ÂDİYAT SÛRESİ 2

Sûrenin Kapsadığı Başlıca Konular: 2

Meali: 2

İniş Sebebi 2

İlgili Hadîs. 2

Mücahidlerin Ve Atlarının Beş Özel Durumuna And İçilmesi 3

At, Savaş İçin Lüzumlu Bir Vasıtadır. 4

İnsanların Çoğu Rabbına Karşı Nankördür. 4

İnsan Dünya Malına Karşı Çok İsteklidir. 5

Kabirlerdekinin Dışarı Çıkartılması 6

 


ÂDİYAT SÛRESİ

 

İbn Mes'ûd (R.A.), Câbir (R.A.), el-Hasan, İkrime ve Atâ'a göre: Mek­ke'de; İbn Abbas (R.A.), Enes (R.A.), Mâlik ve Katade'ye göre : Medine'de inmiştir.[1]

İbn Merduye (veya Merdeveyh)in İbn Abbas (R.A.)dan yaptığı tahrîce göre, İbn Abbas (R.A.) şöyle demiştir; «ve'l-âdiyat sûresi Mekke'de inmiştir. «Ebû Ubeyd de kendi Fezâil'inde el-Hasan'dan, Resûlüllah'ın şöy­le buyurduğunu rivayet etmiştir: «izâ zülzilet sûresi Kur'ân'in yarı­sına denktir; ve'l-âdiyat sûresi de diğer yarısına denktir.» [2]

Birinci âyetinde savaş yollarında harıl harıl, nefes nefese koşan at­lara ve binicilerine yemin edilerek başlanmış ve bu mânaya delâlet eden «âdiyat» sûreye isim olmuştur.

Allâme Zemahşerî'ye göre : bu, Asr Sûresi'nden sonra inmiştir.[3]

Âyet   sayısı      :    11

Kelime    »         :   28

Harf        »         : 120[4]

 

Sûrenin Kapsadığı Başlıca Konular:

 

1- Allah yolunda, din, ahlâk, namus ve hak uğrunda düşmana karşı at koşturanlar konu ediliyor.

2- Bunca imkânlara mazhar kılınan ve bir bakıma kâinatın var kı­lınmasının sebep ve hikmeti olan insanın Rabbına karşı nankörlükte bu­lunması, âyetin başındaki yemine cevap olarak gösteriliyor.

3- İnsanın dünya malına karşı çok hırslı ve hevesli olduğu belirti­lerek bu hırs ve hevesin Kitap ve Peygamber çerçevesine alınmasının lü­zumuna işaret ediliyor.

4- Sonra da ölüm olayının arkasından dirilme olayının meydana ge­leceği ve kalp ile kafalarda dolaşan niyet ve düşüncelerin ortaya döküle­ceği günden söz edilerek uyarıcı ve yönlendirici bilgi veriliyor.[5]             

 

Meali:

 

1- Harıl harıl, nefes nefese boyunlarını uzatarak koşan atlara (ve ya hac cihetine yönelen develere),

2-  Koşarken kıvılcım saçanlara,

3- Sabahleyin baskın yapanlara

4- (Geçtikleri yerlerden) toz-d uman koparanl

5- Ve (düşman) topluluğuna dalıp ortalayanlara and olsun ki

6- İnsan cidden Rabbına karşı oldukça nankördür.

7- Kendisi de gerçekten buna şahiddir.

8- Ve o, gerçekten Dünya malına karşı oldukça hevesli ve de cim­ridir.

9-10- Kabirlerdekinin deşilip çıkarılacağı, göğüslerde olanın derlenip ortaya konulacağı zamanı acaba bilmiyor mu?!

11- Şüphesiz ki Rabları o gün onlardan (onların her hâlinden) ha­berlidir.

 

İniş Sebebi

 

Hafız Bezzar, İbn Ebî Hatim ve Hâkim'in İbn Abbas (R.A.)dan yaptığı rivayete göre, Resûlüllah (A.S.) Efendimiz birkaç atlıyı bir yana göndermiş bulunuyordu. Aradan bir ay geçmesine rağmen onlardan bir haber gel­medi. Bunun üzerine Âdiyat Sûresi indi. [6]

Müfessir Kurtubî'nin tesbitine göre: Resûlüllah (A.S.) Efendimiz, Be­ni Kinâne Kabilesine bir süvari müfrezesi gönderdi. Ancak aradan hayli zaman geçmesine rağmen onlardan bir haber çıkmadı. Müfrezenin ba­şında ise, Ansar'dan Münzir b. Amr bulunuyordu ki, bu zat nakiplerden biri idi. Münafıklar, gönderilen bu müfrezenin öldürüldüklerini iddia edip et­rafa yaymaya ve kargaşa çıkartmaya başladılar. Bunun üzerine müfreze­nin Allah yolunda selâmette olduğunu belirtir anlamda Âdiyat Sûresi in­dirildi. [7]

 

İlgili Hadîs

 

Ebû Ubeyd'in Fezâ'il'inde el-Hasan'dan yaptığı rivayete göre, Resû­lüllah (A.S.) Efendimiz şöyle buyurmuştur: «izâ zülzilet sûresi, Kur'ân'rn yarısına ve ve'l-âdiyat sûresi de (diğer) yansına denktir.»

Diğer yandan Muhammed b. Nâsır'ın Atâ b. Ebî Rebah (R.A.)den mer-fuân yaptığı rivayette, İbn Abbas'ın (R.A.) şöyle dediği nakledilmiştir: «izâ zülzile sûresi Kur'ân'ın yarısına; ve'l-âdiyat sûresi de Kur'ân'ın yarısına, kul huvallah sûresi de Kur'ân'ın üçte birine muâdil (eşde-ğerde)dir[8]

 

Mücahidlerin Ve Atlarının Beş Özel Durumuna And İçilmesi

 

«Harıl hanl, nefes nefese boyunlarını uzatarak koşan atlara (veya hac cihetine yönelen develere..) Koşarken kı­vılcım saçanlara, (and olsun).»

İslâm'ın sulh ve selâmet içinde varlığını ve kudretini sürdürebilmesi için maddî yönden de güçlü, disiplinli, cihada lüzumlu ve hazır olması gerekir. Amaç ise, Allah sözünün daha yüce olması ve Hak düşmanla­rının azgınlık ve nifaklarının durdurulması veya ortadan kaldırılmasıdır.

O bakımdan Cenâb-ı Hak, düşmana karşı savaşan süvari mücahitle­rin ve dolayısıyla diğer kısımların eğitilmesinin lüzumuna işaretle savaş aracı olarak kullanılan atların ve savaşçıların beş özel durumlarına and içmekte ve böylece konunun önemine dikkat çekmektedir. Şöyle ki:

1- Harıl harıl, nefes nefese koşan,

2- Koşarken  nallarıyla  kıvılcım saçan,

3- Sabah vakti, (düşmandan önce) baskın yapan,

4- Toz, duman koparan,

5- Düşmanın ortasına dalan..

Bu beş maddeyle savaş için yetiştirilen atlara, eğitilip hazırlanan sü­vari birliklerine, erken saatlerde düşman henüz baskın yapmadan onlara baskın yapan kahraman mücahidlere; akıncılar misali dört nala gidip düş­mana korku ve dehşet veren yiğitlere ve bunların atlarının nallarından çı­kan kıvılcım ve yükselen toza; plânlı, disiplinli şekilde düşman saflarına dalıp İslâm'ın kudretini gösteren cengaverlere, mahir savaşçılara dikkat çekilmekte ve böylesine yetiştirilen atların ve binicilerinin Allah yolunda anılmaya.değer olduklarına işarette bulunulmaktadır.

Bazı müfessir ve yorumcuların âyette beş madde halinde tasvir edi­len olayın Arap Cahiliye Devri ile ilgili bulunduğunu; o devirlerde yağmacı zorbaların etrafa korku ve dehşet saldıklarını, aynı zamanda sabahın er­ken saatlerinde baskın yapıp başkasının malını yağma ettiklerini belirte­rek, CenâbHakk'ın o zulüm ve azgınlık dönemini kınadığını, İslâm'ın sulh ve selâmet getirdiğine işaretle İslâm nimetine şükredilmesinin gereğini dolaylı şekilde bildirdiğini ifade etmişlerdir. Ancak bu yorumun isabetli olmadiğini söyleyebiliriz. Zira Kur'ân-ı Kerîm'de Cenâb-ı Hak önemli bir ko­nuyu anlatırken veya haber verirken önce özünde, yapısında ve oluşma­sında birtakım kutsal ölçüleri, ilâhî belgeleri; ana fikir ve temel bilgileri taşıyan eşya ve olaylara yemin ederek konuya giriş yapar. O bakımdan Cahiliyet Devrindeki yağmacılık ve zorbalığın, hak ve hukuka tecavüzün ne kutsal bir yanı, ne de ilâhî belge olacak bir özelliği vardır.

Ancak o devirde atları cok kötü maksat için koşturan müşriklerin yağmacılığına ve zorbalığına son verilip imân edenler tarafından bu defa Arap Yartmadası'nda o atların CenâbHakk'ın son dini adına koşturuldu-ğu ayrı bir yorum olarak ileri sürülebilir.

İniş sebebinde de açıkça belirtildiği gibi, atları yüce İslâm dâvası uğ­runda Hak rızası ve kelimetüllah'ın daha yüce olması için koşturan; her an baskın yapmak için fırsat kollayan münkir sapıklardan daha tez davra­nıp erken saatlerde baskın yapan İslâm mücahitleri alkışlanmakta, güzel misal teşkil ettiklerine işarette bulunulmaktadır.

Arap müşrikleri kutsal Kabe'ye, Makam-ı İbrahim'e, Zemzem ve Ha-cerülesved'e; aynı zamanda kendileri için güven yeri olan Emîn Belde'ye rağmen çok fena nankörlük havasına girip bu mukaddes değerlere ihanet ediyorlardı. Resûlüllah (A.S.) Efendimiz'in teblîğ ve irşadına baş ve gönül kulağını açık tutup hidâyete eriştirilenler ise, Allah'ın bu yüksek lütuf ve nimetine şükrederek onları asıl değer ve amacına uygun hale getirmek ve korumak için fi-sebîlillah hizmete atıldılar. Bu uğurda koşturdukları at­lar ve develer onları ilâhî hoşnutluğa mazhar kılacak bir anlam ifade et­mekteydi.

Nitekim İbnülarabî diyor ki:

«Cenâb-ı Hak, (yâsîn ve'l-kur'âni'l-hakîm) diyerek önce muham-med'e (a.s.) ve kur'ân-ı kerîm'e yemin etmiş; sonra (le-amruke inne-hüm lefi sekretihim ya'mehün) buyurarak hz. Muhammed'in {A.S.) hayatına yemin etmiş; sonra da Onun atına, atlılarına, nefes nefese koş­malarına, ayaklarından çıkan kıvılcımlara yemin ederek (ve'l-âdiyati dabhan) buyurmuştur.» [9]

Ayrıca Ibn Abbas (R.A.), Enes (R.A.), el-Hasan ve Mücahid'e göre: âdiyat'tan maksat, Allah yolunda mü'minlerin savaşta kullandıkları at­lardır.

Bu açıdan konuya eğilenler şöyle demişlerdir:

«Allah yolunda savaşmak için kullanılan atların hürmetini takdîr et­meyen kimsede nifaktan bir şube vardır.»[10]

 

At, Savaş İçin Lüzumlu Bir Vasıtadır

 

Sûrede atla ilgili beş maddeye yer verilirken net biçimde «at» ismi anılmamıştır. Çünkü attan maksat, seri hareket eden ve mücahide, gaziye yardımcı olan her vasıtadır. O gün için bu vasıta at ve deve idi. Bu­gün at az da olsa yerini korumakla beraber, o vasıtadan maksat uçak, tank, roket, nükleer başlıklı uzun ve kısa menzilli füzeler ve ben­zeri savaş silahlarıdır. O bakımdan Yüce Kur'ân'da savaş için lüzumlu vasıtanın bazı özellikleri sıralanırken açık ve net olarak «at»tan ve «de-ve»den söz edilmemiştir. Zira «âdiyat», harıl harıl, nefes nefese boynunu uzatarak koşan at olabileceği gibi deve ve başka bir vasıta da olabilir; yani âyeti daha kapsamlı yorumlamak mümkün gösterilebilir. Nitekim Hz. Ali (R.A.) ile İbn Abbas (R.A.) bu âyet üzerinde görüş ve yorumlarını or­taya korken farklı tefsirde bulunmuşlardır. Hz. Ali'ye (R.A.) göre, «âdiyat» tan maksat, hac yolunda koşan hecin develerdir. İbn Abbas'a (R.A.) gö­re : Allah yolunda koşturulan atlardır. Hz. Ali (R.A.) bu yoruma itirazını şöyle ifade etmiştir: «Senin dediğin gibi değildir. Bedir Savaşı'nda ancak biri Mikdad'ın, diğeri Mersed b. Ebî Mersed'in olmak üzere iki at bulunu­yordu. Yoksa sen bilmediğin bir konuda fetva mı vermek istiyorsun?! Bu durum karşısında artık harıl harıl koşup toz bulutu kaldıran atlar değil, Müzdelife'den Arafat'a koşup giden develer muraddır

Bunun üzerine İbn Abbas (R.A.) diyor ki: «Kendi görüş ve yorumum­dan vazgeçip Hz. Ali'nin (R.A.) yorumuna döndüm.»

AshabKirâm'dan İbn Mes'ud, Tâbiîn'den Ubeyd b. Umayr ve mü-fessir Muhammed b. Kâb el-Kurezî de bu yorumu benimsemişlerdir. Allah daha iyisini bilir.

Ancak ifade edelim ki, ilâhî beyânların çoğu belli bir cağa, belli bir kavim ve olaya bağlı kalmaz, bütün çağlara, sosyal gelişmelere, teknik imkânlara seslenecek bir kudreti yansıtır. O bakımdan «âdiyat», Allah yo­lunda koşturulan atlar ve Müzdelife'den Arafat'a koşan heein develer ol­makla beraber, kıyamete kadar Allah yolunda kullanılacak bütün hareket­li vasıtaları, araç ve gereçleri de kapsamına alır. Nitekim Cenâb-ı Hak, mü'minlere savaş için kuvvet hazırlamalarını emrederken, belli bir silâh, araç ve gereç üzerinde durmamış, «kuvvet» anlamında bütün silâh, araç ve gereçleri kapsayacak şekilde bir anlatım tarzına yer vermiştir: «(Ey Müslümanlar!) Onlara karşı gücünüzün yettiğince her türlü kuvveti ve (savaş için) beslenen atları (gereken araçları) hazırlayın. Bununla hem Al­lah'ın düşmanlarını, hem sizin düşmanlarınızı ve sizin bilmediğiniz, Al­lah'ın bildiği diğer düşmanları korkutup yıldırırsınız. Allah yolunda her ne harcarsanız (karşılığı) size tastamam ödenir, hiç de haksızlığa uğra­mazsınız.» [11]

Diğer dört kavram hakkındaki farklı tesbit ve yorumlar:

«Fel-muriyati kadhan»

İkrime, Atâ ve Dahhak'e göre: Bundan maksat, koşarken nallarının taşlara dokunmasıyla kıvılcım çıkartan atlardır.

İbn Mes'ûd'e (R.A.) göre : Ayaklarını taşlara basıp onların birbirine çarpmasıyla kıvılcım çıkartan hecin develerdir.

Diğer bazı yorumculara göre : İki ordu arasında savaşın iyice kızışması demektir.

Katade'ye göre: Savaşçı erkeklerin savaş esnasında düşmanlarına karşı kurdukları hile ve tuzağa işarettir.

İbn Abbas'a (R.A.) göre: Savaş halinde olup geceleyin ateş yakarak kıvılcım çıkartan savaşçılar demektir.

Birinci yorum ağırlık kazanmıştır. «Fel-muğîrati subhan»

İbn Abbas'a (R.A.) ve müfessirlerîn çoğuna göre: Savaşçı süvarilerin sabahleyin düşmana baskın yapmasına delâlet etmektedir.

İbn Mes'ud (R.A.) ile Hz. Ali (R.A.) ve onlara tabi olanlara göre: Bay­ramın birinci günü sabahleyin binicilerini Mina'ya taşıyan develere işarettir.

Müfessir Muhammed b. Kâb el-Kurezî'ye göre : Sür'atle yol alan vası­talar demektir.

«Feeserne bihi nak'ân»

Sür'atle koşup toz çıkartan atlara işarettir.

Muhammed b. Kâb el-Kurezî'ye göre: Müzdelife ile Mina arasında Naki' mevkiine sür'atle giden develer kasdedilmektedir.

«Fe-vesatne bihi cem'ân»

İbn Mes'ûd'e (R.A.) göre: Müzdelife'deki topluluğun arasına katılan­lar söz konusudur.İbn Abbas'a (R.A.) göre :  Düşman ordusuna dahp ortalarına kadar sokulan süvari mücahidler kasdedilmiştir.

Bu ikinci yorum ağırlık kazanmıştır.[12]

 

 

İnsanların Çoğu Rabbına Karşı Nankördür

 

“İnsan cidden Rabbına karşı oldukça nankördür.”

Savaş atlarının ve vasıtalarının ve onlan düşmana karşı koşturup kul­lanan mücahidlerin beş ayrı durumuna and içilip önemine işaret edildik­ten sonra, insanın Rabbısına karşı nankör olduğu, yeminin cevabı olarak açıklanmaktadır. «İnsan» denilen canlı, şüphesiz ki En Yüce Kudret'in şa­heseridir. Kâinatta bilinenlerin- önemli bir kısmının ondan yana yaratıldı­ğı kesindir. Dünya ise, onun olgunlaşıp hem kendini, hem de Yüce Yara­tanını bilip tanıması için bir uğrak kılınmış ve böylece onun sadece Rab-bısı adına konuşup hükmetmesi ve ancak O'na ibâdet etmesi murad olun­muştur. Öyle ki, insanın yaratılmasının  hikmeti ve felsefesi  bu çizgide kendini belli edebilir. O bakımdan kendini hikmet çizgisinden uzak tutup başka amaçlar peşinde koşanlar ve özellikle hayatının dizginini nefisleri­nin emrine verenler olgunlaşmadan, kendilerini dosdoğru tanımadan dün­yayı terketmek zorundadırlar. Ölmeden önce hakikati idrâk edip dönüş ya­panlar hakkında Cenâb-ı Hak gafur ve rahimdir. Tuttukları yanlış yolda yü­rümekte ısrarlı olanlar ise, hem nankör, hem de bedbaht kişilerdir. Çünkü onların matlûbu Allah değil, dünyalıktır. Bunun için Cenâb-ı Hak ilgili âyet­lerle onların dünyalığa karşı sınır tanımaz hırslarının üç özelliğini tasvir ederek mü'minlere bilgi vermekte ve öylelerini de uyarmaktadır:

1- Onlar çok nankördürler.

2- Bu nankörlüklerine bizzat kendileri şahittirler.

Zira gerek vücut yapıları, gerekse ruhî varlıkları ve taşıdıkları birçok yetenekleri Yüksek Kudret'in plânlı sanatını yansıtmakta ve her organı «Allah vardır ve birdir» demektedir. Ne yazık ki, insanların çoğu bu gerçeği görememekte ve bu fısıltıyı duymamaktadır.

3- Dünya malına karşı oldukça hırslı ve cimridirler.

Birinci özellik veya vasıf «kenûd» kelimesiyle ifade edilmektedir. İbn Abbas'a (R.A.) göre; «İnkarcıdır, nankördür ve Allah'ın nimetlerini inatla inkâr edendir» demektir.

Ebu Umâme el-Bâhilî (R.A.)den yapılan rivayete göre: Resûlüllah (A.S.) Efendimiz bu kelimeyi şöyle manâlandırmıştır: «Yalnız başına otu­rup yemek yer; iyilik ve ihsan nedir bilmez. Yardımda bulunmaz, hısım­larını gözetmez. Elinin altındaki köleyi döver.» [13]

İbn Abbas (R.A.)dan yapılan rivayete göre: Resûlüllah (A.S.) Efendi­miz, ashabına şöyle buyurmuştur: «Sizin en şerlinizi haber vereyim mî?» Onlar da: «Evet, Ya Resûlellah!» deyince; Efendimiz buyurdu ki: «Yalnız başına inip konaklar, iyilik, ihsan ve yardımda bulunmaz; kölesini döver.» [14]

Yine İbn Abbas (R.A.)dan yapılan rivayete göre, «Kenûd», Kinde lü­gatinde «âsi»; Rebi'a ve Mudar lügatinde «çokça inkarcı»; Kinane lüga­tinde «cimri, kötü alışkanlığı olan» manâsında kullanılıyor.

Bunun dışında kelimeye şu manâyı verenler de olmuştur: «Aza nan­körlük eden, çoğa şükretmeyen, Hakk'ı inatla, ısrarla inkâr eden..»

«Kendisi de gerçekten buna şâhiddir..»

Bu âyet iki şekilde yorumlanmıştır:

a)  Şüphesiz Cenâb-ı Hak, âdemoğlunun bu tutumuna şahittir.

İbn Abbas, el-Hasan, Katade ve Muhammed b. Kâb el-Kurezî bu yoru­mu benimsemişlerdir.

b)  Doğrusu insan kendi nefsine karşı ne yaptığına, ne işlediğine şa­hittir.

Tabiîn'den Mücahid bu yorumu benimsemiştir.

İnsanın kendine karşı şahitliğinin bir yönü dünyayla, bir yönü de âhî-retle ilgilidir. Zira aklı eren her kişi dünyada neler işlediğini bilir ve bu, başkasına karşı işlenen bir zulüm ve kötülük ise, o kişiyi, yani işleyeni az veya çok vicdanen rahatsız eder. Âhirette ise, onun şahitliği, dış or­ganlarının konuşturulmasıyla tezahür eder. Nitekim Nûr Sûresi 24., Yâsîn Sûresi 65. âyetle bu konu şöyle açıklanmaktadır:

«Öyle bir gündeki, elleri ve ayakları onların yaptıklarına, işlediklerine karşılık aleyhlerine şahitlik ederler.»

«Bugün onların (o inkarcı azgınların, sapık döneklerin) ağızlarını mühürleriz. Neler işleyip elde ettiklerini (ortaya dökmek için) bizimle, (on­ların ağzı ve dili değil) elleri konuşur, ayakları da şahitlikte bulunur.»

Böyle bir ortamın vücut bulacağında şüpheye yer yoktur. Çünkü Ce-nâbHakk'ın «kün emri», ne maksatla tecelli ederse, sebepler oyönde ger­çekleşir. İlâhî kudret sonsuz ve tükenmez hayat kaynağıdır; yöneldiği şey­de hayat ve kudret başlar.

Yâsîn Sûresi'nde bu inceliğe değinilerek şu bilgi verilmektedir:

«O, bir şeyi (var kılmayı) dileyince, O'nun emri sadece «ol!» demesidir; o şey hemen oluverir.»[15]

 

İnsan Dünya Malına Karşı Çok İsteklidir

 

«Ve o, gerçekten dünya malına karşı oldukça hevesli ve de cimridir.»

Âyette bu mâna kasdedilirken «hayr» kelimesine yer verilmiştir. Bu, iyi, faydalı, mubah ve meşru gibi manâlara delâlet ettiği gibi, Kur'ân'ın iki yerinde «dünya malı» kasdedilerek kullanılmıştır.

Böylece dünya hayatına hareket ve canlılık kazandırmak, insanı âtıl durumda bırakmamak için onun fıtratına mal, makam, servet ve ihtişama eğilim duygusu zerkedilmiştir. Ancak bu duyguyu meşru sınırlar içinde tut­maya yönelik hükümler indirilmiş ve İnsanın başıboş, gayesiz yaratılma­dığı belirlenmiştir. Bu açıdan konuya bakınca, dünya malının lüzumu or­taya çıkmakta, fakat onun amaç ve hedef olmadığı vurgulanmaktadır. Zi­ra eğer o amaç ve gaye olsaydı, insanın dünyada ölümsüz olması gere­kirdi. Oysa bütün canlıları ölüm pusuda beklemekte ve vakti saati gelince avını yakalayıp diğer bir âleme götürmektedir. O halde dünya malı meş­ru ölçülere göre kazanılır ve yine bu ölçüler çerçevesinde harcanır; aynı zamanda insanı Hakk'a yaklaştıran bir araç olduğu bilinirse, elbetteki fay­dalı ve lüzumludur. Önemli olan bu lüzumun sınırlarını belirlemek ve ona göre hayatı düzenlemektir.[16]

 

Kabirlerdekinin Dışarı Çıkartılması

 

«Kabirlerdekinin deşilip çıkarılacağı.,  zamanı acaba bilmiyor mu?»

Kıyamet olayıyla yerküre müthiş sarsılıp dümdüz, pürüzsüz hale gel­dikten sonra toprak altında çürüyen et ve kemiklerin her zerre ve parça­sının ayrı bir yana dağılacağı kesindir. Böyle bir durumda da onları tek­rar toplayıp biraraya getirecek, programlandığı şekilde insan vücudunu oluşturacak elementleri harekete geçirecek ve hücrelerini var kılıp vücut dokusunu bina edecek kuvvet ve kudret bütünüyle Allah'a aittir. Şüphe­siz bu O'na göre çok kolaydır. Zira nasıl dünya hayatına yönelik insan vücu­dunu oluşturmaktan yana belli biyolojik, fizyolojik ve benzeri kanunlar koy­muşsa, öylece âhiret hayatından yana da insan vücudunu oluşturmak için ezelde programlandığı şekilde belli kanunlar harekete geçirilir ve ölüm­süz bir vücut bina edilir. Bu da münhasıran CenâbHakk'm kudretine bağlı bir olaydır; beşerin hiçbir dahli söz konusu değildir.

Kabirlerde olanların dışarı çıkartılması, yani kabirlerin deşilip içinde­kilerin dışarı atılması, ifadesi bize şu bilgiyi de vermektedir: «İnsan vü­cudu en ince hatlarıyla ve birini diğerinden ayıran özellikleriyle oluşturu­lup ikinci hayat sahnesine çıkartılacaktır. Ancgk bu oluşacak vücudun, dünyadakine nisbetle değişik birtakım yeni özellikleri olacaktır. Meselâ dünyadakine nisbetle sindirim sistemi farklı bir yapıya sahip olacak; idrar ve dışkı sistemi olmayacaktır. Aynı zamanda hastalık, yıpranma yaşlan­ma ve ölüm olayları bütünüyle iptal edilecektir.

Dünya malına karşı aşırı meyil izhar eden ve o yüzden Allah yolunda, din uğrunda cihad ve hizmeti terk veya ihmal edenler, ikinci hayata kal­dırılmakla uyarılıyor ve sadece sözlü, fiilî günah ve sevaplarının, iyilik ve kötülüklerinin değil, kalp ve kafalarında taşıdıkları iyi ve kötü düşün­ce ve niyetlerinin de ortaya döküleceği gündeki o müthiş manzara ile yön­lendirilmeleri isteniyor. Zira her şeyi yaratıp türünün özelliğine ve bağlı bulunduğu kanuna göre terbiye edip geliştiren Cenâb-ı Hak, insanın her hâlinden mutlaka haberdardır. Hiçbir şey O'na gizli, kapalı kalmaz.

Böylece bu süreye, Allah yolunda koşturulan atlara yemin edilerek başlandı ve cihadın önemine işaretle bunun için araç ve gereçlerin lüzumu belirtildi.

Sonra da insanoğlunun dünya malına olan aşırı eğilimi konu edile­rek, bu gibi geçici nimetlerin kalıcı nimetlere hazırlanmaya engel kılınmaması veya kalıcı nimetin ona feda edilmemesi hatırlatıldı ve arkasın­dan ikinci hayata kalkmak için kabirlerin deşilip içindekilerinin dışarıya atılacağına dikkat çekildi. Aklı eren herkesin o günlerin yakın olduğunu unutmaması, yönlendirici bir bilgi olarak verildi ve sûre noktalandı.

Bunu İzleyen Kariâ Sûresine ise, kıyametin bir diğer safhası konu edilerek başlanıyor ve o müthiş olayda meydana gelecek değişikliklerden bir, iki misal veriliyor. Sonra da Âhiret gününde iyilik ve kötülüklerin ağır basmasına göre bir sonuç ortaya çıkacağı açıklanarak, günah ve hata­dan kurtulamıyan mü'minlerin iyiliklerini çoğaltmalarına ve ibâdet ve taât-leri vaktinde gönül yatışkanlığıyla yerine getirmelerine işaretle sâlih amel­lere ağırlık vermeleri isteniliyor.

Böylece bu konularda iki sûrede de birbirini tamamlayıcı bilgiler veri­lerek aralarında kopmaz bağların mevcut olduğu dolaylı şekilde kalp ve kafalara işleniyor.

Bu sûrenin de tefsîrini bize müyesser kılan ve bizi bize, kendisini bi­ze tanıtan CenâbHakk'a hamd; ilâhî muradı bize açıklayan Resûlüliah (A.S.) Efendimiz ve Onun âl ve ashabına salât-ü selâmlar olsun. [17]

 



[1] Tefsîr-i Kurtubî: 20/153

[2] Şevkanî/Fethülkadîr: 5/481

[3] Tefslrü'l-Keşşaf :  4/786

[4] Lübabu’t-te’vil: 4/202.

Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 13/6950.

[5] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 13/6950-6951.

[6] Süyûtt/Bsbabu NÜzûli'l-Kur'ân : 122

[7] Tefsir-i Kurtubi: 20/155.

Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 13/6953.

[8] Bilgi için bak: Şevkani, Fethü’l-kadir: 5/481.

Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 13/6953.

[9] el-Câmfü li-Ahkami'l-Kur'an: 20/154

[10] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 13/6954-6956.

[11] Enfâl Sûresi:  60

[12] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 13/6956-6958.

[13] Kurtubî'nin -naklettiği bu hadîsi, Tirmizî/Nevâdirü'l-usûl'de tahrîc  et­mştir.

[14] Kurtubî'nin naklettiği bu hadîsi, Tirmizî/Nevâdirü'l-usûl'de tahrîc et-

[15] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 13/6958-6960.

[16] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 13/6960.

[17] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 13/6961-6962.