YASİN SURESİ 2

Giriş. 2

Meal 2

Dîrayet Ve Rivayet Tefsîri 3

Yerine Getirilen Kavl Ne Demektir?. 3

İmamın Mânâsı 4

Meal 5

Dirayet Ve Rivayet Tefsiri 5

Antakya Halkının Havarileri Yalanlaması 5

Elçilerin Vazifesi 6

Şehrin En Uzak Noktasından Gelen Kimdir?. 7

Habibi Naccar Öldürüldü Mü?. 7

Meal 8

Dirayet Ve Rivayet Tefsiri 8

Ölü Arazînin Diriltilmesi 9

Karanlık Ve Nur 10

Güneşin Seyrî 10

Ayın Yörüngesi 11

Meal 11

Dirayet Ve Rivayet Tefsiri 12

Zürriyetin Ivlânâsı 12

İnfak Etmeye Teşvik. 13

Kabirden Kalkış. 14

Meal 14

Dirayet Ve Rivayet Tefsiri 14

Cennet Ehli İçin Her İstekleri Vardır 15

Cehennemliklerin Ağzı Mühürlenir 16

Ömürde Eksilme Ve Artmadan Maksat 16

Hz. Peygambere Şiir Uygun Değildir 17

İslâm'da Şiirin Hükmü. 17

Meal 18

Dirayet Ve Rivayet Tefsiri 18

Müşrikler Niçin Putlara Taparlardı?. 19

Yeşil Ağaçdan Ateş. 20


YASİN SURESİ

 

Giriş

 

Mekke Dönemi'nde nazil olmuştur. 83 ayettir.

Makıl bin Yesar'dan gelen hadise göre Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur:  «Yasin, Kur'an'm kalbidir». Aynı zamanda Yasin Suresi'ne «Kalb'uUKur'an» ismi verilmiştir. Gazali, «Yasin'e Kalb'-uUKur'an denilmesinin nedeni şudur: Kur'an'ın nirengi noktasını iman teşkil etmektedir. İmanın sıhhatli olması hasrı ikrara bağ­lıdır. Haşr meselesi de en beliğ, en güzel bir şekilde Yasin Sure-si'-nde izah edilmektedir. İşte bunun için'sure bedenin sıhhatine bedel olan kalbe benzetilmiştir»   diyor.   Zira   haşre   iman eden bir kimse ateşten korkar, cenneti arzular. Böylece imanın hasta­lıkları olan günahlardan kaçınır. Zira o günahlara iman karıştı­rılmış olur, zayıf düşer. Bu kimse aynı zamanda taatlerle de iş­tigal eder. Taatler ise sıhhati hıfzeden elementler gibidir. Haşr hak­kında imanı kuvvetli olmayanın hali bunun tam tersidir. İşte bu yüzden hasrı itiraf etmek, bedenin sıhhatinden nirengi noktasını teşkil eden kalbe benzetilmiştir. Haşr hususunda imam hasta ol­mayan bir kimse ateşten korkar, cennete rağbet eder, günahlardan çekinir. O günahlar ise imanın hastalıkları gibidir. Zira iman gü­nahlarla karmakarışık olur, zayıf düşer. Kişi Allah'ın taatleriyle iştigal eder. Onlar da sıhhati koruyucu gibidirler. Kıyamet hak­kında imanı kuvvetli olmayan bir kimsenin hali bunun tam zıd-dıdır. Böylece haşn ikrar ve itiraf etmek, tıpkı sağlığı ile bedenin sağlığa kavuştuğu, hastalığı ile bedenin hastalandığı kalbi itiraf et­mek gibidir. Her şeyin kalbi onun esasıdır. Kalpten başka diğer nesnelerin ise mukaddimeleri ve tamamlayıcılarıdır. Binaenaleyh Rasûl-ü Ekrem'in Yasin Suresi'ne «Kuran'in Kalbi» demesi bu kabildendir. Zira peygamberlerin gönderilmesinden, kitapların in­dirilmesinden maksat, kulları haşrdaki kemâl noktasının hedefine irşad etmektir. Bu da Sırat-ı Müstakim'den gitmekle mümkün olabilir. Bu sure en mükemmel bir şekilde Sırat-ı Müstakim'i açık­lamaktadır.

Sure, usûl ilminin ana noktalarını, alimler arasında muteber olan meseleleri, en güzel bir şekilde takrir ettiğinden ötürü, Sahih-i Buhari'de sekerat halinde olan ölüler üzerine okunsun diye varid olan emrin nedenini ortaya koyar.

Ebu Nasr, «Etîbane» isimli kitabında Hz. Aişe'den şöyle riva­yet ediyor. «Buyurdular: «Allah'ın Kitabı'nda bir sure vardır. Ona Allah katında et-azime adı verilmektedir. Onu okuyan, Allah ka­tında şerefli olan kişi adını almaktadır. Onu okuyan bir kimse Kıyamet Günü'nde Revi ve Mudar kabilelerinin fertlerinden daha fazlası hakkında şefaat edecektir. Bu sure Yasin Suresi'dir.»

Bu sure İbn Durays, Nuhas, İbn Merduveyh ve Beyhaki'nin İbn Abbas'tan rivayet ettiklerine göre Mekki'dir, yani hicretten önce nazil olmuştur. Bazı alimlere göre «Biz ölüleri diriltiriz» aye­ti Medine Dönemi'nde nazil olmuştur. Ayetin sebebi nüzulü şöyle­dir: Beni Selime kabilesi Rasûlullah'm mescidine yakın olmak istiyordu. Çünkü kendileri Medine'nin uzak bir bölgesinde oturu­yorlardı. Hz. Peygamber «Kesinlikle adımlarınız yazılır» buyurdu. Yani ne kadar fazla adım atarsanız o kadar fazla yazılır! Bunun üzerine onlar yerlerinden ayrılmadı.

Bazıları da, «Allah'ın size nzık olarak verdiğinden infak edin» ayeti münafıklar hakkında ve Medine'de nazil olmuştur» demiş­lerdir. Fakat bu rivayet sahih olmadığı için itiraza maruz kalmış­tır. Bu surenin ayetleri Kûfeliler'in sayımına göre 83'tür. Başka sayımlara göre ise 82'dir.

Kelimeleri 729, harfleri 3000'dir. Fazileti hakkında Enes'ten şu hadis rivayet edilmiştir:

«Her şeyin kalbi vardır. Kur'an'ın kalbi de Yasin'dir. Kim Ya-sin'i okursa Yasin'in okunmasıyla ona, on defa Kutan okuması ya­zılmış olur». Hadisi Tirmizi rivayet etmiş ve «Garib» olduğunu söylemiştir. Hadisin senedinde meçhul bir ravi vardır. [1]

 

Meal

 

Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla

1- Yâsra.

2- Hikmet dolu Kur'an'a an d olsun.

3- Kuşkusuz ki sen gönderilen elçilerdensin.

4- Dosdoğru bir yol üzerinde...

5- (Kur'an) her şeye gâlib ve çok merhametli olan Allah tarafından indirilmiştir.

6- A talan uyanlmamış ve bu yüzden kendileri gaflet için­de kalmış bir kavmi uyarman için  (sana indirilmiştir).

7- Andolsun ki onların çoğunun üzerine kavi  (azap) hak olmuştur. Fakat onlar iman etmezler.

8-  Gerçek şu ki biz onların boyunlarına bukağılar geçir­dik. O bukağılar çenelere kadar dayanmıştır. Bundan ötürü çe­neleri yukan kalkıktır.

9- Onların önlerine bir sed, arkalarına da bir sed çek­tik. Böylece onlan kuşattık. Bu yüzden onlar artık göremezler.

10- (Ey Rasûlüm!)  Onları korku t san da korkutmasan  da (onlar açısından)  birdir.  Onlar iman etmezler.

11- (Ey  Rasûlüm!)  Sen ancak  zikre   (Kur'an'a)   uyan ve görmediği halde Rahman olan  (Allah) dan korkan kimseyi uya-rabilirsin. Artık o kimseyi mağfiret ve çok iyi bir mükâfat ile müjdele,

12- Kuşkusuz ki ölüleri diriltecek olan ancak ve ancak bi­ziz. Daha Önce yaptıklarını da, geriye bıraktıklarım da yazmak­tayız. Her şeyi apaçık bir kitapta  (inceden inceye)  saymışızdir[2]

 

Dîrayet Ve Rivayet Tefsîri

 

(1-12) «Yasin. Hikmet dolu Kur'an'a andolsun. Kuskusuz ki ki sen...»Bu Ayetlerin Tefsiri

İbn Ebi Şeybe, Abd bin Humeyd, İbn Cerir, İbn'ul-Munzir ve Ibn Ebî Hatim, îbn Abbas'tan şöyle rivayet ediyorlar: «Yâsîn; ey insan demektir.»

İbn Abbas'tan gelen bir rivayete göre «Bu kelime Habeşçe'dir». Başka bir rivayette ise Tay lûgatında olduğunu söylemiştir. Tay, Araplarda bir kabiledir.

Zemahşeri, «Eğer bu rivayet sahih ise, onun aslı «Ya Kıneysin» olur. Fakat bu çağrı çok yapıldığından dolayı «Kıney» kelimesini atmışlar, Yasin kelimesini bırakmışlardır. Tıpkı «Eymenullah» ta­birinde «Mellah» kelimesini kullandıkları gibi. Yani «Eymen» ke­limesinden elif, ya ve nun harflerini atıp, sadece mim harfini bı­rakmışlardır. Burada da fazla harfleri atmışlar, sadece Yasin ke­limesini bırakmışlardır» der. Fakat Ebu Hayyan, Zemahşeri'ye şu şekilde itiraz etmektedir: «Araplar «İnsan» kelimesinin tasgirini «üneysiyyan» şeklinde okurlar. Araplâr'ın böyle okuması da «İn­san» kelimesinin «Nisyan» kökünden geldiğinin delilidr. Zira in­sanın aslı insiyandır. Tasgir olarak okunduğunda aslına rücu et­miş olur.»

Bir gruba göre de «Ya» nida harfidir. «Sin» de insan lafzı ye­rine kaim olmuş ve ondan bir harf çıkarılmıştır. Yani insan keli­mesinden sadece «Sm» harfi çıkarılmış ve insan lafzının yerine kaim olmuştur. Bunun benzeri hadiste gelen şu kelimelerdir: «Kı­lıç şa olarak yeter». Yani şahit olarak yeter. Şahit kelimesinden sadece «Şın» harfi alınmıştır.

«Ve'LKur'ani» ibaresi Kur'an'a yapılan yemini gösterir. «Vav» harfi kasem içindir. Hakim kelimesi de onun sıfatıdır. Yani hik­met sahibi, hikmet dolu Kur'an'a yemin olsun ki sen peygamber­lerdensin!

Bazıları, «Ve'LKur'ani kelimesi üzerindeki vav atf harfidir. Onu Yasin üzerine atfeder. Yani yeminden sonra yemin olur. Ya­sin de yemindir, o da yemindir» demişlerdir.

«Kesinlikle sen peygamberlerdensin» cümlesi, kafirlerin Ra-sûl-ü Ekrem'e «Sera peygamber değilsin» demelerine karşılık inkar bakımından cevaptır.

Ayet metnindeki «Tenzile» kelimesi mukadder bir fiilin me-fulüdür. Yani aziz ve rahim olanın indirdiğini överim veya o aziz ve rahim olanın indirdiği olarak indirilmiştir.

Bazıları «Yasin mübtedadır, sure mânâsını ifade eder. Bu cümle de onun haberidir. Yani Yasin, Aziz ve Rahim olanın indir, diği Kur'an'dır» demişlerdir.

«Ataları uyaritmamış bir kavmi uyarman için Aziz ve Rahim olanın indirdiği Kur'an'dır» demişlerdir.

«Ataları uyarümamış bir kavmi uyarman için Aziz ve Rahim olan Allah tarafından (bu Kur'an) sana indirilmiştir», yani atala­rından maksat, yakın atalardır. Çünkü uzak ataları, Hz. İsmail tarafından Hz. İbrahim'in şeriatı kendilerine tebliğ edilmek sure­tiyle uyarılmıştır. Onlara Hz. İbrahim'in şeriatını Hz. İsmail teb­liğ etmiştir. Bazıları bu şeriata iman etmiştir. Sonra zaman geç­tikçe, Hz. İsmail'in getirdiği İbrahim şeriatının isminden başka bir şeyi kalmamıştır.

El-Bahr adlı tefsirde şöyle denilmektedir: «Allah'a davet hiç-bir millet için tamamen kesilmiş değildir. Ya peygamberlerden biri bilfiil onları Allah'a çağırmıştır veya başkaları peygamberle­rin şeriatlarını nakletmek suretiyle onları çağırmıştır. Kureyş'e daha önce bir peygamber gelmediğine delâlet eden ayetler ise on­lara bizzat peygamber gelmediğini gösterir. Onların yakın ecdadı­na da bizzat peygamber gelmemiştir ama peygamberlerin getir­diklerini onlara nakledenler vardı. İşte bu nakiller tamamen kesil­dikten sonra RasûUü Ekrem onlara peygamber olarak gönderil­miştir.» [3]

 

Yerine Getirilen Kavl Ne Demektir?

 

«Kavi (söz) hak olmuştur» cümlesindeki «Kavi» ile maksat İblis'in «Yemin ederim, onların hepsini dalâlete götüreceğim» şek-lindeki ifadesine Allah Teâlâ'nın «Kesinlikle cehennemi cinlerle ve insanlarla dolduracağım» şeklinde verdiği cevaptır. Yani bu hü­küm Cenab-ı Hak'km ilminde sabit ve vacip olmuştur ve bu hükme onların çoğunun dahil olması Allah'ın ilminde geçmiştir.

Cinlerden maksat İblis'in tabileri, insanlardan maksat da ka­fir olanlar, Allah'a ve peygamberlere karşı gelenlerdir.

Ebu Hayyan'dan nakledildiğine göre «Kavi» peygamberlerin diliyle gelen tevhiddir.

«Onların çoğu iman etmez», yani senin onları uyarmanla imana gelmezler. Bu cümle kavlin onlar için sabit olmasının, onların yalanlamaları ve küfürleri nedeniyle olduğunu ifade ediyor. Tabii bu, ilmi ezelinin sebkatı itibarıyla böyledir.

Ayet metnindeki «A'nak» kelimesi «Unuk» kelimesinin çoğu­ludur. Elin boyuna bağlanmasına yarayan ip veya demir gibi nes­neler için kullanılır. Tenvin, tazimi ifade eder. Yani onların elle­rini boyunlarına bağlamakta kullanılan korkunç bukağılar (kelep­çeler) vardır. O eli boyna bağlayan alet onların çenelerine kadar gelir. Yani başlan yukarı kalkık bir şekilde kalır. Onlar netice ola­rak başlan kalkık, gözleri donuk ve kapalı olarak dolaşırlar.

«Onlann önlerine ve arkalarına büyük bir sed (veya bir çeşit seddj çekmiştedir», yani her taraflarında sed vardır ve o şedden Ötürü onlan tamamen perdelemişizdir.

Mücahid, «Egşeyna» fiilinin manâsının «Onların gözlerine per­deler çekimsizdir» şeklinde olduğunu söyler. Onlar o perde sebe­biyle artık herhangi bir şey göremezler .

îbn Abbas, Ömer bin Abdulaziz, İbn Şirin, Hasan Basri, Zeyd bin Ali ve Ebu Hanife «Egşeyna» yerine «E'şeyna» şeklinde gayn harfini ayn olarak okumuşlardır. Bu, gözün görmesini zayıflatmak demektir. Yani onların gözlerini görmez hale soktuk, kör ettik.

Rivayet edildiğine göre, bu iki ayet Beni Mahzun kabilesi hak­kında nazil olmuştur. Sebebi de şudur: Ebu Cehil, Rasûl-ü Ek­rem'in namaz halinde olduğu bir zamanda ona vurmak üzere bir taş kaldırır. Cenab-ı Hak da onun elini boynuna yapıştırır. Arka­daşlarına döndüğünde taş henüz eline yapışmıştı. Arkadaşları onu ancak zorlukla açabildiler. O taşı bu sefer Mahzun kabilesinden bir başkası aldı. Rasûlullah'a yaklaşınca Cenab-ı Hak onun gözünü kör etti. O da arkadaşlarının yanma donuverdi. Onlan görmüyor­du. Onlar kendisini çağırınca   seslerine   doğru   gitti.   Üçüncüsü kalktı ve «Yemin olsun, bu taşla onun baştnı ezeceğim» diyerek eline bir taş aldı ve Rasûlullah'a doğru gitti. Fakat gerisin geriye kaçmaya başladı. Sonunda da sırt üstü düştü. Kendisine «Niçin böyle oldun?» denildiğinde, şöyle cevap verdi: «Korkunç bir şey gördüm. Muhammed'e yaklaştığım zaman kükremiş koca bir deve gördüm. Benimle onun arasına girdi. Lat ve Uzza'ya yemin ede-ederim, eğer ona yaklaşsaydım o deve beni yerdi.»

Böylece anlaşılıyor ki ayet metnindeki bukağı, Rasûl-ü Ek­rem'e eziyet veren kimselere mâni olmak konusunda bir istiare ve mecazdır, ondan kinayedir.

«Sen ancak zikre tâbi olan kimseyi uyarabüirsin»; yani Kur'-an'a tâbi olan kimseyi. Çünkü Kur'an'ı okurken düşünen, Kur'an'-la amel eden kimseler ancak senin uyarmanla iman ederler.

Bazıları «Zikirden maksat vaazdır» demişlerdir. Yani sen an­cak, senin vaaz-u nasihatine tâbi olan kimseyi uyarabilirsin. Bazı­ları «Bu tâbi olan kimseler Allah'ın ilminde tâbi olanlardır. Onlar da Kureyş'in içinde az idi ve onlar için kavi sabit olmamıştı» dediler.

«Rahman'dan korkan», yani onun cezasından korkan, rahme­tine aldanmayan. Çünkü Cenab-ı Hak'kın rahmetinin büyüklüğüy­le beraber azabı da elemlidir. Nitekim Cenab-ı Hak bir ayette «Kul­larıma haber ver, kesinlikle ben Gafur ve Rahim'im Ve azabım da elem verici azabın ta kendisidir» buyurmuştur.

Katade «Ecri kerim» ifadesini cennetle tefsir etmiştir. «Onu büyük bir mağfiret ve cennet ile müjdele.»

Cennetten maksat onun nimetleridir. Bu nimetler içerisinde dünyada hiçbir gözün görmediği, hiçbir kulağın işitmediği, hiçbir beşerin kalbine gelmeyen nimetler vardır. O nimetlerin en büyüğü Allah'ın cemalini görmektir,

Cenab-ı Hak ölüleri dirilteceğini bildirmekte, onların işlemiş olduğu salih veya fasid amelleri ve kendilerinden sonra olan eser­lerini yazdığım beyan etmektedir. Meselâ onların kendilerinden sonra gelen hasenatları (okuttukları bir ilim, telif ettikleri bir ki,-tap, vakfettikleri bir mal, veya Allah yolunda yapmış oldukları bir bina) Allah Teâlâ yazmaktadır. Zalim sistemlerini getirmişler-se, fasid nizamlarını tesis etmişlerse, şer ve fesadın menbalaruu teşkil eden hareketler bırakmışlarsa, kendilerinden sonra da bun­lar yazılmaktadır.

Bazıları yazmayı hıfzetmekle tefsir etmiştir. Yani biz onların yaptıklarını hıfzediyoruz, ilmimizle tesbit ediyoruz, unutmuyor, ihmal etmiyoruz. Tıpkı yazılanın tesbit edildiği gibi. Onların tak­dim ettiklerinden ve eserlerinin yazılmasından maksat onların ce­zalandırılmaları ve mükâfatlandı rılmalarıdir. Eğer hayrı takdim etmişlerse cezalan hayrdir, şerri takdim etmişlerse cezalan ser­dir.

Hasan Basri ve Dahhak bunun onları şirkten imana çıkarma­sı demek olduğunu söylerler. Onlar ölümü cehaletten kinaye kabul etmişlerdir ve el-Mevta kelimesindeki eliflâmı ahd olarak değer­lendirmişlerdir. [4]

 

İmamın Mânâsı

 

«İmam» lâfzı şanı yüce bir asi, bir ana kaynak demektir ki daima ona uyulur, ona tâbi olunur, ona muhalefet edilmez. «Mu. bin» ise olanı, olmuşu ve olacağı açıklayıcı, ortaya çıkarıcı demektir. El-Bahr'da bu tefsir Mücahid'den rivayet edilmektedir. Kata-de «İmamı mubin, Levh-i Mahfuzudur» der. «Levh-î Mahfuz'da ya-zîlan»d&n maksat, olan ve Kıyamet'e kadar olacak şeylerdir Bu yazılanlar bazı rivayetlerde varid olduğu gibi sonuçludurlar. So­nuçsuz oldukları şeklinde gelen rivayetler tevil edilmektedir Levh-i Mahfuz'un hakikati hakkında kesin bir bilgi (kâğıt mıdır bakır mıdır, demir yahut altın mıdır, gümüş müdür) kesin bir ha­ber gelmemiştir. Bu sebeple onu tayin etmekten kaçınılmıştır.

Bazı alimler «İmamı mubin, Allah'ın ezeli ilmidir» demişler­dir. Tıpki Üm'mül-Kitab'ın Allah'ın ezeli ilmi olması gibi. Bu öyle bir asıldır ki, (İmam Şafii'nin söylediği gibi) mümkünatın sınıfları­nın saflarında ona muhalefet edecek yoktur. Onu mubin (açıklayı­cı) şeklinde vasıflandırmak, onun ortaya çıkarıcı olmasından ileri gelir. Zira şöyle denilir: «İtim bir sıfattır o sıfat hangi zatta varsa, o sıfatla zikredilen o zatta tecelli eder.»

Hasan Basri'nin «İmamı Mubin'den maksat amel defterleri­dir» dediği söylenir. Fakat bu nakil Hasan Basri'den kesinlikle sa­bit olmamıştır. [5]

 

Meal

 

13- Onlara elçilerin geldiği o şehir  (Antakya)   halkını ör­nek olarak anlat!

14- Biz onlara iki elçi göndermiştik. O iki elçiyi yalanladı­lar. Böylece biz o iki elçiyi üçüncü bir elçi ile takviye ettik.  (El­çiler onlara): «Muhakkak ki biz sizlere gönderilmiş elçileriz» de­mişlerdi.

15- (Halk): «Siz de bizim gibi sadece bir beşersiniz. Rah­man (size) bir şey indirmemiştir. Siz ancak yalan söylüyorsunuz» dediler.

16- (Elçiler)   dediler ki:  «Rabbimiz bilir ki gerçekten  biz size gönderilmiş elçileriz.»

17- «Bize düşen ancak apaçık bir tebliğdir.»

18- O şehrin ahalisi: «Doğrusu biz sizin yüzünüzden uğursuzluğa uğradık. Eğer kesin olarak (bu işe) son vermezseniz mu hakkak ki sizi taslarız ve   (böylece)  bizden sîze elem verici bir azap dokunur» dediler.

19- (Elçiler)   dediler ki:  «Sizin uğursuzluğunuz sizinle bir­liktedir. Size nasihatta bulunulduğu için mi uğursuzluğa uğra­dınız? Hayır, siz aşın giden bir kavimsiniz.»

20- Şehrin en uzak semtinden bir kişi koşarak geldi: «Ey kavmim! Elçilere tâbi olun» dedi.

21- «Sizden   (tebliğe  karşılık)   herhangi  bir ücret  isteme­yen ve doğru yolda olan bu kimselere tâbi olun.»

22- «Beni yaratana ben ne diye ibadet etmeyeyim! Siz O'na dön dürüleceksiniz.»

23- «Ben O'ndan başka mabudlar edinir miyim hiç? Rah­man olan Allah bana zarar vermeyi dilese, ne onların şefaatleri bana bir yarar sağlar, ne de onlar beni kurtarabilirler.»

24- «Kuşkusuz ki bu durumda ben apaçık bir sapıklık için­de olurum.»

25- «Ben Rabbinize iman ettim. Bu nedenle bana kulak ve­rin.»

26- O'na «cennete gir» denilince o şöyle dedi: «Keşke kav­mim bilseydi»;

27- «Rabbimin beni bağışladığını  ve beni ikrama mazhar olanlardan kıldığını.» [6]

 

Dirayet Ve Rivayet Tefsiri

 

(13-27) «Onlara elçilerin geldiği o şehir..,» Bu Ayetlerin Tefsiri

«Karye», yani o köyden, o kasabadan maksat, İfan Abbas'tan gelen rivayete göre Antakya'dır. Bu rivayet Bureyde ve İkrime'den de gelmiştir. El- Bahr'da bu karyeyi Antakya'dan başka bir kasa­baya hamleden olmadığı söylenilir.

«Oraya elçiler geldiler)) ifadesindeki elçiler Katade ve bazı bü­yük müfessirlere göre peygamberler değil Hz. İsa'nın elçileri, ha­varileridir. Hz. İsa göğe kaldırıldığı zaman onları Antakya'ya gön­derdi» şeklindeki tabir, Allah'ın emriyle gönderildiklerine işaret­tir.

İbn Abbas ve Kâb, «Onlar Allah'ın elçileri, Rasûlleriydi» de­mişlerdir.

Bazı müfessirler de bu görüşü benimsemişlerdir. Bu müfes-sirlerin iddiasına göre Cenab-i Hak, Hz. İsa'ya destek olmaları, onun şeriatını takrir etmeleri için, Hz. Musa'ya destek olmak üzere Harun'u gönderdiği gibi, peygamberler göndermiştir.

İbn Abbas'm bu görüşü «Hatırlat o samanı ki iki kişi gönder­dik» ayetiyle de .teyid edilmektedir. Ayrıca o kasaba halkının «Siz de bizim gibi beşersiniz» şeklindeki sözleri de onların peygamber olduğuna delâlet eder. Çünkü onların iddialarına göre Allah tara­fından gönderilen bir peygamberin beşer olmaması gerekir. Onla­rın iddialarına göre peygamberlik beşerî olmamalıdır. Yani pey­gamberlerin insan olmaması gerekir. Bazılarına göre İbn Abbas'tan gelen tefsiri o elçilerde görülen mucizeler doğrulamışlardır. Me­selâ bazı rivayetlerde geldiği gibi, «Onlar ölüleri diriltir, körleri görür hale getirirlerdi.» Oysa mucize sadece peygamberlerden sa­dır olur, onun elçilerinden değil! [7]

 

Antakya Halkının Havarileri Yalanlaması

 

«Onlar o iki elçiyi yalanladılar». Çünkü kasaba halkı o zaman putlara tapmaktaydı.

Ayetin metnindeki «Azzezna» fiili, Mücahid ve İbn Kuteybe' ye göre takviye ettik demektir. Üçüncüden maksat Şem'un-u Sefa adlı elçidir. Bazıları ona Şem'an ismini vermişlerdir. Vehb ve Ka'b'a göre üçüncünün ismi Şelom'dur. Cübbai, Pavlos olduğunu söylemiştir.

Onların üçü (daha Önce gelen iki elçi ile daha sonra gelen üçüncü elçi), kasaba halkına «Biz size gönderilmiş elçileriz» de­diler. Kasaba halkı onlara hitaben «Siz ancak bizim gibi beşersi­niz. Sizin bize herhangi bir üstünlüğünüz yoktur. Ortada sizin id­dia ettiğinizi sizin için gerektiren bir şey de yoktur» dediler.

«Rahman, iddia ettiğiniz gibi sizlere bir şey indirmemiştir». Onların bu sözlerinin zahirinden anlaşılıyor ki onlar uluhiyeti ka­bul ediyorlar, fakat peygamberliği inkâr ediyorlardı. Putlar ile Allah'a yaklaşmak istiyorlardı. Allah'ın isimleri arasında ((Rah­man» ismini zikretmişlerdir. Çünkü onlar, «Rahmet vahyin indi­rilmesine manidir, çünkü vahyin indirilmesi zorluk iktiza eder,

bunda Allah için herhangi bir yarar da yoktur. Allah'ın sevabı ku­luna eriştirmesi de vahye bağlı değildir» diyorlardı.

Rahman tabiri, Cenab-i Hak'kın onlara olan hilm ve rahmetini gösterir. Çünkü onlar Allah'a nankörlük ettikleri halde Cenab-i Hak kendilerine hemen azap vermemiştir.

Fakat birinci yorum daha evlâ ve daha açıktır. Nitekim birin­ci yoruma ters düşecek herhangi bir sahih rivayet gelmemiştir.

Elçilerin «Bizim Rabbimiz bizim size elçi olarak gönderildiği­mizi biliyor» cümlesi yemin yerine cari olmuştur.

Rivayet edilir ki, bir insan yalandan «Allah bilir, ben falan işi yaptım veya yapmadım» derse kâfir olur. Ama «Yemin ederim, ben falan işi yaptım» derse kâfir olmaz. Çünkü orada Allah'ın il­mine ters düşecek bir tahzir vardır.

«Rabbimiz» tabirini peygamberlik hikmetine işaret etmek için kullanmışlardır. [8]

 

Elçilerin Vazifesi

 

«Bizim vazifemiz sadece Allah'ın emirlerini açık bir şekilde tebliğ etmektir». Öyle bir tebliğ ki dinleyenler için herhangi bir gizlilik kalmasın, tevil kabul etmesin. Maksadın hilafına hamledil-mesi, yorumlanması mümkün olmasın. İşte biz böyle bir şekilde tebliğ etmekle vazifemizi yerine getirmiş olduk ve sorumluluk­tan kurtulduk.

En uygunu, «EUBelağ'uUMübin» lâfzını peygamberliğin doğ­ruluğuna delâlet eden ayetlerle tefsir etmektir. Onlar bu şekilde tebliğde bulundular. Çünkü rivayete göre onlar körlerin gözlerini açtılar, Ölüyü dirilttiler. Veya başka harikuladelikler yaptılar. On­ların yaptıklarının hepsi bize nakledilmiştir. Kur'an'da da zikre-dilmemiştir, rivayetlerde de gelmemiştir. Çünkü her peygamberin mucizesinin zikredilmesi şart değildir.

Ayetin mânâsı kısaca şöyle olur: «Bize Rabbimiz tarafından ancak ayetlerle apaçık olan tebliğ vazifesi düşer. Biz de bunu yap­tık. Öyleyse bize muaheze yoktur.»

Veya; «Bizim üzerimizde, sizin tarafınızdan istenilen herhan­gi bir şey kalmadı. Ancak peygamberlik tebliği vardı ki onu da yaptık. Artık bizden ne istiyorsunuz? Yapmanız gereken şey dava­mızı tasdik etmektir.»

Onlar elçilere cevap vermekte aciz kalınca; «Sizin yüzünüz­den uğursuzluğa uğradık» dediler. İşte cahiller böyledir. Şerri cel-betse dahi şehvetlerine uygun düşen her şeyle bereketlenmişlerdir. Şehvetlerine muvafık olmayan şeyler, hayrı getirse dahi, onunla uğursuzluğa uğramış olurlar.

Mukatil; «Cenab-ı Hak onlardan yağmuru kesmişti. Onlar bu­nun için «Biz sizin yüzünüzden uğursuzluğa uğradık» dediler» di­yor. Başka bir müfessir; «Onlar peygamberleri yalanladıklarında cüzzam hastalığına yakalandılar» demiştir.

İbn Atiyye; «Onların aralarında elçilere iman eden ve etmeyen gruplar varoldu. Halk birbirine düştü. Bu sebeple bu sözü söy­lediler» der.

Ata; «Teteyyera fiili tatyir kökünden gelmektedir ve kuşlarla fal açmak demektir. Fakat sonraları uğursuzluk anlamında kulla, nılmıştır» demektedir.

Abdurrezzak, Mücahid'den şöyle rivayet eder: «Lenercumennekum» sise küfredeceğiz demektir.» Mücahid, «Kur'an'da gelen recmin tamamı küfretmek mûnâsındadır» demiştir. Fakat Kata. de'ye göre «Sizi taşlarla recmedeceğiz demektir». «Taşlarla sizi Öl­düreceğiz» anlamına gelmesi de muhtemeldir. «Sizi taşlayacağız, size eziyet vereceğiz» şeklinde de anlaşılabilir.

«Bizden size elem verici bir azap dokunacaktır.»

El-Bahr'da bu azabın «Sizi ateşte yakacağız» demek olduğu zik­redilmiştir.

Bazıları «Başka türlü bir azaptır» demişlerdir. Yani sizi taş­larla Öldüreceğiz, öldürmezsek size elem verici bir azap tattıra, cağız. Ki o azapla beraber «Keşke öldürülseydik» diyeceksiniz.

Bazıları «Elem verici azaptan maksat ruhani azaptır. Taşlarla recmetmekten maksat ise bedenî eziyetlerdir» demişlerdir. Sanki onlar ruhanî ve bedenî eziyetler içinde dönüp durmuşlardır.

«Elçiler: Sizin uğursuzluğunuz sizdendir. Bizim bir alâkamız yoktur. Sizin kötü inancınız, çirkin hareketleriniz buna sebep ol­muştur» dediler. İbn'ul-Munzir, şöyle rivayet eder: «İbn Abbas tair kelimesini uğursuzluk ile tefsir etmiştir». Yani uğursuzluğu­nuz sizinle beraberdir, o da küfür üzerinde, bulunmanızdır. Bizim beraberimizde uğursuzluk yoktur. Çünkü biz insanları Allah'ın tev­hidine, ibadetine çağırıyoruz. Bunda uğur, hayr ve bereket var­dır.

Ebu Ubeyde ve Müberrid ayeti şöyle yorumlamışlardır: «Hayr ve serden olan nasibiniz sizinle beraberdir, fiillerinizle dile gelir. Yani fiilleriniz hayr ise nasibiniz hayr, şer ise serdir.»

«Siz aşırı giden bir kavimsiniz». Yani âdetiniz isyanda hududu geçmektir, aşırılıktır. Siz bunun üzerine devam ediyorsunuz. Bu sebeple size uğursuzluk gelmiştir. Yoksa uğursuzluk Allah'ın el­çileri tarafından gelmemiştir. [9]

 

Şehrin En Uzak Noktasından Gelen Kimdir?

 

«Medine'nin aksası» en uzak yeri demektir. Yani şehrin en uzak yerinden bir kişi geldi. Bu kimse Allah katında nasıl bir ki­şiydi? «Raculun» kelimesindeki tenvin, tazim içindir. Bu kişi, İbn Abbas, Ebu Mucles, Kâb'ul-Ahbar, Mücahid ve Mukatil'in riva­yetlerine göre İsrailoğulları'ndan Habib isimli bir kişiydi. Bazıla­rı «Murri oğludur» demişlerdir. Meşhur rivayete göre bu zat ma­rangozdu. Bazılarına göre çiftçi, bazılarına göre de kassar (boyan­mış, parçaları yıkayıp aklayan)dı. Bazıları ayakkabıcıydı diyorlar. Bazıları put yaptığını söylerler. Mümkündür ki bu zat bütün bu sanatlara sahipti. Bazıları «Bu zat bir mağarada iman etmiş, Rab-bine ibadet ediyordu. Kavminin (kasaba halkının) Allah'ın elçile­rini yalanladıklarını görünce geldi. Kavmine nasihat etmek için var kuvvetiyle çabaladı» demişlerdir. Bazıları da «Kavminin pey­gamberleri öldürmeye azmettiklerini işitince Allah rızası için, pey-gamberleri korumak maksadıyla geldi» demişlerdir.

Bu sözlerin bazılarından bu zatın mümin olduğu anlaşılmak­tadır. «Bu durum put yapmasına ters düşmektedir» şeklindeki iti­raza şöyle cevap verilmiştir: «Put yapıyor fakat tapmıyordu. Put yapmak onun zamanındaki şeriatta caiz, tapmak haramdı». İbn Ebi Leyla'dan da mümkün olduğu rivayet edilmektedir.

Habib Neccar'm Rasûlullah'a iman edenlerden olduğu da söy­lenmiştir. Bu tıpkı Varaka bin Nevfel gibi Rasûlullah gelmezden Önce Rasûlullah'a iman edenlere benzer. Rasûlullah gelmezden ön­ce ona iman edilmesi ona mahsustur. Hiçbir peygambere, gelmesinden önce iman edilmiş değildir. Bu yalnız Hz. Peygamber için sözkonusudur.

«Sizden herhangi bir ücret (nasihat karşılığı olarak) isteme­yenlere; üstelik hidayet edenlere tâbi olun». Bunlara tâbi olmakla dünyanızda bir zararınız olmayacak, dininizin sıhhati de yanınıza kâr olarak kalacaktır. Sizin için dünya ve Ahiret hayrı biraraya gelmiştir.

Habibi Neccar bu sözleri söyledikten sonra kasaba halkı ken­disine şöyle sordu; «Sen de dinimize muhalif misin? Bu kişilerin dinine mi tâbi oldun?» O, cevap olarak: «Beni yaratan ve sizin kendisine dönüş yapacağınız mabuda niçin İbadet etmeyeyim?» dedi. Yaratmayı kendi nefsine, dönüşü onlara nisbet etti. Çünkü yaratmak nimetin eseridir, nimet de onun üzerinde görülür. Al­lah'a dönüş ifadesinde günaha dalmaktan menetme mânâsı var­dır. Bu da onlara uygundur. Tehdit aynı zamanda mübalağalı ola­rak sunulmaktadır.

Onların şefaatlannın bana hiçbir yararı olmaz. Onlar beni za­rardan yardım etmek ve arka çıkmak suretiyle kurtaramazlar. Ben Allah'ı bırakıp onları mabud edinirsem apaçık bir sapıklık içeri­sine girmiş olurum. Çünkü insanlar tarafından yapılan, yarar ge­tirmeyen ve zararı defetmeyen bir nesneyi, bunlara kadir olan Al­lah'a ortak koşmak apaçık bir hatadır. Azıcık aklı olan bir insan bu hatayı hemen idrak eder.

«Ben sizin Rabbinize iman ettim. Beni dinleyin» cümlesi lâf-zan ve manen bir haber cümlesidir. Onlar daha önce onun kelâ­mından iman ettiğini kesin olarak bilmiyorlardı. Onun için tered-düd ediyorlardı. Bu tereddüdü gidermek için böyle konuşmuş­tur.

«Benim sözümü dinleyin. Ben sizden gelen cezaya hiçbir kıymet vermem.» Bazıları bu cümleyi söylemekle onları hayra daveti kastediyor demişlerdir. Bazıları da «Onları öfkelendirmek, meşgul etmek, dikkatleri kendisine çekmek için söylemiştir» demişlerdir. Çünkü o peygamberlerin nasihatlarının onlara hiçbir fayda temin etmediğini ve peygamberlere zarar verme ihtimallerinin kesin ola­rak görüldüğünü anladı. Bazıları «Beni dinleyin; yani beni kabul edin demektir» demişlerdir. Yani benim bütün dediklerimi dinle­yin ve onları kabul edin. [10]

 

Habibi Naccar Öldürüldü Mü?

 

«Ona cennete gir denildi» cümlesi isti'nafi bir cümledir. Onun sözünden sonra meydana gelen bir hadiseyi açıklamaktadır. Aye­tin zahirinden bu kişinin hakiki olarak cennete girmekle emrolun-duğu anlaşılmaktadır.   Çünkü dünyadan ayrılmış, öldürülmüştü.

İbn Mesud; «O söylediklerini söyledikten sonra onu linç ede­rek öldürdüler, sonra da onu Res isimli kuyuya attılar» demekte­dir.

Süddi de; «Onu taşla recmettiler. O: «Yarab, kavmime hida­yet et» diye ölünceye kadar dua etti» der.

Hasan Basri'den gelen bir rivayette «Kavmi onu Öldürmek is­tediğinde Allah onu göklere diri olarak kaldırdı. Tıpkı Hz. İsa'yı kaldırdığı gibi. O, cennet ve gökler yok oluncaya kadar cennette Ölümsüz olarak kalacak ve o zaman ölecektir. Cennet iade olun­duğu zaman o tekrar cennete iade edilecektir» denilmektedir. Fa­kat birinci rivayet en sahih rivayettir. Cumhurun görüşüne göre o öldürülmüştür. İbn Atiyye, rivayetlerin bu hususta mütevatir oU duğunu iddia etmiştir.

Katade'nin «Allah onu cennete soktu. O, cennette diridir, n&ıklantr» sözüne gelince bu, onun Öldürülmemesi konusunda nass de­ğildir. Yani bu sözden, öldürülüp de sonradan, ölümden sonra gir­diği mânâsı da çıkabilir.

«O dedi ki: Keşke kavmim bilseydi...» ayeti açıklayıcı bir is-ni'naftır. Sanki «Habib-i Neccar Allah katında bu keramete maz-har olduktan sonra ne dedi?» diye sorulmuş da cevap olarak «Keş­ke kavmim bilseydi» demiştir.

Kavminin hâlini bilmesini temenni etmesi onları küfürden dönmeye, iman ve taate girmeye sevk nedeniyledir. Çünkü salih insanlar öfkelerini yutarlar, düşmanlarına dahi merhamet eder­ler. Hadis-i Şerifte «Habib-i Neccar kavmine hem diri hem de ölü iken nasihatta bulundu» diye varid olmuştur. Yani bu zatın Allah'­ın kendisini affettiğinin, kendisine ikramda bulunduğunun kavmi tarafından bilinmesini temenni etmesi, kavminin peygamberlerin dinine rağbet göstermelerim temin içindir.

O öldürüldükten sonra Cenab-ı Hak onlara gazap etti. Onlara azap gönderdi. Cebrail'e emretti ve Cebrail onlara bir tek sesle bağırdı. Bunun üzerine hepsi helak oldu. [11]

 

Meal

 

28- Biz ondan sonra onun kavminin üzerine gökten bir or­du indirmedik, indirici de değildik.

29- (Onların helakine) sadece bir tek sayha yetti. (O az­gınlar) bir anda sönü verdiler.

30- Kullanma yazıklar olsun! Çünkü onlara ne zaman bir peygamber gelse mutlaka onunla alay ederler.

31- Görmüyorlar mı ki kendilerinden önce nice nesilleri he­lak ettik, o nesiller kendilerine bir daha dönmemektedirler?

32- Onlann  hepsi  katımızda hazır  bulundurulacaklardır.

33- Ölü toprak onlar için bir ayet (bir ibret) tir. Biz onu di­rilttik ve ondan daneler çıkardık ve ondan yemektedirler.

34- Biz  orada hurmalıklar ve üzüm bağlan var  ettik ve o bahçelerde nice kaynaklar fışkırttık.

35- Ki onun meyvesinden ve ellerinin yaptığından yesinler. Hâlâ mı şükretmeyecekler?

36- Yerin  bitirdiklerinden,  kendi varlıklarından  ve henüz (mahiyetini) bilmedikleri şeylerden meydana gelen bütün çiftleri yaratan Allah ortaktan yüce ve münezzehtir.

37- Onlar için gecede ibret vardır. Biz geceden gündüzü sı­yırıp çekeriz ve hemen karanlıkta kalırlar.

38- Güneş de kendi karargâhında (yörüngesinde) akıp git­mektedir. Bu, güçlü olan ve her şeyi bilen (Allah) m takdiridir.

39- Aya  gelince,  biz  ona  birtakım duraklar   (yörüngeler) takdir ettik. Neticede o eski urcun (kuru hurma dalı) gibi olur.

40- Ne güneşin aya erişmesi kendine yaraşır, ne de gece gündüzü geçebilir. Hepsi de bir felekte (yörüngede) akıp gitmek­tedirler. [12]

 

Dirayet Ve Rivayet Tefsiri

 

(28-40) «Biz ondan sonra onun kavminin üzerine...» Bu Ayetlerin Tefsiri

Habib-i Neccar'ın ölümünden sonra onun kavmi üzerine her­hangi bir ordu göndermedik. «Cünd» kelimesi esasında sert ve ka. ba, taşlı arazi hıânâsmdadır. Asker de düşmana karşı sert oldu­ğundan dolayı bu ismi almıştır. Ayetin zahirinden bunun, melek­lerden müteşekkil bir ordu olduğu anlaşılmaktadır. Yani onları helak etmek için melekleri göndermedik. Ve bizim hükümlerimiz onları helak etmek için ordu indirmeyi de sıhhatli görmemektedir. Çünkü biz her şey için bir sebep takdir buyurmuşuzdur. Daha önce peygamberlere karşı gelenlerden bazılarını melek sayhasıyla yere batırmakla, bazılarını denizde boğmakla cezalandırdık. Ordu in­dirilmesi sadece Hz. Muhammed'e mahsustur. Yani meleklerden ordu gönderilmesi, sadece Hz. Peygamber'e nasip olmuştur.

Ebu Hayyan, «Cünd, melekler, taş, şiddetli rüzgâr gibi diğer felaketleri kapsamaktadır» der. Bazıları «Cünd kelimesinden mak­sat vahiy melekleridir. Onlar peygamberler üzerine inerler. Biz onlara vahiy meleklerini indirmeyi, yani onlardan vahyi kestik. Onlar yaptıklarım yapınca artık vahiyden onları mahrum bırak­tık. Onlara önem vermedik ve helak ettik» demişlerdir.

Hasan ve Mücahid'den gelen rivayete göre onlar elçileri öl­dürdüğünde  Cenab-ı Hak kendilerinden peygamberliği kesti. Üç elçinin öldürülmesi El-Bahr adlı kitapta «Denildi» şeklinde zayıf bir rivayetle verilmektedir. Fakat bilinen şudur ki, o üç elçi Ha-bib-i Neccar'dan sonra Öldürülmemişlerdir. Sadece Habib-i Neccar Öldürülmüştür.

Bazılarına göre «Vema kunna» kelimesindeki «Ma» edatı nefiy harfi değildir. Mevsul (elleziy) mânâsindadır ve «Cünd» üzerine atıftır. Biz Habib-i Neccar'm ölümünden sonra kavminin üzerine bir ordu göndermedik ve bizim indirdiğimizi de göndermedik. Yani daha önce yalancıların üzerine indirdiğimiz tas ve benzeri şeyleri indirdik.

Bazılarına göre de «Ma» edatı nefiy içindir. Yani o yakalayış ve ceza ancak bir tek sayha idi.

Ayetin zahirinden Habib-i Neccar'dan başkasının iman etme­diği ve hepsinin helak olduğu anlaşılmaktadır. Bazı rivayetlerde «Antakya kralı ve çevresindekiler iman ettiler, İman etmeyenler de sayha ile helak oldular» denilmişse de, bu uzak bir ihtimaldir.

«Hasret» kelimesi Ragıb'm ifade ettiğine göre elden kaçırılan bir şey için üzülmek, pişmanlık duymaktır. Sanki hasret çeken bir insandan, o üzüntünün şiddetinden Ötürü bütün kuvveti, gücü, enerjisi uzaklaşmış ve elden kaçırdığını yerine getirmek hususun-da da yorgun düşmüştür. El-Bahr'da, «Hasret, insanın pişmanlığın şiddetinden sonu gelmeyen maceralara girmesi demektir» denil­mektedir. Böylece insan o macera içerisinde kuvvetten düşmekte­dir.

Ayetteki «îbad» kelimesinden maksat, peygamberleri yalanla­yan kullardır. Onlara sayha ile helak olan kimseler de dahildir. Bazıları «Zaten İbad kelimesinden Habib4 Neccar'm kavmi kastedümektedir. Hasretten de onların hasreti çağırılmaktadır» de-mişlerse de bu yorum pek kıymet taşımaz.

Nasihatlerine dünya ve Ahiret'in hayrı bağlı olan ihlaslı nasi-hatçılarla istihza eden kimseler kendi kendilerine hasrete kapıl­maya en uygun olanlardır. Çünkü onlar etiedi saadeti elden ka­çırmışlar, bunun yerine ebedi azabı edinmişlerdir.

Dahhak, «İbad'dan maksat o üç elçidir» der. Ebu'l-Aliye de böyle demiştir. Fakat hasretten maksat, helak olan kâfirlerin hasretidir. Yani o kâfirler Allah'ın azabını gördükleri zaman has­ret ve üzüntüye kapılmışlar ve elden kaçırdıklarından ötürü şid­detli pişmanlık duymuşlardır. Bazıları «İbad ile helak olan kimse* ler kastedilmektedir. Hasretten de şehrin en uzak noktasından ge­len kimsenin hasreti sözkonusu edilmektedir» demişlerdir. Yani Habib-i Neccar, kavmi elçileri öldürmeye kalkıştıklarında hasrete kapılmıştır.

31. ayetteki «Görmediler mi?» tabiri «Bitmediler mi?» anla­mındadır Yoksa gözle görmek demek değildir. Çünkü Mekke hal­kı Antakyalılar'ın ve diğer milletlerin helakinde hazır bulunmamış­lardır ki onu gözle görmüş olsunlar. Ancak rivayetlerden duymak­la bilmiş olurlar.

«El-Kurun» kelimesi kam kelimesinin çoğuludur. Karn aynı zamanda yaşayan kimseler demektir. Ad ve Semud gibi.

31. ayet Şiiler gibi ricat'a kail olanların aleyhinde bir delil­dir.

Abd bin Humeyd ve İbn'ul Munzir, Ebu İshak'tan şöyle rivayet ederler: İbn Abbas'a: «Hz. Ali'nin Kıyamet'ten önce tekrar dünya­ya geleceğini söyleyenler var. Ne dersiniz?» diye soruldu. İbn Ab-bas bir an sustuktan sonra şunları söyledi: «Ne kötü kavmiz bizler! Çünkü biz, Hz, Ali'nin Ölümünden sonra karılarını nikâh ettik, mirasını taksim ettik.» Bunları söyledikten sonra bu sözün yalan olduğuna dair bu ayeti okuyup istidlal etti.

Cenab-ı Hak 31. ayette ölümden sonra dünyaya dönüşün olma­dığını beyan ettikten sonra 32. ayette bütün mahlukatın hasre dö­neceklerini açıkladı. Yani onların hepsi bizim katımızda hesap ve ceza için hazır bulundurulacaklardır.

İbn Selâm, «Muhdarune» lâfzı «muazzebune» (azap çekenler) mânâsındadır» der. Bu takdirde ayet metnindeki «Kullu» kelimesi kâfirlerden ibaret olur. Yani kâfirlerin tamamı demektir. Bu ayet dünyada çeşitli azaplarla helak edilen kimselerin Ahiret'te yaka­larının bırakılmayacağı uyarısını getirmektedir. [13]

 

Ölü Arazînin Diriltilmesi

 

«O ölü yeri dirilttikten sonra oradan bir dane çıkardı»; dane-nin cinsine buğday, arpa, pirinç ve diğer danelerin hepsi dahil­dir

dir.

«Habben» kelimesi nekradır ve genel bir mânâ taşımaktadır. Ondan, yani daneden biz onu çıkardıktan (onu yetiştirdikten) son­ra yerler. Cenab-ı Hak bu ayette danenin en fazla yenen yiyecek olduğunu ifade buyurmaktadır.

«Biz orada hurmadan, üzümlerden bahçeler kıldık» cümlesin­deki «Nahiyl» kelimesi çoğuldur, tekili nahldir. Tıpkı «Abid» keli­mesi ile «Abd» kelimesi gibi.

Bazıları «Nahiyl» kelimesi çoğul isimdir» demişlerdir. Cevheri ise «Nahl ile nahiyl aynı mânâya gelir» demiştir.

«A'nab» kelimesi ineb kelimesinin çoğuludur. Bağ, yani üzüm bağı veya o bağdaki üzümler demektir. Bu kelime hem bağ hem de onun mahsulü mânâsına gelir. Nahil ile a'nab kelimeleri çoğul ola­rak getirilirken «Habb» kelimesi tekil olarak getirilmiştir. Bu ço­ğul olanlarının çeşitlerine delâlet etsin diyedir. Yani orada hur­ma ve üzümlerin çeşitlerinden kıldık. Hurma ile üzüm iki meyve­nin ismidir. Amma habb böyle değildir. O cins isimdir. O, mânâ­sının değişik olduğunu ihsas ettiriyor. Zira o, hakikatleri değişik olan çokluğa delâlet eder. Bu yüzden çoğul olarak getirilmesine lüzum yoktur.

Beyzavi'nin ibaresinden «A'nab»m. bağ değil meyveler olduğu anlaşılmaktadır. Ragıb, «Cennet kelimesi, ağaçlı ve ağaçlan ile ye­ri gölgelenmiş, kapatılmış her bostana isim olarak verilir» demiş­tir.

«Feccerna» fiili «Yardık» demektir. Yani çeşmelerden yarar sağlamakta kullanılan suyu çıkarmak için yeri yardık anlamına geîmektedir*

«Onun 7neyveleri»nden maksat, onun faydalandır. Meselâ «Tû cüretin meyvesi» denildiği zaman onun kârı, faydası akla gelir. Veya «Semerihi» kelimesindeki zamir Cenab-ı Hak'ka racidir. Se-mer'in Allah'a izafe edilmesi, yaratıcısı Cenab-ı Hak olduğu için­dir. Yani onlar Cenab-ı Hak'kın halketmiş olduğu meyvelerden ye­sinler diye bunu böyle kıldık.

«Vema amilethu» cümlesi üzerinde birtakım yorumlar vardır. Bazılarına göre «Ma» edatı mevsul mânâsı taşır. Yani onlar kendi elleriyle (kuvvetleriyle) yapmış olduklarından (meyveden çıkar­mış oldukları şırayı, pekmezi ve diğer mahsulleri) yesinler diye onu o şekilde kıldık!

Zemahşeri «Elleriyle diktiklerinden, suladıklarından, açmış duklan kuyulardan yesinler diye bunu böyle kıldık» diyor. Fakat Alusi, Zemahşeri'nin bu yorumunu kabul etmemektedir. «Ma» eda­tının nekra ve mevsul bir kelime olması mümkündür. Yani onu öy­le bir şeyle kıldık ki, o şey onların elleri ile yapılmıştır. Bazılarına göre «Ma» edatı olumsuz bir harf. Zamir ise meyveye racidir. Ya­ni onlar elleriyle yapmadıklarından yesinler. Bundan maksat her şeyin Allah'ın yapmasıyla olduğu, insanların fiilleriyle olmadığı ve bunun hakikatini ispat içindir. (Mâ edatının olumsuz harf olduğu İbn Abbas ve Bahhak'tan da rivayet edilmiştir).

Şeyhülislâm Ebussuud Efendi tefsirinde «Subhan» lâfzının teşbihin özel ismi olduğunu, onun da inanç ve söz bakımından kötülükten uzaklaştırmak mânâsım taşıdığını söylemektedir. Yani ben onu teşbih ediyorum ,onun şanına lâyık olmayan inanç ve amelden onu uzak tutuyorum. Bazılarına göre «Subhan» kelimesi «Gufran» kelimesi gibi mastardır. Bundan tam tenezzüh ve kötü­lükten külli bir uzaklaşma kastedilmiştir ve mübalâğa ifade eder.

«Ezvac» kelimesinden maksat, çeşitler ve sınıflardır. Ragıb, «Ezvac kelimesi zevcin çoğuludur. Karin (yakın) olan iki kişinin her birine zevç denilmektedir» der. Birbirine benzediği veya ters olduğu halde karin olan her şeye zevç denilmektedir. Zaten alem­de ne varsa hepsi zevçtir, Çünkü ya onun bir zıddı veya bir benzeri veya herhangi bir terkibi vardır.

«Yerin bitirdiğinden, nefislerinden ve onların bilmediklerin­den zevçler kılmışısdır.» Yerin bitirdiklerinden maksat, yerde bi­ten her bitki demektir. Nefislerinden maksat erkek ve kadınlar, on­ların bilmediklerinden maksat ise Allah'ın onları muttali kılmadığı çiftlerdir.

Bazı itibarlara göre şöyle deniliyor: Herkesin bildiği sonuçla­nır, bilmediği sonuçlanmaz. Sonuçlanan ile sonuçlanmayan arasında herhangi bir nisbet bahis konusu değildir. Öyleyse herkesin malûmu ile meçhulü arasında asla nisbet yoktur.

«Gece de onlar için bir ayettir. Gündüzü ondan soyup alırız.... Bu ayet Cenab-i Hak'kın, zamandaki bahir açık kudretinin açıklan-masıdir. Önce Cenab-ı Hak sonsuz ve bahir kudretini açıkladı, son­ra da zamandaki bahir kudretini açıklamaya başladı.

«Neslehu», yani gecenin mekânından ışığı soyup alırız, göl­ge ve karanlık yerinden onu soyarız ki bu da havadır. Binaenaleyh gündüz ışıktan ibarettir. Çünkü gece ile gündüz güneşin ufuk üs­tünde olduğu zaman ile ufuk altında olduğu zamandan ibarettir.

Bu fiil hayvanın soyulmuş derisi demek olan «Selh» kökün­den alınmıştır. Burada istiare yoluyla gece mekânından ve zul­metinin (karanlığının) düştüğü yerde ışığın keşfedilmesi için kul­lanılmıştır. [14]

 

Karanlık Ve Nur

 

Ayet karanlığın asi olduğuna delâlet eder. Nur ise sonradan meydana gelmiştir. Hadiste de bunu iş'ar eden bir ifade vardır. Nitekim İmam Ahmed ve Tircnizi, Abdullah bin Amr bin As'tan şöyle rivayet ediyorlar: «Allah'ın Rasülü'nden dinledim, «Allah, mahlûkatı bir karanlık içerisinde yarattı. Sonra onların üzerine nu­rundan ilka etti. Allah'ın nuru kime isabet etmişse o hidayet bul­muştur. Kime isabet etmemişse o dalâlette kalmıştır» dedi. [15]

 

Güneşin Seyrî

 

«Onlar için güneş de bir ayettir.» Onun ayet olması kendisi için olan müstekarra doğru akıp gitmesidir. Ayet metnindeki «Tecr?» süratle geçmek mânâsına gelen «ceryi» kökünden gelir. Ayetin mânâsı «Süratle kendi müsiekarrına doğru seyredip gider» demek­tir. Yani senenin sonunda atmosferinde kendisi için tayin edilen ve son dakikada oraya varacak hududa varmak için süratle gider. Güneşin senenin sonunda varacağı nokta yolcunun sefer sonun­da varacağı konağa benzetilmiştir. Çünkü ikisinde de belli bir ye­re varma bahis konusudur. Her ne kadar yolcu son konaktan ön­ce daha birçok konaklarda duruyorsa da. Bu yorum El-Kelbi'den rivayet edilmiş ve İbn Kuteybe de bu yorumu tercih etmiştir.

«El-Müstekarr» kelimesi bu yoruma göre ismi mekândır. Ya­ni istikrar yeri demektir. Başındaki «Lâm» ise «İlâ» mânâsında-dır. Yani «İlâ müstekarrin» demek oluyor. Bazı kıraatlarda «Lâm» yerine «İlâ» okunmuştur. Elmalılı Hamdi Efendi bu ayet hakkın­da şunları söyler:

«Bu, güneşin yalnız mekânda hareket ettiği şeklinde anlaşıl­mamalıdır. Zira bu ifade mekânda ve zamanda bilcümle eserler ve konumlarıyla vücudda peşpeşe gelmesi mânasını ifade etmektedir. Meselâ ziya ve hareket neşri de onun bir cereyanıdır.

«Müstekarr» kelimesi mimli mastar, ismi zaman veya ismi me­kân olabilir. Üzerindeki «Lâm»\n birkaç mânâya gelmesi cihetiyle bu ifade çeşitli mânâlara gelmektedir:

1- Güneş kendisi için takdir ve tahsis edilmiş bir istikrar sebebiyle, yani sabit bir karar ve muntazam bir kanun ile cereyan eder. Hesapsız, serseri, körükörüne bir tesadüf ile değil.

2- İstikrar için yani kendi âleminde bir karar ve muvaze­neyi meydana getirmek için veya nihayet bir sükuna varıp dur­mak için cereyan ediyor.

3- Müstekarr ismi zaman olduğuna göre kendisine mahsus bir istikrar zamam için yani duracağı bir vakte, bir muayyen za­mana kadar cereyan eder ki bu vakit de Kıyamet Günü'dür. Güne­şin ışıklarının söndürüldüğü gündür.

4- İsmi mekân olduğuna göre kendisine has bir istikrar mahallinde yani yerinde sabit olarak cereyan eder. Yani kendi ekseni etrafında cereyan eder. Mihverinde döner. Yahut kendisi­nin karargâhı olan alemin menfaatları için cereyan eder. Bu mânâ­da vatana hizmet için bir teşvik de vardır. Nihayet birinci lâm, «İlâ» harfi mânâsında olmak üzere ayete şu mânâ da verilebilir: «Kendisi için bir istikrar noktasına doğru gitmektedir.)}

Evet, tatbiki birkaç vecihle izaha muhtemel bulunan bu mâ­nâya göre güneşin diğer bir merkeze doğru hareket etmekte bu­lunduğu da anlaşılabiliyor. Nitekim bir hadis-i şerifte «Onun müs-tekarrı arşın altındadır» diye varid olmuştur.» [16]

Katade ve Mukatil «Ayetin mânâsı, güneş kendisine tayin edi­len bir vakte kadar cereyan eder, onu aşamaz şeklindedir» demiş­lerdir. Vahidi, bu yoruma binaen «Güneşin müstekarrı dünya bit. tiği andaki son varacağı noktadır» demiştir. Bu aynı zamanda Zeccac'm seçmiş olduğu yorumdur. Nitekim İmam Nevevi bunu Müslim'in şerhinde ifade etmektedir. Bu yoruma göre müstekarr kelimesi ismi zaman olur.

Ahmed, Buhari, Müslim, Ebu Davud, Tirmizi, İbn Ebi Hatim, Ebu Şeyh, İbn Merduveyh ve Beyhaki, Ebu Zer'den şöyle rivayet ediyorlar: «Bu ayetin mânâsını Allah Rasûlü'nden sordum. Şöyle buyurdu: Güneşin müstekarrı arşın altındadır». Bu takdirde müs­tekarr kelimesi ismi mekân olur. Zahire bakılırsa güneş orada ha­kiki bir karara, yani bir sükûnete varır. Nevevi «Bir cemaat bu hadisin zahirine yapışmıştır» der. [17]

 

Ayın Yörüngesi

 

«Aya gelince, biz ona (akıp gittiği) birtakım konaklar kildik». Ayet metnindeki «Kaddere» fiili «Seyyare» mânâsmdadır. Yani biz onun konaklardaki, yörüngelerdeki seyrini takdir ettik veya onun nurunu o konaklarda takdir ettik. Nurun miktarı her gün o konak­larda artar, gelecek konaklarda eksilir. Çünkü onun nuru güneşin ışığından istifade etmektedir. Zira onun teşekkülatı değişiktir. Ba­zen güneşe yaklaşır, bazen uzaklaşır. Bazen yer ile güneş araşma girer. İşte bununla delil tamamlanır. Fakat gerçek şudur ki, bun­lar zannı galibe binaen söylenen sözlerdir.

«El-Menazil» kelimesi «Konak» mânâsına gelen menzilin çoğu­ludur. Ondan maksat ayın bir gün bir gecede katettiği mesafedir.

Seyrinin sonlarında el-Urcun'il-Kadim gibi olur. Urcun, hur­ma salkımının bitiştiği noktalardan ana ağaca gelinen- noktaya ka­dar ki ön kısmına denir. (Bu yorum Hasan Basri ve Katade'den gelmiştir),

İbn Abbas'a göre salkımın kökü (hurma salkımının eğri olan dip tarafı) demektir. El-Urcun'ul-Kadim daha ince, daha eğik ve daha renkli olan salkım çöpü demektir. Bu teşbih ayın (hilâlin) ilk ve son şeklini göstermekle kalmıyor, aynı zamanda ayın yö­rüngesinden geçerken dünya etrafında bir ayda aldığı mesafe şek­lini de göstermiş oluyor. Aynı mesafe tam dairevi olmayıp bir ta­rafa elips türü bir eğrilik göstermektedir.

Bazıları «Teşbihin nedeni sararmak, incelmek ve eğrilmek­tir» demişlerdir Bazıları «Kadimin en az müddeti bir senedir» der­ken başka bir grup altı ay olduğunu söylemiştir. (îmamüerden ba­zıları bu görüşü Hasan Rıza'dan rivayet etmişlerdir).

40. ayetin metnindeki «Yenbaği» kelimesi müsahhar olur, kolaylaşır veya güzel olur, hikmete uygun düşer demektir.  Sanki şöyle denilmektedir: Güneş için aya yetişmek, saltanatına müdaha­le etmek ne kolaylaşır ne de müsahhar olur. Yani aynı vakitte (Ce-nab-ı Hak'kın ona hudut tayin ettiği vakitte (güneş onunla birara-ya gelmez. Çünkü Cenab-ı Hak bu alemin tedbiri için, hikmetinin muktezası olarak, güneş ve ay için çizilmiş sınırlar tayin etmiş, belli vakitler koymuştur. Onların hiçbiri saltanat yerine (yörünge­sine) giremez. Aksine birbiri peşinde, Allah'ın emri gelinceye ka­dar devam eder. Bu cümle güneşin aya, ay için kılman sınır için­de yetişmesi ihtimalini ortadan kaldırıyor. Cenab-ı Hak'kın «Ne de gece gündüzün önüne geçebilir» ayeti, ayın güneşe yetişmesini yok eder. Yani güneş için kılınan sınır içinde ay da ona yetişemez. Ya­ni gecenin ayeti ve alâmeti olan ay, gündüzün ayeti ve alâmeti olan güneşe yetişemez. Tıpkı güneşin ona yetişemediği gibi. İşte Kata-de, Dahhak, İkrime ve Ebu Salih'in işaret ettikleri şey budur. Ze-nıahşeri de bu görüşü tercih etmiştir. Bazı müfessirler «Güneşin aya erişmesi ne kendine yaraşır, ne de gece gündüzün önüne geçe­bilir» ayetinde şunu söylemişlerdir: Güneş seyrinde aya yetişme kudretine sahip değildir. Çünkü onun özel hareketi ağırdır. Ayın

özel hareketi ise süratlidir. [18]

 

Meal

 

41- Zürriyetlerini dolu gemide taşımamız da onlar için bir ayet (ibret) tir.

42- Onlar için gemi gibi binecekleri şeyler yaratmamız da bir ibrettir.

43- Dilesek onları   (denizde)   boğarız. O takdirde ne kendi­lerine bir yardımcı bulunur, ne de kurtarılırlar.

44- Ancak tarafımızdan bir rahmet ve belli bir zamana ka­dar dünyadan faydalanma vardır.

45- Onlara «Yapmakta olduğunuz ve yapıp arkada bıraktı­ğınız işler hakkında Allah'a sığının (sadece O'ndan korkun). Böy­le yaparsanız rahmet olunmanız umulur» denildi.   (Lâkin onlar yine de yüz çevirdiler).

46- Onlara Rablerinin ayetlerinden bir ayet geldiğinde, on­lar hemen o ayetten yüz çevirirler.

47- «Allah'ın size rızik olarak verdiğinden infak edin» de­nildiğinde  kâfirler  müminlere  dediler ki:   «Allah'ın   dilemesiyle, kendisini doyurabileceği kimseyi biz mi doyuralım?  Siz düpedüz bir sapıklık içindesiniz.»

48- Yine onlar derler ki:  «Eğer siz gerçekten doğru iseniz (söyleyin bakalım, sözünü ettiğiniz)  tehdid ve felâket ne zaman gelecek?»

49- Onlar birbirleriyle   (böylece)   çekişip   dururlarken ken­dilerini ansızın  yakalayacak bir tek  sayha bekliyorlar.

50- İşte o an, ne bîr tavsiyede bulunabilirler ne de ailele­rine dönebilirler.

51- Sur'a üfürülmüştür.  (Artık görürsün ki)  onlar mezar­larından  (kalkıp) Rablerinin huzuruna doğru gidiyorlar.

52- Onlar «Eyvah bize! Yattığımız yerden bizi kim kaldır­dı?» diyecekler.   (Kendilerine)  «Bu, Rahman  (olan Allah) m va­adidir. Peygamberler gerçekten doğruyu söylemişlerdi»  (denilir).

53- O bir çığlıktan başka bir şey değildir. İşte o zaman on­ların hepsi huzurumuzda hazır bulundurulacaklardır.

54- İşte o gün hiç kimse hiçbir şeyle zulme uğramaz. Siz yapmış olduklarınızdan başkasıyla cezalandırılmazsınız. [19]

 

Dirayet Ve Rivayet Tefsiri

 

(41-54) «Zürriyetlerini dolu gemide taşımamız da...» Bu Ayetlerin Tefsiri

«Zürriyet» evlât demektir Ragıb, «Zürriyet küçük evlâtlar de­mektir» diyor. Fakat bazen hem büyüklere hem de küçüklere ıt­lak edilmekte, hem tek hem de çoğul olarak kullanılmaktadır. Fa­kat aslında çoğul içindir. Birçok müfessire göre zürriyetten mak­sat büyük çocuklardır. Çünkü ticarete büyük çocuklar gönderilir.

«Fulk» kelimesi gemi anlamındadır. Gemi suları dolaştığı için fulka benzetilmiştir. Zira fuîk, pamuk eğirmekte kullanılan aletin başıdır. [20]

 

Zürriyetin Ivlânâsı

 

«Meşhun» kelimesi ^dolu demektir. Bazılarına göre «Zürriyet» ten maksat küçük çocuklardır. Bu çocukları anne ve babalar se­ferlerde beraber götürürler. Bazılarına göre de «Zürriyet» ten maksat kadınlardır. Çünkü kadir lara zürriyet denilmektedir. Nite­kim bir hadiste Rasûl-ü Ekrem Zarari'yi öldürmeyi yasaklamış­tır. Zararı zürriyetin çoğuludur ve kadınlarla tefsir edilmiştir.

Eğer zürriyet kadınlar demekse, kişinin beraberinde sefere götürdüğü kadınlar anlamına gelir. Bazı müfessirler de «Zürriyet atalara, evlâtlara ve aynı zamanda çocuklara denilir» demişlerdir. Fakat İbn Atiyye bu görüşün sahiplerine «Lûgatta böyle bir şey bilinmiyor. Bu ancak karıştır madır» şeklinde itiraz etmiştir. Ba­zıları «Zürriyetten maksat, kişilerin belindeki meni; dolu gemiler, den maksat da kadınların karınlarıdır» demiştir. Bunu Maverdi ri­vayet etmiş ve Hz. Ali'ye nisbet edilmiştir. Fakat zahire bakılırsa Hz. Ali'den böyle bir söz sahih şekilde rivayet edilmemiştir. Ayek te bu tevili reddeden unsurlar vardır. Bu tevil bâtıl tevillere ben* zemektedir.

Gemiden maksat geminin cinsidir. (Bu, İbn Abbas, Mücahid, ve Süddi'den rivayet edilmiştir). Geminin  benzeri olarak insanlar için Allah tarafından yaratılmış olan yaratıklar, develerdir. Çünkü develer karaların gemileridir. Zira onlara çok yük yüklenir. Bir de yürürken az yorulurlar. (Bu yorum aynı zamanda Hasan Bas. ri ve Abdullah bin Şeddat'tan da gelmiştir). Mücahid,  «Geminin benzerinden maksat, evcil hayvanlar, develer ve benzerleri ile, at, eşek ve katır gibi hayvanlardır» der. Ebu Malik, Ebu Salih ve İbn Abbas'ın bir rivayetine göre gemiden maksat Hz. Nuh'un gemisi­dir. Bu takdirde «EUfulk» kelimesindeki eliflâm ahd için olur. Ba­zıları da «Nuh'un gemisinden sonra peyda edilen gemiler ve ka­yıkların hepsi buna dahildir» demişlerdir. Fakat Kur'an'ın muha­taplarının zürriyetini Hz. Nuh'un gemisine bindirmek meselesi çözülmez bir meseledir. Buna cevap olarak şöyle demişlerdir: «On­ların geçmiş atalannın o gemiye bindirilmesi suretiyle (onlar ata­larının belinde bulunuyordu) onlar da binmiş sayılırlar». Yani ata­lar bilfiil binmiştir, zürriyetler ise bilvasıta binmiş demektir. Ce-nab-ı Hak o anda zürriyet diyor, atalardan bahsetmiyor. Bu min­net etmekte daha beliğdir. Zira bundan Cenab-ı Hak'kın onların zürriyetini korumuş olduğu anlaşılmaktadır.

Ayetin metnindeki «Ma» edatını deve ve benzeri hayvanlarla tefsir etmek, gemi üe tefsir etmekten daha kuvvetlidir. Çünkü ya­radılıştan maksat, temelden inşa ve icad etmek demektir. Beşerin inesnuatı onunla bağlanmaz. Fakat bu görüşe, ehli sünnete göre «Mahlûkatın bütün fiilleri Allah'ın mahlûkatıdır» denmek suretiy­le itiraz edilmiştir. Ayet, aynı zamanda «Mahlûkların fiilleri onla­rın mahlûklardır, Allah'ın değil» diyen Mutezile aleyhine bir red­diye de olmuş olur. Nitekim «Allah sizi de sizin işlemiş oldukları­nızı da yaratmaktadır» ayet de böyledir.

43. ayetin metnindeki «Sariha» kelimesi kurtarıcı demektir. Yani onlan boğulmaktan kurtaracak herhangi bir kuvvet sahibi bulunmazdı. (Bu yorum Mücahid ve Katade'den rivayet edilmiş­tir). Bu takdirde lâfız faildir ve kurtarıcı manasınadır. Fakat bu ayette bu mânâ kastedilmemektedir. O vakit «Sarah» gibi mastar olur ve kurtulmaktan kinaye olur. Çünkü kendisinden yardım beklenen, kendisinden yardım bekleyene çağırıyor ve gür bir sesle «İşte sana yardım geldi» diyor. Yani onlar için kurtarma bahis konusu değildir. Onlar bu bağırma olduktan sonra da ölümden kurtulamazlar. Yani onlar hiçbir şekilde Ölümden kurtulmazlar. Ancak Allah tarafından gelen bir rahmetten dolayı kurtulabilirler. Cenab-ı Hak onların afaki ayetleri gördükleri halde yüz çevirdik­lerini, o ayetler üzerinde düşünmediklerini ifade ettikten sonra on­ların vahy yoluyla gelen ayetlerden de yüz çevirdiklerini açıkla­maktadır.

Katada ve Mukatil «Önlerindekinden maksat, daha önce geç­miş ümmetlerin azabıdır» demiştir. Yani böyle bir azabın benze­rinden sakının.

«Arkalarından gelen» de Ahiret azabıdır. Mücahid, «Onların önündeki, daha önce geçmiş günahları, arkalarında olan da gele­cek günahlarıdır» diyor. Hasan Basri de bu şekilde yorumlamış­tır. Bazıları «Önlerindekinden maksat göklerden gelen musibetler ve felâketlerdir. Arkalarındakinden maksat da yeryüzünden gelen musibetlerdir» demişlerdir. Ayetin mânâsı; azaptan sakının veya azabın üzerine terettüb eden nesnelerden sakının demek olur. Sa­kındığınız takdirde rahmete uğramış olursunuz. Yani rahmete uğ. ramanız için sakının veya rahmet olasınız diye sakının.

«Rablerinin ayetlerimden, maksat, Allah'ın yaratmış olduğunu tafsil eden, özelliklerini ortaya koyan ayetlerdir. Bu ayetlerin on-lara gelmesi, bu ayetlerin vahiyle gelmiş olmaları demektir. Yani vahiy, bu durumu açıkça belirten ayetlerden herhangi birisiyle gel­diğinde mutlaka ondan yüz çevirirler, onu yalanlarlar, onunla is­tihza ederler. Veya bu ayetlerden maksat, vahiyle gelen ayetler ile kâinattaki ayetlerinin tamamıdır. Mucizeler de bunun kapsamı­na girmiş olmaktadır. Bu takdirde bu ayetlerin gelmesinden mak­sat ayetlerin açık olmalarıdır. Yani onlara Allah'ın ayetlerinden herhangi bir ayet açıklandığı, ortaya çıktığı, Allah'ın olduğu söy­lendiği zaman onlar mutlaka ondan yüz çevirirler. Dikkatli ve doğ­ru bir şekilde ona bakmazlar. Çünkü böyle bir bakış ancak insanı imana götürür. Fakat onlar bunu yapmazlar. [21]

 

İnfak Etmeye Teşvik

 

Cenab-ı Hak 47. ayette «Allah'ın nzık olarak size verdiğinden» tabiriyle onlan infaka teşvik etmektedir. Tıpkı «Allah'ın sana ih­san ettiği gibi ihsan et» ayetinde olduğu gibi. Ayrıca onlarm Al­lah'ın emrini yerine getirmeyi terkettiklerinden Ötürü işledikleri suçların çok korkunç olduğuna dikkati çekmektedir. Baziyet (kıs-miyet) ifade eden «Min» edatının getirilmesi de bunu ifade eder. Bu ayet esasında, onların Allah'ın mahlûklarına şefkat göstermeyi terkettiklerinden dolayı aleyhlerindedir. Allah önce kendisini ta­zim etmediklerinden, takvayı terkettiklerinden dolayı sonra da ikinci kez, emrini yerine getirmediklerinden dolayı onlan yermiş­tir. Yani bu ayet onların bütün teklifleri inkâr ettiklerine işaret et­mektedir. Bütün teklifler iki noktaya delâlet eder: Biri Allah'ın tazimi, ikincisi de Allah'ın  mahlûklarına  şefkat  gösterilmesidir.

Oysa bunlar hiçbir nasihatçınm nasihatma perva etmezler. İrşadla-rına kulak asmazlar.

îbn Abbas ayetin sebebi nüzulü bahsinde şunları söyler: «Mekke'de bir grup sındık vardı. Onlara sadaka vermeleri emro-lunduğunda, onlar: «Allah'a yemin olsun, sadaka vermeyiz. Allah onları fakir düşürecek biz de onları yedireceğiz. Bu olur mu?» derlerdi. Onlar daha önce müslümanların «Her şey Allah'ın meşiye-tiyle olur. Eğer Allah isteseydi falanı zengin ederdi, isteseydi aziz ederdi. Eğer Allah şunu isteseydi böyle olurdu» şeklindeki sözle­rini dinlemişlerdi. Bu cevabı müslümanlarla istihza etmek kabilin­den söylemişlerdi.»

Kuşeyri; «Bu ayet Allah'a iman etmeyen bir grup zındık hak­kında nazil oldu. Onlar Allah'ın varlığım inkâr ediyorlardı «Allah dilerse» şeklindeki sözleri müslümanlarla alay kabüindendir. Ve­ya bu sözleri muhatapların inancına göre sarf etmekteydiler. Çün> kü muhatapları müslümanlardı. Allah dilediği takdirde, dilediği, nin olacağına inanıyorlardı.» İşte bundan anlaşılıyor ki zındık, ya­ratıcıyı inkâr eden kimsedir.

Hasan Basri ve Ebu'l-Halid'den gelen rivayete göre bu ayet yahudiler hakkında nazil olmuştur. Onlar fakirlere infak etmekle emrolunduklannda bu cevabı verdiler. Fakat daha önce geçenlerin zahirinden, bu ayetin Mekke kâfirleri hakkında olduğu anlaşılmak­tadır. Onlar Allah'ın kendilerine raık olarak verdiklerinden infak etmekle emrolunmuşlardı. Fakat onlar ayette geçen cevabı verdi­ler.

Onlar «Bu vaad ne zamandır?» şeklindeki sözleriyle hasrı in­kâr etmektedirler. Hasrı inkâr ise her çirkinliğin kaynağıdır. Ea-sul-ü Ekrem durmadan onlara hasrı vaadetmeye devam ediyordu. Onların «Bu vaad ne zamandır» şeklindeki sözleri aynı zaman­da istihza kabüindendir. Yani siz bunu söylüyorsunuz, ama haki katte ne zaman tahakkuk edecektir? Yani hiç tahakkuk etmez de­mek istiyorlar. Buradaki hitap Rasûl-ü Ekrem ile müminleredir. Çünkü peygamber ile müminler onlara durmadan iman etmeleri­ni emreden, hasrın vuku bulacağını haber veren ayetleri okuyup duruyorlardı. Sanki onlar hasrın kopmasını şer olarak nazara al­madıkları için «Vaad» kelimesini «Vaid» yerine kullanmışlardır. Onlar, Allah katında haşr gerçekleşirse, Allah katında en güzel şe­yin kendilerine verileceğini iddia ediyorlardı.

«Sayhayı vahide»,   Sur'a birinci üfürülüştür.   Bu   üfürülüşle yeryüzündeki bütün insanlar ölür.

«Onları yakalaması» onları kahretmesi demektir. Helak ede­cek şekilde onları kıskacına alır. Halbuki onlar tam o zamanda, ticaretlerinde birbirleriyle çekişip durmaktaydılar. Böyle bir neti­ce ile karşılaşacaklarını asla ummuyorlardı. Nitekim Cenab-ı Hak başka bir ayette «Kıyamet hiç şuur etmedikleri bir halde, ansızın onları yakalar» demiştir. Onlar Kıyamet alâmetlerinin zuhur etme­mesine bakıp da aldanmasınlar. Onlar o alâmetlerin kendilerinin istediği şekilde zuhur edeceğini iddia ediyorlardı. Yoksa o alâmet­lerin gelmeyeceğini söylemiyorlardı.

İbn Cerir ve İbn Ebi Hatim, İbn Ömer'den şöyle rivayet eder: «İnsanlar yollarda, çarşılarda, meclislerde oldukları halde Sûr'a üfürülecektir. Hatta bir elbise satıcı ile alıcı arasında satış konusu edilmiş iken Kıyamet kopacak ve onların hiçbiri o elbiseyi elinden bırakmamış olacaktır.»

«Sûr'a üfürüldü», yani ikinci kez üfürüldü. İkinci ile birinci üfürülüş arasında kırk senelik bir mesafe vardır. Üfürme muhak­kak gerçekleşeceğinden dolayı Cenab-ı Hak sanki olmuş gibi mazi (geçmiş zaman) sigası kullanmıştır. [22]

 

Kabirden Kalkış

 

«El-Ecdas» kelimesi kabir mânâsında olan cedes kelimesinin çoğuludur. Yani her biri kendi kabrinden Rablerine (Rablerinin emrine) doğru süratle götürülürler. Cenab-ı Hak başka bir ayet­te «Onlar bizim katımıza ihzar edilirler» buyurmuştur. Yani baş­ka kuvvetler tarafından huzurumuza getirilirler.

«Veylena» kelimesi helakimiz demektir. Yani «Eyhelâktmız, hazır ol. İşte bu senin zamanındır!}) Bazıları «Ey kavmimiz» Hazır olun, bizim azabımıza bakın ve ondan ibret alın demektir» dedi­ler.

«Merkad» mimli mastar veya ismi mekân olabilir, istirahat yeri demektir. Merkad kelimesi müfrettir, fakat cemi mânâsını ifade eder. Bu ayette ölüm uykuya veya uyku istirahat yerine ben­zetilmektedir. Burada merkadm hakiki mânâsının kastedilmiş ol­ması mümkündür. Kabirlerden kalkanların akılları karmakarışık olduğundan dolayı uyku halinde olduklarını sanırlar. Sanki kabir azabını idrak etmemişlerdir. Bunun için kendilerini uyandıranın kim olduğunu sorarlar.

Bu bahsi geçen üfürülüş, İsrafil'in Sûr'a üfürüşünden meydana gelen bir sayhadır. Hz. İsrafil'in «Ey çürümüş kemikler! Param­parça olmuş eklemler! Parçalanmış türler! Allah size hüküm fas­lı için biraraya gelmenizi emrediyor» şeklindeki sözüdür. «Bu söz söylenir söylenmez hepsi bizim katımızda ihzar edilmiş olurlar ki hesaplan görülsün». Yani onlar için göz açıp kapayacak kadar bir duraklama yoktur.

Cenab-ı Hak bu ayetle hasrın ve hesabın Allah'a göre çok ko­lay olduğunu ifade etmektedir. O gün hiçbir nefse ister kâfir is­ter müslüman olsun herhangi bir zulüm yapılmaz. [23]

 

Meal

 

55- Şüphesiz ki cennetlikler o gün nimetler içinde sevin­mektedirler.

56- Hem kendileri hem de eşleri gölgeliklerde tahtlar üze­rine yaslanmışlardır.

57- Orada onlar için (her çeşit) meyve vardır ve bütün ar­zulan yerine getirilir.

58- Çok esirgeyen Rab'dan da sözlü selâm (vardır),

59 (Allah tarafından şöyle seslenilir):   «Ey günahkârlar! Bugün bir tarafa ayrılın!»

60- «Ey AdemoğuIIarı!  Size şeytana tapmayın diye emret­medim mi? O sizin apaçık düşmanmızdır!»

61- «Sadece bana ibadet ve kulluk edin. Çünkü dosdoğru yol budur!»

62- Andolsun  o   (şeytan)   sizden birçok nesli saptırmıştır. Hâlâ buna akıl erdiremeyecek misiniz?

63- İşte bu size vaadedilen cehennemdir.

64- Küfre sapmanıza karşılık, bugün oraya girin!

65- O gün  onlann  ağızlarım  mühürleriz.  Ne yaptıklarını bize elleri anlatır, ayaklan da şehadet eder.

66- Eğer dileseydik gözlerini silme kor yapardık da yolda öteye-beriye koşup dururlardı. Fakat nasıl görecekler?

67- Eğer dileseydik kesinlikle oldukları yerde onları taş kı­lardık. Ne ileri gitmeye ne de dönmeye güçleri kalmazdı.

68- Biz kime uzun ömür verirsek, onun yaradılışını tersyüz ederiz. Hâlâ akılları ermiyor mu?

69- Biz ona  (peygambere)  şiir öğretmedik. Bu ona yakış­maz  da,   (Ona indirdiğimiz)   yalnızca  bir Öğüt ve  apaçık olan bir Kur'an'dır.

70- Diri olan kimseyi uyarsın ve kâfirler üzerine söz (azap) hak olsun!.. [24]

 

Dirayet Ve Rivayet Tefsiri

 

(55-70) «Şüphesiz ki cennetlikler...» Bu Ayetlerin Tefsiri

Cennet ehlinin o gün bir «şuğul» içinde olduklarını ifade edi­yor Cenab-ı Hak. Şuğuldan maksat, kişiyi meşgul eden ve dikkati­ni tamamen kendisine çeviren meşgaledir. İbn Abbas, İbn Mesud ve Katade «Bu meşgale onlann cennette Allah'ın kullarına verdiği hurilerle birlikte olmalarıdır» demişlerdir.

Fakat ayeti genel bir mânâda almak daha evlâdır. Üstelik tah­sise delâlet eden yorumları yapan zatların maksatları meşguliyetin sadece bundan ibaret olduğunu söylemek değildir.

«Fakihûn» kelimesi İbn Cerir, Îbn'ul-Munzir ve İbn Ebi Ha-tim'in İbn Abbas'tan rivayet ettiklerine göre ferahlanırlar demek­tir. Mücahid, «İçinde bulundukları o güzel durumdan hayret et­meleridir» derken Ebu Zeyd, «Güzel nefis ve sevinçli yüz» demiş­tir.

56. ayet cennet ehlinin meşguliyetinin keyfiyetini beyan eden bir ayettir. Metindeki «Zilal» kelimesi gölge mânâsında olan zili ke­limesinin çoğuludur. İmam Fahreddin Razi zilali elem zannedilen şeylerden uzak ve korunmuş mânâsına almıştır. Ebu Hayyan, göl­geler mânâsına gelen zilali, elbiseler ve diğer eşyalar mânâsına al­mıştır. İbn'ul-Esir, «Zül, seninle güneş arasında bulunan perdeden meydana gelen nesnedir» der. Ragıb, «Zili aydınlığın ztddıdır. İster gölge ister başkası olsun» diyor.

Zilal kelimesini «Yokluk gölgesinin cemidir» diye de tefsir edebiliriz. İzzet mânâsına da alabiliriz. Çünkü Cenab-ı Hak '(Ke­sinlikle muttekiler gölgeler ve çeşmelerdedir» buyurmuştur. Yani elemden korunmaktadırlar. Zilal'in burada perdeler mânâsını ta­şıması da mümkündür. Müslim ve Buhari'den salih olarak şu gel­miştir: «Cennette bir ağaç vardır. Binici onun gölgesinde yüz sene yürür, yine de onu bitiremez. İsterseniz uzatılmış bir gölge ayetini okuyun.»

İbn Eki Dünya, İbn Abbas'tan şunları rivayet eder: «Uzatılmış gölge, cennette kökü bulunan ağaç demektir. Çok güzel yürüyen bir süvari onun gölgesinde bir sene yürür. Her tarafında gölge var­dır. Cennet ehli, köşklerin ehli ve başkaları çıkarak onun gölge­lerinde konuşur, sohbet ederler...»

İbn Esir «Onun gölgesinde; yani onun tepesinde, onun kenar­larında demektir» diyor. İbn Esir'in bu yorumu «O ağaç güneşten gölge yapıyor» demeyi bertaraf etmek içindir.

«Emik» kelimesi taht mânâsına gelen erike kelimesinin çoğu­ludur. Bazıları «Yastık mânâsına gelmektedir» demiştir. Bunu Ta-bersi hikâye ediyor. Zühri «Her nereye yaslanırsan onun ismi eri-kedir» demiştir.

Ayet metninde geçen ve eş mânâsında olan zevcelerden mak­sat, müminlerin dünyadaki imanlı zevceleridir. Bazıları «Bu zevce­lerden maksat, Allah'ın cennette müminleri evlendireceği huriler­dir» demiştir. Hem dünyadaki eşlerin, hem de hurilerin kastedil­miş olması mümkündür.

Dünyada ölüp evlenmeyen imanlı kadınlara gelince, Cenab- Hak onları dilediği kullarına zevce olarak verir. Dünyada evlenip, kocası kâfir olarak gidenler de böyledir. Meselâ Firavun'un hanımı Asiye gibi. Zira haberlerde onun peygambere zevce olarak verile­ceği bildirilmiştir.

Zevcelerden maksadın onların güzellikteki, imandaki benzer­lerinin olması mümkündür. Bazıları «Onların dostları da olabilir» demişler, bazıları ise «Burada benzerleri, dostları, zevceleri kap­sayan genel bir mânâ da kastedilmiş olabilir» demişlerdir. [25]

 

Cennet Ehli İçin Her İstekleri Vardır

 

«Onlar için istedikleri vardır», yani herkesin nefsi için istediği nimetler verilir. Fakat onlar onu istiyorlar demek değildir. Zira o vardır. Veya bilfiil istedikleri onlara kesinlikle verilir. Zira ken­disinden istenilen ve onlara bu nimetleri veren Allah'tır. Cenab-ı Hak'kın nimetleri ise geneldir. Hulâsa olarak kişinin arkadaşından isteyeceği doğru olan her şey ehli cennet için vardır. Veya onlar için tamah ettikleri her şey vardır. Zira Zeccac, «Cennet ehli neyi isterlerse onlara gelir» demiştir. Bazıları «Onların Allah'a yakar- malarının ve dünyada istedikleri cennet derecelerinin hepsi onlara verilecektir» demişlerdir.

«Selâm» kelimesi «Mâ» edatının bedeli olabilir: Onlar için is­tedikleri her şey vardır, onlar için selâm vardır. Yani onlar için selâm ve Allah tarafından, rahim olan Rab tarafından söylenen söz vardır. Yani onlara hem Allah tarafından vasıtasız selâm veri­lir —ki bu onları tazim etmek içindir— hem de istedikleri kendi­lerine verilir.

«Ey Mücrimler! Bugün müminlerden ayrılıp ateşteki yerinize gidin!»

Abd bin Humeyd, Katade'den şöyle rivayet eder: «Her hayr-dan ayrılın demektir». Dahhak «Her kâfirin ateşten bir evi vardır. O evde ne kimse onu görür ne de o kimseyi. Bu tam müminlerin tersinedir. Zira müminler orada bir araya gelirler. Sevenleriyle birlik olurlar ve sohbette bıUunurlar» diyor.

«Ayrılın» mânâsını ifade eden «Vemtazu» fiili emir olmayıp fiili mazi de olabilir. O zaman ayetin mânâsı; Ey mücrimler! Mü­minler sizden cenneti elde etmek ve nimetlerine mazhar olmak suretiyle ayrıldılar demek olur. Ayrıca kafirler üzüntü çeksinler diye Cenab-ı Hak böyle söylüyor.

«Seylan'a kulluk yapmak»t&n maksat, onun vesvese ile insana süslü gösterdiklerinde ona itaat etmektir. Yani Allah Teâlâ böyle bir itaate, ibadet demek suretiyle, o itaattan çok kaçmak ve sa­kınmak gerektiğini ifade etmek istemiştir. Şeytana ibadet etmek­ten maksadın, Allah'tan başka bâtıl ilâhlara yapılan ibadetler ol­ması mümkündür. Şeytana ibadet etmeyin denilmiştir. Çünkü şey­tan onlara bu bâtıl ilâhlara ibadet edin diyerek, bunu onlara süs­lü göstermiştir. Şeytanın apaçık düşman olması Hz. Adem'e olan düşmanlığından ileri gelmektedir. Adem'in evlâtları olmamız ha­sebiyle Cenab-ı Hak bize «Şeytan sizin apaçık düşmanınızdır» di­yor.

62. ayetteki «Cibillen» kelimesi büyük bir cemaat demektir. Dağ mânâsına gelen bu madde kullanılmış ki onlar büyüklükte dağa benzetilmiş olsunlar. Dahhak «Cibil en azı onbin kişiden mü­teşekkil büyük bir ümmettir» diyor. Bazıları «Bir cemaattir», ba­zıları «Bir ümmettir» demiştir. Bazıları da «İnsanların üzerinde yaratılmış olduğu tabiattır. Bu tabiat adeta intikal edilmez bir dağ­dır» şeklinde tefsir etmişlerdir. Fakat bu son tefsir ayetin zahiri­ne ters düşmektedir.

Horasanlı alimlerden bazıları «Ciaillen» kelimesi yerine «Ciylen» kelimesini koymuşlar ve öyle okumuşlardır. «Ciyl» tekildir, çoğulu «Ecyal» olarak gelir ve nesiller (Araplar, Rumlar gibi çe­şitli milletler) demektir.

«îşte bu size vaadedilen cehennemdir»   cümlesi   isti'nafi bir cümledir. Allah Önce onları kınıyor, ilzam ediyor, susturuyor. Ve tam cehennem kıyısına geldiklerinde «İşte bu cehennem peygam­berler tarafından durmadan sakındınldîğınız cehennemdir. Şey­tanın ibadeti karşılığında buraya gireceksiniz» der. «Bugün oraya girin» cümlesindeki emir tahkir içindir. Nitekim «Kesinlikle sen> evet sen galip kişisin» ayetinde olduğu gibi. Yani bugün onun ha­raretini çekin. O hararet ki onun için siz hazır değilsiniz. Ebu Müs~ Hm «Onu ateş haline getirin»   şeklinde mânâ vermiştir Tabersi, «Azaba girin» diyor. Yani azaptan ayrılmayın. Çünkü «Islev» keli­mesi «Selev» kökünden gelir. Bu, bir şeye yapışıp oradan çıkma­mak demektir. [26]

 

Cehennemliklerin Ağzı Mühürlenir

 

«Biz onların ağızlan üzerine mühür vururuz» cümlesi onları konuşmaktan menetmekten kinayedir. Gerçekten ağızlarına vuru­lan mühür de olabilir. Veya mühür burada konuşturmamaktan mecaz da olabilir.

«Bizimle onların elleri konuşur...»

Onların ellerinden maksat, dünyada kullandıkları uzuvlarıdır. Yani onların elleri dünyada durmadan işledikleri hakkında bizim­le «Onlar benimle şu şu şeyleri yaptılar» diye konuşur. «Ayaklan da aleyhlerinde bu meseleler hususunda şahitlikte bulunurlar». Cenab-ı Hak şahitliği değil de sadece konuşmayı ellere nisbet et­miştir. Çünkü onlar daha fazla amellerde bulunma Özelliğine sa­hiptirler. Sanki o amellerin failleri onlardır.   Nitekim «Onlar

terinin işlediği»; «İnsanların ellerinin kesbettiği» tarzında başka ayetler gelmiştir. Böylece konuşma eller için daha uygundur.

Ayetin zahirinden anlaşılıyor ki konuşma ve şehadet hakiki mânâdadır, onlar da bunu yaparlar. Bu konularda uzak yorum­lara girmek kişiyi neredeyse hasrı inkâra götürür. Malûmdur ki İmam Gazali, Batınîler hakkında «Onların bir tanesini öldürmek yüz kâfir öldürmekten daha hayırlıdır» demiştir. îşte bu görüşe binaen bu ayet dille yapılan teşbihin mevcut olduğu hükmünü te-yid etmektedir. Nitekim Cenab-i Hak başka bir ayette «Onlar her şeyi konuşturan Allah bizi konuşturdu derler» diye buyurur. Bu ayet bu konuşmanın dille yapılan konuşma olduğunu cidden teyid etmektedir. Bu husustaki rivayetler açıktır.

Bu ayet açıkça hasrın, bedenin asıl parçalarıyla olacağına, baş­ka bir bedenle olmayacağına delâlet eder. Yani dünyada olan be­denin parçalarını taşıyan yeni bir bedenle değil. Zira dünyadaki bedenin azalarıyla kötü ameller işlenilmiştir. İkinci bedenin aza­larının gelip şahitlik etmesi güzel olmaz.

66. ayetin metnindeki «Temesna» fiili eseri mahfetmek sure­tiyle ortadan kaldırmak mânâsını taşımaktadır.

«Tems}> kelimesinin ışığın ve uzvun gitmesinden değil, sadece ışığın gitmesinden kinaye olması mümkündür.

«Onlar nerede göreceklerdi» cümlesinden onlar görmeyecek­lerdi mânâsı çıkar.

Hasan Basri ve Katade «Gözden maksat bizim bildiğimiz göz­dür. Sırattan maksat bizim bildiğimiz yoldur» demişlerdir. îbn Abbas «Gözler basiretler demektir, sırat ise makul yol demektir» demiştir. İbn Cerir ve cemaa İbn Abbas'tan şöyle rivayet ediyor­lar; «Eğer biz dileseydik. onların gözlerini alıp götürseydik onları kör eder, hidayetten saptırırdık. Onlar artık hakikati nasıl bula­bilirlerdi?»

Bu son rivayet zahire ters düşmektedir.

«Eğer dileseydik onları neshederdik». Yani suretlerini daha çirkin suretlere çevirirdik. İbn Abbas ibareye «Onları domuz veya maymuna çevirirdik» mânâsım veriyor. Bazıları «Onları taşa çe­virirdik demektir» diyorlar. Bu, Ebu Salih'ten de rivayet edilmiş­tir.

İbn Cerir ve İbn Ebi Hatim, İbn Abbas'tan şöyle rivayet edi­yorlar: «Ayetin mânâsı, eğer dileseydik onları meskenlerinde he­lak ederdik demektir». Hasan Basri, Katade ve cemaa; «Ayetin mânâsı şöyledir: Eğer dileseydik onları kaskatı keserdik. Onları taş yığını haline getirirdik ki artık kalkamazlardı. Onlar hedeflerine gidemeyenler olurdu. Ve onlar yalanlarından da dönüş yapamaz­lardı. Çünkü onların kalplerinin üzerine mühür vurulmuştur» de­mişlerdir. Ayetin tevili ne olursa olsun zahire göre bu hadise (eğer olursa) mutlaka dünyada olmuştur. İbn Selâm'm «Bütün bunlar Kıyamet Günü'nde olacaktır» şeklindeki yorumu zahirin hilafına-dır. Hatta bazı rivayetlere binaen sahih oluşu da yakın değildir. [27]

 

Ömürde Eksilme Ve Artmadan Maksat

 

Kime uzun Ömür verirsek onu o Ömürde evirir çeviririz. O durmadan zayıflar. Bünyesi ve kuvveti eksilir. Başlangıçta durma­dan gelişir, şimdi ise durmadan eksilir.

Bu ayette manevi eksilme maddi eksilmeye teşbih edilmekte­dir. Süfyan-ı Sevri «Tenkis sekseninci senede olur» der. Hak şu­dur ki bedendeki, bünyedeki eksilmeler ve zafiyetler değişiktir.

Mizaçların, arazların değişmesine göredir. Bazı insanlar daha er­ken senelerde eksilir, bazıları da daha sonra. [28]

 

Hz. Peygambere Şiir Uygun Değildir

 

«Biz ona şiir öğretmedik»; yani Ahiret ve haşr hakkında, baş­langıç hakkındaki bu hulâsayı getiren kitabı ona getirmek suretiy­le ona şiir öğretmedik. Çünkü azıcık akla sahip olan bir kimse an­lar ki bütün dünya ve Ahiret yararlarını kapsayıcı bu kitap öyle bir üslûp üzerine nazil olmuştur ki her mantığı susturur. Şiire ters dü­şer. Lâfız yönünden bakıldığında vezni ve kafiyesi yoktur. Mânâ bakımından da benzemez. Çünkü şiir teşvik edici veya sakındınci hayaller demektir. Şiir yalanların esasıdır. Bunun için «Şiirin en tatlısı en yalan olanıdır» denilmiştir. Kur'an ise hikmetler, akide­ler, sistemlerdir. Hz. Peygamberin Kitab'ı öğrenmek suretiyle şüri Öğrenmemesinden maksat, Kur'an'm şiir olmamasıdır. Cenab-i Hak bunu kinaye yoluyla ifade ediyor. Çünkü Allah'ın, Peygamber'e öğ­rettiği Kur'an'dır. Öğretilen şiir olmadı mı Kur'an da şür olmaz.

Bu ayet Kur'an'm şiir, Peygamber'in de şair olduğunu söyle­yenlerin reddiyesidir. Onların bu sözden gayeleri, Allah Rasûlü'-nün getirmiş olduğu Kur'an'm Allah adına uydurulmuş bir iftira ve hayal olduğunu söylemekdir. Cenab-ı Hak Kur'an'm böyle olmadığını ve Hz. Muhammed'in bu tür bir şeyi getirmekten uzak olduğunu ifade buyurmuştur. Peygamber'e şiir ne lâyıktır ne de el­verişlidir. Çünkü şiir insanı lâfza riayet edilmesi için mânânın de­ğişmesine, veznin bozulmaması için tahrifine davet etmektedir. Çünkü şiirin en güzeli mübalâğa, mucazefe ve vasıfta derinlemeye dalmaktır. Şiirin çoğu güzel olmayan bir şeyi güzel, çirkin olma­yan bir şeyi çirkin göstermektir. Bütün bunlar ise yalanı gerekti­rir. Veya yalan bunlara benzerdir. Allah Teâlâ'nın kelâmı bundan münezzehtir.İbn Hacib, «Aklen Hz. Peygamber'in şiir söylemesi müstakim olamaz. Çünkü Hz. Peygamber şiir söyleseydi bu birçok insanı onun getirdiği şeyin kendi nefsinde doğduğu ithamına ma­ruz bırakırdı. Bunun şiir kuvveti olduğunu söylerlerdi. Bu­nun için Cenab-ı Hak «Kavi kâfirlerin üzerine olsun» cümlesini getirmiştir. Çünkü töhmet ortadan kalktı mı geriye inad kalır. Böylece inatçıların üzerine kavi (Allah'ın hükmü) vaki olur. Şöyle de itiraz edebiliriz: Hz. Peygamber fesahat ve belagatın en yüce makamındaydı. Eğer şairlik sıfatı olsaydı, bu vehme sebebiyet   verirdi» diyor. [29]

 

İslâm'da Şiirin Hükmü

 

Bu ayet açıkça belirtiyor ki Hz. Peygamber'e şiir tabiatı veril­memiştir. Böylece onun şanına önem verilmiş, değeri yükseltilmiş ve kendisine halel getirecek bir şeyden Cenab-ı Hak onu uzak tut­muştur. Hz. Peygamber şiir inşad etmekten korunmakla beraber kendisine niçin şiir kudreti verilmemiştir? Çünkü bu takdirde mansıbma halel getiren bir şeyden uzaklaştırmak sözkonusu olmaktadır.

Mevahibi, Ledunniye'den anlaşılıyor ki insanlardan bazıları Hz. Peygamber'in şiir söylemeye kadir olduğu kanaatindedir. An-cak Peygamber'e şiir söylemek haram kılınmıştır. Fakat bu kana­at yerinde değildir. Rasûl-ü Ekrem'in şiir inşad etmesinin haram olması kabul edilir bir iddiadır. Fakat şiire tevessül etmesi haram-

g| dır. Bazıları da «Bir şeyin haram olması, o şeye kudretin yetme-mesiyle birarada olduğu için tevile ihtiyaç yoktur» demişlerdir. Acaba şiir söyleyememek Rasûl-ü Ekrem'in bir özelliği midir yok­sa bütün peygamberlerin sıfatı mıdır? Bazı alimler «Bütün pey­gamberlerin sıfatıdır. Çünkü bu ayet öyle ifade ediyor» demişler­dir. Bu ayette bunun sadece Rasûl-ü Ekrem'i kapsadığına dair bir

nükte yoktur. Bazıları da   «Mümkündür ki bu, Hz. Peygamber'in bir Özelliği olsun. O zaman nükte Rasûl-ü Ekrem'in kerimliliğinin artışıdır. Çünkü peygamberimizin makamı diğer enbiyai izamın makamından çok üstündür. Cenab-ı Hak onları şiir inşad etmek­ten korumuştur. Fakat onların aynı zamanda şiir söylemeğe kudre­ti vardır» demişlerdir.

Ayet Rasûl-ü Ekrem'in şiir okumasının uygun olmadığına dair herhangi bir delil getirmemektedir. Hadislerde Hz. Peygamber'in az da olsa vezinli şiir okuduğu bildirilmektedir. Rivayet edildiğine göre Rasûl-ü Ekrem İbn Revaha'nın şu şiirini okumuştur: «Gece. ler yanlarını yatağından kaldırır. Bu da müşriklere yataklar ağır geldiği samandır.»

Rasûl-ü Ekrem'in bu şiiri okuduğu El-Bahr'da zikredilmekte­dir. Rivayete göre Hz. Peygamber'in mübarek parmağına bir sa­vaşta taş değdi ve parmağı kanadı. Rasûl-ü Ekrem Halit bin Muği-re'nin «Sen ancak kanamış bir parmaksın. Senin başına gelen Al­lah yolunda gelmiştir» şiirini okudu. Bazıları «Bu, RasûUü Ekrem'e ait bir sözdür. Herhangi bir kastı olmaksızın tesadüfen mübarek ağızlarından çıkmıştır» demişlerdir.

Rivayete göre Hz. Peygamber «Günler sana bilmediklerini apa­çık ortaya koyacaktır. Azıklanmayan kimseler haberleri sana geti­recektir» mânâsmdaki şiiri vezinsiz bir şekilde okur. Bunun üze­rine Hz. Ebubekir Sıddık: «Ey Allah'ın Rasûlü! Bu şiir böyle de­ğildir» der. Rasûl-ü Ekrem: «Allah'a yemin ederim ,ben şair deği­lim ve şiir bana uygun da değildir» buyurur.

«Kur'an ancak sikirdir». Yani Allah'tan gelen bir mevizedir, insanlar ve cinleri irşad etmek için bir kitaptır. Ve apaçık bir Kur'-an'dır. Yani gökten gelen ve zahir bir kitaptır. Yani zahirliği beşer kelâmı olmasının dışındadır. Çünkü Kur'an'da muaraza maksadıy­la karşı çıkanların ağzım taşla dolduracak şekilde icaz vardır.

«Korkutsun» cümlesindeki zamir ya Kur'an'a veya Peygam-ber'e racidir. Nafi ve İbn Amr'ın «Korkutasın» şeklinde okumaları Peygamber'e raci olmasını tekid etmektedir.

«Hay (diri) olan bir kimse» den maksat, akıllı olan bir İtim-sedir. Nitekim İbn Cerir ve Beyhaki bunu Dahhak'tan bu şekilde rivayet etmişlerdir.

«Kâfirler üzerine», yani bu damga ile damgalanmış ve küfr üzerinde ısrar etmiş kişiler üzerine kavi hak olsun (azap vacip ol­sun) diye... [30]

 

Meal

 

71- Görmüyorlar mı kî ellerimizin yaptığından onlar için nice hayvanlar yarattık. Şimdi onlar bu sayede o hayvanlara sa­hip bulunmaktadırlar.

72 - Bu hayvanları onlara musahhar kıldık. İşte binekleri on­lardandır ve onlardan yemektedirler.

73- Onlar için o hayvanlarda birçok yararlar ve içecekler vardır. Hâlâ şükretmeyecekler mi?

74- Yardım görürler umuduyla Allah'tan başka mabudlar edindiler.

75- Halbuki (o mabud edindikleri) onlara yardıma güçleri yetmez. Aksine kendileri o mabudlar için yardıma hazır asker­lerdir.

76- (Ey Basûlüm!) Onların sözleri seni üzmesin. Çünkü biz onların gizlemekte olduklarını da, açığa vurduklarını da biliyo­ruz.

77- İnsan görmüyor mu ki biz onu   (nasıl)  bir nutfeden yarattık ki hemen apaçık bir düşman kesiliyor?

78- Kendi yaradılışım  unutarak bize  bir misal getirdi ve «Çürümüş oldukları halde şu kemikleri kim diriltecek?» dedi.

79- (Ey Rasulüm!) De ki: «Onu ilk defa meydana getiren, onu yine diri İtecektir. O her türlü yaratmayı hakkıyla bilendir.»

80- O ki sizin için, yeşil ağaçtan bir ateş çıkardı. Siz de ondan ateş yakarsınız.

81- Bütün gökleri ve yeri yaratan, onların benzerini yarat­maya kadir değil midir? Elbette  (kadirdir). O yaratan ve hak­kıyla bilendir.

82- Bir şeyi irade ettiğinde, O'nun emri o şeye «Ol!» demek­tir ve o şey de hemen oluverir.

83- Her şeyin mülkü elinde bulunan (Allah) in sânı ne yü­cedir! Ve siz O'na döndürüleceksiniz. [31]

 

Dirayet Ve Rivayet Tefsiri

 

(71-83) «Görmüyorlar mı ki, ellerimizin...» Bu Ayetlerin Tefsiri

71. ayetin başındaki hemze inkâr, hayret ve taaccub harfidir. Yani onlar düşünmezler mi veya mülahaza etmezler mi veya ke­sinlikle bilmezler mi ki onlar için (onların yaran için) ellerimizin yaptığından nimetler halketmişizdir. Yani bizzat yaptığımızdan ni­metler halketmişizdir.

Bazıları «Yapmaktan maksat ihdas etmek, ellerden maksat mecazen kudret demektir ve eserin şanının yüceliğine işaret et­mek için tazim sigasıile eller kelimesi çoğul olarak kullanılmıştır» demişlerse de bu pek yerinde bir yorum değildir.

Fakat gerçek şu ki bu ayet selefin katında müteşabih ayetler­dendir. Selef hiçbir zaman Allah'a izafe edilmiş eli kudret mânâ­sına almaz. İster müfred, ister tesniye, isterse çoğul gelsin. Onlar Cenab-ı Hak'kın zatına nisbet ettiği gibi eli Allah'a nisbet ederler. Fakat «Onun benzeri bir şey yoktur» ayetini de/göz önünde tutar­lar. Selefin bu görüşünü Allah'ın tevfikine mazhar olan birçok kimse kabul etmektedir. Bu görüşe hücum edenler ancak cahiller­dir. [32]

«Evcil hayvanlar»   mânâsına gelen  En'am'dan  maksat, sekiz çift evcil hayvandır. Cenab-ı Hak bunları betahsis zikretmiştir, çünkü onlarda fıtratın harikuladelikleri ve birçok yararlar var­dır.

Bu ayet tıpkı «Deveye bakmazlar mı? Nasıl yaradılmıştır» aye­ti gibidir.

«Onlar o evcil hayvanlara sahiptirler» cümlesinden maksat, Allah'ın onları kendilerine mülk kılması sebebiyle onlara sahip olmalarıdır. Mülkün burada kahr ve kudret mânâsına olması da mümkündür. Fakat birinci yorum daha açıktır ki onu takip eden cümle tesisi cümle olsun, tekidi cümle olmasın.

«Biz o hayvanları onlara kolaylaştırdık»; kesmek için o hay­vanları gotürseniz bile onlar kendilerine itaat ederler. «O hayvan­ların bir kısmına binerler, yüklerini yüklerler.»

Ayetin metnindeki «Rakub» kelimesi binilen, yük çeken, yük taşıyan demektir. Bazıları «Rakub kelimesi rakb kelimesinin ço­ğuludur» demişlerdir.

«Onların bir kısmının da etini yemek suretiyle istifade eder­ler.»

İnsanlar için o evcil hayvanlarda yararlar vardır. Yani bin­mek ve yemenin dışında da yararlanırlar. Meselâ derilerinden, tüy­lerinden istifade ederler, yünlerinden istifade ederler. Veya yeri nadas etmek suretiyle kullanılmalarından istifade ederler.

Ayet metnindeki «Meşarib» kelimesi mastar mânâsına gelen meşreb kelimesinin çoğuludur. Meşreb'den maksat süttür. Süt ya­rarlanma tabirine girdiği halde Cenab-ı Hak onu şerefinden ötürü tek basma zikretmektedir Cem'i getirilmesi sütün birçok cinsleri olduğu içindir. Meşarib kelimesinden sadece süt değil de kaymak, yağ, peynir, çökelek gibi şeylerin hepsinin kastedilmesi ancak tağ-lib veya kinaye yoluyla mümkün olabilir. Çünkü bu nesneler içil­mezler, yenilirler. Meşarib kelimesinin, içme yeri olan meşrebin çoğulu olması mümkündür. İmam Fahreddin Razî «Meşarib meş. rehin çoğuludur ve kat) demektir. Çünkü derilerin bir kısmı ile bu kablar yapılır. Kırba gibi» diyor. [33]

 

Müşrikler Niçin Putlara Taparlardı?

 

«Umulur kî yardım olunurlar» tabirinden maksat, onlar put­lar tarafından kendilerine yardım gelir, başlanna gelen felâketler kaldırılır, şiddetler kalkar diye tapmaktadırlar. Veya putlar ken­dilerine Ahiret'te şefaat edeceklerdir diye tapmaktadırlar. Oysa putlar onlara yardım etmeye güç yetiremezler.

«Müşrikler putlarının hazır edilmiş ordularıdır»; yani o put­ları korumak ve dünyada onları müdafaa etmek için hazır,-ordular­dır. Bu yorum, İbn Ebi Hatim, İbn'ul-Munzir, Hasan ve Katade'-den rivayet edilmiştir. Ayrıca ayetin mânâsı; müşrikler dünyada putlarının ordularıdırlar ve Ahiret'te de ateş için hazır edilmişler­dir demektir. (Bu hususta İbn Ebi Hatim'in Hasan'dan rivayet et­tiği bir görüş de gelmiştir).

Bazı alimler, «Müşrikler Kıyamet Günü'nde hazır edilmiş or­dulardır. Onların peşinden kendileri de ateşe düşerler» demişler­dir. Cenaba Hak bu tabiri onların akıllarıyla istihza etmek için kullanmıştır.

Bazıları «Hum zamiri mabudlara, lehu zamiri de müşriklere gider» demiştir. Yani mabudlar o müşriklerin Kıyamet'teki azap­larını görmek için hazırlanmışlardır. Çünkü mabudlar da cehenne­min tutuşması için alet kılınmışlardır. Veya kâfirlerin hesabı ya­pıldığı zaman onlar orada hazır bulundurulurlar. Ki aciz olduklan kâfirlere de görünsün ve müşrikler de onların  şefaatlarından ve onların askeri olmaktan ümitsiz kalsınlar.

Madem ki onların durumları böyledir, o halde onların sana şair demeleri seni üzmesin, ey Muhammed! Veya Kıyamet Günü'n­de madem ki halleri senin işittiğin gibidir, onların Allah için or­taklar vardır demeleri seni üzmesin. Veya senin için şair, Allah için de onun sanma yakışmayan şeyleri söylemeleri seni üzmesin. Veya onların sözlerinden maksat Rasûl-ü Ekrem'in şanına yakış­mayan bütün sözlerdir. Bu cümleden maksat, Rasûl-ü Ekrem'in onların sözlerinden etkilenmesini nefyetmektir.

«Biz onların gizlediklerini de açığa vurduklarını da biliriz» cümlesi nehyin nedenidir. Niçin üzülme? Çünkü biz bunu biliyo­ruz. Bu ifade onları bu sözlerinden ötürü cezalandırmaktan kina­yedir. Yani biz onları bütün suçlarından dolayı cezalandıracağız. Veya onların gizlediği bâtıl akideleri sana karşı düşmanlıklarını ve benzerlerini biliriz. Şirk, yalanlama gibi açıkça ifade ettiklerini de biliriz.

Ayette «Gizli» açıktan daha önce zikredilmiştir. Bu, Cenab-ı Hak'kın ilmini muhit olduğunu açıklamak içindir. Şöyle ki: Gizli­yi, bilmek aleniyi bilmekten daha öncedir.

Bazıları da «Gizlinin mertebesi aleninin mertebesinden daha Önce olduğu için daha önce zikredilmiştir» demiştir. Zira ilân edi­len her şey ilân edilmezden önce mutlaka kalpte gizlidir. Bazıları da «Bâtılın ıslahı daha mühim olduğundan dolayı gizli, açıktan ön­ce zikredilmiştir» demişlerdir.

77. ayetin metnindeki «Hasîm» kelimesi husumette ve bâtıl ilâhla mücadelede çok ileri giden kişi demektir. «Mübin» kelime­sinden maksat bu hususta açık olduğunu gösterir.

«İnsan» ile cins (her insan) kastedilmektedir. Hasîm, hasrı mutlak, şekilde inkâr eden kâfirdir. Bu ayet bir kâfir hakkında nazil olmuştur. Nitekim Ziya el-Muhtare'sinde İbn Abbas'tan şöy­le naklediyor: As bin Vail, Hz. Peygamber'e elinde çürük bir ke­mik olduğu halde geldi, onu eliyle ufaladı ve «Ey Muhammedi Ce­nab-ı Hak çürüdükten sonra bu kemiği diriltecek raidir?» diye sor­du. Hz. Peygamber: «Allah bunu diriltip haşre gönderecektir. Son­ra seni öldürecek, sonra diriltecek, sonra da cehennem ateşine so­kacaktır» buyurdu. Bunun üzerine bu ayetler indi.

«Bizim için bir mesel verdi» cümlesindeki «Mesel»<Xen maksat, bizim hakkımızda haddi zatmda acaip olan, darb-ı mesele benze­yen bir kıssa açıkladı demektir. Bu da bizim kemikleri diriltme­mizin mümkün olmadığı şeklindeki iddiasıdır. Veya bizim için mahlûkattan bir denk getirdi, bizim kudretimizi onların kudretiy­le kıyas etti. Yaratıcının onu yaratmış olduğunu unuttu. Veya zikri küfründen ve inadından ötürü terketti.

«Çürümüş kemikleri kim dirittecektir?» dedi. Yani bu kemik­lerin diriltilmesinin mümkün olmadığım, hasrın yalan olduğunu iddia etti. Sen onu susturmak, unutmuş olduğu fıtratını kendisine hatırlatmak, fıtrat konusunda kendisini irşad için «İlk yapan on­ları ditütecektir» de. Zira ilk yapan herhangi bir Örneğe bakarak onu yapmamıştır. Çünkü yoktan varetmek, çürük dahi olsa mev­cuttan var etmekten daha zordur. Madem ki yoktan var etmeye kudreti vardır, çürümüşten varetmeye daha ziyade kadirdir. Çün­kü acizlik onun için bahis konusu değildir, zira onun kudreti zati ve ezelidir. [34]

 

Yeşil Ağaçdan Ateş

 

80, ayette bahsedilen «Yeşil ağaç»t&n maksat, marh ve afar denilen ağaçlardır. Erkek olan marh ağacından üst kapak, dişi ola afar ağacından alt kapak edinilir. Marh afarın üzerine sürtünür. İkisi de yemyeşildir. Onlardan su damlar. Allah'ın izniyle o dam­layan su gaz gibi tutuşur. Bu durumu Zemahşeri Keşşafında zik­retmektedir.

Cenab-ı Hak bu ayette işaret ediyor ki ateşi yeşil ağaçtan çı­karmaya kadir olan, ateşin zıddı olan su ile dolu bir ağaçtan ha­raretli olan ateşi çıkarmaya ve bu kemiklere yeniden hayat verme­ye elbette kadirdir. Bu yeşil ağaçtaki ateşi ağaçlar birbirlerine sür­tüldükten sonra Cenab-ı Hak yaratıyor. Yoksa onların içinde bir ateş saklıdır da sürtünmekle ateş ortaya çıkıyor demek değil­dir.

Yani onları ilk yaratan, yeşil ağaçtan ateş çıkaran, gökleri ve yeri büyüklüklerine rağmen yaratan o kâfirlerin benzerlerini ya­ratmaya kadir değil midir?

«Melekut» kelimesi daha önce tefsir edilmiş olup mülkün, mü­balâğalı halidir. Yani bütün mülk demektir. Yani Allah bütün mül­kün sahibidir, her şeye kadirdir ve ortak edinmekten yüce ve mü­nezzehtir.

«Sadece O'na döndürüleceksiniz, başkasına değil»

Bu ayet hasrı ikrar edenler için bir vaad, inkâr edenler için de bir vaiddir. Burada hitap hem müminlere hem de müşriklere­dir. Bazıları «Hitap sadece müşrikleredir ve bu ayet bir vaiddir. Onları kınamak için gelmiştir» demişlerdir. Bu müşriklerin bü­yük bir gazaba, Öfkeye müstehak olduklarına delâlet etmektedir. Bu ayette hasrı cismaninin açık delili vardır. Hasrı cismaniye ya­pılan birtakım itirazların geçersizliğine de ima ve işaret vardır. Bu, dinin mühim meselelerinden birisidir. Bu sure bu meseleyi kapsadığından dolayı ona «Kur'an'ın kalbi» denilmiştir. [35]

YASİN SURESİ'NİN SONU

 

 



[1] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 13/398-400.

[2] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 13/402.

[3] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 13/403-405.

[4] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 13/405-408.

[5] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 13/408-409.

[6] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 13/411.

[7] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 13/412-413.

[8] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 13/413-414.

[9] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 13/414-417.

[10] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 13/417-419.

[11] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 13/419-420.

[12] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 13/422.

[13] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 13/423-426.

[14] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 13/426-429.

[15] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 13/429.

[16] Elmahlı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur'an Dili, cilt: 6, sh: 4030

[17] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 13/429-431.

[18] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 13/432-433.

[19] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 13/435.

[20] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 13/436.

[21] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 13/436-439.

[22] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 13/439-441.

[23] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 13/442.

[24] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 13/444.

[25] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 13/445-447.

[26] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 13/447-449.

[27] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 13/449-451.

[28] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 13/451-452.

[29] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 13/452-453.

[30] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 13/453-455.

[31] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 13/457.

[32] Alusi, Ruh'ul-Meani, cilt: 23, sh: 50

[33] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 13/458-460.

[34] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 13/460-462.

[35] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 13/462-463.