmadıkça, melekler görevlerini yerine getirirler. Aksine bir tutum ve davranış, meleklerden bir kısmının tuttukları yolların kapılarını açık bırakıp çekilmelerine ve kişiyle kötülükleri, diğer bir tabirle cin ve şeytanları başbaşa bırakmalarına sebep olur. Bunu bir misal ile açıklaya­cak olursak, şöyle diyebiliriz: İnsanı kâfir cinlerden, azgın ifritlerden ko­ruyan melek vardır. Ama insan durmadan cinlerle irtibat kurmak ister, bir­takım yollara başvurur ve bu hususta azimli olursa, görevli melek ara-yerden çekilir; çekilince de o insanla cinler başbaşa kalır. [119]

 

Âdem  Kıssasının  Tekrarı

 

Âdem (A.S.) ile İblîs olayı Kur'ân'da yedi yerde az değişik kelimeler­le; farklı öğüt, hikmet, hüküm ve mesajlarla tekrarlanır. Bu tekrar, şüphe­siz konu hakkında çok yararlı bilgiler vermekle kalmaz, dünya hayatının hikmet ve amacını belirler; insanın kâinat planındaki yerini gösterir ve ölüm, kabir, kıyamet, hesap, ceza ve mükâfat; sonra da Cennet ve Ce-hennem'den maksadın ne olduğunu öğretir. Bir diğer faydası da, insan idrâkini uyanık tutar ve hafıza arşivindeki olayın yerini hemen hatırlama imkânını doğurur.

O halde yedi yerde tekrarlanan kıssanın her yerde mü'minlere verdi­ği mesajı belirtmemizde yarar vardır. Şöyle ki:

  Bakara sûresinde : Âdem'e secde etmeleri emrine karşı İblîs'in büyüklük tasladığı, topraktan yaratılan Âdem'e secde etmeyi gururuna ye­diremediği açıklanır.

Böylece insana gururun ve büyüklük taslama duygusunun şeytandan gefdiğine, yani ondan kaynaklandığına dikkatler çekilir. O yüzden Ce-nâb-ı Hakk'ın büyüklük taslayanları sevmiyeceğine atıflar ve işaretler ya­pılır. Sonra da Cennet'te ebedî kalma umuduyla yasaklanan ağacın mey-vasından yiyerek ilâhî emre muhalefet eden Âdem'e, işlediği bu günah­tan kurtulma yolu gösterilir. Böylece günahtan hemen sonra Allah'a yö-nelip tevbe etmenin, bağışlanma dilemenin gereği belirtilir.

  A'raf sûresinde ; Âdem'e secde etmeyen  İblîs'in  iki sebep ileri sürdüğü, böylece ilk hatalı kıyası onun yaptığı konu edilir. Öyle ki: İb­lis secde etmemekte kendini haklı görüyor ve neden olarak da kendisi­nin ateşten, Âdem'in ise balçıktan    yaratıldığını   gösteriyor.   Sonra   da Adem'in başdüşmanı olan İblîs'e kıyamete kadar süre verildiği haber ve­rilerek mü'minlerin bu düşmana karşı her zaman dikkatli olmaları ilham ediliyor.

  Isrâ sûresinde : Olay kısaca anlatıldıktan sonra, İblîs'in gerçek mü'minler üzerinde tesirli bir hâkimiyeti olmayacağı açıklanır ve imânın

,üstün değeri tanıtılarak bu büyük nîmete sahi,   olanların bahtiyar olduk­larına işaret edilir.

  Kehf sûresinde:  Kıssanın  bir bölümüne değinilir,  İblîs'in oinler-den olduğu anlatılır. Böylece cinlerin de ateşten yaratıldığı, şeytanlarla mayalarının aynı şey olduğu, ancak ruhî yapıları itibariyle az farklılık ar-zettikleri yarı açık, yarı kapalı şekilde ifade edilir.

Ayrıca İblîs'in üreme düzeyinde bulunduğu, soyunun çoğalıp yeryü­züne yayıldığı hatırlatılır.

  Tâ-Hâ sûresinde ; Yine kıssanın ayrı bir safhası ele alınır. Ebe­diyet ağacından söz edilir. Ağacın meyvasını yiyen Âdem ve eşinin üzer­lerindeki cennet elbisesinin giderildiği konu edilir.

  Hicr sûresinde : Olay biraz daha geniş anlatılır. Âdem'in balçık­tan, işlenebilir bir topraktan yaratıldığına temas edilir. İblis'in, balçıktan, işlenebilir bir topraktan yaratılan Âdem'e secde etmediği üzerinde duru­lur; buna sebep olarak da İblîs'in, Âdem'in topraktan yaratıldığını göster­mesine atıf yapılır. Ayrıca İsrâ sûresinde kısaca belirtildiği gibi, burada İblîs'in, Allah'a ıhlâs üzere kulluk edip ibâdette bulunan mü'minler üze­rinde saltanat ve sultası bulunmadığına yer verilerek İsrâ süresindeki bö­lüm biraz daha açıklanmış olur.

  Sad sûresinde : Kıssa daha detaylı olarak anlatılır. Yine İblîs'in büyüklük tasladığı sebebiyle lanetlendiği açıklanır ve kendini savunmak için İblîs'in fasit bir kıyas yaptığına temas edilerek Hiçr süresindeki ifade daha da genişletilir. Sonra da Cehennem'in İblîs ve ona uyanlarla doldu­rulacağı haber verilir.

Görüldüğü gibi her tekrar ayrı bir hüküm ve öğüt taşımakta; deği­şik bir mana ortaya koyup olayın gerçek yüzünü ortaya çıkartmaktadır. [120]

 

Âyetler Arasında Bağlantı

 

Yukarıdaki âyetlerle, Âdem (A.S.) ile İblîs kıssasının önemli safha­larından bir kısmı konu edildi. Böylece insanın hilkat kanununa dikkatler çekildi. Dünyaya getiriliş hikmetine işaret edildi. İblîs'in kıyamete kadar insana düşmanlık edeceği haber verilerek ona göre dikkatli olmamız is­tendi.

Aşağıdaki âyetlerle, sözü edilen hikmeti dikkate almayan ve haki­kate karşı kalbini ve kafasını açmayan inkarcı nankörlerin âhirette kör olarak kabirlerinden kaldırılacakları ve kör olarak haşredilecekleri konu edilir. Sonra da onlar gibi daha önoe Hakk'a karşı gelip azıp sapıtan-lann yerle bir edildiği hatırlatılarak geçmişten ders ve ibret almaları öğüt­lenir. Hemen arkasından Mekke müşrikleri uyarılır ve yaşamakta olan in­karcıların dikkati çekilir. [121]

 

Meali:

 

124—  Kim de beni anmaktan (indirdiğim kitaptan) yüzçevirirse, şüp­hesiz ki onun için sıkıntılı bir geçim vardır. Kıyamet günü onu kör olarak hasrederiz.

125—  «Rabbım! beni neden kör olarak hasrettin? Halbuki ben (Dün-ya'da) gören bir kimseydim» der.

126—  Allah ona: «Bu böyledir. Âyetlerimiz sana geldi, ama sen on­ları unuttun (bir tarafa itip terkettin). Bugün de sen öylece unutulur da (Cehennem'e) terkedilirsin» buyurur.

127—  (İşte günah ve haksızlıkta) ileri gidenleri, haddini aşanları ve Rablarının âyetlerine inanmayanları da böylece cezalandıracağız. Âhiret azabı ise daha şiddetli ve daha süreklidir.

128—  Kendilerinden önce nice nesilleri yok etmemiz bunları doğru yola getirmiyor mu? Oysa yok edilenlerin oturdukları yerlerde yürüyüp do­laşmaktadırlar (hiç de ibret almazlar mı?). Şüphesiz ki bunda sağduyu sahipleri için nice açık belgeler ve ibretler vardır.

129— Eğer Rabbinden  bir söz ve belirlenmiş bir va'de  geçmemiş olsaydı, şüphesiz ki (azap onlara) gerekli olurdu.

 

Kur'ân Umut Kaynağıdır

 

«Kim de beni anmaktan (indirdiğim kitaptan) yüz çevirirse, şüphesiz ki onun için sıkıntılı bir geçim vardır. Kıyamet günü onu kör olarak hasrederiz.»

Kur'ân bütünüyle umut kaynağı, hayat nizamı, huzur ve güven anah­tarıdır. O bakımdan Allah'a, Kur'ân'a ve tek kelimeyle İslâm'a inanan mü'minlerdir ki, yeryüzüne huzur ve güvenlik havası estirirler; insanlardan aynı şekilde imân edenleri kardeş edinip bulundukları bölgeye sulh ve selâmet getirirler.

Bunun için diyebiliriz ki : İmân kalp yatışkanlığı sağlar, umut ve hu­zur havasını iç âlemimize doldurur ve bizi bahtiyar kılar. İnkâr ise, umut­suzluk doğurur, ruhu sıkar, kalbe yük olur, zihni bulandırır, toplum ya­pısında onarılması zor gedikler meydana getirir.

O halde fert, aile ve toplum için İslâm'ın tanımladığı imân şarttır. Bu­nu ancak Kur'ân'ı tanıtıp öğretmekle kişilerin kalbine ve kafasına enjekte edebiliriz. Bunun için Kur'ân, imânı besleyip geliştirmenin gerçek kayna­ğı, ruhu doyurmanın gıdası, vicdanı serinletmenin mayasıdır. Allah'ı sık sık, her konuda ve her işte anmak ise, içimizdeki manevî boşluğu dol­durur; açılan gedikleri kapatır, ümitleri artırır, sıkıntıları giderir ve tek ke­limeyle Kur'ân ve zikir kalp gözünü açar, ruhu cilalar. Onun için: İnanan kimse hep mutludur ve umutludur. İnanmayan kimse hep kararsız ve şüp­hecidir; aynı zamanda umutsuzdur, İnanan kanaatkardır; inanmayan aç gözlü ve ihtiraslıdır. İnanan kaosre teslimiyet, kazaya rıza gösterir; inan­mayan ise başına gelen bir dert veya sıkıntı sebebiyle inkâr ve tuğyanını artırır.

Allah ilgili âyetle, Hakk'ı anmaktan ve Kur'ân'dan yüz çevirenlerin dar ve sıkıntılı bir hayat geçireceklerini haber veriyor. Bu, maddî alanda bir sıkıntı değil, daha çok iç huzursuzluğu, tatminsizlik, açgözlülük, umutsuz­luk, ölümün hatırlattığı yok olma nağmesi; silinip unutulma üzüntüsüdür. Aynı zamanda önünde kendi anlayış ve düşüncesine veya felsefesine göre, mutlak yokluk ve karanlık içine düşeceğinin verdiği derunî sıkıntıdır.

O bakımdan haklı olarak deniliyor ki : «Allah'ını bulan ve bilen ne kaybetmiştir? O'nu kaybeden ne bulmuştur?» Şüphesiz O'nu bulan her şeyi bulmuştur.

Böyle olunca da bir iç körlüğü meydana gelir; binlerce ilâhî belgeleri ve kanıtları göremez olur. Kıyamet gününde bu körlük içten dışa vurur ve inkarcı kişi nasıl kör bir hayat yaşadığını ancak anlayabilir. O yüzden amelinin cinsine uygun bir ceza olsun diye kör olarak hasredilir. [122]

 

Toprak Ve Ateş

 

Âdem (A.S.) topraktan, İblîs ateşten yaratılmıştır. Toprak umut ve gü­ven kaynağıdır. Ona yakın oldukça, onunla uğraştıkça, umut ve güvenler boşa çıkmaz. Çünkü toprak kendi içinde feyiz ve bereket taşır. Ateş ise, az bir umut verir,-fakat güven vermez.. Kendisine yaklaşanı yakar. İçinde feyiz ve bereket yoktur.

O haMe insan insanlığını, topraktan yaratıldığını bildiği ve inandığı ölçüde ümit ve huzur duyar. Buna inanmadığı takdirde İblîs'ten yana bir kapı daha açar; az bir umut,"fakat güvensizlik doğurur. Böylesinin dünya hayatı, benzetme caizse, tam bir Bermuda Üçgeni içindedir. Bu üçgeni şöyle belirtebiliriz: Günah ve haksızlıkta ileri gitme, haddini aşma ve Al­lah'ın âyetlerine inanmama..

Hayatı bu üçgen içine girenin kalp gözü kör; kulağı sağır, ruhu bitkin ve vicdanı siliktir. Bir insan için dünyada en kötü azap böyle bir üçgen içine sıkışıp kalmaktır.   Âhiret azabı ise daha şiddetli ve üzücüdür. [123]

Yıkılıp Yok Edilen Milletlerin Ayakta Duran Kalıntılarını Gezip Görmek

 

Kendilerinden önce nice nesilleri yok etmemiz bunları doğru yola getirmiyor mu? Oysa yok edilenlerin oturdukları yerlerde yürüyüp dolaşmaktadırlar, (hiç de ibret almazlar mı?) Şüphesiz ki bunda sağduyu sahipleri için ni­ce belgeler ve ibretler vardır.»

Kur'ân-ı Kerîm dikkatleri arkeolojik eserlere, toprak altında gömülü kalan ve ayakta duran kalıntılara çekmektedir. Bununla Kur'ân, hem geçmisten ders ve ibret almamızı, hem de tarihî bilgimizi genişletmemizi em­rediyor. Yıkılıp yok edilen ülkeler ve medeniyetlerin yıkılma sebeplerini araştırıp bulmamızı tavsiye ediyor. Tarihin tekerrür ettiğini ve edeceğini hatırlatarak hayatımızı ona göre düzenlememize işarette bulunuyor. Zira milletler daha cok tarihten ders ve ibret alarak yollarını çizmek ve gele­ceklerini ona göre hazırlamak zorundadırlar. Aksi halde ilâhî sünnet yo­lunu değiştirmez, şaşmadan hedefine doğru ilerler ve sırası gelince, vakti saati dolunca hükmünü kusursuz şekilde yerine getirir.

Sağduyu sahiplen için gelip geçen milletlerin hayatında ve geriye ka­lan kalıntılarında birçok belgeler, ibretler ve öğütler vardır.

Âyette, «Rabbından verilen söz»den maksat, O'nun hayat kanunuyla ilgili değişmeyen sünnetidir. Şüphesiz ki, az önce de belirttiğimiz gibi, onun belirli va'desi vardır, o noktaya, ya da çizgiye gelindiğinde hükmünü uygular. O bakımdan Cenâb-ı Hak, inkâra sapan bir milleti hemen yok etmez, uyanıp dönüş yapar diye ona mühlet verir. Bu hususta koyduğu kanunu değiştirmez. Bu nedenle inkarcı millet azıp zulüm yapmadıkça, ahlâkî bunalım geçirmedikçe Cenâb-ı Hak aleyhlerine bir hüküm indirmez. [124]

 

Âyetler Arasinda Bağlantı

 

Yukarıdaki âyetlerle, dünyada kalplerini hakikate karşı kapalı tutan ve bâtılın peşine takılıp sapıtan kimselerin âhirette kör olarak haşredile-çekleri hatırlatıldı. Bu çizgi üzerinde yürürken yıkılıp yok olan milletferin ayakta duran kalıntılarına bakıp ibret ve öğüt alınması emredildi.

Aşağıdaki âyetlerle, kâfirlerin şirretliklerine karşı sabretmemiz emre­diliyor. Sonra da ruhumuzu dolduran beş vakit namaza devam etmemize değinilerek bu ibâdetin lüzumu üzerinde duruluyor. Birkaç günlük zevk­lerini tatmine çalışan müşriklerin, maddeci sapıkların şatafatlı hayatları­nın imrenilecek bir ölçü ve değer olmadığı hatırlatılıyor. Nefsin bu gibi hayata heveslenmesini frenleyip ruhumuzu ilâhî zînetle dolduracak na­maz ibâdetine tekrar dönülüyor ve aile fertlerinin bu ibâdete devam etme­leri tavsiye edilerek, bu açıdan dünya hayatıyla bir ilgi ve bağlantı kur­manın yararlı olacağına işarette bulunuluyor. [125]

 

Meali:

 

130—  Onların dediklerine karşı sabret. Güneşin doğmasından ve bat­masından önce Rabbını hamd ile tesbîh et; gece saatlerinde ve gündü­zün etrafında da O'nu teşbih et ki ilâhî hoşnutluğa eresin.

131—  O inkarcılardan kendilerini denemek için dünya hayatının ben­zer süsleriyle yararlandırdığımız kimselere (içinde bulundukları geçici şa­tafata) gözlerini dikme. Rabbın rızkı daha hayırlı ve daha süreklidir.

132—  Ehline,  (ümmetine  ve yakınlarına) namazı  emret!  Kendin de (buna) sabır gösterip devam et; biz senden rizık (için çalışmanı) istemi­yoruz. (Senin çok daha önemli görevlerin, hizmet amaçların vardır). Biz seni rizıklandırinz. İyi sonuç, Allah'tan korkup fenalıklardan sakınmaya mahsustur.

 

İlgili Hadîsler

 

Ashab-ı Kirâm'dan Cerîr b. Abdullah (R.A.) anlatıyor:

Resûlüllah (A.S.) Efendimizin yanında bulunuyordum. Dolunaya bakıp şöyle buyurdu: «Şüphesiz ki siz şu ayı gördüğünüz gibi, Rabbınızı da öy­lece apaçık göreceksiniz; O'nu görme hususunda haksızlığa uğramıya-caksınız, (yani bir kalabalık, izdiham sıkıntısına uğramadan O'nu görme bahtiyarlığına erişeceksiniz). Güneş doğmadan ve batmadan önce na­mazdan alıkonmamak elinizden geliyorsa, öyle yapın (namazı kaçırma­yın).» [126]

«Güneş doğmadan önce ve güneş batmadan namaz kılan kimse ate­şe girmez.» [127]

«Cennefte konak ve yer bakımından en aşağı olan, mülküne iki bin yıllık mesafeden bakıp en alt kısmına baktığı gibi, en son sınırına da öy­lece bakar. Cennet'te makamı en yüksek olan kimse ise, günde iki defa Allah'a bakıp O'nu görebilir.» [128]

«Kıyamet gününde Allah Cennet ehline: «Ey Cennet ehli! diye sesle­nir.» Onlar da: «Buyur Rabbımız, emrine hazırız» derler, Allah onlara: «Razı oldunuz mu?» diye sorar. Onlar da : «Ya Rabbİ, neden razı olma­yalım ki, halkın hiçbirine vermediğini bize verdin» derler. Allah: «Doğrusu size bundan üstününü vereceğim» buyurur. Onlar da: «Ne gibi şey bun­dan daha üstündür?» derler. Allah : «Size rızamı helâl kıldım, bir daha si­ze gazap etm iveceği m» buyurur.» [129]

Cenab-ı Hak âhirette herkes yerini alınca şöyle buyurur:

«Ey Cennet ehli! Sîzin için Allah yanında verilmiş bir söz vardır. Allah onu yerine getirmek ister.» Bunun üzerine Cennet ehli, «o nedir? Yüzü­müz ak-pak olmadı mı, terazimiz ağır basmadı mı, ateşten uzak tutulma­dık mı ve Cennet'e konulmadık mı?» diye verilen nimetleri sayarlar. Der­ken perde kalkar, Allah'a bakarlar. And olsun ki, onlara, Allah'a bakmak­tan daha hayırlı bir şey veriimemiştir. Bu, nîmet üzerine bir artıkfıktır.» [130]

 

İmân İle İnkârın Sürtüşmesi

 

«Onların dediklerine karşı sabret..»

İnkâr akıl ve idrâkten ziyade duygulara seslenir. Ümitleri kalmamış, hayalleri yıkılmış ve o sebeple manevî boşluk içinde bocalayan, hilkatin hedefinden sapıp sendeleyen kişilere bir can simidi gibi görünür. Ama hiç kimseyi doyurmaz, peşine takılanların içlerindeki boşluğu derinleştirmek­ten başka bir şeye yaramaz. Böylece inkarcılar, kâinattaki ilâhî nizamı ve O'nun kudret damgasını görmeye, akıllarını kullanıp gerçeği araştırmaya yönelmedikleri takdirde, içine düştükleri inkâr fırtınasında kaybolup gi­derler.

İman her yönüyle hem akla, hem sağduyuya, hem de düşünce ve duyguya hitap eder. Ümit verir, boş hayalleri kaldırır, hakikati getirir. Ki­şinin içindeki boşluğu en ölçülü şekilde doldurur.

İşte bu birbirine karşıt iki kavram ve onlara bağlı olanlar sürekli bir tartışma ve sürtüşme içindedirler. Mücadeleleri devam eder. Ne var ki.in­kâr alabildiğine şirrettir, patavatsızdır, hızlıdır ve saldırgandır. Onun ak­sine imân mütevazidir, vakarlı ve edeplidir; sabırlı ve sakindir.

O halde mü'minler münkirlerin şirretlik ve azgınlığına sabırla, vakar­la ve edeple karşı koyup kendi seviye ve meziyetlerini korumalıdırlar. Bu­nun için de, içlerini feyiz ve rahmetle, inayet ve sabırla dolduracak beş vakit namaz gereklidir ve bu ibâdet mü'minler için en büyük destektir. Çünkü namaz üç ayrı, fakat köklü yarar sağlamaktadır:

  Kişiyi günde beş defa dünya dağdağasından, hayat cenderesin­den uzaklaştırıp âlemlerin Rabbının terbiye ve edep huzurunda şekillen­dirir; ruhunu cilalar, sıkıntı ve üzüntülerini atar, sabırlı, temkinli olmasını telkîn eder.

  Kişiyle Allah arasında en işlek yolu açık tutar. Allah sevgi ve korkusunu bütün sevgi ve korkuların üstüne çıkartır. Böylece kişiye fazi­let, kahramanlık, cömertlik, af, hoşgörü ve tevazu duygusunu aşılar. Aşı­lanmış olanı devamlı geliştirir.

  Fertleri toplum hayatına iter; mü'minleri biraraya getirip yüce dava birliğine hazırlar; cemaatleşme şuurunu enjekte edip, ferdi toplumun kopmaz parçası yapar ve böylece kardeşlik duygusunu kalplerde pekiş­tirir.

Bunun için Allah,  başta Hz.  Peygamber (A.S.) olmak üzere bütün mü'minlere şöyle seslenmektedir: «İnkarcıların dediklerine karşı sabret. Güneşin doğmasından önce de, batmasından önce de Rabbını hamd ile tesbîh et. Gecenin bazı saatlerinde de, gündüzün etrafında da O'nu tes­bîh et ki hoşnutluğa eresin.»

Bu âyet, ikinci bir yorumla beş vakit namazı emretmektedir. Şöyle ki: Güneş doğmadan önce sabah namazı; güneş batmadan önce ikindi na­mazı; gecenin bazı saatleri akşam ve yatsı namazları; gündüzün etrafı öğle namazı ile yorumlanır.

Beş vakit namaz :

Kur'ân'da dört yerde açık, üç yerde kapalı olmak üzere yedi yerde beş vakit namazdan söz edilmekte ve namaz vakitleri hakkında genel bil­gi verilmektedir. [131]

 

Tesbîh İlâhî Sünnete Uymaktır

 

Her varlık ne için yaratılmış; ilâhî sünnetlerden hangisine bağlanmış­sa, ona uymakta ve öyleee Cenâb-ı Hakk'ın buyruğuna boyun eğmektedir. Güneş ve etrafındaki gezegenlerin, sonra da diğer sistemlerin belli ölçü­de hareketlerini sürdürmeleri; atom çekirdeğinin etrafında elektronların baş döndürücü hızla dönmesi; karıncanın kollektif çalışması, arının sis­temli çalışıp şifa toplaması hep kendilerine has tesbîhlerdir. Öyle ki, var­lık âlemi bir baştan bir başa hareket halindedir ve hepsi de Hakk'ı tesbîh ve tenzih etmektedir. İnsan ise, daha şuurlu ve bilgili olarak kendine has bir ölçü ve anlamda Hakk'ı tesbîh etmeli değil midir? Başta namaz olmak üzere Allah'a yapılan kulluk görevinin her çeşidi ayrı ayrı tesbîh ve ten­zihlerdir. Hem insan en şerefli ve saygıdeğer yaratıldığı için tesbîhini «hamd» ile yapmalıdır. Yani Yaratana hamd edip O'nun kudretinin yüce­liğini, saltanatının rakipsizliğini, nimetinin sınırsızlığını idrâk ettiğini kalp­ten dile getirmelidir. [132]

 

Ev Halkına Namaz İle Emretmek                           

 

«Ehline (ümmetine ve yakınlarına) na­mazı emret! Kendin de sabır gösterip (buna) devam et..»

Bu âyet indikten sonra her sabah namaz vakti olunca Resûlüllah (A.S.) Efendimiz kızı Hz. Fatima'nın evine uğrar ve «Namaza hazırlanın» diye seslenirdi.

Hz. Ömer (R.A.) de bu ilâhî emre uyarak, her sabah ev halkını nama­za kaldırırdı. Hz. Zübeyir'in (R.A.) oğlu Urve (R.A.) de lüks ve konfor için­de debdebeli hayat süren birini görünce, evine döner ve ilgili âyeti oku­duktan sonra eşine: «Haydi namaz kılalım!» derdi. [133]

Buradaki emir, zorlama anlamına değil; hatırlatma, tavsiye ve na­mazın yararını anlatma, devamını sağlama, gerekirse eğitip alıştırma an-lamınadır. Çünkü zorla ve tehditle kılınan bir namazda hayır yoktur. Öy­lesine bir namaz Allah için değil, zorlayan veya tehdit eden için kılınmış olur. Hem dinde zorlama yoktur. İrşat, uyarı, eğitme ve öğretme vardır. Özellikle ve öncelikle aile reisinin, yani ana-babanın ibâdet hususunda örnek olmaları ve namazı aksatmadan sürdürmeleri şarttır. Nitekim âyet­teki ikinci emir buna yönelik bir anlam taşımaktadır.

Ancak on yaşına girdiği halde namaza bir türlü ısınmayan çocuklara sert davranmakta, gerekirse, fazla incitmeden, yara-bere açmadan dayak atmakta fayda vardır. Aynı zamanda Resûlüllah'ın (A.S.) bu husustaki sünnetini yerine getirme söz konusudur. Tabiatıyla ergen olan çocuğa ne bundan dolayı dayak atılır, ne de zorlama yapılır. İkna edici bir metot uygulanarak sonuç alınmaya çalışılır. [134]

 

İyi Sonuç, Takvaya Göredir

 

«İV' sonuç, Allah'tan korkup fenalıklardan sakınmaya mahsustur.»

İyi sonuç, övülmeğe lâyık netice, takvayla bağlantılıdır.

Takva nedir? Bakara sûresi 2. âyetin tefsirinde bunu yeterince açık­lamış bulunuyoruz. Ancak münasebet düştüğü için kısaca bir hatırlatma­da bulunmamızda fayda vardır.

Takva : Kök mana olarak «vikaye»den türetilmedir ki, bir kimseyi za­rarlı ve eziyet veren şeylerden korumak demektir. Takva bu manayla, kendini endişe edilen tehlikeli şeylerden korumakla açıklanabilir. Dinî te­rim olarak: Allah'tan korkup günah ve isyanı gerektiren her şeyden kaçınıp korunmak anlamına gelir. Şüphesiz ki, bu manayla takva, imânın en gü­zel ve feyizli ürünüdür ki iyi bir sonuç hazırlar. [135]

 

Âyetler Arasında Bağlantı

 

Yukarıdaki âyetlerle, inkarcı sapıkların şirretliklerine karşı sabretme­miz tavsiye edildi. Namazın insanı olgunlaştırma konusunda çok tesirli bir ibâdet olduğuna işaretle, ona devam etmemiz emredildi. Gerçek saa­detin ve iyi sonucun şatafat, lüks ve konforda olmadığı belirtilerek, inkar­cıların bu yoldaki yaşayışlarına imrenitmemesine dikkatler çekildi.

Aşağıdaki âyetlerle, müşriklerin, «Muhammed Rabbından bize bir mu'çize getirse ya» demeleri konu ediliyor ve arkasından daha önce gelip geçen peygamberlerden de bu gibi ölçüsüz isteklerde bulunulduğu belir­tilerek üzerinde durulmaya değer olmadığı, yani onların isteğine uygun mu'cize indirilmiyeceği belirtiliyor. Sonra da Kur'ân'ın indirilme sebep ve hikmetlerinden biri  üzerinde durularak aydınlatıcı bilgi verilyor. [136]

 

Meali:

 

133—  (İnkarcı sapıklar) «O (Muhammed), Rabbından bize bir mu'cize getirse ya» dediler. Önceki sahifelerde geçen belgeler, deliller onlara gel­medi mi? (Kur'ân o mu'cize ve belgeleri onlara açıklamadı mı?)

134—  Eğer biz onları (Kur'ân'ı indirmeden, peygamber göndermeden) önce bir azap ile yok etmiş olsaydık, (Kıyamet günü onlar): «Ey Rabbi-miz! bize bir peygamber gönderseydin de alçalıp zillete uğramadan âyet­lerine uysaydık (olmaz mıydı?)» diyeceklerdi.

135—  De ki: hep beklemekte(yiz), siz de bekleyin, bakalım; yakında kimlerin doğru yolun yakınları (adamları) olduğunu, kimlerin de doğru yol­da bulunduğunu bileceksiniz.

 

İlgili Hadîs

 

«Hiçbir peygamber yoktur ki ona verilen (mu'cize ve â,yet)lerle, dev­rindeki insanlardan bir kısmı) imân etmiş olmasın. Bana verilen (mu'cize ve âyet) ise, Allah'ın bana vahyettiği (Kur'ân)dır. Umarım ki ben kıyamet gününde bütün peygamberlerden daha çok kendisine uyulan bir peygam­ber olarak bulunurum.» [137]

 

Önlerinde Büyük Mu'cize Dururken Mu'cize İsteyen Şaşkınlar

 

«(İnkarcı sapıklar) O (Muhammed), Rabbından bize bir mu'cize getirse ya, derler,.»

Tevrat ve İncil son peygamber Hz. Muhammed'in (A.S.) geleceğini, ona kitap indirileceğini açık-seçik haber vermişlerdir. Şüphesiz ki bu, ay­nı zamanda büyük bir mu'cize sayılır. Şöyle ki : Resûlüllah (A.S.) Efendi-miz'in gönderilmesi ve Kur'ân'ın indirilmesi iki önemli mu'cize mahiyetinde ortada bulunuyor. Kaldı ki, Kur'ân'da gelip geçen milletlerin mu'cizeler istedikleri, mu'cize tecelli edince de yine İnkârlarında ısrar ettikleri ve o yüzden ilâhî hışma uğrayarak yok edildikleri yer yer anlatılmaktadır.

Bu kadar açık belgeleri, yaşayan mu'cizeleri görmeyen ve anlayarru- yan körlere başka mu'cize getirmenin ne anlamı olabilir veya ne gibi bir yarar sağlanabilir?

Bunun için Kur'ân ilgili âyetle bu inceliğe dikkatleri çekiyor ve tam bir nankörlük içinde hayatını bir hiç uğruna heder eden müşriklerin inan­mayacaklarına işaret ediyor. [138]

 

Peygamber Gönderilmeden Azap Edilmez

 

 (Kur'ân'ı indirmeden, peygamber göndermeden) önce bir azap ile yok etmiş olsaydık, (kıyamet günü onlar): Ey Rabbımız! Bize bir peygamber gönderseydin de alçalıp zillete uğramadan âyetlerine uysaydık (olmaz mıydı?) diyecekler..»

Bu, Cenâb-ı Hakk'ın sünnetlerinden biridir. İnsan aklı, mantığı, bilgi ve yeteneği; Allah'ı bütün isim ve sıfatlarıyla, ruhu asıl maya ve cevheriy-le, ölümü ve ondan sonraki hayatı hikmet ve derinliğiyle anlamaya yeterli değildir. Bunun için peygamber gönderilir, kitap indirilir. Peygamber gön­derilmeden inkâr ve sapıklıktan dolayı azap edilmez. O nedenle tarih bo­yunca her millete ve kavime uyarıcı peygamberler gönderilmiştir.

İlgili âyetle de bu husus açıklanıyor. Son peygamber gönderilmeden müşrikler, putperestler, inkâr ve azgınlıklarından dolayı yok edilselerdi, kıyamet gününde çok masum bir eda ile şöyle itirazda bulunacaklardı: «Ey Rabbımız! Bize bir peygamber gönderseydin de alçalıp zillete uğramadan âyetlerine uysaydık (olmaz mıydı?).»

Şüphesiz peygamberden ve kitaptan tümüyle habersiz bir topluluğun kıyamette böyle bir itirazı veya özür beyân etmeleri haklı sayılabilir ve özürleri makbul tutulabilir. Ne var ki, Cenâb-ı Hak bu tür itiraz ve özür­leri beyâna gerek bırakmamak için ardarda peygamberler göndermiştir. Çünkü amaç azap etmek değil, rahmet ve inayet indirmek ve insanları her iki âlemde de, akıl, beceri ve yeteneklerini kullandıkları nisbette mutlu etmektir.

Kur'ân-ı Kerîm'de, peygamber göndermedikçe Cenâb-ı Hakk'ın azap etmiyeceği ve her kavim veya millete uyarıcı peygamberlerin peşpeşe gönderildiği birkaç yerde açıklanmaktadır. Şöyle ki:     

«Ve biz bir peygamber göndermedikçe azap ediciler de değiliz.» [139]

«Rabbın kasabaların ana yerleşim yerlerine peygamber göndermedik­çe o kasabaları yok edici değildir..» [140]

«Hiçbir millet yoktur ki, içlerinden (gelecek felâkete, inkâr ve sapık-lıklarındaki inatlarına karşı) bir uyarıcı peygamber gelip geçmiş olma­sın.» [141]

 

İlâhî Emrin İnmesini Beklemek

 

«De ki: Hep beklemekteniz), siz de bek­leyin..»

Allah'ın beşer için koyduğu hayat kanunlarına uyup Ona karşı kulluk görevini imân ve şuur ölçülerine göre yerine getirenlerin, nasıl doğru bir yolda bulunduklarını; inkarcı sapıkların da karanlığa nasıl taş attıklarını zaman gösterecektir. Onun için sonucu sabırla, vakarla, ümitle ve karar­lılıkla beklemek gerekir. Nitekim Mekke'de hak ile bâtılın çetin mücadele verdiği yıllarda, inkarcılar azgınlık ve saldırılarını iyice artırmışlar ve teh­dit edildikleri azabın hemen gelmesini alaylı bir ağızla istemeğe başla­mışlardı. Başta Resûlüllah (A.S.) Efendimiz olmak üzere mü'minler ilgili âyetten aldıkları bilgi ve ilhama uyup neticeyi sabırla beklemeyi uygun görmüşlerdi. Böylece çok geçmeden hicret olayı meydana geidi. Bu, İs­lâm'ın artık saadet burcuna yükselmesinin en açık belirtisi idi. Arkasın­dan peşpeşe zaferler, şehir devleti, yazılı anayasa derken Mekke'nin fet­hi gerçekleşti ve kutsal Kabe asıl sahiplerinin eline geçti. Şirkten, puttan temizlendi. Doğru yolda, imânla, irfanla, birlik ve dirlikle, ümit ve iştiyak­la yürüyenlerin hem dünyada, hem de âhirette başarıya erişecekleri ke­sinlik kazandı. Şüphesiz bu öyle bir kanundur ki, hedefinden sapmadan yoluna devam eder. Ona uyanlar mutlu, uymayanlar mutsuz olurlar.

Böylece âyetin açık delâletinden anlıyoruz ki: Her devirde ve çağda hak ile bâtılın sürtüşme ve tartışması olmuştur ve olacaktır. Hak'tan yana olan mü'minler ilim ve ahlâkı, fazîlet ve sabrı kendilerine rehber edinirler de bilerek yollarında yürümeye devam ederlerse, zafer mutlaka onlardan yana tecelli eder ve mutlu sonuç onların yüzüne güler.

Tâ-Hâ Sûresinin tefsirini burada noktalarken bizi başarılı kılan Ce-nâb-ı Hakk'a hamd-u senalar olsun. O, bize yeter ve O ne güzel vekildir! Salât-ü selâm da sevgili peygamberimiz Hz. Muhammed'e (A.S.) ve Onun ehline, ashabına ve dostlarına olsun.. Amin. [142]

 

 

 



[1] Lübabu't-te'vîl :   3/233

[2] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 7/3781.

[3] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 7/3781-3782.

[4] Esbab-ı Nüzul - İbn Kesîr :  3/141

[5] »          »            »        »        »   »

Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 7/3784.

[6] Buharî/ilim:   10, humus:  7, i'tisam :   10- Müslim/imaret:   175, zekât:   98, 100- Tirmizî/ilim: 4- İbn Mâce/mukaddeme: 17- Dâremî/mukaddeme: 24-Ahmed: 1/306-2/234-4/92- 101

[7] Taberânî: İsnad-i ceyyid ile..

[8] Buharî/imân:  29- Nesâî/imân:   28- Ahmed:  5/69

[9] Buharî/imân:  30- Tirmizî/menakıb:   32, 64- Ahmed:   1/236

Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 7/3784-3785.

[10] Hz. Ömer'in   (R.A.)   bu olayını hemen bütün siyer sahipleri nakletmiş-lerdir. Ayrıca Beyhakî ve Kurtubî de özet mahiyetinde buna yer vermişlerdir.

[11] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 7/3785.

[12] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 7/3785-3787.

[13] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 7/3787-3788.

[14] Ebû Dâvud/sünnet:   18

[15] İbn Mâce:  zühd:  39

[16] Tirmizî:tefsîr/l-9/ll-   İbn   Mâce /mukaddeme :   13-   Ahmed:   4/11,   12

[17] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 7/3788-3789.

[18] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 7/3789-3790.

[19] Bilgi için bak : A'raf Sûresi: 180, îsrâ Sûresi: 110, Haşır Sûresi: 24. âyet­lerin tefsirine

Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 7/3790-3791.

[20] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 7/3791.

[21] Bilgi için bak : Lübabu't-te'vîl ;  3/234

Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 7/3793.

[22] Müslira/mesacid:  316- Taberânî/vükût:  26- Ahmed:  3/184, 216

[23] Ebû Dâvud/salât:  11- Nesâî/mevakiyt: 53- İbn Mâce/salât:  10- Dâremî/ salat: 26

Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 7/3793.

[24] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 7/3793-3794.

[25] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 7/3794-3795.

[26] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 7/3795.

[27] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 7/3795-3796.

[28] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 7/3796.

[29] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 7/3797.

[30] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 7/3797-3798.

[31] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 7/3800-3801.

[32] Tâ-Hâ Sûresi :   20- Nemi Sûresi:   10-  A'raf Sûresi:   107

[33] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 7/3801.

[34] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 7/3801-3802.

[35] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 7/3802-3803.

[36] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 7/3803.

[37] Hafız tbn Kesîr/Tefsîrü'1-Kur'ânTl-Azîm:   3/148

[38] Buharî/tefsîr:  1/20 - Ahmed; 2/287, 44Ö

Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 7/3805-3806.

[39] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 7/3806-3807.

[40] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 7/3807.

[41] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 7/3807.

[42] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 7/3807-3809.

[43] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 7/3809.

[44] Müsned-i   Ahmed:   1/303,   368

Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 7/3811.

[45] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 7/3811-3813.

[46] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 7/3813.

[47] Mefatihü'l-gayb:   1/637,   638

Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 7/3816-3817.

[48] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 7/3817-3818.

[49] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 7/3818.

[50] Müsned-i Ahmed :  3/48, 255

[51] »             »        :  3/5

Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 7/3820.

[52] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 7/3820-3821.

[53] tsrâ Sûresi : 81

[54] Enfâl Sûresi:  8

[55] Enbiyâ Sûresi:  18

[56] Sebe' Sûresi: 49

[57] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 7/3821-3822.

[58] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 7/3822.

[59] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 7/3822-3823.

[60] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 7/3823.

[61] Buharı/menakıb-i ansâr :   52

[62] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 7/3825.

[63] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 7/3825-3826.

[64] Tevrat/Çıkış :  14/21-31

[65] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 7/3826-3827.

[66] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 7/3827-3828.

[67] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 7/3828.

[68] Tevrat/Çıkış: 32/15-18

[69] s>            »      :  32/20

[70] Tevrat/Çıkış :   32/21-23

[71] Melek Cebrail'in İndirdiği vahyi, Hz. Muhammed'in  (A.S.)  kalbine ak­tarması da «ilka» kökünden gelen «elka» fiiliyle ifade edilir.

[72] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 8/3831-3833.

[73] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 8/3833-3834.

[74] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 8/3834.

[75] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 8/3834.

[76] Tefsîr-i Kurtubl :  U/233

[77] »            »         ;   >    >

[78] »               »         :   11/234

[79] »             >         ;   »    »

[80] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 8/3835.

[81] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 8/3835-3836.

[82] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 8/3836-3837.

[83] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 8/3837.

[84] Tirmizî/kıyâmet:  8, tefsir:   39- Dâremî/rikak:   79-  Ahmed:   2/162,  192

[85] Ahmed b. Hanbel : Ebû Hüreyre  (R.A.)den

[86] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 8/3838-3839.

[87] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 8/3839.

[88] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 8/3840.

[89] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 8/3840-3841.

[90] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 8/3841.

[91] Lübabu't-te'vîl:   3/247 - Esbab-i Nüzûl/Süyûtl

Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 8/3843.

[92] Buharî/tefsîr: 1/2, tevhîd: 19,24- Müslim/imân: 322- îbn Mâce/zühd: 37

[93] Taberani

[94] Buharî/mezâlim:  8- Tifmizî/birr:  83

Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 8/3843-3844.

[95] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 8/3844.

[96] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 8/3844-3845.

[97] Bilgi için bak :  Bakara sûresi ;  260- Âl-i tmrân Sûresi:   49- Mâide Sû­resi : no. âyetlerin tefsiri

Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 8/3845.

[98] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 8/3846.

[99] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 8/3846.

[100] Tirmizî/daavat:  128- îbn Mâce/mukaddeme:  23, duâ:  2

[101] ibn Mâce/mukaddeme:   17

[102] Ebu'ş-Şeyh :   ibn Abbas   (R.A.)dan - Camiussağîr:   1/69

[103] Tefsîr-i  Kurtubî:   11/250

Fazla bilgi için bak: Kıyamet sûresi:  16-19. âyetlerin tefsiri

Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 8/3847-3848.

[104] Bilgi için bak : Nahl süresi: 103, Şuârâ sûresi: 195, Yusuf sûresi: 2, Ra'd sûresi: 37, Zümer sûresi: 28, Fussilet sûresi: 3, Şûra sûresi: 7, Zührûf sûresi: 3, Ahkaf sûresi:  12. âyetlerin tefsiri

Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 8/3848-3849.

[105] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 8/3849-3850.

[106] Kitab-ı Mukaddes, Kur'ân ve   Silim:   179

Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 8/3850-3851.

[107] Kıyamet sûresi:   16-19

[108] A'lâ sûresi:  6

Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 8/3851-3852.

[109] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 8/3852.

[110] Buharî/bed'-i halk: 8, tefsir: 56, rikak:  51- Müslim/cennet:  6. 8- Tirmi-zî/ cennet:   1, tefsîr:   1/56- İbn Mâce/zühd:   39- Dâremî/rikak:   114-  Ahmed:   2/ 257, 404, 418, 438, 452, 455, 469, 487-   3/110,   135,   164,   185, 207, 234

[111] Buhari/tefsîr:   3/20-   Tirmizî/kader:   2-  Ahmed:   2/287,   314

[112] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 8/3854-3855.

[113] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 8/3855.

[114] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 8/3856.

[115] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 8/3856-3857.

[116] Bu konuda bilgi için bak ;   el-İbriz/Celâl Yıldırım  tercümesi

[117] Tevrat/Tekvin:   2/7-17

[118] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 8/3857-3858.

[119] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 8/3858.

[120] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 8/3859-3860.

[121] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 8/3860.

[122] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 8/3862-3863.

[123] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 8/3863.

[124] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 8/3863-3864.

[125] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 8/3864.

[126] Buhari/mevakiyt: 16, 26, ezan: 129, tefsir: 50, rikak: 52, tevhîd: 24- Ebû Dâvud/sünnet:   19-  Tirmlzî/cennet:   16-  Ahmed:   3/16,   17,  26,  27

[127] Müslim/salât:   13, 21, mesacid:   213,  214-  Ebû  Dâvud/salât:   9-  Ahmed: 4/136, 261

[128] Buharî/rikak:   51-  Müslim/iman:   308,  311,  314-  Tirmizî/cennet:   17,  23, tefsir: 3/32, 2/75- İbn Mâce/zühd:  39- Ahmed:  2/13. 64-3/27

[129] Buharî/rikak:   51,  tevhîd:   38-   Müslim/cennet:   9-   Tirmizî/cennet:   18-Ahmed:  3/88, 95

[130] Tirmizî/cennet:   16,  tefsir:   1/10-   İbn Mâce/mukaddeme:   13-   Ahmed: 4/332, 333-  6/16

Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 8/3866.

[131] Bilgi için bak : Hud sûresi:  114, Rum sûresi :  18, îsrâ Sûresi: 78, Mü'min sûresi: 55, Kaf sûresi: 39, Âl-i îrarân sûresi: 41. âyetlerin tefsirine

Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 8/3867-3868.

[132] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 8/3868.

[133] Bu konuda bilgi için bak :  Tefsîr-i Kurtubî:   11/263

[134] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 8/3868-3869.

[135] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 8/3869-3870.

[136] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 8/3870.

[137] Saiıîh-i  Buharı:   11/226

Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 8/3871.

[138] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 8/3871-3872.

[139] İsrâ Sûresi :   15

[140] Kasas Sûresi:  59

[141] Fâtır Sûresi:   24

Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 8/3872-3873.

[142] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 8/3873-3874.