BEYYİNE SÛRESi 2

Sûrenin Kapsadığı Başlıca Konular: 2

Meali: 2

İlgili Hadîsler. 2

Açık Ve Kesin Delil Ve Belgeden Sonra Küfürde Israr. 3

Tertemiz Sahifeler Okuyan Resul 4

Kur'ân-ı Kerîm En Âdil, En Sağlam Hükümler Mecmuasıdır. 4

Kitap Ehlinin Tefrikaya Düşmesi 5

Doğru Ve Halis Din. 5

Allah'ın Son Uyari Ve Son Müjdesi 6

İmân Ve Salih Amel 6


BEYYİNE SÛRESi

 

İbn Abbas (R.A.) ve cumhura göre, tamamı Medine'de; Yahya b. Sel-lâm'a göre ise, tamamı Mekke'de inmiştir.

Birinci âyetinde «beyyinesden söz edilmekte ve bu kelime aynı za­manda sûreye isim olmaktadır.

[1]Allâme Zemahşerî'ye göre, bu sûre Talâk Sûresi'nden sonra inmiş­tir. [2]

Âyet   sayısı      :     8

Kelime     »       :    94

Harf         »        :   399[3]

 

Sûrenin Kapsadığı Başlıca Konular:

 

1- Dinin aslından ayrılıp Tevhîd İnancı'nı değiştiren Yahudi ve Hı­ristiyanların ve bir de putları Allah'a ortak koşan müşriklerin küfre kapı açan tutumları konu ediliyor.

2- Kendilerine son peygamber vasıtasıyla acık ve kesin belge an­lamında olan Kur'ân gönderildiği halde dalâlette ısrar edip kaldıklarına değiniliyor.

3- İndirilen son ilâhî kitabın kendisinden önceki semavî kitapların aslını tasdik edip yapılan tahriflerden bazılarını tashih ettiğine işaret edi­liyor.

4- Musevî ve İsevîlikte de İsrail oğullarına şu hususları yerine getir­melerinin emredildiği açıklanıyor:

a) Yalnız Allah'a kulluk edip O'na ibâdet ve taâtte bulunmaları.

b) Bâtıldan kopup Hakk'a dönmeleri,

c) Namaz kılmaları,

d) Zekât vermeleri..

5- Bu. esas ve prensipleri emreden ve en âdil, en sağlam hükümleri taşıyan bir dinin, hakikî din olduğu haber veriliyor.

6- Kitap Ehli'nden ve müşriklerden küfrü ve sapıklığı seçenlerin, ya­ratılmışların en kötüsü, en şerlisi olduğuna; bunların aksine imân edip sâlih amellerde bulunanların da yaratılmışların en hayırlısı bulunduğuna dikkat çekiliyor.

7- Sonra da bu ikinci grupta yer alanlara hazırlanan uhrevî mükâ­fattan söz edilerek ferahlatıcı müjdeler veriliyor.[4]

 

Meali:

 

1-3- Kitap ehli (Yahudi ve Hıristiyanlar) ve müşrikler (Allah'a ortak koşanlardan küfre sapanlar, kendilerine açık ve kesin delil; içinde en âdil, en sağlam hükümler bulunan tertemiz sahifeleri okuyan, Allah tara­fından gönderilen bir peygamber gelinceye kadar (küfürden) ayrılmış ol­madılar.

4- Kitap (Tevrat ve İncil) verilenler ise, kendilerine ancak bu açık kesin delil geldikten sonra bölünüp ayrıldılar.

5- Halbuki onlar ancak dini O'na (Allah'a)  has ve hâlis kılmakla; bâtıldan uzak, Hakk'a yönelerek Allah'a kulluk etmekle, namaz kılmakla, zekâtı vermekle em rol un m uslardı. İşte en âdil, en sağlam hükümler taşı­yan din budur!

6- Kitap Ehli'nden ve müşriklerden inkâra sapanlar var ya, elbette onlar, içinde devamlı kalacakları Cehennem'dedirler. İşte onlar yaratılan­ların en kötüsüdürler.

7- İmân edip iyi-yararlı amellerde bulunanlar ise, işte onlar yaratı­lanların en iyileridirler.

8- Onların elbette ki Rabları yanında mükâfatı, altlarından ırmak­lar akan, içinde devamlı kalacakları Adn Cennetleri'd ir. Allah onlardan razı, onlar da Allah'tan razıdırlar. Bu (mükâfat ve rıza mertebesi) Rabbm-dan saygı ile korkup eğilen kimseyedir.

 

İlgili Hadîsler

 

Enes b. Mâlik (R.A.) anlatıyor:

«Resûlüllah (A.S.) Efendimiz, Ubey b. Kâb'e şöyle buyurdu: «Şüphe­siz Cenâb-ı hak, lem yekûnillezîne keferû min ehli'l-kitabı sû­resini sana okumamı emretti.» bunun üzerine ubey b. kâb (r.a.) sordu : «Cenâb-ı Hak benim ismimi andı mı?» Resûlüllah (A.S.) ona: «Evet..» di­ye cevap verince Hz. Ubey fazlasıyla duygulandı, heyecanlandı ve sevinç göz yaşları döktü.» [5]

İbn Merduye (veya Merdeveyh)in Hz. Aişe (R.A.)dan yaptığı rivayete göre, lem yekûnillezine keferû sûresi Mekke'de inmiştir. Ebû Nu-aym'in el-Ma'rife'de tahricine göre, İsmail b. Ebî Hakem el-Müzenî, Hz. Fazl'ın (R.A.) Resûlüllah (A.S.) Efendimiz'den şöyle işittiği rivayet edili­yor : «Doğrusu Cenâb-ı Hak, lem yekûnillezîne keferû sûresi oku­nunca dinler ve şöyle buyurur: «Kulum sana müjde olsun! İzzet ve celâlim hakkı için razı olacağın kadar sana Cennet'te mutlaka mekân ve imkân vereceğim.» [6]

 

Açık Ve Kesin Delil Ve Belgeden Sonra Küfürde Israr

 

 (Yahudi ve Hıristiyanlar) ve müşrikler (Allah'a ortak koşanlardan küfre sapanlar, ken­dilerine acık ve kesin delil; içinde en âdil, en sağlam hükümler bulunan tertemiz sahifeleri okuyan, Allah tarafından gönderilen bir peygamber ge­linceye kadar (küfürden) ayrılmış olmadılar..»

Altı asra yakın süren fetret devrinde Tevhîd İnancı ciddi yaralar al­mış, tek tanrı inancı birçok bölge ve ülkede çok tanrılı sisteme dönüştü­rülmüştü. Tevrat ve İncil'e lâyıkıyla sahip çıkmayıp dinin bazı hükümle­rini kendi arzu ve çıkarları doğrultusunda değiştirerek ilâhî sözün aslını bozan Yahudi ve Hıristiyanlar da bu şuursuzca tutumlarıyla küfrün ayrı bir çeşidini benimseyerek haktan sapmışlardı. Kitap Ehli olmayan müş­rikler ise kendi anlayış ve duyuşlarına göre put imal ederek CenâbHakk'a açıktan ortak koşuyor; âhiret, hesap ve ceza diye bir kavram tanımıyorlardı.

Şüphesiz küfrün değişik şubelerine mensup olan Kitap Ehli ile müş­rikler ilâhi dini sapasağlam ayakta tutacak, Tevhîd İnancı'nı yeniden ye­şertecek çok açık ve kesin belge, delil ve hüccet olmaksızın, tutumların­dan ve yanlış inançlarından vazgeçecek değillerdi. Çünkü Kur'ân'ın beya­nıyla, «Hak geldi, bâtıl yok olup gitti», yani hak gelmeyince bâtıl gitmez. Aynı zamanda Kitap Ehli asırlarca Tevrat ve İncil'de vasıf ve özellikleri vazıh bulunan Son Peygamber'in zuhurunu sabırsızlıkla bekliyor ve ancak Onun gelmesiyle Allah'ın dininin ihya olacağını, gerçek hüviyetini kazanaca­ğını ısrarla söylüyor; aynı zamanda o peygamberin birtakım sıfatlarını dil­lerden düşürmüyorlardı.

Ne yazık ki.Son Peygamber gönderilip Son Kitap indirilince, Yahudi ve Hıristiyanlar kıskanmaya ve dinlerinden yana aşırı taassup göstermeğe başladılar. Derken bu taassuplarını katı bir inkâr çizgisine vardıracak ka­dar hakkı göremez ve işitemez oldular.

Putperest müşrikler ise, kendi bozuk inanç sistemlerini bütünüyle de­ğiştirecek ve putları birer değersiz, anlamsız, şuursuz cisim sayıp kutsal­lıklarını reddedecek İslâmiyete karşı çıkmakla kalmadılar, mü'minlere her türlü saldırı ve işkenceyi mubah sayacak kadar hırçınlaştılar.

Böylece bütünüyle Hak'tan gelen ve yalnız hakkı temsil eden İslâ­miyet ile sözü edilen küfür ehli arasında çetin mücadeleler baş gösterdi. Yahudiler semavî kıstaslara ters düşecek düşünce ve tavırlar ortaya koy­dular; CenâbHakk'ı İsrail oğullarından yana millîleştirecek kadar ileri gittiler. Kendilerini Allah'ın en yakınları ve yegâne dostları saydılar.[7]Müşebbihe inancına kayarak Tevhîd'in aslından ve mayasından uzaklaş­tılar. Hıristiyanlar, İsa'nın (A.S.) tek kurtarıcı ve hâşâ Allah'ın biricik oğlu olduğunu hararetle savundular. Teslis (üç ilâh) inanç sistemine sıkı sı­kıya bağlandılar. Müşrikler putlarının kendilerini Allah'a yaklaştıran ilâh­lar olduğunu iddia edip hakka ve gerçeğe asla iltifat etmediler.

Âyette geçen «münfekkine» sıfatını «hâlikfn» yani yok oluncaya ka­dar  mânasına yorumlayanlara göre, birinci âyetin mânası şöyledir: «Ki­tap Ehli ve müşriklerden küfre sapanlar, delil ve belge ortaya konulmadan azap edilmediler ve helak olmadılar.» Son Peygamber   Hz.   Muhammed (A.S.) risalet göreviyle gönderilip Son Kitap indirilince, onlara her türlü mazeret kapısı kapanmış oldu. Bu durumda karşılarına çıkarılan bu ilâhî beyyineyi ya akıl ve insaf gözüyle görüp imân ederler de ebedî azaptan ve helâktan kurtulurlar, ya da inkârda ısrar edip körükörüne kendilerini felâket çukuruna itmiş olurlar.

Böylece  «fetret devri»ni geçirenler, Son  Peygamber gönderilinceye kadar bir bakıma mazur görülebilirlerdi. Zira Yahudiler hem Tevrat'ın ah­kâmını tahrife uğratmış, hem bazı bölümlerini kaybedip koruyamamışlar-. İnsan eliyle ve sözüyle bu kadar değiştirilen ve ilâhî vasfı zedelenen bir kitapla şirkin karşısına çıkıp Tevhîd İnancı'nı yeniden ihya etmeleri beklenemezdi. Aynı zamanda bu millet kendi ölçüleri çerçevesinde millî bir din havası oluşturup yayılma  amacından  uzak  kalmış  bulunuyordu. Daha doğrusu onların dün de, bugün de bir yayılma politikası ve mis­yonu olmamıştır.

«Nasârâ» denilen Hıristiyanlara gelince : Onlarda «Tevhîd İnancı»ndan kopup teslîs akidesini kurmuş ve bu açıdan hareketle Allah'a ortak koşan bîr çeşit müşrik olmuşlardı. Hem Hz. Muhammed (A.S.) gönderilinceye ka­dar onlar da ciddi anlamda bir yayılma ve misyoner yetiştirme siyaseti gütmemiş; daha çok kilise ve manastırlara kapanarak ruhanî bir hava içinde kalmayı tercih etmişlerdi. Oysa Cenâb-ı Hak onları rehbaniyete yö­nelmekle mükellef tutmamış, yani bu hususta onlara bir vecibe yükleme[8]mişti. Son Peygamber Hz. Muhammed (A.S.) risâlet göreviyle ortaya çıkınca Nasârâ da kıskançlık duygusuna kapılarak dinlerine daha çok sa­hip çıkmaya başladılar ve yayılma istidadı taşıyan, aynı zamanda kısa bir süre içinde birçok kavimleri Allah'ın varlığını ve birliğini, son peygamberin hak üzere gönderildiğini tasdik düzeyine getiren İslâmî faaliyete muka­bil bir faaliyet gösterme gayretine düştüler. Böylece onlarda misyon ruhu gelişti ve misyoner yetiştirme hevesi doğdu.

Sözü edilen ortam ve şartlar doğrultusunda «Fetret Devri»nde Tev­hîd İnancı'nı kim ayakta tutup savunacak ve kim onu aslına uygun şekilde yaymaya çalışacaktı?

Nitekim Şura Sûresi 14. âyetle Kitap Ehli'nin o günkü durumu ve tavrı tasvîr edilirken şöyle buyurulmaktadır: «Onlar ancak kendilerine (Cenâb-ı Hak, kitap, peygamber ve âhiretle ilgili) bilgi geldikten sonra -sırf arala­rındaki kin ve ihtiras yüzünden- tefrikaya düştüler.»

Diğer yandan Cenâb-ı Hak, Kitap Ehli'nin o asırdaki perişan halini misal vererek son dinin müntesibi olan mü'minlerin, İslâmiyeti indirildiği gibi korumalarını dolaylı şekilde isteyerek şöyle buyurmaktadır: «Ancak ne var ki kitap verilenler kendilerine açık belgeler geldikten sonra arala­rındaki ihtiras yüzünden onda ayrılığa düştüler.» [9]

«Kendilerine açık belgeler geldikten sonra bölünüp ayrılanlar, tartışıp ayrılığa düşenler gibi olmayın! İşte onlar için büyük bir azap vardır.» [10]

Mealini naklettiğimiz bu iki âyet, Beyyine Sûresi 1-4. âyetleri açıkla­makta ve tamamlayıcı bilgi vermektedir. [11]

.

Tertemiz Sahifeler Okuyan Resul

 

«İçinde en âdil, en sağlam hükümler bu­lunan tertemiz sahifeleri okuyan, Allah tarafından gönderilen bir peygam­ber gelinceye kadar (küfürden) ayrılmış olmadılar..»

Hakikat şu ki, Allah her bakımdan kusursuzdur ve O'nun sözü de kusursuz ve mükemmeldir. Cenâb-ı Hak nasıl hatâdan, tutarsızlıktan, ya­nılmaktan ve boş, anlamsız şeylerden beri ve münezzehse, O'nun kelâmı da bu gibi noksanlıklardan beridir. Yeter ki O'nun sözü indiği gibi korun­sun, insan sözüyle ve fikirleriyle karıştırılmamış olsun..

Tevrat ve İncil indiği gibi korunmadığı bazı maksatlı eller ve, söz­ler ona karıştığı için, ilk kusursuzluğunu kaybetmiş durumdadır. Böylece bu iki kitabın aslındaki safiyet ve mükemmellik zedelenmiş; yalnız mâna ve hükümlerinin değiştirilmesiyle de kalınmamış, lâfı? yönünden daha büyük tahrifata mâruz bırakılmış ve önemli sayılacak bölümleri, hükümleri ilâhî olma özelliğini yitirmiştir. Kur'ân-ı Kerîm ise Allah'ın bütün in­sanlara kıyamete kadar tek ve son mesajı olma özelliğini ve kudretini taşıdığı için -ilâhî inayet ve tecelliyle- indirildiği gibi yazılmış ve korun­muş; içine insan sözünün karıştırılmasına hiçbir zaman imkân verilme­miştir. O bakımdan Kur'ân'a «Suhûf-i-Mutahhara», yani «Tertemiz Sahife-ler» denilmektedir. Bunun içindir ki Cenâb-ı Hak, Vâkıâ Sûresi 79. âyette, lafzıyla, manâsıyla ilâhî olan Son Kitab'a kimlerin dokunabileceğini be­lirtirken şöyle buyurmaktadır: «Ona (Kur'ân'â) ancak arınıp temizlenmiş olanlar dokunabilir.»

Levh-i Mahfuz'dan Semâ-i Dünya'ya indirilen ve oradan da parça parça Resûlüllah'ın (A.S.) pak ve nezîh kalbine ilka olunan Kelâmullah, bâtıldan, yalandan, hatâdan, düzensizlikten, insan sözünün karışmasın­dan pâk ve yücedir ve beridir. Her âyet ve cümlesi ilâhî üslûp ve ahengi kemal derecesinde yansıtmaktadır. Her yanı ve yönüyle insan sözünden ayrılmaktadır. Resûlüllah (A.S.) Efendimiz'in en fasîh Arapça konuşan bir kişi olmasına rağmen, mübarek ağzından çıkan hadîsleri, Kur'ân'da hâkim olan üslûp ve ahenkten, ondaki üstün fesahat ve belâğatten kesinlikle ayrılmakta; biri «Ben Allah sözüyüm», diğeri «Ben insan sözüyüm» diye fısıldamaktadır.

Sonra da konumuzu oluşturan âyetle, Hz. Muhammed'in (A.S.) «Re­sul» olarak gönderildiği ilân edilmekte ve buna muhalif bütün yorum ve görüşler reddedilmektedir. [12]

 

Kur'ân-ı Kerîm En Âdil, En Sağlam Hükümler Mecmuasıdır

 

«İçinde en âdil, en sağlam hükümler bulunan..»

Âyette «kütübün kayyıme» tabiri kullanılmıştır. Allâme Zemahşerî, «kütüb» kelimesini «mektubat» yani «yazılı hükümler ve kıssalar» olarak; «kayyıme»yi ise, «müstakim, hakkı ve adaleti nâtık» olarak yorumlamış­tır. Bu mânayla da Kur'ân'ın tamamının, insanın her iki hayatını düzen ve dengede, adalet ve hakkaniyet ölçülerinde tutan yazılı hükümler ihtiva ettiği; gereksiz ve yararsız bir hüküm taşımadığı ortaya çıkıyor.

İnsanı yaratıp kâinatın hikmet ve cevheri kılan ve görebildiğimiz, an­layabildiğimiz her şeyi onun hizmetine ve yararına veren Cenâb-ı Hak, kendi mülkünde kurduğu hayat düzenine göre insanoğlunun yaşamasını emretmekte; plândaki yerinden ve hilkatinin hikmetinden ayrılmamasını is­temektedir. Öyle ki, Kur'ân bütünüyle insan hayatının programını vermek­te ve dengeli bir hayat sürmenin müfredatını sergilemektedir. Artık bu her türlü kusur ve noksanlıktan, tutarsızlık ve uyumsuzluktan beri olan terte­miz sahifelerdeki hükümlere uyanlar hem dünya, hem de âhiret hayat­larını huzur, güven, denge ve düzene kavuşturma şansına erişirler. [13]

 

Kitap Ehlinin Tefrikaya Düşmesi

 

«Kitap (Tevrat ve İncil) verilen­ler ise, kendilerine ancak bu açık-kesin delil geldikten sonra bölünüp ay­rıldılar.»

Son Resû! risâlet göreviyle gönderilmeden önce Kitap Ehli, Tevrat ve İncil'de bazı önemli vasıf ve özellikleri yazılı bulunan Hz. Muhammed {A.S.) hakkında bir fikir ve görüş ayrılığı izhar etmemişlerdi. Hepsi de Onun zuhurunu sabırsızlıkla bekliyordu. Derken vakit geldi ve Son Resul en sağlam, en âdil hükümleri taşıyan Kur'ân'la gönderilince. Kitap Ehli bu ola­yı şaşkınlıkla karşıladı ve azı imân ederken çoğu bu konuda farklı görüş ortaya koydu; Tevrat'taki belgeleri kendilerine göre yorumlarken kimi o belgelerde yer alan kelimelerin yerlerini değiştirdi; kimi başka kelime­ler getirip yerleştirmek suretiyle ilâhî sözü aslından uzaklaştırdı. Hz. Mu­hammed'in (A.S.) geleceğini haber vermekle kalmayıp en az yirmiye yakın yerinde Onun isminden, sıfatlarından ve bazı özelliklerinden bahseden Bernaba (Barnabas) İncil'ini yasak kitaplar arasına soktular. Diğer dört İn­cil'deki bazı belgeleri tercüme ederken kasıtlı şekilde kısmen veya tama­men değiştirdiler. Böylece bölünme, görüş ayrılığı ve farklı fikirler ortaya çıktı. [14]

Yukarıdaki âyetle bu tarihî tahrîflerin sebebine işaret ediliyor ve Kitap Ehli'ne uyarıda bulunularak böylesine açık delil ve isbatlayıcı belge karşısında haktan sapmanın hiçbir zaman mazur gösterilemiyeceği haber veriliyor. Aynı zamanda yalnız Allah'ın varlığına inanmanın yeterli olma­yacağı, gönderilen Son Peygambere ve indirilen Son Kitaba inanmanın şart ve gerekli bulunduğu belirtiliyor. Aksi halde Resûlüllah'ı (A.S.) ve Kur'ân'ı red ve İnkâr etmenin küfür kabul edileceği ve bu çizgide ısrar edenlerin hiçbir amelinin Allah yanında makbul tutulmayacağı dolaylı şe­kilde anlatılıyor.

Konumuzu oluşturan âyette ayrıca Resûlüllah'a (A.S.) teselli işareti vardır. Şöyle ki: Kitap Ehli'nin tutumu Senin kusur ve ihmalinden değil,

kendi kıskançlık, kin ve ihtiraslarından kaynaklanmaktadır. O bakımdan Sen, emrolunduğun gibi tebliğ ve irşada devam et. Senin görevin, doğru yolu apaçık göstermektir. Hidâyet, yani doğru yola kavuşturmak Allah'a aittir.

Bu anlam çerçevesinde sûrenin birinci ve ikinci âyetiyle. Kitap Eh-li'nin İslâmiyete karşı nasıl katı bir tavır ve tutum içinde olduklarının ka­lın çizgileri çizilmekte; Son Resul hakkında imân ve irfan çağrısına gönül kapısını açmadıkları; iiâhî davete yanaşmadıkları için de küfrü tercih et­tiklerine işaret olunmaktadır. [15]

 

Doğru Ve Halis Din

 

«Halbuki onlar ancak dini O'na (Allah'a) has ve hâlis kılmakla; bâtıldan uzak, Hakk'a yönelerek Allah'a kulluk et­mekle, namaz kılmakla, zekâtı vermekle emrolunmuslardı.İşte en âdil, en sağlam hükümler taşıyan din budur!»

İlâhî dinlerin özü ve mayası aynıdır, değişmez. Ancak füruâtta, sosyal gelişmeye paralel olarak az veya çok farklı hükümler söz konusudur. İslâmiyet ve Kur'ân, bir tek ümmet ve millete, sadece bir asrın insanlarına değil, kıyamete kadar gelecek olan bütün insanlara ve çağlara hitap et­me kudretini taşıdığından yepyeni, kalıcı, denge ve düzen sağlayıcı hü­kümleri ihtiva etmektedir. Tevrat ile İncil, sadece İsrail oğulları'na gön­derildiğinden, o milletin sosyal hayatına göre birtakım hükümler ve ahlâkî kurallar içermekteydi. Dinî esaslar ise temelde aynı şeylerden ibaret bulu­nuyor. Ne var ki, İslâmiyet bu esasları daha detaylı ve belirgin bir anlam ve ölçüde yansıtmakta ve füruâtta da değişmeyen hükümler taşımaktadır. Böylece Kur'ân gerek dinî esaslarda, gerekse füruâtta en âdil, en sağlam ve en kalıcı olanını, en doyurucu ve rahatlatıcı kabul edilenini getiren son kitap olarak bulunuyor.

Semavî dinlerin ortak bulunduğu önemli noktalar:

1-  Dini Allah'a has ve hâlis kılmak,

2-  Yalnız Allah'a ibâdet edip O'na ortak koşmamak,

3-  Dini ve dindarlığı bâtıldan  uzak tutup bütünüyle Hakk'a  yöne­lik bulundurmak

4- Namaz kilmak,

5- Zekat vermek

Ne yazık ki bu beş esas ve prensip Tevrat ve İncil'de şekil ve muh­teva değişikliğine uğratılmış; o bakımdan bu iki kitapta namaz ve zekât kavramları tamamiyle silinmiştir. Aynı zamanda Son Peygamberle ilgili belgelerin çoğu -Bamabas İncil'i hâriç- anlaşılmaz hale getirilmiştir.

Cenâb-ı Hak semavî dinin vasıflarını beş maddede özetlerken, «İşte en âdil, en sağlam hükümler taşıyan din budur!» buyurarak, mü'minlere bu konuda kıyamete kadar değişmiyecek bir kıstas veriyor.

Haram kılındığı halde faizi mubah sayan; emredildiği halde namaz ve zekâtı terkedip başka milletleri ve kavimleri sömürmeyi ibâdet kabul eden Yahudilerin[16] böylesine sakat ve çarpık dinî anlayışlarıyla İslâmiyetin bağdaşması, uyum sağlaması elbette düşünülemez, Tevhîd İnancı'nı bü­tün safiyetiyle tebliğ edip savunan İsa Peygamber'in (A.S.) namaz ve ze­kâtla da emrolunduğu[17] halde Hıristiyanların Onu Allah'ın biricik oğlu sayarak üç ilâh akidesini savunmaları; namaz ve zekâtı bütünüyle ter­kedip İncil'de yapılan tahrifatla, ilgili emilerin belirsiz hale sokulması, onları İslâmiyete yaklaştıracak olan köprüyü tahrib etmiş bulunuyor. [18]

 

Allah'ın Son Uyari Ve Son Müjdesi

 

«Kitap Ehli'nden ve müşrik­lerden inkâra sapanlar var ya, elbette onlar, içinde devamlı kalacakları Cehennem'dedirler. İşte onlar yaratılanların en kötüsüdürler.»

Hemen hatırlatalım ki, tevbe kapısı şu iki hal dışında herkese hep açıktır:

1- Daha önoe imân etmeyip ölüm ile burun buruna gelinerek maddî ve zahirî bütün ümitlerin kesildiği zaman,

2-  Kıyâmet'in en büyük alâmetinden biri kabul edilen Güneş'in ba­tıdan doğduğu zaman..

Bunun için Cenâb-ı Hak altıncı âyetle, Kitap Ehli'nden, Hz. Muham-med'in (A.S.) risâletini red ve inkâr edenleri; İsa Peygamberi (A.S.) ilâh kabul edip üç ilâh inancını savunanları ve bir de elleriyle yapıp şekillen­dirdikleri putları Allah'a ortak koşanları -geniş rahmeti gereği- uyarmakta ve ölmeden önce hâlis dine uymalarında sayısız faydaların bulunduğuna işaret etmektedir. Aksi halde onların yaratılanların en kötüleri durumunadüşecekleri bildiriliyor.

Unutmamak gerekir ki, hayvanlardan hemen her tür, plândaki yerini alıp programlandığı şekilde iç güdüsüyle hayatını ya tamamen hatasız, ya da az hatayla sürdürmektedir. İnsana gelince, plândaki yerini belirle­yip hayatını az bir hata ile sürdürmesi için kendisine, diğer canlılara ve­rilmeyen akıl, irâde, hafıza ve benzeri yetenekler verilmiş ve o bu özel­likleriyle varlık âleminin hikmeti ve cevheri olarak sahneye çıkarılmıştır. Bu­na rağmen o bu üstün özelliklerini plândaki yerine ve hılkatındaki hikmete yönelik kullanmayacak olursa, fahiş hatalar yapmakla kalmaz, bulundu­ğu insanlık mertebesinden aşağı iner.

Altıncı âyetin son cümlesiyle bu hususa işaret edilirken, A'raf, Baka­ra ve En'âm sûrelerinde şu açıklama yapılmaktadır:

«Şanıma and olsun ki, cin ve insanlardan birçoğunu Cehennem için yarattık; kalpleri vardır, onunla (hakkı) anlamazlar; gözleri vardır, onunla (hakikati) görmezler; kulakları vardır onunla (doğruyu) işitmezler. İşte bun­lar (bu şuursuzlar) hayvanlar gibidir, belki daha da sapık ve şaşkındır­lar. İşte gafiller ancak bunlardır.» [19]

«Sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler. Artık (doğru yola) dönmezler.» [20]

«İnkâra sapıp küfür üzere kalanların durumu, bağırıp çağırmaktan başka bir şey işitmeyen (ve tıpkı davarlara seslenen çoban) gibidir. Sa­ğırdırlar, dilsizdirler, kördürler; bu yüzden akledip anlayamazlar.» [21]

«Âyetlerimizi yalanlayanlar ise, karanlıklar içinde bir sürü sağırlar ve dilsizlerdir.» [22]

Ayrıca İsrâ 97. âyetle, dünyada kendilerini insanlık mertebesinden düşüren inkarcı nankörlerin âhirette de hayvanlar gibi hasredilecekler! şöyle haber verilmektedir:

«Kıyamet gününde ise, onları yüzükoyun körler, dilsizler, sağırlar ola­rak kaldırıp hesap alanına sevkedeceğiz..»[23]

 

İmân Ve Salih Amel

 

«İmân edip iyi-yararlı amellerde bulunanlar ise, işte onlar yaratılanların en iyileridirler.»

Cenâb-ı Hak, «insan» denilen üst düzeydeki canlıyı münhasıran iki şey için yaratmış ve yarattığı birçok şeyi onun istifadesine sevketmiştir:

1- İmân,

2- Salih amel.

İşte insanı gerçekten insanlık şeref mertebesine yükselten ve Yüce Yaratan'la onun arasındaki mesafeyi kısaltan; sonra da onu kalıç, mutlu bir hayata lâyık düzeyde tutan iki değişmeyen ve eskimeyen âmil..

îmân, aydınlatıcı bir nur olarak ruh selâmetine, kalp temizliğine, vic­dan annmışlığına yol açarken; sâlih ameller bu oevherin en tabii ve en tatlı,meyvası olarak iç ve dış dünyamızı süsleyip renklendirir. Bu iki âmi­lin birleşmesiyle nankörlüğe uzanan yollar kapanır. Dünya ile âhiret ara­sında sağlam bir köprü oluşturulur.

İşte insan bu iki nîmetle, yaratılanların en hayırlısı ve en iyisi olma payesine eriştirilir. Cenâb-ı Hak, böyle bir ortam içine giren kulunu sev­meğe başlar; sevince de onun gören gözü, işiten kulağı, tutan eli ve yürü­yen ayağı ilâhî rıza doğrultusunda gerçekleşir. Kur'ân'ın tabiriyle artık o «hayrü'l-beriyye» mertebesinde Allah ile görür, O'nunla işitir, O'nunla ve­rip alır, O'nunla yürür. Uhrevî mükâfatı ise, sekizinci âyette ifadesini bu­lan «sonsuzluk vaadeden cennet» olur.

Sonra da Cennet'ten daha üstün, daha güzel olan iki nimetten söz edilmektedir: Cennet'te ebedilik ve ilâhî hoşnutluk.. Artık CenâbHakk'ın geniş rahmetiyle kulunu bu mutlu sonuca ulaştırması, elbetteki kulun hoşnutluğuna da vesile olur. Böylece Cennet'te karşılıklı rıza havası için­de cennetlikler ebediyen bahtiyar olurlar.

Yaratılanların en hayırlısı olma payesi, tahkiki imân İle onun mahsulü olan sâlih amele dayandırılırken, Resûlüllah (A.S.) Efendimiz bu payenin bazı tezahürlerini şöyle belirtmiştir:

«Size yaratılanların en hayırlısını haber vereyim mi?» Ashab-ı Kiram da: «Evet, Ya Resûlellah!» deyince, buyurdu ki: «Allah yolunda atın diz­ginini tutup ürpertici bir ses, bir nara duydukça atının üzerinde doğrulan (Allah için vuruşmaya hazır olan) adam..»

«Yine size yaratılanların en hayırlısını haber vereyim mi?» diye sor­du. Ashab-ı Kiram da: «Evet, Ya Resûlellah!» deyince, buyurdu ki: «Da­var sürüsüyle (meşgul olup) namazını kılan ve zekâtını veren adam.. Size yaratılanların en şerlisini haber vereyim mi? Allah adına isteyen, fakat Allah adına vermeyen kimse..»[24]

Sonuç olarak Cenâb-ı Hak, imân ve sâlih amelin uhrevî mükâfatını müjdelerken, bunu «haşyetullah»a bağlamakta ve böylece imânın tahkik derecesine ulaşmasının, sâlih amelin de her türlü gösterişten uzak, CenâbHakk'a karşı saygı ile dolu bir korkuyla yerine getirilmesinin lüzu­muna İşarette bulunmaktadır.

Çünkü saygıyla bütünleşen korku, ilme, geniş dinî kültüre dayanır; aynı zamanda kalp yatışkanlığıyla içiçedir. Kâinatta gerek afakta, ge­rekse enfüste ilâhî kudretin ve sanatın solmayan rengini, kaybolmayan izini ilim ve irfan gözüyle gören âlimlerin, o kudretten daha cok saygıyla korkacakları tartışılmaz. Nitekim Fâtır Sûresi 28. âyette bu husus şöyle açıklanmaktadır: «Allah'tan ise, O'nun kullarından ençok ilim sahipleri saygı ile korkarlar.»

Nâziât Sûresi 26. âyette ise, Fir'avn olayından söz edilirken, bu tari­hî misalden daha çok Allah'tan saygı ile korkanların öğüt ve ibret ala­cağı şöyle ifade edilmektedir: «Şüphesiz ki bu hâdisede Allah'tan saygı ile korkanlara ibret ve öğüt vardır.»

Beyyine Sûresi ile Zilzal Sûresi arasındaki münasebet: Beyyine Süresiyle, Kitap Ehli'nin ve müşriklerin Son Peygamber ve Son Kitaba karşı olumsuz tavır ve tutumları tasvîr edildi. Sonra da imân edenlerle etmiyenlere -ilâhî rahmetin ayrı bir tezahürü olarak- seslenildi: Son Peygambere ve Son Kitab'a inanmadan ölenlere âhirette hazırlanan elîm azaba dikkat çekildi. Mü'min olduğu halde hayatını sâlih amellerle süsleyip öylece âhirete göç edenlere verilecek uhrevî mükâfattan söz edilerek sûre noktalandı.

Zilzal Süresiyle, kıyamet olayı tasvîr ediliyor ve arkasından dünya ha­yatında işlenen en küçük iyilik ve kötülüğün âhiret gününde mutlaka kar­şılıksız kalmayacağı haber verilerek, ölmeden önce imân ve sâlih amel çizgisine gelinmesinin lüzumu ve faydası belirtiliyor. [25]

 



[1] Tefsîr-i Kurtubî: 20/138

[2] Tefsirü'l-Keşşaf : 4/780

[3] Lübabu't-te'vîl: 4/398

Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 13/6925.

[4] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 13/6925-6926.

[5] Buharî/tefsîr : 98, menakıb:  16- Müslim/fezâil-i sahabe   121, 122

 

[6] Şevkanî/Fethülkadîr : 5/473 (İbn Kesir bu hadîsin garip olduğunu belirt­miştir).

Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 13/6928.

[7] Bilgi için bak:maide suresi:18.ayetin tefsiri

[8] Bilgi için bak:hadid suresi:27.ayetin tefsiri

[9] Bakara Sûresi:  213

[10] Âl-i Imrân Sûresi: 105

[11] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 13/6929-6931.

[12] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 13/6931-6932.

[13] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 13/6932-6933.

[14] Bu konuda geniş bilgi için bak: En'âm Sûresi: 114, 115. âyetlerin tef-sîri/Cilt: 4, sahife : 1986, 1987 - A'raf Sûresi: 155 - 157. âyetlerin tefsîri/Cilt: 5, sahife : 2239 - 2242

[15] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 13/6933-6934.

[16] Bilgi için bak: Nisa Sûresi 161. âyetin tefsiri

[17] Geniş bilgi için bak: Meryem Sûresi 31. âyetin tefsiri

[18] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 13/6934-6935.

[19] A'raf: 7/179

[20] Bakara: 2/18.

[21] Bakara:  2/171

[22] En’âm:  6/39

[23] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 13/6935-6936.

[24] Müsned-i Ahmed : 2/306

[25] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 13/6937-6938.