FÂTIR    SÛRESİ 5

Sûrenin Kapsadığı Başlıca Konular: 5

Meali: 5

İlgili Hadîsler. 5

Göklerle Yerin Anılması Kâinata Delâlet Eder. 5

Meleklerin Kanatlı Yaratılması 6

İnsanlara Açılan Rahmeti Durduracak Bir Kuvvet Yoktur. 6

Gökten Ve Yerden Rızık Veren Kimdir?. 6

Âyetler Arasinda Bağlantı 7

Meali: 7

İlgili Hadîs. 7

Allah'ın Va'di Çizdiği Plâna Göre Gerçekleşir. 7

Allah, Dilediğini Saptırır. 8

Ayetler Arasinda Bağlantı 8

Meali: 8

İlgili Hadîsler. 8

Yağmur Ölü Yeri Kabartıp Hayata Döndürür. 9

Azizlik Ve Şeref Allah İledir. 9

İmandan Yükselen Ses. 9

İnsan Topraktan Yaratılmıştır. 10

Ömrün Uzun Veya Kısa Olması 10

Âyetler Arasında Bağlantı 10

Meali: 10

Tatlı Ve Aci Su. 11

Allah'ın Köpürüp Taşan Nîmeti 11

Gecenin Gündüze, Gündüzün De Geceye Katılması 11

Cisimlerin Duyması 12

Âyetler Arasında Bağlantı 12

Meali: 12

Canlı-Cansız Her Şey Allah'a Muhtaçtır. 12

Dilerse, İnsanları Hayat Sahnesinden Alaşağı Edip İndirir. 12

Hiçbir Günahkâr, Diğer Günahkârın Günahını Taşımaz. 13

Kimler Uyarıdan Faydalanır?. 13

Âyetler Arasında Bağlantı 13

Meali; 14

İlgili Hadîsler. 14

Görenle Görmeyen Bir Midir?. 14

Cenâb-I Hak, Kudretinin Sesini Dilediğine Duyurur. 15

Peygamber'in (A.S.) İki Ana Görevi 15

Her Ümmete Uyarıcı Peygamber Gönderilmiştir. 15

Gönderilen Hemen Her Peygamber Yalanlanmıştır. 16

Allah'ın Kudretine Delâlet Eden Belgeler. 16

Renk Ve Irklar. 17

Allah'tan Ancak Âlimler Saygi İle Korkar. 17

Gerçeği Arayan Âlim Üç Şey İle Uyum Sağlar. 17

Âyetler Arasında Bağlanti 17

Meali; 18

İlgili Hadîsler. 18

Kur'ân, Bütünüyle Hakkı Yansıtır. 19

Kur'ân İlâhî Emânet Olarak Kimlere Mîras Bırakılmıştır?. 19

Cennetin Bazı Özellikleri 19

Cehennemin Bazı Özellikleri 20

Âyetler Arasında Bağlantı 20

Meali: 20

İnsanlar Yeryüzünde Allah'ın Halîfeleridir. 21

İlâhî Kudretin Açık Belirtisi 21

Arap Yarımadası'nda Bir Peygamber Bekleniyordu. 21

Allah'ın Câri Sünneti 21

Yeryüzünde Öğüt Ve İbret Alma Gözüyle Gezip Dolaşmak. 22

Hemen Cezalandırma Söz Konusu Değildir. 22

 

 

 

 




FÂTIR    SÛRESİ

 

Birinci âyette, CenâbHakk'ın göklerin ve yerin Fâtırı, yani gökleri ve yeri yokluk karanlığını yırtıp varlık alanına getirmek suretiyle yarattığı ko­nu edildiğinden sûreye «Fâtır» ismi verilmiştir.

Sûrenin tamamı Mekke'de inmiştir. Cumhur da aynı tesbitte buluna­rak buna muhalefet eden olmamıştır.

Âyet sayısı          :     45

Kelime   »              :    777

Harf       »              : 3130    [1]

 

Sûrenin Kapsadığı Başlıca Konular:

 

  Kâinatı örneksiz ve benzersiz yaratan Allah'ın kudretine delâlet eden belgeler açıklanıyor.

  Şükretsinler diye CenâbHakk'ın bazı nîmetleri hatırlatılıyor.

  Gelip geçen önceki peygamberleri yalanlayan inkarcı sapıkların tutumuna değinilerek Resûlüllah (A.S.) Efendimiz ile mü'minler teselli edi­liyor.

İnsanların faziletlerle süslenmeleri, rezîietlerden temizlenip sakın-malcn emredilerek uyarıda bulunuluyor.

  CenâbHakk'ın göklerde ve yerde vücuda getirdiği açık delil ve belgelere dikkatle bakılması tavsiye ediliyor.

  Mü'minlerle kâfirler konu edilerek birtakım misaller veriliyor.

  Hakikati araştırıp hakka yönelen gerçekçi ilim adamlarından ve bir de Allah'tan korkup kötülüklerden sakınan sâlih mü'minlerden söz ediliyor.

  Âhiret gününde mü'minlerin erişeceği mükâfatlar; kâfirlerin kar­şılaşacağı  korkunç safhalar konu edilerek,  mü'minlere  müjde,  kâfirlere tehdît sinyali veriliyor. [2]

 

Meali:

 

  Hamd o Allah'a ki, gökleri ve yeri yoktan var kılıp yaratmış; iki­şer, üçer ve dörder kanatlı melekleri elçiler yapmıştır. O, yaratmada dile­diğini artırır. Şüphesiz ki Allah'ın kudreti her şeye yeter.

  Allah insanlara rahmetinden neyi açarsa onu tutacak yoktur; ne­yi de tutar salıvermezse, onu ondan sonra salıverip gönderecek yoktur. O, çok güçlüdür, çok üstündür; yegâne hikmet sahibidir.

3__  Ey insanlar! Allah'ın size olan nîmetini hatırlayın; gökten ve yerden sizi rızıklandıran O'ndan başka yaratan var mıdır? O'ndan başka ilâh yok. Artık nasıl (haktan) döndürülüyorsunuz?!

Eğer seni yalanlıyorlarsa, senden önce de birçok peygamberler yalanlanmıştır. İşler (eninde sonunda) Allah'a döner.

 

İlgili Hadîsler

 

«Resûlüllah (A.S.) Efendimiz, Melek Cebrail'i altıyüz kanadıyla birlik­te gördü.» [3]

«Resûlüllah (A.S.) Efendimiz her namazın arkasından şöyle derdi: «Al­lah'tan başka ilâh yoktur; O birdir, ortağı yoktur. Mülk O'nundur; hamd O'na mahsustur. O'nun kudreti her şeye yeter.

Allahım, senin verdiğine hiçbir engelleyici bulunmaz; senin vermediğini hiçbir kimse veremez. Hiçbir mal ve devlet sahibine, senin (adalet ve hük­müne karşı) hiçbir mal ve devlet fayda vermez.» [4]

 

Göklerle Yerin Anılması Kâinata Delâlet Eder

 

 «Hamd o Allah'a ki, gökleri ve yeri yoktan var kılıp yaratmış..»

Kur'ân'ın birçok yerinde kâinat söz konusu edilince sadece göklerle yer anılır. Bu, parçayı anıp bütünü irâde manasına gelen bir mecazdır. İlim dilinde buna «mecaz-i mürsel» denir.

Konumuzu oluşturan âyetle, varlık âlemini örneksiz, benzersiz yokluk karanlığından varlık aydınlığına çıkarıp yaratan Allah'a hamd ediliyor. Zira bütün kuvvet ve kudreti, plân ve programı, tasarruf ve yürütmeyi kendinde bulunduran ve hiçbir şeye muhtaç olmayan; eşi, dengi, benzeri ve ortağı bulunmayan Cenâb-ı Hak her zaman övülmeye, sena edilmeye lâyıktır. Gerçi O'nun hamd ve senaya ihtiyacı yoktur, ama O'nu belirtilen şekilde övmek bizim kulluğumuzun gereği, insan olmamızın tezahürü, mü'min ol­mamızın alâmetidir. Nitekim bize bu gerçeği ilham eden «fâtır» sıfatı kul­lanılarak idrâkimize seslenilmektedir.

İbn Abbas (R.A.) sözü edilen sıfat hakkında şöyle demiştir:

— Ben önceleri «fâtır»ın manasını bilmiyordum. Sonra bedevilerden iki adam bir kuyu hakkında davalı ve davacı olarak bana baş vurdular. On­lardan biri, «bu kuyuyu ben fatrettim» yani onu ilk kazıp ortaya çıkaran benim, deyince, âyetteki «fâtir» sıfatının manasını anlayabildim. [5]

 

Meleklerin Kanatlı Yaratılması

 

«İkişer, üçer ve dörder kanatlı melekleri elçiler yapmıştır..»

Bilindiği gibi melekler nurdan yaratılmıştır; son derece latîf varlıklar­dır. Onlar için uzaklık, yakınlık söz konusu değildir; bizim ölçülerimizi aşa­cak bir sürate sahiptirler. Kanatlar bu hızı ifadeye yönelik bir anlam taşı­maktadır. Ayrıca melekler birçok konuda elçilik yapar ve programları uy­gularlar. İlâhî plâna bağlı kalıp emredildiklerini kusursuz gerçekleştirirler. Böylece meleklerin hepsi de ilâhî kudreti ve tasarrufu temsil ederler.

Meleklerin bulundukları sema ve daha yukarı dereceler itibariyle hem görevleri farklıdır, hem de kanat sayılan arasında birçok farklar söz konu­sudur. Melek Cebrail'in 600 kanatla inmesi bunun belirtilerinden bîridir. Bi­rinci âyette ise,,bu hususa değinilerek şu bilgi verilmektedir: «O, yarat­mada dilediğini artırır.» [6]

 

İnsanlara Açılan Rahmeti Durduracak Bir Kuvvet Yoktur

 

«Allah insanlara rahmetinden neyi açarsa onu tutacak yoktur..»

Varlık âleminde her şey O'nun rahmetinin ve kudretinin eseridir. Bütün hazineler, feyiz ve bereketler O'nun katındadır ve ancak O'ndan kaynakla­nıp gelir. Kime rahmet kapısından bir şey açarsa, artık onu engelleyen bir kuvvet yoktur. Kime de bu kapıyı kaparsa, onu açan bir güç söz konusu değildir. Kendi mülkünde yegâne hükümran ve tasarruf sahibidir. Ancak O, rahmet, inayet ve nîmet kapılarını, hazırladığı plâna ve koyduğu kanun­lara, düzenlediği programa göre açar ve yine ona göre kapalı tutar. Açık ve kapalı tutması belli ölçü ve kurallara, ilâhî sünnete göredir; her yönüyle düzenli, dengeli ve hesaplıdır. Öyle ki: İnsanların ruhlarını yarattıktan sonra herkesin, dünya hayatına gözlerini açınca kendi akıl, zekâ, duygu ve iradesiyle nasıl bir hayat süreceğini ezelî ilmiyle tesbit edip ona göre nimetlerini sergilemiştir. O'nun ilmi elbette ki yanılmaz; yanılmıyacağına göre de tesbit ettikleri, vakti saati gelince aynen gerçekleşir. Çünkü Ce-nâb-ı Hak çok güçlüdür, çok üstündür ve yegâne hikmet sahibidir. Gelişi­güzel bir tasarrufta bulunmayacağı gibi, rastgele nîmet kapılarını da aç­maz; aynı zamanda yararsız bir şey de yaratmaz. Hikmetsiz iş görmez. [7]

 

Gökten Ve Yerden Rızık Veren Kimdir?

 

«Ey insanlar! Allah'ın size olan nimetini hatırlayın; gökten ve yerden sizi rızıklandıran O'ndan başka yaratan var mıdır?..»

Rizik, hayatımızı ayakta tutan, geçinmemizi sağlayan, ihtiyaçlarımıza cevap veren nesnedir. Onları hazırlayan sayısız eller vardır. Güneş, ay, bulut, hava, toprak, yağmur ve toprağın taşıdığı bakteriler bu cümledendir. Bunların hepsini belli düzen ve ölçüde yaratıp insanların hizmetine veren kimdir? İnsanın kendisi olamaz. Çünkü o dünyaya geldiğinde bunların ta­mamı mevcut idi; işler halde bir plân ve program vardı. Kendiliğinden de böylesine mükemmel, hesaplı, plânlı ve programlı bir düzen oluşamaz. Zi­ra her olay ve her nîmet birtakım hesaplara, kanunlara dayanmaktadır.

O halde bütün bunları yaratıp düzenleyen ve takdîr edip hizmete sevkeden O en yüce kudret sahibi Allah'tır. Göklerle yeri belli kanunlarla harekete geçiren ve bize sayısı belirsiz nîmetleri hazırlayan başka bir kud­ret düşünmek mümkün değildir. Çünkü her nîmet Allah'ın eseri olduğunun izini taşımakta ve her şey, bağlı bulunduğu hilkat kanunu doğrultusunda ancak O'nu tesbîh ve tenzih etmektedir.

Hazırladığı plân ve program şaşmadan hedefine doğru ilerler. Bilgi­sizce bir müdahale düzeni zedeleyebilir, dengeyi bozabilir. Örneğin nük­leer bir savaş bütün bunları alt-üst edip hayatı baştan sonuna felce uğra­tabilir. CenâbHakk'ın kudret elinden çıkan her şey ölçülü, plânlı, denge­li ve düzenlidir; tek kelimeyle kusursuzdur.

O halde Allah'tan başka gerçek ilâh yoktur; ancak O vardır. O'nun varlığına ve birliğine bunoa delil varken, insanların çoğunun nasıl haktan döndürüldüğü çok düşündürücü ve hayret uyandırıcıdır! Ya güneş daha uzakta olsaydı, ya atmosfer tabakası daha ince veya daha kalın bulunsay­dı, yerkürenin hareket hızı daha az veya daha fazla olsaydı, ya denizler bu­günkü nisbetten fazla veya noksan bulunsaydı durum ne olurdu? Hayatımız devam edebilir miydi?

Görülüyor ki, her şey en ince hesaba dayanmakta ve çok hassas te­raziyle tartılıp takdîm edilmektedir. Bütün bu gerçekleri görmemek, an­lamamak ve takdîr etmemek nankörlük ve basiretsizlik değil midir?

Buna rağmen hâlâ peygamberi yalanlayanlar ortaya çıkıyorsa; koyu cehaletten kaynaklanıp kalp ve kafalara Allahsızlık enjekte ediliyorsa, bu, maddecilerin öteden beri nesli dejenere etme plânlarının tabii sonuçlandır. Çok cazip görünümde ve bilimsel kılıfta takdim edilir. Medeniyet adı altın­da bu öldürücü zehir, panzehir olarak içirilir. Ama fazla üzülmeye gerek yok. Çünkü küfür ve inkâr Hakk'ın damgasını silememekte, O'nun eşyada­ki izlerini belirsiz hale getirememektedir.

İnsanoğlu dünyaya ayak bastığı andan itibaren hak île bâtılın sürtüş­me ve tartışması da başlamıştır ve kıyamete kadar devam edecektir. Gön­derilen her peygamberi yalanlayan sapıklar sahneden eksik olmamıştır. O bakımdan Hz. Muhammed'e (A.S.) dil uzatanlar da o sapıklardan bir kıs­mıdır. Ama unutmayalım ki, işler eninde sonunda Allah'a döndürülür. Kişi Allah'ı ne kadar red ve inkâr ederse etsin, O'nun mülkünden dışarı çıka­maz ve O'nun düzeninin ötesinde bir düzen bulamaz. O'nun koyduğu ka­nunlara baş eğmek zorundadır ve ölüm olayıyla, inanmadığı, kaçıp uzak­laşmaya çalıştığı âlemlerin Rabbının adaleti huzurunda gözlerini açacaktır.

Onun için Cenâb-ı Hak inkarcı sapıklara, maddeci azgınlara seslene­rek şöyle uyarıda bulunuyor: «İşler (eninde sonunda) Allah'a döner.» [8]

 

Âyetler Arasinda Bağlantı

 

Yukarıdaki âyetlerle, gökleri ve yeri yaratıp İnsanların hizmetine sev-keden ve rahmet kapılarını acık bulunduran o çok üstün, çok güçlü ve ye­gâne hikmet sahibi Allah'ın her zaman hamd ve senaya lâyık olduğu bildi­rildi. İnsanın ve diğer canlıların geçimini sağlamak için rızıkla ilgili kay­nakları ve sebepleri hazırlayanın Allah olduğu hatırlatılarak inkâr ve nan­körlükten kaçınılması telkin edildi.

Aşağıdaki âyetlerle, dünya hayatının bir hazırlanma dönemi olduğu­na işaret edilerek ona şuursuzca bağlanmanın doğru olmayacağı konu ediliyor. Bu araöa şeytanın, insanları durmadan dünyalığın peşinde koş­turup ondan başka bir amaç olmadığını telkine çalıştığı haber verilerek, bu amansız düşmanın fısıltı ve dürtüşlerinden kendilerini uzak tutmaları öğütleniyor. Sonra da aracı kabul edip ikinci hayata inanmayanlara şid­detli azap; imân temeli üzerinde sâlih amellerle yükselen mü'minlere ise mağfiret ve büyük ecirler hazırlandığı bildiriliyor. [9]

 

Meali:

 

Ey insanlar! şüphesiz ki Allah'ın va'di haktır. Artık Dünya hayatı sakın sizi aldatmasın ve sakın o gurura kapılıp aldanan (şeytan) da sizi Allah'a karşı (O'nun geniş rahmetine amelsiz, ibâdetsiz güvendirerek) al­datmasın.

  Muhakkak ki şeytan sizin düşmanınızdır. Artık si* de onu düş­man edinin. Çünkü o kendi yandaşlarını alev alev köpüren bir ateşin yakın dostları olsunlar diye çağırır.

  Küfre saplanıp kalanlar için şiddetli bir azap vardır. İmân edip iyi-yararlı amellerde bulunanlara mağfiret {günahlardan bağışlanıp arınma) ve büyük bir mükâfat vardır.

  Kötü ameli kendisine çekici gösterilip de onu güzel gören kimse, (iyi yararlı amellerde bulunan kimse gibi midir?), Allah, elbette dilediğini saptırır, dilediğini doğru yola iletir. Artık onlara karşı üzüntülere kapılarak kendini yıpratmaya yönelme. Şüphesiz ki Allah onların neler işlediğini bi­lendir.

 

İlgili Hadîs

 

«Şüphesiz ki Allah, yarattıklarını önce karanlıkta yarattı; sonra kendi nurundan onlar üzerine bir aydınlık salıverdi. O gün kime Allah'ın nuru do­kundu ysa, o doğru yolu buldu; kime de dokunmadıysa, o da sapıtıp kaldı. Bunun için diyorum ki: Kalem(in mürekkebi) Allah'ın (tesbit edip) bildiği üzere kurumuştur.» [10]

 

Allah'ın Va'di Çizdiği Plâna Göre Gerçekleşir

 

Ey insanlar! Şüphesiz ki Allah'ın va'di hak­tır..»

Cenâb-ı Hak ezelî ilim ve kudretiyle, birbirini tamamlayan ve birinin var kılınmasının hikmeti diğeriyle anlaşılan iki hayatı belli bir plâna göre düzenlemiş ve bu plânda yerini alan her şeyi ve olayı belli kanunlara ve sebeplere bağlamıştır. Artık bu düzenleme yöneltildiği amaç ve hikmete doğru aksamadan ilerler ve vakti, saati gelince de hükmünü yürütür. Al­lah'ın koymuş olduğu plân ve kanunda bir değişme ve değişiklik söz konu­su olamaz. O bakımdan birinci hayatın süresi dolunca, yani ruhlar alemin­deki mevcut insanî ruhlar dünyaya inip sonu gelince mevcut düzen taşıdı­ğı sistemlerle birlikte bozulup alt-üst olur ve yerine kalıcı yeni bir düzen kurulur da öylece ikinci hayat başlatılmış olur.

O halde birinci hayatın şatafatı ve çekiciliği bizi aldatmamalıdır. Çün­kü bundan maksat, ikinci hayata iyice hazırlanmak, onun anlamını ve de­ğerini kavramaktır. Birinci hayatı bu anlamda değerlendirdiğimiz nisbette mutlu oluruz ve huzurlu bir hayata emin adımlarla ilerleme imkânına eri­şiriz. İblîs, ise ilâhî plân ve program gereği durmadan birinci hayatı çekici olarak göstermektedir. Nefsimiz ise, onun bu sinyallerine kulak vermekte ve ilgi göstermektedir. Aklımız, vicdanımız ve basîretimiz ise Kur'ân'ın sesi­ne gönül kulağını açmamızı uygun görmektedir.

Böyleoe İblîs ve nefis, düşmanımız; Allah, Peygamber ve Kur'ân en ya­kın dostumuzdur. Artık bu iki taraftan hangisine daha çok eğilim gösterir de çağrısına kulak verirsek, ondan yana bir hayat sistemi oluşturmuş olu­ruz.

Konumuzu oluşturan âyetle, aynı zamanda şeytanın yaratılışındaki hikmete, insana düşman olmasındaki sırra işaret edilmekte; karşıt kuvvet­lerin yaratılıp karşı karşıya getirilmesiyle, insanın iki zıd yapıdan meyda­na getirilmesi arasında çok yakın bir ilgi ve kopmaz bir köprünün söz ko­nusu bulunduğu dolaylı şekilde vurgulanmaktadır.

Gerçek bu olunca, nefis ve İblîs'e uyup inkâra sapanlar ve dolayısıyla dünyayı amaç seçenler için şiddetli azap hazırlandığı haber verilmekte ve mü'minlerin bu konuda çok dikkatli bulunmaları tavsiye edilmektedir. Zi­ra Allah'ı ve âhireti inkâr ne kadar büyük bir haksızlık ve aşağılık ise, ce­zası da o nisbette aşağılayıcı ve horlayıcıdır. İmân ne kadar kıymetli ve üstün bir değer ise, mükâfatı da o nisbette sonsuz ve gönül açıcıdır.

Unutmayalım ki, İblîs'in işi ve hizmeti, imân ve güzel, ahlâka, fazilet ve adalete ters düşeni nefse süslü ve çekici göstermektir. Onun bu fısıltı ve dürtüşlerine, diğer bir anlatımla, verdiği sinyallere akıl, idrâk ve imân gö­züyle değil, nefis gözüyle bakanlar hep aldanır ve sapıtır. Ancak Allah'ın kurtardıkları müstesna.. [11]

 

Allah, Dilediğini Saptırır

 

«Allah elbette dilediğini saptırır, dilediğini doğru yola iletir..»

İblîs'in çekici sinyallerine gönül verip nefsinin sesine uyanları Cenâb-ı Hak saptırır. Peygamber ve kitabın çağrısına gönül kapısını açıp uyanları ise doğru yola iletir. Zira ezelde ilâhî ilimle kimlerin kendi hür iradeleriyle doğru yolu seçeceği; kimlerin de bâtılı savunup nankörlük edeceği tesbit edilip yazılmış ve kalemin mürekkebi kurumuştur. Allah'ın ilmi yanılmaya-cağına göre, olaylar da tesbit ettiği gibi meydana gelecektir.

Bu konuda zorlayıcı ve itici bir kuvvet söz konusu değildir. Çünkü in­sanlarla Allah arasında «imkân ve irâde sınırı» söz konusudur. Kişi kendi irâde ve aklını kullanarak bu sınıra kadar gelecek olursa, Allah'ın hidâye­tine erişmesi umulur. Bu çizgiye gelmeyip gerileyen kimseler de inkâr ve tuğyanlarıyla başbaşa bırakılır, İşte Allah'ın dilediğini doğru yola eriştirme­sinin ve dilediğini saptırmasının anlamı budur. O halde bâtılın peşine takılıp Hakk'ı red ve inkâr eden nankörlerin bu tutumlarından dolayı üzülmeye gerek yoktur. Çünkü anlaşıldığı gibi, herkes kendi kader çizgisini çizmek­tedir. Peygambere ve Onun yolunda yürüyen mürşitlere apaçık tebliğ ve metodlu irşat düşer. Cenâb-ı Hak ise, her kişinin niyet ve amelini çok daha iyi bilir. [12]

 

Ayetler Arasinda Bağlantı

 

Yukarıdaki âyetlerle, dünya hayatından maksadın ne olduğu üzerinde durularak temel bilgi verildi. İblîs'in yaratılış hikmetine işaretle, insana bü­yük ve amansız bir düşman olduğu hatırlatılarak onun fısıltılarına gönül ku­lağının kapalı tutulması tavsiye edildi. Sonra da herkesin kendi kader çiz­gisini çizdiğine işaret edilerek hidâyet ve dalâletin asıl sebebine dikkatler çekildi.

Aşağıdaki âyetlerle, ikinci hayata kalkış konu edilerek, ölgün halde olan toprağın yağan yağmurla yeniden hayat bulması misal veriliyor. Son­ra da asıl azizlik ve şerefin Allah'a ait olduğuna değinilerek, izzet ve şeref arayanların Allah'a yönelmesi emrediliyor. Arkasından insan aklına ışık tutup malzeme vermek üzere biyolojik olaylarla ilgili temel bilgiler verili­yor ve her şeyin önceden tesbit edilip ana kitaba yazıldığı hatırlatılıyor. [13]

 

Meali:

 

  O Allah ki, rüzgârı gönderir de bir bulut kaldırır, onu ölü bir bel­deye sevkederiz; derken yeri ölümünden sonra onunla diriltiriz. İşte yeni­den dirilip kabirlerden kalkmak do böyledir!.

10—  Kim azizlik, şan ve şeref istiyorsa, (bilsin ki) şan ve şerefin ta­mamı Allah'ındır. Güzel, nezih söz ancak O'na yükselir; iyi-yararlı amel de o sözü yükseltir. Kötülükler kuranlara şiddetli azap vardır. Ve işte onların kurduğu (düzenler, düzenbazlıklar) silinip yok olmaya mahkûmdur.

11—  Allah sizi topraktan yarattı, sonra bir nutfeden; sonra da sizi çiftler şeklinde meydana getirdi. Her bir dişinin karnında taşıdığı ve doğur­duğu mutlaka O'nun bilgisiyledir. Ömrü uzayanın ömrünün uzaması, ömrü kısalanın ömrünün kısalması mutlaka Kitap'dadır. Şüphesiz ki bu da Al­lah'a göre çok kolaydır.

 

İlgili Hadîsler

 

«Adem oğlunun bedeninin tamamını toprak yiyip tüketir; ancak kuyruk sokumundaki (bilyamsı küçücük) kemiği yemez. Adem oğlu o kemikten ya­ratılmıştır ve ondan oluşup bileşir.» [14]

Ebû Rızzîn (R.A.) anlatıyor: Resûlüllah'a (A.S.):

—  Ya Resûlellah! Allah ölüleri nasıl diriltir? diye sorduğumda, bana şu cevabı verdi:

—  Kendi kavminin oturduğu vadide kuruyan otların çer çöp haline geldiğini görüp bir süre sonra, o yerin kabarıp yemyeşil olduğu bir zaman oraya uğramadın mı?

—  Evet, uğradım.

—  İşte Cenâb-ı Hak ölüleri de öylece diriltecektir. [15]

 

Yağmur Ölü Yeri Kabartıp Hayata Döndürür

 

«O Allah ki, rüzgârı gönderir de bîr bulut kaldırır, onu ölü bir beldeye sevkederiz; derken yeri ölümünden sonra onunla diriltiriz. İşte yeniden di-rilip kabirlerden kalkmak da böyledir.»

Yeryüzünde yeşeren bitkiler, sonbaharda yavaş yavaş canlılıklarını yi­tirip kurur da çer çöp haline gelir. Bu, bitkiler için hayatlarının sonu değil, yeni bir hayata dönmelerinin başlangıcıdır. Rüzgârların sürüklediği bulut­lar serin tabakalarda yoğunlaşarak yağmur haline gelmekle yeryüzüne hayat verir. Kuruyup toprağa karışan bitkilerin tohumları, kökleri ve taşı­dıkları sporlar yeniden bir benzerlerini meydana getirirler.

Konumuzu oluşturan âyetle, bitkilerin ölümünden sonraki dirilişleri, in­sanların ikinci hayata kalkmalarına misal veriliyor. Şöyle ki: Bitkilerin ye­niden yeşerip hayata dönmesi nasıl birtakım kanunlara, fiziksel olaylara bağlanmışsa, insanların da difilip kalkması, bizim henüz mahiyetini bilim­sel olarak çözemediğimiz birtakım kanunlara bağlanmış ve «kün emri»y!e formüle edilmiştir. Materyalistler bu emrin özelliğine ve kâinatta carî olan ilâhî tasarrufa akıl erdiremedikleri; fizik ötesine iltifat etmeyip maddeyi esas ve temel saydıkları için ikinci hayatı inkâr etmektedirler. Oysa bizi hiç yok iken vücuda getiren ve çer çöp haline gelen bitkilerin benzerlerini yeşerten kudret, elbette ki ölümümüzden sonra bizi diriltip ikinci hayata kaldırabilir. Birinci hayat için kusursuz bir plân ve o plâna göre bir düzen hazırlayan Allah, ikinci hayat ve düzen için de mükemmel bir plân hazır­lamıştır. Birinci plân, ikinci plânın delil ve şahidi sayılır. [16]

 

Azizlik Ve Şeref Allah İledir                                                   

 

<<Kim aziz'ik' ?an ve Şöref istiyorsa? (bil­sin ki) şan ve şerefin tamamı Allah'ındır.»

Akıllı insan, yaratılışı gereği yaşadığı toplum arasında şerefli, itibarlı yerini almak isterken, âhiret âleminde de ilâhî izzetin tecellisine mazhar olabilmenin yollarını arar ve Kur'ân terbiyesiyle bir ömür sürmeyi plânlar.

O halde Allah'ı bırakıp canlı-cansiz şeylerin önünde eğilmek, şuna bu­na dalkavukluk yapmak suretiyle bir makam tutmak azizlik ve şeref de­ğil, şerefsizliğin ve aşağılığın ta kendisidir. O bakımdan unutmamak gerekir ki, dünyada da, âhirette de aziz ve şerefli olabilmek için ilimle birleşen imâna ve sâlih amele ihtiyaç vardır. Zira insana Allah yanında hiçbir paye ve makam imân kadar azizlik ve şeref kazandıramaz.

İnsana şan ve şeref veren imân ve sâlih amelden maksat, Kur'ân'da tanımlaması yapılıp şartlan belirlenendir.

Böylece biz, varlık âleminin önemii bir kısmının insandan yana yara­tıldığını ve o bakımdan insanın Allah yanında çok aziz ve şerefli olduğunu idrâk ettiğimiz nisbette şerefli bir hayat yaşayabilir ve ikinci hayatın aziz­liğine erişebiliriz.

Diğer önemli bir husus da şudur: Kendini azizlik sınırına getirmesini bileni Cenâb-ı Hak hem dünyada, hem de âhirette aziz eyler. Şüphesiz bu sının sağlam imân ve onun en güzel ürünü olan salih ameller belirler. Bu inceliğe değinilerek diğer bir âyette şu bilgi verilmektedir: «De ki: Ey mül­kün sahibi Allahım! Dilediğine mülkü verirsin, Dilediğinden de onu çekip alırsın; dilediğini aziz kılarsın; dilediğini alçaltır zillete düşürürsün. Hayır, yalnız senin elindedir,.» [17]

 

İmandan Yükselen Ses

 

«Güzel nezih söz ancak O'na yükselir, İyi yararlı amel de o sözü yükseltir..»

Cenâb-ı Hak, yukarıda değindiğimiz gibi, insanı aziz ve şerefli kılan iki hususu bize tanıtıyor: Kelime-i Tayyib ve Amel-i Sâlih.. Birincisi, güzel, hoş, iyi ve yararlı söz; ikincisi, iyi yararlı iş ve amel demektir. Şüphesiz sö­zün en güzeli, Allah'ın varlığına, birliğine, her türlü noksanlıktan pak ve münezzeh bulunduğuna ve her türlü güzel övgüye O'nun lâyık olduğuna delâlet eden «Sübhanellah, el-hamdu lillah ve lâ ilahe illâllâhu vallahu ek-ber»dir.

Gerçekten bu birkaç cümlelik söz, CenâbHakk'ı noksanlıktan tenzi­hi, en güzel övgüye lâyık bulunduğunu, katıksız tevhîdi, büyüklük ve aziz­liği O'na has kılmaktadır.

İyi yararlı iş ve amel ise, farz, vacip ve sünnet olan amellerdir. Sonra da Allah rızası gözetilerek yapılan faydalı işlerdir. Güzel hoş söz, iyi ya­rarlı amelle yükselince gerçek değerini bulmuş olur. O bakımdan imânı ağaca benzetirsek, iyi yararlı ameli onun meyvasına; imânı bir plân ve pro­jeye benzetirsek, iyi yararlı işi onun uygulanmasına benzetebiliriz.

Ayrıca, âyette geçen «amei-i sâlih»i «ıhlâs» ile yorumlayanlar da ol­muştur. Çünkü ıhlâs sözlü ve fiili bütün iyiliklerin kabulüne sebep teşkil eden derunî samimiyettir.

Taberânî'nin bir bölümünü rivayet ettiği hadîste: «Allah, bir sözü an­cak amel ile (gerçekleşince) kabul eder; bir söz ve ameli ancak (iyi) niyet ile (iyi niyete dayalı ise) kabul buyurur» buyurulmaktadır.

İiim adamlarından bir kısmı buradaki «kabul edersi, kemal derecesiyle yorumlamışlardır. Yani iyi söz, iyi amelle kemâl derecesine ulaşabilir. Bun­ların hepsi de ancak ıhlâs ile kâmil anlamda söz ve amel sayılır.

Temelinde imân ve iyi niyet, sonra da ıhlâs bulunmayan güzel söz ve güzel ameller, dış görünüşleriyle güzel sayılırsa da hakikatte hile, kurnaz­lık ve düzenbazlıktır. Cenâb-ı Hak o gibileri uyararak buyuruyor ki: «Kö­tülükler kuranlara şiddetli azap vardır. Ve işte onların kurduğu (düzenler, düzenbazlıklar) silinip yok olmaya mahkûmdur.» [18]

 

İnsan Topraktan Yaratılmıştır                                                     

 

«A"an s'zi topraktan yarattı.,»

Su ve toprak canlıların yaratıldığı iki ana kaynaktır. Gerek ilk insan Adem'in, yapışkan kara balçıktan şekillendirilip «ol emri»yle vücut bul­ması, gerekse bizim bildiğimiz biyolojik kanunlarla baba sulbunda oluşan sperma ile ana rahminde oluşan yumurtanın topraktan çıkan gıda madde­lerinin yenilmesiyle meydana gelmesi bütünüyle menşe' olarak suya ve toprağa dayanmaktadır.

«Önce topraktan, sonra nutfeden» denilmesi bu iki değişik yaratılma­yı anlatmak içindir. «Sonra da sizi çiftler şeklinde meydana getirdi» cüm­lesiyle insanı erkek ve dişi şeklinde iki cinse ayırdığı ve ona göre ruhları yaratıp sayısını dondurduğu dolaylı şekilde anlatılıyor. Aynı zamanda be­lirlediği erkek ve dişinin dünyaya gözlerini hangi ortam ve şartlar içinde açacağını ilmiyle tesbit edip yazdığına işaret ediliyor.

O bakımdan «Allah sizi çiftler şeklînde meydana getirdi» sözünden bir de şunu anlıyoruz: Plânsız, programsız, hesapsız ve kitapsız hiçbir şey ya­ratılmamıştır ve yaratılmamaktadır. Nitekim büyük savaşlarda erkek sayı­sının azalması ve kadın sayısının onlara oranla birkaç kat fazlalık arzet-mesi, o ülkelerde sosyologları, devlet adamlarını düşündürmeye başlamışti. Oysa kâinatta mutlak bir denge ve düzenleme kanunu hâkimdir. Çünkü boş, anlamsız, plânsız bir hilkat hiçbir zaman söz konusu değildir. O ba­kımdan çeyrek asır geçmeden bu anormal farklılık kendiliğinden, yani ilâ­hî denge kanunu gereği ortadan kalkmış ve erkekle kadın arasındaki sayı­sal durum normale dönmüştür.

Kur'ân-ı Kerîm bu önemli konuya işaretle bize şöyle ışık tutmakta ve ana fikir vermektedir: «Her bir dişinin karnında taşıdığı ve doğurduğu mutlaka O'nun bilgisiyledîr.» Şüphesiz O'nun bilgisi plânlı, programlı, den­geli ve düzenlidir. [19]

 

Ömrün Uzun Veya Kısa Olması

 

«Ömrü uzayanın öm­rünün uzaması, ömrü kısalanın ömrünün kısalması mutlaka Kitap'tadır. Şüphesiz ki bu da Allah'a göre çok kolaydır.»

Yukarıda belirttiğimiz gibi, Cenâb-ı Hak ruhları yarattıktan sonra, kim­lerin bir hastalık, kimlerin de bir kaza neticesi öleceğini tesbit edip Ana Kitab'a yazmıştır. O'nun ilmi yanılmaz, tesbiti hatâ yapmaz. O halde insa­nın dünyaya gelme vaktini, ömrünün uzunluk ve kısalığını takdîr eden Al­lah'tır. Şüphesiz bu takdîr mevcut ortam ve şartların doğuracağı sonuçla­ra göredir, yani ilim malûmata bağlı kalarak neticeleri tesbit eder. Artık bunun şaşması, değişmesi söz konusu değildir. Hısımlarla olumlu ilgi kur­manın ve iyilikte bulunup sadaka vermenin ömrü uzatacağıyla ilgili hadîs­lere gelince: Aynı tesbitin çerçevesinde bulunmaktadır. Öyle ki: Cenâb-ı Hak, ruhları yarattıktan sonra onlardan kimlerin dünya hayatında sadaka verip iyilikte bulunacağını, kimlerin akrabasıyla sıcak ilgi kurup dayanış­masını sürdüreceğini; kimlerin de bunları yapmayıp ömrünü kısaltacak bir­takım yanlış ve tehlikeli yollara gireceğini çok iyi bilip tesbit ettiğinden, eceli ona göre takdîr etmiştir.

Böylece insanın kaderinin bazı kısımlarını Allah, bazı kısımlarını da insanın kendisi çizmektedir. Dünyaya getirilişimiz bütünüyle ilâhî takdîr ve irâdenin tecellisiyledir. Nerededoğup hangi ortam ve şartlar içinde bir hayat süreceğimiz de bu takdîrle yakından ilgilidir. Kendimizi, sağlığımızı maddî ve manevî alanda korumak veya korumamak konusu ise, bizim cüz'î irâdemize bırakılmıştır. Ömrün uzun veya kısa olması, bir yönüyle küllî irâ­deye, bir yönüyle cüz'î iradeye bağlıdır. [20]

 

Âyetler Arasında Bağlantı                                                         

 

Yukarıdaki âyetlerle, öldükten sonra diriltilip ikinci hayata kaldırılma­mız konu edildi. Buna açık misâl ve benzetme olarak da yağan yağmurla yerin kabarıp yeniden bitkilerin yeşermesine imkân verir duruma getiril­mesi gösterildi. Sonra da gerçek şan ve şerefin ancak Allah'a dosdoğru imân ve ibâdetle ilgili bulunduğu belirtilerek, aziz yaratılan insanın Allah'ı bırakıp başka şeylere acık veya gizli şekilde tapınmasıyla kendini o azizlik­ten azletmesinin çok hazin olduğuna işarette bulunuldu.

Aşağıdaki âyetlerle, O yegâne izzet ve kudret sahibi Allah'ın varlığı­na, birliğine delâlet eden bilimsel belgelere yer verilerek insan aklına ışık tutuluyor. [21]

 

Meali:

 

12—  İki deniz (veya göl) bir değildir. Bu, tatlı, susuzluğu giderici, ko­lay içimlidir. O, tuzlu, acıdır; ama her birinden taze et yersiniz ve takındı­ğınız (bazı) süs eşyasını çıkarırsınız. Allah'ın taşan nimetini elde etmek için gemilerin de denizde suyu yara yara yüzüp gittiğini görürsün. Olur ki şükredersiniz.

13—  Geceyi gündüze, gündüzü de geceye katar. Güneş ve Ay'ı buy­ruk altına almış (şaşmayan kanunlara bağlamış)tır. Herbiri belirlenmiş bir süre içinde (kendi yörüngesinde) hareketini sürdürür. İşte bunları yapan (kudretiyle düzenleyen)   Allah   Rabbınız   (yegane    terbiyeciniz)dir.   Mülk O'nundur, O'ndan başka yalvarıp taptıklarınız ise, bir çekirdeğin zarına bi­le mâlik değillerdir.

14—  Onlara (el açıp) yalvararak duâ etseniz, duanızı işitmezler; işit-seler bile size cevap veremezler. Kıyamet gününde ise sizin (onları Allah'a) ortak koşmanızı inkâr ve reddederler. (Her şeyden) haberli olan (Allah) gi­bi (hiçbir şey) sana haber veremez.

 

Tatlı Ve Aci Su

 

«İki deniz (veya gol) bir değildir. Bu tatlı, susuzluğu giderici, kolay içimlidir. O, tuzlu, acıdır..»

Denizlerin ve bazı göllerin suyu neden tuzlu, acıdır? Yapılan bilimsel araştırmalardan, denizlerin tuzunun dünya kabuğundaki volkanik kayaların yaklaşık iki milyar yıl süren bir devre boyunca erimesi sonunda meydana geldiği anlaşılmaktadır. İlâhî plân gereği, eriyen maddeler suların içinde kalmış, erimeyenler de deniz diplerine inerek cökel kayaları meydana ge­tirmiştir.

Volkanik kayalarda bulunan ve eriyebilen bütün elemanlar denizlerin suyunda vardır. Bugün de nehirler erimiş maddeleri ve tuzu denizlere ta­şıyıp dururlar.

Tuz nisbeti, yine yapılan tesbitlere göre, en çok Kızıldeniz ve Akdeniz'­de; en azı Botni (Baltık) körfezindedir.

Tatlı su ise, şu kaynaklardan elde edilir:

Meteor suları (yağmur, kar, dolu),

  Toprak altı suları {kaynak ve kuyu),

  Yer üstü suları (ırmak, akar ve göl)..

Bu suların çoğu tuzlu, acı değilse de içinde karbon asidi ile kalsiyum ve karbonat vardır. İçinde karbon asidi bulunmayan su tatsızdır.

İlgili âyetle, tatlı, içimi kolay sudan, içinde karbon asidi bulunanı kas-ded iliyor. [22]

 

Allah'ın Köpürüp Taşan Nîmeti

 

«Ama her birinden taze et yersiniz ve takındığınız (bazı) süs eşyasını çıkarırsınız. Allah'ın taşan nimetini elde etmek için gemilerin de denizde suyu yara yara yüzüp gitti­ğini görürsün. Olur ki şükredersiniz.»

Balık türüne ve özelliğine göre, hem tuzlu, aeı suda, hem de tatlı suda yaşama şansına sahiptir. Cenâb-i Hak, protein ve besin değeri yüksek olan balığı «taze» diye övmekte, böyleee hem bayatlamış balığın yemeye pek elverişli olmadığına, hem de denizlerdeki bu servete dikkatleri çek­mektedir.

Şüphesiz denizler ve göller, sonra da ırmaklar ve akarlar insanoğlu­nun hizmetine verilen en büyük nimetlerden biridir. Özellikle denizler -pürüp taşan hazineleriyle insanlar için yaratılıp hazırlanmış ve istifade edilme yolları beşer aklına, idrâkine ve yeteneğine bırakılmıştır.

Kur'ân-ı Kerîm'de sık sık denizlerden, taşıdığı nimetlerden, gemilerden, söz edilmekte olduğunu görüyoruz. Aklı ermeyen bazı kimseler derler ki: «Kur'ân'da gemilerden sık sık söz edildiği halde, neden uçaktan ve diğer vasıtalardan söz edilmemiştir?»

Hemen ifade edelim ki, Kur'an-i Kerîm insana, başta su olmak üzere geniş çapta gıda maddesi ve kıymetli taşlar, nesneler, süs eşyasına yarar şeyler kaynağı olan denizlere dikkatlerimizi çekiyor; onlara sahip olmamız için deniz gücünü, deniz işletmeciliğini geliştirmemizi emrediyor. Yakın ge­lecekte hızla artan nüfus karşısında denizlerin en büyük umut kaynağı olarak önümüzde durduğunu daha iyi anlama imkânımız olacaktır. Bunun için Kur'ân-ı Kerîm'de bir yandan yer altı ve yer üstü servet ve nimetlerin­den söz edilirken, diğer yandan denizlerden ve onlardaki bitip tükenme­yen nîmetlerden söz edilerek bize bu konuda sağlam, kalıcı bir plân ve program uygulamamız ilham edilmektedir.

Bütün bu düzenli, verimli nimetler yüksek ve sınırsız bi^kudretin yük­sek ve kusursuz düzenlemesinin eseridir. Eseri görüp de onu meydana getireni düşünmemek büyük bir gaflet ve nankörlük değil midir?

Âyetin sonunda «Olur ki şükredersiniz» cümlesi bize bu gerçeği yan­sıtmaktadır. [23]

 

Gecenin Gündüze, Gündüzün De Geceye Katılması

 

«Geceyi gündüze, gündüzü de ge­ceye katar..»

Cenâb-ı Hak, insana hazırlayıp verdiği nimetleri hatırlattıktan ve bu nimetlerden gerektiği gibi yararlanma yollarını gösterdikten sonra, kud­retinin yüceliğine, erişilmezliğine, varlığının birliğine, eserinin benzersizli­ğine delâlet eden üç büyük belge ve delili bilimsel ölçüde ardarda sırala­maktadır:

  Gece ile gündüzün düzenli şekilde oluşması,

  Büyük enerji kaynağı olan ve dünyamızı aydınlatan güneşin hiz­mete verilmesi,

  Dünyamız üzerinde birtakım yararlı, dengeli tesirleri olan, gece­leri güneşin ışığını bize yansıtan ayın baş eğdirilmesL

Güneş ile ayın belirlenen süre içinde kendilerine has yörüngede hare­ketlerini aralıksız sürdürmelerine özellikle parmak basılmakta; her hare­ketin nasıl bir başlangıcı ve aynı zamanda hareket ettiricisi varsa, mutla­ka bir sonu ve hareketini durdurucusu da söz konusu olduğuna işaret edil­mektedir.

Ayrıca âyette çok önemli bir noktaya değinilerek bize bilgi verilmek­tedir. Şöyle ki: Güneş ve aydan her biri için belirlenmiş bir sürenin bulun­duğu açıklanıyor ki bu daha çok kıyamet olayıyla ilgilidir. Sonra da güneş ve ayın bir yıllık hareket süresine işaret olabilir. [24]

 

Cisimlerin Duyması

 

«Onlara (el açıp) yalvararak dua etseniz, duanızı işitmezler; işitseler bile size cevap veremez­ler..»

Bu âyetle ilme ve ilim adamına temel bilgi verilip ışık tutulmakta, çok önemli bir konuya değinilmektedir: Putların tanrı olamıyacağı açıklandık­tan sonra «onlara yapılan duaları işitmezler, işitseler bile cevap vermeye muktedir değillerdir» deniliyor. Bu, çıkan sesin havada titreşim yaparak cisimlere çarptığına, bir bakıma cisimlerin gayr-i-şuurî şekilde seslen duy­duklarına işarettir.

Kıyamet gününde ise, Allah (c.c.) put ve benzeri sahte ilâhları konuş­turacak; onlar, putperestlerden, onların şirk ve inkârından berî ve haber­siz olduklarını söyleyerek yüce kudrete teslimiyet gösterdiklerini açıklaya­caklardır.

İşte böylece her konu hakkında en doğru ve doyurucu haberi, her şey­den haberdâr olan Allah vermekte ve bizi lüzumlıi konular hakkında ay­dınlatarak inayet ve rahmetini devamlı inananlardan yana çevirmektedir. Nitekim on dördüncü âyetin son kısmında buna işaret edilerek şöyle de­niliyor: «Her şeyden haberli olan (Allah) gibi (hiçbir şey) sana haber vere­mez.» [25]

 

Âyetler Arasında Bağlantı

 

Yukarıdaki âyetlerle, Allah'ın varlığına ve birliğine delâlet eden üç önemli belge getirilerek kalp ve kafalara ışık tutuldu. Putların, kendilerine yapılan duâ ve ibâdetten habersiz oldukları konu edilerek, onların kıyamet gününde putperest şaşkınlardan berî olduklarını söyleyerek, Hakk'a tesli­miyetlerini bir daha açıklayacakları hatırlatıldı.

Aşağıdaki âyetlerle, Cenâb-i Hakk'ın hiç kimsenin duâ ve ibâdetine ihtiyacı bulunmadığı, fakat her şeyin ona muhtaç olduğu belirtiliyor. Mev-çut insanları yeryüzünden giderip başka insanlar veya başka canlılar ge­tirebileceği bildirilerek ilâhî kudretin sınırsızlığı üzerinde duruluyor. Sonra da hiç kimsenin bir başkasının günahını yüklenip taşımıyacağına atıf ya­pılarak herkesin kendi niyet ve ameliyle başbaşa kalacağına işarette bu­lunuluyor. Uyarmanın kimler üzerinde olumlu tesir meydana getireceğine de ayrıca parmak basılıyor. [26]

 

Meali:

 

15—  Ey insanlar! Sizler hepiniz Allah'a muhtaçsınız. Allah ise ganiy (hiçbir şeye muhtaç olmayan mutlak varhklıjdır. Övülmeğe çok lâyıktır.

16—  Dilerse sizi (sahneden) alıp götürür de yeni bir halk topluluğu getirir.

17_ bu da Allah'a göre güç değildir.

18— Hiçbir günahkâr diğer bir günahkârın günahını taşımaz. Yükü ağır olanın da, taşıması için -yakını bile olsa- yükünden hiçbir şey başkası tarafından taşınmaz. Sen anoak Rabbından gıyabında saygı ile korkanları ve namazı dosdoğru kılanları uyarırsın. Kim kendini (günah kirlerinden) pâk tutarsa, o ancak kendi lehine paklanmış olur, Vanş ancak Allah'adır.

 

Canlı-Cansız Her Şey Allah'a Muhtaçtır

 

«Ey insanlar! Sizlerhepîniz Allah'a muhtaçsınız. Allah ise ganiy (hiçbir şeye muhtaç ofonayan mutlak varlık)dır. Övülmeğe çok lâyıktır.»

Varlık âleminin niçin yaratıldığı, kurulan sağlam düzenin kimler için hazırlandığı, köpürüp taşan ilâhî nimetlerin insanlardan yana nasıl teshîr edildiği açıklandıktan sonra, her şeyin muttasıl ilâhî kudret kaynağından çıktığı konu edilerek kâinatta yer alan her canlının mutlak surette Allah'a muhtaç bulunduğu haber veriliyor. Bu, şımarıp böbürlenen, kaynakların na­sıl bir kudret tarafından hazırlanıp hizmete sevkedildiğini bilmeyen, dünya nimetlerini hayatın tek gayesi olarak gören ve elde ettiği servetten dolayı kendini çok başarılı sanan zenginleri uyarmaya; fakir ve muhtaçları sabır ve teselliye yönelik bir seslenme ve bilgi vermedir. Zira Allah mutlak an­lamda ganiydir ve bu bakımdan da en güzel övgülere ancak O lâyıktır.

O halde her çeşit nîmeti İnsanın hizmetine sevkeden Cenâb-ı Hak, her canlının rızık kaynağı ve tek umut kapısıdır. O bir an verdiğini çekip ala­cak olsa, hayat bütünüyle durur ve biter. Bu nedenle de her şey, özellikle insanlar O'na devamlı surette muhtaçtırlar. [27]

 

Dilerse, İnsanları Hayat Sahnesinden Alaşağı Edip İndirir

 

«Dilerse sizi (sahneden) alıp götürür de yeni bir halk topluluğu getirir.»

Cenâb-ı Hak mutlak anlamda ganiy olduğu, en güzel övgülere lâyık bulunduğu için hiç kimsenin ibâdet ve duasına; imân ve irfanına muhtaç değildir. Zira ihtiyaç sonradan yaratılanlara has bir arızadır. Allah ise ön-cesiz ve sonrasızdır; varlığı kendindendir.

O halde kim bu gerçeği idrâk ederek şükrederse, kendi lehine iyi bir yol seçmiş olur; kim de nankörlük ederse, kendi aleyhine bir sonuç hazır­lamış olur. Eğer CenâbHakk'ın insanların şükür ve ibâdetine ihtiyacı ol­saydı, şükretmiyen, ibâdette bulunmayan kullarını yeryüzünden giderirdi de yerlerine şükredip ibâdette bulunan insanları getirirdi. Oysa nankör inkarcı toplum ve milletler zulüm ve azgınlığa sapmadıkları takdirde Allah onlara mühlet vermekte ve cezalarını âhirete bırakmaktadır. Zulüm ve ah­lâksızlığın son kertesine gelen toplum, kavim ve milletleri İse, dünyada da cezalandırmakta ve onları sonra gelenlere öğüt ve ibret kılmaktadır.

Bu uygulamadan anlıyoruz ki, Cenâb-ı Hak, fert, aile, toplum ve millet­ler hakkında koyduğu kanunları, çizdiği plânı, onlar azıtıp zulme ve tuğyana gitmedikçe değiştirmemekte ve sünnetullah gereği bu hususta kurduğu dü­zen devam etmektedir. Azıp sapıtan zâlimleri ise, sünnetinin bir diğer te-cellisiyle cezalandırır. [28]

 

Hiçbir Günahkâr, Diğer Günahkârın Günahını Taşımaz

 

«Hiçbir günahkâr diğer bir günahkârın gü­nahını taşımaz. Yükü ağır olanın da, taşıması için -yakını bile olsa- yükün­den hiçbir şey başkası tarafından taşınmaz.»

Hem sapıtan, hem de başkalarını saptıran kimselere, hem kendi gü­nahları ve veballeri, hem de saptırdıkları kimselerin edindikleri günah ve veballerin bir misli yüklenir. Ama hic kimse başkasının günahını taşımaz. Çünkü kıyamet gününde dostluk, hısımlık, yardımlaşma, işleri rüşvetle, aracıyla yürütme diye bir olay söz konusu değildir. O gün bütünüyle hesap, ceza ve mükâfat günüdür. Herkesin kendisine yetecek kadar meşguliyeti olacaktır, CenâbHakk'ın şefaat için izin vereceklerinin dışında, hiç kim­se, en yakını bile olsa başka biri hakkında af isteğinde bulunma yetki ve cesaretine sahip olamıyacaktır. Hem c gün hısımlık bağları kopar, aynı ça­tı altında bir ömür geçiren aile fertleri bile birbirlerine yardımcı ve şefaat­çi olamazlar. Böylece o gün her kişi dünyadan beraberinde taşıyıp götür­düğü niyet ve ameliyle, inanç ve irfaniyla başbaşa kalır. [29]

 

Kimler Uyarıdan Faydalanır?

 

<<Sen ancak Rabbından gıyabında saygı ile korkanları ve namazı dosdoğru kılanları uyarırsın..»

CenâbHakk'ın hayat ve mutluluk va'deden buyruklarıyla kimleri uyar­mak olumlu sonuç verir? Elbette ki CenâbHakk'ın doğru yolu bulmayı na­sip kılmadığı inkarcı zâlimleri uyarmakta fazla bir yarar düşünülemez. Da­ha çok şu iki önemli sıfatı kendinde taşıyan mü'minleri uyarmak müsbet sonuç verir:

  Gaybe inanıp Rablarından saygı ile korkanlar,

  Bu şuur içinde namazı vakitlerinde yerine getirenler..

Gaybe imân; aklın, idrâkin, irfanın ve açık basiretin ürünüdür. Allah'­tan saygı ile korkmak, sağlam imânın tezahürüdür. Namaz her zaman için kulluğun belirtisidir. Kendini bu düzeye getirenleri sık sık uyarmak ve müj­delemek şüphesiz ki imân ve irfanlarının artmasına sebep olur; aynı zaman­da günahtan daha cok sakınmalarını ilham eder. O bakımdan Resûlüllah (A.S.) Efendimiz : «Din, güzel, yararlı öğüttür» buyurarak bu cümleyi üc de-

fa tekrarlamıştır. İnkarcıları uyarmak ise, yararı olsun olmasın ayrı bir gö­revdir. Böylece imân temeli üzerinde namaz ibadetiyle yükselen kimse, kendini günah kirlerinden arındırmış olur. Bunun faydası ise, Allah'a de­ğil, kişinin kendisinedir. Çünkü Cenâb-ı Hak mutlak surette ganiydir ve her zaman en güzel övgülere lâyıktır.

İnsan, eninde sonunda nereye döndürüleceğini biliyorsa, geliş yolunu anlamış, gidiş yolunu seçmiş ve kendini bu yolculuğa hazırlamış demektir. «Varış ancak Allah'adır» cümlesi bu açıdan kalplere neşter vurmaktadır. Çünkü her şey O'nun kudretinin eseridir ve ancak o kudrete dönmek zo­rundadır. [30]

 

Âyetler Arasında Bağlantı

 

Yukarıdaki âyetlerle, CenâbHakk'ın hiç kimsenin kulluğuna, duâ ve ibâdetine muhtaç olmadığı konu edildi. Hazırlanma dönemi olarak belirle­nen dünyada birtakım kirli işlere bulaşmanın akılla ve sağduyuyla bağda­şır tarafı bulunmadığına işaretle, şunun bunun için günaha girmenin de bir anlam ve yararı olmayacağı hatırlatıldı. Böylece kıyamet gününde hiç kim­senin bir başkasının günahını yüklenip taşımıyacağı haber verildi.

Aşağıdaki âyetlerle, görmeyenle görenin, karanlıkla aydınlığın, serin gölgelikle sıcağın bir olamıyacağı misal verilerek, görmeyen, anlamayan, karanlık içinde bocalayan gezer ölülere hakkın sesini duyurmanın zorluğu­na işaret ediliyor. Sonra da Hz. Muhammed'in (A.S.) görevinin sınırlan çi­zilerek mü'minier aydınlatılıyor. Toprağı ve aldığı su aynı olmakla beraber yerden muhtelif renklerde ve desenlerde bitkilerin yeşerip çıkması, dağla­rın renk renk bir görünüm arzetmesi; ayrıca insanların farklı ve değişik cilt renginde yaratılması ilâhî kudrete delil olarak gösteriliyor. Arkasından ilim adamlarına takdîr sunularak onların kadr-u kıymeti yükseltiliyor. Ke-sada uğramayan bir ticareti umanların vasıfları sıralanarak, dünya haya­tında nasıl davranılması gerektiği üzerinde duruluyor. [31]

 

Meali;

 

19—  Görmeyenle gören bir değildir.

20—  Karanlıklar ile aydınlık,

21—  Gölge ile sıcaklık da bir değildir.

22—  Dirilerle ölüler de bir değildir. Şüphesiz Allah dilediği kimselere işittirir. Sen ise kabirlerde olanlara işittirecek değilsin.

23—  Sen ancak, (tuttukları yolun tehlikeli olduğuna ve gelecek olan azaba karşı) bir uyarıcısın.

24—  Şüphesiz ki biz seni (rahmet) müjdecisi,  (azaba karşı) uyarıcı olarak hak İle gönderdik. Hiçbir millet yoktur ki içlerinden (gelecek felâ­kete, inkâr ve sapıklıklarındaki inatlarına karşı) uyarıcı bir peygamber ge­lip geçmiş olmasın.

25—  Eğer seni yalanlıyorlarsa, onlardan öncekiler de (kendilerine gön­derilen peygamberleri) yalanlamışlardı. Peygamberleri, onlara açık belge­lerle, mu'cizelerle, yazılı sahîfelerle, aydınlatıcı kitapla gelmişlerdi.

26—  Sonra o inkâr edenleri yakalayıverdim. (Bir görsünler) beni inkâr nasıl olur?

27—  Görmedin mi ki, Allah gökten su indirdi de biz onunla renkleri farklı meyveler çıkardık. Dağlardan da kimi beyaz, kimi kırmızı muhtelif renklerde ve siyahımsı görünümde çeşitli yollar meydana getirdik.

28—  İnsanlardan, yerde yürüyen hayvanlardan, davarlardan da bu­nun gibi ayrı ayrı renklerde olanlar vardır. Allah'tan ise, O'nun kullarından anoak ilim sahipleri saygı ile korkarlar. Şüphesiz ki Allah çok güçlüdür, çok üstündür, çok bağışlayandır.

29—  Allah'ın kitabını okuyanlar, namazı dosdoğru kılanlar ve kendi­lerine rızık olarak verdiklerimizden gizli-açık harcayanlar, işte onlar kesa-da uğramıyacak, yok olmayacak bir ticaret umarlar.

30—  Çünkü Allah onların bu harcamalarının karşılığını noksansız ve­rir. Şüphesiz ki O çok bağışlayan ve şükredenlere nimetini çok artırandır.

 

İlgili Hadîsler

 

İbn Abbas (R.A.) anlatıyor:

«Bir adam, Peygamber (A.S.) Efendimiz'e gelerek dedi ki: . 

 — Ya Resûlellah! Rabbın renk imal edip yapar mı? Peygamber (A.S.) ona cevap verdi:

— Evet, solmayan, tükenmeyen renk yapıp meydana getirir: Kırmızı, sarı, beyaz....» [32]

Hz, Aişe (R.A.) anlatıyor :

—  Resûlüllah (A.S,) Efendimiz bir iş işledi ve o hususta mü'minlere de ruhsat verdi. Ancak bazı kişiler o işi yapmaktan kendilerini uzak tuttular. Onların bu davranışını duyan Resûlüllah (A.S.) bir hutbe düzenleyip Allah'a hamd ettikten sonra özetle şöyle buyurdu: «Benim işlediğim (ve size de o hususta ruhsat verdiğim) bir işi yapmaktan kendini uzak tutanlara da ne oluyor? And olsun ki ben onlardan daha çok Allah'ı bilirim ve hepsinden daha çok Allah'tan saygı ile korkarım.» [33]

Hz. Enes (R.A.) anlatıyor:

—  Peygamber (A.S.) Efendimiz bir hutbe düzenledi ki (o güne kadar) öyle bir hutbe duymamıştık. Özet olarak buyurdu ki; «Benim bildiğimi bil­seydiniz, az güler çok ağlardınız!»

Bunun üzerine Ashab-ı Kiram başlarım eğip tıkanık bir sesle ağladı.[34]

«Şüphesiz ki, âlimin âbid üzerindeki üstünlüğü, benim sizden derece bakımından en aşağınız üzerindeki üstünlüğüm gibidir.»

Resûlüllah (A.S.) âlimin kadrini yücelttikten sonra, «Allah'tan ise, O'nun kullarından ancak ilim sahipleri saygı ile korkarlar» mealindeki âyeti oku­du. [35]

 

Görenle Görmeyen Bir Midir?

 

«Görmeyenle gören bir değildir..»

Cenâb-ı Hak 19. âyette, mü'minle kâfir, âlimle câhil arasındaki farkı belirtmek için nefis bir benzetmede bulunmakta ve «Görmeyenle gören bir değildir» buyurmaktadır.

Aklını imân ve irfanıyla birleştirip gerçeği araştırmak suretiyle Hakk'ı bilip anlayan ve tahkik? imânla inanan âlimin gözü açıktır, İblîs'in peşine takılıp nefis ve şehvet otlağında bir ömür tüketen inkarcı ise, gerçekte kör­dür. Zira küfürle imân arasındaki mesafe, kıyas kabul etmiyecek nisbette-dir. O bakımdan Cenâb-ı Hak, küfrü karanlığa, imânı aydınlığa benzetmiş­tir. Küfür: Kalp, ruh ve vicdan karanlığıdır; imân ise, kalp, ruh ve vicdan aydınlığıdır. Kâfir, gerçek anlamda önünü görmeyendir. Mü'minin önü ay­dınlık, görüş mesafesi alabildiğine uzundur.

Serinlik veren gölge ile rahatsız eden sıcaklık da bir değildir. Hakk'ı red ve inkâr, kişinin vicdanını devamlı rahatsız eder, ruhunu tedirgin ya­par. Böylece içinde doğan ümitsizlik ateşi onu devamlı surette yakıp ra­hatsız eder. Hakk'a inanıp yönelmek, iç rahatlığı getirir, vicdanı serinletir, ruha neşe ve ümit verir. O bakımdan mü'minin kalbi yatışkanlık üzere haktan yana serinlik içindedir. Geleceğe imân ve ümitle bakmaktadır.

Dünyada CenâbHakk'a imân ve irfanla yönelen kişiler, yaşadıkları sürece ümitsizlikten kendilerini kurtarıp gelecek günlere ve âhirete güven­le bakmaktadırlar. İnkarcı sapıklar ise, iç komaya girmiş bir halde büyük bir ümitsizlik duygusu veren ölümden kaçmaya çalışmaktadırlar.

Dirilerle ölüler de bir değildir. Mü'minler hayatın hikmet ve anlamını; ölümün sebep ve esrarını; yaratılışın mana ve gayesini idrâk içinde ebedî hayata hazırlanma çabasındadırlar. O bakımdan kalpleri hep diri, ruhları uyanık, basiretleri açıktır, Ölüm onlar için yok olup silinmek değil, küçük ve dar bir evden çok geniş ve ferah bir eve göç etmektir. Kâfirler ise, ölü­mü «tamamen silinip yok olma» kabul ettiklerinden, hayatın hikmet ve ga­yesinden habersizdirler. Ölümün verdiği ümitsizlik onları ölmeden evvel öldürmüş durumdadır. O bakımdan kâfir, yürüyen ölüdür, bakan kördür, işiten sağırdır.

Onun için Cenâb-ı Hak, onları, yaşayan ölüdür diye tanıtmakta ve mü'-minleri her vesileyle müjdelemektedir. [36]

 

Cenâb-I Hak, Kudretinin Sesini Dilediğine Duyurur

 

«Şüphesiz Allah dilediği kim­selere işittirir. Sen ise, kabirlerde olanlara işittirecek değilsin.»

Şüphesiz kalbi inkâr ve madde kesafetiyle kıhflanıp ölgün hale gelen kimseye hakkın sesini duyurmak çok zordur. Ancak Cenâb-ı Hak dilediği kimseye hakkın sesini işittirir. Zira O, ezelde sınırsız ilmiyle, kimin, kalbini ilâhî sese açık tutmayacağını tesbit edip yazmıştır. O'nun ilmi yanilmaz, tesbitinde hatâ olmaz. Bu hikmetle hakkın sesini duyamayanlar, yani kalp kulağını o sese açık tutmayanlar, hakikatte ölüp kabir hayatına kendilerini mahkûm etmişlerdir. Zira onlara göre, ölüm mutlak anlamda yok olup bir daha kalkmamasıya oiuşmamasıya silinmektir. O bakımdan böyle bir dü­şünce ve inançta olan maddeci sapıklar ölmeden önce ölüp kendilerini yok­luk karanlığına itmişlerdir.

Şüphesiz kendini böylesine karanlık bir çizgiye, ümitsizlik noktasına getirenlere, Resûlüllah (A.S.) Efendimiz ile O'nun yolunda yürüyen âlimler ve mürşitler hakkın sesini nasıl duyurabilirler. Zira inkâr ve taassup ön yargı haline gelip kişi şartlanınca, ona başka bir görüş ve inancı enjekte etmek hayli zor, bazan da imkânsızdır. Ancak Allah'ın hidâyet nasip ettik­leri müstesna..

O bakımdan konumuzu oluşturan âyetle bu çıkmaz sokağa dikkatler çekilmekte ve insan ruhunun imân veya küfür doğrultusunda aldığı renge işaret edilmekte ve o rengi değiştirmenin güçlüğü dolaylı şekilde hatırlatıl­maktadır.

Aynı zamanda Peygamber (A.S.) Efendimiz, insanları doğru yola eriş­tiren bir kudret değiidir, yani peygamberlere bu yetki ve kudret verilmemiş­tir. Peygamber'in (A.S.) görevi, doğru yolu göstermek, yanlış yolun teh­likesinden haber vererek sapıtanları uyarmaktır. Doğru yola eriştiren ise ancak Allah'tır. İlgili âyette bu inceliğe de parmak basılmakta, Allah ile Peygamber arasındaki sınır belirlenmektedir. [37]

 

Peygamber'in (A.S.) İki Ana Görevi

 

«Şüphesiz ki biz seni (rahmet) müjdeci­si, (azaba karşı) uyarıcı olarak hak ile gönderdik.»

Cenâb-ı Hak hidâyet konusunda kendisiyle peygamberi arasındaki sı­nırı belirledikten sonra, Peygamber'in (A.S.) iki ana görevini açıklamak­tadır :

  İmân edip iyi yararlı amellerde bulunan mü'minleri rahmet, guf­ran, cennet ve ridvan ile müjdelemek,

  İnkâr ve azgınlığı seçip İblîs'in fısıltılarına kulak verenleri, tut­tukları yolun mutlak felâkete gittiğinden ve âhirette ilâhî adaletin tecelli­sinden haberdar etmek..

Bundan sonrası, CenâbHakk'in hidâyette bulunma lûtfuna ve kişi­lerin hür düşünmelerine, irâdelerini kullanmalarına bırakılmıştır. [38]

 

Her Ümmete Uyarıcı Peygamber Gönderilmiştir

 

«Hiçbir millet yoktur ki, içlerinden, (gelecek felâkete, inkâr ve sapıklıklarındaki inatlarına karşı) uyarıcı bir peygamber gelip geçmiş olmasın.»

Peygamberler genellikle dünya hayatının anlamını, ölümün hikmetini, âhiretin safhalarını, Allah'ın kemâl sıfatlarını, kâinattaki câri kanunlarını, Allah'a kulluğun mana ve lüzumunu; düzenli, disiplinli ve ilâhî rızaya uy­gun bir hayat sürmenin plân ve programını öğretirler. Bunun için de akla, düşünceye, duyguya ve idrâke seslenirler.

Bu öğreti ve eğitimden uzak kalan akıl, yalnız başına sözünü ettiğimiz gerçekleri ve hikmetleri sağlıklı ve noksansız şekilde anlayamaz.

Bunun için Kur'ân'ın birkaç yerinde her kavim ve millete mutlaka uya­rıcı peygamber gönderildiği; peygamber gönderilmedikçe de onlara azap edilmiyeceği açıklanmaktadır. [39]

 

Gönderilen Hemen Her Peygamber Yalanlanmıştır

 

«Eğer seni yalanlıyorlarsa, ontar-dan öncekiler de (kendilerine gönderilen peygamberleri) yalanlamışlardı..»

Gönderilen peygambere inanmayıp onun karşısına çıkarak yalanla­yanlar hiçbir dönemde sahneden eksik olmamıştır. Bunun sebebini iki madde halinde özetlemek mümkündür:

a)  Her konu karşıtıyla daha çabuk tanınıp gelişme kaydedebilir. Kâi­natın plânında zıtların sürtüşme ve çatışmasına geniş yer verildiğini ve çevremizde bunun misallerinin dizi dizi kendini gösterdiğini biliyoruz. O bakımdan her peygamber hakkı telkine çalışıp savunurken, hakkın karşıtı olan bâtıl bütün şiddetiyle ona karşı çıkmış, onu temsîl eden sapıklar da peygamberi yalanlamışlardır.

b)  Peygamberlerin getirip tebliğe çalıştıkları ilâhî hakikatler, nefsin birçok eğilimlerine ters gelir; fakat ruh ile uyum sağlar özelliktedir. O ba­kımdan kötülükleri çokça telkin ve tavsiye eden nefis, hürriyetinin kısıl­masına, arzularının yerine getirilmedik bırakılmasına tahammül edemiye-ceğinden, bütün hıncıyla peygamberin karşısına çıkılmasını  emreder ve onu yalanlamayı telkîne çalışır.

Görüldüğü gibi, insan karakteri ve fıtrî temayülleri ile peygamberlerin getirdiği esas ve prensipler arasında geniş bir boşluk vardır; hattâ zıtlaş­ma söz konusudur. İşte peygamberlere karşı tepki, suçlama, yalanlama, saygısızca davranma bu boşluktan ve zıtlaşmadon kaynaklanmaktadır. O kadar ki, yuların ucunu nefis ve İblîs'in eline veren inkarcı maddeciler, sa­pık mideciler üzerinde ilâhî belgelerin, açık mu'cizelerin bile tesir etmediği­ni hem kutsal kitaplar haber vermekte, hem de günlük olaylar arasında müşahede etmekteyiz. Nitekim 25. âyetle bu husus belirtilmekte ve mü1-minlere, insan karakteri ve nefsanî duygulan hakkında bilgi verilmektedir. [40]

 

Allah'ın Kudretine Delâlet Eden Belgeler

 

«Görmedin mi ki, Allah gökten su indir­di de..»

Kur'ân-ı Kerîm'de câri olan ilâhî metotlardan biri de, dinin lüzumu, pey­gamberin görevi, kulluğun mâna ve hikmeti açıklandıktan sonra, akla ve idrâke ışık tutar mahiyette bilimsel anlamda delil ve belgelen sıralamaktır. Konumuzu oluşturan âyetlerde de aynı metot uygulanarak üç belge ardar-da getirilmiştir. Şöyle ki:

  Bitkilerdeki renk farkı,

  Dağlardaki renk farkı,

  İnsanda ve hayvanlarda renk farkı..

Bitkilerde renk farkı:

Aynı su ile sulanıp aynı toprakta yeşerip yetişen, aynı güneşten ışık alan bitkilerden her birinin tadı, kokusu ve özellikleri değişik olduğu gibi, renkleri de farklıdır. Biteviyelik yoktur. Cenâb-ı Hak her bitki hakkında bir defa tecellide bulunurken onun genetik yoldan karakter ve özelliklerini de formüle ederek mayasına yerleştirmiştir. Artık o mayanın değişmesi söz konusu değildir.

Bitkilerde biteviyelik, yani hepsi aynı renk, aynı özellikte bulunsaydı il­mî çalışmalar kısır kalır, yararlanma imkânları o nisbette kısırlaşırdi; aynı zamanda dünyamız bu kadar güzel ve çekici olmazdı.

Bitkilerdeki renk farkları, türlerinin özelliklerinden kaynaklanmakta ve böylece maddelerin renkleri, üzerlerine düşen ışınları yansıtmaları, kırma­ları, içlerine çekmeleri, ya da geçirmeleri ile belirir. Bir cismin renkli olma­sı, mayasındaki ilâhî formüle bağlı kalarak, üzerine düşen ışınların içinden bazı dalga boylarını emmeleri ile meydana gelir. Meselâ sarı görünen bir cisim, üzerine gelen ışınların -yine mayasına bağlı kalarak- mavi dalga boy­larını emdiği için sarı görünür.

Bazı maddelerde emilen ışık yeniden yayılır, o zaman bu cisimde bir «yüzey renk», bir de «iç renk» meydana gelir. Yüzey renkle iç renk birbiri­ni tamamlayıcıdır. Meselâ düz gümüşün yüzeyi, üzerine düşen ışıkları ilk tabakada tamamen emer, yansıtır; bundan dolayı gümüş yüzeyi renksiz parlar. Altının yüzeyi ise, sarı ışığı emip yeniden yaydığı halde öteki ışın­ları biraz daha içeri çeker, bu yüzden altın sarı görünür.

Şüphesiz bu misalleri çoğaltmak mümkündür. Önemli olan ise, her bitkinin mayasına enjekte edilen renk alma özelliğidir. Yeşil bitkilerin foto­sentez yapması da bu ışınlara ve bağlı bulunduğu kanuna bağlıdır. Klorofil denilen yeşil renk maddesi, toprağın, suyun, havanın karbondioksitini emer, güneş ışığından enerji alır. Bazı kimyasal değişiklikler sonunda kar­bondioksitle su, karbonhidrata dönüşür, oksijen serbest kalır.

Bütün bu sentezler, değişmeler ve ortaya çıkan renkler ilâhî kudretin birer açık belgeleri sayılır.

Dağlarda renk farkı:

Şüphesiz yeryüzünün hem engebeli olması, hem de dağlarla süslenmesi denizlerin belli sınırda kalmasını sağlamaktadır. Yeryüzü bir bilya gibi pü­rüzsüz olsaydı, denizlerdeki su en az iki kilometrelik bir yükseklikte her ta­rafı kaplardı.

Dağlar dahi!, yeryüzü örtüsünü meydana getiren toprak tabaka, çe­şitli renkte kütlelerin kırılıp ufalması ve bunlara çürümüş bitki, hayvan gi­bi cisimlerin karışmasıyla meydana gelmiş ve kırılıp ufalan kütlelerin türü­ne ve özelliğine göre renk almıştır.

Ayrıca jeolojik olaylarla hem dağlar oluşmuş, hem de dağlarda hat­lar, yollar, değişik dekor ve görüntüler meydana gelmiştir. Bütün bu olu­şumlar, belli bir plânı, kusursuz düzeni ve şaşmayan kanunları yansıtır. [41]

 

Renk Ve Irklar

 

«İnsanlardan, yerde yürüyen hayvanlardan, davarlardan da bunun gibi ayrı ayrı renklerde olanlar vardır.»

28. âyetle, ilâhî kudrete delâlet eden belgelerden biri açıklanıyor: Hay­vanların ve insanların ırk ve bölgelere göre renk bakımından farklı olduğu belirtiliyor. Hayvan ve insan derisinde rengi meydana getiren nedir? Bu daha çok fizyolojik bir konudur. Bilimsel araştırma ile, normal deri rengini, hemoglobin, karoten ve melanin pigmenti (maddesi)nin verdiği anlaşılmış­tır. Ve asıl rengi veren «melanin»dir. Derinin rengindeki ırksal ve etnik fark­lılıklar, «melanin» ihtiva eden melonoson ismindeki hüore içi organeilerin sayısı, büyüklüğü ve dağılışı ile yakından ilişkilidir. [42]

Hücre içi organeilerin sayısını, büyüklüğünü ve dağılışını ırkın özelli­ğine göre programlayıp ayarlayan Yüae Kudretin önünde eğilip secde et­mekten ve O'na teslimiyet göstermekten başka ne söyleyebiliriz? [43]

 

Allah'tan Ancak Âlimler Saygi İle Korkar

 

«Allah'tan ise, O'nun kulla­rından ancak ilim sahipleri saygı ile korkarlar. Şüphesiz ki Allah çok güç­lüdür, çok üstündür, çok bağışlayandır.»

Kur'ân her vesileyle ilme, ilim adamına ışık tutmakta, ipucu vermekte, bilimsel anlamda ana fikir, temel bilgi sergilemektedir. Böylece insan aklı­na ışık tutup ilâhî kudrete delâlet eden belgeleri sıralamakta ve gerçekçi olan âlimlere, eşyadaki ilâhî damgayı görmeye çalışmalarını tavsiye et­mektedir.

Buna bir misal verelim; Edison'un, kendi yakın arkadaşı Andre Rozo-noffi'a şöyle dediği nakledilmiştir: «İnsanlar beni büyük bir dâhi görüp hayranlık duymaktadırlar. Aslında ben bir hiçim. Benim buluşlarımın hepsi dünyada mevcut olan şeylerdir. O bakımdan, «bunu ben yaptım, ben vücu­da getirdim» diyen iiısan en büyük yalancıdır. Gerçek mucit ve dâhi, asıl yaratıcı Allah'tır. O, dünyaya bu kanunları, özelliklen, nesneleri koyma-saydi, biz mevcut olmayanı nasıl bulup icat edebilirdik? Bu mümkün mü­dür?.»

Görüldüğü gibi, ilim adamı taklit çemberinden kurtulup gerçekçi oldu­ğu zaman elde etliği bilimsel sonuçlarla Allah'a daha çok yaklaştığını an­lamakta ve O'na üstün saygı duyup teslimiyet göstermektedir. [44]

 

Gerçeği Arayan Âlim Üç Şey İle Uyum Sağlar

 

İlim adamı buluş ve ^esbitlerinde daha çok gözlem ve deneye daya­nır; ama sadece bu açıdan ip uçları elde etmek, birtakım fiziksel, kimya­sal kanunları bulmak yeterli değildir. İlim adamı, bu doğrultuda hareket edip deney ve gözlemini sürdürürken, varlık âlemine bu kanunları ve te­maları yerleştiren, varlığa birtakım özellikler veren kudreti ve o kudretin ortaya koyduğu sebepleri düşünmesi; eserden, eseri yaratanı keşfederek anlayıp inanması gerekir.

Konumuzu oluşturan âyetle, gerçekçi ilim adamı tanıtılırken, ondan şöyle söz edilmektedir: Keşfettiği element ve kanunlarda CenabHakk'ın kudret fırçasını görür; görünce de O'nun kitabına sarılır. Kulluğunun ge­reği olan namazı vaktinde kılar, sosyal adaletin gereği olan harcamayı ya­par. Zira Kur'ân'i okudukça bilgisi artar ve meveut bilgileri imân ve irfan­la birleşip bütünleşir. Böylece basireti daha da açılır. Namaz onun ruhuna gıda verip iç huzuru sağlayınca, Allah'ın hoşnutluğunu umarak yapacağı harcama, onu toplumun kopmaz parçası haline getirir ve yalnız kendisi için var olmadığını kalp ve kofasına işler. Böylece kesada uğramayan manevî bir kazanca yönelmiş olur.

Şüphesiz kendini böylesine aydınlık bir düzeye getiren ilim adamı ve diğer mü'minler dünyada toplumun güven ve huzur kaynağı; kardeşliğin simgesi olurlarken, âhirette bu iyiliklerine ve faziletlerine karşılık kat kat mükâfatları verilir. Zira mutlak anlamda Cenâb-ı Hak, çok bağışlayandır ve şükredenlerin şükrünü yeterince kabul buyurandır. [45]

 

Âyetler Arasında Bağlanti

 

Yukarıdaki âyetlerle, mü'minle kâfirin; hakka yönelen ile bâtılın peşi­ne takılanın bir olamıyacağı konu edilerek birtakım misaller verildi. Pey-gamber'in (A.S.) görevinin sınırına dikkat çekildi. Arkasından ilâhî kudre­tin yüceliğine ve sınırsızlığına delalet eden bilimsel belgelere yer verilerek insan aklına ışık tutuldu. Kesada uğramayan bir ticareti benimseyen mü'-minlerin üç özelliğine parmak basılarak aydınlatıcı ve yönlendirici bilgi ve­rildi.

Aşağıdaki âyetlerle, kendisinden öneeki semavî kitapları tasdîk eden Kur'ân'ın hak olduğu belirtiliyor. Sonra da kitaba vâris kılınanların üç gru­ba ayrıldığı konu ediliyor. Bu konuda hayır ve iyiliklerde öne geçenlerin âhiretteki "mükâfatları tasvir edilerek gönüllere huzur vereeek bir hava es­tiriliyor. Bunun aksine bir yol tutan inkarcılara hazırlanan cehennem ate­şi hatırlatılıyor ve Allah'ın her şeyi lâyıkıyla bildiğine değinilerek ona göre bir dünya hayatı düzenlememiz isteniliyor. [46]

 

Meali;

 

31—  Kitap'tan sana önündekini (Tevrat ve İncil'i) doğrulayarak vah-yettiğimiz haktır. Şüphesiz ki Allah kullarından haberlidir (onların her hali­ni ve düşündüklerini) görüp bilendir.

32—  Sonra da Kitab'ı kullarımızdan seçip beğendiklerimize mîras bı­raktık. Artık onlardan bir kısmı kendine haksızlık eden bir kısmı ortalama gider; bir kısmı da -Allah'ın izniyle- hayırlarda öne geçer. İşte bu büyük bir fazilettir.

33—  Onlar da Adn Cennetleri'ne girerler, orada altın bileziklerle, inci­lerle süslenirler. Oradaki elbiseleri ise ipektir.

34—  Bizden üzüntü ve sıkıntıyı gideren Allah'a hamd olsun; şüphesiz ki Rabbımiz çok bağışlayan ve şükredene şükrünün karşılığını bolca ve­rendir.

35—  Bizi kendi fazl-ü kereminden sonsuza dek kalınacak bir konağa yerleştirdi. «Artık burada bize ne bir yorgunluk dokunur, ne de burada bize usanç ve bıkkınlık gelir» derler.

36—  Küfür içinde kalanlara ise, Cehennem ateşi vardır. Ölüm hükmü verilmez ki ölsünler; oranın azabı da kendilerinden hafifletilmez. İşte biz, her aşırı nankör inkarcıyı böyle cezalandırırız.

37—  Onlar, Cehennem'de şöyle bağırıp çağırırlar: «Rabbımız! Bizi (bu­radan) çıkar, yapageldiğimizden başka lyi-yararli amelde bulunalım.» (Al­lah): «Sizi, düşünüp de gerçeği anlayabilenin düşünebileceği kadar ömürlü kılmadık mı? Üstelik size o uyarıcı peygamber de geldi, O halde tadın tada­cağınızı! Artık zâlimler için hiçbir yardımcı yoktur.» (buyurur).

38—  Şüphesiz Allah, göklerde ve yerde görünmeyeni, bilinmeyeni bi­lendir. O elbette kalplerde olanı da çok iyi bilir.

 

İlgili Hadîsler

 

Ebû Derdâ (R.A.) diyor ki:

—  Peygamber (A.S.) Efendimiz, «Sonra da kitabı kullarımızdan seçip beğendiklerimize mîras bıraktık. Artık onlardan bir kısmı kendine haksızlık eder; bir kısmı ortalama gider; bir kısmı da -Allah'ın izniyle- hayırlarda öne geçer..» mealindeki âyeti okuyup şöyle buyurdu :

«Hayırlarda öne geçenler, Cennet'e hesap vermeden girenlerdir. Or­talama gidenler, az bir hesaba tabi tutulanlardır. Kendilerine haksızlık edenler ise, mahşerin (hesap verme döneminde) uzun süre tutuklananlar­dır.» [47]

İbn Mes'ûd (R.A.) diyor ki:

—  Şüphesiz ki bu ümmet, kıyamet gününde üç gruba ayrılacaktır: Bir grubu hesaba tabi tutulmaksızın Cennet'e girecek; bir grubu az bir hesa­ba tabi tutulacak; bir grubu da büyüyen günahlarıyla gelir; o kadar ki, Ce-nâb-ı Hak, «bunlar kimlerdir?» diye sorar. Oysa onların kimler olduğunu O daha iyi bilir. Melekler de, «bunlar büyük günahlarla gelenlerdir; ancak bunlar sana hiçbir şeyi ortak koşmayanlardır» diye cevap verirler. Bunun üzerine Cenâb-ı Hak, «Bunları rahmetimin genişliği sayesinde Cennete so­kun» buyurur.» [48]

İbn Mes'ud (R.A.) yukarıdaki rivayeti yaptıktan sonra 32 ve 33. âyet­leri okudu.

Hz. Aişe (R.A.) Validemiz diyor ki :

—  Sözü edilen her üç sınıf (grup) da cennettedir. Hayırlarda öne ge­çenler, Peygamber (A.S.) Efendimiz zamanında (imân üzere) gelip geçen­lerdir ki, Peygamber (A.S.) onlar için ebedî hayat ve sonsuz rızık husu­sunda şehadette bulunmuştur. Ortalama gidenler, Peygamber (A.S.) Efen­dimizi izleyip Ona kavuşanlardır. Kendilerine haksızlık edenler ise benim ve sizin gibilerdir.» [49]

«Mü'minin süsü, abdest suyunun ulaştığı yere kadar uzanır.» [50]

«Lâilâhe illallah ehli üzerine ne kabirlerde, ne kabirlerden kalktıkla­rında üzüntü ve ürküntü vardır. Kabirden kalkış nefhasında, üstlerinden toprakları silkip giderdiklerine, sanki şu anda bakıyor gibiyim. «Bizden üzün­tüyü gideren Allah'a ha m d olsun. Doğrusu Rabbımız çok bağışlayan ve şükredenlerin şükrünü çokça kabul buyurandır» derler.» [51]

"-! «Sizden hiç kimsenin ameli onu cennete sokmaz.»

Bunun üzerine soruldu :

— Sîzin de mi Ya Resûlellah?!

—  Evet, ben de.. Meğerki Aflah kendi rahmet ve bol lûtfuna beni gark etmiş ola, diye cevap verdi. [52]

 

Kur'ân, Bütünüyle Hakkı Yansıtır

 

«Kitap'tan sana önündekini (Tevrat ve İncil'i) doğrulayarak vahyettiğimiz haktır.»

Burada Kur'ân-ı Kerîm'in iki ana özelliğinden söz edilmektedir:

  Hakkı yansıtması,

  Tevrat ve İncil'i tasdik etmesi..

Hak, bütün konulan gerçek yüzüyle tam bir uyum ve ahenk içinde açıklayan; gerçeği bulan ilimle uyum sağlayan; okundukça eskimiyen ve her defasında hizmeti yansıtan ve insan hayatını en düzenli ve dengeli bi-çimde ayakta tutmanın yol ve yöntemini getiren ilâhî kitabın sıfafdır. Öyle ki, bu kitapta hiçbir çelişki, tutarsızlık, ölçüsüzlük, uyumsuzluk, ilimle bağ­daşmazlık söz konusu değildir.

Hak'tan inen Tevrat ve İncil'i tasdîk eder, yani bunların da Allah'tan in­diğini açıklar. İnsan elinin bilgisizce uzanıp değiştirdiğini ve zamanla bazı hükümlerinin kaybolduğunu belirterek onları tashih eder ve hatırlatır.

Şüphesiz ki inkarcı maddeciler, sapık müşrikler Kur'ân'ı sadece bu iki açıdan olsun incelemiş olsalar, onun bütünüyle ilâhî olduğunu anla­makta gecikmezler. Ne yazık ki, Kur'ân'ı böylesine tarafsız bir gözle oku­yup araştıran inkarcılar pek azdır. [53]

 

 

Kur'ân İlâhî Emânet Olarak Kimlere Mîras Bırakılmıştır?

 

«Sonra o Kitab'ı kullarımızdan seçip beğendiklerimize miras bıraktık..»

Her yönüyle hakkı, gerçeği yansıtan Kur'ân, Hz. Muhammed'e (A.S.) vahyedildikten sonra üç sınıf insana mîras bırakılmıştır ki, bu üçü, mil­yarlarca insanlar arasından mîrasa lâyık görülerek seçilmiştir. Tabii on­ları seçen bizzat Cenâb-ı Hak'tır. Şöyle ki:

  Kendine haksızlık eden mü'minler,

  Ortalama gidip ifrat ve tefritten kaçınan mü'minler,

  Allah'ın izniyle hayırlarda önde giden mü'minler..

İlim adamları bu üç sınıfı şöyle tarîf edip açıklamada bulunmuşlardır:

Birinci sınıf, farz ve vaciplerin bir kısmını yerine getirmede ölçüyü ka­çıranlar, aynı zamanda haram kılınan bazı şeylere yaklaşanlardır. Bu ba­kımdan kendilerine haksızlık etmiş sayılmaktadırlar.

İkinci sınıf, farz ve vacipleri yerine getiren; haramları terkeden, sade­ce müstehabiarı bırakan, bazı mekruhları işleyenlerdir. O bakımdan orta­lama bir durum arzetmektedirler.

Üçüncü sınıf, farz ve vacipleri işleyen, müstehab olanı yapan; haram ve mekruhları ve bazı mubah şeyleri terkedenlerdir.

Bu üç sınıfın bulunduğu dereceler farklı olmakla beraber, Allah'ın bol ve geniş lûtf-u keremine en çok mazhar olanları, üçüncü sınıfa girenler­di''. Diğerleri de kendi derecelerine göre o lütuf ve keremden nasiplendirilirler. Şüphesiz bu lütuf ve keremin tecellisi daha çok Adn Cennet'inde kendini gösterir.

Kur'ân'ın sözü edifen üç sınıfı mîrasçı göstermesi, yani ilâhî kitaba sa­hip çıkıp onu korumakla görevli oiarak tanıtması, bize şu inceliği de öğ­retmektedir: Peygamberler dışında günahlardan tamamen sıyrılıp uzak ka­lan yoktur. Ancak yapılan hayır ve iyilikler kötülükleri siler. Böylece kul hakkı dışında kalan günahların bağışlanması her zaman umulur ve iyiliği ağır gelen kulların cennete sevkedileceği müjdesi vardır. [54]

 

Cennetin Bazı Özellikleri

 

{<On"lar da Adn Cennetleri'ne girerler, orada altın bileziklerle, incilerle süslenir­ler. Oradaki elbiseleri ise ipektir.»

Bu ve bundan sonraki âyetin ışığında Cennetin bazı özelliklerini şöyle sıralayabiliriz :

a)  Cennete girecek olan bu üç sınıf    mü'min,   oranın tarifi mümkün olmayan zînet eşyasıyla süslenirler. Cenâb-ı Hak, anlamamızı kolaylaştır­mak için oradaki süs eşyasını dünyadaki nadide süs eşyasının ismini ve­rerek anmaktadır: Altın, İnci, mercan ve ipek..

b)  Cennet'in verdiği  neşe ve huzur, her an orada Cenâb  Hakk'a hamd etmeyi ilham eder.

c)  Cennet'te üzüntü, keder, sıkıntı, hastalık, yorulma, bunalma, yaş­lanma gibi arızî şeyler yoktur. Orası mutlak anlamda sonsuz huzur, mut­luluk, neşe ve güven yurdudur.

d)  Allah'ın  kulları  hakkında  çok  bağışlayan,  şükredenierin  şükrünü çokça kabul eden olduğu Cennet'te çok daha iyi görülür ve anlaşılır. [55]

 

Cehennemin Bazı Özellikleri

 

 «Küfür içinde kalanlara ise, Cehennem ateşi vardır..»

36 ve 37. âyetlerin ışığı altında Cehennem'in bazı özelliklerini şöyle be­lirtebiliriz :

a) Cehennem her şeyden önce inkarcı nankörlerin, şaşkın maddecilerin yurdudur. Öyle ki: Cenâb-ı Hak dünyada güneşinden ayına, bulutun­dan rüzgârına, denizinden karasına, yıldızlarından gezegenlerine varınca­ya kadar her şeyi birer nîmet olarak insan oğlunun hizmetine sevketmiş-tir. Buna karşılık insan ne gibi bir hizmette bulunmuştur ve Rabbına kul­lukta neler yapmıştır?

b)  Cehennem'de de ölüm yoktur ki ölüp kurtulsunlar; kaçma imkânı yoktur ki firar etsinler. Herkes bulunduğu derecedeki azabı, ilâhî adaletin gereği olarak çekmek zorundadır. Ama o azap inkarcı nankörler için hiç de hafifletilmez ve sürüp gider.

c)  Cehennem'e girenler, dünyaya bir daha dönüp iyi yararlı amelde bulunan kişiler olmak isterler. Oysa dünya, mevcut sistemlerle beraber bozulup değişikliğe uğramış ve yaşama yeri olmaktan çıkmıştır. Yerine yep­yeni ve kalıcı bir düzen getirilmiştir. O bakımdan dönüş mümkün değildir. Hem, dünyada iken, kendimizi ve Rabbımızı bilip tanıyacak kadar bizlere ömür ve fırsat verilmiş bulunuyor. Onu değerlendirmeden ölenlerin artık tekrar döndürülme isteği anlamsızdır.

Nitekim Cenâb-ı Hak bu gerçeğe değinerek şöyle bilgi vermektedir: «Sizi, düşünüp de gerçeği anlayabilenin düşünebileceği kadar ömürlü kıl­madık mı? Üsteük size o peygamber de geldi. O halde tadın tadacağınızı! Artık zâlimler için hiçbir yardımcı yoktur.»

Kim ne düşünürse düşünsün, ne gibi niyet taşırsa taşısın ve nereye yönelirse yönelsin, hiçbir an CenâbHakk'ın ilminin kapsamının dışında kalamaz ve O'nun kudretini aşamaz. O kalplerde dönüp dolaşanı en iyi bi­lendir. Gerçek bu olunca, günlük hayatımızı böylesine asil bir düşünceyle düzenlememiz ve gafletten münezzeh olan Allah'ın murakabası altında bulunduğumuzu idrâk etmemiz kadar yönlendirici ne olabilir?

İşte bu nedenledir ki Rabbımız bizi intibaha davet ederek şu aydınla­tıcı bilgiyi veriyor: «Şüphesiz Allah, göklerde ve yerde görünmeyeni, bilin­meyeni bilendir. O elbette kalplerde olanı da çok iyi bilir.» [56]

 

Âyetler Arasında Bağlantı

 

Yukarıda geçen âyetlerle, kendisinden önceki semavî kitapları tasdîk eden Kur'ân'm hak olduğu belirtildi. Arkasından bu hak kitaba üç sınıf in­sanın vâris kılındığına dikkatler çekildi ve mü'minlerle kâfirlerin âhiret gü­nündeki karşılaşacakları durum kısaca tasvîr edilerek uyarıcı ve müjdele-ii bilgiler verildi.

Aşağıdaki âyetlerle, hakkı inkâr edenlerin kendi aleyhlerine bir durum meydana getirdikleri konu ediliyor. Sonra da Allah'ı bırakıp bazı cisimleri ilâhlaştıranlar uyarılarak akıllarına ışık tutuluyor. Sonra da Mekkeli müş­riklerin hep peygamber beklemekte olduklarına değinilerek, Hz. Muham-med (A.S.) gönderilince; onların, gururlarına yediremeyip inkâr ve azgın­lığa sapmalarına dikkatler çekiliyor. Kendilerinden önceki inkarcı azgın­ların kalıntılarını gezip görmeleri tavsiye edilerek tarihin tekerrür edeceği­ne işarette bulunuluyor. [57]

 

Meali:

39—  O Allah ki, yeryüzünde sizi (hem kendine halîfe kıldı, hem de göçüp gidenlerin yerine) koyup yerleştirdi. Artık kim küfrederse küfrünün zararı kendisinedir ve kâfirlerin küfrü  Rabları  yanında   gazabdan  başka kendilerine bir şey artırmaz.  Kâfirlerin  küfrü kendilerine anca    hüsran artırır.

40—  De ki: Bir baksanız a, Allah'ı bırakıp da duâ edip yalvardığınız ortaklarınızı gösterin bana, yeryüzünde neyi yaratmışlardır? Yoksa onların göklerde bir ortaklığı mı vardır, yoksa kendilerine bir kitap vermişiz de on­dan (elde ettikleri) açık bir delil üzere mi bulunuyorlardır? Hayır, o zâlim­ler birbirine aldatmakdan başka va'dde bulunmazlar.

41—  Şüphesiz ki Allah, gökleri ve yeri zeval bulmasınlar diye (koydu­ğu belli kanunlarıyla) tutmaktadır. Eğer zeval bulacak olurlarsa, O'ndan başka hiçbiri onları (yörüngelerinde) tutamaz. O, muhakkak ki Halîm'dir (her şeye sabırla yönelir, lûtufla muamele eder, ceza vermekte acele et­mez); çok bağışlayandır.

42—  Olanca yeminleriyle yemin edip, eğer kendilerine uyarıcı bir pey­gamber gelecek olursa, elbette   ümmetlerden en ileri olanından daha çok doğru yolu bulacaklarını (söylemişlerdi). Ne vakit ki, kendilerine uyarıcı Peygamber geldi, (aksine) bu onların ancak nefretini artırdı.

43—  Sebebi ise, yeryüzünde sırf böbürlenip büyüklük taslamak ve bir de kötü bir düzen kurmak istekleriydi. Halbuki kötü düzen, ancak onu ku­ranları sarıp başlarına çöker. Öncekilerin sonunu belirleyen (ilâhî) sün: netten (onun tecellisinden) başka ne beklerler? Ve sen, Allah'ın sünnetin­de elbette bir değişiklik ve değişme bulamazsın; evet, sen Allah'ın sünne­tinde bir tahvil, başkalaşma bulamazsın.

44—  (Bunlar) yeryüzünde gezip dolaşarak kendilerinden öncekilerin sonunun ne olduğuna bakmıyorlar mı? Ki onlar, bunlardan daha kuvvetli idiler. Göklerde ve yerde Allah'ı âciz bırakacak hiçbir şey yoktur. Şüphesiz ki O, bilendir, kudreti her şeye yetendir.

45—  Eğer Allah, insanları kazandıkları şey sebebiyle hemen yakala­yıp cezalandırmış olsaydı, yeryüzünde tek bir canlı bırakmazdı. Ama onları belirlenmiş bir vakte kadar geciktirir. Artık o vakit gelince (hükmünü yeri­ne getirip cezalandırır). Çünkü Allah, mutlaka kullarını görüp bilendir.

 

İnsanlar Yeryüzünde Allah'ın Halîfeleridir

 

«O Allah kî, yeryüzünde sizi (hem kendi­ne halîfe kıldı, hem de göçüp gidenlerin yerine) koyup yerleştirdi..»

Rahman Sûresi 10. âyetin tefsirinde açıklandığı üzere, Allah yerküre­yi sadece «enam» için alcalîıp koymuştur. «Enam», yaratılan canlılar hak­kında kullanıldığı gibi, insanlar ve cinler topluluğu hakkında da kullanıl­makta ve bu hususta yaygınlık arzetmektedir.

Sözünü ettiğimiz Rahman Sûresi'ndeki âyette mef'ûl fiilden önce ge­tirilerek, insanlarla cinler ve dolayısıyla diğer hayvanlar için sadece yer­kürenin hazırlanıp tahsis edildiği manâsı ortaya çıkıyor.

Konumuzu oluşturan âyette ise, insanların yeryüzünde hem birbirle­riyle halef-selef olacakları, hem de Allah adına amel edip hükmedecekleri açıklanıyor. Böylece yeryüzünde insandan daha şerefli bir eanlı yaratıl­madığına işaret edilerek, insanın hangi amaca yönelik yaratıldığına dik­katler çekiliyor.

Nitekim Bakara Sûresi 30. âyetle, Adem'in yeryüzünde halîfe kılındığı belirtilir. Sad Sûresi 26. âyette ise, Davud Peygamber'in (A.S.) insanlar arasında hak ile hükmetmesi için yeryüzünde halîfe kılındığı bildirilerek, halîfeden ne kasdedildiğine açıklık getirilir. En'âm 165. âyette ise, Fâtır Sûresi'ndeki anlatımın bir benzeri kullanılır. Ayrıca milletlerin ve kavim­lerin birbirlerine halîfe olduğu, yani birinin diğerinin yerine geçirilerek halef-seleflik sağlandığı Yunus Sûresi 14 ve 73. âyetlerle açıklanır. A'raf Sû­resi 69, 74. âyetlerde de aynı hususa yer verilir.

Anlaşıldığı üzere, Kur'ân'da «halîfe» kavramı her iki manada da kul­lanılmaktadır. Yani insanın Allah adına konuşup hükmetmesi ve insanla­rın, kabile ve milletlerin sahneden çekilmesi suretiyle başka kavim ve mil­letlerin gelip onların yerine geçmesi şeklinde iki ayrı manayı kendinde ta­şımaktadır.

Gerçek bu olunca, insan yaratıldığı amaçtan saparak, Allah adına ko­nuşmazsa, hem hakkı, hem de yaratıldığı amacı inkâr etmiş olur. Bunun vebal ve zararı da bütünüyle kişilerin kendilerine aittir, CenâbHakk'ın kimsenin halifeliğine ihtiyacı yoktur. [58]

 

İlâhî Kudretin Açık Belirtisi

 

Deki Allah, gökleri ve yeri zeval bulmasınlar diye (koyduğu belli kanunlarıyla) tutmaktadır. Eğer zeval bulacak olurlarsa, O'ndan başka hiçbiri onları (yö­rüngelerinde) tutamaz.,»

İnsanların çoğu hem kendilerini yaratanı inkâr ederler, hem de kendi­lerinden daha aşağı cisimlere, bayağı canlılara tapınma adiliğini gösterir­ler. 41. âyetle insanın bu gaflet ve nankörlüğü dolaylı biçimde yerildikten sonra akıl ve vicdanları harekete geçirmek için göklerle yer, göklerdeki sistemler ve gezegenler hakkında ana fikir veriliyor. Kurulu bir düzene dik­katler çekilerek bilimsel açıdan incelenmesi isteniliyor. Bu düzende yer alan ve boşlukta duran gezegen ve yıldızların kendi yörüngelerinden sap­madığı bildirilerek yerçekim ve merkezkaç gibi iki kanunla sağlandığına işaret ediliyor ve bu kanunları koyup uygulayanın kim olduğu soruluyor?

İşte insanoğlu bu gerçeği görüp anladığı takdirde nankörlükten kur­tulup Yüce Yaratan'ina yönelme ihtiyacını duyar ve gönül yatişkanliğına erişerek hilkat kanununa uymuş olur.

Bir an varsayalım ki, güneş yörüngesinden çıktı; hangi kuvvet ve kud­ret onu tutabilir veya eski yörüngesine oturtabilir? İşte bu noktada insanın acizlik ve gafleti; Allah'ın ise sonsuz ve sınırsız kudreti ortaya çıkıyor. [59]

 

Arap Yarımadası'nda Bir Peygamber Bekleniyordu

 

«Olanca yeminleriyle yemin edip eğer kendilerine uyarıcı bir peygamber gelecek olursa, elbette ümmetlerden en ileri olanından daha çok doğru yolu bulacaklarını (söylemişlerdi)..»

Başta Mekkeli'ler olmak üzere Arap Yarımadası'nda bulunan halk bir kurtarıcı bekliyordu. Onlardan aklı erenler, şayet böyle bir lûtfa lâyık -rülürlerse, diğer milletlerden çok daha anlayışlı olacaklarını, peygambere uyup doğru yolda yürümekte ileri geçeceklerini söyleyip duruyorlardı. Ne var ki Cenâb-ı Hak, beklenilen son peygamberi bu yarımadada Mekke va­disinde yaşayan Kureyş Kabilesi'nden seçip çıkarınca, Arapların, yaşaya-geldikleri kabile hayatı gereği kıskançlık duyguları ağır bastı; o peygam­bere uyup bağlanacakları yerde karşısına kinle, nefretle, haset ve düşman­lıkla çıktılar; Ona uymayı sahte gururlarına yediremediler. Böylece öteden beri devam edip gelen kötü düzeni sürdürmekte ısrar ettiler. Oysa bâtıl­dan ve zulümden yana kurulan her kötü düzen, eninde sonunda kurucu­larının ve savunucularının başına çöküp mahveder. Zira böyle bir âkibet-le noktalanması, câri olan sünnetullahın gereği, ilâhî adaletin tabii netice­sidir. [60]

 

Allah'ın Câri Sünneti

 

Ve sen Allahl|n sünnetinde elbette bîr değişiklik ve değişme bulamazsın; evet sen Allah'ın sün­netinde bir tahvil, başkalaşma bulamazsın.»

«Sünnetullah», çok kapsamlı bir kavramdır. Sözlük olarak, izafe yo­luyla iki kelimeden meydana gelmiştir: Sünnet ve Allah..

Sünnet: Yol, sîret, huy, karakter gibi manalara delâlet eder. Terim olarak, iki ayrı manaya gelmektedir: Biri, Hz. Peygamber'in (A.S.) sözü, fii­li ve takriri; diğeri ise, Allah'ın hükmü, buyruğu, yasağı, cari âdeti ve sü­rüp gelen kanunu demektir.

İlgili âyette geçen «sünnetullah», bu ikinci manaya delâlet etmektedir. , Allah'ın düzenlediği tabiat olaylarının bağlı bulundukları kanunlar ve se­bepler; milletler hakkındaki devam edegelen câri hükmü, sözü edilen sün-netullah'ın tecellilerinden bir kısmıdır. Bu, değişmez, belirlenen hedefine doğru ilerler; uyanlar mutlu, uymayanlar mutsuz olurlar.

Kavim ve milletlere peygamber gönderildikten sonra onlar yine inkâr ve ahlâksızlıkta, zulüm ve tuğyanda ısrar eder ve haddi aşarlarsa, sünne­tullah kimsenin gözünün yaşına bakmadan hükmünü yürütür. Nitekim yıkı­lıp yok edilen nankör millet ve kavimlerin tarihleri incelenip sosyal yanlan araştırılınca, sünnetullah'ın hükmünü yürütmesine nasıl bir ortam hazırla­dıkları kolaylıkla anlaşılır.

Cenâb-ı Hak 43. âyetle bu konuda hem Mekkeli putperest müşriklerin ileri gelenlerini, hem de her çağda yaşayan inkarcı maddecileri uyarmakta, tarihin tekerrür edeceğine atıfta bulunmaktadır.

Âyette geçen «tebdil» ve «tahvîl» kavramları arasında nüans vardır. (len) edatıyla gelen «tahvîl», sünnetullah gereği inecek azabı, hak edenden başkasına çevirmenin ve onu durdurmanın mümkün olmadığını; yine (len) edatıyla gelen «tebdil»; dinin ve peygamberin, inkarcılar aleyhine inecek azap hükmünü kaldırmasının söz konusu olamıyacağını ifade eder.

Konuyu özetliyeoek olursak, diyebiliriz ki : Kavim ve milletler, inkâr, azgınlık, zulüm ve ahlâksızlıkta haddi aşıp belirlenen çizgiye gelmedikçe ilâhî azap inmez. Onlar o çizgiye gelip dayandıkları zaman ise, ineeek aza­bı çevirecek, tebdil ve tahvile uğratacak bir kuvvet olmaz ve Cenâb-ı Hak da onu geri almaz. [61]

 

Yeryüzünde Öğüt Ve İbret Alma Gözüyle Gezip Dolaşmak

 

«(Bunlar) yeryüzünde gezip dolaşarak kendilerinden öncekilerin soı...nun ne olduğuna bakmıyorlar mı? Ki onlar, bunlardan daha kuvvetli idiler..»

Sünnetullah'ın câri hükümlerinin zaman zaman kavim ve milletler hak­kında gerçekleştiği ülkeleri, onların kalıntılarını gezip görmemiz tavsiye ediliyor. Özellikle inkâr ve haksızlığı kendilerine yol seçip taşkınlık göste­renlerin, dönüp geçmişteki olayların sebeplerini araştırmaları hatırlatılıyor. Kendi ölçülerine göre kurulan birçok medeniyetler (!), ekonomik yönden güçlü kavimler neden yıkılıp yok olmuş ve geriye sadece taş ve mermer yı­ğınları kalmıştır? İşte Kur'ân-ı Kerîm onların yıkılış sebepleri üzerinde du­rulup sonuçlar çıkarılmasını emrederken, tarihî olayları ve sebeplerini çok iyi teşhîs etmemizi telkîn ediyor. Zira tarih durmadan tekerrür etmekte, benzer olaylar birbirini izlemektedir. Hiçbir millet, CenâbHakk'ı, sünne­tullah gereği vereceği hükümde, indireceği azap konusunda âciz bırakacak bir kudrete sahip değildir. Zaten acizlik, öncesiz olmayıp sonradan yaratılanlara arız olan bir sıfattır, Cenâb-ı Hak hakkında muhaldir. O bakımdan Allah'ın koyduğu kanunlar hükmünü yürütürken önüne çıkacak engel bu­lunmaz.

Şüphesiz ki Allah her şeyin iç yüzünü, mahiyetini bilir; kudreti ise son­suz ve sınırsızdır. Ancak kudreti, hazırladığı plân ve programa göre tecel­li eder. O hiçbir zaman gelişigüzel tasarrufta bulunmaz. [62]

 

Hemen Cezalandırma Söz Konusu Değildir

 

Eger Allah' insanları kazan­dıkları şey sebebiyle hemen yakalayıp cezalandırmış olsaydı, yeryüzünde tek bir canlı bırakmazdı..»

İnsan, hilkat kanunu gereği, hem zıt temayüllerle donatılmış, hem de zıtların birbirini izlediği bir ortamda ve hayat düzeyinde yaratılmıştır. İyili­ğe kabiliyetli olduğu kadar, kötülük işlemeye de kabiliyetlidir. Nefis denilen hayvanî duygu ve sıfatlar; ruh denilen melekî duygu ve sıfatlar aralıksız sürtüşme ve tartışma halindedir. Bu durumda akıl imânla birleşirse, mele­kî sıfatlar; nefisle birleşip onun tesirinde kalırsa, hayvanî duygu ve sıfat­lar güçlenip üstünlük sağlar. Şüphesiz insanın ömrü bu iç ve dış zıtların sürtüşmesi ve mücadelesiyle zikzak çizip gider.

Bu durumda Genâb-ı Hak, nefsine ve hayvanî sıfat ve duygularına ağırlık kazandıran suçlu günahkârları hemen cezalandırmış olsaydı, yani böyle bir sünneti câri halde olsaydı, yeryüzünde insan denilen canlı kal­maz ve peygamber seçip göndermek anlamsız olurdu. Ama Cenâb-ı Hak yine kurduğu düzen ve hazırladığı plân ve program gereği ceza vermekte acele etmez; kişi inkârını zulüm ve ahlâksızlıkla birleştirip belli çizgiye gel­medikçe O azabını indirmez, daha çok âhirete bırakır.

Kırk beşinci âyetle bu gerçeğe değinilerek mü'minler aydınlatılıyor ve inkarcılar da insaf ve iz'âna davet ediliyor: «Ama onları belirlenmiş bir vakte kadar geciktirir. Artık o vakit gelince (hükmünü yerine getirip ceza­landırır), Çünkü Allah, mutlaka kullarını görüp bilendir.»

Böylece sûrenin sonunda CenâbHakk'ın üç sıfatına yer verilmiş bu­lunuyor: Alîm, Kadîr, Basîr..

Birinci sıfatla, CenâbHakk'ın her şeyi en iyi bildiği, ilminin her şeyi kapsayıp kuşattığı, hiçbir şeyin kendisine gizli kalmadığı ve kalamıyacağı öğretiliyor. İkinci sıfatla, O'nun her şeye kudretinin yettiği; hiçbir gücün O'nun ilim ve kudretinin önüne geçemiyeceği ve bu doğrultuda hazırladığı plânı aksatıp değiştirmiyeceği hatırlatılıyor. Üçüneü sıfatla, kulların her hali, zıtlar âleminde aralıksız bir mücadele durumunda oldukları, içle­rinde kendilerini kötülüğe iten, dışlarında bu istikamete doğru yönlendir­meye çalışan iki kuvvetin söz konusu olduğu belirtiliyor; yani nefisle İb-lîs'in insanı durmadan fenalıkları işlemeye heveslendirdiği çok iyi bilinip görüldüğü ve o sebeple işledikleri günahlardan dolayı onların hemen ceza­landırılmadığı; dönüş yaparlar diye onlara mühlet verildiği açıklanıyor.

Fâtır Sûresi'ne, Allah'a hamd ile başlandı ve O'nun kullarının her ha­linden, günah ve kusurlarından haberdar olduğu belirtilerek sûre nokta­landı.

Bu sûrenin de tefsirine bizi muvaffak kılan Cenâb-u Rabbi'l-âlemîne hamd; bize ışık tutup rehber olan Resûlüllah (A.S.) Efendimiz'e ve Onun âline, ashabına salât-ü selâmlar olsun. [63]

 

 



[1] Tefsîr-i Nisabûrî/Allame Nizamuddin : 22/71

Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 10/4973.

[2] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 10/4973.

[3] Buharî/ezan: 155, i'tisam: 3, daavat: 17- Müslim/salât: 194, 205, 206- Ebû Dâvud/salât: 140- Tirmizî/salât: 108- Nesâî/tatbiyk: 25

[4] Buharî/bed'-i halk : 7, tefsir: 53- Müslim/imân: 280, 282- Tirmizî/tefsîr: 53- Ahmed: 1/395, 398, 407, 412, 460

Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 10/4975.

[5] Tefsîr-i Kurtubî:  14/319- Tefsîr-i İbn Kesîr :  3/546

Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 10/4975-4976.

[6] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 10/4976.

[7] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 10/4976-4977.

[8] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 10/4977-4978.

[9] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 10/4978.

[10] Tirmizî/imân:  18- tbn Mâce/mukaddeme:  10- Ahmed:  2/176, 198- İbn Ebî Hatim

Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 10/4980.

[11] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 10/4980-4981.

[12] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 10/4981.

[13] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 10/4982.

[14] Buharî/tefsîr: 39, 78- Müslim/f iten: 141, 143- Ebû Dâvud/sÜnnet: 22- Ne-sâî/cenâiz:  117- îbn Mâce/zühd:  32- Taberânî/cenâiz: 49- Ahmed:  2/322, 428, *99- 3/28

[15] Müsned-i Ahmed: 4/11

Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 10/4983.

[16] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 10/4984.

[17] Âl-i tmrân Sûresi : 26

Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 10/4984-4985.

[18] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 10/4985-4986.

[19] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 10/4986-4987.

[20] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 10/4987.

[21] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 10/4988.

[22] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 10/4989-4990.

[23] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 10/4990-4991.

[24] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 10/4991.

[25] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 10/4991-4992.

[26] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 10/4992.

[27] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 10/4993-4994.

[28] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 10/4994.

[29] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 10/4995.

[30] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 10/4995-4996.

[31] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 10/4996.

[32] Müsned-i Hafız Bezzar

[33] Buharî/edeb: 72, i'tisam: 5- Müslim/fezâil:  128- Ahmed:  6/45

[34] Buharî/küsuf: 2, tefsir:  12/5, nikâh:  107- Müslim/salât:  112, küsuf:  1, fezâil: 134- Nesâî/sehv: 102, küsûf: 11, 23- Tirmizî/zühd: 9, küsûf: 1- Ibn Mâce/ zühd: 19- Dâremî/rikak: 26- Ahmed: 2/257, 313, 418

[35] Dâremî

Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 10/4999.

[36] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 10/5000.

[37] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 10/5001.

[38] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 10/5001-5002.

[39] Bilgi için bak : îsrâ Sûresi: 15. âyetin tefsiri

Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 10/5002.

[40] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 10/5002-5003.

[41] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 10/5003-5005.

[42] Bilgi için bak : Rum Sûresi: 22. âyetin tefsîri

[43] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 10/5005.

[44] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 10/5005-5006.

[45] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 10/5006.

[46] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 10/5007.

[47] Müsned-i Ahmed :   5/198

[48] Ebû Dâvud - tbn Kesir : 3/556

[49] Müsned-i Ahmet: 5/194, 198-6/444

[50] Müslim/taharet: 40- Nesâî/taharet:  109- Ahmed:  2/232, 371

[51] Tâberânî :  îbn Ömer  (R.Â.)dan

[52] Buharî/rikak:  18, münafıkun, 71, 73, 75, 76, 78- Ibn Mâce/zühd: 20- Dâ-remî/rikak: 24- Ahmed: 2/235, 256, 264, 319- 3/152- 6/125

Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 10/5009-5010.

[53] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 10/5010-5011.

[54] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 10/5011-5012.

[55] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 10/5012.

[56] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 10/5012-5013.

[57] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 10/5013-5014.

[58] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 10/5016-5017.

[59] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 10/5017.

[60] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 10/5018.

[61] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 10/5018-5019.

[62] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 10/5019-5020.

[63] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 10/5020-5021.